KADERE İMAN

KADERE      İMAN

            Kader,lugat olarak;Bir şeyi ölçmek ve takdir etmektir.

            İstilahi mânası ise;Allahın ezeli ilmiyle,olmuş ve olacak her şeyi önceden bilmesi ve yazmasıdır.

            Kader bir Sırdır.

            Nitekim Ebu Saidel Hudri-den rivayet edilen bir hadiste Efendimiz:”Hiçbir padişah padişah olmaz ki,ancak onun iki sırdaşı bulunur. Bunun birisi padişaha hayır yolu gösterir. Ve hayra teşvik eder. (İyilik meleği gibi) Öbürüsü şer yolu gösterir. Ve şerre teşvik eder. (Nefis ve şeytan gibi) Masum olan padişahta Allahın koruduğu kimsedir.

            Kader sır demiştik. Nitekim Devlet reislerinin sırrı gibi ki,buna Ümera sırrı da denir. Fatih Sultan Mehmed bir sefere çıktığında,seferin nereye,hangi harbe gittiği sorulduğunda cevaben:-Eğer nereye gittiğimi sakalımdan bir tel bilmiş olsaydı,onu koparır atardım.”

            Yani,sizinde bilmeniz gerekmez,bilmeye çalışmayın,bu bana aid bir sırdır,demiş olmaktadır.

            Ulema sırrı ki;İmamı Yusufa biri bir mesele sorduğunda, ona karşı;-Lâ edri- ‘Bilmiyorum’ demesi üzerine adam;Devletten ücret alıyorsunuz,nasıl bilmem dersiniz?-demesi üzerine imam cevaben;”Eğer ben bilmediklerimin de ücretini alacak olsaydım,hazinede para kalmazdı. Ben ise bildiklerimin ücretini almaktayım.”demiştir.

            Ebu Hanifenin de:”Eğer bilmediklerimi ayağımın altına koysam,başım arşa değerdi.”sözleri de birer ulema sırrıdır.

            Kaderde,Allahın bileceği,Allaha âid bir sırdır.

            Siyasetçilerinde bir sırrı vardır. Zira olmamış olsa idi,etrafındakileri bir nevi dağıtmış olurlardı. Buda bir devlet sırrı olmuş olmaktadır.

            Nebiler sırrı ki;Peygamber Efendimiz Hicrete çıkacağı zaman Hz. Aliyi yerine yatırıp,nereye gideceklerinin sırrını da ona söylememiştir. Hz. Ebubekire gittiğinde ise,hicret emrini ona söylemeden önce;Ya Ebubekir,evde kimse var mı?diye sorduğunda Hz Ebubekirin –Hayır- demesiyle başlarına örtü örterek hicret sırrını ona gizli bir sır olarak bildirmiş olması da bir nebi sırrıdır.

            Bununla beraber Hz.Aliye müşrikler,Sahibin nereye gitti? Dediklerinde Hz. Alinin;yanlış söylersem yalan olur diye düşünmesi,ve nereye gittiklerini söylemesi halinde de elbette bu sırrı ifşa etmiş olacaktı. İşte sırdaki büyük sır…

            İşte bu sırlardan dolayıdır ki,bazı ulema;”Sırrı Kader” insanlara dünyada münkeşif değildir. İnsanlar bu sırrı cennete girdiklerinde anlayacaklardır,demişlerdir.

            Nitekim bir insan kazadan öleceğini bilmiş olsaydı,her halde hiç evinden çıkmazdı. Hayat dururdu. Böylece en büyük kaza olmuş olurdu.

            Bir gün Peygamberimiz (SAM) hutbeye çıktığında,sağ elinde bulunan bir defteri cemaata göstererek;işte bu defterde ehli saadet olanların ismi vardır,diyerek kitabı göstermiştir. Yemân olan yesârındaki (sağ olan elin solundaki) diğer kitabı da kaldırarak,işte bunda da ehli şekâvet olanların ismi vardır,buyurmaları da bir nebi sırrıdır.

            Birde bütün alemlerin yoktan yaratıcısı olan Hakimi Zülcelâlin sırrı vardır ki,işte oda Kaderdir.

            Kader,Allaha teslimiyet,iman ve O’na itimad ile ancak bilinir. Bir devlet reisine güvenen,hoşuna gitmeyen bir icraat olsa bile,her halde bu bir hikmeti hükümettir,bir bildikleri vardır,diye onlara itimadlarını gösteren insanlarında,kader konusunda da;elbette bunda da Allahın bir bildiği vardır,deyip ona güvenmesi gerekir. Buda kuvvetli bir imanın ve teslimiyetin bir ifadesidir.

            Bundan dolayıdır ki imanın ilk beş şartında kemâle ermeyen bir insanın kaderden dem vurması mânasızdır.

            Bir gemiye binip,yükünü indirip,her şeyiyle kaptana güvenen şu insanın,uzay gemisinde yüzen şu dünya gemisinin kaptanı hükmünde olan Allaha da güvenmesi gerekir. Oysa insan şaşar,Allah ise şaşmaz.

            Kaptana güvenmeyip yükünü sırtında taşıyan yolcu,kaptandan tekdir ve azar işiteceği gibi,yükün ağırlığı altında da ezilecek,belki de kararan gözüyle denize düşecektir.

            Kadere iman etmeyip güvenmeyen insan,hem Allaha olan güvensizliğini,hem hayat yükleri altında zahmet ve meşakkat belasını çekmeye mecbur kalacaktır. O halde yükü gemiye bırak,rahat et. İşi yapıp gerisini Allaha bırak,rahat et. Ancak kadere iman edendir ki,kederden emin olur.

            Her şeye de karışıp,karıştırma. Zira alemin ve işlerin yaratılmasında Allah bizleri mühendis tutmamıştır ki;bu niye böylede,şöyle değil,diyelim

            Boyun kadar,ilmin kadar,cirmin kadar konuş. Oysa cirmin küçük,hatalarla dolu olduğundan cürmün büyük…

            Kader ilimdir.

            Cenâb-ı Hakkın ezel ve ebed boyudları içindeki her şeyi bilmesidir. Zira o,eşyayı kuşatmıştır,eşya onu değil.

            İnsan Allahın ilim okyanusu içerisinde  yüzen bir gemi gibidir. Rotasını ne tarafa çevirirse çevirsin,döndüğü yer okyanusun içidir. İnsanda her ne yaparsa yapsın,Allahın sonsuz ilminin çerçevesi içerisindedir.

            Varsa gücü buyursun çıksın..nereye?

            Abdullah ibni Ömer.”Babam şöyle dedi:”Allahın sizinle ilgili bilgisi,sizi gölgeleyen gök ve sizi sırtında taşıyan yer gibidir.Siz,nasıl gökleri ve yeri aşıp çıkamazsınız.Gök ve yer sizi günah işlemeye zorlamadığı gibi,Allahın sizinle ilgili bilgisi de,sizi günah işlemeye zorlamaz.”

            Kader plân ve projedir…

            Nasıl ki her hangi bir bina yapılmadan önce onun plân ve projesi var ise,kaderde varlıkların plân ve projesidir. İnsan ise o projenin uygulanmasında şuurlu olarak çalışır ve rolünü oynar.

            İnsanlardan farkı şudur;İnsanlar yanlış yapmamak için projeyi önce,binayı sonra yaparlar. Allah ise dünyada yaptıktan ve uygulamadan sonra,nasıl yapması gerektiğini icbar edici bir şekilde yazmasından dolayı yapması değil de,belki ezeli ilmiyle nasıl yapacağını önceden bilmiş olduğundan dolayı yazmıştır. Aralarında ince bir nüans farkı vardır.

            Bediüzzamanın ifadesiyle:”İlim maluma tabidir.”Yani bilmek olayı,bilinen şeyin durumuna bağlı ve ona uymaktadır. Nitekim odanızın duvarlarının mavi olduğu bilinmektedir. (malumdur) Sizde onun mavi olduğunu bilmektesiniz.(ilim) Böylece siz bildiğinizden dolayı odanın duvarı mavi olmadı,belki odanızın duvarı mavi olduğundan dolayı siz mavi dediniz. Böylece duvar size değil,siz duvara uymuş oldunuz. Eğer duvar size uymuş olsaydı,mavi iken hangi rengi deseydiniz o olması gerekirdi. Sarı deseydiniz sarıya,kırmızı deseydiniz kırmızıya dönüşmesi gerekir$i. Oysa öyle değil…

            İşte bunun gibide,Allah bir insanın cehennemlik olduğunu bildiği için o insan cehennemlik olmadı,belki o insan cehennemlik olacağından dolayı Allah bilmiştir.

            Tabiri caizse;O adam Allahın ilmine değil,Allahın ilmi o adamın  durumuna tabidir. Aksi takdirde cebir olacaktı.

            Mesela bir öğretmen durumunu gayet iyi bildiği bir talebesini imtihan yapmadan önce,bir kenara o talebesinin iki alacağını yazsa,imtihan neticesinde gerçekten talebede iki aldığında hocası ona daha önceden iki alacağını yazdığını göstererek:-Bak,ben senin iki alacağını önceden bildiğim için bir kenara yazmıştım.-dediğinde de talebe itiraz ederek;-Eğer siz iki yazmasaydınız,ben iki almaz,daha fazla alırdım-diyemez.

            Çünki,her halde o öğretmenin yazdığı o iki,talebenin aklını kilitlemedi,elini bağlamadı,gözünü kör etmedi,çok çalışmıştıydı da başarısız olmuş değildi.

            Tersi yönüyle de düşündüğümüzde,öğretmen beşlik olmayan o öğrenciye beş alacağını yazsaydı o onu alamayacaktı. Eğer notlar öğretmenin yazmasıyla şekilleniyor olmuş olsaydı,öğretmen herkes için önceden yüksek puanları yazar,onlarda mecburen yüksek not alırlardı. Elbette  bu gerçekle ve mantıkla bağdaşmaz bir durumdur.

            Nitekim ilmimizle güneş ve ayın tutulacak tarihlerini önceden bilmiş olmamızdan dolayı tutulmuyor. Belki o tarihte tutulacağından dolayı bilmekteyiz.

            İşte ilmimiz güneşin tutulmasına uyup,ona tesir etmemektedir. Burada da tesir etmiş olsa idi,değiştirdiğimiz tarihlerde tutulması gerekirdi. Durum ise öyle değildir.

            Kaderin iki durumu vardır. Biri irademize taalluk eder. Biz ondan mesulüz. Diğeri ise ne irademize,nede kudretimize taalluk eder ki,biz ondan mesul değiliz. Bunlar,insanın fiziki yapısı,memleketi,zenginlik,fakirlik,anne ve babasının kim olacağı gibi durumlar…

            Mahlukatın,varlıkların kaderini bilmemek –Hâşa- Allah için bir noksanlıktır. Nitekim güneşin ışığından bazı yerlerin karanlıkta kalması güneş için bir eksiklik olduğu gibi…

                                               KADER    ZORLAYICIMIDIR ?

         Kader zorlayıcı değildir. Nitekim bir kağıda:”Güneş doğmayacak” yazsak,o yazı güneşin doğmasında zorlayıcı olup,engelleyemez.

            Kaderde bir bilgi ve o bilginin yazılmasıdır. Yazının yazılmasında kader kalemdir. Kudret yazıyor. İnsan ve onun fiilleri ise bir irade neticesinde yazdırmış olduğu harflerdir.

            İnsanda cüz-i irade vardır. İstediğini ister. Vicdanı da buna şahiddir. Kötülük yaptığında pişmanlık duyması,kötü bir suç işlediğinde kişinin intihara kadar gitmesi,seçme yeteneğinin olduğunu gösterir. Kaderin zorlaması olsaydı,vicdan azabı duymayacaktı. Çünki kişi yapmadığı ve istemediği bir şeyden neden rahatsızlık duysun ki? Yapmadığı şeyin sıkıntısını niye çeksin?

            Hem birde,bu derece ölçü,hikmet ve adâlet sahibi olan Allah,zorla suç ve günah işletipte kimseyi cehenneme atmaz.

