M E Z H E B L E R

                                                               M E Z H E B L E R  

            Peygamberimiz zamanında sahabilerin bir meselesi olduğunda Peygamber efendimize         varıp,problemlerini Peygamberimizin tavsiyeleri doğrultusunda,dolayısıyla vahiy ile çözülürdü. Birinci asırdakilerin problemlerini çözecek amil mevcut idi. İkinci devrede,farklı insanların ve fırkaların İslâmiyete girmeleriyle meselelerde çoğaldı. Merkezden muhite doğru bunları çözecek unsurların azlığı ve zaman içerisinde bunlarında vefatı çözümü zorlaştırmaya başladı.

            Her kes bizatihi Kur’an-ı bilecek ve anlayacak seviye ve kapasitede olmadığından ve olamayacağından bunların tedvini ve içtihadı zarurileşti.

            Kur’an ve Hadis kaynak alınarak,çözülmesi zor meseleler hakkında hüküm bulunanlarla kıyaslanarak veya ümmetin ileri gelen bilginlerinin icma’ ve ittifak ettikleri noktalar esas alınarak sağlıklı ve sıhhatli görüşler oluşmuş oldu. Bu görüş ve görüşler zaman içerisinde tasvib görerek benimsendi ve gidilecek yol anlamına mezheb adını aldı.

            Ve böylece gidilen yol anlamına gelen mezheb ifadesi [1] , zamanla gerek amelde ,gerekse inançtaki uygulamaların farklı gidişatından dolayı farklılıklar arz etmiştir. Ve bu durum genelde o çığırı açanın adıyla adlanmış,fikir ve düşüncesiyle şekillenmiştir. Adeta onun kimliği mezhebi ve onun kimliğini oluşturmuştur. Mezheb onun bir şablonu olmuştur. Tabilerine göre de ya var olmuş,yada varlığını gösteremeden yok olmuştur.

            Sosyal yapının farklılığı da,fikirde farklı düşünceyi ön plana çıkarmıştır. Nitekim İran daki fikir akımlarının temel yapısında şii düşüncenin yatması gibi.[2]

            Mezheb;bir tarz,bir usul,bir metot,bir vitrin,bir kimlik ve bir özelliktir. Kabiliyet,fikir ve düşüncelerin değişik şekillerde yansımalarından ibarettir. Buda kendi içerisinde ifrat,tefrit ve vasat üçgeninde şekillenmeye sebeb olmuştur. Vasatı olan orta ve dengeli kısmı;Ehl-i Sünnet ve Cemaatı oluştururken,ileri ve geri kısmı da bid’a ve sapıklıkların kaygan yollarını doğurmuştur. İnsanların ayaklarını kaydırmıştır. Batmakla kalmamış,bir çoklarını da kendileriyle beraber batırmıştır.

            Nitekim,Ehli bid’at olan mezheblerden Şia,Haricilik,Cehmiyye,Mu’tezile,Kaderiyye, Batıniyye,Babiyye,Bahaiyye gibi akımlar kurucularının keyfi yorumlarından kaynaklanmıştır. [3]

            İhtilaf insanın fıtratında olan bir özelliktir.[4] Ancak yeşertilmesi ve biçimlendirilmesi insanın elindedir. Kur’an ve O’ndan çıkan mezhebler yanlışları tashih,doğruları tayin etmek üzere zuhur etmiştir. Bunu te’yiden ayette:” Doğrusu bu Kur’an, israiloğullarına,hakkında ihtilaf ede geldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır.”[5]                          

            Çünki elde miyar vardır. Hadiste:”Ümmetim dalalet üzere birleşmez. İhtilaf gördüğünüzde SEVÂD-I AZAMA YAPIŞINIZ(iLTİZAM EDİNİZ.)”[6] ,ve Malik bin Enes’den:”Bu ümmetin ahiri ancak evvelinin salah bulduğu şeyle salah bulur.”[7]

            Bir Yahudi Hz. Ali’ye:” Daha Peygamberinizin cenazesini kaldırmadan ihtilafa düştünüz”deyince Hz.Ali:” Biz,onun için ihtilaf ettik,yoksa onun hakkında ihtilaf etmedik. Sizler ayaklarınızda (Mu’cizevi şekilde geçtiğiniz,kızıldenizin)suyu kurumadan, Peygamberinize:” O Mısırlıların ilahları gibi,bize de ilahlar yap.”dediniz,demiştir.[8]

            Bu ölçü ve samimi niyetle ,hakkı aramak amacıyla yola çıkan bir müçtehid Hadisteki şu manaya mâsadak olur:”Hakim (Müçtehid) içtihad ederde doğru hükmü bulursa iki ecir,(bir rivayette on) içtihad ederde hükmünde yanılırsa bir ecir alır.”[9]

            Farklı gibi ortaya konmuş olan hükümler;Peygamberimizin farklı zaman ve zeminlerdeki uygulamalarından farklılık arz etmektedir. Buda gerek onun ve gerekse de getirdiği hükümlerin bütün insanlığı kucaklayacak evrensel hükümler olduğunu göstermektedir. Birkaç misal verecek olursak;

            -Tebük gazası sırasında misafirler için geceli-gündüzlü üç,mukimler için bir gece bir gündüz mest üzerine mesh emir buyurdu.[10]

            Ve tam teşekküllü fotoğraf Şafii hukukçularına göre caiz görülmezken Hanefi hukukçuları kerahetle beraber caiz görmüşlerdir. Asrımızda Mısır alimleri ise:”Yasak olan sadece gölgeli resimlerdir;yani heykellerdir;kalemle çizilen veya makinayla çekilen fotoğraflar gibi gölgesiz resimler,caizdir.”demektedirler.[11]

            En çok münakaşa edilen konulardan biri olan Dar-ı Harb konusunda Serahsiye göre;Şirk ahkamının tamamıyla-yüzde yüz uygulanması. İmam-ı Azama göre hakimiyet ve kuvvetin tamamiyle ehli küfürde olması,öyle ki;İbni Abidine göre;Müslümanların ahkamı ile müşriklerin ahkamının beraber uygulanması bile orayı Dar-ı Harb yapmamakta,çıkarmamaktadır.[12]

            Ve Cuma namazı konusunda İslam alimlerinin, Cuma namazı ile ilgili ayet ve Hadis ve nakillerine baktığımızda görülen ortak nokta şudur:”Bütün mesele cumayı kılmamak değil,belki en sağlıklı ve sevaplı kılmayı sağlamak üzerine bina edilmiştir. Cuma ve ondan hasıl olacak maksatlar hedeflenmiştir.[13]

            “ Şafii mezhebi ile Hanefi mezhebinden bir kavle göre;zaruret olmadığı halde birkaç yerde Cuma namazı kılınırsa ilk Cuma namazı sahih,diğerleri ise sahih değildir.”denilmiştir.[14]

            Gerek Peygamberimizin döneminde,gerekse ilk dönemlerde Zuhru ahir namazı kılınmayıp,gelişmeler ve bir çok farklı yerlerde Cuma namazının kılınma zaruretinden,birisinin sahib olup,diğerlerinkinin batıl olma tehlikesine karşı ihtiyaten kılınmış olmaktadır. Ancak İmam Muhammede göre farklı yerlerde kılınması caiz görülmüştür. Fetvada bu merkezdedir. Ferdi anlamda; Zuhru ahir nafile neviden düşünülürken,diğer taraftanda kaza namazlarının kılınmış olması uygulanacak güzel uygulamalardandır.

            -Namazda Fatihayı okumaya güç yetiremeyenin öğreninceye kadar kendi dilinde (Farisi)okunmasını caiz görmekle beraber,Ebu Hanifenin daha sonra bu görüşünden vaz geçtiği rivayet edilip, Bediüzzaman da bu fetvanın hususi olduğunu ifade eder.[15]

            Hanefiye göre Nebiz haram,şafiiye göre helaldir.Bu durumda Hanefi Şafiiyi nasıl tenkid edecektir. Bundan dolayı;Tenkid mücerred ilim adına yapılırsa kıymetlidir. Zira yapıcı olmıyan tenkidler iki sebeble yapılır; Biri,karşıyı küçük düşürmek, İkincisi;kendisini büyük göstermek,onun üzerinde bir üstünlüğe sahib olduğunu bildirmek içindir.

            Geçmişten günümüze İslâmın mezhebler yoluyla ittifakı temin etmesine karşı günümüzde görmekteyiz ki; İngiliz entrikaları her yönüyle tecelli etmektedir.

            İslam devletlerinin başlarındaki gerek idarecilerde,gerekse idaredeki, halk ile olan uyumsuzlukta ingiliz entrikasının mevcut olduğunu İngiliz ajanı Hempher kendi itiraf eder.[16]

            Toplumu ölmüş gitmiş,hiçbir faydası olmayan insanların münakaşasıyla uğraştırır. Onların kendi aralarında bir meselesi yokken,insanları onlarla problem sahibi yaparlar.[17]

            Faizin her çeşidini yaymak lazım geldiğini[18],doğumu sınırlandırıp,birden fazla evliliğe mani olunmasını[19],birer itiraf olarak dile getirir.

            Dünyada olan belirsizlik ve değişimler İslâm alemini de etkilemektedir. Son iki asırda ortaya atılan mezheblerin tevhidi veya diğer tabirle Cemaleddin-i Efgani,Muhammed Abduh,Abdurrahman el-Kevakibi ve onların halefleri olan Reşid Rıza,İbn Badis ve onlarında halefliğini üstlenen ve kaynağının Mısırda olduğu ve bu fikir akımlarını devam ettiren Ferid Vecdi,Ahmed Emin gibi şahsiyetlerin ıslah,tecdid proje ve düşünceleri su-i istimale açık bir doktrin ve harekettir.[20]

            Bu faaliyetlerin altında batıdaki reform faaliyetlerinin etkisi söz konusudur. Oysa kıyas,kıyası maal-fârıktır. Zira batının dini olan Hristiyanlık hak bir din değil ki,onda yapılan değişiklik bizde de geçerli olsun! Ancak bu çalışmalarına rağmen “bütün sosyal sınıfların meseleleri için çözüm üretemedi.”[21]

            İlk kaynaklara dönüş fikrini savunarak ıslahçı müelliflerin mezhebleri taklidden uzaklaşmayı kabul etmekle masumane bir hareket içerisine girme fikrini savunan Reşid Rıza[22] ve zamanımızda Hüseyin Atay gibiler kendi fikirlerini benimsetirken İmam-ı Azam ve İmam-ı Nevevi gibi şahsiyetleri tezyif ve tahkir ederek geçmişi yıkmakla büyük tahribat yaptıklarının farkında ve şuurunda değillerdir. Bunu da taklid yerine ittiba-ı esas almayı benimserler. Teklif güzel,uygulama yanlış. Bazı şeyleri kabul uğruna,bir çoğunu red çıkmaktadır.

