DİN GÖREVLİLERİYLE MÜNASEBET

                                               DİN   GÖREVLİLERİYLE   MÜNASEBET

          Risâle-i Nur mesleğinde esas alınan husus ve metotlar şu şekillerde ifade edilmektedir:

            “Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet,şahsı maneviye göre olur. Maddi ve ferdi ve fani şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.”[1]

           Diğer cemaatlarda bu durum,fertler üzerine bina edilmektedir. Veya kişi münferid olarak hareket etmektedir. Buradan da farklılık ortaya çıkmaktadır. Ancak bu farklılık Usulden değil, Vusuldendir. Kimi füzeyle,kimi arabayla…

Ve yine bu durum,çeşitlilik,müslümanların zenginliğini gösterir. Nitekim bir sarrafta ne kadar çeşit altın bulunsa,o kadar iyidir. Ancak altın olmak şartıyla…

            Risâle-i Nur’da –Ben- yoktur. Eser ve Kur’an Hakikatları vardır. Her şey onun mahsulüdür. Müellifi her vesile ile eserleri nazara verir. Kendisinin ise,hasiyetli üzüm salkımının bir kuru çubuğu hükmünde olduğunu,mücevherat dükkanının bir dellalı ve bir Pişdar hükmünde olduğunu ifade eder.

            Risâle-i Nurun farklılığı;Hizmetin farklılığından ileri geldiği gibi,Üstadın farklılığından da ileri gelmektedir. Yani Üstad gibi ikinci bir Üstad gösterilemeyişindendir. Bu bir mübalağa ve hayal değil,bir hakikattır.

“Biri dedi: Risâle-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî techizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?

            Ona cevaben dediler:

            “Risâle-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan, dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun bâhusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılması ile bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor.”[2]         

            Buradan da anlaşılacağı üzere;Risâle-i Nurun hedefi küçük değil,büyüktür. Cüz-î değil,küllîdir,ileriye dönüktür.

            Hapishanede -Allah rahmet eylesin- mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zât, dört ay mütemadiyen Risâle-i Nur’un elli-altmış şakirdleri içinde celbkârane sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebâkisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur’un yüksek, kıymetdar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu. O şakirdlerin gayet keskin kalb basireti şöyle bir hakikatı anlamış ki: Risâle-i Nur’la hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarîkat ve şeyhlik ise, velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü’mini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevablıdır. Çünki iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü’mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bâkiyeyi temin eder. Velayet ise, mü’minin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı veli yapmaktan daha sevablı bir hizmettir.”[3]

            Nur talebelerine yapılan itirazlardan biri de;Neden başka eserler okumuyorsunuz? Birisi,Nurların kafi olarak kanaat vermesinden,diğeri ise,sahib olduğumuz ve okuduğumuz eserler onları teyid etmektedir.-

            “Diyorlar: “Said, yanında başka kitabları bulundurmuyor. Demek onları beğenmiyor. Ve İmam-ı Gazalî’yi de (R.A.) tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor.” İşte bu acib manasız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nevi hileleri yapan, perde altında ehl-i zındıkadır; fakat, safdil hocaları ve bazı sofuları vasıta yapıyorlar.                                                          

            Buna karşı deriz ki: “Hâşâ, yüz defa hâşâ!.. Risale-i Nur ve şakirdleri, Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazâlî ve beni Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takib ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir.

            Fakat onların zamanında bu dehşetli zındıka hücumu, erkân-ı imaniyeyi sarsmıyordu. O muhakkik ve allâme ve müçtehid zâtların asırlarına göre münazara-i ilmiyede ve diniyede istimal ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden; Risâle-i Nur, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’dan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübarek ve kudsî zâtların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünki umum onların merci’leri ve menba’ları ve üstadları olan Kur’an, Risâle-i Nur’a tam mükemmel bir üstad olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nuranî eserlerden de istifade etsek.