            O insanı yokluktan yaratıp,dünyada bunca nimet vermek ile,ona suç işlettirip,cehenneme atmak gibi zulüm bir arada bulunmaz ve birleşmez. Tıpkı adalet ve zulüm gibi iki kavramın bir arada birleşemeyeceği gibi. Allah ise zulümden münezzehtir.

            İnsan bile evine çağırdığı fakir birisine enva-i çeşit nimetleri,içecekleri yedirip rahat ettirdikten sonra,kalkıpta öldürünceye kadar o insanı haksız yere dövmez. Niye ikrâm? Niye azab? Mümkün mü? Asla…

            Mesela,bir asansör ki,sonsuz aşağı iniş ve sonsuz yukarıya çıkıyor. Aşağıda bazı maslahatlar için konulmuş yırtıcı hayvanlar,cehennemi andırmakta. Yukarıda enva-i çeşit güzel şeyler,tıpkı cennet misal. Asansörde aşağının ve yukarının bütün özelliklerini belirtir bir levha,kapıda da güvenilir bir uyarıcı var. Buraya kadar yapılan yüz işten doksan dokuzunun hiç birisinde her hangi bir rolümüz yoktur. Ve asansöre biniyoruz. Yapacağımız ise tek bir iştir;oda düğmeye basmak. Sadece bir düğmeye basma rolümüz var. Oda kendi irademizle… Ancak o bir işlem doksan dokuz işlemi kendisine tâbi kılmaktadır. Asansör kendi iradesine göre şekillenmektedir.

            Kişi aşağıya indiğinde başkasını kınayamaz. Çünki onu kendi iradesiyle,kendine hazırlamış olmaktadır. Yukarıya çıktığında da kibirlenmeye ve iftihara hakkı yoktur. Çünki hazırlayan kendisi değildir. Sadece iradesiyle ona sahiblenmiştir.

            İnsanında önüne iki yol açılmıştır. Biri cennete,diğeri cehenneme gitmektedir. Bunlardan hangisinden gideceğimize kendimiz karar veririz.

            Kötülüklerde açık,iyiliklerde. İkisi de bellidir. Kötü yola giderse-alternatifi olan iyi yol olduğu halde- cezaya çarptırılır. Çünki kötülükler ademî yani yokluğa taalluk edip vücud bulmamışken onun vücuda çıkmasına o sebeb olduğundan –zarara rızasıyla girene merhamet edilmez- kuralı gereğince,cezaya müstahak olur.

            İyilikler ise;vücudî olup,mevcuddur. Sadece onu tercih edip sahiblenecektir. Nitekim arının balla,ağacında –bunu ben yaptım diye- meyvesiyle iftihar edemeyeceği gibi,insanda Kârun,Nemrud ve Ebu Cehil gibi iyiliğiyle övünemez.

            Kaderin zorlayıcı bir durumu olmuş olsaydı,Koyunların süt vermesi,develerinde yük taşıması gibi;insanların bir kısmının kötülük işlemek üzere devamlı kötülükte,iyilik işlemek üzere devamlı iyilikte olması gerekirdi. Oysa durum hiçde öyle değildir. Hayatının bir kısmında kötü iken iyi,iyi iken kötü olan bir çok insana rastlamaktayız.

            Eğer kader zorlayıcı olsaydı;kötü devamlı kötü,iyide devamlı iyi olurdu. Yine eğer her şey ezelde takdir edildiği için yapılıyor olsaydı,Peygamberlerin gönderilmesi,Kitapların indirilmesi mânasız olurdu. Oysa peygamberler insanların doğru yola gelmesi,kitaplarda insanların hakkı bulması için iner.

            Aynı zamanda kişi kaderinde kötü veya iyimi olduğunu bilmemektedir ki,ona göre davranma mecburiyeti hissetmiş olsun…

            Allah bir yandan insanların cennete gitmelerini sağlamak için peygamber ve kitaplar göndersin,diğer yandan da cehenneme girmeleri için kaderle zorlasın,öyle mi?

            Hz. Ömer kendisine getirilen bir hırsıza niçin yaptığını sorduğunda;hırsız,kaderimde olduğu,Allah böyle takdir ettiği için,deyince;hem elini kestirir,hem de dayak attırır. Sebebi sorulduğunda,elinin kesilmesi hırsızlık yapmasından,dayak ise Allaha yalan isnad etmesi ve iftirasındandır,der.

            Buna benzer bir olayda Hz. Osmanın hilafetinde evini saran ve ok atan isyancılar;bu okları biz atmıyoruz. Attıran Allahdır,deyince Hz. Osman şu cevabı verir:Ey yalancılar,siz Allaha iftira ediyorsunuz. Eğer Allah atmış olsaydı,hiç hedefe isabet etmezmiydi? der.

            Hz. Ömerin bir soruya verdiği cevabı ki;Şama gittiğinde orada veba hastalığı olması üzerine Şama girmez. Çünki hadiste:”Bir yerde veba olduğunda dışarıda iseniz içeriye girmeyin,içeride iseniz dışarıya çıkmayın.” Tâ ki bulaşmasın,karantinaya alınmış olsun.

            Bunun üzerine Ebu Ubeyd adında bir sahabi Hz. Ömere;Ya Ömer,Allahın kaderinden mi kaçıyorsun? Demesi üzerine cevaben;Evet,Allahın kaderinden yine Allahın kaderine kaçıyorum,der ve şöyle bir misal verir;İki arazi olsa,biri yeşil ve otlak,diğeri ise çorak. Bu durumda otlak olanda otlatıp semizlenmesini sağlaman kader olduğu gibi,çorakta otlatıp zayıflamasına ve ölmesine sebeb olmanda kaderdir. Artık dilediğini yapabilirsin,der.

            Eğer insanın iradesi kabul edilmez,her şey kadere verilirse,ne Hz. Ömerin adaletinden,nede bir zalimin zulmünden söz edilip,mükâfat veya ceza söz konusu olamaz.

            Kaderin varlığı insanların kötülüklerinde onları sorumsuzluktan kurtarmak için değildir. Belki iyilik yaptıklarında gurur ve kibirden kurtarmak içindir. Aynı zamanda ümidsizliğe düşmekten onları kurtarmak içindir.

            Yani kader kişinin kötülük yapması halinde karşısına çıkar ve der:-Yapan sensin,isteyende sensin. Çünkü Allahın iyiliğe rızası olup,kötülüğe yoktur. Gönderdiği kitab ve peygamberler,kalbine gelen iyilik ve ilhamlarda bunun bir delilidir.

            İyilikler doğrudan doğruya Allahtandır. Onu kalbine koyan ve isteyib yaratan yine Allahtır. O halde gururu bırak,senin hakkın övünmek değil,hayrı işlediğinden dolayı şükürdür.

            Âyet ve Hadislerdeki;Kaderden kaçınılmaz-ifadelerine gelince:

            “Meryem,bana bir insan eli değmediği,iffetsizde olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir? dedi. Melek:Öyledir,(zira) Rabbin buyurdu ki;bu bana kolaydır. Çünki biz,onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız,dedi. Bu HÜKÜM VE KARARA BAĞLANMIŞ BİR İŞ İDİ.”[1]

            “İçinizden oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu,rabbin için KESİNLEŞMİŞ BİR HÜKÜMDÜR.”[2]

            Her iki âyette de;-Hükme bağlanmış ve ahiret olmadan kişilerin durumları tesbit edilmiştir.

            Hadisi Kudsi de:”Eğer siz günah işlemeseydiniz,sizi yok eder,günah işleyen bir kavim yaratırdım.”buyurulur. Bir yandan Tevvab ve Ğaffar isimlerinin tecellisinin insan üzerindeki değeri,diğer yandan insanı istiğfar ve günahlardan kaçınmaya teşvik vardır.

            Bir rivayete göre,iyi veya kötü her insan cehenneme bir uğrayacaktır. Ama Allah iyileri oradan kurtaracaktır. Câbirin (RA) naklettiği bir hadise göre,cennetteki mü’minler daha önce cehenneme uğrayacaklar. Fakat cehennemde,onların uğradığı yerlerin ateşi sönecektir. Bir diğer rivayete göre;Cennetlik mü’minlerin cehenneme uğramaları,sırattan geçmelerinden ibarettir.[3]

            Âyette:”Allah dilediğini yapar ve irade buyurduğuna da hükmeder.”[4] Hükmünce,Allah insanları amellerine göre cezalandırır. Amelleri hayır ise,cezaları da hayır olur. Amelleri şer ise cezaları da şer olur. Ceza,amelin cinsindendir.

            Cenâb-ı Hakkın her fiili,her irade ve takdiri bizzat güzeldir. İnsanlarınki ise kısmen güzel,kısmende çirkindir. Bu fiillere göre mükâfat veya ceza olur.

            Hadislerde de:”Kişiye anne karnında ruhu üflendikten sonra Said mi,Şakimi olduğu yazılır.” Diğer bir ifadeyle;Said,annesinin karnında said,Şakide annesinin karnında şakidir.

            İmran ibni Hüseyin hadisinde:”Ehli cennet cehennemliklerden (Allahın kaza ve kaderiyle) ayırt edilir mi? Efendimiz cevaben:Evet,ayırdedilir,buyurdu. İmran;Öyle ise;Cennetlik cehennemlik belli olunca,hayır işleyenler,ibadet edenler niçin işlemeli?dedi. Cevaben:Herkes niçin yaratıldıysa onu işler,kendisi için (ezelde) ne müyesser (mukadder) kılındıysa onu yapar,buyurdu.

            Bu hadis şu âyeti de açıklamaktadır:”Deki,herkes kendi mizaç ve meşrebine (yapısına ve tinetine) göre iş yapar.”[5]

            Hz. Âdem ve Hz. Mûsa münakaşasında Ebu Hureyrenin Peygamber Efendimizden rivayet ettiği hadiste:”Âdem ve Mûsa birbirlerine karşı hüccet getirip,nizalaştılar. Mûsa:Ya Âdem! Sen bizim babamızsın. Sen bizi cennetten çıkardığın için,bizleri zarar ve mahrumiyete düşürdün. Âdemde:Sen,ey Allahın kelâmıyla seçip mümtaz kıldığı ve lehine eliyle yazıp çizdiği Mûsasın. Öyle iken sen,Allahın beni yaratmasından kırk sene evvel üzerime takdir buyurduğu bir işten dolayı mı beni kınıyorsun? Dedi.

            Bunun üzerine Efendimiz:Böylece Âdem Mûsaya delil ve bürhanla galip oldu.”(Sahihi Buhari)

            Burada kesb,kader ve tevbe bir araya gelmiştir.          

            Hadiste:”Her insanın saadet ve şekâveti,cennetlik ve cehennemlik olduğu ezelde,ilmi ilâhide takdir edilmiştir. Bunun üzerine bir sababe (Bir rivayette Hz. Ali):”Öyle ise ya Rasulallah,dünyada çalışma ve ibadetin,bir takım meşakkatleri yüklenmenin ne tesiri vardır?

            Efendimiz cevaben:Hayır,tekâlifte meşakkat (zorlama) yoktur. Herkes yaratıldığının gereğine mâil (meyilli) ve müyesser oluyor. (Gittiği yol kendisine zorlaştırılmayıp,kolaylaştırılıyor.) Ve Cenâb-ı Hak herkese hayır ve şerden neyi müyesser (mukadder) kıldıysa o kişi onu kolaylıkla,seve seve işler ve işliyor.”buyurmuştur.

            Yani o kişi kendi kesbiyle ve işlemesiyle,hayra veya şerre mazhariyet kesbetmektedir. Kesbiyle o işin yaratılmasına sebeb o oluyor. Netice yönü olan yaratılma,kudretin eseri olmaktadır. Yoksa Allahın fiili değildir.

            Bundan dolayı Bediüzzaman:Şerri yaratmak şer değil,şerri işlemek şerdir.”der.