            Herkes ehli tahkik değildir. Herkes müçtehid değildir. Bediüzzamanın ifadesiyle;bu zamanda içtihad kapısı açık olmakla beraber altı mani ve engel olduğunu[23] söyleyip şarta bağlamaktadır. Bunu biraz daha serbest bırakan Reşid Rıza ve taraftarları,ashab döneminin icmaını kabul etmekle yetinir.[24] Oysa bu hareketiyle,sınırlandırma yoluna gideyim derken,insanlar sayısınca sınırsız bir yol açmaktadır. Sağlıksız bir çok görüşlerin doğmasına zemin hazırlamaktadır.

            Hanifi fakih ve muhaddislerinden İbn Batta,itikadi konulardaki ihtilafların dini tahrif olduğu gibi, Kur’an-la yetinilmesi gerektiğini iddia etmek sonuçta dini etkisiz hale getirmeyi doğuracağını ifade eder.[25]

            Bu konuda tefriti de doğuran ifrat hareketler,mezhebleri reddetme olaylarının atılan cahilce adımları yer etmese de,zihinlerde yaralar açacaktır. Yıllarca bu meseleler gündemde tutulmaya çalışıldı. Bazen partiler vitrinine konularak,bazen dini kisvelere bürünerek ittifakı değil,ihtilafı körükleme yoluna gidildi. Hatta öyle ki bunun Türkiye ye Malatya dan girdiği de[26] ifade edildi. Bu ifade bütün bütün yabana atılacak bir iddia değildir. Zira Malatya da hemen hemen her hizbin sivri uçlarına rastlamak mümkündür. Bu duygudan da istifade ile mezhebleri kabul etmeme,içtihad ve yeni müçtehidler türemeye başladı. Gerçek bir alimi titreten bir meselede,rahatlıkla bıyığı terlememiş gençler yorumlarını yorulmadan yorumluyorlardı. Böylece adam sayısınca anlamlar daha doğrusu anlamsızlıklar doğuyordu.

            Tenkidi ibadet sayan Said Çekmegil bunlardan birisidir. Değerli meslekdaşım Ziya Kesriklioğlu “Müslümanı Anlamaya Çalışmak” adlı kitabının “Tenkid İbadet Olur mu?”[27] başlıklı makalesinde ondan bahsetmiş. Ve bir gün reis yardımcılığı makamında üçümüz oturuyor,bu konuyu tartışıyorduk. S.Çekmegil’e şunu söylemiştim; Müsbet manadaki tenkidde hakkı aramayla beraber bulmak hedeflenir. Şeytani tenkidde ise,hakkı bulmak ve ulaşmak esas ve gaye değildir. İfrat derecesindeki böyle bir tenkidin ibadet değil,şeytani bir hareket olacağını ve bir gün kendisi hakkında da yazacağımı söylediğimde sükut etmişti,ikrardan…

            İşte bu harekettir ki,başları dine bağlamayıp,dinden çıkartmaktadır. “Onlar okun yaydan çıktığı gibi,dinden çıkarlar.”hakikatına tam mâsadak olmaktadırlar. Zira bu tarz bir tenkid tedavi etmek için daha büyük,kapanmaz bir yara açmaya benzemektedir. Bir yanda tedavi meyli,diğer yanda yaralama fiili. Kötü niyetli için bu durum bir hıyanet iken,iyi niyetli için ahmakça bir harekettir. Marifet yara açmadan tedavi etmektir. Adeta ışınla tedavi gibi.

            Bediüzzamanın da tesbit ettiği gibi;beşer ” tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarzı hayat-ı içtimaiyede gitmediğinden,mezhebler taaddüt etmiştir. Eğer,beşerin ekseriyeti mutlakası bir mekteb-i alinin talebesi gibibir tarzı hayatı içtimaiyeyi giyse,bir seviyeye girse;o vakit mezhebler tevhid edilebilir. Fakat bu hal-i alem,o hale müsaade etmediği gibi,mezahib de bir olmaz.”[28]

            Mu’tezile ve Harici gibi batıl mezhebler başka dinlerden değil,İslâmın içerisinden yaptıkları bu tenkidlerle dışına çıkmışlardır. Adeta hakkı içinde değil de dışında aramaları,batılı manada felsefe yapmaları safsatalara kapı ve yol açmış oldu. Nice iyiler vardır ki,iyilik zanniyle kötülük yapmışlardır. İşte daha geniş manadaki 73 fırkanın ancak birisi isabetli harekette bulunurken,72-si sapmakta ve saptırmaktadır.

                Adalet,ölçü ve muvazene vasatta yani orta yoldadır. Umum imamların çizdiği o büyük yol ve cadde ve o büyük yolun büyük yolcularının gittikleri yoldur. Hevâ ve hevesten uzak.

            Ekalliyet,münferit hareketler,fevri çıkışlar ise;nazarları kendine çeviren hissi hareketlerdir. Damdan düşmeler gibi. Bunlar mahduttur ve de cevabını bulmuştur. Türkçe Kur’an,ezan,ibadet,hutbe,dar-ı harb,içtihad gibi. Açılan yara öyle büyümektedir ki,artık ehli olmayanda bu konuları gündeme taşımaktadır. Bütün bunları temcid pilavı gibi ısıtıp ısıtıp sunmaktaki amaç;İslâmiyeti daha iyi yaşamak yönünde değil, belki yapılmayan durumlar karşısında vicdanı rahatlatmaya çalışmak,nefse fetva vermek,yaşamama yolları keşfederek,o yolda gitme sıkıntılarıdır. Problem yaşayandan değil,yaşamayandan kaynaklanmaktadır. Uygulayanın dert edinmemesine rağmen,uygulamayanın derdini ortaya atması kendisine ait bir dert olup,ancak kendisini bağlar,umumu bağlamaz. Yeter ki gölge etmesin!

            Yanlış bir anlayışta,İslâmiyeti hükmüyle,,her şeyiyle ortadan kalkmış,yürürlük de olmayan Hristiyanlık ile mukayese yapmak,reform düşüncesiyle tahrib etmektir. Oysa Hristiyanlığın meseleleri   elbise gibidir, değiştirilebilir. Zaten yanlış olduğundan bir zarar değil,fayda sağlar. Katolikden Protestanlığa geçmek gibi.        

            Oysa İslâmın gerek inanç,gerekse de muamelat konuları,etle cildin kaynaşması gibidir. Cildi çıkarmaya çalışmak,hayatı yok etmek demektir. İslâmın temel kaynakları olan;Kur’an,Sünnet,İcma ve Kıyas bütün zaman ve zeminlerde hükmünü icra etmekte,geçerliliğini ve tazeliğini korumaktadır.

            Hristiyan alemi dinlerinin esaslarını Hz. İsa-dan almadıklarından,hem Hz. İsa dünyada hakim olup hükümleri sosyal hayatta geçerli olmadığından,insanlar kaynağı kurumuş değişik yerlerden aldıklarıyla beslenmektedirler.

            İslâm dini;toplum hayatına hakim durumda olup,hükmü her mekanda yürürlükte olan dinin inanç ve muamelat meselesinde doğrudan Peygamberimizden alınmakta,ondan öğrenilmektedir. Böylece onun tedrisatı kıyamete kadar sürmekte,geçerliliğini korumuş olmaktadır.

            “Mezhebsizler”[29] adlı kitapta da genişçe tahlil ve tesbit edildiği üzere,istikrarsız insanlar insanları da istikrarsızlığa sevk ederler. Hayatlarında ve sözlerinde zikzaklı bir yol izlerler.

            Mezheblerin doğması bir cihette kelam ilminin doğmasıyla gelişme gösterir. İtikadi görüşlerdeki farklı anlayışlar,temel konuda bu mezheblerin özellikle Mu’tezile,Cebriye ve Kaderiye gibi mezheblerin önemli çerçevede gün yüzüne çıkmalarına sebeb olmuştur. Özellikle Allah’ın zat ve sıfat,irade ve kader gibi konularda açıkça farklılıklar,görüşler[30] bunların iftirakına ve ayrılmasına neden oldu.

            Bunlar genel olarak,amelde ehl-i sünnet ve cemaatın çoğunluğunun kabul edip uyguladığı;[31]

            İmam-ı Azam Ebu Hanife,Nu’man bin Sabit-in görüşlerinin ağır bastığı Hanefi mezhebi.

            İdris b. Şafiinin görüşlerinin ve içtihadının tedvin edildiği Şafii mezhebi.

            Ahmed b. Hanbelin görüşlerini ihtiva eden Hanbeliyye mezhebi.

            İmam-ı Malikin görüşlerinin toplandığı Malikiyye mezhebi

İtikatta ise;İmam Muhammed Maturidinin görüşlerinin toplandığı Maturidiyye mezhebi.

İmam-ı Eş’ariyyenin görüşlerini ihtiva eden Eş’ariyye mezhebi.

Bunların dışında mevcut olan bir kısım ameldeki mezhebler hak olmakla beraber ya mensubu olmadığından veya birinci derecede kabul görmediğinden varlığını devam ettirememiştir. Veya batıl ve hak olmayışından dolayı itibar edilmemesine veya az bir mensubunun olmasına sebeb olmuştur.

Netice itibariyle;Gerek amelde,gerekse de itikatta,tarihin süzgecinden süzülenler süzülmüş,sağlamlılığını devam ettire gelmişlerdir. Süzülemeyenlerde ya ölmüşler yada mevzi-i münakaşaları sürdüre gelmişlerdir.

Ehli sünnetin sıratı müstakim ve ehli İ’tizalle Cebriyenin ifrat ve tefritleri;ayetleri anlama farkından doğmuştur.[32]

Başlangıçtan günümüze fikirlerin doğmasına,farklılıkların ortaya çıkmasına,bir yandan da döküntülere sebeb olan bu fikri münakaşa ,sonuçta,yerini bulanlar ve bulamayanları doğurmuştur.

İslâmın başlangıçtaki zenginliği,sonuca doğru zenginliklerin-gerek fikirlerde,gerekse uygulamada-çıkmasını,kabiliyetlerin gelişmesini sağlamıştır.

Günümüzle şöyle bir mukayese yapacak olursak;Günümüzdeki meseleler,gündelik meseleler olup,günlük yer işgal ederler. Saman alevi gibi bir anda parlar ve söner. Pek de geleceği dolduracak ve doyuracak bir kapasiteye sahip olmayan münakaşalardır. Geriye bakıldığında iz bırakan değil,leke bırakan kavgalı bir yapı…

Proje üreten toplumdan ziyade,üretenleri üğüden ve tüketen bir manzara oluşturmaktadır. Bu günkü uğraşılan bu meseleler ile beraber, geçmişteki meşgul olunan eğitim,kültür ve fikir yapısındaki oluşan büyüklüğün farkı zahirdir.

