DEYİMLER – 2 –

DEYİMLER – 2 –

             Risale-i Nur âdeta bir deyimler manzumesi ve gerdanlığını oluşturmaktadır. Deyimlerden mürekkeb bir gergef gibidir. Her biri bir bölüm ve başlık olabilecek,kitaplar oluşturabilecek,araştırmalara konu olabilecek muhtevadadır.

            Kelimeleri cümleleri ihtiva ederken,deyimleride makalelere konu ve başlık olabilecek külliyettedir.

ADEMİ TASDİK – TASDİKİ ADEM : Tasdik etmemek ve yokluğu kabul edip,onaylamak. Allahın varlığının zıddı olmayan yokluğunu kabul etmek. Birincisi bir atalet ve düşünmemektir. İkincisi ise olmayan bir şeye vücud vermeye çalışmak. Zira inkar bir tahrib olup ademi,oda şer,nefy ve infiali netice verirler.

AHSENİ TAKVİM : “Ahsen-i takvimde en güzel bir mu’cize-i kudret “[1]

“İnsanın ahsen-i takvimdeki hüsn-ü masnuiyeti, Sâni’i gösterdiği gibi; o ahsen-i takvimdeki kabiliyet-i câmiasıyla kısa bir zamanda zeval bulması, haşri gösterir.”[2]

            “Mevcudata serpilen ve evkata takılan kemalâtının bir ahsen-i takvimidir.” [3]

            Son model ve son sistem bir varlık.

            “Hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini”[4] tecelli ettiren bir varlık.

            “İnsanı, bu câmiiyete göre en a’lâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i safilîne düşer; bir zulm-ü azîmi irtikâb eder.”[5]   

            Evet,İnsan ahseni takvimde yaratılmıştır.Her insan için baştaki yapı ve proğram budur.Ancak insanlar kendi kendilerine modellerini değiştirmekte veya çirkinleştirmektedir. ÂLAYI İLLİYYİN – ESFELİ SAFİLİN : Yüceler yücesi ve Aşağılar aşağısı.”Bütün insaniyet, bütün istidadıyla istediği beka gibi bir haceti ki; o hacet ise, insanı esfel-i safilînden a’lâ-yı illiyyîne çıkarıyor.”[6]

            “Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a’lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.”[7]

            “Eğer Resulullah olmazsa; a’lâ-yı illiyyînden esfel-i safilîne sukut etmek ve menba-ı kemalât derecesinden maden-i desais makamına düşmek lâzımgelir.”[8]

            “İnsan, nur-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i safilîne düşer; Cehennem’e ehil (olacak) bir vaziyete girer.”[9]

            “Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i safilîne düşersin. Eğer Hak ve Kur’an’ı dinlersen, a’lâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.”[10]

            “Evet Müseylime’yi esfel-i safilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm’ı a’lâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.”[11]

            “Kur’an-ı Hakîm iman ve amel-i sâlih ile o esfel-i safilîne sukuttan insanı a’lâ-yı illiyyîne çıkarır.”[12]

            “Küçük bir hareket, insanı a’lâ-yı illiyyîne çıkarır ve öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.”[13]

ALEMİ MÂNA : Herşeyin mânalandığı,anlam ve kıymet aldığı,lafzın ruhunu oluşturan âlem. Hakiki âlem. Madde âleminin mahsul verdiği âlem. Lafızlar mânalara zarf,cilt ve kılıftırlar. Manen bilinen alem.

ALEMİ MİSAL – ALEMİ ERVAH VE RUHANİYAT :Bu dünyanın arkasındaki tenteneli,tül perdeli,buradakilerin oradakileri görmelerine mani engel,ara alem. Ruhaniyat alemi. Rüya alemi. Ahiret aleminin sineması. Bu dünyada olan tüm hadiselerin kameraya alındığı ve seyredildiği mahal.

ÂLİ SANAT – ÂLİ NAKIŞ – ACUBE-İ SANAT : En basit gibi görülen işlerde yapılan üstün sanat ve nakış,işleme eserleri. Basiret ve ilim ehlina hayrtte bırakacak,hikmet ve maslahatlarda donatılmış sanat.

CEHLİ MUTLAK : Cehli basit bir şey bilmediğini bilir suretiyle olan cahillik,cehli mürekkeb ise,bilmediğinide bilmez. Cehli mutlak bu kabilden olup,her konuda tecrübesiz ve bilgisiz kimse.

DELAİLİ ÂFAKİYE VE ENFÜSİYE : Gerek dış,gereksede iç alemimizde Allah’ın varlığına delil olan âyet ve alâmetler. “Ufuklarda ve kendi nefislerinde insanlara
âyetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur’an)ın gerçek olduğu,onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması,yetmez mi?”[14]           

EHLİ ŞUHUD VE EHLİ VUKUF : Başta Enbiya ve Evliya olmak üzere Allah’ın kâinatta varlığının delillerini ve ilâhi sırları keşfedip,hakikata nüfuz eden salahiyetli ve bilgili kimseler. Bu dünyada gören ile görmeyen arasındaki farktan daha büyük bir farkla herşeyi fark edip,tefrik eden mâneviyat ehli.

EMNİYETİ TÂMME : İmandan gelen bir istinadla her şeyde ve her şeye karşı tam bir korkusuzluk ve güven içinde olma hali. Allah’a taalluk eden her şeyde tam bir güven söz konusudur.

EMRAZI KALBİYE – DAĞDAĞA-İ KALBİ : Aklı aydınlatan fen ilimleri,kalbi aydınlatan din ilimleridir. İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar. Kalbde meydana gelen hastalıklar tek taraflı olarak şüpheciliğe karşı muhabbete,akli ilimlere meşguliyete insanı sevkeder. Kalbde meydana gelen tereddüt ve fırtınalardan ruhda nasibini alır ve yaralanır. Ana santraldaki bozukluk,tüm şebekeleride bozar. Kâinatın zenbereği olan kalb minvali üzere her şey dönmektedir. Onun akışındaki bozukluk,tüm varlıkların akışını değiştirir.

ENVARI MARİFET – ŞUA-İ MARİFET –ARŞI MARİFETULLAH : Kâinat fabrikasından maksud ve mahsul;Marifetullahtır.Balsız arı ne ise,marifetsiz varlıklarda odur. Marifetullah kâinatın ürettiği baldır. Onunda her şey görülür,aydınlanır,parlar. Güneşler nurunu ondan alır. Cennet güzellik ve bekasını ona muhtaçtır. Marifet insanlığın ulaşacağı zirvedir. Allah’ı bilmenin ötesinde,onu tanımadır. Tüm yönleri,esma ve sıfatları ve her şeyde. Allah’ın beni yaratırken zihnime atmış olduğu imza. Benim onun olduğum,onunla benim var olduğum belge ve hakikat. Marifetsiz her şey karanlık ve yokluktur.

ERVAHI TAYYİBE – RAYİHA-İ TAYYİBE-ERVAHI HABİSE : “O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a ameli salih ulaştırır.”[15] Güzel olan söz ve kelimeler hafifliğiyle Allaha yükselirken,habis ve kötü olan kelimeler ağırlıklarıyla geri kalır,değersizleşir,fanileşir. Ve her ikisi gök yüzünde bir mücadele içerisine girer. Hangisi hangisine galabe ederse,aynı durum yer yüzünede akseder. İyi ruhlar kötü ruhlara üstün geldiklerinde,yer yüzündede iyiler kötülere üstün gelirler. Ondandırki,dua edenler,cephede savaşanlardan geri değillerdir. “Madem arzdan semaya gidip gelmek var. Semadan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levazımat-ı arziye, oradan gönderiliyor ve madem ervah-ı tayyibeler semaya gidiyorlar.”[16],” nura yakın olan rayiha-i tayyibe dahi onların(meleklerin) bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet ervah-ı tayyibe, revayih-ı tayyibeyi sever.”[17],” Hava unsurunun yüksek ve ehemmiyetli bir vazifesi ­ “Güzel sözler Ona yükselir.” Fâtır Sûresi, 35:10.

âyetinin sırrıyla, güzel ve manidar ve imanî ve hakikatlı kelimelerin kalem-i kaderin istinsahıyla ve izn-i İlahî ile intişar etmesiyle bütün küre-i havadaki melaike ve ruhanîlere işittirmek ve Arş-ı A’zam tarafına sevketmek için kudret-i İlahî kaleminin mütebeddil bir sahifesi olmaktır.”[18]

ESBAB-I MADDİYE : Maddi sebebler hakiki sebebler olmayıp,hakikata,hedefe götüren araçlardır. Sebeblere tevessül gerekir,sebeblerin hakiki sahibi olan Allah’tan gaflet etmedikçe… Meyve ağaçdan alınır,veren ise ağaç değil,tüm şartları hazırlayan Allahtır.

EŞEDDİ ZULÜM – EŞEDDİ İSTİBDAD : Allah kâinata bir nizam ve kanun koymuştur. Her şey o dengeye göre hareket etmektedir. Şiddetli zulüm ve istibdat ise o kanundan hariç kalmaya çalışmak ve keyfi,şahsi harekette bulunmaktır. Kâinatın dönen çarkları arasında kalmaya mahkum olan bu insan,bir çoklarınıda kendi âkibetine sevkeder.

Üç motorlu varlık insan:Melekler motorsuz varlıklar olup,hem sessizdirler,hemde bir seviye katetmemektedirler.Tıpkı yayan insanın durumu gibi.Cinler ise,tek motorlu varlıklar olup,gürültülü varlıklardır.Akıl duygularına sınır konulmamıştır.Taksi misal.İnsan ise;hem karada,hem havada,hemde denizde giden uçak ve füze misal âdeta üç motorlu,hızlı ve gürültülü varlıklardır.Akıl duygusuna ek olarak;kin ve nefretin kaynağı olan gadabiyye duygusu ve doyumsuz olan şeheviyye duygularına had konulmamıştır.Son sistemde bir varlık olup;gerek yükselişine,gereksede düşüşüne sınır yoktur.