            İbni Esir Nihâyesinde:”Kaderin takdir,kazanında halk (yaratma) mânasında olup,birbirlerinden ayrılamayacaklarını ifade eder. Bütün bunlar;kişinin iyilikte de,kötülükte de zorlanmayacağını gösterir.

            İmtihanda öğrencisinin yanlış cevabladığını gören öğretmenin müdahale edip,yanlış yazmasını engellemesi nasıl hikmet ve maslahata aykırı ise,bunun gibide,yanlış yapan insanları da Allahın kör kötürüm edip,sakat etmesi de hikmet ve maslahata aykırıdır. Hem imtihana zıd,hemde her halde sağlam bir insanın bulunmaması gerekti. Zaten imtihan süresinde ve öncesinde gerekli uyarılar yapılmış,hayat boyu her türlü imkân sağlanmış olmaktadır.

            Bir kısım insanların her şeyi kadere yüklemeleri sırf sorumluluktan kurtulmaya çalışmak içindir. Başkasına kötülük yapan bir insan,-ne yapalım kaderimde varmış-derken,başkasının haksız yere kendisine bir tokat atmasına tahammül edemeyip,-ne yapalım kaderimde varmış-dememekte,her yola da baş vurmaktadır.

            Namaz kılmayan bir kimse,kılmamasının sebebini,-kılmamak kaderimde varmış,ondan kılmıyorum.-diyemez. Çünkü kılmaması için hiçbir mâni ve engel yoktur. Kılan için olan kader,kendisi içinde aynı oranda geçerlidir.

Oysa durumu iyi olmadığı halde bütün imkânlarını seferber edip ev yapabiliyor. Oysa kalb ve ruhunun rahatı,ahireti için ise,durumu iyi olmama engeli yoktur.

                        KADERİMİZİ   KENDİMİZ Mİ   ÇİZERİZ ?

            Cevabı müsbet olmakla beraber,ifade tarzı yanlıştır. Kaderin yazılmasında netice itibariyle mükâfat veya ceza bize bakar.

            Ancak fabrikanın çarkının bir dişlisi durumunda olan bizim için,umumi maslahat iptal edilmez. Haksızlıkta edilmez. Hak haktır,küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Keyfimiz için diğer çarklar durdurulmaz. Veya aksi istikamete çevrilmez. Ancak biz yol kavşağında hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veririz. Hayat ise yol kavşaklarıyla doludur. Şu halde bilerek tercih ettiğimiz ve işlediğimiz bir suçu kime yükleyebiliriz?

            Yine doğru yolda veya sapık yolda,hidayet veya dalalet üzere olmada,akıl ve düşüncesini kullanarak kişi,direksiyon misali hangi tarafa çevirirse araba o tarafa gider. Çünki direksiyon başkasının elinde değil,kendi elindedir.

            “İnsan kendi kaderini kendi yaratır.”fikri altından bazı kokmuş ve kokuşmuş kokular gelmektedir. Amaç insanı şeytanlaştırmak,gurur ve kibir abidesi haline getirmek…

            Bu birazda Batıl bir mezheb olan Mu’tezilenin:”Kul fiilinin hâlıkıdır.” Yani insan kendi fiilinin yaratıcısıdır,sapık düşüncesine dayanmaktadır.

Evrimci Sir Julian Huxley evrime dayalı hümanizm adıyla bir inanç sistemi oluşturmaya çalışarak Hümanizmi şöyle tanımlar:”İnsanın kendi kaderinin kendisinin şekillendirmesi inancı” Ve Huxley:”İnsanın bir hayvan veya bir bitki kadar tabii bir hadise olduğuna,onun vücudunun ve ruhunun tabiat üstü bir güç tarafından yaratılmayıp evrimin ürünleri olduğuna,dolayısıyla insanın kendi gücüne güvenmesi gerektiğine inanan bir kimseyi kasdetmek için hümanist kelimesini kullanıyorum.”der.

George Gaylord Simpson-da:”İnsanı şuursuz,şahsiyetsiz ve maddi olayların yegâne anlayışlı ve kabiliyetli bir ürünü olarak kabul eder. Ona göre insan kontrol edilemiyen ve tesbit edilemiyen kuvvetlerin değil,kendisinin yaratığıdır. Dolayısıyla insan kendi kaderine kendisi karar verebilmeli ve onu yönetebilmelidir.”der.[6]

Mesnevide:”Allah kuvvet ve kudretin yalnız kendisinde olduğunu anlatmak için insanların karar verdikleri şeyi bozar,zıddını meydana getirir. Bazende kararında azmetsin (istesin) diye o kararı bozmazda,sonunda bozar. Buda tenbih üstüne tenbih olur.”[7]

Ehli sünnet cebri tavassutu (vasıtalık,iyi ile kötü arasında mutedil olanı seçme) kabul etmiş.”Kullarda irade-i cüziyye vardır. Kul o iradeyi sarfeder,irade takdire uyarsa teşebbüs ettiği iş olur,etmezse olmaz.”demişlerdir.[8]

Nitekim bir daireye dilekçe verenin,dilekçesi mutlaka yapılacak demek değildir. Kabulde edilebilir,redde…İnsanın bir iş yapar olması da,olmaması da mümkündür.

İmamı Gazali:”-İstediğimi yaparım-diyen adama,istediğini isteyebilir misin,demiştir. Kur’an-da.”Allah istemedikçe,siz isteyemezsiniz.”[9]

“Rabbin istediğini yaratır. Ve sadece kendisi ihtiyar eder. İhtiyar ve irade onların değildir.”[10]

“Muhakkak bilinizki,Cenâb-ı Hak insan ile kalbi arasına girer.”[11]

“Eğer biz onlara melekleri indirseydik,ölülerde kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik,Allahın dilemesi müstesna yinede inanacak değillerdi. Fakat çokları bunu bilmez.”[12]

“Sapıklığa dalanların sapmalarına sebeb delillerin azlığı veya yokluğu değildir. Şayet sapıkların dilediği gibi,ölüler dirilse de kendileriyle konuşsa hatta kâinattaki her şey dile gelse ve onları imana çağırsa onlar yine kabul etmezler. Çünki onların kalblerinde fitne ve vicdanlarında pas vardır. Onlar hidayete yönelmedikleri için,Allahda onların hidayete ermelerini dilemez.”[13]

Neticede insanın dilemesi esas olmakta ve esas alınmaktadır.

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü (kalbini) İslâma açar. Kimide saptırmak isterse onun göğsünü daraltır ve göğe çıkıyormuş gibi meşakkatlendirir. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık indirir.”[14]

“Putperestler diyecekler ki,Allah dileseydi ne biz ortak koşardık,nede atalarımız ortak koşardı. Hiçbir şeyide haram kılmazdık. Bu şekilde onlardan öncekilerde (peygamberleri) yalanladılardı. Sonunda azabımızı tattılar. Deki,yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz. Ve siz sadece yalan söylüyorsunuz. De ki,kesin delil ancak Allahındır. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi.”[15]

“Allah sizlere irade vermiş ve hidayetini sizin iradenize bağlamıştır. Siz yola gelmeyi isteyeceksiniz ki,Allahda sizi yola getirsin. Allah doğru yolu gösterdiği halde siz yola gelmezseniz,Allah sizi zorla yola getirmez. Sizi kendi iradenizin âkibetine bırakır. Artık davranışınızın sorumluluğuna katlanırsınız. Eğer Allah zorla insanları doğru yola götürmek istese,kim onun iradesine ve gücüne karşı gelebilir? Kim onun emri dışına çıkabilir?”[16]

“Gaybın anahtarları Allahın yanındadır. Onun için gaybı ancak o bilir. O karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane,yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. (Levhi mahfuzda veya Allahın ilmindedir.)”[17]

“Deki,bizim için Allahın yazdığından başkası asla bize erişmez. O bizim sahibimizdir. Onun için mü’minler yalnız Allaha dayanıp güvensinler.”[18]

“Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”[19]

“Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürüyor. Ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıyor.”[20]

Burada da aramak ve araştırmak esastır.

“Nihayet Allaha verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı Allah,kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalbine nifak soktu.”[21]

Hakka dönememeleri verdikleri sözden dönmeleridir.

Kâfirler için:”Bunlar,Allahın kalblerini mühürlediği,heva ve heveslerine uygun kimselerdir.”Hedefleri hevesleridir.

Mü’minler için:”Doğru yolu bulanlara gelince,Allah onların hidayetlerini arttırır ve onlara takvasını öğretir.”[22]

Hakka yönelmemeye ve kabul etmemeye sebeb,işlenilen günahlardır.

“Hayır,öyle değil,bilakis onların kazanmakta oldukları kötülükler kalblerini paslandırmıştır.”[23]

                                    ALLAH    ZULMETMEZ

Peygamberimiz ganimet dağıtırken bedevinin biri nezaketsizce:”Ya Muhammed,adâletli ol.”demesi üzerine,Efendimiz:”Ben adâletli olmayacağım da,kim adâletli olacak.”demesi,onun adâleti esas almasıdır.

Ya Allahın adâleti? Allah elbette zulmetmez. Kaderde de bu vardır.

“Muhakkak yüce Allah hiçbir şeyle insanlara zulmetmez. Fakat insanlar kendi nefislerine zulmederler.”[24]

“Çünki biz o insanı bir takım katkılarla mezcedilmiş bir nutfeden yarattık. Evire-çevire mübtela kılmak üzere bir semi ve basir yaptık. Her halde biz ona doğru yolu gösterdik. İster şâkir olsun,ister nankör,kâfir.”[25]

“Biz ona iki göz,bir dil ve iki dudak vermedik mi? Biz ona ikide yol gösterdik.”[26]

Zulüm olması için tek bir yol olması,mecburen herkesin oradan gitmesi gerekirdi.

“Dünyada gerek umuma ve gerek nefsimize ait hiçbir hadise yoktur ki,daha alemi halk etmeden evvel,ezelde levhi mahfuza yazılmış ve takdir edilmiş olmasın. Bu hakikatı size bildiriyoruz ki,hayat sahasında kaçırdığınız fırsatlardan me’yus ve nâil olduğunuz başarılardan dolayıda mağrur olmayasınız. Çünki Cenâb-ı Hak kibirlenen ve böbürlenenleri sevmez.”[27]

Kişi ümidsizlik anında kadere yapışmakla,-takdiri ilâhidir-der,ümitlenir. Ümidsizliğe düşüpte artık benim için her şey bitti deyip,kötülüklere devam etmez.

Sendendir ilâhi bu mekir,bu fitne.

Bu mekir,bu fitne yine sendedir ilâhi…

            HER ŞEYE LAYIK OLDUĞU VERİLMEKTEDİR

Cenâb-ı Hak her şeye layık olduğu nisbette vermektedir. Bu cihetle de insanların,varlıkların hiçbir cihetle kadere itiraz etmeye hakları yoktur.

Evet,belki bayramda ayakkabı almadın veya alamadın diye üzülüyorsun,ayağı olmayanları görüp,ayağın var diye niçin şükretmiyorsun? Senin hakkın yukarılardakilere değil,kendinden aşağı olanlara bakmaktır. Koyun kadarda olamıyorsun. Zira o,koyunum diye üzülmüyor,belki ot olmadım diye seviniyor.

Başkasına verilene değil de,sana neler verildiğine bak…

Hadiste:”Cenâb-ı hak mahlukatı karanlıkta yarattı. Sonra onların üstüne nurunu saçtı. O nurdan hangisine rast geldiyse hidayet buldu ve hangisinden şaştıysa dalalete düştü.”buyurmuştur.[28]

Mevlananın şu sözü hadisi açıklar mahiyettedir:”Vâkıa rızık taksiminde kimine az,kimine çok verilmiş. Bu veriş yine ruhların istidatları lisanıyla talebleri üzerinedir. Yani ne kadar istenilmiş ise,Allah o kadar vermiştir. İstidatları lisanı nedir? Bir şey olabilmek kabiliyeti. Mesela bir taş ocağından çıkarılan iki mermerden biri mihrabın cebhesine konulur,öbürüde abdesthane taşı yapılır. Birinin istidadı mihraba konmak ve diğerininki abdesthane taşı olmaktır. Bunlar ne olmak istediklerini hal diliyle mimara ve taşcı ustasına söylerler. Ve öyle yapılmasını taleb ederler. O üstadda onların istediklerine göre hareket eder ve onları istedikleri yere koyar.”[29]

Mesela güneşin doğmasında bazı şeylerin parlarken,bazılarının da kokuşması güneşten değil,belki o şeyin kendi hassasiyetinden ileri gelir.