Köklü bir yapı ile,köksüz bir yapı…Bir yanda kimliğini bulmuş bir milletin zenginleşme çabası,diğer yanda kimliğini bulamamanın ezikliği altında kıvranan bir toplum…

Hak mezheblerin tek bir mezheb ile sınırlandırılmayıp,çok olması o dinin zenginliğinden ve de farklı kabiliyetlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Neticede aynı noktada ve tek bir havuzda toplanılmaktadır.

Özetle;Osmanlıda gerek mezheb,gerekse de fikir akımlarının çıkması,ileriye dönük fikir akımlarının artmasına,köklü meselelerle umumi çapta iştiğal etmelerinden kaynaklanmaktadır. Şimdi ise;bu meselelerin gündelik ve siyasi olayların ğubarı altında kalıp,konuşulmaması,unutulmasını da netice vermektedir.

Akıl ve fikir değil,cerbeze hakim kılınmaktadır.

Mezhebler kendi i,çerisinde 3 kısma ayrılır:1)Fıkhi –ameli-mezhebler. 2)İtikadi mezhebler. 3)Yeni çıkan mezhebler.

                                   –     FIKHİ           MEZHEBLER     –

                                      –     HANEFİ       MEZHEBİ   –

                H.80-150yılları arasında yaşamıştır.Asıl adı Nu’man b. Sabit olup büyük imam olmasından dolayı İmam-ı Azam,Hanife-nin babası anlamına da Ebu Hanife adıyla zikredilmektedir.

Küçük yaşından itibaren Kur’an-ı Kerimi hıfzeden imam,diğer islam bilgilerinden de derinleşme yoluna girmiştir.

Emevi ve Abbasiler döneminde (50+20=70 yıl) yaşayan imama Mansur Kadılık teklif

eder. Bunu kabul etmeyen imamı hapse atar ve 15 gün sonra vefat eder.

Fikirlerin çarpıştığı yer olan Irakta yetişen imam kitap ve sünnetle beraber kıyası çok kullanırdı. Rey ehli idi. kıyası yaparken,olayları tüm yönleriyle ele alır,ona göre kıyasla hüküm verirdi.

Hanefi mezhebinin kuruluşunda talebesi Ebu Yusufun (Ö.H.182,M.798) büyük katkısı olduğu gibi, yayılmasında da önemli rol oynamıştır.

İmam-ı Muhammed ve Züfer de bu mezhebin te’sisinde harç rolünü oynamışlardır.

Bu konuda bir beyitte;” Fıkhı İbn-i Mes’ud ekti,Alkame biçti,İbrahim Naha-i harman yapıp dövdü,Ebu Hanife Nu’man öğüttü,İmam Ebu Yusuf Yakub hamurunu kardı,İmam-ı Muhammed-de ekmek yapıp pişirdi,diğer insanlar da hazır yiyorlar.”

Özellikle Osmanlı döneminde devletin resmi mezhebi oluşu,yayılışında önemli rol oynar. Özellikle dört mezheb içerisinde en çok mensubu olan mezhebdir. Ağırlıkla şehirlerde yaşıyanların kabul edip uyguladığı bir mezheb olmaktadır.  

Fıkhın ruhu olup bir umman olan Nu’man bi Sabit;İmam-ı Suyutinin de delil olarak aldığı gibi;[33]”İlim süreyya da asılı bulunsaydı,o ilme fars neslinden bir adam yine de sahib olurdu.”Hadisine mazhar olmuş üstün bir şahsiyettir.

Bir gece rüyasında:” Rasulullahın kabrini açıp,mübarek kemiklerinin parçalarını bir araya getirir şekilde gördüğünü”söyleyen imamın,rüyasını yorumlayan rüya yorumcusu İbn-i Sirin-in şöyle yorumladığını ısrarla anlatmasını isteyenlere şöyle nakleder:”Rasulullahın kabrini açmak,üzeri örtülü kalan ilmi açmak,kemiklerini bir araya getirmekte,sünnetini bir araya getirmektir,dedi. Benim ilmi faaliyetim bunu yapacağımın işareti imiş.”der.[34]

Takva sahibi imam yiyeceğe dikkat eder,haramdan şiddetle kaçınırdı. Öyle ki hırsızlarca çalınan bir koyun sebebiyle uzun müddet et yememiştir.

İmam-ı Azam-[35] ın üstünlüğü umum alimlerce kabul edilmektedir. Ticaretle uğraşıp maddi imkanlarını ve o imkan ile talebelerin okumasını temin eden imamın en belirgin ve ilk akla gelen hususiyeti,fakihliğidir. Buda onun gerçek ve mümtaz vasfını göstermektedir.

Hacda iken Muhammed Bakır’a İmam-ı Azam gösterilerek;-işte dini yıkan adam-denildiğinde,M.Bakır hiddetlenir ve imam onu sükunete davet ederek şöyle der:” Ben hiçbir şeyi aklımla yapmış değilim” Ve,Meni mi pis,bevl mi? diye sorduğunda M.Bakır, Bevl deyince,-evet-bende öyle diyorum. Eğer ben aklıma göre hareket etseydim,her bevilden sonra guslün gerekmesini söylerdim. ( Hadiste de,kabrin en büyük cezasının bevl-den olduğu belirtilir.)

-Oruç mu,namaz mı daha faziletli? –Namaz-deyince-evet- der. Akla göre gitseydim kadınların hayız halinde iken terk ettikleri oruç ve namazdan orucu değil,namazı kaza etmelerini söylerdim.

-Abdestte ayakların altımı,üstümü yıkanır? –üstü-deyince,kirlenen altıdır. Altın meshedilmesini söylemem gerekirdi,diyerek ilzam eder.

Hanefi fakihi İbn-i Abidin şöyle buyurur:” Bir işin,bir ibadetin sahih olması için dört mezhebten birine uygun olması lazımdır.Bir ibadeti yaparken,şartlarından biri,bir mezhebe,başka biride,başka mezhebe uygun olursa,bu ibadet sahih olmaz.”[36]

 

                                   –   İMAM-I   ŞÂFİİ   –

            Ebu Hanifenin vefatıyla dünyaya gelen (150-204) İmam-ı Şafii;Rasulullahın müjdesine mazhar olmuş,anne ve baba tarafından neseben Rasulullaha varan mümtaz bir şahsiyettir.

            Hadiste:”Kureyşten bir alim çıkacak,yer yüzünü ilimle dolduracaktır.”[37]                  

            İlme karşı gayet hırslı olan imam-ı Şafii;gecesini üçe ayırır:Bir kısmında ilmi çalışma yapar,bir kısmında ibadet ve diğer bir kısmını da uykuya ayırırdı. bu özelliğindendir ki;daha 9 yaşında hafız,15 yaşında da fetva vermeye ehil olduğu görülür ve bilinir.[38]

            İmam-ı Malikin hadis kitabı olan Muvatta-ını ezberleyen Muhammed İdris bin Şafii,zeka bakımından gayet üstün bir zekaya malik bir şahsiyettir.

            Diğer zatlardan İmam-ı Malik,Ahmed bin Hanbel,İmam-ı Azamın talebelerinden İmam-ı Yusuf,İmam-ı Muhammed ve bir çok alimle görüşen bu zat,hayatını ilim tahsiliyle de noktalar.

            Şam-da,Gazze de dünyaya gelen İmam_ı Şafii,Mısırda kalıb orada vefat etmesi,Mısır ve Şam da kabul görmesini sağlamıştır. Oranın resmi bir mezhebi olmuştur.

            Dedesi Şafii Peygamberimize kavuşmuş,babası Sabit de Bedir gazvesinde islamiyeti kabul eden bir sahabidir.

            İlim için seyahatta bulunmuş,Irak da İmam Muhammed-den ders almış,bir çok eser yazmıştır.

            Usul-i fıkhın kurucusudur.

            Kitap,sünnet,icma-ı esas alır,ona göre hüküm verirdi.

            -Her yıl Rum diyarından Harun Reşide haraç gelirdi. Bir defasında gelmeyince dediler: Bizimde alimlerimiz var. Müslüman alimlerle yarışsınlar. Eğer müslümanlar yenerse bu haracı öderiz. Bizimkiler yenerse biz müslümanlardan isteriz,dediler ve bahse 400 ruhbanla katıldılar.

            Halife Şafiiyi çağırttı. Şafii-de dicle ırmağının yanında oturalım,dedi. Bağdad halkı,ulemalar ve halifede hep katıldılar. Şafii hazretleri de bir aba giymiş olduğu halde geldi. Seccadesini Dicle ırmağı üzerine döşedi,üstüne oturdu.

            -Kim benimle muhasebe edecekse gelsin,dedi. 400 Rahib Hz: Şafii-den bu kerameti görünce hepsi birden müslüman oldular. Durumu Kayseri Rum-a haber verdiler. Durumu öğrenen Rum Kayseri;-Şükür bu kadarına. İyi ki burada değildi. Bur da olsa tüm tebaam müslüman olurdu,dedi.

 

                                               –       İMAM-I   MALİK   –

H.93-179 yılları arasında yaşayan İmam Malik,Medine de doğup,orada vefat etmiştir.

Kırk sene çalışarak 100 bin hadis toplayarak,bunlar içerisinden 4 binini seçip oluşturduğu Muvatta kitabı meşhur eserlerdendir.[39]

İlimde mükemmel olan bu zat,takvada da öyle idi.

Harun Reşid kendisine,çocuklarına ders vermek için saraya gelmesini teklif ettiğinde:” İlim gelmez,ilme gelinir.” sözüyle zühd-deki tavrını da göstermiştir.

Kitap,sünnet,icma ve kıyası delil olarak kabul etmekle beraber Medine ehlinin ameline de i’tibar eder. O kendisi için bir tercih sebebidir.

 

 

                                 –   AHMED BİN   HANBEL     –

164-241 yılları arasında Bağdad-da yaşamıştır.

Hadisle ziyade iştiğalinden dolayı Muhaddis olarak da zikredilmektedir.

Bir milyon hadisi hıfzına alan bu zatın mezhebinin mensublarının diğerlerine göre az olması;çıktığında diğerlerinin çıkmış ve yaygın olmasındandır.

30 bin hadisten oluşub,7 yüz bin hadisten seçilen meşhur –Müsned- adlı hadis kitabına sahibtir.[40]

Takva ve azimeti esas tutan bu zat;gece kıldığı iki rekat namazın birinci rekatında Kur’an-ın yarısını,diğer ikinci rekatında da diğer yarısını okuduğunu ifade etmiştir.