EVAMİRİ TEKVİNİYE –SÜNNETULLAH : “Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelan-ı nümuvv der: “Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelan-ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillah olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelan-ı incimad ile der: “Fazla yer tutacağım.” Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelanlar, iradeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.”[19]

“Melaike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler.”[20]

            Adetullah da denilen Sünnetullah ise;“Hilkat-ı kâinatta câri olan kavanin-i itibariyesinin mecmu ve muhassalasından ibarettir.”[21] Allah’ın varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirlemek üzere koyduğu kanun ve kurallar.

EVHAMI FASİDE : Evham bulutları. “Kat’i ve şuhudi mesailde teşkikatı vehmiye yapmak,akılsızlıktır.”[22] Vehim olarak;Âhireti düşünmemek,Allahı tanımamak,dünya sevgisi,Hürriyet,Kendine güvenmeden kaynaklanan sebeb,Nefis ve şeytanın,ehli dalaletinin vekilinin bu durumu düşünmesindeki sebeb,şu dört hususu temin etmek içindir. Dünya saadeti,Lezzeti hayat,Terakkiyatı medeniyet ve Kemâli sanattır.[23]

FAHRİ KÂİNAT –EŞREFİ MAHLUKAT:Eşrefi mahlukat;Varlıkların en şereflisi.Varlıkların başlangıçtaki ruhu o idi.Mükemmelliği temsil eden peygamberlik zincirinin son halkası o oldu.O olmasaydı,bu silsile daha çok devam edecek,kemalatını ikmal edemeyecekti.Kemalat onunla ve onda son buldu.Ondan devam ile sürdü.Hatemül enbiya,peygamberlerin mühürlü bir dilekçesi oldu.Mühürsüz dilekçe,geçersiz dilekçe.Onunla varlık dilekçesi mühürlendi.Rasulussakaleyn;Cin ve insanların temsilcisi,insanların maruzat ve mahsulatlarını Allaha tekmil ile bildiren…

O Allahın sevgilisi Habibullah..Cin ve İnsanların peygamberi Rasulüssakaleyn..Kâinatın efendisi Seyyidil kâinat..Herşeyin kendisi için yaratıldığı Levlâke levlâk..Günahkârların şefaat edicisi Şefiul Müznibin..İnsanların en hayırlısı olan Hayrul Beşer…Bütün insanî her türlü güzelliklere sahib olan bu zât (ASM), Marifetullahın ilancısı…

GAYE-İ AKSA –MAKSADI A’LA – MAKASIDI ULYA – NETAİCİ UZMA :-Ve tübelliğüna biha aksad ğayat-Marifeti ilâhiyye,Muhabbeti Rabbaniye,Ubudiyeti İlâhiye,Marziyyatı Rabbaniyedir.Ulaşılması hedeflenen en son nokta.İnsanlık zirvesi..Hayatın neticesi..

GAYRI MEŞRU :İnsanlık için çizilen ilâhi sınırı aşmak ve taşmak.İnsanlığın kaybına sebeb olacak olan âdeta mayınlı bir tarlaya girmek demektir ki,buda çokla yetinmek değil,azla aldanmaktır.Helal dairesi geniştir,keyfe kâfidir,harama girmeye lüzum yoktur.Kural dışı,ölçüsüz bir hayatın ölçüsüzlükleri…

HAKAİKİ NİSBİYE – NİSBİ EMİRLER : Belli bir nisbet ve ölçü ile bilinebilen hakikatlar. “Hakaik-i nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-i nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-i nisbiyeden kâinatın enva’ına bir vücud-u vâhid in’ikas etmiştir. Hakaik-i nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zâtın hakaik-i hakikiyesi yedi ise, hakaik-i nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubh ve şerde şer varsa da kalildir.”[24]

Kâinatta asıl güzelliklerdir.Hikmet gereği herşey zıddıyla yaratılmıştır.Eşyanın bilinmesi zıddının oraya girmesiyledir.İyilik-kötülük,sıcak-soğuk gibi…

HAKİKATÜL HAKAİK : Herşeyin gerçek yüzü.Kâinatın ilk yaratılışındaki konulduğu mânayı ifade eden hakikat.Allah’ın gerçek muradı.Değişik görüş mecralarını birleştiren ana mecra..Mânanın ilk çıkışında hedeflenene,sonunda yine aynı noktaya varmasıdır.Zira kaynağından çıkan su,tekrar kaynağına dönmektedir.Herşey hakikatını aramakta ve dönüşüde onadır.

HATEMİ VAHDET – HATEMİ VAHİDİYYET – SİKKE-İ VAHDET – SİKKE-İ EHADİYYET – SİKKE-İ TEVHİD – TURRA-İ VAHDET – TURRA-İ SAMEDİYYET :Cenâb-ı Hakkın bütün varlıklardan müstakil olarak,kendisine has ve mahsus olup taklidi yapılmayan özel mührü ilâhi.Çünki;”O’dur hâlık,başka bir hâlık tahayyül etmeyiniz.”[25] Demekki küfür hakikatı setreden,akla dayanmayan,taakkul neticesinde ortaya çıkmayıp ancak hakikatı olmayan bir hayal ve tahayyüldür.Mührün değil,hayal edilenin okunmasıdır.

Hatibî:”Ehadiyet zâtın birliğidir,Vâhidiyet ise sıfatta ortaklığı red içindir.”

HATIRATI KALB :Bir sinema şeridi gibi kalbden geçen his,duygu,istek gibi arzular.” Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz’dan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvacından kurtaracak, hâşâ, Zât-ı Vâcib-ül Vücud’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdad edemez ve halaskâr olamaz.”[26]

Kalbin her türlü mahremiyetine vakıf olan odur.Özel oda,yayın dairesi.

HILLET : Samimi ve Canı gönülden olan dostluk ve takdir edici arkadaşlık.” Mesleğimiz “Haliliye” olduğu için, meşrebimiz “hıllet”tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üss-ül esası, samimî ihlastır. Samimî ihlası kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.”[27]

            “Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halilullah’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır.”[28]

            Peygamberlik halkası peygamberimizle son bulmuş,ancak onun kemalâtı baki kalıp,”Alimler peygamberlerin varisleridir.”hakikatınca Hıllet düsturuyla Sahabeye,Tabiin ve Tebe-i Tabiine kadar zahir olarak intikal edip,devam etmiştir.Bu üç kuşağın herbir ferdinde bu kemalât bütün kemalâtıyla ferden ferdâ tecelli etmiştir. Bir çok büyük alim ve şahsiyetler bu saffı evvelde bir alem gibi görünmüştür. Bu üç asırdan sonra bu kemalât perdeli olarak gitmiş,ferdi şahıslara münhasır kalmıştır. İmam-ı Gazali,İmam-ı Rabbani,Şeyh Muhiddin-i Arabi gibi şahsiyetler netice vermiştir.

            Ahirzamanda ise Mehdi ve talebelerinde bu kemalât inkişaf ederek zuhur edecek,her şahısda zuhura gelecektir. Bilmese ve şuuru taalluk etmesede o kemalât onda görülecek,farkına varılacaktır.

HİLAFETİ KÜBRÂ :İnsan bu dünyaya hilafet-i Kübra gibi en büyük bir rütbe ile gönderilerek tekrim ve teşrif edilmiştir.Resmi geçitte tüm daire amirleri çıkar,halkı selamlar.Oysa padişah veya cumhurbaşkanı ise en son çıkıp halkı selamlar.

Varlık alemine çıkan tüm varlıklar resmi geçitini yapmış büyüklüğünden dolayı en sona kalan insan ise,en son çıkışıyla rütbesini tescillemiştir.

HODBİN – HUDABİN :Hodbin insan herşeyde kendisini gören ve gösteren insandır.En küçük lezzeti için herşeyi feda eder.

Hudabin ise;Herşeyde hakkı görüp,hakkın hatırına kendi lezzet ve menfaatını düşünmeyip feda eden insandır.Herşeyde Allah’ı gördüğü gibigösteren ve bunuda hayatında yaşayışıyla gösteren insandır.

“Eğer hodbin ve kendi nefsine mâlik isen:Bilâ-addin beladır gör,

            Bilâ-haddin azabdır tad,                    Bilâ-gayet ağırdır gör.

            Eğer hakikî abd-i hudabin isen        Hududsuz bir safadır gör.

            Hesabsız bir sevab var tad               Nihayetsiz saadet gör…”[29]

Hadisde:”Evvelinin bir cife,ahirinin bir laşe olduğunu bildiği halde büyüklenen insana şaşarım.”

KAB-I KAVSEYN :Kesişme noktası.Madde ile mânanın ayrışma noktası.Hudud çizgisi.Zat-ı zülcelâlin huzuruna giriş kapısı.Yoklukla varlık arasındaki hat gibi,varlıkla hakiki varlık olan Vacib-ul Vücud arasındaki ara nokta.Herşeyin kensidine sunulduğu makam.Ara perde..berzah.Aynel yakîn ve Hakkal yakîn mertebesi..

KABZA-İ TASARRUF :”Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.”[30]Küçük büyük herşey Allah’ın tasarrufunda ve idaresindedir.Herşeyin dizgini onun elindedir.Bütün kâinatın yönetimi ona bakar,onun irade ve kudretiyle olur.

KÂİNATI SEYYALE – MEVCUDATI SEYYARE :Kanalda akan su misali,tüm varlıklar da kâinat kanalında akıp gitmektedir.Dalgasız olmayan deniz,her dalgasında çok cenazeleri de beraberinde götürür.Varlıklar alemi de kâinat denizinin dalgalarında ölüm-doğum,hastalık-sağlık gibi bir çok oluşumları da beraberinde getirip götürmektedir.Film şeridine alınmak üzere sürekli tazelenmektedir.

KANUNU EMRİ :Allah’ın emri –Ol- iledir. Allah’ın emir dairesinden olan ruh misal,kanunların bir emirle yerine getirilmesi.Bir sözü iki farklı kişi söyler.Söz aynı iken,etkisi farklıdır.Arş emrini normal bir insanın söylemesiyle bir asker bile yerinden kımıldamazken,bir komutanın arş emriyle binlerce asker hareket eder.Kâinatı harekete getiren Allah’ın ilâhi kanun dairesinden çıkan emirler.

