ADİLCEVAZLI NEVRUZ ÇAKAN

ADİLCEVAZLI NEVRUZ ÇAKAN
* Adilcevazın Erikbağı köyü,eski adıyla Koçeri köyü,Nevruz Çakan abinin köyü.
Fakir bir ailenin çocuğu.
*İlk olarak Adilcevaz-ın meşhur Bekir abisi ve üstadın talebesi olan;” Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibahına sebep olan, hret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağa,”Namı diğer,’ Abdülcelil oğullarından Âdilcevazlı Emrullah oğlu Bekir ‘ abi Adilcevazın çarşısında karşılaşıyorlar.
Bu esnada Nevruz abi Bekir abiye,eskiden beridir de halkın arasında dolaşan; ’Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.’yani bir yere mensub olmayan bir insana şeytan mensubluk yapar,manasındadır.
‘Abi,ben bir tarikata girmek istiyorum.Bu konuda bana ne tavsiye edersiniz?’
Bekir abi garip bir ifade ile cevabında;Bekir kardeş ne tarikatı,tarikata girme zamanı mı?
Bediüzzaman çıkmış,böyle bir zat var,böyle eserleri var,ona intisab et.”
Bu söz Nevruz abiye yetiyor.Verdiği bir kitapta ona ilaç gibi geliyor ve yetiyor.
Kör Hüseyin Paşanın torunu olan ve Bekir abi ile aynı köylü olan Muzaffer Süphandağlı ağabey tesbitinde şunu söylüyor;
-Kırk yılda katedilen mesafeyi,Nevruz abi kırk dakikada almıştır.”
* Nevruz abi başta da söylediğimiz gibi,fakir-ul hal bir kimse olmasına rağmen,her gece evinde dersler olur,büyük kalabalıklar evine akın ederlerdi.
O bundan değil şikayetçi olup vaz geçmek,daha da memnun olur,gelenlere çay ikram ederdi.
Mürşidini bulmuştu.Risaleleri okurken ağlar ve kendinden geçerek yere düşerdi.Artık onun yerine diğerleri okumaya başlardı.
*Adeta içindeki ateş tutuşan ve aradığını bulan Nevruz abi,o zamanın imkânsızlıkları içerisinde borç-harç ederek Bitlis/Adilcevaz-dan kalkarak üstadı ziyaret için İspartaya gidiyor.
Üstad her geleni kabul etmediği için işin içinde kabul edilmemekte vardır.O kadar yolculuk görmeden dönmeyle sonuçlanabilir ki,bir çoğununki de öyle olmuştur.
Ancak gidişteki ve duruştaki farklılıklar,özellikle ihlas,samimiyet ve teslimiyet kabulü kolaylaştıran sebepler arasındadır.
Nevruz abide İspartaya varıp,bir kahvede oturuyor.
O sırada içeriye giren birisi;’Adilcevazdan gelen kim?’diye soruyor.
Şaşkınlık içerisinde adama bakan Nevruz abi;’Adilcevaz-dan gelen benim’deyince üstadın talebesi olan o kişi;
-Benimle gel,üstad seni çağırıyor,diyerek,üstadın huzuruna varıyorlar.
Üstad Nevruz abiyi hüsnü istikbal ediyor.Adilcevazdaki Osmanlı Paşası olan Hüseyin paşayı soruyor.
Hüseyin Paşa o bölgede,Diyarbakırdan İrana kadar sorumluluğunda olan bir paşa.
*Nevruz abi İsparta-dan Çıkınca üstad kendisine teberrüken para ve büsküvit veriyor.Giderken cebinde bulunan parayla geldikten sonraki parada bir eksilme olmuyor.
Gece geç vakitte trenle Tatvana geliyor ve oradan da yürüyerek Adilcevaza bağlı kendi köyüne varıyor.
Yolda ikram ve kolaylıklara mazhar oluyor.
Hatta Tatvana vardığında o gece Tatvanda bir kadın üç defa görüp uyanarak gördüğü rüyasında üstad kendisine;Nevruz adında bir talebesinin geleceğini ve onu evlerinde misafir etmesini söylüyor.
Kadın oğlunu istasyona gönderiyor ve oğlu;Nevruz abi diye rast gele bağırıyor. Buluşmaları neticesinde olayı kendilerine anlatarak evlerinde misafir ediyorlar.
