TEŞAHHUS

TEŞAHHUS

 

TEŞAHHUS [teşahhus] : Şahıslandırma, tarif edilebilir hâle getirme.
TEŞAHHUSÂT [teşahhusat] : Teşahhuslar, şekillenmeler.
TEŞAHHUSAT-I MUVAKKAT [teşahhusat-ı muvakkat] : Geçici olan görüntü, şekil ve yaşayış.
TEŞAHHUSÂT-I VECHİYE [teşahhusat-ı vechiye] : Yüzün, sîmânın belirlenmesi.
TEŞAHHUSÂT-I ZÂHİRİYE [teşahhusat-ı zahiriye] : Zâhiri şekiller, görünüşteki belirtiler.
TEŞAHHUS-U EHADİYET [teşahhus-u ehadiyet] : Cenâb-ı Hakk`ı tarif eden birlik tecellîlerinin gösterilmesi, tarif edilmesi.

 

Devletler nasıl ki doğan her vatandaşına bir kimlik,nüfus cüzdanı,hüviyet,kimlik,kişilik göstergesini ifade eden bir tanıtım belgesi veriyorsa;

Hâkeza,Allah yaratmış olduğu her bir varlığa,kendisinin tüm özelliklerini ihtiva eden, kendisini diğer varlıklardan ayıran ve ayırıcı özelliğe sahip olan bir kimlik,bir kişilik,bir hüviyet ve mahiyet takmıştır.

Artık o varlık o numara ile her nereye giderse gitsin,rahatlıkla bulunur,özelliklerini korur.

Alemde hiçbir şeyin kaybolmayışının bir sırrı da,o varlığın kaderin arşivi olan levhi mahfuzda korunmuş ve kaydedilmiş olmasıdır.

İnsanlık genel manada nasıl ki bir şahsiyet,bir tanımlanma özelliğine sahip ise,her bir insan da ayrı bir şekle,belirgin bir özelliğe sahiptir.

Birbirine zahiren benzediği söylenen meyveler dahi,ayrı birer şahsiyete sahiptirler.

Hayvanlar nevinin genel bir tecelliye makes olan farklı bir belirti ve izi olduğu gibi,her bir hayvanın dahi kendisine has bir özelliği ve kimliği,şahsiyeti vardır.

Ölse de o şahsiyeti ve kimliği kaybolmaz.

Nitekim askeriyeden terhis olan bir asker,zahiren askeriyeden ayrılmış görülse bile, onun kaydı orada mevcuttur.Bir seferberlik gibi durumda rahatlıkla tekrar bulunur.

Allah yaratılışta -tabiri caizse-,her bir varlığa nereye giderse gitsin kaybolmayıp bulunabileceği bir çip-i içine takmıştır.

İnsan için bu acb-uz zeneb-dir.

Varlıklardaki farklı şahsiyetler,tecellinin farklılığındandır.

 

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde bunları şöyle izah eder:

 

*“Kadîr-i Alîm ve Sâni-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizam ve intizamla, kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesadüf, işine karışmadığını izhâr ettiği gibi, şüzûzât-ı kanuniye ile, âdetinin hârikalarıyla, tegayyürât-ı sûriye ile, teşahhusâtın ihtilâfâtıyla, zuhur ve nüzûl zamanının tebeddülüyle meşîetini, irâdetini, fâil-i muhtar olduğunu ve ihtiyârını ve hiçbir kayıt altında olmadığını izhâr edip, yeknesak perdesini yırtarak ve herşey her anda, her şe’nde, herşeyinde Ona muhtaç ve Rubûbiyetine münkad olduğunu i’lâm etmekle, gafleti dağıtıp, ins ve cinnin nazarlarını esbâbdan Müsebbibü’l-Esbâba çevirir. Kur’ân’ın beyânâtı şu esâsa bakıyor.” [1]

 

Verilen şahsiyetlerdeki karışmamak üzere vurulan farklı mühürler,yaratıcının öncesinden sonrasına bütün varlıklara bir anda bakıp,bilip farklı özelliği ona vermesinden kaynaklanıp,tesadüfün eseri olmadığını göstermektedir.