KEFFÂRETÜZ ZÜNUB :Kirlilik bir kir olduğu gibi,onu temizleyecek malzemele rinin bulunmaması ve alınmaması da bir kir ve kirliliktir.Yapılan yanlış yazıların silgiyle silinmesi neticesinde her ne kadar bir yıpranma oluyorsa da,kirlilik ortadan kalkmış oluyor.

Günahlarda bir kirdir.Tevbe,istiğfar,nedamet birer silgi misal onu temizleyen araçlardır.Aslı gibi olmayıp,yıpranmaya neden olsa da kir ortadan kalkar.Yeterki etkili bir temizleyici ile temizlenme yoluna gidilsin.Müsbet ve menfi ibadetler,başa gelen musibetler birer keffaret-üz zünubdur.Cenâb-ı Hakkın huzuruna temiz çıkartıcı vesilelerdir.Küfür ise iman dışında hiçbir surette temizlenmeye kabil değildir.Tek temizleyicisi odur.

KUR’ANIN TİLMİZLERİ:Kur’anın tilmiz ve dersini dinleyenler; Müçtehidin, Sıddıkin,Hükema-i İslâmiye,Muhakkikin,Ulema-i Usulül Fıkıh,Mütekellimin,Evliya-i Ârifin, Aktab-ı Âşikin,Müdakkikini ulema,Avamı müslimin.

KÜNUZU MAHFİYE – RAHMET HAZİNELERİ – HİKMET DEFİNELERİ : açılmasıyla nihayetsiz rahmet ve isimleri keşfetmeyi ilan ediyor.herşey ortaya çıkıyor.

LETAİFİ AŞERE – NÜFUSU SEB’A :İnsanda bulunan on latife ve duygu.n mahiyet-i câmiasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hattâ hükema ve ülema-i zahirî dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahirî, havass-ı hamse-i bâtına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar.

            Hattâ avam ve havas beyninde tearüf etmiş olan insanın letaif-i aşeresi, ehl-i tarîkın letaif-i aşeresi ile münasebetdardır. Meselâ vicdan, a’sab, hiss, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaiften başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku’ gibi çok letaif var.”[31]

            Nüfus-u Seb’a yani insanı teşkil eden özellikler;”Nefs-i emmare,Nefs-i levvame,Nefs-i mülhime,Nefs-i mutmainne,Nefs-i râdiye,Nefs-i mardiyye,Nefs-i sâfiye.”

LEVHİ MAHFUZ:İnsanın amellerinin bir nümunesinin bulunduğu harddiski olduğu gibi,kâinatın harddiskide levhi mahfuzdur.”

“Evet görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan bir şey, vazifesinden terhis edilmekle daire-i vücuddan çıkarsa, Fâtır-ı Hakîm onun çok suretlerini “Levh-i Mahfuz”larda tesbit eder.”[32]

Tüm varlıkların tasarı hallerinden varlığa çıkış ve sonrasına kadar herşeyin tesbit edildiği ana arşiv.Herbir varlık ezeli arşivlerde kaydedilmiştir.

LÜMME-İ ŞEYTANİYE :Şeytana âid karakol.Kalb hırsızı.Kalb sarayının eşkiyasının gizlenme mahalli.Fısıltı merkezi.Şeytanın kuruntusu.Bu kuruntu ile çoklara istediğini yaptırır.

“İnsanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir şeytanî lisan ve ifsad edilen kuvve-i vâhime, küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiblerinin ihtiyarına zıd ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat’î bir delildir.

            Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime, bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs-ı şerirenin vücudunu ihsas ederler.”[33]

            Kumar oynayan insanlara –Şeytanın bol olsun-derler.Çünki boldur.Onları saptırmak için özel bir fısıltı gerekmemektedir.Ancak özellikle cephede düşman hücumuna maruz olan bir asker gibi,bir müslümanda özellikle namaz gibi durumlarda bu vesveseye maruzdur.Çünki şeytanın Allah’a verdiği bir söz vardır:”(İblis) dedi ki:Ey Rabbim! Andolsun ki,beni azdırmana karşılık bende yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş kullarım müstesna…”[34]

IZDIRABATI RUHİYYE – VÂVEYLA-İ RUHİ :” Eşyanın icadı, ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı mûcibdir. Bu da red ve inkârı îcab eder. Bu dahi dalaletleri intac eder. Bu ise ızdırabat-ı ruhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebeb olur. Bu da ruhları ve akılları firar ettirmekle Vâcib-ül Vücud’a iltica etmeye mecbur eder.”[35]

Ruh alemde olan her üzücü olaya baktığında feryad eder.Ruhun kapanılmaz olan en büyük ızdırabı ise,küfürden gelen acıdır.Bunların tedavisi ise imanla tatmin,ibretle bakarak,hikmetle düşünmektir.

İHLAS – MUHLAS :İhlas,içinde halk olmayandır.

Kişinin belli bir gayret,samimiyet neticesinde Allah’ın rızasını kazanarak ihlası elde edip,muhlisler seviyesine çıkmasıdır.İnsanları,alimleri,ilmiyle amel edenleri helakete götüren sebeb,ihlaslıları müstesna kılmaktadır.Ancak onlarında bulunduğu mevki sebebiyle büyük tehlikelerle karşı karşıya oldukları da kaçınılmaz bir durumdur.

Muhlas olanlar ise;özel olarak,belli bir gayret göstermeden ancak liyakatlarına binaen Cenâb-ı Hakkın özel olarak ihlaslı kıldığı kimselerdir ki,bunlar Allah’ın koruması altındadırlar.Bu ihsana bizzat layık kılınmışlardır.Kesb ile değil,lutuf ile ulaşılan ulvi bir makam.

“Cenab-ı Erhamürrâhimîn’den bütün esma-i hüsnasını şefaatçı yapıp niyaz ediyoruz ki: “Bizleri ihlas-ı tâmme muvaffak eylesin… Âmîn…”[36]

İLTİZAM – İLTİHAK :” Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.”[37]

Bir fiilin ortaya çıkmasında maddi müdahale rol oynadığı gibi,manevi taraftarlık da o fiilin vukuunda önemli rol oynar.Bir oy birisini indiririken,diğerini çıkarır.Onun yapacağı müsbet veya menfi işlere o oyu verenler ortaktırlar.Tıpkı bir şeye sebeb olan onu yapandır,kuralı gibi…

İltizam ve iltihak manevi ortaklıktır.

İMAN-TEVHİD-TESLİM-TEVEKKÜL-SAADETİ DAREYN :” iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.”[38]

Birbirinin oluşumuna ve varlığına sebeb olup,zincirleme birbiriyle bağlantılı hakikatlar.Zira Allah’a iman var ise,onun birlenmesi esasdır,buda ona teslimiyeti gerekli kılar,teslim ona bağlanıp,onu düşünmeyi,buda her iki dünyanın saadetini gerekli kılıp,kazandırır.

İNAYETİ SERMEDİYE :” Hakîm-i Ezelî inayet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizası ile, şu dünyayı tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esma-i hüsnasına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış ve tecrübe ve imtihan ise neşvünemaya sebebdir.”[39]

İnsan büyük bir destekle bu dünyaya gönderilmiştir.Allah’ın yardımı tüm varlıkları onun yardımına koşturmaktadır.Ezelden torpilli…

Namımı defter-i uşşakından ihraç eyleme.Kendi muhtacını muhtacına muhtaç eyleme.

İNTİSAB – KAT’I İNTİSAB – İSTİNAD :İman Allah’a bağlılıktır.Herkes mensub olduğu efendisinin şerefiyle şereflendiği gibi,insanda Allah’a olan mensubiyetiyle bir değer almaktadır.Ona dayanmakla her işi âsan olmaktadır.

Ama ona olan bağlılığın kesilmesi demek olan küfür ile nihayetsiz bir sukut içerisine düşer.Tıpkı kablosunu devletin elektiriğine bağlayan bir kimse tüm dünya ile irtibat kurabilir,bağlantısını devam ettirebilir.Aksi takdirde tüm dünyayı dolaşarak özel bir hat kurması gerekecektir.

Allah’a intisab edip istinad eden bir insanda tüm kâinatla bir iletişim içerisine girebilir,küfür ise bu bağlantıyı keser,atar.

İNTİZAMI KASDİ –NURU KASD:Herşeyde bir kasıd vardır.Kasden ve bilerek yapılmaktadır.Zahiren görünen eğri büğrülükler de dahi bir kasıdla beraber,bir intizam parlamaktadır.İman nuruyla bu durum daha zahir olarak görülmektedir.

“Bütün insanlarda biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâniin muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâniin Vâhid-i Ehad olduğuna delalet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıd’ın kasdıyla, bir Muhtar’ın ihtiyarıyla, bir Mürîd’in iradesi ile, bir Alîm’in ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhalâtın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî nişanlar dercedilmiştir ki, göz ile okunur da nazar ile, yani akıl ile görünmez.”[40]

Kasıdla bir maksad kasdedilmektedir.

İSTİDAT LİSANI – İHTİYACI FITRİ LİSANI – LİSANI IZTIRARİ :Önünüze elini açmış,boynu bükük,gariban kılıklı duran birisine baktığınızda anlarsınızki,bu adam muhtaçdır.İhtiyacını haliyle dile getirmektedir.

Tüm kâinatta haliyle,ihtiyacı ve zorda kalmışlığıyla sürekli dergah-ı ilâhiyeye el açmaktadır.İhtiyacını haliyle dile getirmektedir.

Allah samed ismine mazhar olan varlıklar,sonsuz bir ihtiyaç içerisinde bu aleme gönderilmişlerdir.

İSTİKRA-İ TÂM:” cemi’ fünun ile sabit olan istikra-i tâmm…”[41],”umumi bir araştırma..”[42]Bir şey ahkkında etraflı ve detaylı bilgi edinme.Şüphe ve yanlışlardan uzak olarak.

İstikra-i tam;”Bütün cüziyyat üzerinde yapılan müşahededen sonra,külli bir hükme varmak.”[43]

İSTİNBATI AHKÂM :Allah kısa söylemiştirki,öz ve uzun olsun.İnsanların istidatlarıyla muradı ilâhinin ne olduğunu,o gizli mânayı hükümden çıkarmak için ortaya koydukları farklı görüşler.Kur’andaki bir hüküm umuma baktığı gibi,çıkarılacak olan mânanında umuma uygun ve uyumluluğu esasdır.