            Hem Risâle-i Nur şakirdlerinin yüz mislinden ziyade zâtlar, o kitablarla meşguldürler ve o vazifeyi yapıyorlar. Biz de, o vazifeyi onlara bırakmışız. Yoksa hâşâ ve kellâ! O kudsî üstadlarımızın mübarek eserlerini ruh u canımız kadar severiz. Fakat her birimizin birer kafası, birer eli, birer dili var; karşımızda da binler mütecaviz var. Vaktimiz dar. En son silâh, mitralyoz gibi Risale-i Nur bürhanlarını gördüğümüzden, mecburiyetle ona sarılıp iktifa ediyoruz.”[4]

            Üstadın büyük kardeşi Molla Abdullah’la yaptıkları muhaverede,kardeşinin –Hz. Ziyaeddin hakkındaki zihninde tahayyül ettiği şekilde,- bütün ulumu bilen-[5] bir kişi gözüyle baktığı gibi;diğer cemaatlarda kendi meslek ve üstadlarına bu nazarla baktıklarından,istinkaf etmektedirler. Ancak her meslek erbabı kendi mesleğinin muhabbetiyle yaşayıp,başkasının adaveti üzerine bina etmedikçe,yapıcı hareket yapılmış olur. Yani benim mesleğim haktır ve daha güzeldir,diyebilir. Yalnız hak benim mesleğimdir,diyemez. Aksi takdirde asıl iftirak o zaman başlamış olur. Zaten mesleğini güzel bilmese ve görmese orada bulunmaz ve bulunamaz.

            Bizler muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yok. Mesleğimiz her meslek erbabına muhabbeti gerektirmektedir. Ancak ifrat,tefrit ve menfiye kaçılmadığı sürece takdir edip,tashih edilmesi gereken yerleri nazikane ve kavli leyyin ile söyleyip,söz düellosuna girilmemeli. Çünki Cenâb-ı Hak Kur’an-da Hz. Musa’ya,Fir’avuna bile kavli leyyin ile [6]söylemesini buyurur.

            Üstad Osmanlıca Mektubat’da Vehhabiler için,Onun dahili bir mesele olduğunu,hallolacağını,İslâmın havzı kebirinde eriyeceğini söylerken,Barla Lahikası’nda da:”Zeydilerin Vahhabilerin tahribatını tamire sebeb olacaklarını”[7] ifade etmektedir. Aynı ailedeki çocukların dövüştükten sonra tekrar barışmaları gibi…

            O halde önemli olan,esasdaki ittifaktır. Müsbet yöndeki ihtilaf –Hadisin ifadesiyle- rahmettir. Bu vesile ile İslâmiyetin bir çok meseleleri zahir olmakta,öğrenilip-araştırılmasına,neticede İcma-ı Ümmet hakikatının ortaya çıkıp,ümmetin dalâlet üzerine birleşmeyeceğine de işaret etmektedir.

            Hizmet noktasında cemaatlar,İslâmın fahri elemanlarıdırlar. Onlardan istifade cihetine gidilebilir. Kimi Kur’an-ın lafzını öğretirken,diğeri manasını…

            -İtiraz edilen noktalardan birisi de:Üstadın Sakal bırakmaması meselesi. Bu konuda Müfti-ül Enam Ali Rıza efendi:”Bu misullu,Bediüzzaman’ın dahi elbette bir içtihadı vardır. İtiraz edenler haksızdır.”[8]derken,bu zamanda farz olan tebliğ meselesinin sünnet olan sakal bırakmaktan önce geleceğini bilmekte,mahkemelere celbedilmesi münasebetiyle,sakalının kesilmesi halinde de kahrolacağını ifade ederek,şu fıkhi hükmü de açıklamış olmaktadır;-Sakalın bırakıldıktan sonra kesilmesinin haram olduğunu,[9]böylece sünnet işliyeyim derken haram işlemekle karşı karşıya kalınabileceği de hatırlatılmış olmaktadır. Bütün bunlara rağmen,bunca çektiği sıkıntıların bu sünneti terk etmesine karşılık–inşaallah- bir keffâret olacağı temennisinde de bulunmaktadır.Diğer taraftan;