 

*“Evet, bir Sâni-i Hakîme şehâdet eden sahâif-i âlemin birinci derecesi, semâvât ve arzın asl-ı hilkatleridir; sonra gökleri yıldızlarıyla tezyin ile zeminin zîhayatlarla şenlendirilmesi, sonra güneş ve ayın teshîriyle mevsimlerin değişmesi, sonra gece ve gündüzün ihtilâf ve deverânı içindeki silsile-i şuûnâttır. Daha gele gele tâ kesretin en ziyâde intişâr ettiği mahâl olan sîmâların ve seslerin hususiyetlerine ve imtiyazlarına ve teşahhuslarına kadar; mâdem ki, en ziyâde intizamdan uzak ve tesadüfün karışmasına mâruz olan ferdlerin sîmâlarındaki teşahhusâtta hayret verici bir intizam-ı hakîmâne bulunsa, üzerinde gayet san’atkâr bir Hakîmin kalemi işlediği gösterilse, elbette intizamları zâhir olan sâir sayfalar kendi kendine anlaşılır; Nakkaşını gösterir.”[2]

 

Hz.Âdemden bu zamana ve kıyamete kadar gelecek insanların şu küçücük simalarında tam bir düzen içerisinde milyarlarca farklı ve birbirinden ayırıcı özellikleri dizmek büyük bir ilmin,iradenin ve kudretin işidir.

*“Hiç hatırına gelmesin ki, şu hilkatte câri olan nâmuslar, kanunlar, kâinatın hayattar olmasına kâfi gelir. Çünkü, o cereyan eden nâmuslar, şu hükmeden kanunlar, itibârî emirlerdir, vehmî düsturlardır; ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melâike denilen ibâdullah olmazsa, o nâmuslara, o kanunlara bir vücud taayyün edemez, bir hüviyet teşahhus edemez, bir hakikat-i hariciye olamaz. Halbuki, “Hayat, bir hakikat-i hariciyedir; vehmî bir emir, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez.”[3]

 

Bütün bu yaratışlar ve yaratılışlar tam bir kanun çerçevesinde olmaktadır.

Devletler bir kanun çıkarır,herkese aynısını uygular.

Allah her bir insan için kendi alemini yönetecek kanunları kendi dünyasına ekmiştir.Umumi kanunlar çerçevesinde,hususi kanunlarını da onun için yaratmıştır.

*“Melekûtiyet ciheti ise her şeyde parlaktır, temizdir; teşahhusâtın renkleri, müzahrafâtları, ona karışmaz. O cihet, vâsıtasız kendi Hâlıkına müteveccihtir. Onda terettüb-ü esbâb, teselsül-ü ilel yoktur. Ona illiyet, mâlûliyet giremez. Eğri büğrüsü yoktur; mâniler müdâhale edemezler. Zerre, Şemse kardeş olur.”[4]

 

Allah her varlıkla ve özellikle insanla ayrı ayrı ilgilenmekte,verdiği kimlik ve kişilikte, farklılık ve farikalıkta,belirti ve belirginlikte sebebleri devre dışı bırakarak, müdahalelerini engelleyip şeffaf bir şekilde yaratmaktadır.

*”Beşinci temsil: Tecerrüd sırrıdır. Meselâ, teşahhusâttan mücerred bir mahiyet, bütün cüz’iyâtına, en küçüğünden en büyüğüne, tenâkus etmeden, tecezzî etmeden, bir bakar, girer; teşahhusât-ı zâhiriye cihetindeki hususiyetler, müdâhale edip şaşırtmaz, o mahiyet-i mücerredin nazarını tağyir etmez. Meselâ, iğne gibi bir balık, balina balığı gibi, o mahiyet-i mücerredeye mâliktir; bir mikrop, bir gergedan gibi, mahiyet-i hayvaniyeyi taşıyor.”[5]

 

Her bir varlığın kendine has soyut bir manası ve hüviyeti vardır.Bu insan aleminde ve de bitki aleminde de böyledir.Küçük bir çiçekte büyük bir çiçeğin sahip olduğu mahiyete sahipdir.