İTMİNANI KALB : Kalb;sır,ruh,akıl,hayal ve sair kuvvelerle bağlantılıdır.

“Kalbler ancak Allah’ı anmakla sükunet bulur.”[44]

İlâhi makam olup Allah’ın ben yer ve göğe sığmadım,mü’min kulumun kalbine sığdım,buyurduğu ilâhi arş.Zira bir koltukta iki padişah oturmaz.Birisi oturursa öbürü kalkar.Allah’a âid olan kalb dairesi yine ancak onunla doyum sağlar.

MAÂLİ-İ AHLAK :İnsan yaratılışında üstün ahlak üzere yaratılmış ve donatılmıştır.Pest,aşağı,süfli,değersiz şeylerden âzade olarak tasarlanmıştır.Duygularıda o yöndedir.İnsanın duyguları sönsede,bu yüksek ahlaktan kırpıntılar kalabilir.

Akıl anlamasa,fikir yetişmesede kalb ister ve hisseder.

MAÂNİ-İ MUKADDESE –MÂLAYANİYATI REZİLE : bütün o masnuat, bütün onlardan matlub neticeleri, nihayet derecede ve gayet güzel bir surette gösterdiklerinden ve ibadat-ı mahsusa ve tesbihat-ı hususiye ve tahiyyat-ı muayyene ile tabir edilen evamir-i tekviniyeye karşı onların itaatları ve onlardan matlub olan makasıd-ı Rabbaniyenin husulünden hasıl olan ve iftihar ve memnuniyet ve ferahla tabir edemediğimiz maânî-i mukaddese ve şuun-u münezzeh, o derece âlî ve mukaddestir ki; bütün ukûl-ü beşer ittihad edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihata edemez.”[45]

Bir yandan ifadesinden aciz kaldığımız ulvi,Allah’a âid yüce mânalar,diğer yandan saf ve bozulmamış zihinleri besleyen ulvi mânalar.Ulvi duyguları besleyen gıdalar.

Aşağı ve sefil şeyler insanı nihayet derecede sukut ettirdiği gibi,isteyerek düşündüğü rezil mâna ve lüzumsuzluklar dahi o insanın fikir,ruh,kalb dünyasını bulandırmaktadır.Bulanık hayatın bulanık çocuklarıdırlar onlar.

“Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idlâldir.”[46]Mecrasından saptırarak,istikamet olan rayından ve zincirinden koparmaktır.Rayından çıkmış bir tren kıymetsizdir,kanalından çıkmış bir su seldir,yuvasından çıkan bir göz kördür.

MÂNEVİ CANİB : Madde asıl değil.” Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”[47]

Herşeyin biri maddi,diğeri mânevi olmak üzere iki ciheti vardır.Maddi ciheti işin zahiri ve görünen yönüdür,mânevi ciheti ise hakiki yönüdür.Tıpkı dünyada bir karar almak için maddi meclisler kurulduğu gibi,mânevi canibde dahi toplanılıp alınan kararlar ve mânevi canibin verdiği hükümler asıldır.

“Bir Cuma gecesinde, nevm ile âlem-i misâle girdim. Biri geldi, dedi:

            – Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.

            Gittim… Gördüm ki: Münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Sâlihînden ve a’sârın mebuslarından her asrın mebusları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab edip kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:

            – Ey felâket – helâket asrının adamı! Senin de reyin var, fikrini beyan et.”[48]

MECLİSİ MÜNEVVER- MECMA-I AHBAB :Toplanılan bir meclisde genelde aynı seviyenin oluşumuna dikkat edilir.Aynı gaye,aynı meslek grublarının alacakları ortak kararlar gibi.

Dünyada yırtıcı hayvanlardan uzak,maddi ve mânevi nurlu insanlardan oluşmuş bir meclis hükmüne geçebilir,geçirilebilir.Saf ve aldatmayan insanlar topluluğu.Aynı hedefe yönelmiş içleri nur,dışları nur,hepsi bir şeye gönül vermişlerin nurlu kalabalığı ve topluluğu…

Birbirini sevenlerin,sevgililerin,sevilmişlerin topluluğu.

MECMA-I EKBER –– MEŞHERİ ÂZAM :Ak ile karanın,zıtların birbirlerinden temyiz ve tefrik edileceği hesab günü için toplanılan büyük mahkeme.Herkesin malını sergilediği,sermayesini döktüğü,boyunu gördüğü sual yeri.

Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hiçbir haksızlığa uğrstılmaksızın hakkını alacağı adalet mahalli.Rüşvetin geçmediği,hakiminin Allah olduğu mahkeme salonu.İtiraza mahal olmaksızın haklının haksızın memnun ayrılacağı,aile ferdlerinin birbirlerinden kaçacakları telaşla beraber neticenin vereceği korku ile kararı bekleme yeri.

“İşte o günde kişi kardeşinden,annesinden,babasından,eşinden ve çocuklarından kaçar.”[49]

MEKTUBATI RABBANİYE :” şu mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar, mektubat-ı Rabbaniye ve meraya-yı Sübhaniye ve memurîn-i İlahiyedirler.”[50]

Şu dünyada yaratılan herşeyin muhtelif özellikleri olmakla beraber,temel olarak –anlaşılsın,anlaşılmasın- tarafı ilâhiden gönderilmiş birer mektubturlar.Mektublar okunmak içindir.Meyvesinden hayvan ve insanına kadar herşey yazılmış birer mektuptur.

MERTEBE-İ ÂLİYE – MERTEBE-İ KÜLLİYE – HAKİKATI ÂLİYE :”Harekât-ı salâtiyede tekrarla “Allahü Ekber” “Allahü Ekber” demekle kat-ı meratibe ve terakkiyat-ı maneviyeye ve cüz’iyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalât-ı kibriyasının mücmel bir ünvanıdır. Güya herbir “Allahü Ekber” bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir.”[51]

“Hacc-ı şerif bil’asale herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir. Nasılki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta ferik dairesinde bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de: Bir hacı, ne kadar ami de olsa, kat’-ı meratib etmiş bir veli gibi umum aktar-ı arzın Rabb-ı Azîmi ünvanıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubudiyet-i külliye ile müşerreftir.”[52]

İnsana verilen paye ve rütbeler.Mareşal gibi bir çok rütbe ve basamakları aşarak elde edilecek olan yüce dereceler.Gerçek ve yüksek hakikatlar.

MEŞAĞİLİ DÜNYEVİYE :Şairin:”Hala ne diye oyunda oynaştasın,senki Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın,veya,kızım sende Fatihler doğuracak yaştasın,dediği gibi,insanları bu yüksek hedeflerden alıkoyan basit ve nefsin savunması ve avunmaları olan meşguliyetler.

“Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve namazdaki kusurun meşagil-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarfediyorsun!”[53]

MEVCUDU MEÇHUL :” Cenab-ı Hakk’a malûm ve maruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünki bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikatı i’lam edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvan ile fehme gelen mana, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak Zât-ı Akdes’i mülahaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakk’a mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, marufiyet şuaları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecelli eden sıfat-ı mutlaka-i muhita ile, bu mevsufun o ünvandan tulû’ etmesi ağır gelmez.”[54]

Örfden kaynaklanan bir ülfet,kulaktan duyma bir taklid;hakikatı hakkıyla gösteremez,görünmeye manidir.Tıpkı şahsi olarak kazanılmayıp,miras olarak kalan bir malın değerinin tamamen anlaşılamaması gibi.

Ancak var olan o varlığın öğrenilmeye ve anlaşılmaya gerekliliği ihtiyacı hasıl olursa,öğrenme hisside harekete geçecektir.Nice değerli kimselerin değerleri herkes tarafından takdir edilmesine karşı,evladları tarafından tam anlaşılamaması bu malumiyeten kaynaklanmaktadır.Zaten o söylediğin kimse benim babamdır,deyip kesip atar.İstifadeden mahrum kalır.

Meçhuldeki varlık.Öğrenmeyi mucib.aklı bilmeye sevkeden muharrik güç…

MEZARI EKBER :İman gözlüğü eşyanın hakikatını gösterir.Küfür gözü eşyayı tağyir edip,çehresini değiştirir.Asrımızda bulunan altı milyar insan bir asır sonra büyük bir mezaristana dönecektir.Geçmiş asırlarıda buna kattığımızda dünya değil bir mezar suretini alır.Ancak bu ölen insanlar yok olmadıklarından dolayı terhis ile hakiki memleketlerine gittiler.Sürekli terhis olan askerleri ölmüş olarak değerlendiren bir kimse,o insanların gittikleri yerleride hayatın bir başlangıcı olarak değil,bir matem yeri olarak değerlendirir.

MUCİBE-İ KÜLLİYE – SÂLİBE-İ KÜLLİYE :Mûcibe-i külliye yani müsbet veya umumi olan bir hüküm.Salibe-i külliye ise,bir şeyin olmadığını veya yokluğunu gösteren hüküm.Bundan hareketle;” Halk-ı eşya hakkında “mûcibe-i külliye” sadık olmadığı takdirde “sâlibe-i külliye” sadık olur. Yani ya bütün eşyanın hâlıkı Allah’tır veya Allah hiç bir şeyin hâlıkı değildir. Çünki eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir külldür, baziyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok.” [55]

Olaya müsbet mâna olan;herşey allah’ındır-düşüncesinden hareketlede bakılabilir,böylece tekbir şeyin sahibinin o olmasıyla,hepsininde sahibi o olmuş olur.Veya eşyanın sahibi o değildir gibi bir muhaliyet olacaktır ki,buda eşya sayısınca ilahların kabulünü gerektirecektir.Bir ilahı kabul etmeyen bir insan bir çok ilahı nasıl kabul edecektir?Belki sofestailer gibi biraz daha akla yaklaşmak için bunun kabulünden kaçarak,hiçbir şey yoktur,deyip,görünen herşeyin inkârına gidecektir.