            -Ehemmiyetli bir Hocanın hüsnü zannı tadil edilmekte,İstanbul’daki itiraz hadisesi münasebetiyle:” ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofi-meşrebler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risâle-i Nur’a ve şakirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revacını ve etba’larının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler, belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukuunda, bizlere itidal-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir.”[10]

            “Size yazmıştık ki, muarızlara adavetle mukabele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl-i takva, ehl-i ilme karşı dostane vaziyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risale-i Nur’un zararına ve şakirdlerinin salabet ve metanetlerine ilişecek bir tarzda daireniz içine sokmayınız. Öyleler niyet-i hâlise ile girmezse, belki fütur verirler. Eğer enaniyetli ve hodfüruş ise, Risâle-i Nur şakirdlerinin metanetlerini kırarlar; nazarlarını, Risâle-i Nur’un haricine çekip dağıtırlar. Şimdi çok dikkat ve metanet ve ihtiyat lâzımdır.”[11]

            “Çünki bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti mikdarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip, bozmuyor; kendini mazur biliyor, ondan niza çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder, ehl-i dalalet istifade ediyor.”[12]

            İşte bu enaniyettir ki,medreseden çıkıp medrese ehlinin malı olan Risâle-i Nura yine onların bigane kalması hususunda ise:” Risâle-i Nur’a herkesten ziyade kemal-i şevk ile tarafdarane ve müftehirane medrese taifesinden olan ülemâların koşmaları lâzım ve elzem iken, maatteessüf daha medrese ehlinin ekseri, kendi medresesinden çıkan bu âb-ı hayat çeşmesini ve bu kıymetdar bâki hazinesini tanımıyor, aramıyor, muhafaza edemiyor. Lillahilhamd şimdi tam tamına başladılar. Sözler Mecmuası hem hocaları, hem muallimleri Nurlara çekti.”[13]

            Risâle-i Nur herkese kendisini kabul ettirmektedir. Müşteri aramaz. Bu konuda Üstad:

            “Sandıklı tarafında, kemal-i şevk ile ve ciddiyetle faaliyette bulunan Hasan Âtıf kardeşimizin bir mektubundan anladım ki; orada perde altında faaliyetini durdurmak için, bazı hocalar, bir kısım tarîkata mensub adamları vasıta edip fütur veriyorlar. Halbuki mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor. Hem müşterileri de aramağa mecbur değiliz, müşteriler yalvarmalı.”[14]

  1. Mektub’da da tafsilen belirtildiği gibi,madem esas olan Uhuvvetdir. O halde bir çöp hükmündeki kusurlar değil,dağ cesametindeki iman gibi esaslar itibara alınmalıdır. Nazarı müsamaha ile bakılmalıdır.

            “O vaiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de, o zâtı ve onun gibileri münakaşa ve münazaraya sevk etmeyiniz. Hattâ tecavüz edilse de beddua ile de mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünki daha müdhiş düşman ve yılanlar var.”[15]

            Cephe Almamak…

            “Hem şimdilik bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı hem hocaları, hem ehl-i siyaseti Risâle-i Nur’a karşı cephe almağa ve tecavüz etmeye sebebiyet veren şapka ve ezan mes’eleleri ve deccal ve süfyan ünvanları, Risâle-i Nur şakirdleri yabanilere karşı lüzumsuz medar-ı bahs ve münazaa edilmemek lâzımdır ve ihtiyat etmek elzemdir ve itidal-i demmi muhafaza etmek vâcibdir. Hattâ sizde cüz’î bir ihtiyatsızlık, buraya kadar bize tesir ediyor.”[16]

            Tenkid Etmemek…

“Sakın hocaların Cuma ve cemaatlerine ilişmeyiniz. İştirak etmeseniz de, iştirak edenleri tenkid etmeyiniz. Gerçi İmam-ı Rabbanî demiş ki: “Bid’a olan yerlere girmeyiniz.”