Bir ameliyeyi cumhurbaşkanı,onu maliye bakanı yapmak veya maliye bakanını amele yapmak ne derece adâlet ve uyumlu iş olmuş olur?

“Bazı insanların zahiren veya hakikaten yapıları itibariyle iyiliğe meyletmeye istidatları olmasada,lutfunu beklemeye istidatları vardır.” Yani fiiliyatıyla iyiliğe yönelir veya dua ile ister.

“Kişi Allahın yanındaki kaderini bilmek istiyorsa,her şeyden önce Allahın kendisini nasıl bir işte bulundurduğuna baksın,dikkat etsin.”

Kendisine namaz vesâir ibadetler nasib olmayan insanın,Allahın yanındaki kaderinin hangi merkezde olduğunu bilmesi için kahin olması gerekmez. Allah tarafından ne kadar sevildiğini bilmek istiyorsa,Allahı ne kadar sevdiğine baksın.

Allahın bazılarını bazılarına nisbeten eksik yaratması zulüm değildir. Çünki zulüm bir hakkın çiğnenmesi veya bir hak sahibine hakkının verilmemesi demektir. Kulun bir hakkı yoktur ki,hak iddiasında bulunsun. Mesela zengin birisi birine bir gömlek verirken,öbürüne de bir takım elbisesi vermesi halinde,birinci kişi bana haksızlık edildi,diyemez. Çünki hakkı olmadığı halde kendisine verilmiştir. Verilmeyebilirdi de…Diğerine verilen ise,bir lutuf olarak değerlendirilmelidir.

Yine mahir bir usta birisini belli bir ücret mukabilinde model yapıp oturtsa,kaldırtsa,bana niye zahmet veriyorsun,diyemez. Mülk sahibi olan Allah da mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Her şeyden önce sana bir vücud verilmiştir. Madenler niye bitki,bitkiler niye hayvan olmadık diyemezler. Bulundukları durumdan dolayı işleri yaratıcılarına karşı şükürdür. Çünki yokluktan varlığa çıkarılmışlardır.

Yine bir minareye çıkan ve her basamağında yüce nimetlere nâil olan bir kimse,niye minare daha yüksek değil,diyemez. Derse nankörlüğünü ilan etmiş olur.

N.Fazıl Kısakürek şiirinde:

Kader beyaz kağıda

Sütle yazılmış yazı;

Elindeyse beyazdan

Gelde sıyır beyazı…

                        KADERİN VARLIĞININ DELİLLERİ

Bütün kâinattaki her şeyin bir ölçü üzere yaratılmaları yani yaratılan hiçbir varlık ölçüsüz değildir. Peygamber Efendimiz.”Kuşlar bir kader üzere uçarlar.” Ve “Hayvanlar tesbihleri bitince ölürler.”

Her şeyde bir ölçü ve denge vardır. Mânevi bir kalıp onları ayakta tutmaktadır. İşte o kaderdir.

Rüyada iken,sonradan olacak işlerin önceden görülüp,daha sonra olması da kaderin varlığını gösterir. Demek başa gelen o iş yazılmıştır ki,insan ona bazen açık,bazende tabirle açıklık getirmektedir.

Kur’an-ı kerimin ve Peygamber Efendimizin gelecekten vermiş olduğu haberlerinde,önceden bilinip söylenildiğine göre yazılmış olduğunu gösterir. Bunlar bir çoktur. İstanbulun fethiyle ilgili âyet,[30] ve hadis,kıyamet alametleri,peygamberimizin kendi vefatından sonra olacak olan hadiseleri bildirmesi ve bunların tahakkuku bu kabildendir.

Mesela;Huzeyfe İbni Yemandan;Nebi bize bir hutbe irad ederek,bu hutbesinde kıyamet kopuncaya  kadar mukadderata aid ne şey varsa hiç birisini bırakmayıp zikretti. Bunları belleyen belledi,bellemeyen cahil kaldı. Eğer ben bir şeyi unuttum,sonrada şimdi onu hatırlıyorsam bu bilgim,kişinin bildiği bir şey hafızasından kaybolupta sonra onu görüp bilmesi gibidir.”der.

Velilerinde verdikleri haberler,gösterdikleri kerâmetler yine bu cümledendir.

Bugün bir ot hücresiyle beyin hücresindeki fark,artık matematik proğrama bağlanıyor. Örnek verdiğimiz iki hücre DNA molekülü açısından aynı olup aralarındaki büyük fark sadece proğramlarından kaynaklanmaktadır.

Kader ise en büyük proğram. Dev proje. İlâhi takdir…

İnsanın vicdanı da kadere şahittir.

Hz. Ömer cennetle müjdelenen on kişiden biri olduğu halde ibadetine ihtimamla devam edip,niye böyle yapıyorsun,zaten cennetle müjdelenmişsin? diyenlere cevaben:Eğer Ömer,namazı terketse Allah onu cennete koyar mı? demekle kaderi açıklamış olmaktadır.

Hz. Alide Sıffin savaşından dönerken ihtiyar bir zatın kaderle ilgili sorusuna verdiği cevabda:Galiba sen kaza ve kaderi insanları fiil ve hareketlerinde zorlayıcı ve mecbur kılıcı zannettin,öyle mi? Öyle olsaydı sevab ve azab,vaad ve tehdid,emir ve yasak batıl olurdu. Ve Cenâb-ı Hak tarafından hiçbir günahkârı kınama ve kötüleme,hiçbir muhsin ve itaat edeni de medih ve beğenmek vârid olmazdı . İyilik eden fenalık edenden ziyade beğenilmeye,fenalık edende iyilik edenden ziyade kötülenmeye ve tahkire layık bulunmazdı. Böyle bir inanç putperestlerin,şeytanın yardımcılarının,müşriklerin,hakkı batıldan,hatayı doğrudan ayıramayan cahil ve basiretsizlerin sözüdür. Onlar bu ümmetin kaderiyecileri ve mecusileridir. Cenâb-ı Hak insanları serbest bırakmış ve onları yasaklarından korkutarak sakındırmıştır. İnsan isyan ve itaata zorlanmamıştır.”

Cenâb-ı Hak peygamberleri lüzumsuz olarak göndermemiş,semâvat ve arzı,aralarındaki mevcudatı boşuna yaratmamıştır. Ancak böyle bir itikad küfür sahiblerinin batıl zannıdır. Onlara yazıklar olsun.”[31]

Mesela ben şu günde,şu saatte,şu anda hangi kitabı okumayı arzu ediyorsam,onu okumama hiçbir engel yoktur. Duyguların kullanılmasıyla ahlaklandırıcı veya ahlak kaybettirici istenilen kitab ve yeri okuyabiliriz. Doğrudan bizim irademizle bağlantılı bir durumdur.

            KADER HER ŞEYİN GÜZEL YÖNÜNE BAKAR

İnsan zulmeder,kader adâlet eder. İnsan yapmadığı bir suçtan dolayı cezaya çarptırılır. Bu ona zulüm olur. Fakat kader onun gizli olan hatasından dolayı ceza çekmesine müsaade eder,adâlet eder.

Bir yakınım Anlatmıştı;15 senedir hapishanede yatan bir vatandaş yemin ederek,yapmadığı bir suçtan dolayı yatmakta olduğunu söyler. Ancak kendisine isnad edilen suçu kesinlikle işlemediğini ve bunca yıl artık yatmış olduğundan dolayı da neden yalan söyleyeyim diye,masumluluğunda ısrar eder.

Devamla;ancak buraya girmeden seneler önce bir kişiyi öldürmüş,bir kişiyi de öldürür duruma getirip dereye atmış,ancak ölüp ölmediğini de bilmediğini söyler. Ve o olay katilleri bulunmadığından dolayı kapanmıştı,der.

İşte ilâhi adâlet. Hâkim yapmadığı bir suçtan cezalandırırken zulmeder,kader ise önceki suçundan dolayı adâlet eder.

Yine anlatılır;Adamın biri Allahın adâletini görmek üzere bir çeşmenin yukarı tarafında bekler. Hızla bir süvari gelir,atı sular,kendi içer,atına binip gider. Ancak taşın üzerine bıraktığı keseyi unutmuştur. Genç biri gelir,su içer,orada bulunan keseyi alır,gider. Üçüncü olarak ihtiyar biri geldiğinde farkına varan süvaride dönmüştür. Orada bulunan ihtiyarı hesaba çeker. Haberi olmadığını söylediğinde ise,onu öldürür ve gider.

Zâhiren bu olayda zulüm görülmektedir. Hakikatta ise,süvari gencin babasının parasını çalmıştır. Habersiz olan genç babasının parasını almış olur. İhtiyar ise süvarinin babasını seneler öncesinden öldürmüştür. Habersiz olan süvaride başka bir sebebten dolayı onu öldürmekle kaderin adaletini şuursuzca gerçekleştirmiş olur.

Ve yine anlatılır;Babasından para istemek üzere eve gelen evlat, babasını bir yandan döver,bir yandan para vermesini ister,bir yandan da sürüyerek dışarıya çıkarır.Hayret! Baba bir şey yapıp ses çıkarmadığı gibi güler ve evladına;-Allah aşkına vur evladım,hakkımı sana helal ediyorum,der. Şaşıran evlat babasını bir ağacın altına fırlatarak,sen benimle dalgamı geçiyorsun. Ben sana vuruyorum,sen ise bana vur,diyorsun,neden diye sebebini sorar.

Evladının bu ısrarı üzerine baba şu cevabı verir:Evladım,yıllar önceydi,sen yoktun. Senin bana yapmış olduğun bunca hakareti bende babama yapmış,senin beni atmış olduğun bu ağacın altına bende babamı fırlatmıştım,der. Sende bana yapki,belki günahlarıma keffaret olurda,Allah beni affeder,der. Çocuk her halde kendisinin de feci âkibete düçâr olmasından korksa gerek ki babasını bırakır.

İşte kaderin tecellisi ve cilvesi…

Kırıkkalenin köylerinde oturan Emin diye bir öğretmen arkadaş, köylerinde şahid olmuş olduğu bir olayı yeminle şöyle anlatmıştı: Köyümüzde,ancak Topal Ahmet lakabıyla tanınabilen,muzip mi muzip birisi,tarlada babasıyla beraber çalışıp samanları bir yere yığar,oradan da römorka yüklerler.

Yük fazla yüklü olduğundan ve de yolda samanların dökülmemesi için bağlamak gerekmektedir. Yüksekçe,dereye bakan tarafa geçen baba,öbür tarafta bulunan oğlu Ahmede ipi atar ve kancaya bağlamasını söyler. Biraz bekledikten sonra oğluna bağlayıp bağlamadığını sorduğunda oğlu,bağladığını söyler. Baba ise hızla ipi gererek çekince boşta kalmasıyla beraber yanında bulunan dereye yuvarlanır. Çünki Ahmet kasıtlı olarak ipi bağlamamıştır.

Baba derede acının tesiriyle kıvranırken,oğlu Ahmedde derenin başına gelip babasına bakarak bir müddet kahkaha atar ve kaçar. Birkaç gün eve uğramaz. Babaya sakatlık yönünden her hangi bir şey olmamıştır,ancak birkaç gün yatarak ağrılarından kurtulmaya çalışır.

Gel zaman git zaman. Baba ölmüş,Ahmedin oğluda büyümüştür. Merkebten tay beklenilmez. Eşekten sıpa olur. Ahmedin oğlu da babasından geri değildir. Ve artık tarla işleri bu sefer Ahmedin sırtındadır.