Küçük bir insanda küçüklüğüyle o kudretten gizlenip saklanamayıp,büyük bir insan gibi insan hüviyetine sahibtir.

Bir yaprak dahi bir kaderle düşer.

“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi açık kitaptadır.”[6]

Çünkü onun bir şahsiyeti ve hüviyeti vardır.

 

*”Evet, hakikat ne kadar zayıf ise de, ölmez, sûret gibi mahvolmaz; belki teşahhuslarda, sûretlerde, seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gittikçe genişlenir; kışır ve sûret ise, eskileşir, inceleşir, parçalanır, sabit ve büyümüş hakikatin kametine yakışmak için daha güzel olarak tazeleşir. Ziyâde ve noksan noktasında, hakikatle sûret, ma’kûsen mütenâsibdirler. Yani, sûret kalınlaştıkça, hakikat inceleşir; sûret inceleştikçe, hakikat o nisbette kuvvet bulur. İşte şu kanun, kanun-u tekâmüle dahil olan bütün eşyaya şâmildir.”[7]

 

Teşahhus ve şahsiyet bir hakikattır..hakikatı olup,hakikata gider.Fark sadece hüviyetlerdeki farklılık,değişim,gelişim,dönüşüm ve geçişten ibarettir.

“*Evet, geçen senenin mahsulatıyla şu senenin mahsulatının mahiyetleri bir hükmündedir; fakat, maânîleri başka başkadır. Taayyünât-ı itibâriyeyi değiştirmekle maânîleri değişir ve çoğalır. Taayyünât-ı itibâriye ve teşahhusât-ı muvakkate, tebdil edildikleri ve zâhiren fânî oldukları halde, onların maânî-i cemîleleri muhâfaza olunup, sabit ve bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin ruhları olmadığından, şu bahardaki emsâlinin hakikatçe aynılarıdır; yalnız teşahhusât-ı itibâriyede fark var. Fakat, o itibârî teşahhuslar, her vakit tecelliyâtı tazelenmekte olan şuûnât-ı esmâ-i İlâhiyenin maânîlerini ifade için şu bahardakiler, ayrı teşahhusâtla onların yerine geldiler. “[8]

 

Allahın en büyük tasarrufu ve tecellisi teşahhuslardadır.Her varlığa bir hakikat verir ve onlar üzerindeki kimlik değişimi ile farklı özellikleri takarak gönderir.

Geçen seneki elma ile bu seneki elma mana ve hakikat yönüyle,sahip oldukları hayat ve ruh yönüyle aynı iken,teşahhuslarında değişime maruz kalmışlardır.

 

*Mâdem herbir zerrenin hareketi ve vazife görmesi Onun kanunuyla, izniyle, emriyledir; elbette teşahhusât-ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten onu temyiz edecek birer alâmet-i fârika bulunması ve sîmâlar gibi, seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe Onun ilim ve hikmetiyledir.”[9]

 

Küll-de teşahhus sürdüğü gibi,cüzde de devam etmektedir.Şöyle ki;

Her bir insanın siması,sesi,hal ve tavırlar ve hatta kokusu dahi onun farklı bir teşahhusa sahib olduğunu göstermektedir.

Hayvanların birbirlerini tanımaları ve hatta on binlerce arı içerisinde kendi kovanının arısını diğer kovanın arılarından tefrik edip ayırması hep bu teşahhus sırrıyladır.

Arslanlar kendi sınırlarını çizerken o yere bevlederler.Diğer hayvanlar onun kokusundan hareketle ve anlayarak hududunu aşmaz.Uyarı aldığı için hududunu aşması halinde arslana av olmuş olur.