MUHAKKİK : Kur’anın her meselesini tahkik edip araştırarak,çeşitli yolları takib edip nihayette rasulullahın vardığı noktaya ulaşır.Dalgıç gibi hazineyi bulmak amacıyla denizin derinliklerine dalar,hazineyi bulup çıkarır.Muhakkikde Kur’an denizine dalarak içindeki cevherleri çıkaran kimsedir.

MUHİT – MUHAT :Dünyanın dar çerçevesi içerisinde,bu insan ihata alanı dar bir varlıktır.Bazen noktada boğulurken,bazen okyanuslar ona nokta olur.

Allah ise ilmi,kudreti ve tüm sıfatlarıyla muhit olup,her şeyi kuşatmıştır.Varlıklar ise muhat olup onun tarafından kuşatılmıştır.Her varlık bir türlü sınırlandığı içindirki,muhit değildir.Belli bir noktada tıkanmaktadır.Zira sonlu sonsuzu ihata edemez.

MUKARREBİN :Manen takvasıyla Allah’a yakınlaşmış veya Allah’ın kendisine yaklaştırmış olduğu gerek melekler gerekse veli ve büyük zatlar.Hususi kimselerdir bunlar.Üst kurul,üst kurulun seçkin heyetleridirler.[56]

MUSİKA-İ ZİKRİYE :” Güya kâinat, azîm bir musika-i zikriyedir. En küçük nağme, en gür nağamata karışmakla, haşmetli bir letafet veriyor.”[57]

Bütün kâinat ilâhi bir musiki tarzında terennüm etmektedirler.Herbir ses ayrı bir nota ve akorttur.En ziyade tesbih,takdis ve tahmid nağamatıyla cuş-u huruşa gelmektedirler.İbadet eden bir insanda onlara iştirak etmektedir.

MÜDAKKİK : Kur’anda muhakkiklerin gitmiş oldukları yolları tedkik eder. Bediüzzaman:”Ben müdakkikim.”der. Her geçtiği yerde bulduğu hakikatlara bir işaret koyar. Hakikat yolcusu. Kâinattan halıkını soran bir seyyah. Hakikatları tesbit,teşhis ve tedkik edip,tefekkür ve zikir mesleğinde gider. Bediüzzaman 90 ciltlik kitabı ezberleyip tekrarlama,merak,duyma ve işitmeyle beraber 40 bin meşhudatının olduğunu söyler. Hakikat süzgeçcisi… Hakikatları emer,hazmedip,damıtır. Arı gibi su içer bal akıtır.

MÜFETTİŞİ ŞÂKİR :” Eğer Rezzak-ı Kerim’e satsan; o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve Kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.”[58]

            Dil,Cenâbı Hakkın çeşitli nimetlerini teftiş edip takdir ederken 200 çeşit tadı birbirinden ayırarak hepsine layık olduğu mevkiyi verir.Bazen memnuniyetini,bazende yüzünü eşkiterek memnuniyetsizliğini dile getirir.Göz görüntüler alemini teftiş ederken,kulak sesler alemini,burun kokular alemini teftiş edip değerlendirir.Herbiri başlı başına bir alem olup,alanı gayet geniştir.

            Tatlar alemini teftiş eden dil,şükürle buna mukabele edip,takdirle değerini ilan eder,sanatkârını tahmid eder.

MÜNASEBATI HAFİYE :Gerek Allah’ın kudret sıfatından oluşan kâinatta,gereksede kelâm sıfatından olan Kur’an-ı Kerim’in harfleri ve âyetleri arasında âdeta kârgir binalar gibi bir münasebet,uyum,tenasüb zahir bir şekilde görülmektedir.

Yunus’un:”Yerden göğe kadar küp dizseler,altından birini çekseler,seyreyle gümbürtüyü seyreyle.”dediği gibi tam bir bağlılık ve alaka vardır.Kur’an harf ve karekelerinden birisi yerinden çıksa,tenasüb de yıkılır,bozulur.

MÜN’İMİ HAKİKİ :Sebebler adi birer vasıtadırlar.Gerçek olarak bize ulaşan nimeti veren Allah’tır.Sebebler perdesinin kaldırılarak hakiki nimeti veren zâta karşı şükranda bulunmak gerek.Kıymetli bir hediyeyi hizmetçisiyle gönderen adamın elini ayağını öpüp nimet ahibini tanımayan bir insan nankörler listesine kaydolup,cezaya hak kazanır.

MÜRİD –MURAD – TALİB – MATLUB :Mürid ve talib olmak her kişinin işidir.Çokluklada vardır.Tıpkı bir orduda erlerin çoklukla bulunmasına karşı komutan az bulunmakta,gittikçede azalmaktadır.

Murad ve matlub ise;istenilen ve aranılan kişi olup ancak er kişilerin yoludur.İstenilende,istenilen ve aranan bir kişi olmaktır.Toplumdada isteyip arayanlar çoklukla mevcuttur.Ancak istenilip aranan insanlardan azınlıkta ve bulunmamaktadır.

İmrenilecek,arzu edilecek bir makam.

Murad ve Matlub kişi kemale ermiş olan kimsedir.Beşerin bunca çirkinliklerine rağmen Cenâb-ı Hakkın insanı yaratmasındaki bir sırda;bu istenilen ve aranılan insanı bulmaktır.

MÜSEBBEBAT – ESBAB :” İlm-i ezelî muhit olduğu için, müsebbebatla esbabı birlikte abluka eder, içine alır, Yoksa ilm-i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki, esbabdan tegafül ile, yalnız müsebbebat o mebdee isnad edilsin.”[59]

Allah’ın ilim ve kudreti sebeble netice olan müsebbebe bir taalluk eder.Sebeb kimin elinde ise,neticeside onun elindedir.Zira sebeble netice arasındaki münasebette gayet büyük açıklık vardır.Çünki o sebeb ve sebebler bir araya gelip o neticeyi yapmaktan acizdirler.

Kendisi muhtac-ı himmet bir dede,nerde kaldı ğayre himmet ede.

Evet,sebeb kendisi muhtaç olup,o neticeyi veremez.Müsebbib-ül esbab,sebeblerinde sahibi olan Allahın işidir.

NEFİSPEREST – TABİATPEREST – ZAHİRPEREST :Mevlâna,nefsi deveye, ruhu ise deveciye benzetir.Eğer nefis devesi,ruh devecisine binerse,götüreceği yerler malumdur.Nefiste bir körlük vardır.Herşeyi yanlış görmekte,şaşı gibi biri iki kabul etmektedir.İnsanda yaratılışında nefsine muhib olarak yaratılmış ve onu sevmekte,sadece nefsini görüp başkasını görmemektedir.Bu onun körlüğündendir.

Onun bu nefsine düşkünlüğü ve körlüğüdürki,nefsinden sonra fayda gördüğü tabiata tapar gibi meftunluk duyar.

Sathiliğidir ki,herşeyin zahirine aldanır,ona bağlanır.

Allah’a teveccüh etmeyen bir nefis,fayda gördüğü herşeye perestiş gösterir.

NEFSÜL EMİR :Hakikatın tâ kendisi.Nefsül emir isbat olup aynı noktada kuvvet verip parmak basmaktır.Nefiyde ise ancak nefsül emre ihatadan sonra nefyedilebilir.

Nefsül emir herşeyin iç yüzü.Allah ise bu nefsül emre göre hükmetmekte,hakikata parmak basmaktadır.Hakikatı işaret edip göstermektedir.

NEFSİ EMMARE- LEVVAME – MUTMAİNNE : Kötülükleri emredip kınanan nefis.Nefsin günaha meyyal olması,yapısında ve varlığında olan körlüktendir.[60] Nefis her şeyde,herşeyin eksikliğini görür ve eksik görür vede öyle görmek ister.Bediüzzaman:”Ben nefsimle musalaha etmem. Çünki onu tebri-e etmem.”der. Bundan kasıd;nefiste sürekli bir körlüğün olmasıdır. Onu öldürüp,zayıf düşürerek kafasına vura vura teslim alma olan Nefsi levvameden ziyade,ona binip dizginini ele alarak onu şahlandırmak,doyumunu sağlamak ki;Nefsi Mutmainne olup:”İrciî ilâ rabbiki râdiyeten merdıyyeten”-Rabbine razı olmuş ve olunmuş olarak dön.-hakikatına ulaşmaktır. Bu ise Velâyeti Kübrâdır. Mesele;Tasfiye-i nefs ve Tenevvürü kalbin vukuudur.[61]

NÜSHÂ-İ CÂMİA –MAHİYETİ CAMİA :” İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki: Cenab-ı Hak bütün esmasını, insanın nefsi ile insana ihsas ediyor.”[62]

Cenâb-ı hakkın enbüyük mahluku olan güneşde yedi isim tecelli etmektedir.Bütün kâinatta farklı farklı tecelli eden Allah,bütün isimleriyle insanda tecelli etmektedir.

Çünki o insan Hz.Ali’ninde ifade ettiği gibi:”Sen kendini küçük bir cirim zannedersin,oyla koca alem sende derlenmiş,toplanmıştır.”Kâinatın küçük ve küçültülmüş bir örneğidir insan.

Mahiyeti itibarıyla duyguları ebede uzanmış bir varlıktır insan.Allah’ın kendisine muhatab kabul ettiği bir varlık,elbette farklı olacaktır.Ezeli ve ebedi olan Allah’ın kelâmını anlayıp anlatmakta,sanatına bakıp takdir ve tebriklerle kıymetlerini ifade etmekte ve edebilmektedir.

“Demek nasıl esmada bir ism-i a’zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a’zam var ki, o da insandır.”[63]

UBUDİYETİ KÜLLİYE : Nezaretin şümullüğü,marifetin ihatası,rububiyetin dellallığı cihetiyledir.[64]

İnsan“bir ubudiyet-i külliyeye mazhar olduğundan büyük ehemmiyeti vardır.”[65]

İnsan bütün kâinatın ibadet gibi kulluğunu temsil rolünü üstlenmiş,kapsamlı bir ibadete istidadı vardır.

Kıyam,Rüku,Secde,Tahiyyatıyla tüm varlıkların ibadetini bilfiil yerine getirirken,dilindseki tesbih ilede kâinat gibi bir ağızla tesbih ve tahmidde bulunur.Hepsinin tesbihini külli olarak Allah’a takdim eder.