Ve nihayet zaman gelir,samanlar toplanarak römorka konulmak üzere,Ahmedin babasına yaptığı aynı yerde yüklenir. Ve sıra bağlanmaya gelmiştir. Bu sefer dere tarafında olan Ahmettir. İpi atar ve oğluna bağlamasını söyler. Seneler sonradır,nereden hatırlayacak o yorgunlukta kendisinin babasına yapmış olduğunu.

Oğlunun ise kendisine verdiği cevab,seneler önce kendisinin babasına verdiği cevabla aynıdır. Evet,bağladım baba. Hızla ipi çeken baba dereye yuvarlanma sırasının kendisinde olduğunun farkında olmadan yuvarlanır. Ve bu sefer boşta kalan,dereye yuvarlanan Ahmedin babasından bir farkı vardır,dereden çıkarken. Oda topal olarak çıkar. Bu sefer alay edilen kendisidir. Artık bundan sonra kahramanımız köyde Topal Ahmet olarak meşhur olmuştur. Öyle ki yabancı birisi gelipte Ahmet diye birisini sorsalar kimse tanımaz iken,topal Ahmet denilmesinde her kes tarafından bilinir. O nam ile namlanmıştır.

Etme bulursun dünyası…

Kader konuşursa kudreti beşer susar. Kader geldiğinde göz kör olur,görmez.

Ahmedin fazladan sakat kalması ise;ya diğer yaptıklarının da toplanmasının yekûnudur veya zamanın geçmesinden dolayı KaDeVe farkı olarak,gecikme zammı uygulanmıştır.

Ancak bir diğer güzel yanı ise,eğer ahirete tehir edilseydi,zam oranı daha da artacak,katlanarak kendisine ödetilecekti. Çekilenler,başa gelenler günahlara oranı nisbetinde birer keffarettir.

Kur’an-ı Kerimde Kehf sûresinin 60. ile 82. âyetleri arasında geçen,Hz. Mûsanın Hz. Hızır ile olan arkadaşlıklarında cereyan eden üç olay anlatılmaktadır:

1)Geminin delinmesi.

2)Çocuğun öldürülmesi.

3)Yıkılmak üzere olan duvarın düzeltilmesi.

Hz. Mûsa,kendisine Allah tarafından bilgi verilen,hikmet sahibi,kendisinden daha bilgili birisiyle kendisini karşılaştırmasını ister. Bazı alimlere göre peygamber,bazılarına göre de veli olduğu söylenen bu genç Hızıra Mûsa peygamber:”Sana öğretilen bu ilimden bana da bir şeyler öğretmen için sana tabi olabilir miyim,dediğinde Hızır cevaben:Doğrusu sen,dedi,benimle beraberliğe sabredemezsin.

Ve ısrarı neticesinde Hızır Hz. Mûsaya:”Eğer bana tabi olursan,sana bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma,dedi.

Ve bir gemiye bindiler. Hızır gemiyi deler,güzel görünümünü bozar. Hz. Musa:Halkını boğmak için mi onu deldin,der. Hızır:ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin,demedim mi? der. Mûsa da:Unuttuğum şeyden dolayı beni muâheze etme,işimde bana güçlük çıkarma,der. Devam ederler.

Bir mahalleden geçerken orada oynayan bir çocuğa şamar vurur ve öldürür. Dayanamayan Mûsa:”Tertemiz bir canı,bir can karşılığı olmaksızın katlettin ha. Gerçekten sen fena bir şey yaptın.” Hızır anlaşmalarını hatırlatınca Mûsa özür diler ve eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam,artık bana arkadaşlık etme. Hakikaten benim tarafımdan sen özre ulaştın,der,devam ederler.

Yorgun argın,aç olarak bir köye varırlar. Onlardan yiyecek isterler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçınıp,kapılarını onlara kaparlar. Yıkılmak üzere olan bir duvarın dibine oturduklarında,Hızır hemen onu doğrultur. Ancak halkın kendilerine yardım etmemelerinden dolayı Hz. Mûsa:”Dileseydin elbet buna karşı ücret alırdın ve böylece bizde o ücretle bir şeyler alır,yiyecek ihtiyacımızı karşılardık,der.

Neticede Hızır;işte bu,benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana,hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim:

1)O gemi var ya,işte o denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu yapmak istedim. (çünkü) Onların gerisinde,her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı.

Böylece geminin batacak gibi olduğunu görüp,başına belâ yapmamak için almadı. Böylece bizden karşıya geçirmek için parada almayan o iki fakir kardeşin hem gemileri,hemde kendileri ömür boyu korsan olmaktan kurtulmuş oldular. Allahın yanındaki değerlerinden ve iyi niyetlerinden dolayı.

2)Küçük ve masum olan “Erkek çocuğa gelince,onun ana babası,mü’min kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk.”

Allahın kendisine bildirmesiyle bunları yaptığını söyleyen Hızır,çocuğun büyüyünce zalim biri olup,anne babasına çektirecek veya onlarıda saptıracağından dolayı evlatlarını kaybetmelerinden,ömür boyu sıkıntı çekmeye bedel,birkaç gün üzülüp,unutacaklardır. Çocuk açısından da,cehennemde ceza çekmekten korunmuş oldu,anne ve babasının iyi insanlar olmasına hürmeten…

3)Duvara gelince,şehirde iki yetimin idi. Altında da onlara aid bir hazine vardı. Babaları ise iyi yaşayışlı bir kimse idi. Rableri istedi ki,o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler.(büyüsünler) Ve Rablerinden bir Rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. Allahın istemesi ve bir dilemesi idi.

İşte,hakkında sabredemediğin  şeylerin iç yüzü budur,diyerek zahiren çirkin görülen şeylerin arkasında güzel cihetlerinin olduğunu bildirmektedir. Nitekim âyetteki:”Umulur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırdır ve umulur ki hoşunuza giden bir şeyde sizin için şerdir.”[32]

Bediüzzaman bu hikmeti şöylece nazara verir:”Meselâ: Kudret-i Fâtıranın büyük mu’cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, manasız telakki eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Meselâ: Atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder. Meselâ: Kar’ı, pek bâridane ve tatsız telakki ederler. Halbuki o bârid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez. Hem insan hodgâmlık ve zahirperestliğiyle beraber, herşeyi kendine bakan yüzüyle muhakeme ettiğinden, pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri, hilaf-ı edeb zanneder. Meselâ âlet-i tenasül-i insan, insan nazarında bahsi hacalet-âverdir. Fakat şu perde-i hacalet, insana bakan yüzdedir. Yoksa hilkate, san’ata ve gayat-ı fıtrata bakan yüzler öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa ayn-ı edebdir, hacalet ona hiç temas etmez.” [33]

                                   T E C R Ü B E

İnsanın başına gelen belâ ve musibetlerin kader yönüyle hikmeti ise;

1)İmtihan içindir. Cenâb-ı Hak o kişiyi denemektedir. Sabrını ölçmektedir. Allaha olan bağlılığını onunla tecrübe etmektedir.

2)İnsanın yapmış olduğu bir hatasının neticesidir. Bir çocuk gibi ki,kuşun yuvasını bozar,yavruyu öldürür. Şefkati ilâhiyeye zıd durumda bulunur. Bu hatasının neticesi olarak düşer,başı kırılır. Artık bahaneler taşta,çocuğun dikkatsizliğinde aranır. Âdeta belâya davetiye çıkarılmıştır.

3)Gelecek bir belânın gelmemesini sağlamak içindir. Mesela bir kişi arkadaşlarıyla birlikte arabayla pikniğe,seyahata gitmek için önceden anlaşırlar. Ancak o gün gelmeden birisinin ayağı kırılır veya incir. O gün gelir,arkadaşlarına özrünü ve gelemeyeceğini söyler. Arkadaşları ise onsuz giderler. Daha sonra gelen haberlerde arkadaşlarının arabası devrilmiş ve ölmüşlerdir.

Burada ayağı kırılanın kırılmasıyla,bir önceki başına gelen belâ,daha sonra gelecek olan daha büyük bir belâyı defetmiştir.

4)İnsan hayatının monotomluktan kurtulmasına sebebtir.

Bir anlık hastalık diye bir şeyin olmadığını düşündüğümüzde,sağlığın bizce bir anlamı olmayacaktır. Çünki her şey zıddıyla bilinir. Acı olmadan tatlının tadının bilinmeyeceği gibi…

Ve yine koca tıb ilmi ve onun gerekleri olan dallar olmayacak,daha da ilerisi eve,giysiye,yemek ve içmeye ihtiyaç olmayacaktı. Hayat tamamen duracaktı. Böylece bir şer gibi olan hastalık ortadan kalkmakla,binlerce hayır gizlenmiş olacaktı.

5)Günahların silinmesine sebebtir.

Musibetler birer keffâretüz zünubtur. Peygamberimiz:Ermiş bir ağacı silkdiğinizde nasıl meyveleri patır patır dökülürse,öylede sıtmanın tesirinden de günahlar öyle dökülür,buyurur.

Bazı hastalıklarda vardır ki,-yanma ,boğulma,doğum esnasında ölme,devasız hastalıktan ölme gibi- mânevi şehidlik sevabını kazandırır.

Hadiste:”Belânın en şiddetlisi başta enbiyalara,sonra evliyalara,sonra sırasıyla onu takib edenlere gelir.”buyurulmakla,Cenâb-ı Hak mü’min kulunun günahlarını böylece dünyada iken silmeye vesile kılar.

                                   KADER       DEĞİŞİR Mİ ?

Yahya Kemalin ifadesiyle kader:”Hiç şaşmayan saat gibi işler durur.”

Kader,Allahın ilmi olduğuna göre,Allahın ilmi değişirse kaderde değişir. Allahın ilmi ezeli ve ebedi olduğuna göre,elbette değişmez. O halde kaderde değişmez. Sadece değişme bize bakan yönüyle olur. Değişme bizde yani işimizde olur. Çünki Allah işin sadece sebebine veya neticesine,sadece bir yönüne değil,tüm yönlerine bakmakta ve değerlendirmektedir.

Zaman ve mekân boyutlarının dışında olan Allah,geçmiş ve gelecek ve şimdiki zamanı birden kuşatır. Buna manzarı âlâ da denir.

Nitekim bir şehre damdan bakan,penceresinden bakanla,şehrin üzerinden kuş bakışı şehri kuşatırcasına bakanın bakışları ve görecekleri şehir hakkındaki isabetli teşhisleri bir olmayacaktır. Pencereden bakan için beş yüz metre aşağı yukarı yani geçmiş ve gelecek gizli iken,kuş bakışı bakan için açıktır. İki tarafı birden kuşatmıştır. Mesela yukarıdan bakan,bir kavşağa aynı hızla,aynı mesafede karşılıklı gelmekte olan iki arabanın çarpışacağını daha önceden görecektir. Fakat arabadakiler ise birbirlerinden habersizdirler. Ancak o arabaların çarpışması o bakan kişinin bilmesine bağlı değildir. Çarpışacaklarını bildiğinden dolayı çarpışmadılar,belki çarpışacakları için o kişi bilmiş oldu.

 Elbette kendi penceresinden bakan bu veya buna benzer durumları ancak olay olduktan sonra bilecek,şahid olmayacaktır.

Allah’da bütün zaman ve mekânları kuşatarak her şeyi önceden bilmiş olmakta ve yazmaktadır. Ancak Allah bildiği için bizler yapmış olmuyoruz. Yapacağımızdan dolayı sonsuz ilmiyle önceden bilip yazmaktadır.

Kader Allahın ilim okyanusu,insan onda yüzen bir gemi,gemi nereye dönerse dönsün okyanusun içerisindedir. Değişen okyanus değil,gemidir.

Gülmekte olan bir insanın ağlamasıyla kaderi değişmez. Belki o insanın yapmış olduğu iş değişmiş olur. Zira Allah o insanın güldükten sonra ağlayacağını bilmektedir.