 

*”Hilkat-i semâvât ve arzdan, tâ sîmâlardaki teşahhusâta kadar hangi şeyden soruldu ise, lisân-ı hal ile Vahdâniyete şehâdet ve sikke-i tevhidi gösterdi; sen de gördün. Öyle ise, kâinatın mevcudâtında bir emâre yok ki, bir şirk ihtimâli, ona binâ edilsin. Demek, dâvâ-i şirk, sırf tahakkümî ve mânâsız söz ve dâvâ-i mücerred olduğundan, şirki iddiâ etmek, mahz-ı cehâlet, ayn-ı belâhettir.”[10]

 

Her insanın imzası onun teşahhusu ve şahsiyetini bildiren bir kimliğidir.

İnsanların nasıl bir ruh haline sahip oldukları,attıkları imza ile tesbit edilmektedirler.

Her devletin kendine aid bir mührü vardır.Her fabrikanın yaptığı ürünün üzerine attığı bir teşahhus vardır.Bu tamamen ona aid olduğunun bir göstergesidir.

Tüm varlıklara vurulan mührün sahibi de Allah-tır.

Bir Fransız yazarın dediği gibi:”Allah beni yaratırken sanatkârın eserine koyduğu imza gibi,kendi varlığının fikrini zihnime koymuştur.”

*”Acaba, bir Zâtın binbir isminden yalnız Nur isminin maddî ve cüz’î ve câmid bir aynası hükmünde olan güneş, böyle teşahhusu ile beraber küllî yerlerde, küllî işlere mazhar olsa, o Zât-ı Zülcelâl, ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber nihayetsiz işleri bir anda yapamaz mı? “[11]

 

Devlet tarafından kendisine bir kimlik verilen bir er,o kimlikle bir köyü bile önüne katıp getirebilir.

Güneş Allah-dan aldığı nur isminin bir tecellisi olarak tüm dünyayı aydınlatmaktadır.

Allahın bir isminin farklı farklı teşahhusları olduğu gibi,her bir isminin de yine farklı farklı diğer isminden ayıran ve ayrılan bir teşahhusu vardır.

 

*Eşya, vücud ve teşahhusâtlarında, nihayetsiz imkânât yolları içinde mütereddit, mütehayyir, şekilsiz bir sûrette iken birden bire gayet muntazam, hakîmâne öyle bir teşahhus vechi veriliyor ki; meselâ, herbir insanın yüzünde bütün ebnâ-i cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i fârika o küçük yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygularıyla kemâl-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz, gayet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu ispat eder. Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni-i Hakîmin vücuduna şehâdet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmûasıyla izhâr ettikleri o sikke bütün eşyanın Hâlıkına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.”[12]

 

Yaratılışında her şey olabilecek insan Allahın iradesinin devreye girmesiyle belli bir kimlik,şahsiyet ve teşahhus almaktadır.

 

*”Semâvâtın halk ve tesviyesine muktedir olmayan, beşerin sîmâsındaki teşahhusu yapamaz.”[13]

 

Yer ve göklerin yaratılması da bir şahsiyet ve kimlik ister.Onu yapamayan insanın simasındaki teşahhusatı ve hüviyeti de yapamaz.

Zira varlıklara hususi bir kimlik vermek,ilah derecesinde bir güce ve sıfatlara sahip olmayı gerektirmektedir.

 

*”İhvânını düşürttürüp hem nazar-ı hürmetten. Demek taayyün ve teşahhus, zâlim birer emirdir. Sahih doğru böyle ise, hem de böyle görürsün.

Nerede kaldı yalancı tasannu’ ve riyâ ile kisb-i teşahhus, şöhret? İşte bir sırr-ı azîm ki hikmet-i İlâhî, hem o nizâm-ı ahsen.”[14]

 

En büyük kayıp kişiliğin kaybıdır.

En büyük kişilik kaybı,ezelden kişi için takdir edilen kimliğin değiştirilerek,farklı kimliğe bürünmektir.Ateş böceğinin yıldız görünmeye çalışması gibi.

Ne İsaya ne Musaya nede Muhammede yaramayıp yaranamayarak ortada kalan Agob gibi olmaktır.