Halife Me’mun zamanında içtihadi bir durum olan –Kur’an mahluk mu,değil mi?-tartışmasından dolayı,ağzından çıkan sözün ve nefesin mahluk olduğunu- Lafzen ve manen Kur’an-ın mahluk olmadığını ifade edip kabul etmeyen imamı, 28 ay hapis de bırakıp,işkenceye maruz bırakarak, vefatının da bundan kaynaklanan sıkıntılardan meydana geldiği de bildirilmektedir.

 

                                                           –   ZAHİRİYYE   –

 

Bu mezhebi ortaya atan iki alimdir. Birisi, Davud ez- Zahiri el- İsbehani-dir. (Ö.H270) Bu zat mezhebin ilk kurucusu sayılır.

İkincisi de;İbn-i Hazm el- Endülisidir. (Ö.H.456) Mezhebin kurucusu olma vasfına sahib bulunmakla beraber,Zahiri mezhebini açıklayan ve bütün delillerini ortaya koyan odur.

Adından da anlaşıldığı üzere ;Zahire göre hükmeden bu mezhebin referansı ve kaynağı Kur’an olup,re’yi kabul etmez. Sadece Nas-lar delil kabul edilir.

Fikrinin ana teması ve inançtaki ölçüsü;” Allah’ın dini zahirdir,onda batın yoktur;cehr’dir,onda sır yoktur;burhandır,onda gevşeklik yoktur.”der.[41]

İstishabı (Müstahab) da şu ayetten dolayı kabul ederler:” Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur.”[42]

Diğer mezheblere olan muhalefetleri de,bu zahiri hükmün dışında başka bir delil kabul etmemeleridir ki, mesela; Ölüm döşeğindeki birinin tasarrufları,malını başkalarına bırakma endişesinden dolayı varislere bırakılır. Zahirilere göre böyle bir hastanın tasarrufları,aynı sağlam insanların tasarrufları gibidir. Dolayısıyla böyle bir hasta,bütün malını hibe etse hiçbir kimsenin itiraz hakkı yoktur. Zira ölüm döşeğindeki hastanın tasarruflarını kayıt altına alan Seddü-z Zerayi’a dayanan re’ydir. Halbuki zahiriler re’yin hiçbir çeşidini tanımamaktadırlar.

Zahiriler re’yi terk edip,nass-lara sarılacağız,derken son derece tuhaf hükümleri ileri sürmüşlerdir. Mesela; İnsanın idrarı ile suyun pis olacağını hadise dayandırıp hükmederken, öte yandan domuzun idrarıyla suyun pis olmayacağına hükmetmişlerdir. Zira bu konuda bir nass yoktur,derler. Onlara hayvanın idrarı etine bağlıdır,domuzun eti ise pistir,denilse onlar,bu bir re’ydir. İslamın hükümlerinde re’yin bir yeri yoktur,derler.

 

                                                          –   EVZAİYYE   –

İlk olarak ortaya çıkan mezheblerden birisi olan İmam-ı Evzai-nin mezhebidir. Kendisi –88- de Baalbek-de doğmuş, -157- de Beyrutta vefat etmiştir.

Şamda zuhur eden bu mezheb,Endülüse kadar yayılmıştır.

Ancak kendi zamanında bulunan Maliki mezhebinin galebe etmesiyle bu mezheb çöküntüye uğramış,nazarlar Maliki mezhebine çevrilmiştir.

Her ne kadar kendisi takva sahibi olup, İmam-ı Azamla görüşerek koyduğu esaslarda onunkilere yakın esaslar olsa da;zamanla tabilerinin olmaması bu mezhebin ortadan kalkmasına sebeb olmuştur.

 

                                                      –  SEVRİYYE   –

Evza-i gibi, Süfyan-ı Sevri-nin ortaya koymuş olduğu o dönemin bu mezhebi revaç da idi.

Süfyan-ı Sevri H. 97 yılında Kufe de doğmuş, 161 de Basra da vefat etmiştir.

Hadis konusunda imam olup,İmam-ı malike de takdimi olan bir kişidir.

Ebu Hanife ile görüşüb,sohbetleri olan Sevri-nin mezhebi Horasan taraflarına kadar yayılmıştır.

Kendi zamanlarında daha bir çok müçtehid ve mezhebler olmasına rağmen bu iştihar bulmuştur. Ancak zamanla 4 mezhebin yayılıb tedvin edilmesiyle de bu iki mezheb inkiraza uğramıştır.

 

                                               –   İTİKADİ   MEZHEBLER   –

                                               –   CEBRİYE     –

Sahabe ve Emeviler döneminde başlamış olan itikadi meseleler ,özellikle kader, insan ve Cenâb-ı Hakkın fiilleri konusundaki tartışmalar,bazı ayrık otları kabilinden inançtaki sapık mezhebleri doğurmuştur.

Bunun öncülüğünü Yahudilerin üstlendiğini görmekteyiz. Bu sapık görüşlerini,bozulmuş Yahudilikten kalan geçmişlerin hikayeleriyle pekiştirerek müslümanlara talim etmeleri,tahrikle teşvik etmeleri bunların çıkışını hızlandırmıştır.

Nitekim Cebriyeye ilk daveti yaptığı söylenen Ca’d bin Dirhem bu yanlış fikirlerini Şam-daki bir Yahudiden öğrenmiş ve Basra da halkın arasında yaymıştır. Ondan da Cehm b. Safvan öğrenmiş ve yaymıştır. Sadece bununla sınırlı olmayıp, İran menşeli görüşler, Zerdüşlük, Maniheizm ve bunların uzantılarında etkisi vardır.

Nitekim:”Hasandan rivayet edildiğine göre; İranlı bir adam Peygambere (S.a.m) gelerek şöyle dedi: “Ben İran halkının,kızlarıyla ve kız kardeşleriyle nikahlandıklarına şahid oldum. Kendilerine niçin böyle yapıyorsunuz? denildiği zaman;bu, Allahın kaza ve kaderidir,diyorlar. Bunun üzerine Rasulullah (S.A.M):” Benim ümmetimden de aynen böyle söyleyenler bulunacaktır. İşte onlar,ümmetimin mecusileridir.”buyurdular.

Cebriye[43] mezhebinin esası;fiilleri gerçek manasıyla kuldan nefyetmek ve Allaha yüklemektir. Çünki cebriyeye göre kul, istitaatla muttasıf değildir. Fiillerinde mecbur olub,ne kudrete,ne iradeye ve nede hürriyete,ihtiyara sahibtir. Cansızlar gibi ki;ağaç meyve verdi,su aktı,taş yuvarlandı,güneş doğub battı,gök yüzü bulutlandı,otlar yeşerdi,vs,misali,sevab ve ikabda cebirdir ve eğer cebir ,zorlama varsa haliyle teklifte cebir olacaktır.

Bunların delilleri hakkında İbni Hazm şöyle der:” cebriye şu tarzda delil getirmiş ve demiştir ki; Allahu Taala fa’al olub,yarattığından hiçbir şeye benzemediğine göre,ondan başka hiçbir kimsenin de,fa’al olmaması iktiza eder. Fiili insana izafe etmenin manası da; Zeyd öldü,tarzında laf etmekten başka bir şey değildir. Zira onu öldüren Allahtır. Yine bina yapıldı deriz,aslında onu ortaya koyanda Allahtır.

Hasanı Basri Cebriyeye adam toplayan,Basra halkından bir kısmına yazdığı mektubunda:” Kim Allaha,kaza ve kaderine inanmazsa,elbette kafir olur. Allaha zorla ve istemeyerek itaat,üstün gelmek içinde isyan edilemez. Çünki o,kullarına verdiği mülkün maliki,ve onlara lutfettiği kudretin kadiridir. Eğer Allaha itaatla amel ederlerse,oda kendileri ile işledikleri amellerin arasına bir perde koymaz. Fakat mâsiyetle amel ederlerse,dilediği takdirde yine Cenâb-ı Hak yaptıkları ile kendileri arasına bir perde geçer. Buna göre Allah,bir şey yapmadıkları takdirde,elbette onları bir şey yapmaya zorlamaz. Çünki Allahu Taala şayet mahluku itaate zorlamış,cebir etmiş olsa,kendilerinden sevab düşer. İsyana icbar etmiş olsa,bu defada cezaları sakıt olmuş olur. Ve yine onları ihmal etmiş olsa,kudret babında acze düşmüş olur. Halbuki Cenâb-ı Hak mahlukat için kendilerinden gizlediği bir meşiyyete sahiptir.Eğer onlar itaatla amel ederlerse,Allah da kendilerine iyilikle amel edecektir.”der.

Maturidi mezhebinin frenlediği bu mezhebin görüşlerinden bazıları:

-Cennet ve Cehennem fanidir,mutlak manada baki değildir.

-İman ma’rifet,küfür cehildir. Peygamberin vasıflarını bilen Yahudiler,gönülleri yakini olarak inanıp,inkar eden müşriklerde mü’mindir,derler.

Allahın kelâmı kadim değil,hadistir. Halkı Kur’an meselesi olan,Kur’an-ın mahluk olma düşüncesinin de temelini oluşturmaktadır.

-Allahı,mahlukatın vasıflandırdığı vasıflarla –ilim ve Hayat gibi- vasıflandırmaz.

-Kıyamet gününde Allahın görülmesini nefyeder.

 

                                                        –   KADERİYYE   –

Emeviler döneminden itibaren Kaza ve Kader meselelerinin konuşulmasıyla beraber gelişme gösteren bu akım, Cebriyenin aksine ,adeta Allahın iradesini insanın cüz_i iradesinden nefyederek, müstakillen insanın iradesine bağlamaktadır. Mu’tezilede bunlardan biridir. Bu noktada kaderiyye ile birleşmiş olmaları onları kaderiyyenin içerisinde bir müstakil mezheb kılmıştır.

Kaderiyye farklı olarak insanın amelini esas alarak – fiili ve işi esas kabul etmiştir. Nitekim bunların reislerinden Ba’bed b. Halid el- Cüheni,Kaderi günaha sebeb gösteren bir kişiye; Kader yoktur,aslolan iştir.”diyerek,önce iş,sonra ilim,daha sonrada irade gelir. Burada Kaderin Allahdan adeta tecrid edilerek değerlendirilmiş olması,kaderiyye diye isimlendirilmelerine neden olmuştur. İnsana farklı bir nüfuz alanı çizmiş olmaktadırlar.

Irak ve Basrada cereyan eden bu akımın ilk mensubunun başlangıçta hristiyan iken müslüman olup,tekrar hrıstiyanlığa geçen bir ıraklı olduğu ifade edilir. Başlangıç da bundan ve buradan yayılan bu fikir ve akımı,İran ve Horasana kadar yayılmıştır.