Maksadı, sevabı olmaz demektir; yoksa, namaz battal olur değil. Çünki

selef-i sâlihînden bir kısmı, Yezid ve Velid gibi şahısların arkasında namaz kılmışlar. Eğer

mescide gidip gelmekte kebâire maruz kalırsa, halvethanesinde bulunması lâzımdır.”[17]

            Üstad Barla Lahikasında:”Bu ahir zaman çok çalkalanıyor,bu fitne-i ahirzaman acib şeyler doğuracağını ihsas ediyor.”[18]

            Bu çalkantıdan dini kuruluş ve cemaatlarda hissesini almaktadırlar. Onlarda bu çalkantının içinde bulunmaktadırlar.

            Doğum elbette sancılı olur. Harikalara gebe olan bir asırda –her ne kadar arzu edilmese de- iftirak,münakaşa,kırgınlık gibi sancılar olacaktır.

            -Tabiri caizse- İslamiyet Rönesans devrini yaşamaktadır. Harikalar doğuracak bir asırdayız. Tıpkı Hicri 3. asırdaki fırtınaların arkasında zuhur eden bahar gibi. Bir çok Müçtehid,Asfiya,Evliya çiçekleri açmıştır. Asrımızda öyle,belki daha harika…

            Her şey bir bedel ister. İstenilmeyen hallerde birer bedeldir. Zira düşman hapse atar,dost kalbinden atar. Her ikisi de hapishane…

            Ancak bununla beraber küfre yardım etme ihtimalini de düşünmek gerek…

            “Âtıf’a muaraza eden ve hücum eden tarîkatçı müftü ve taassublu vaiz ve hoca ve ehl-i tarîkat, ehemmiyetli ehl-i ilim ve tarîkat, bu muarazada, en son perdesi rejim hesabına ve tarafgirliğine ve himayesine dayanıp, Âtıf’ın müdafaa ettiği sünnet-i seniye mesleğine taarruz suretine girdiğini; ve Risâle-i Nur’a muaraza eden, bilerek veya bilmeyerek zındıkaya yardım ettiğine bir delil”[19] birini rejim taraftarı gösterirken,diğerini rejim aleyhtarı suretinde göstermektedir.

            Diyanet Dergisi Eylül ve Ekim sayısında kendisini sorgulamakta ve hesaba çekmektedir. Bu bir gelişmedir. Orada Diyanetin kabuğunu yeni yeni kırdığını,Tayyar Altıkulaç’da:”Kaygan zeminden kurtarılmış bir Diyanet”olarak belirler. Elbette böyle bir müessesenin de tamire ihtiyacı vardır,bundan bîgane kalınmaz. Bunlarda o müesseselerden uzaklaşmayla değil,yakınlaşmayla,devamlı irtibat kurmayla mümkündür.

            Peygamberimiz hizmet usûlünde Mebde ile Müntehayı birleştirmesi gibi,Risâle-i Nur’da zamanın değişmesine göre hizmetini değiştirmemiş ve neticeyi de elde etmiştir.

            Daireyi Geniş Tutmalı…

            Nitekim üstad:”Dost,kardeş ve Talebe diye”[20] üç kısımda tasnif etmiştir. Her birinin hassası ayrı ayrıdır. Hepsinden aynı şey beklenmez. Ancak Risale-i Nur talebeleri:” Ulumu İmaniyedeki Fetva Vazifesiyle Tavzif edilmişlerdir.”[21]

            Zira bu her şeyin aslı ve esası olup,en müessir bir yoldur.Çünki:”Yazılan sözler tasavvur değil tasdiktir;teslim değil imandır;marifet değil,şehadettir;taklid değil tahkiktir;iltizam değil,iz’andır;tasavvuf değil hakikattır;dava değil dava içinde bürhandır.”[22]