Peygamberler teşahhusat memurlarıdır.Dinler onu korumak amacıyla gönderilirler.

Şahsiyet kırıcı tavırlar,riya ve şöhret teşahhusatın en büyük düşmanıdır.

İman şahsiyettir,küfür şahsiyetsizlik..

Cennet gerçek teşahhusatın mahallidir..teşahhusatlar cenneti..

*Herbir şeye, hususan herbir zîhayata, pek çok müşevveş ihtimâlât içinde, muayyen bir ihtimalle ve pek çok akîm yollar içinde, neticeli bir yolla ve pek çok imkânât içinde mütereddit iken gayet muntazam bir teşahhus verilmesi, hadsiz cihetlerle bir irade-i külliyeyi gösteriyor. Çünkü, herşeyin vücudunu ihata eden hadsiz imkânat ve ihtimâlât içinde ve semeresiz, akîm yollarda ve karışık ve yeknesak, sel gibi mizansız akan câmid unsurlardan, gayet hassas bir ölçüyle, nazik bir tartıyla ve gayet ince bir intizamla, nazenin bir nizamla verilen mevzun şekil ve muntazam teşahhus, bizzarure ve bilbedâhe, belki bilmüşahede, bir irade-i külliyenin eseri olduğunu gösterir. “[15]

 

İmkânat içerisinde yuvarlanarak,her şey olabilecek olan her bir varlık,her şey içinde kendisine uygun bir şey olması,ezeli bir iradeyi göstermektedir.

Allah biliyor,bilerek ve liyâkatına göre takdir ederek yaratıyor.

 

*”Nasıl ki eşyada, meselâ hayvânattaki ehemmiyetli âzânın, esasat ve netâiç itibarıyla birbirlerine benzeyişleri ve tevafukları ve birtek sikke-i vahdet izhar etmeleri, nasıl kati olarak delâlet ediyor ki, umum hayvânâtın Sânii birdir, Vâhiddir, Ehaddir. Öyle de, o hayvânâtın ayrı ayrı teşahhusları ve simalarındaki başka başka hikmetli taayyün ve temeyyüzleri delâlet eder ki, onların Sâni-i Vâhidi, Fâil-i Muhtardır ve iradelidir; istediğini yapar, istemediğini yapmaz, kast ve irade ile işler.”[16]

 

Birbirine benzeyen koca bir koyun sürüsü,sinek ve arı sürüsü zahiren birbirinin benzeri ve aynı gibi iken,her birine verilen kimlik ve şahsiyetlerin farklılığı yaratıcının ihtiyar, seçme ve irade özelliğine sahip olduğunu göstermektedir.

*”Hazret-i Mevlâna Celâleddin-i Rumî de (k.s.) Nakşibendîden müphem bir surette bahsetmiş; fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları o haberi de bil’istihkak kendilerine almışlar.
İşte bu kerametkârâne ihbar-ı gaybî nev’inden Gavs-ı âzam (k.s.) dahi, Hizbü’l-Kur’ân’dan işârî bir surette haber verdiği gibi, hizbü’l-Kur’ân’ın bir hadimi olan bu biçare Said’i (r.a.) iki yerde sarahaten haber veriyor. Müphem ve mutlak bırakmadığının sırrı budur ki: Bu biçare Said, makam sahibi olmamışken ve büyük değilken ve mutlak tâbiri teşhis edecek bir teşahhus yokken, lütf-u İlâhî ile, büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Adeta bir nefer iken, müşîriyet makamı hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği içindir ki, Hazret-i Gavs, öteki evliyaya muhalif olarak yalnız işaretle kalmayıp, sarahat derecesinde parmağını onun başına basıyor.”
[17]

 

Nev olarak,ferd olarak bir teşahhusa sahip olunduğu gibi,cemaatlarında bir teşahhusu, kendine has bir şahsı manevisi olan manevi bir şahsiyeti vardır.Onun temsilcisi olan şahsiyet de,kendisine mensub olanların bir nevi şahsiyetini temsil etmektedir.