Sabah etraf aydınlandığında görülen o ki;sırtında kitap yükleriyle akşam düşündüğü yoldan gitmesi halinde jandarmanın bulunduğu noktaya varacak,sırtındaki kitap torbasıyla birlikte kendiside hapsedilecekti.
Böylece farklı bir yoldan takibe uğramadan köyüne varmış oluyor.

KÖR HÜSEYİN PAŞA
Şeyh Said-in İsyan hazırlıkları içerisinde olup,Bediüzzamandan da destek istemesi üzerine Bediüzzaman cevabında;
“Yaptığınız mücadele, kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Türk milleti bin seneden beri İslamiyet’e bayraktarlık yapmıştır. Dini uğruna milyonlarca şehit vermiştir. Binaenaleyh, kahraman ve fedakar İslam müdafilerinin torunlarına kılıç çekilmez ve ben de çekemem.”
Bu arada Şeyh Saidle birlikte hareket etmek isteyen Kör Hüseyin Paşa ile Bediüzzaman arasında şöyle bir konuşma geçer:
“Kendisiyle hususî görüşmek istediğini ifade eder. Üstad, yanındaki talebelerinin itimad edilecek durumda kimseler olduğunu ifade ile yanlarında konuşulmasını ister. Hüseyin Paşa önce heybesini açar, içindeki mendil dolusu altını üstadın önüne koyar. “Bu malımın zekâtıdır, fakir talebelerine ve münasip bulduğun yere sarf et” der. Buna hiddetlenen Üstad:
“Sen hocaları dinlemedin mi, zekât bulunulan yerin fakirine verilir, uzaklara naklolunmaz” diyerek kabul etmez.
Hüseyin Paşa bundan sonra asıl maksadını söyler:
“Sizinle müşavere etmek istiyorum. Askerim, atlarım, silâhlarım, cephanelerim… hepsi hazır, emir bekliyoruz.”
“Ne emri bekliyorsunuz. Kiminle harbedeceksiniz?”
“Mustafa Kemal’le!”
“Mustafa Kemal’in askeri kim?”
“Ne diyeyim… işte askerdir.”
Bediüzzaman hiddetlenir:
“Askerler bu vatanın evlâdıdır. Senin ve benim akrabalarımdır. Kime vuracaksın? Onlar kime vuracak? Düşün bir kere. Ahmed’i Mehmed’e, Hasan’ı Hüseyin’e mi kırdıracaksın?”
Hüseyin Paşa:
“Böyle yaşamaktansa, öyle ölmek daha iyidir.”
Bediüzzaman sorar:
“Yaşamaya ne olmuş? Sen hayatından bezmişsin, bütün Müslümanların zavallı masumların günahı ne, onlardan ne istiyorsun?”
Bediüzzaman’dan aldığı cevaplardan şaşkına dönüp, ümidi iyice kesilen isyancı Hüseyin Paşa:
“Sen benim elimi ayağımı soğuttun, ben şimdi aşiretimin korkusundan evime gidemem. Toplanan aşiretler benden hareket emri bekliyorlar. Ben gidip de onlara böyle anlatsam Hüseyin korktu diyecekler! Doğrusu beş paralık oldum ben.”
Bediüzzaman’ın buna cevabı da şöyle olur:
“Kullar yanında beş paralık, ama Allah katında makbul olursun. Bu senin için daha kazançlı bir itibardır.”
Van’da da isyan başlatmak isteyen Hüseyin Paşa. Bediüzzaman’dan aldığı bu kesin cevap üzerine ümitsiz vaziyette çıkıp gider. Ancak, İç Anadolu’daki bazı memurların dine aykırı şahsi tutum ve icraatları bahane edilerek şarkta büyük bir rahatsızlık başlatılır. Mevzu kusurları bahane eden bir çok kimseler mutlaka ayaklanma niyetine girince bir dâvet daha vâki olur. Bu dâvet de Şeyh Said’den, Şeyh Said’in mektubundaki ifade aynen şöyle:
“Efendim, sizin nüfuzunuz kuvvetlidir. Harekâtımıza iştirak buyurur, yardım ederseniz galip geliriz!”
Kendini kıyama dâvet eden mektubu dinleyen üstad, buna da şu cevabı verir:
“Türk milleti asırlardan beri İslâmiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştırmayız. Bu şer’an câiz değildir. Kılıç, harici düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akim (neticesiz) kalacaktır. Birkaç cani yüzünden binlerce mâsum kadın ve erkekler telef olabilirler…”
*Hatta Üstadın yanında nazlı olan Molla Hamid abi;latife yollu üstada;
-Üstadım o altınları sen alda,biz yiyek,demiş.