Hadiste:” Kaderiye ,bu ümmetin mecusileridir.”

“Ümmetimden iki sınıf vardır ki,bunlar için İslâmda bir nasib yoktur.1)Mürci-e 2)Kaderiye”[44]

 

                                                        –   MÜRCİ-E   –

Bu mezheb kebire yani büyük günah işleyenleri ele alıp,durumları hakkında farklı görüşlere sahne olmuştur. Hz. Osmanın şehid edilmesiyle devreye giren bu mezheb bir yandan; Allahın geniş af sahibi olup,küfür hariç ,Allah bütün günahları affeder,demekle bir yandan kendilerini temize çıkarmaya çalışırken ,diğer yandan da isyancılara sığınak,bozgunculuğa da vesile olmuştur.

Diğer bir kısımda o dönemde çıkan fitne ve olaylar karşısında susmayı tercih edip,bir hükme varmayanlar.

Haricilerin kafir dediği,Mu’tezilenin mü’min değil,bazen de müslümandır dediği, Hasan-ı Basri ve bir kısım tabiinin de münafıktır dediği büyük günah konusunda daha esnek davranan mürci-e affı ön plana çıkarmıştır. Müslümanların çoğunluğunu oluşturan Cumhur ise; O kişi asi bir mü’min olup,işi Allaha kalmıştır. Dilerse günahınca azab eder,dilerse affeder demiştir

Hadiste:” İlerde bir sürü fitneler çıkacaktır.Bu fitneler içinde,oturan yürüyenden,yürüyende koşandan daha hayırlıdır. O fitneler üzerinize geldiği veya koptuğu zaman,gözünüzü dört açın! Artık o zaman içinizden kimin bir devesi,kimin bir koyunu ve kimin bir tarlası varsa,bunlara birer tane daha eklesin! Bunun üzerine bir adam: Peki ya Rasulallah!Ya hiç devesi,koyunu ve tarlası olmayan ne yapsın?deyince,Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:” Oda tutar kılıcını alır ve bir taşla vurarak ağzını körletir. Artık sonra kurtulabilirse kurtulsun.” buyurularak,bir yandan çıkacak fitnelerden haber verilmekte,bir yandanda kıl-ü kal -den kaçınarak,ifrat ve tefritten uzaklaşarak orta yolu tavsiye etmiştir.

Hadiste:”Ümmetimden iki sınıf vardır ki,bunlar için İslamda bir nasib yoktur. 1)Mürci-e 2)Kaderiye.[45]

 

                                              

                                               – MU’TEZİLE   –

Emeviler döneminde ortaya çıkan bu mezheb , “Abbasiler döneminde Bağdad, Şia,Mu’tezile, Selefiyye ve Eş’ariyye gibi belli başlı kelam mekteblerinin serpilip geliştiği en önemli kültür merkezlerinden biriydi.”[46]

Hz. Ali ile Muaviye arasında cereyan eden olaylar ile gündeme giren bu mezheb, Hasan-ı Basri-nin meclisine devam eden Vasıl bin Ata-nın oradan kovulması ve ayrılmasıyla –ayrılanlar-adıyla bu adı almıştır.

Genel görüşleri:1) Tevhid. Allahı sıfatları olan alim,kadir olarak düşünmeyip,birlemek. Aksi takdirde sıfatlarıyla başka ilahlar düşünülmüş olacaktır,der.

2)İnsan fiilinin halıkıdır,der.

3)El- Va’d vel- Va’id. Yapılan işlerinin karşılığının görülmesidir.

Cebriyenin aklı ve sebebleri reddetmesine karşı,Mu’tezile aklı hakim kılmakta ve sebebi hakiki olarak kabul etmektedir.[47]

Mu’tezile mezhebi ve bir kısım hariciye mezhebi:” Günahı kebairi irtikab eden,kafir olur veya iman ve küfür ortasında kalır”diye hükümlerinde hata ettiklerini”[48],ifade ederlerken bunu küfürle eş tutmalarını:” Biz o gün günahkarları gözleri masmavi bir şekilde mahşerde toplayacağız.”[49] ayetindeki Mücrimler ifadesinden çıkarmaktadırlar.[50]

Ve amelsiz imanın faydasız olduğuna dair ayette:” Onların yaptıkları her bir (iyi) işi dikkate alırız,fakat onu saçılmış zerreler haline getiririz.”[51]

Mu’tezile kötülüklerin mesela dalaletin yaratılmasını Allaha vermemeyi şu ayete dayandırır:” Biz senden sonra kavmini İmtihan ettik. Samiri onları saptırdı.”[52] Saptırmanın Samiriye izafe edilmesiyle delil getirilir. Oysa o bir saptırmada şiddetlisi olarak nitelendirilir,yaratan yine Allahdır.[53]

Kelamda önemli bir yer tutan –Hüsün ve Kubuh- konusunda ,ehli sünnet dinin bildirmesiyle bilinmesini öne sürerken, Mu’tezile aklı ön plana çıkararak,onu esas almışlardır.[54]

Mu’tezile Kur’an-daki :” O bir zikirdir.” ayetini delil getirerek muhdes ve yaratılmış olduğuna –dip notdaki- âyetlerle delil getirir.[55]

İmam-ı Eş’arinin kitabı olan –el İbane- de,Mu’tezilenin- Allahın cennetde görülmeyeceği,sıfatların inkârı,görüşü tenkid edilmektedir.[56]

Mu’tezile mezhebi;her ne kadar içerisinde Mu’tezili olan Zemahşeri gibi,ilimde,mantıkta,dilde derinleşen bir müstesna şahsiyet olsa da merdut,ehli sünnetce kabul edilmeyen reddedilmiş batıl bir mezhebdir.[57]

 

 

                                               –   EŞ’ARİYYE   –

Fıkıhta şafii mezhebine mensub olanların genelde fikirlerini kabul ettikleri itikadi bir mezheb olan Eş’ariyye;Ebu’l Hasan el-Eş’ari-nin (ö.324 /935-36)[58]fikirlerini ihtiva etmektedir.

Kendi döneminde yaygın olan bir çok batıl mezheb vardı. Başlangıç da kendiside Mu’tezilenin görüşlerini benimsemesine rağmen,bundaki yanlışları bizatihi içinden birisi olarak yanlışlıkları görmüş ve bu görüşlerinden vaz geçerek ayrılmıştır. Bunu kendisi bir Cuma günü halka şöyle ilan etmiştir:

“ Ey insanlar! Beni bilen bilir,bilmeyenlere de işte kendimi tanıtıyorum. Ben falan oğlu filanım. Vaktiyle Kur’an-ı Kerimin mahluk olduğunu , Allah-u Taalanın gözlerle görülemeyeceğini ve kötü fiilleri kendimin (Kul fiilinin halıkıdır.) işlediğini söylerdim. Ama,artık tevbe etmiş,sözlerim ve fiillerimden dönmüş ve Mu’tezileyi red için ortaya çıkmış bulunuyorum. Evet,onların bütün kirli çamaşırlarını ortaya dökecek,ayıp ve eksiklerini bir mir gözlerinizin önüne sereceğim,diyerek Mu’tezile ve Kaderiyye mezhebini orada delilleriyle çürüterek,kendisinin de ehli sünnet mezhebi yani,doğru,gidilecek bir mezheb,diğer mezhebler gibi his ve hevaya göre değil de,Hadis ve ayetlere istinad edilmesi gerektiğini,aksi halde ister istemez,his ve heva ile hareket edilerek,yanlış hükümler verileceğini halka söylemiştir.”

İmam-ı Eş’ari mezhebini şöyle tarif eder:” Bizim söylemekte olduğumuz söz ve inanmakta olduğumuz din; Allahın kitabı Kur’an-a,Rasulünün sünnetine,sahabe,tabiin ve hadis imamlarından rivayet edilen hususlara sımsıkı sarılmaktan ibarettir.Evet,işte biz bunlara yapışırız. Allahın yüzünü ak etmesini,derecesini yüceltmesini ve ecrini kat kat vermesini niyaz eylediğimiz Ahmed ibni Hanbelin kabul ettiği ve inandığı esasların peşinden gider,onun sözüne ve görüşüne muhalif olan kimselerden uzaklaşırız.”demektedir.

Böylece ehli sünnet ve cemaatın çizgisinde devam eden Eş’ari,Mu’tezileye de büyük darbe vurarak,yayılmasını durdurmuş ve engellemekle büyük bir hizmette bulunmuştur.

Eş’ari Maturiden bazı noktalarda ayrılmakla beraber[59],temel noktalarda birleşmektedirler.

 

                       

            –   MATURİDİYYE   –

Fıkıhda Hanefi mezhebine mensub olanların ekseriyetinin itikadda da kabul ettikleri Ebu Mansur Muhammed el Maturidi(ö.h.268) ismiyle bilinmekte,H.3.asrın sonlarında ortaya çıkarak,o zamanda yayılmakta olan mu’tezilenin fikirlerini mantıki olarak çürütmüştür.

Ebu Hanifenin kabul ettiği hükümlerde bir birlik içerisinde olan Maturidi,Şeriatın hükümlerini akli,mantıki delillerle isbat etmiş,şeriate aykırı düşmedikçe aklın hükmünü ön plana çıkararak kabul etmiştir.[60]

Eş’ariyle bir çok noktada birlik içerisinde olup,ayrıldıkları noktalarda on-u geçmemektedir.[61]

Mesela ayrıldıkları noktalar; Maturidiler,Ebu Hanifenin metoduna uyarak,marifetullahın akılla idrakini vacib saymışlardır.

Eş’ariler ise;şeriat kanunuyla ancak vacib olacağını söylemişlerdir.

 

 

                                               –     SELEFİYYE   –

  1. 4. asırda çıkıp, meseleleri Kur’an ve Hadis ölçü ve esas alınarak izah ve başvurulmasını temel alan hak bir mezhebdir.

Bu noktada Eş’ari ve Maturidiye muhalefet etmektedirler.

H.7. asırda bu mezhebin ihyasına çalışan İbni Teymiye ,bazen ihtilaflara sebeb olan Kur’an ve Hadis dışındaki kaynakları kabul etmeyip,itibar etmemeye sebeb olmuşlar. Her görüşün kaynağının bizatihi bu iki kaynak da mevcut olması gerektiğini savunmuşlardır. Neticede buda,kendisinin görüşüne uyanı almayı,uymayan noktalarda da farklı anlayışları doğuracak görüşlerin çıkmasını netice vermiştir. Yani kaynağı iki kaynakla inhisar altına alan bu görüş,gerçekte binlerce sağlıklı-sağlıksız kaynağın doğmasına neden olmuştur.