Kur’an-ı Kerim ise,tüm insanların,ferdlerin ve cemaatların fevkinde bir şahsiyettir,o şahsiyete sahibtir.

 

*”Nakkaş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle, nihayetsiz cilve-i esmâsını her vakit tazelendirmekle ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları ve hususî simaları öyle bir surette halk etmiştir ki, hiçbir mektub-u Samedânî ve hiçbir kitab-ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâküllihal, ayrı mânâları ifade etmek için, ayrı bir siması bulunacak. Eğer gözün varsa, insanın simasına bak, gör ki: Zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar, belki ebede kadar, bu küçük simada, âzâ-yı esasîde ittifakla beraber, herbir sima, umum simalara nispeten, herbirisine karşı birer alâmet-i farikası var olduğu kat’iyen sabittir. Bunun için, herbir sima ayrı bir kitaptır. Yalnız san’atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertip ve telif ister. Ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücuda lâzım olan herşeyi derc etmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister.”[18]

 

Her bir insan hatta her bir varlık okunmak için yaratılan bir kitaptır.Hatta bir kitabın bir dizilimi yapıldıktan sonra milyonlarca basılmasına karşı,Allah her bir varlık için bir matbaa yaratıp,her bir varlığı kendine has matbaasında yaratmaktadır.

*”Hem tevhid sırrıyla, şecere-i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlâhiye, bir ehadiyet-i Rabbâniye ve sıfât-ı seb’aca mânevî bir sima-i Rahmânî ve temerküz-ü esmâî ve “İyyake Na’budu ve İyyake Nestaiyn” deki hitaba muhatap olan Zâtın bir cilve-i taayyünü ve teşahhusu tezahür eder. Yoksa, o şahsiyet, o ehadiyet, o sima, o taayyünün cilvesi inbisat ederek kâinat nispetinde genişlenir, dağılır, gizlenir; ancak çok büyük ve ihatalı, kalbî gözlere görünür. Çünkü azamet-i Kibriyâ perde olur; herkesin kalbi göremez.

Hem o cüzî zîhayatlarda pek zahir bir surette anlaşılır ki, onun Sânii onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Adeta, o zîhayatın masnuiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir Zâtın mânevî bir teşahhusu, bir taayyünü, imana görünür.

Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlûkiyeti arkasında gayet âşikâr bir tarzda o mânevî teşahhus, o kudsî taayyün, sırr-ı tevhidle, imanla müşahede olunur. Çünkü o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem’ ve basar gibi mânâların hem numuneleri insanda var; o numunelerle onlara işaret eder. Çünkü, meselâ, gözü veren Zat, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin. “[19]

 

Allah Vahidiyet sırrıyla bütün varlıklara birden bakarken,Ehadiyet sırrıyla da her bir varlığa ayrı şahsiyet ve kimlik verir.

İnsanda Rahman suretinin görünmesi,Rahman ismine mazhariyetle teşahhusatların verilmesidir.

Allahın bütün sıfatlarıyla beraber yaratılan varlıkların arkasında büyüklüğüyle beraber hissedilmesi bir manevi teşahhusatdır.

Bizdeki teşahhusat, O’ndaki manevi teşahhusata işarettir.

 

*”Bud-u mutlak ve birbirinden gayet uzak bir nevin efradı, biri şarkta, biri garbda, biri şimalde, biri cenubda, aynı zamanda, aynı tarzda birbirinin misli ve birbirinden teşahhusça imtiyazlı bir surette vücuda gelmeleri, ancak bir Alim-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlakın kainatı idare eden hadsiz kudreti ve bütün mevcudatı ahvaliyle ihata eden nihayetsiz ilmiyle olabilmesi cihetiyle, muhit bir ilme delalet ve bir Allamü’l-Guyuba hadsiz şahadet ederler.” [20]

 

Teşahhusların birbirinden uzaklıklarıyla beraber genel şahsiyeti ve teşahhusu, özelliklerini bozmaması,bir ilmin eseridir.