*Nevruz abi Adilcevaz-da hizmetin yayılmasında büyük hizmetleri sebkat etmiş bir şahsiyetti. Öyle ki bu hizmet köylere kadar yayılmış.Ancak onun şehid edilmesinden sonra hizmet sekteye uğramıştı.
İçinde yanan ateş,etrafına nurlara susamış insanları toplamaya başladı.Büyük bir teveccühe mazhar oldu.Ancak o teveccühlerde değil,nura müteveccih idi.
Ancak köyde bulunan yarasa gibi ışıktan hoşlanmayanlar da vardı.
Bu nurlara hocalar daha fazla muhtaç iken köyde bulunan Kara Ahmet hoca bu hoşlanmayanlardan idi.
Hocalığın verdiği bir enaniyet onu nurlardan uzaklaştırmıştı.Yediden yetmişe herkes nura koşarken,o fitnelerle meşguldü.
Öyle ki Muzaffer abinin de şahit olduğu üzere,Kara Ahmet başka bir köyden iki kişi ayarlayarak kazanı kaynatmaya ve kaldırmaya başlamıştı bile.
Bu iki yabancı,daha doğrusu kiralık iki katil köye gelerek Nevruz abinin evinin etrafında teftiş yapıyor,bahçesinde onu takib ediyorlardı.
Durumdan Nevruz abi haberdar edilip sakınması söylenmesine rağmen,o tam bir tevekkülle kadere teslim olmuş,hizmette fütur getirmemişti.
Hatta bir gün Muzaffer abi Nevruz abinin ailesiyle beraber bahçede oturduklarında; elinde kendilerine doğru iki kişinin silah çevirdiklerini hatırlatarak;
-Abi,bak seni silahla vuracaklar denilmesine rağmen,yazmakta olduğu Risale-i Nurlardan elini kaldırmadan devam etmiş,onların kurşunlarına beş para ehemmiyet vermemiştir.
*Muzaffer abi vuruluşunu şöyle anlatıyor;
-Bir ramazan akşamı köyde birden birkaç silah sesi duyuldu.
-Birden titreyip bağırarak,-Nevruz abiyi vurdular,Nevruz abiyi vurdular,dedim.
Aynen de gittik baktık ki Nevruz abi silahla vurulmuştu.
Vurulmuş ve sağ tarafına yatarak,elleri duaya kalkmış bir vaziyette ve yüzü kıbleye doğru idi.
Birkaç yerinden vurulmuş,Nevruz abi şehid olmuştu.
Nevruz abi iki-üç gün ortada garib kalmıştı.Savcının gelip rapor tutması bekleniyordu.
Savcı şaşkındı.Köylülere dönerek bu cenazenin kaç gündür burada, olduğunu sorduğunda,üç gündür cevabını alınca;
-Normalde bunun şimdiye kadar kokması gerekirdi ancak mis gibi bir koku geliyor,demişti.
*Yıllar sonra Nevruz abinin şehid olduğunda küçük bir çocuk olan köylüsü şunu naklediyordu;
-Nevruz abinin elbiselerini bana vererek;
Bunu götür bir yere göm dediler.
Bende götürüp onu gömdüm.Ancak aradan yıllar geçmişti.Bir gün köyde hayvanları otlatırken aklıma geldi.Gidip Nevruz abinin elbiselerini koyduğum yeri kazıp elbiseleri çıkardım.
Hayret etmiştim.Çünkü elbiseler hem hiç çürümemiş ve hem de misk gibi kokuyorlardı.
*Küfür devam eder ancak zulüm devam etmez,diyordu Efendimiz.
Katillerin kim olduğu belliydi ancak isbat edilemiyordu.Onlar hemen oradan kaçmışlardı.
Günler sonra bu iki kişi kaçarlarken bir samanlığa gizleniyorlar.Gece vakti,nasıl oluyorsa hiç kimsenin bilemediği bir şekilde samanlık yanıyor ve o iki kişi de yanarak can veriyorlar.
O kiralık katilleri tutan Kara Ahmet hocayı da merak ediyorsunuzdur!
Evet o da öyle bir hastalığa yakalanıyor ki,vücudu lime lime olup,dağılıyor.Adeta delik deşik oluyor.Feryad içerisinde ölüyor.