Kader hem sebebe hem de müsebbebe yani neticeye ikisine birden bakar.

Yazı yazmayı bırakıp konuşmaya başlayan bir insanda kaderini değil,işini değiştirmiş olur. Bütün işler buna kıyas edilebilir. Allahın o insan hakkındaki bilgisi değişmeyip,aynıdır. Nasıl ki bir bilgisayar disket ve proğramında nelerin olduğunu bilen bir insanın bilmesi gibi ki,Allahda bir disket ve proğram durumunda olan insan ve bütün varlıkların hayatlarının başlangıcından bitimine kadarki geçireceği bütün ahvalleri de bilmektedir.

Hariçten birisinin mücerred olarak o bilgisayar proğramını bilmiş olması o proğramı değiştirmeyeceği gibi,Allahında insan proğramını bilmesi onu değiştirmeyecektir.

Mesela bir öğretmen pazartesi günü öğrencileri yazılı yapacaktır. Veya o gün olan Pazar akşamı önceden söz verdiği misafirliğe gidecektir. Ancak o günkü bir aksilik veya elektriklerin kesimi,önceden verilen kararın iptaline sebeb olacaktır.

Burada meseleye sadece kendi bulunduğu vaziyetten bakan insan hata edecektir. Umumi açıdan baktığında ise isabet edecektir. Diğer bir ifadeyle,kaza yapan sizin bulunduğunuz araba açısından değilde,diğer araba açısından da hatta tamirci,fabrika,aradaki tüm vasıta olanlar açısından bakmak gerektir.

Nasreddin Hocaya,neden bu insanların bir kısmı bu tarafa,bir kısmı şu tarafa,bir kısmı diğer tarafa yani ayrı ayrı taraflara gidiyorlarda,tek bir tarafa gitmiyorlar,diye sorduklarında Hoca cevaben:Eğer herkes bir tarafa gitmiş olsaydı,o taraf ağır basar,dünyanın dengesi bozulurdu,der.

Kaderde umumi bir dengedir.

Kader umumi netice ve hikmete beraber baktığından,bazen sizin evladınızın mürüvvetini görmeniz veya emekliye ayrılırsam ibadet ve kullukta bulunurum,gibi sözler,Allahın külli iradesi içerisinde susmaktadır.

Tıpkı askeriyede askerliği biten bir insanı bir öğün dahi durdurmadan göndermektedirler. Çünki kendisinden sonra gelecek olan kimsenin tayini ayrılmış,ona ayrılanı bu yemiş olacaktır. Olaya bunun yemesi açısından değil,gelen kimse açısından bakmak gerektir.

Takdiri Hudâ kuvve-i bâzu ile dönmez.

Bir şem’â ki Mevlâ yaka üflemekle sönmez.

Mesela bulunduğunuz yerin belediyesi elektrik kurumu umumi bir karar veya bakım kararı almıştır. O gece tamir ve düzenleme gibi bir durum vardır. Ve o gece lambalar kesilecektir. O günde birisinin önemli bir işine denk gelmekte veya âni hastalık. Sonuç,ameliyat. Ancak elektrikler kesik. Netice ölüm.

Cüz-i iradede birinin maslahatı esas iken,külli irade de umumi maslahat esastır.

                                   F A R K L I L I K

İnsanların değişik yerlerde gelmesinin kaderle olan ilgisi ise:

1)İmtihanın değişik şartlarda olması. Şöyle ki,A sınıfında olan bir talebe yazılıdan iki alsa ve ben B sınıfında olsaydım daha yüksek not alırdım derse,eksikliğini göstermiş olur. Zira o belli bir bölümden değil,tüm sorulacak yerlerden sorumludur.

Cenâb-ı Hakta her insanı değişik sınıf ve yerlerde ve şartlarda imtihan etmekte,talebe misal oda sorumluluğunu bilmek zorundadır.

2)Allahın rahmetinden fazla rahmet edilmemelidir. Bütün insanî ve hayvanî annelerin şefkati toplansa, Allahın rahmet ve şefkatinin yanında bir hiç hükmündedir. Hadisi Kudsi de:”Rahmetim gazabımı geçmiştir.”,”Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” hakikatları,farklılıkların da rahmetin tâ kendisi olduğunu göstermektedir.

3)Adâletli olan Allah insana kendisini tanıma kabiliyeti vermiştir.

Hadiste:”Her doğan İslâm yaratılışı (müslüman olmak) üzere doğar. Ancak daha sonra anne babası onu hristiyan,yahudi veya mecusi yapar.”

O halde İslâmiyete meyilli olarak,o koordinatlarla donatılmış olarak dünyaya gelen her insan rusyada da,çinde de olsa,hak dini duyduğu takdirde aramak ve sormakla mükelleftir. Duymadığında,fetret durumlarında o sorumluluk kalkmaktadır. Hele hele bu gün en basit bir şeyin dahi gizli kalmamasına rağmen,islâmiyet gibi külli bir meseleden bîgâne kalmak akıl işi değildir.

Hem yine,her müslüman memlekette,müslüman anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelen kimsenin,muhakkak müslüman olarak öleceği veya inançsız bir memlekette,inançsız bir âilede olanın inançsız olarak öleceği gibi bir şart ve kural yoktur.

Görülmektedir ki,müslümandan kâfir,kâfirden de müslüman olmaktadır. Hz. İbrahim peygamberin babası Âzer putperesttir. Peygamberimizin amcası Ebu Talib ve Ebu Cehil kendisine inanmamıştır. Nuhun hanımı ve oğlu Kenan kendisine inanmayanlardandır. Bununla beraber hristiyan olupta zamanımızda müslüman olanlardan mesela,Yusuf İslâm,Muhammed Ali Kılay,Kaptan Kusto,Garody bunlardan bir kaçıdır.

Mesela bir padişah bir şahsa bir çok altın verip onunla Kur’an-ı Kerim bastırmasını,Süleymaniye gibi bir cami,Selimiye gibi bir kışla yapmasını söylese,oda tersini yapıp ahlaksızlığı aşılayan eserler neşretse,-Bütün bunları padişah yaptı-diyebilir mi?

Cenâb-ı Hakta insana akıl,kalb ve ruh gibi bir çok duygular verip,kendi istekleri doğrultusunda kullanılmasını istemektedir. Aksi takdirde sorumlu insan olmuş olur.

Buna mümasil olarak,bir padişah iki gemiyi yakıtıyla tam techiz edip,sağ yola gitmelerini sol yola gitmemelerini söylese- tâ ki kim itaat edecek kim etmeyecek biline- ,sol yolda gidene ceza verse elbette layıktır.

Duygularımızı yaratan Allah,bize güç ve kudret veren de Allahtır. Suçlu ise insandır. Çünki kötülüğü isteyen,duygularını o istikamette kullanan o insandır. İyiliği de,kötülüğüde yaratan Haktır,Allahtır.

                                   RIZIK     VE      KADER

Her insanın rızkı ezelde takdir edilmiştir. Tıpkı askerin askerlik müddeti bitince tâyinatı,rızkınında oradan kesilmesi gibi… İnsanın mahdut olan dünya hayatındaki günleri ve dakikaları dolunca,artık kendisi için ayrılan rızkı da bitmiş olur.

Kâinatta hiçbir şey tesadüfi olmadığı gibi,rızık ve rızkın dağılımı da tesadüfi değildir. Kimin için takdir edilmişse,o ona aittir.

Nasib meselesi ki:”İki dağın arasında veya iki dağın altında da olsan nasibin seni bulur.”atasözü de bunu açıklamaktadır. Hayatımızda bunların misallerini çok görürüz. Evde oturmuş yemek yerken,birden ummadığınız bir akrabanız veya tanıdığınız uzak yerden size misafireten gelmiştir. Oturur,beraberce yersiniz. Veya siz bir yere gittiğinizde aynı durumla karşılaşır,nasibinizi yersiniz.

Çinden memleketinize gelen pirinci alır,Hindistandan gelen muz sofranızı süsler veya gelmeyebilir ve sizde yemeyebilirdiniz. Ancak nasib…

Nasib olmazsa ne gelir elden

Nasib olursa gelir Yemenden.

Halk arasında da İslâma uygun güzel bir dua vardır.”Allah kimseyi rızkının peşinden koşturmasın. Rızkı onun peşinden koştursun. “ Kişi rızkı için memleketini terkedip bir başka memlekete gider,rızkını toplamaya. Cenâb-ı Hakta rızkı çalışmaya bağlamıştır.

İnkârcının biri önceden plân kurarak cebine koymuş olduğu ekmekle beraber,İmamı Âzamın karşısına dikilir. Ona sorduğu birkaç sorudan sonra,elinde cebine koyduğu ekmeği sallayıp göstererek:”Siz diyorsunuz ki her şey Allahın takdiriyledir. İşte bu ekmek,bunu ben yiyeceğim. Artık bunun takdiri mi var?”der. Köşede büzülmüş olarak yatmakta olan bir kedi,ekmeğin kendisine sallandığını zannetmiş olacak ki,yerinden fırlayarak adamın elindeki ekmeği kapar ve yer.

Oysa adamın plânı hem İmamı Âzamı susturmak,hem de kendisi için hazırladığı ekmeği yemektir. Ancak takdir başkadır. Ekmek kedi için takdir edildiğinden,hem adamın plânı suya düşer,hemde cevabını almış olur.

Âyette:”(Yahudiler gizlice) Tuzak kurdular;Allahda onların hilelerine karşılık verdi. Allah,hilelere karşılık vermekte en güçlü olandır.”[34]

Peygamber Efendimiz zamanında Câmi Kuşu diye bilinen Sa’lebe adında bir sahabi vardır. Böyle bilinmesi,devamlı camide bulunmasındandır. Fakirul hâldir. Bu sahabi bir gün peygamberimize gelir,zengin olması için dua etmesini taleb eder. Zengin olduğunda da müslümanlara ve islâmiyet için yardım vaadlarında bulunur. Efendimiz ise altın harflerle yazılsa liyâkatı olan şu veciz ifadede bulunur.”Git ya Sa’lebe. Şükredebildiğin az mal,şükredemediğin çok maldan hayırlıdır.” Yani şükrünü eda edebileceğin mal senin için,şükrünü yerine getiremiyeceğin bir maldan daha evladır. Kısmete rıza,kader nevindendir.

Sa’lebe gider. Ancak içi kaynamaktadır. Bu durum üç kere tekrarlanır. Efendimiz her seferindede istikbali keşfeden gözüyle ve sözüyle,aynı veciz ifadeyle karşılıkta bulunur.”Git ya Sa’lebe. Şükredebildiğin az mal,şükredemediğin(şükrünü eda edemediğin ve edemeyeceğin) çok maldan hayırlıdır.”

Ancak Sa’lebe ısrarlıdır,diretir. O şanlı nebi dua eder.Sa’lebe pazardan bir çift hayvan alır. Efendimizin duasının bereketiyle hayvanlar kısa sürede çoğalır,sürü olur.

İki şey birden dikkati çekmektedir. Sürü arttıkça Sa’lebenin cami ve namazla olan ilgisi o nisbette azalmaktadır. Artık bazen gelemez olur,sürülerinin peşindedir. Onların yanında kılmaktadır.

Her seferinde peygamberimiz Sa’lebeyi sorar. Sürülerinin yanında cevabını alınca:”Yazık oldu Sa’lebeye,yazık oldu Sa’lebeye…”der.

Başta sabah ve yatsı namazına gelemeyen,sebebi sorulduğunda da;sürüler çoğaldı,etraf yaylalara götürmem gerektiğinden erken çıkıyorum,geç döndüğümden de yetişemiyorum,bundan dolayıda gelemiyorum,diyerek meşru mazeretler öne sürmeye çalışır.

Artık Sa’lebe beş vakte de gelemeyip sadece cumalara gelirken,nihayet cumaya da gelemez olur. Artık sürüleri vadilerde alamamakta,çoğalmaktadır.

Başlangıçta sürülerinin yanında namazını kılan Sa’lebe,onuda terkeder.