 

*”Görüyoruz ki, bu masnuatın herbiri muayyen zatı, mahsus sıfatı, ayrı hususi mahiyeti, mümtaz farikalı sureti, hadsiz imkanat ve başka tarzlarda olabilir, Teşvişçi ihtimalat içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıt unsurların müdahaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsalleri içinde bu karma karışık hallere karşı, o her bir masnuu ince, tam, düzgün bir nizam altına almak ve hassas, cessas, mükemmel bir ölçü ve mizanla her uzvunu ve cihazını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün bir sima, bir teşahhus vermek ve birbirine muhalif azalarını basit, camid, ölü bir maddeden zihayat olarak gayet sanatlı yaratmak, mesela insanı ayrı ayrı yüz cihazatı ile bir katre sudan icad etmek ve kuşu pekçok alat ve muhtelif cihazlarıyla bir basit yumurtadan inşa edip mu’cizatlı suret giydirmek ve ağacı dal, budak ve mütenevvi aza ve eczasıyla basit, camid karbon, azot, müvellidülma, müvellidülhumuzadan terekküp eden bir küçük çekirdekten çıkarmak, muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve elbette bedahetle, şüphesiz, katiyetle vücub ve zaruret ve lüzum derecesinde ispat eder ki, o her bir masnua bütün zerrat ve eczasıyla ve suret ve mahiyetiyle bir Kadîr-i Mutlakın irade ve meşietiyle ve ihtiyar ve kastıyla o mahsus, mükemmel vaziyet veriliyor. Ve herşeye şamil bir iradenin taht-ı hükmündedir.”[21]

 

İnsanlar basit şeylerden basit bir ürün yaparken,Allah bir damla sudan,topraktan en büyük,muntazam şahsiyetler ve ayrıcalıklar ortaya koymaktadır.

 

*”Efradın ziyadesiyle karışık olmasıyla beraber iltibassız ve fevkalâde imtiyaz ve teşahhuslara mazhar olmaları, herşeye basîr ve herşeye şehîd ve herbir fiili kendisini diğer bir fiilden men etmeyen Zâta mahsustur. “[22]

 

Varlıkların birbirine karışımında en büyük engel,onlara verilen teşahhus kimliğidir.

 

*”Ve keza, bir neviden bir ferdin, bütün efraddan imtiyazını temin edecek teşahhus ve taayyününün kalem-i kudretle yazılması, bütün nev-i beşerin, meselâ, efradının nazar-ı kudrette meşhud ve melhuz olduğunu istilzam eder. Çünkü, bir fert, alâmet-i farikası cihetiyle bütün efrada muhalif olacaktır. Eğer bütün efrad hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmatlarında muhalefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyleyse, bir ferdin hâlıkı, bir nev’in hâlıkı olacaktır.” [23]

 

Varlıklar arasındaki tenasüb,hepsinin birden Allahın nazarında ve meşhudatında olmasından kaynaklanmaktadır.

Her varlık için takdir edilen tayin ve görev,teşahhus sonucudur.

Alemin tıkırında işleyişi tayin,taayyün ve teşahhus sebebiyledir.

 

*”Arkadaş! Dünya ve âhiretteki lezzet ve nimetlere, imanla bakılırsa, bunlarda bir hareket-i devriye görülür ki, emsaller birbirini takip eder. Biri gider, yerine onun misli gelir. Bu sayede o nimetlerin mahiyeti sönmez. Ancak teşahhusat-ı cüz’iyede firak ve iftirakları vardır. Bunun içindir ki, lezaiz-i imaniye, firak ve iftirakla müteessir ve mükedder olmuyor. Fakat ikinci cihette, herbir lezzetin zevâli var. Ve o zeval, hadd-i zatında elem olduğu gibi, düşünmesi de elemdir. Çünkü bu ikinci cihette, hareket devriye değildir, müstakimdir. Lezzet, ebedî bir ölümle mahkûm olur.”[24]

 