ULUMU HAKİKİYE :Bütün ilimler Akllah’a götürür.İlimlerin şahı ve padişahı marifet ilmidir.Marifetin oluşmadı bir ilim koftur.

“İlimlerin esası, ilimlerin şahı ve padişahı; iman ilmidir.”[66]

“Aklı aydınlatan fen ilimleri,kalbi aydınlatan din ilimleridir.İkisinin birleşmesiyle hakikat tecelli eder.”İlimden maksud hakikatın yüzündeki perdeyi açarak,hakkı hak olarak görmektir.Dinen kadın ve erkeğe farz olan ilimde bu marifet ve iman ilmidir.

ÜSTADI HAKİKİ :Bütün mesleklerin pirleri peygamberlerdir.Hz.Muhammed (SAM) ise,bütün peygamberlerin üstadıdır.Hakiki üstad o zattır.Oda üstad-ı hakikisi olan Cenâb-ı Hakdan alır ve öylece bildirir.

“Üstad-ı hakikî Kur’an’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur.”[67]

Bütün insanların yönelip ilham aldığı tek nokta,hedef ve kıble Kur’an ile olur.

RAHMETİ BÂKİYE – İNAYETİ DAİME : Muhyiddin Arabî Hazretleri, “Rahmetim gazabımı geçti” hadis-i kutsîsini şöyle tefsir ve tevil eder:“Allah, dileseydi bütün isimlerini tecellisiz bırakırdı. Zâtı, bütün bu tecellilerden ganidir, yani O’nun o mukaddes zâtı, hiçbir ismin tecellisine muhtaç değildir. Ama o isimler tecelli etmek ve eserlerini göstermek isterler. İşte Cenâb-ı Hak, esmâ-yı hüsnasına rahmetle nazar etmiş, onları tecellisiz bırakmamak için bu âlemi yaratmıştır.”[68]

Allahın zâtı gibi sıfatlarıda ezeli ve ebedidir.Rahmeti sürekli tecelli ettiği gibi,inayet,destek ve yardımıda devam etmektedir.Bir anlık kesilse bütün varlıklar yokluk çukurlarına düşecektir.

SAADETİ EBEDİYE :” Saadet-i ebediye iki kısımdır:

            Birinci ve en birinci kısmı: Allah’ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.

            İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.”[69]

“herşeyde bir nur-u kasd, her şe’nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem’a-i ihtiyar, her terkibde bir şu’le-i hikmet, semeratının şehadetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saadet-i ebediye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaîfe-i vahiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan maneviyat ve revabıt ve niseb, heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saadet-i ebediyedir. Öyle ise nizam-ı âlem, saadet-i ebediyeye işaret ediyor.”[70]

Kendi sevdiği kullarına geçici bir hayatta böyle ikramlar eden bir zât,elbette onlar için kahvaltı nev’indeki bu ziyafete mukabil ebedi saadeti verecektir.Tâki saadet saadet olsun.

SERMAYE-İ ÖMÜR :Ömür başlı başına bir sermayedir.Ebedi hayatı ve ebedi hayatı lüzumlu şeyleri kazanmak için verilmiştir.

Çocuğuna büyük sermayelerle bir altıncı dükkanı açan babanın çocuğunun o altınları bir şekerlemeye satması ne kadar şaşılacak bir şeydir!Ondan daha kıymettar olan hayat sermayesini şu dünyaya büyük sermayelerle kuran ve veren Allah’a karşı onu bâd-ı heva savuran bir insan tokada müstahak olur.Sadece sermayesini değil,kendisini de bitirmiş olur.

Geçici hayattaki hayat sermayesi,ebedi hayatı satın almak için verilmiştir.

“Allah mü’minlerin mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.”[71]

“Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarfetmeyiniz. Yoksa sermayece en a’lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednasından elli derece aşağı düşersiniz.”[72]

“Uzun ve kısalığı nisbetinde iki hayatın levazımatını tahsil etmek için Mâlik-i Kerim sana, bir sermaye-i ömür verdiği halde; sen o sermayenin kısm-ı a’zamını, hayat-ı bâkiyeye nisbeti bir bahrin bir katre seraba nisbeti gibi olan şu hayat-ı fâniye katresinde zayi’ ettin. Eğer aklın varsa elde kalan kısmının yarısını veya üçte birini veya lâakal onda birisini, deniz gibi hayat-ı bâkiyeye sarfet. Yoksa eyvahlar olsun diyeceğin bir zaman gelecek.”[73]

Değerli olan ömür sermayesi elbette değerli yerlerde kullanılmalıdır.

Hadisde Peygamerimiz müflis yani iflas etmiş kimseyi tanımlarken;Âhirette getirildiğinde kendisini kurtaracak iyi bir ameli olmayan,imandan nasibi bulunmayan insan olarak tanımlar.

SEYRİ SÜLUK :Bir hedefe varması için dünya ring ve pistine gönderilen insanlar muhtelif yollara süluk edip gider.Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır.Her yol Allah’a çıkar.Ancak kısa-uzunluk itibarıyla,kolay ve zorluk yönüyle farklar vardır.

Her kişide kendi seyri sülukünde bir çok durumlarla karşılaşır,vartalar atlatır,lütuflara mazhar olur,teşvik için ikramlarda bulunulur.Tâki ipi göğüsleyene kadar.

Bununla nefsin terbiyesi esas alınır.Terbiyede mesafe alınmış olarak hedefe varılır.

Bu şimdiye kadar tarikatlar yoluyla sürdürülmüştür.Tıpkı tesbih tanelerini teker teker sayıp son taneye ulaşmak gibi veya merdivenleri basamak basamak çıkıp,apartmanın son katına ulaşmak gibi.Ancak sahabe bu yolu,tesbihin birincisinden başlayıp otuz üçü dolanmadan,otuz üçe geçip atlama sırrı.Tıpkı mebde ile müntehayı birleştirme sırrı gibi.Veya asansörle çıkılacak noktaya birden çıkarak.

Buda iki yolu beraberinde getirmiştir.Kurbu velayet,kurbu risalet.Kurbu risalet;Hz.Ali,oğulları Hz.Hasan ve Hüseyinin nesillerinden gelen ehli velayetin yolunu takib ederek,diğeri ise doğrudan doğruya iman hakikatlarını müdellel bir şekilde,göze gösterircesine bildirmek yoluyla…Zira berzahlarda çok gölgeler devreye girebilir.Hakikatın doğrudan alınmasında ise maniler ortadan kalkar.Tıpkı kaynağından içilen su ile,uzun yollardan gelen suyun safiyeti aynı değildir.Çok şeyler karışabilir.

SIRATI MÜSTAKİM :Bir hedefe varan yolların en doğrusu en kısa olanıdır.Bu yolda Nebiler,Sıddıklar,Şehidler ve Salihlerin yoludur.

“Sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur’anın cadde-i nuraniyesidir ki en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semavî ve rahmanî ve nuranî bir meslektir.”[74]

İstikamette esas,ifrat ve tefritten korunmuş,vasatta olmaktır.Gerçek istikamet vasattır.

“Tegayyür, inkılab ve felâketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye. İkincisi: Zararlı şeyleri def’ için kuvve-i sebuiye-i gazabiye. Üçüncüsü: Nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.

            Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir hadd ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin herbirisi tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar. Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki; ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki; namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki; helâline şehveti var, harama yoktur.

            İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuddur.

                Ve keza kuvve-i gazabiyenin tefrit mertebesi cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiç bir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattır ki; hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru’ olmayan şeylere karışmaz.”[75]

ŞEAİRİ İSLÂMİYE :” Şeair, âdeta hukuk-u umumiye nev’inden cem’iyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cem’iyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.”[76]

“Nasıl “hukuk-u şahsiye” ve bir nevi hukukullah sayılan “hukuk-u umumiye” namıyla iki nevi hukuk var; öyle de: Mesail-i şer’iyede bir kısım mesail, eşhasa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara “Şeair-i İslâmiye” tabir edilir. Bu şeairin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz’îsi (sünnet kabilinden bir mes’elesi) en büyük bir mes’ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eazım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!..”[77]

İslamın alemidir şeairler.O alametlerle bilinir.

Trafik levhaları kazaların önlenmesinde önemli rol oynar.Zira ne rede ne yapacağını o işaretlerle öğrenip hızını ayarlar,şeridini belirler,sollamaması gereken yerleri öğrenip tedbirini alır.Şeairlerde insanları ilahi kurallara bağlayan işaretlerdir.

ŞEMSİ EZELİ : Sönmeyen güneş.Güneşlerin ışığını kendisinden alan ezeli-ebedi sonsuz güneşler güneşi.Nurun kaynağı.

ŞERİATI FITRİYE :Alemin harekatını tanzim eden kural ve kanunlar.

“Şeriat ikidir:Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef’al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.

            İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki; bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. Melaike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler.”[78]

Kâinatın yaratılışıyla beraber konulan kanunlardan sonra varlıklar bu varlık alemine davet edilmişlerdir.Böylece herşey bir kanun çerçevesinde olmakta ve oluşmaktadır.

ŞİRKİ HAFİ :[79] Riya olup,içinde halkın olmasıdır. İhlasın zıddıdır. Hadiste:”Riya insana,karanlık bir gecede,siyah taşın üzerindeki,siyah karınca gibi yaklaşır.”

İhlası kıran ikinci mani: Hubb-u câhtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ü şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celbetmekle enaniyeti okşamak ve nefs-i emmareye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi “şirk-i hafî” tabir edilen riyakârlığa, hodfüruşluğa kapı açar, ihlası zedeler.”[80]

Şirki hafi kaynağını enaniyetten alıp,benlikle beslenir.[81]

Riyalı ameller;yazmayan kalem,yanmış filimler gibidir..görünmüyor ve okunmuyor.

ŞÜKRÜ MÂNEVİ : Nimetlerdeki lezzetleri anlamak bir şükrü mânevidir. Nimette in’amı görmek en büyük bir şükrü mânevidir.Nimetten memnun olmak manevi bir şükürdür.Şükrü arttıran nimet,mânevi şükrüde beraberinde getirir.