            Dostane Muamele Etmek…

            Münafıkların cephe değiştirerek ehli imanı birbirine düşürmeye çalışmasına binaen üstad şöyle der:[23]” Kardeşlerim! Çok dikkat ve ihtiyat ediniz. Sakın sakın hocalarla münakaşa etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar musalahakârane davranınız, enaniyetlerine dokunmayınız, bid’at tarafdarı da olsa ilişmeyiniz. Karşımızda dehşetli zındıka varken, mübtedilerle uğraşıp onları dinsizlerin tarafına sevk etmemek gerektir. Eğer size ilişmek için gönderilmiş hocalara rast gelseniz, mümkün olduğu kadar münazaa kapısını açmayınız. İlim kisvesiyle itirazları, münafıkların ellerinde bir sened olur.”[24]

            “Kardeşlerim! Herkes sizin gibi sebatkâr olamaz. Perde altında Nurcuların kuvve-i maneviyelerini kırmak için bazı hocalar vasıta oluyorlar, aldanmayınız ve sarsılmayınız ve onlarla münakaşa etmeyiniz, mümkün oldukça dostane muamele ediniz.”[25]

Hz. Ali’nin ahirzamanın bir kısım hocalarına vurduğu tokadı şöyle izah eder:”Ey insafsızlar! Neden hem vazifeniz, hem medresenin mahsulü, hem size farz-ı ayn gibi lüzumu bulunan bu hizmet-i imaniyede bana yardım etmiyorsunuz. Belki de sizin lâkaydlığınızdan çokların çekilmesine sebebiyet veriyorsunuz. “[26]

Bunlarla beraber iyi niyetli olanların da lakayd kalmalarının sebeblerinden bazısı olarak:dedi maişet,büyük hocalara itimad,ilmi kendi imanını kurtaracak

kadardır,korku,müteşabih hadislere yapılan itiraz,[27] sakal meselesi gibi hususlardır.

İttifak esas olup,İhtilaftan kaçmalı ve herkes kendi mesleğinin muhabbetiyle yaşamalıdır…

İnkarı ulûhiyete karşı gerekirse hristiyan ruhanileriyle dahi ittifak edilirken,elbetteki ehli imanın fer’i meseleleri mesele yapmayıp –İslâmiyetin ve İmanın selameti için- küfre karşı yek vücud halinde olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde az kazanır,çok kaybeder.

Risâle-i Nur umumun malıdır. Alem-i İslamı alakadar eder. Özellikle Diyanet’de bu meseleye dört elle sarılması bir vecibedir.”Çünki harici dinsizlik cereyanına karşı böyle eserleri neşretmek,Diyanet riyasetinin vazifesidir.”[28]

                                                           MEHMET     ÖZÇELİK / ADIYAMAN

[1] Kastamonu Lahikası.B.Said Nursi.sh.6.

[2] Age.28.

[3] Age.77.

[4] Age.166-167.

[5] Age.81.

[6] Taha.44.

[7] Barla Lahikası.sh. Age.365.

[8] Kastamonu Lahikası.age.177.

[9] Risale-i Nurun Kudsi Kaynakları.A.Badıllı.sh. 699,726.

[10] Kastamonu L. Age.173,179.

[11] Age.184.

[12] 179,Bak.Tarihçe-i Hayat.282.

[13] Kastamonu. L. sh.208.

[14] Age.221.

[15] Age.225.

[16] Age.226.

[17] Age.226.

[18] Barla L.sh.365.

[19] Kastamonu L.age.242.

[20] Mektubat.319.

[21] Age.399.

[22] Age.351.

[23] Emirdağ Lahikası. I / 122.

[24] Age. I / 130.

[25] Age. I / 162.

[26] Age. I / 214.

[27] Age. I / 214.

[28] Age. II / 82.

 

No ResponsesOcak 1st, 2015

Yoruma kapalı .