*”Maahaza, o İlâhî sofradaki eşya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerini tatmin için değildir. Herbir ferd-i müstehlikte zevilhayata âit cüz’î faydalardan başka esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatına ve faaliyetteki esrar ve şuûnâtına ait gayr-ı mütenâhi hikmetler, gayeler vardır. Öyleyse, bu ziyafet-i âmme ve bu feyz-i âmmın bir kör kuvvetten neş’et etmesi ve bu eşyanın semeratı sel gibi akıp ittifakı ve tesadüfün eline havalesi muhaldir. Çünkü, o eşyanın intizamlı hakîmâne teşahhusatı ve şuurkârâne muhkem hususiyatı, kör tesadüf ve ittifakı reddediyor. Öyle de, o sofra-i rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk o eşyanın bir Cevad-ı Mutlaktan, bir Hakîm-i Mutlaktan, bir Kadîr-i Mutlaktan geldiğini gösteren şahitlerdir. “[25]

 

Bütün varlıklara şahsiyet verecek hiçbir şahsiyet,o şahsiyetleri bilip,farklı bir şahsiyet oluşturarak,sayısız şahsiyetleri düzenleyecek bir şahsiyette değildir.Tesadüfün işi de olamaz.Zira şuurlu bir yapış ve yaratış söz konusu olmaktadır.

 

*”Halıkın tasarrufatına delalet eden ayetlerden en zahir, en aşikar olan tabakayı –[26]– ayetiyle zikretmiştir. Halbuki bu tabakanın arkasında vücuhun taayyünat, teşahhusat tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır. Ve keza, en aşikar dereceyi –[27]– ayetiyle zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems tarafında emir ve irade-i İlahi kanunuyla tahrik ve tedviri derecesi de vardır. Lakin bu derece evvelki dereceden bir derece mahfi olduğundan terk edilmiştir. “[28]

 

Bu iki âyet de teşahhusun oluşumundaki ihtilafi sebebleri nazara verir.İhtilaf yani farklı farklı yaratılış bir kimlik faaliyetidir,bir teşahhusdur.

 

MEHMET ÖZÇELİK

09-05-2010

[1] Sözler | On Altıncı Söz | 184.

[2] Sözler | Yirmi Beşinci Söz | 363.

[3] Sözler | Yirmi Dokuzuncu Söz | 471.

[4] Sözler | Yirmi Dokuzuncu Söz | 486, Sünuhat | İfade-i Marem | 33,35.

[5] Sözler | Yirmi Dokuzuncu Söz | 487

 [6] En’ am:59.ayet.

[7] Sözler | Yirmi Dokuzuncu Söz | 489.

[8] Sözler | Otuzuncu Söz | 508.

[9] Sözler | Otuz İkinci Söz | 555, Asa-yı Musa | İkinci Kısım | 150.

[10] Sözler | Otuz İkinci Söz | 556.

[11] Sözler | Otuz İkinci Söz | 558.

[12] Sözler | Otuz Üçüncü Söz | 598.

[13] Sözler | Otuz Üçüncü Söz | 622.

[14] Sözler | Lemeât | 661.

[15] Mektubat | Yirminci Mektup | 236.

[16] Mektubat | Yirminci Mektup | 237.

[17] Lemalar | Sekizinci Lem´a | 63.

[18] Lemalar | Yirmi Üçüncü Lem´a | 190.

[19] Şualar | İkinci Şuâ | 15.

[20] Şualar | On Beşinci Şuâ | 563.

[21] Şualar | On Beşinci Şuâ | 565

[22] Mesnevi-i Nuriye | Lâsiyyemâlar | 33.

[23] Mesnevi-i Nuriye | Katre | 50.

[24] Mesnevi-i Nuriye | Katre | 61.

[25] Mesnevi-i Nuriye | Zeylü´l Hubâb | 96.

[26] Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin, seslerinizin ve simalarınızın farklılığı da yine Onun ayetlerindendir. (Rûm Sûresi: 30:22.)

[27] Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde… (Bakara Sûresi: 2:164.)

[28] Mesnevi-i Nuriye | Şemme | 164.

No ResponsesOcak 1st, 2015

Yoruma kapalı .