TA’DİLİ ERKÂN :Namazda namazın rükun veesaslarına riayet ederek huşu ve huzur içerisinde sükunetle kılmak.

“Kulun Allah’a en yakın olduğu yer secdedir.”Bu yakınlılığı idrak etmek.

Kâbeyi hayalen,zoraki olmadan nazara almak.

Bir ok yarası alan Hz.Ali,namazda çıkarılmasını söyler.Ancak okun çıkarıldığından haberdar olmaz.

Sinekler bir şey bulmazlarsa oraya üşüşmezler.Şeytanda insana en fazla namazda hücum eder.Onunla ilgilenmemek gerektir. Peygamberimiz Hz.Ali’ye;-Ya Ali! Aklına hiçbir şey getirmeden iki rekat namaz kıl,sana bir deve vereyim-der.

Hz.Ali birinci rekatı aynen aklına bir şey getirmeden kılar.Ancak ikinci rekatta;Acaba deve nasıl olacak,kırmızı tüylümü?diye düşünür.Çünki kırmızı tüylü deve daha değerli olanıdır.

TAHKİKİ İMAN – TAKLİDİ İMAN :Tahkiki-i iman;sarsılmayan,yakîni bir surette tüm duygularına ve zerrelerine nüfuz etmiş olan imandır.

Hz.Ali’nin;Eğer gayb alemi açılsa yani Allah’ı şu kafa gözümle görsem,imanım artmayacaktır.Görür gibi bir iman.

Taklidi iman ise,kulaktan dolma ve duyma bilgilerle her an sarsılabilen,şüphelere maruz kalan imandır.

“Evet iman-ı taklidî, çabuk şübhelere mağlub olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikîde pek çok meratib var. O meratiblerden ilmelyakîn mertebesi, çok bürhanlarının kuvvetleriyle binler şübhelere karşı dayanır. Halbuki taklidî iman bir şübheye karşı bazan mağlub olur.

Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esma-i İlahiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Hem bir mertebesi de hakkalyakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zâtlara şübehat orduları hücum da etse, bir halt edemez.”[82]

TASDİK İ İZ’AN – İZ’ANI YAKİN : Tasdiki iz’an,bir mizana tabidir.[83]

Kesin bir inanç ve tasdik.Tıpkı Hz.Ebubekir gibi.Rasulullahın mi’raca çıktığına inanmayan müşrikler,Hz.Ebubekirinde bu konuda desteğini almak amacıyla;Ya Ebu Bekir!Ben arkadaşın ne diyor?Diyor ki;Ben gece vakti bir anda Rabbimin huzuruna gittim,geldim.Bunu size Muhammed mi söylüyor?dediğinde ümidlenen müşrikler,evet,evet yanından geliyoruz,aynen bunları bize o söyledi.

Madem o söyledi,o halde o söz haktır ve doğrudur.

Tam bir iman ve teslimiyet,tam bir basiret ve yakîn…

“Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billahtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.”[84]

İman ve marifetullah;iz’an ve yakîn ile kemalini bulur.

TEDAİYİ EFKÂR :Bir şeyin başka bir şeyi akla ve hatıra getirmesi,düşündürmesi.

“Fenn-i Beyan’da beyan olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir.” Yani: İki zıddın suretlerinin cem’ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura, tedai-yi efkâr tabir edilir.”[85]

“Tedai-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır. Onda mes’uliyet yoktur. Hem tedaide, mücaveret var; temas ve ihtilat yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri, birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez.”[86]

Fikir kırpıntıları.Avlamak için kuşa atılan taneler,oltaya takılan yiyecekler misüllü şeytanın insanın yoluna düzdüğü tuzaklardır.İnsan elinden olmadan çok yerlere gider,çok işler yapar.Yeterki menfi olanlarına aklı ile sahib olmasın…

TEKLİFİ İLÂHİ – TEKLİFİ DİNİ – TEKÂLİFİ ŞER’İYYE :Dağları, yerleri, gökleri kaldıran dev insan…Bütün bunların taşımaktan,yüklenmekten imtina edip kaçındıkları bir yükü insan omuzuna almıştır.Emirleri yerine getirmede saadet asıl,şekavet ise terki neticesinde vardır.Riskli bir yol.Riskleri omuzlamayan bir esnaf başarılı olamaz.

“Din bir imtihandır. Teklif-i İlahî bir tecrübedir. Tâ, ervah-ı âliye ile ervah-ı safile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın.”[87]

İnsana gücünün üstünde bir yük yüklenmemiştir.Yüklenebileceği,taşıyacağı yüklerle donatılan insanlar bu imtihan meydanına gönrderilerek müsabakaya tabi tutulmuşlardır.

Müsabakaya katılmayanın kaybedeceği bir şey olmamakla beraber,kazanacağı bir şeyde yoktur.İnsanda ise böyle bir yol önüne açılmıştır.Buda bir seviyedir.

Kumarda kazanma ihtimali katılan nisbetinde azalıp binde,milyonda,mşlyarlarda bir ihtimal olmaktadır.Ancak bunda katılımlar arttıkça,kazanma olayıda orantılı olarak artmaktadır.Diğer durumda kazanma ihtimali ise,binde dokuzyüz doksandokuzdur.Biride nefis,şeytan veya kötü arkadaşın etkisidir.

Netice olarak;ehemmiyet kemiyettte değil,keyfiyettedir.

TERAKKİYATI FİKRİYE – KALBİYE – RUHİYE – MÂNEVİYE :Saltanatı beşeriyyet,terakkiyatı beşeriyyet;insana aczinden dolayı verilmiştir.[88]

İnsanın önündeki yol açıktır.Yükselişine bir mani yoktur.Özellikle bu terakkinin manevi dünyası olan;fikir,kalb,ruh ve mânevi aleminde olması onu mânen ve madden yükseltir.Yüksek bir yere çıkarak etrafa bakan insanın ufku geniştir.Bu duyguları itibarıyla sürekli eksersizde bulunan insanın fikir,ruh,kalb,mânevi dünyası geniş,ufku açık,seyir alanı geniş boyutludur.

TERCİH BİLA MÜRECCİH – TERECCÜH BİLA MÜRECCİH :” Tereccuh bilâ müreccih muhaldir.Yani: Müreccihsiz, sebebsiz rüchaniyet muhaldir. Yoksa, tercih bilâ müreccih caizdir ve vaki’dir.”[89]

Herhangi bir üstünlük durumu söz konusu değilken,tercih edici birisinin,birini diğerlerine tercih etmesi aklende doğrudur.Zira bir şey kendiliğinden rüçhaniyet kazanamaz,illaki onu ona kazandıracak bir tercih edici tercihini yapsın.

TEŞEVVÜŞATI AKLİYE :Hatlar her zaman aynı istikamette gitmez.Hariçden yapılan bir müdahale hatları karıştırabilir.Akıl her şeyi çözemez.Onunda bir haddi vardır.Daraldığı noktalarda bir çıkış arar.Bazen yol bulurken bazende tıkanır ve zorlanır.Sigortaların atmasına kadar da gider.Akıl bulanıklılığı kabul etmez.Bulanıklık ve kapalılık onun önünü kapatır.

TEVHİDİ KIBLE :Kalbin yöneldiği şeyin dışında başka şeylerle meşgul olmaması.Tek bir noktaya yapılan teveccüh.Hakiki tevhidi kıble ise,Kur’andır.

TEVHİDİ ÂMİ – TEVHİDİ HAKİKİ :” gözü kapalı olarak gitmenin ve gözü açık olarak gitmenin farkı…”[90]Tevhidi âmi gözü kapalı,kulaktan duyma,araştırmadan kabul etmektir.Tevhidi hakiki ise,gözü açık olarak,tam bir tedkik ile hakikatı görür.Her bir eşya üzerindeki yazıyı okuyarak ne olduğu ve kime aid bulundu konusunda şüphe etmez.Diğeri ise başkasının bildirmesiyle bilebilir.Buda yanılabilir veya yanıltılabilir.Düşüncesi,başkasının düşündürdüğü ve seviyesi kadardır.Başlı başına seviyesini yükseltemez.[91]

Tevhid-i Hakiki;Her bir varlıkta Cenâb-ı Hakkın Cemâlini görmek,herbir ismin orada ayrı ayrı tecelli ve faaliyetine vakıf olmak.Bir tezgah gibi o ismin neticelerini müşahede etmek.Birde;Güneş gibi yükselerek,ruhen terakki ederek inbisat edip,aklen düşünüp,kalben tasdikten geçirerek Cenâb-ı Hakkın tüm varlıklardaki tasarrufunu müşahede etmek.Celâl ile varlıkları kuşatışını seyretmek.Ondaki sırlara vakıf olmak.

TEZKİYE-İ NEFS –TEBRİE-İ NEFS –NİSYANI NEFS :” Tezkiye-i nefs etmemek.”[92]“Kendinizi temize çıkarmayın.”[93]Nefsini kusurlu bilerek,temizlenmesine çalışmak.”Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş,onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir.”[94]

Tebrie-i nefs ise;avukat gibi onu savunarak,beraetini istemek,suçluyu savunmak.

“Nisyan-ı nefs içinde nisyan etmemek. Yani huzuzat ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek.”[95]Çünki nefis hizmetten kaçar,ücrete koşar.

Nefis rafineye ihtiyacı var.Kirlerden ve paslardan arındırmak için süzülmelidir.Paslar demiri bile yeyip bitirdiği gibi,günah paslarıda nefsi yer,bitirir.Rafine edip işlenirse,çeliklenip ateşte eritilirse kıymet alır.İşletilip sahibini altın madeni seviyesine getirebilir.İman ve ibadet potasında o nefis madeninin işletilmesi şartıyla…

TILSIMI KÂİNAT –TILSIMI HAYRETFEZA – MUAMMAYI MÜŞKİLKÜŞA: Dünya ve alem esrarlar ülkesidir.Mücerred bir aklın çözebileceği işler değildir.Zira şifresi bizde değildir.Ağızları açık bırakan,akılları hayretten hayrete sürükleyen gizlilikler diyarı.Herbir kapalı şeyin açılması,bir definenin keşfi gibi olup,bir çok definelere de mukaddime olmaktadır.Bunların tılsımı ise sahibinin elindedir.