İleriyi gören Efendimiz ise her vakit camide gözü Sa’lebeyi arar. Göremeyince de arkasından:”yazık oldu Sa’lebeye,yazık oldu Sa’lebeye.”buyururlar.

Artık zekât âyeti inmiştir. Zengin olup malını müslümanlar ve İslâmiyet için kullanacağını söyleyen Sa’lebeye de bir zekât memuru gönderilir. Memur peygamberimizin selâmını iletir.ve zekât âyetinin indiğini,hakkında bilgi vererek zekât almaya geldiğini söylediğinde,hiddetlenen Sa’lebe.”Buda nereden çıktı,yaptığınız düpe düz haraçtır.”diyerek reddeder. Rasulullahın gönderdiği zekât memurunu eli boş olarak gerisin geriye gönderir.

Akrabalarının ikazları da onu uyandırmaz. Zira kalın bir gaflet kendisini çepe çevre kaplamıştır,uykudadır.

Artık peygamber Efendimiz vefat etmiştir. Yerinde Hz. Ebu Bekir vardır. Yine akrabaları devreye girerek,ısrarla hiç olmazsa zekâtını getirip vermesini söylediklerinde istemeyerek de olsa razı olur. Hz. Ebu Bekire getirir. Ancak bu seferde kabul edilmemiştir. Hz. Ebu Bekir ona:”Rasulullahın isteyipte ona verilmeyen bir zekâtı bende kabul etmem.”der ve Sa’lebenin zekâtı geri çevrilir.

Ondan sonraki halife Hz. Ömer döneminde getirdiğinde,ondan da aynı cevabı alır.Oda:”Rasulullahın isteyipte ona verilmeyen,Hz. Ebu Bekirinde kabul etmediği bir zekâtı bende kabul etmem,der.

Rivayete göre Sa’lebe;Ölüpde kabre konulunca,kabir kendisini dışarıya fırlatır. Her seferinde akrabaları yerine koymalarına rağmen, kabir dışarıya fırlatmakta,kabul etmemektedir. Mecbur kalır iki taş arasına koyarlar.

Ve böylece Sa’lebe kendisine yazık ettiğini hayatıyla isbatlar.

Niye zengin olmamışız veya olamıyoruz diyen,evvela Sa’lebenin ibretli hayatını düşünmeliler. Büyük bir nimet olan zenginlik şükrü edâ edildiğinde,Allah yolunda sarfedildiğinde,zekâtı verildiğinde önemlidir,tasvib görür. Yoksa insana dünyayı kazandırıp,ahireti kaybettiren zenginlik en büyük fakirliktir.

– Sevban Radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ömrü ancak birr (her çeşit hayırlar, iyilikler, ihsanlar) uzatır; kaderi de ancak dua geri çevirir. Kişi, işlediği günah sebebiyle rızkından mahrum kalır!”[35]

                                   ECEL      VE      KADER

Ecelde kaderin takdiriyledir.

Bu ecel;ömür,müddet,hem insan,hem hayvan,hem de bütün var olan varlıklar içinde geçerlidir. Kur’anın ifadesiyle:”Her ümmetin (mukadder) bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geriye atabilirler,nede bir an ileriye alabilirler.”(Allahın takdir ettiği vakitte yok olup giderler.)”[36]

“Eğer Allah insanları zulümleri yönünden cezalandıracak olsaydı,yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat,onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar,ne bir saat geri kalabilirler nede öne geçebilirler.”[37]

Her şeyin ilmi Allahın yanında,onun ilminde olduğuna göre,ecelleri de onun tarafından bilinmektedir.” Birde onun katında muayyen bir ecel vardır.”[38]

“Bilinmeliki Allahın tayin ettiği vade gelince,artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz.”[39]

Denilse ki;trafik kazasında arabada bulunup ölen bir insan,arabada olmasaydı yine ölecek miydi?

Batıl mezheb olan Cebriye ve Mu’tezileden;

Cebriye;Olmasaydı,yine ölecekti.

Mu’tezile;Olmasaydı,ölmeyecekti.

Orta ve doğru yol olan Ehli Sünnet vel Cemaat;Olmasaydı,Ölümü bizce meçhul,der.

Ölümden korkmanın da ecele bir faydası yoktur. Allah korkuyu,hayatı zararlı şeylerden korumak için vermiştir.

Bu konuda Halid bin Velid şöyle der:”Ölümden korkanların yüzü kara olsun. Ben ki o kadar harbe girdim,şehid olmayı istediğim halde olamadım. “

İşte Allahın takdiri…

Hz. Mevlâna Mesnevisinde Ecelle ilgili olarak şöyle bir olay anlatır:Maddi-mânevi hâkimiyeti olan,ins,cin,şeytan,hayvan,rüzgâr,her şey emrinde bulunan Süleyman peygamber zamanında,bir gün hocanın biri evinden çıktığında Azraili görür. Azrail kendisine gülmektedir. Bunu pekte hayra yormayan hoca telaşlanır. Tanımış olduğu Hz. Süleymanın yanına gider. Durumu ona anlatıp,kendisini hemen buradan uzaklaştırmasını söyler. Hz. Süleyman nereye göndermesini sorduğunda Hoca;Hindistanın Lahorun Sinca kasabasına göndermesini ister. Rüzgâr vasıtasıyla altı aylık yolu üç saat içerisinde alır.

Bir hafta sonra Hz. Azrail Süleyman peygamberin yanına geldiğinde,bir hafta önceki hocanın durumunu hatırlayarak,Azraile de onu ve gülmesinin sebebini sorar. Hz. Azrail ise;bunu,bende hâla çözmüş değilim. Ancak o gün bana Allah,ruhlarını alacağım insanların listesini vermişti. Listede hocanın da ismi vardı. Ancak ruhunu alacağım yer olarak bana verilen listede Hindistanın lahorun Sinca kasabasında almam söyleniyordu. Ben de hocayı burda görünce şaşırdım. Altı aylık bir yere hoca üç saatte nasıl ulaşacak diye düşündüm. Ancak Allahın bir hikmeti vardır,diye de güldüm. Verilen saatte ve o yere gittiğimde hocayı orada aynen buldum ve ruhunu aldım. Ancak hâla hocanın oraya nasıl bu kısa zamanda ulaşmış olduğunu da çözmüş değilim.

Süleyman peygamber ona,güldüğünden dolayı hocanın korktuğunu,kendisini oraya göndermemi benden istedi,bende gönderdim.”der.

Böylece hoca ilâhi takdiri habersizce ve bilmeden tasdik etmiş olmaktaydı.

                     Ebu Azze anlatıyor: “Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki: “Allah bir kulunun bir memlekette ölmesini takdir etti mi, onu oraya -veya orada bulunan bir şeye-ona  muhtaç kılar.”[40] 

                     Bir taziyeye gitmiştik. O esnada orada bulunan vatandaşlardan birisi;-Hocam bu çocukların babaları öldü,şimdi şu beş çocuk ne yapacaklar,diye sordu?

                     Şunu sordum;Siz onların nesi olursunuz? Hiçbir şeyi,sadece köylüsüyüm,dedi.

                     O halde,dedim. Siz hiçbir şeyi olmadığınız,onlar üzerinde yüzde en fazla bir hakkınız olduğu halde,bunu düşünüyorsunuz da,onların üzerinde yüzde doksan dokuz hakkı bulunan Allah onları düşünmez mi. Zira onları yaratan O,rızıklandıran,yaşatan,donatan hep O. Elbette O herkesten fazla düşünür,rahmet,şefkat ve adâlet eder.

                     Ecel[41] mukadderdir. Ezelden ebede kadar Allahın ilmindedir.

                     Nitekim bir cümleden,uzunca bir şiire kadar,başlangıcından sonuna kadar bilenince bir bütünlük arzetmesi gibi..sözün veya şiirin bütünü o kişinin malumatında olması gibi..Allahda her şeyi tümüyle kuşatmıştır. Evveli,ortası,sonu söz konusu değildir…

“İnsanın aklı deveci gibidir. Sende onun iradesiyle yürüyen deve misalisin. O deveci seni ister istemez çeker,götürür.”(Mevlana)

Kadere iman insanları kederden emin kılar. Kadere iman insana ağırlık ve;” Sıkıntı vermediği gibi, nihayetsiz bir hıffet, bir rahatlık ve revh u reyhanı veren ve emn ü emanı temin eden bir sürur, bir nur veriyor. Çünkü insan kadere iman etmezse, küçük bir dairede cüz’î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü insan bütün kâinatla alâkadardır. Nihayetsiz makasıd ve metalibi var. Kudreti, iradesi, hürriyeti milyondan birisine kâfi gelmediği için, çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte kadere iman, bütün o ağırlığı kaderin sefinesine atar, kemal-i rahat ile, ruh ve kalbin kemal-i hürriyetiyle kemalâtında serbest cevelanına meydan veriyor. Yalnız nefs-i emmarenin cüz’î hürriyetini selbeder ve fir’avniyetini ve rububiyetini ve keyfemâyeşa hareketini kırar. Kadere iman o kadar lezzetli, saadetlidir ki, tarif edilmez.”[42]

Kaderin talimi esma ile de bir ilgi ve bağlantısı vardır. Tıpkı öğretmenin talimden sonra talebeleri imtihan etmesi gibi. Cenâb-ı Hakda herşeyi talim ettikten ve bildirdikten ve o özelliklerle donattıktan sonra imtihan edip,hatta peygamberler ve kitaplarlada doğru ve yanlışları gösterir,işleri insanın iradesinin tercihine bırakır. Eğer bu esmanın talimi olmasa idi,imtihan neticesinde mükâfat ve ceza da olmayacaktı. Nitekim talebeye verilmedikçe ondan istenilmeyeceği gibi…

İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren ve vicdanen bilinen kader ve cüz-i ihtiyari hususunda Cenâb-ı Hak mânen der:Ey kulum,ihtiyarınla,istek ve meylinle hangi yolu istersen,seni o yolda götürürüm. Öyle ise mesuliyet sana aittir.

İnsanın bir makine yapıp,onun çalışma proğramı hakkında hatta garantiliğindeki kesin bilgisi söz konusu iken,Allahın da bir tohumun,bir çekirdeğin,bir yumurtanın ve bir et parçası durumundaki hatta bir damla su özelliğini taşıyan insanın kader proğramını bilmemesi elbette düşünülemez. Mademki bilir,elbette yazar. İşte o bilip yazma işlemi de kaderdir. Başını taşa vurmakla o yazıyı silemezsin. En iyisi mi deveni sağlam kazığa bağla,ona tevekkül et,ona teslim ol,kurtul…

                        KADER İLE İLGİLİ HADİSLER

“Allahın sizin hakkınızdaki ilmi,sizi gölgeleyen gök ve sizi üzerinde taşıyan yer gibidir. Nasıl siz,gökten ve yerden çıkmaya muktedir değilseniz aynı şekilde Allahın ilminden de çıkmaya gücünüz yetmez. Nasıl gök ve yer sizi günah işlemeye sevketmiyorsa,bunun gibi Allahın ilmide sizi,o günahları işlemeye zorlamıyor.”

“- İbnu Mes’ud Radıyallahu Anh anlatıyor: “Sâdık ve Masdûk olan Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki:”Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddetle “alaka” olur. Sonra bu kadar müddette “mudga” olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir. Kendinden başka ilah olmayan zâta yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir zirâlık mesafe kaldığı zaman ona yazısı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir ziralık mesafe kalınca yazısı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer.” 