*Ne hazindir ki,aynı dönemlerde nurdan rahatsız olan Adilcevaz müftüsünün durumu da Kara Ahmet hocanın akibetinden pek farksız değildi.
Bir farkla ki,yanına gelenlere günahını itiraf ediyor ve af diliyor ve onlardan dua istiyordu.
*Nevruz abi ile Muzaffer abi bugün unutulup pek uygulanmayan bir hakikatı anlamışlar;ihmal edilen köylere beraber o zamanki şartlarda,at ve katırlar üzerinde giderek büyük fütuhatlara sebeb olmuşlardı.
Hürriyetlerin gasbedildiği o dönemde, her gün kendileri hakkında jandarmaya yapılan şikayetler onları yıldırmıyordu.
*”Anadolu ve hususî memleketlerde Nurun intişarı zamanında belâların ref’i ve susturulmasıyla musibetlerin gelmesi şehadetiyle ve Nur şakirtlerinin gayet ağır müşkülâtlar içinde kemâl-i metanetle hizmet ve irtibatları…” sırrınca,Muzaffer ve Nevruz abinin vefatlarından sonra Adilcevaz maddi ve manevi adeta bir kıtlığa giriftar olmuş,tokat yemişti.
Bir nesil böylece kaybolmuştu.
**********************
ADİLCEVAZLI BEKİR ÇELİK
*Bekir abi iki kardeştir.Rusyada bir ara devlet namına bulunmuş,istihbarat bilgileri toplamıştır.Rusya-da çıkan savaş sonrası tekrar memlekete dönmüştür.
*Hatta bir gün Ahlat civarında bizim askerlerin Rusların gizlendikleri tarafa doğru gitmelerini görünce bunu haber vererek bir çok zayiat verilmesinin önüne geçmiştir.
Oradan İsparta-ya geçiyor ve Üstadı duyarak yanına gidiyor ve elini öpüyor. Üstad kendisini kabul ediyor.
Oda içinde yanan bu ateşle,kıvılcımlarını etrafa saçmak gayreti içerisine giriyor.Bu hakikatları bir an evvel muhtaç ellere ulaştırma gayreti içerisine giriyor.
Özellikle sorar soruşturur bu hakikatları o beldenin en alimlerine ulaştırma yolunu seçermiş.Hafız Ali ve Hüsrev abi işte bunlardandır.
Zahiren çerçicilik yapıp,merkebinin üzerine soğan ve patatesleri doldururken,en alta da Risale-i Nurları yerleştirerek köy köy muhtaç ellere ulaştırmayı hizmet edinmiş.
Kendisi ümmi yani okuma yazma bilmezken,sorup bulduğu alimlere gösterir ve onların okumalarını ve tanımalarını sağlardı.
Alıp okuyanlar çarpılır ve sormaları neticesinde İsparta-da bulunan üstadı göstererek,bir çoklarının bu hakikatları tanımalarına sebeb olmuş.Koca İsparta-nın intibahına vesile olmuştur.
Yedi senelik İsparta hayatından sonra Tekrar Adilcevaza gelerek ayakkabıcı dükkanı açıyor.Bunda pek başarılı olamayıp,babadan kalan tarlaları ekerek geçimini sürdürmeye devam ediyor.
“Her babanın başına gelecek ve bizlere de ibret olacak bir durumla karşılaşır Bekir abi.
Oğlu çok yaramaz ve haylazdır.Kendisine sıkıntı vermektedir.
Bir gün kızı ve oğluyla üstadın yanına gider,onlara dua etmesini ister.Bu durumu üstada arzeder.
Üstad kendisine bir Cuma günü dua etmesi için falan saatte hatırlat diyerek, hatırlatmasını söyler.
Ben de o Cuma günü üstadın yanında oturmuş,o saati bekliyordum.Birden unuttum söylemeyi,diyor.
Daha sonra zaman geçtikten sonra hatırlattığında üstad kendisine;
-Kızın benim kızımdır ama oğluna dua yok,demiş.
Ve gerçekten de oğlunun akibeti hiç de iyi olmamış,içki içerekten ölmüş.
Babadan kalan bütün malları satmış ve kötü yollara düşerek ölmüş.
Hayatın başına getirdikleri intibahına sebep olamamıştı.
Üstadla aynı yılda vefat etmiştir.
Rahmetullahi aleyhim…
23-10-2011
MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 1st, 2015

Yoruma kapalı .