Selefiyun,Allahın vasıfları ve işleri hakkında,Kur’an-ı Kerim veya sünnette mevcut olan her şeyi kabul ederler.

Selefiye,Allahın sevgi,gazap,öfke,rıza,nida ve arş üzerine karar kıldığını kabul ederler.

Selefiye,müteşabih ayetler konusunda ihtilafa düşüp,te’vilini caiz görmemişlerdir.

Hz. Peygamber zamanında Medineye devamlı olarak müteşabih ayetleri soran bir adam gelir. Hz. Peygamber (S.A.M9 ona;Hz. Ömeri gönderir. Hz. Ömer bir hurma dalıyla adamın kafasını yarar ve izin vererek memleketine gönderir. Ayrıca; Ebu Musa el- Eş’ariye yazdığı mektubunda “ Bu kimseyle hiçbir kimse düşüp kalkmasın.”der.

Seleften Malik bin Enes:” İstiva ma’lum,keyfiyeti meçhuldür. Ona iman vacib,onun ne olduğunu sormak bid’attır.”der.

Özetle; İnsan Kur’an ve Sünnetde geçen müteşabihatın maksadını bilemeyeceğini itiraf etmek mecburiyetindedir.

-Kayıtsız,şartsız müteşabihata iman etmelidir.

E.Hamdi Yazır,Haşeviyye ve selefiyye mezhebinin farklı olduğunu şöyle belirtir;é Allahı insana benzetip zahire göre hükmetmesi,bunun aslı Selefiyye olmayıp,birbirinden ayrıdır.”[62] der.

                                               –   HARİCİLER   _

Hz. Osmanın şehid edilmesinden sonra başlayıp,katilinin bulunmasını isteyenlerin Hz. Ali ye karşı ayaklanmalarıyla başlamış ve gelişmiştir. Olayı zamana ve katillerinin tesbitine bağlayan Hz. Alinin bu tutumunu pasiflikle değerlendiren tarafların bu tutumlarının siyasetle de bağlandırılması üzerine,patlak vermiştir.

Hz.Talha,Zübeyir ve Hz. Âişenin birlikte Hz. Aliye karşı gelmesiyle Cemel vak’ası, Suriye valisi olan Hz. Muaviyenin de halkı peşinden sürükleyip,Hz. Osmanın intikamını alma düşüncesiyle giriştiği bu kanlı savaş da 26 Temmuz 657 yılında Sıffin savaşı olarak baş göstermiştir.

Sıffin savaşında Muaviye taraftarlarının kayıp verip mağlubiyetleri üzerine siyasi dahi Amr b. Âs-ın tavsiyesi üzerine muaviye taraftarlarının mızraklarına Kur’an nüsha ve sayfalarını asmaları üzerine karşı tarafta bir durma ,durgunluk ve ihtilaf meydana geldi. Bu tereddütten istifade ile Kur’an-ın hakem olmasını Hz.Aliye yazılan mektupla bildirdiler. Bunun bir hile olduğunu bilen Hz. Ali, diğerlerin kan dökülmemesi,barış umudu düşüncesiyle zorlamaları neticesinde kabule mecbur oldu. Muaviye tarafından Amr b. Âs, Hz. Ali tarafından da Musel Eş’ari hakem seçildi.

Hakemler kendi aralarında yaptıkları gizli anlaşma gereği hem Hz. Ali,hem de Hz. Muaviye azledilecekti. Ve toplanıldı. Hz. Alinin hakemi Musel Eş’ari;Ben parmağımdan bu yüzüğü nasıl çıkarıyorsam,öylede Ali yi hilafetten azlediyorum,dedi. Muaviyenin hakemi Amr b. Âs;bu yüzüğü nasıl parmağım takıyorsam ,öylede Muaviyeyi hilafete nasb ediyorum,dedi. Ve olaylar bunun üzerine patlak verdi. Haricilerin ortaya çıkmaları bu olayla gerçekleşti.

-Hüküm ancak Allahındır.-diyerek ayrılanlara böylece çıkanlar anlamına hariciler denilmiş oldu.

Her ne kadar bu olayların kaynağında meşhur münafık Abdullah b. Sebe olsa ve Hz. Osman aleyhtarlarının hepsinin de Hz. Alinin ordusu içinde bozgunculuk yapmış olsalar da ittifakla sıffin Vak’ası Haricilerin tarih sahnesine çıkışlarının başlangıcını oluşturur.

Hz. Osmanın şehid edilmesinden sonra başlayan bu olayları,özellikle Hz. Osmanın şehid edileceğini Peygamberimiz haber vermişlerdir.[63]

Mezhebler içerisinde en sert bir yapıya sahib,tekfirde ifrat, aşırı bir tutumda bulunmakta,bir kolu olan İbaziyye ise en mu’tedili kabul edilmektedir.[64]

Hadis de:” Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar” Bunlarda Hariciler,Hururiyye ve diğer haricilerdir.[65]

Onların bu ifratlarından, Haricileri öldürmenin farz olduğunu bildiren hadisler zikredilmiştir.[66]

                                 –   Ş İ İ L İ K     –

Hz: Ali taraftarı olarak ortaya çıkan bu mezheb,şahsından ziyade hilafeti ön plana çıkmış,iş siyasete taalluk etmiştir. Hz. Aliye taraftarlık uğruna başkalarını tekfire kadar gitmişlerdir.

           İslâm inancında bir kimseyi tekfir etmek son derece tehlikeli,son derece büyük vebali olan bir davranıştır. Hz. Peygamber (S.A.M.) şöyle buyurur:” Kim kardeşine kafir derse,ikisinden biri mutlaka kafir olmuştur. Eğer itham edilen kafir değilse küfür,itham edene döner.[67]

         Ehli sünnet vel Cemaat dışında kalan sapık mezheblerden haricilerin tekfir edilip edilemeyeceği münakaşasında bazıları,bir müslümanı tekfir etmenin mesuliyetinin büyüklüğünü göz önüne alarak,ortadaki mübhemiyet sebebiyle,müsbet veya menfi hiçbir şey söylememeyi tercih ederken,[68] tekfir edilmeleri gerektiğine kâail olanlardan bir kısmı da görüşlerine delil olarak yukarıdaki hadisi zikretmişlerdir. Ve “Onlar islâm ümmetini tekfir ettiklerine göre,kendileri kafir olmuştur.”demişlerdir.[69]

         Bu düşüncede olan Kadı Iyaz eş-Şifa adlı eserinde :” Ümmeti dalalet ve bütün ashabı küfürle ithama müncer olan herhangi bir söz sarf eden herkesin kesinlikle küfrüne   hükmediyoruz.”[70]

Hilafet Hz. Alinin hakkı idi, onun hakkını yediler- düşüncesiyle şablonlarını kurdular.

Hz. Ali ve evlatları olan 12 imamı masum görüp,dediklerinin mutlak doğru olduğunu, sonuncusunun mehdi olub,ahirzamanda çıkacağı inancı inançlarında önemli yer tutar.

  1. imam gizli olduğundan cumanın farz olmayacağını,namazın ise üç vakitte veya sabah –akşam olarak kılınabileceği,abdestte ayağı yıkamayıp,meshin farz olduğu,geçici nikah olan,üç aylık bir nikahın, Mut’a nikahının caiz olduğuna inanmak,muharrem ayında matem tutmak ve ezan –namaz anında çok duada bulunmak amel ve ibadetlerindeki farklılıklardandır.

Ehli sünnet ile şiiler arasında önemli bir tartışma alanı imamet yani devlet başkanlığı meselesidir.[71]

Şia mezhebi; Hz. Ali muhabbeti gibi şiayı velayet ve şiayı hilafet yani Hz. Aliye muhabbetten ziyade H. Ebu Bekir ve Hz. Ömere düşmanlığı esas alır. Birincisinde şeyhlik gibi manevi durum söz konusu olurken,ikincisinde şahlık gibi makam ön plana çıkmaktadır.

“ Şiiler için Atebat-ı Aliye-den olan Kerbelayı ziyaret,farz makamındadır.”[72]

“Usulüş-şianın vazıı-fikirlerinde sonradan islam dünyasını karıştıran batınilik (ki bunlar; Abbasiler,Fatımiler-Mısırda-,Büveyh oğulları,Hasan Sabbah gibi devletler)[73] ve Hurufilik mezheblerinin ilk temayülleri sezilen- Hz. Ali devrinde yaşamış ve Medayine nefyedilmiş olan Abdullah b. Sebe’dir.”[74]

“İslâm dünyasında ilk önce Marika,Şia;Kaderiye,Mürcie,Cehmiye gibi siyasi ve usuli mezheblerin Hz. Ali devrinden başlayıb”[75] genişlemişlerdir.

Usulü şia da üçe ayrılıb; Mufaddıla,Sabbe ,Müellihe olub,her imamın ölmesiyle de çoğalmalar olmuştur: Keysaniye, Zeydiye, İmamiye, İsmailiye, nihayet isna aşeriye zuhur etmiştir.[76]

İsna aşeriyede dinin esası üçdür: Tevhid, Nübüvvet ve Mead.

Mezheb de ise ikidir: Adl ve İmamet meseleleridir.

Başını Abdullah b. Sebe’nin çektiği galiyye, Hz. Ali ve evlatlarına uluhiyet isnad edip, “ İbadeti gerekli görmezler.”[77]

Diğer İslâm dışı bir mezheb olan galiyyede ibadeti gerekli görmeyib, dinin emirleriyle ahlaki ve kanuni düzenlemeleri benimsemeyen,her şeyi mübah gören kimselerdir. Bunlar şii topluluğu olmak üzere bir çok kollara ayrılmaktadırlar.[78]

20 –ye kadar varan kolları olup ilk olarak ilhanlılar zamanında iranda temeli atılıp hala en fazla İran da temsil edilmektedir.

-ZEYDİYYE =Yemende bulunub, Hz. Hüseyinin Ali Zeynül Abidin den,torunu Hz. Zeydi imam ve halife edinenlerdir. Bunlardan;

Carudiyye;Hz. Alinin imam olması gerektiğini söyler.

Süleymaniyye ve Salihiyye; Halife tayininin şura ile olmasını söyler.

“-İmam-ı Zeyd-Sadat-ı azimeden ve Eimme-i Al-i Beyttendir. Ve müfrit şiaları reddeden ve – Gidiniz,siz Rafizilersiniz- deyip Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer-den teberriyi kabul etmeyen ve o iki halife-i zişanı hürmet edip kabul eden bir zattır. Onun etba’ları, Şia’ların en mu’tedili ve en sünnisidir. Bunlar hem ehli insaf ve hem çabuk hakkı kabul eder bir taifedir. İnşaallah Vehhabilerin tahribatını tamire sebeb oldukları gibi Ehli Sünnet ve Cemaattan, Zeydilerin inhirafları dahi istikamet kesb edip, ehli sünnete iltihak edip imtizaç edecekler.”[79]

İMAMİYYE= İmam tayininin Allaha vacib ve borç olduğunu iddia ederler. 12                                                        

İmamı kabul ettiklerinden –İsna Aşeriye de denilmektedir.