Rezin şu ziyadede bulundu: “(Resûlullah) şunu da buyurdular: “Nutfe düştü mü, kırk gün rahimde uçar. Sonra kırk günde alaka olur. Sonra kırk günde mudga olur. Bir nefis olarak yaratılma safhasına gelince, Allah onu tasvir edecek (şekillendirecek) bir melek gönderir. Melek iki parmağının arasında toprak olduğu halde gelir. Onu mudgaya karıştırır. Sonra onu yoğurur, sonra da emredildiği üzere onu tasvir eder.”  [43]

“- İbnu Amr İbni’l-Âs Radıyallahu Anhümâ anlatıyor: “Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki:”Allah (cin ve ins dahil) mahlukatını bir karanlık içinde yarattı. Sonra üzerlerine kendi nurundan serpti. Bu nur, kimlere isabet ettiyse hidayeti buldular, kimlere de isabet etmediyse sapıttılar. Bu sebeple diyorum ki: “Kalem, Allah Teâla’nın ilmi hususunda kurumuştur.”[44] 

“- Ömer İbnu’l-Hattab Radıyallahu Anh anlatıyor: “Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki:”Musa Aleyhisselâm: “Ey Rabbim! Bizi ve kendisini cennetten çıkaran Âdem’i bize bir göster!” diye niyazda bulundu. Hak Teâla ve Tekaddes Hazretleri de babası Âdem Aleyhisselâm’ı ona gösterdi. Bunun üzerine Hz. Musa:”Sen babamız Âdem misin?” dedi. Âdem: “Evet!” deyince:”Yani sen, Allah’ın kendi ruhundan üflediği kimsesin. Sana bütün isimleri öğretti, meleklere emretti ve onlar da sana secde ettiler öyle değil mi?” diye sordu. Âdem yine: “Evet!” dedi. Hz. Musa sormaya devam etti:”Öyleyse sen niye bizi ve kendini cennetten çıkardın?”Bu soru üzerine Hz. Âdem:”Sen kimsin?” dedi. O: “Ben Musa’yım!” deyince:”Yani sen, Allah’ın risalet vererek mümtaz kıldığı kimsesin. Sen Beni İsrail’in peygamberi, perde gerisinde Allah’ın konuştuğu kimsesin. Allah seninle kendi arasına mahlukatından bir elçi de koymadı değil mi?” dedi. Hz. Musa “Evet!” deyince; Hz. Âdem:     “Öyleyse sen, (bu söylediğin şeyin) ben yaratılmazdan önce Allah’ın (kader) kitabında yazılmış olduğunu görmedin mi?” dedi. Hz. Musa “Evet!” deyince:”Öyleyse Allah’ın kazası (hükmü) benden önce cereyan etmiş bir şey hakkında beni niye levmediyorsun?” dedi.”     Aleyhissalâtu Vesselâm, devamla:”Hz. Âdem, Musa’yı ilzam etti. Hz. Âdem Musa’yı ilzam etti. Hz. Âdem, Musa Aleyhimesselâm’ı ilzam etti” buyurdular.” [45]

“Kim Allahın kader sırrını bilirse,musibetler ona kolay ve hafif gelir.”[46]

– Sa’d İbnu Ebî Vakkâs Radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah  Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki:”Âdemoğlunun saadet (sebepleri)nden biri de Allah Teâla’nın hükmettiğine rıza göstermesidir. Şekâvet (sebepleri)nden biri de Allah Teâla’ya istihareyi terketmesidir. Keza şekâvet (sebepleri) nden bir diğeri de Allah’ın hükmettiğine razı olmamasıdır.” [47]

– Nafi Rahimehullah anlatıyor: “Bir adam İbnu Ömer Radıyallahu Anhüma’ya gelerek:     “Falan kimse sana selam ediyor!” diyerek, Şamlı birisinden selam getirdi. İbnu Ömer Radıyallahu Anhüma:”Bana ulaştığına göre, o kimse kaderi inkâr ediyormuş. Eğer o böyle bir bid’a fikre saplandı ise, sakın ona benden selam söyleme! Zira ben, Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm’ı işittim:”Bu ümmette hasf (yere batırma), mesh (suret değişmesi) (ve kazf= (taş yağması) olacak. Bu musibetler kaderi inkâr edenlere gelecek.” [48]

– Huzeyfe Radıyallahu Anh anlatıyor: “Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm buyurdular ki:”Her ümmetin mecusileri vardır. Bu ümmetin mecusileri “kader yoktur!” diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın. Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın. Onlar Deccal bölüğüdür. Onları Deccal’e ilhak etmek Allah üzerine bir haktır.”[49] 

– Ebu Davud’un İbnu Ömer’den gelen merfu bir rivayetinde şöyle buyurulmuştur:     “Kaderiye fırkası, bu ümmetin mecusileridir. Eğer hastalanırlarsa ziyaret etmeyin, ölürlerse cenazelerine katılmayın.”[50]

                                     Sürâka İbnu Cu’şem anlatıyor: “Ey Allah ‘ın Resulü dedim, (yapılan) amel, önceden kalemin yazıp kuruduğu, kaderin kesinleştiği şeyler cümlesinden mi, yoksa müstakbelde karşılaşacağı şeyler cümlesinden mi?

                                    Aleyhissalâtu Vesselâm şu cevabı verdi: “Amel, kaderin tesbit ettiği, kalemin de yazıp kuruduğu şeyler cümlesindendir. Herkes yaratıldığı şeye mûyesser kılınır.”[51]

 

                                               Ö Z E T L E           

“Arkadaş! Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız meşiet-i İlahiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ: Bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünkü bu musibet, o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâdlarına olan şiddet-i şefkat ve himayeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra bir avcı tarafından öldürülür. İşte hiss-i şefkat ve himayeye muhalefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musibete maruz kalır.

            İhtar: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.”[52]

“Mer’ayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle: “Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faidemizi düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim.” diye kendisi döner, sürü de döner.

            Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman,

söyle ve Merci-i Hakikî’ye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür.”[53]

“Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.”[54]

“Cenab-ı Hakk’ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.

            Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın ibtaliyle hükmü kazadan afvetmek, atâ demektir. Evet yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun kat’iyyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler. Demek atânın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kaza kanununun şümulünden ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden ihracıdır. Bu hakikate vâkıf olan ârif:

            “Ya İlahî! Hasenatım senin atâ’ndandır. Seyyiatım da senin kaza’ndandır. Eğer atâ’n olmasa idi, helâk olurdum” der.”[55]

“Her şeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudud bekçisi vardır. O zerratı taşmaktan men’ediyor. o bekçi ise, muhit bir ilmin tecellisidir ki, o tecelli kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba tahavvül eder. Demek, her şey içerisindeki zerrata bir kalıbtır.”[56]

“Allah hakîmdir, öyle ise sevab ve ikab abes değildir; ancak istihkaka göredir. Öyle ise, ızdırar ve cebir yoktur.”[57]

“Malûm nasıl bir keyfiyet üzerine olursa, ilim öylece taalluk eder. Öyle ise malûmun mekayisi ve esbabı, kadere isnad edilemez.”[58]

“İlm-i ezelî muhit olduğu için, müsebbebatla esbabı birlikte abluka eder, içine alır, Yoksa ilm-i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki, esbabdan tegafül ile, yalnız müsebbebat o mebdee isnad edilsin.”[59]

            “Zannedildiği gibi, irade-i külliyenin bir defa müsebbebe, bir defa da sebebe ayrı ayrı taalluku yoktur. Ancak müsebbeble sebebe bir taalluku vardır.”[60]

“İrade-i külliyenin sebeble müsebbebe bir taalluku vardır. Bu itibarla sebebin ademi farz edilirse, müsebbebin de farz-ı ademi lâzım gelir. Çünki taalluk birdir. Cebr ve İtizal, ifrat ve tefrittir.”[61]

            T.Atâullahi İskenderâni:”Alıp verdiğin hiçbir nefes yoktur ki,o nefesde hakkın sende infaz edecek bir kaderi olmasın.”[62]

Allah onu (şeytanı) rahmetinden kovdu. O da (şöyle )dedi:”Celâlin hakkı için,kullarından muayyen bir nasib edineceğim.”[63]             

Bu âyet hakkında Peygamberimiz:”Her bin kişiden biri Allahın,diğerleri de insanların ve iblisin (hissesidir)”[64]

Kaderin aynı zamanda dört yönü vardır:

“1)İlmi ilâhiye bakan yönüyle kaza ve kader.

 2)Kitabete bakan yönüyle kaza ve kader.

 3) Meşiet-i ilâhiye açısından kaza ve kader.

 4)Yaratma açısından kaza ve kader.”

MEHMET   ÖZÇELİK

[1] Meryem.20-21.

[2] Meryem.71.

[3] Bak.Kur’an-ı Kerim ve Türkçe açıklamalı Meâli.Heyet.sh.309.Meryem.71.

[4] Mâide.1,Âl-i İmran.40,İbrahim.27.

[5] İsra.84.

[6] Yaratılış ve evrim ve halk eğitimi.Prof.D.T.Gish.Terc.A.Tatlı,E.Keha.sh.7.

[7] Mesnevi Şerhi.Mevlana.Terc.Tahirul Mevlevi. 12 / 1152.

[8] Age. 8 / 850.

[9] Dehr.3.

[10] Kasas.68.

[11] Enfal.24.

[12] En’am.111.

[13] Ag.Meâl.sh.141.

[14] En’am.125.

[15] En’am.148-149.

[16] Ag.Meâl.141.

[17] En’am.59.

[18] Tevbe.51.

[19] Kamer.49.

[20] Mâide.16.

[21] Tevbe.77.

[22] Muhammed.16-17.

[23] Mutaffifin.14.

[24] Yunus.24.

[25] İnsan.2-3.

[26] Beled.8-10.

[27] Hadid.22-23.

[28] Mesnevi şerhi.age. 6 / 70.

[29]Mesnevi.age. 12 / 431.

[30] Sebe.15.

[31] Hak Dini Kur’an Dili.age. 8 / 36,38,41.

[32] Bakara.216,Nisa.19.

[33] Sözler.232.

[34] Âl-i İmran.52.(Yahudiler Hz. İsayı öldürmeyi plânladılar ve öldürecek kimseyi tayin ettiler.),Ra’d.42,Neml.50,İbrahim.46,Ğâfir.45.

[35] Mürşid.2.0.Hadis.No.5971.

[36] A’raf.34,Yunus.49.

[37] Nahl.61,Mü’minun.43,Münafikun.11.

[38] En’am.2.

[39] Nuh.4 

[40] Mürşid.2.o.Hadis no.4818. Tirmizi, Kader 11, (2148).

[41] Bak.Hak dini kur’an Dili.E.Hamdi Yazır. 2 / 1195,792, 3 / 1874-1876, 8 / 5369-5371.

[42] Sözler.440.

[43] Mürşid.2.0.Hadis No.4800, Buhari, Kader 1, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiya 1, Tevhid 28; Müslim, Kader 1, (2643); Ebu Davud, Sünnet 17, (4708); Tirmizi, Kader 4, (2138).    

[44] Mürşid.2.0.Hadis.4805. Tirmizi, İman 18, (2644),Mesnevi Şerhi.12/77.

[45] Mürşid.2.0.H.No.4811, Ebu Dâvud, Sünnet 17, (4702).   Bak.4810,Bak.Tefsiri Kebir.Fahreddini Razi.Terc.Heyet. 1 / 493-495.

[46] Tefsiri Kebir.age. 21 / 328.

[47] Mürşid.2.0.H.No.4806, Tirmizî, Kader 15, (2152).

[48] Mürşid.2.0.H.No.4816, Ebu Davud, Sünnet 7, (4613); Tirmizi, Kader 7, (2153, 2154).   

[49] Mürşid.2.0.H.No.4812, Ebu Davud, Sünnet 17, (4692).  

[50] Age.H.No.4813.

[51] Age.H.No.5972.

[52] Mesnevi-i Nuriye.sh.67.

[53] Age.109.

[54] Age.118.

[55] Age.188.

[56] Mesnevi-i Nuriye.139.

[57] İşarat-ül İ’caz.72.

[58] Age.74.

[59] Age.74.

[60] Age.74.

[61] Age.75.

[62] Hikemi Atâiyye.sh.18.

[63] Nisa.118.

[64] Tefsiri Kebir.age. 8 / 321.

No ResponsesOcak 1st, 2015

Yoruma kapalı .