ÜVEYSÍ : (Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak tarzı.),( Hz. Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Münevvere’de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün ruh u canı ile bağlı kalmıştır. Sıffîn Muharebesinde Hz. Ali’nin (R.A.) askerleri arasında şehid düşmüştü. (Hi: 37) Veys diye de anılır.Nur.cd.1.0)

”İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın en mühim ve en müdakkik Üveysî bir şakirdi ve İslâmiyet’in en meşhur ve parlak bir hücceti olan Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî (R.A.)…”(Ş.737,St.120)

“Zâten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı A’zam’dan (K.S.) ve Zeynelâbidîn (R.A.) ve Hasan Hüseyin (R.A.) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (R.A.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.”(E.I/67-68)

Rasulullah kendisinden sonra saltanatın 30 yıl süreceğini ifade etmektedir.Dört halife halife ile bu tamamlanmamış,Hz.Hasan’ın iki tarafının kan dökmemesi amacıyla ferağat edip çekilmesiyle altı aylık bir süre eksik kalmıştır.Âhirzamanda gelecek olan şahsiyet ise o süreyi tamamlayacaktır.Hz.hasan tıpkı pederleri gibi velâyete layık olup,velayetin pirlerini yetiştirdiklerinden dolayı,saltanata tercih ettiler.

Âhirzamanda gelen zât’da sahabe gibi berzahlara uğramadan,doğrudan doğruya ilhamını Kur’andan alarak İmam-ı Gazali,İmam-ı Rabbnininde arzu ettiği bir mesleğe girecektir.

Hz.Veysel Karanî,yönünü ve yolunu çevirseydi,Rasulullahla buluşacak,üstün sahabe mesleğine girmiş olacaktı.Ancak o Rasulullaha olan hasretin inmemesi ve dinmemesi,sürekli yanması için tüm makamlara tercih etti.Hem kendi yandı,aşkıyla tutuştu,hemde kendisinden sonrakileri yandırdı.Belki görseydi o ateşi inecekti,çünki görmüşdü.

Ümmet o yangına,yanmışığa onunla beraber koştu,çölün sıcak,kavurucu ateşinde hepberaber yandılar,-Yemen ellerinde Veysel Karanî-yi terennüm ettiler.

“Doğrudan doğruya Kur’an-dan alıp ilhamı/Asrın idrâkine sunmalıyız İslâmı.”

            Üveysî tarz,ilhamını doğrudan Kur’an-dan alır,üstad-ı hakikisinden…

VAHİDİ KIYASİ :Ölçü birimi.Her şeyin kendisine mahsus bir ölçü birimi vardır.Bunlar bazen terazi,metre,termometre ve akıl,ruh,kalb ve vicdan gibi kendi cinsinden olan şeylerle ölçülür.Altın metreyle ölçülmez.Zulmü akıl yeterli tartamaz,o vicdanla tartılmalıdır.Maddi-mânevi ölçüler,kendi ölçü birimleriyle tartılmalıdır.

VAZİFE-İ ASLİYE : vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak değil; belki hakikî bir insan gibi, hakikî bir hayat-ı daime için sa’y etmektir. Bununla beraber meşagil-i dünyeviye dediğin, çoğu sana ait olmayan ve fuzuli bir surette karıştığın ve karıştırdığın malayani meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güya binler sene ömrün var gibi en lüzumsuz malûmat ile vakit geçiriyorsun.”[96]

Birçok vazifelerle tavzif edilmiş olarak bu dünyaya gönderilen insanların asıl ve aslî vazifesi;Allah’a iman ve O’na kulluktur.

“İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir.”[97]

            VÜCUDU HARİCİ :” Ruh zîhayat, zîşuur, nuranî, vücud-u haricî giydirilmiş, câmi’, hakikatdar, külliyet kesbetmeğe müstaid bir kanun-u emrîdir.”[98]

            Yokluktan varlığa çıkarılan insanlar çıplak iken,hariçden kendisine bir kılıf,bir elbise giydirilerek bu dünyaya gönderilmişlerdir.Elbise eskimeye ve her ân yırtılmaya,çürümeye mahkumdur.Ruh asıldır.Daha güzel bir elbise giydirilebilir.Alem harici vücudlarla doludur.Hangi kanuna hariçden bir vücud verilse,giydiği elbisenin kalıbına göre bir şekil alacaktır.İnsan ruhu vücud kalıbına göre şekillenip işlemekte ve yaşamaktadır.Cennette ise kendisine münasib,eskimez ve yırtılmaz bir harici vücud verilerek ebede namzed kılınacaktır.

ZARF – MAZRUF :Zarflar her zaman mazruflar yani içindeki mektublar için vardırlar.Tıpkı vücud zarfı,ruh mazrufunu korumak içindir.Kasa zarfı, içindeki elmas mazrufunu korumak içindir.Mazruflar da okunmak içindir.Amaç zarf değil,zarfın içindeki hedeflenmektedir.

“Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünki insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.”[99]

Dünya zarfı,içindeki mazrufu olan alınacak mesajları için var edilmiştir.

ZERRATI ESASİYE – ECZA-İ ASLİYE –USUL-İ DAİMİ : “Hem, bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadîste “Acb-üz zeneb” tabir edilen ecza-i esasiye ve zerrat-ı asliye, ikinci neş’e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni’-i Hakîm, beden-i insanîyi onların üstünde bina eder.”[100]

“Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat; ibret içindir, şükür içindir, usûl-ü daimîsine teşvik içindir. Başka gayet ulvî gayeler içindir.”[101]

            Sürekli akan küçük bir çeşme,sabit olan büyük bir gölden daha büyüktür.Küçük bir çeşme hükmünde olan bu dünyada ebedi aleme mahsulat yetiştirmektedir.Ancak asılları oraya,kazuratı burayadır.

            Tıpkı bir binanın üzerine bir çok defa sıva yapıldığı halde,temelde konulan taşları, temel taşlardır.İnsanlarda ahirette bu temel taşları üzerine bina edilecektir.

            Yetmiş yılda yetmiş kere vücud elbisesini değiştiren insanın fuzuli hücreleri atılarak,temel hücreler esas alınacaktır.

 

MEHMET ÖZÇELİK

[1] Sözler.87.

[2] Age.89.

[3] Age.128.

[4] Age.687.

[5] Mektubat.367.

[6] Sözler.69.

[7] Age.172.

[8] Age.187.

[9] Age.311.

[10] Age.328.

[11] Age.484.

[12] Age.636.

[13] Mektubat.473.

[14] Fussilet.53.

[15] Fatır.10.

[16] Sözler.179.

[17] Age.353.

[18] Emirdağ Lahikası. 2 / 67,117,121.

[19] Mektubat.469.

[20] Age.478.

[21] Mesnevi-i Nuriye.249.

[22] Sözler.age.549.

[23] Age.591.

[24] İşarat-ül İ’caz.27.

[25] İşarat-ül İ’caz.103.

[26] Lem’alar.6-7.

[27] Lem’alar.162.

[28] Emirdağ Lahikası. 2 / 188, 1 / 166,Tarihçe-i Hayat.431,Şular.319.

[29] Sözler.220.

[30] Fetih.10.

[31] Barla Lahikası.347-348.

[32] Mesnevi-i Nuriye.45.

[33] Lem’alar.83.

[34] Hicr.39-40.

[35] Mesnevi-i Nuriye.92.

[36] Lem’alar.166.

[37] Sözler.172.

[38] Sözler.314.

[39] Sözler.532.

[40] Mesnevi-i Nuriye.181.

[41] Muhakemat.167.

[42] İşarat-ül İ’caz.86.

[43] Mantık-İsagoci.Mütr.Talha Alp,Müellif.Esirüddin Ebehri.(V.663)Sh.66.

[44] Ra’d.28.

[45] Sözler.624.

[46] Hutbe-i Şamiye.115.

[47] Mektubat.473.

[48] Tarihçe-i Hayat.130.

[49] Abese.34-36.

[50] Sözler.320.

[51] Sözler.189.

[52] Sözler.199.

[53] Sözler.271.

[54] Mesnevi-i Nuriye.131.

[55] Mesnevi-i Nuriye.age.183-84.

[56] Nisa.172,Vakıa.11,88,Mutaffifin.21,28,Âl-i İmran.45,A’raf.114,Şuara.42,

[57] Sözler.334.

[58] Sözler.27-28.

[59] İşarat-ül İ’caz.74.

[60] Age.74.

[61] Bak.Mesnevi-i Nuriye.B.Said Nursi.208.

[62] Sözler.686.

[63] Sözler.687.

[64] Bak.Sözler.331.

[65] Sözler.62-63.

[66] Konferans.9.

[67] Mesnevi-i Nuriye.7.

[68] (A.Başer.zafer derg,eylül.2001.)

[69] İşarat-ül İ’caz.144.

[70] Sözler.519.

[71] Tevbe.111.

[72] Sözler.127.

[73] Nurun İlk Kapısı.39.

[74] Sözler.546.

[75] İşarat-ül İ’caz.23.

[76] Lem’alar.54.

[77] Mektubat.396.

[78]Mektubat.478, Sözler.Age.729.

[79] Age.157.

[80] Lem’alar.165.

[81]Bak. Mesnevi-i Nuriye.185.

[82] Emirdağ Lahikası.I/104.

[83] Sözler.B.Said Nursi.278.

[84] Şualar.100.

[85] Sözler.275.

[86] Sözler.276.

[87] Sözler.266-267.

[88] Bak.Sözler.327,Mesnevi-i Nuriye.8.

[89] Sözler.468.

[90] Barla Lahikası.143.

[91] Bak.Sözler.293.

[92] Sözler.477.

[93] Necm.32.

[94] Şems.9-10.

[95] Mektubat.459,Sözler.477.

[96] Sözler.271.

[97] Şualar.100.

[98] Sözler.517-518.

[99] Mesnevi-i Nuriye.106.

[100] Sözler.524.

[101] Sözler.74-75.

No ResponsesOcak 1st, 2015

Yoruma kapalı .