GALİYYE= Başta Abdullah b. Sebe’nin başlattığı Hz. Ali ve evlatlarına uluhiyet isnad edenler.

İSMAİLİYYE=Bu mezhebin lideri Hasan Sabbahdır.[80]

Ehli sünnete karşı olan bu mezheb[81],fedaileriyle yaşar.

       Bir defasında Selçukluların bunlara vezir göndererek, bu davalarından vaz geçmelerini söylemek üzere bir elçi gönderilir. Elçiler geldiğinde; Hasan Sabbah fedailerini çağırarak;-Birisine kendisini kaleden aşağı atmasını söylediğinde adam tereddüt etmeden hemen kendisini atar. Birisine de kendisini hançerlemesini söylediğinde hemen hançerleyince,vezirler hayrette kalırlar. Hasan Sabbah ise onlara; Gidin padişahınıza bu gördüğünüzü söyleyin. Ve bunlar gibi 20 bin daha fedaim vardır,diyerek onları gönderir.

– Bir defasında Celaleddin-i Suyuti hazretleri camide bunlar aleyhinde ileri-geri konuştuğunda ,bunlar bunu öldürmeyib,korkutmak için yanına birkaç feda-i gönderirler. Bu feda-i bir rivayete göre 7 sene,diğer bir rivayete göre de 2 sene onun ders halkasında,mükemmel şekilde derse devamda bulunur. Bir gün Suyuti yalnız başına kaldığında (Bu durumu zaten arıyan feda-i) üzerine çullanarak; Eğer bir daha efendimiz ve emirimiz hakkında böyle konuşursan seni öldürürüz.-deyince, Suyuti de bir daha konuşmayacağına dair söz verdiğinde,- Haydi kalk ,seni emirimizin _Hasan Sabbahın –yanına götüreceğiz,dediğinde;ona gelemeyeceğini söyler. Bundan sonra ona 300 altın vererek,ve bir daha böyle konuşmadığın müddetçe emirimiz sana her sene 300 altun verecektir,derler.

                     İsmaililer en çok Selçuklulara düşman olub,onların büyükleri ve vezirleri bu fedailer tarafından öldürülmüşlerdir.

                  Bir gün bir feda-i bunlardan bir veziri öldürmek üzere,saraya kadar-namazıyla,abdestliliğiyle,ve kendisini doğru ve dürüst göstermek suretiyle girmeye muvaffak olur. Ve hayvan bakıcılığına tayin edilir. Bir gün vezir kendisinin iki seçilmiş at getirmesini söyler,oda götürür. Vezirin yanında kimse kalmadığı bir anda,vezir ata bakmak üzere eğildiğinde üzerine saldırarak öldürür. Kendiside yakalanıp öldürülür,fakat bunu kendileri için bir şeref saymaktadırlar.

                     Bir gün bir camide hoca bunları attığında ,bunlar bunu haber aldıklarında oraya gelir ve hocayı camiye geleceği yolun üstünde 7 kişi beklerler. Hoca geldiğinde üzerine saldırırlar. Fakat hoca zırhlı bulunuşundan bir şey olmaz. Onlardan beşi cemaat tarafından yakalanarak öldürülür. Yalnız iki kişi kaçarak kurtulur. Bunu haber alan bunların sahibleri ölümden sevinirler. Birisi; Çok şükür –oğlum öldürülmüş-diyerek eline-başına kına yakıb,gözüne de sürme çeker. Oğlu ise kurtulanlar arasında olub,eve geldiğini görünce üzülür ve oğluyla konuşmayarak yas tutar.

                  Hasan Sabbah fedailerine;eğer benim dediklerimi yaparsanız,sizi dünyada iken cennete koyarım-diyerek,onlara haşhaşı içirip,önceden hazırlamış olduğu,güzel bir bahçeye ve içinde bazı güzel kızların olduğu hasebiyle o kimseleri böylece aldatarak,her emir ve isteğini yaptırmaktadır.

 

–   MÜŞABİHE   –

Bu batıl mezheb Allahı insana benzetib,insan gibi organlara sahib olduğunu iddi-a ettiklerinden bu adı almışlardır.

Bu akımda, daha ziyade maddiyunun,maddeciliğin etkisi görülmektedir.

 

                                 –   VEHHABİLİK   –

Abdulvehhab adındaki birisinin kurduğu ifrat görüşleri ihtiva eden ,Hanbeliler içinden Vehhabi mezhebi zuhur etmiş ve bu mezheb Allahtan maada,her kim olursa olsun hürmet etmek şirk demiştir.[82]

Şahısları kutsal sayıp,bid’atların zuhuruna sebeb olub,İbni Teymiyenin görüşlerinin takibcileridirler.

Kökü derinde olan bu mezheb,ehli sünnetin yanlış hareketi,manayı harfide kalmayan dine aykırı yapılan kabir ziyaretleri,türbelere kurban kesme gibi ifrata varan hareketler,zahiri sebeblere aşırı bağlılık bu mezhebin çıkışında önemli rol oynamıştır.

İslam Ansiklopedisinde Vehhabilik üzerinde durulurken[83],ölçüsüz muhafazakarlığı ile beraber,ıslahçı düşüncenin gelişmesinde rol oynadığı ifade edilir. Yumuşatılmış bir ifade tarzıyla. Bununla beraber vehhabi sapıklığı da atfedilmektedir.[84]

“Hadisat-ı zamaniye bahanesiyle Vehhabilik ve Melamiliğin bir nevine zemin ihzar etmek tarzında,bazı ruhsat-ı şer’iyyeyi perde yapıp eserler yazılmış.”[85]

Melamilik ise;Osmanlıdaki Fütüvvet ve Ahilik teşkilatının karşısında şiilerin de yaymaya çalıştığı bozuk fikirli bir akım.[86]

İngiliz Ajanı Hempher sinsi planlarını eserinde sıralarken;-Vehhabilikten büyük istifade ettiklerini itiraf eder.[87]

Haremeyni Şerifeyne musallat olan Vehhabiler ile ilgili yazdığı eserinde Bediüzzaman şu tesbitlerde bulunur:

“Hazret-i Ali (r.a), Vehhabilerin ecdadından ve ekserisi Necd sekenesinden olan Haricilere kılınç çekmesi ve Nehrivan’da onların hafızlarını öldürmesi,onlarda derinden derine,hem din namına şialığın aksine olarak Hz. Alinin (r.a) faziletlerine karşı bir küsmek,bir adavet tevellüd etmiştir. Hz. Ali (r.a) “şah-ı velayet” ünvanını kazandığı ve turuk-u evliyanın ekser-i mutlakı ona rücu etmesi cihetinden Haricilerde ve şimdi ise Haricilerin bayraktarı olan Vehhabiler de,ehli velayete karşı bir inkar,bir tezyif damarı yerleşmiştir.”

“ Vehhabilerin azim imamlarından ve acib dehaları taşıyan meşhur İbni Teymiye ve İbn-i Kayyıme’l Cevzi gibi zatlar Muhyiddin-i Arab (k.s) gibi azim evliyaya karşı fazla hücum ettikleri ve güya mezheb-i Ehl-i Sünneti Şia-lara karşı Hazret-i Ebu Bekirin (r.a) efdaliyetini müdafaa ediyorum diyerek,Hazret-i Ali’nin kıymetini çok düşürüyorlar. harika faziletlerini adileştiriyorlar. muhyiddin-i Arab (k.s) ,çok evliyayı inkar ediyorlar.”

Meslekler ve mezhebler konusunda kıstas ve ölçüyü koyan Bediüzzaman,tesbitinide şöyle yapmaktadır:”Meslekler,mezhebler ne kadar batıl da olsalar,içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak,bir hakikat bulunur. Eğer asarına ve neticelerine hükmeden hak ve hakikat ise ve menfi cihetleri müsbet cihetlerine mağlup ise,o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakikat,neticelere hükmedemiyor ve menfi ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa,o meslek batıldır. Onun ehli,ehl-i bid’a ve dalalet olur.”

“Hem mesela, Vehhabiler ve hariciler ise,nusus-u şeriata ve sari-i ayata ve zevahir-i ehadis-e istinad ederek halis Tevhide münafi ve Sanemperestliği ima edecek her şeyi reddetmekliği kaide tutmuşlar. Fakat,birinci nüktedeki üç esasta beyan edilen sebebler cihetinden gelen menfi garazlar,onları haktan çevirip,dalalete saptırmış ki,ifrat derecesinde tahribat yapıyorlar. Ve hakeza,Cebriye olsun,Mu’tezile olsun,hangi fırka olursa olsun,böyle bir hakikati,mesleğinde görüp,onunla aldanıp,sonra dalalete saplanır.”

Yukarıda da İngiliz Ajanı Hempher-in de söylediği gibi:” Sadattan olan Şerif-i Mekke,Ehl-i Sünnet ve Cemaattan iken,zaaf gösterip,İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyn-e müstebidane girmesine meydan verdi. Nass-ı ayetle küffarın girmesini kabul etmeyen Haremeyni Şerifeyni,İngiliz siyasetinin,alemi İslâmı aldatacak bir surette,merkez-i siyasiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden,ehl-i bid’attan olan Vehhabiler,hariçten medar-ı istinad aramayarak,filcümle nimmüstakil bir siyaseti İslâmiye takip ettiklerinden,şu cihette haklı olarak o gibi ehli sünnete galebe ettiler denilebilir.”

Bazı yanlışlıkların yanlış mezheblerin doğmasına sebeb olacağına da işaret eden Bediüzzaman:” Ehl-i Sünnet,bir su-i hareketiyle kadere fetva vermiş ki, Vehhabileri ehl-i Sünnete taslit etmiş. Vehhabiler zulmeder;çünki,hem çok müfritane,hem intikam kârâne,hem haricilik namına ettikleri için,cinayet ediyorlar.”

Bütün bu olumsuzluklara rağmen,günahlarını bile affettirecek güzel cihetleri ve neticesi konusunda da:” Namaza çok dikkat ediyorlar. Şeriatın ahkamına tatbik-i harekete çalışıyorlar. Başkaları gibi lakaydlık etmiyorlar. Güya dinin taassubu namına tecavüz diyorlar. Başkaları gibi dinin ehemmiyetsizliğine binaen şeair-i diniyeyi tahrib etmiyorlar. Hem,Vehhabilik az bir fırkadır. Koca Alemi İslâmın havzı kebiri içinde ya erir,ya i’tidale gelir;çünki menba-ı hariçte değil ki,alem-i İslâmı bulandırsın. Menba-ı hariçte olsaydı,çok düşündürecekti.”[88]

 

                                 –     BAHAİLİK   –

1844-de ortaya çıkan bu mezheb, “Hz. Muhammedin son Peygamber olmadığını ve İslâmiyetin de son bir din olmadığını “iddia ederler.

İnanç ve ibadet konusunda,kitabı mukaddese inanıp,namaz,oruç ve hac yükümlülükleri arasındadır. Namazda kıble olarak Hayfa cihetine yönelirler.

Abdest alıb günde bir kere kılınan büyük ve küçük namaz hepsinin yerine geçiyor,orta namaz olan günde iki vakitte kılınır.

Bir perhiz mahiyetinde olan oruçları 19 gündür.

Sadece erkeklere farz olan hac ise, babın şirazdaki evi veya Bahaullahın Okka-daki evi ziyaret edilir.

Zekâtları sadaka ve bağış mahiyetindedir.

Bugünde yayılmakta olan bu batıl mezheb,daha ziyade Hristiyan,Yahudi ve Mecusiler tarafından benimsenmektedir.

 

KADYANİLİK –

Temel inancı mehdilik üzerine oturmuş olan Mirza Gulam Ahmed-in kurduğu bu mezheb,bunu Kur’ana dayandırır.

Hz. İsa-nın çarmıha gerilmeyib,keşmire hicret ettiğini ve hindistanda dinini yayarak,120 yaşında burada öldüğünü kabul etmektedir.

1901-deki “İlhami hutbesi”nde:” Bu kitabı kulların Rabbi olan Allahtan ilhamla aldım. Bir bayram günü Cebrailinde şahit olduğu,bir mecliste hazır olanlara okudum. Bunların ayetler olduğu hususunda şüphe yoktur. Hiç kimse benim gibi konuşamaz. Bunlar kainatın Rabbının bana vahyettiğinin hakikatleridir.”

“Vedduha” suresine bir nazire yapmaya kalkan bu insan 1908-de ölmüş,halifeleri tarafından devam ettirilmiştir.[89]    

30-10-1999               MEHMET   ÖZÇELİK

[1] Bkn.Şualar. Bediüzzaman. Said Nursi. Sh.278,Sözler.agy.454-455 ve 24.söz.2.dal,Mektubat.agy.29.mektub.7.kısım.2.işaret.

[2] İslam Ansiklopedisi.İsam. 19/156,Bak.islam Kültür Atlası.İ.R.ve L.L. Faruki.314,316.

[3] Age. 19/147.

[4]Hud.118.

[5] Neml.76.

[6] İbn-i Mace.(Arapça) 2/1303.

[7] İslam Ans.age.19/146.

[8] A’raf.138,Tefsir-i Kebir.Heyet.16/27.

[9] İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk.A.Udeh.Terc.A.Nuri.1/313.

[10] Müsned.A.B.Hanbel.1/27,İslam Tarihi.A.Köksal.Medine devri.9/196.

[11] Bilinmeyen Osmanlı.Prof.A.Akgündüz,Doç.S.Öztürk.95-96,İlmihal.isam.II/97/105.

[12] Bkn.Dar-ı Harb nedir?M.Kırkıncı.Sh.28-29.

[13] Age.Sh.41-50,Hadislerle Müslümanlık.Kandehlevi. 5 / 1767.

[14] Günümüz Meselelerine Fetvalar.H.Günenç.3/55.

[15] Mektubat.age.Sh.420,vd.,İslam Ans.age.19/246.

[16] Bkn.Hempher’in İ’tirafları.M.S.Gümüş.Sh.5-6,16.

[17] Age. Sh.16.

[18] Age. Sh.45.

[19] Age. Sh.51.

[20] Bkn.İslam Ans.age.19/153.

[21] Age.19/154.

[22] Age.19/150.

[23] Mesnevi-i Nuriye.S.Nursi.Sh.82.83.

[24] İslam.Ans.age.19/151.

[25] Age.19/359.

[26] Mezhebsizler .Dr.Hasib es-Samarra-i.Türkçesi.A.Nar,S.Özbay.Sh.X1.

[27] Age.Sh.53.

[28] Sözler.age. Sh. 454,671.

[29] Age.

[30] Kelam İlminin Belli başlı meseleleri.Prof.Ebu’l Vefa el-Taftazani,Terc.Doç.Ş.Gölcük.Sh.115,157.

[31] Bkn.İslamda Fıkhi mezhebler ve mezheb imamları.M.Karmış,İlmihal-isam-1/21-48,İslam Hukuku.Dr.H.Karaman.1/61-73.

[32] İşarat-ül İ’caz. Sh.79-82.

[33] A.Şahin.Yeni Asya 4-5-6.Ekim.1979,Bkn.Dört halife ve islam   büyükleri.Dr.H.Algül,A.Şahin.Sh.62.Mektubat.B.S.Nursi.Sh.106,el-Lü’lü-ü vel-Mercan.3/183.

[34] Agg.

[35] Geniş bilgi için bkn.İslam ans.isam.Tdv.10/131-145,Hanefi mezhebi için bkn.age.16/1-27,Fıkhı Ekber Şerhi.İ.Kaya.Sh.11.

[36] Reddü-l Muhtar.Sh.51,bkn.Türkiye gaz.1-10-1995.

[37] Mektubat.age. Sh.106.

[38] Bkn.Yeni Asya gazt.A.Şahin.9-12.Ekim.1979 ve Dört halife ve islam büyükleri.age.Sh.80-86.

[39] Agg.7-8.Ekim.1979.age.Sh.75-79.

[40] Agg.13-15.Ekim.1979,age.Sh.87-93.

[41] İslam Ans. TDV. 20 / 42. bak.age. 20 / 39-61.

[42] Bakara.29.

[43] Bkn.Müslüman Kardeşler Hareketi.C.Kutay.Sh.133.

[44] Tirmizi.4/454, Tefsir-i Kebir. Fahreddin-i Razi. Terc. Heyet. 21 / 38-40.

[45] Age.4 / 454.

[46] İslam Ans.age. 19 / 109.

[47] Bkn.İşarat-ül İ’caz.B.S.Nursi.Sh.20,82,84,145,146,Mektubat.age.9,407,Muhakemat..B.S.Nursi.114,Sözler.agy.436.

[48] Lem’alar.agy. Sh 68.

[49] Ta-ha.102,bkn.Meryem.86.

[50] Tefsir-i Kebir.Fahreddin-i Razi.Terc.Heyet. 16 /43.

[51] Furkan. 23.

[52] Ta-ha. 85.

[53] Tefsir-i Kebir.age. 16 / 19-20.

[54] İslam Ans.age. 19 / 59-63.

[55] Enbiya.2, Kalem.50, Zuhruf.44, Sad.1, Hicr.9, Yasin.69, Enbiya.50, Şuara.5, bkn. T. Kebir. age. 16 / 91.

[56] İslam Ans. age. 19 / 254, Kur’an-ı Hakim ve Meal-i Alisi. H. B. Çantay. 3 / 1119,cin hak. age. 3 / 1098,1103.

[57] Bkn. Mektubat. B. S. Nursi. Sh. 424.

[58] İsl. Ans. age. 11 / 447-455.

[59] Bkn. İşarat-ül İ’caz.age. Sh.81, Sözler.age.436.

[60] Bkn.Türk Din Bilgini Maturidi.Dr.A.V.Ecer.Sh.26-27.

[61] Bkn.İlmihai. (İsam). 1 / 27.

[62] Hak Dini Kur’an Dili. 1 / 1750.

[63] Tirmizi.(Arp) 5/292,Mektubat.age.103,98,99.bkn.İslam Ans. 16 / 168-178.Lem’alar.age.67-68.

[64] İslam Ans.age. 19 / 256 – 261 , bkn. Hak Dini Kur’an Dili .E.H.Yazır. 1 / 282,Nehcül Belağa.Çevr.Sh.160,234.

[65] Tirmizi.age. 4 / 481.

[66] Tac.Arp) 5 / 314.

[67] Sulh Çizgisi.Doç.İ.Canan.Sh. 127.bkn.Müslim.iman.111.,bkn.İslam Ans. 10/141,11/26-27.

[68] Age.Sh.128.bkn.Suyuti,Zehrür Rüba,7,120.

[69] Age.Sh.129.bkn.İbnu Hacer.Fethul Bari.15,329.

[70] Age.Sh.130,bkn. Şifa.2,247.

[71] İslam Ans. 19 / 254.

[72] Fuzuli.Prof.A.Karahan.Sh.102.

[73] Elmalılı.age. C.1

[74] Fuzuli.age.Sh.112.

[75] Fuzuli.age.Sh.249.bkn.Sözler.B.S.Nursi.Sh.384,601,Emirdağ Lahk.1/77-78,238,Mektubat.age.48,97,362,447,Sünuhat.B.S.Nursi.27,Lem’alar.20-23,87,

[76] Age.Sh.249.

[77] İslam Ans. 19 / 248.

[78] Age. 19 / 248, 252-254.

[79] Barla Lahikası.B.S.Nursi.Sh.365.

[80] Bkn.İslam Ans.age. 16 / 347-350.

[81] Bkn.Şualar.age.Sh.360.

[82] Hak Dina Kur’an Dili.age. 1 / 577,178, 8 / 5412,bkn.Emirdağ Lahk.age. 1 / 200-201,161,Osmanlıca Mektubat.B.S.Nursi.563,565,Lem’alar.age.23,Osm.Lem’alar.421,Tarihçe-i Hayat.B.S.Nursi.436,Bkn.Vehhabiye Nasihat.H.H.Işık,bkn.Bilinmeyen Osmanlı.age.Sh.234-236

[83] Age. 19 / 144.

[84] Age. 19 / 146.

[85] Kastamonu Lahikası.B.S.Nursi.Sh.72.

[86] Bkn.Bilinmeyen Osmanlı.age.Sh.351.

[87] Bkn.İngiliz Casusu Hempher’in İ’tirafları.M.S.Gümüş.Sh.60.

[88] Mektubat.age.Sh.352-356.

[89] Genel mezhebler için bakn kaynaklar.İslamda Siyasi ve İtikadi Mezhebler tarihi.Prof.Muhammed Ebu Zehra,Fıkıh Usulü.H.Karaman,İslam Dina.A.H.Akseki,İslam İlmihali.Ö.N.Bilmen,Mezhebler Tarihi.(Teksir)A.V.Ecer,Kelam Usulü.H.Karaman,Müslümanlık.Prof.Y.Z.Yörükan.

No ResponsesOcak 1st, 2015

Yoruma kapalı .