ZAMANIN MÜSTESNASI BEDİ’ÜZZAMAN

                                   ZAMANIN   MÜSTESNASI     BEDİ’ÜZZAMAN

 

            Herkesin olduğu gibi hasseten aydınlarımızın veya aydın geçinenlerimizin en fazla istifade etmesi gereken bir şahsiyettir,Bediüzzaman.

            Zira elindeki aydınlatıcı esaslar ve şifa verici reçeteleri sunmuş olması,karanlıkta bulunan asrımızın insanına,hasta asra lüzumu bilinmesi ve uygulanması gereken kaynaklık rolünü oynamaktadır.

            Yine her kesimden,hangi meslek erbabı olursa olsun şu bir gerçektir ki;Bediüzzaman hazretlerinin şemsiyesi altına girip de,tesirini görmeyen,maddi veya manevi yönden istifade etmemiş bir kişi gösterilemez.

            Zira o;talebesini inişe değil,çıkışa sevk etmektedir. Yücelerde bulunan ve gezen o zat,mensublarını da yücelerde gezdirir,elinden tutarak,bırakmaksızın,ihmal edip unutmaksızın. Elli sene sonra bile olsa… Yeter ki,o kabiliyet,meyil ve kapasite ile beraber samimiyet olsun…

            Gezib gittiği yerlere gitmiş bir kimse olarak şunu gördüm ki;hep yüksekleri tercih etmiş. Mesela;İsparta,Burdur,Van gibi beldelerde,oraların en yüksek olan dağının da,en yüksek yerine çıkmış.

            Aşağıda bulunan aşağıları daha net görmüş ve onun ızdırabıyla bir asır yanmıştır. Sırf bu insanlar yanmasın diye… Yangından kurtardığı o insanlar teşekküre bedel,her vesile ile onu yakmaya,yandırmaya gitmişler. O ise yanmış ama asla kül olmamış. Küllenmemiş.. küllenmişlerin küllerini silmiş,süpürmüş…

            Onu bitiremeyince mahkum etmişler. O ise zaten kaderin mahkumu. Müşahede edilmiş,belgeleri mevcuttur. Hapishanede olması gereken o zat,camide savcı tarafından görülmüş. Ancak hapishaneye geldiklerinde,secdede olduğu görülünce yanılma,göz yanılması olarak kabul edilmiş.

            Bir çok onu mahkum eden hakimler,şu anda ölümün,kaderin,vicdanının mahkumu olarak yatmakta,Bediüzzaman ise;sürekli yükseliş de,maddenin mahkumu kılınsa da,manen hakim durumda,hükmetmekte… İnsanları,hakimleri de kurtarmaktadır.

            Üstad Bediüzzaman;Hz. Ali-yi kendisine üstad edinmiştir. Bir çok noktada benzerlik yanları mevcuttur.

            Hz. Ali;Hikmet sahibidir ve mezarı meçhuldür. Bediüzzaman da Hikmet sahibi olup,mezarı meçhuldür. Hayatta insanların teveccühünden sıkılan bu zat,vefatından sonra dahi istememektedir.

            Celal Bayar:”Huzur yok”diyerek,huzur aradığını,huzursuz olduğunu ifade ettiğinde;Konya hapishanesinde Bediüzzamanla beraber yatmakta olan Osman Yüksel Serdengeçti bu söze cevaben:”Huzur bulmak isteyen,Konya hapishanesinde,Bediüzzamanın koğuşunda var,bulabilir.”demesi…

            Evet,huzur onun olduğu yerde,onun gösterdiği yönde…

            “Zamanın Dili” olarak ifade edilen Bediüzzaman;zamanı çok iyi tanımlamış,zamanı çok iyi değerlendirmiş,zamanın çarkları arasında erimemiş,eritmemiş… İmanın nurunu,İslamın ışığını söndürtmemiş,ne kalblerden,ne de akıllardan sildirtmemiş…

Bütün asırların imamları bu zamanda olmalıki kâfi gelsin.Üstadın Ben Mevlâna zamanında gelseydim,Mesnevi yazar ve onun tarzında hizmet ederdim,demesi.hastalık umumi.onların cazibesi ise ferdi ve şahsi,yara ve tedavi ise külli.

            Bediüzzaman 14 asırdır meydana gelen problemleri çözmüş,hizmetini tağyirde değil,tashihde yürütmüştür. Tefrik değil,umum farklılık ve fırkaları bir hakikatta cem etmiştir…

 

                                                                                              15-3-1996

 

 

            Bildiğiniz gibi ben 1873 yılında Bitlis vilayetine bağlı Hizan-ın Nurs köyünde doğmuşum. Küçük yaşta ilme olan merakım,beni diyar diyar gezdirdi. Hiçbir yerde aradığımı bulamadım. Bazen bana ders verecek hocanın olmayışı,talebelerin beni çekemeyip üzerime gelmeleri,hatta bir defasında kalabalık olarak üzerime geldiklerinde onlarla mücadele etmiş ve hocama da:”Efendim,bunlara söyleyin,kalabalık değil,ikişer ikişer gelsinler,demiştim de hocam:-Sen benim talebemsin,onlar sana bir şey yapamaz. Yaparlarsa sen bana söyle-demişti.

            Seksen cilt kitabı ezberlemiştim. Bu denizler bana küçük geliyordu. artık okyanuslara açılmam gerekiyordu. Bu düşünce ile kalktım şarkın yaylalarını ve sarp dağlarını aşarak İstanbula vardım. Gördüğüm sadık bir rüyada Peygamber efendimiz bana:”Ümmetimden soru sormamak üzere sana ilmi hakikat ve hikmet ilmi verilmiştir.” Yani ayet-i kerime de Rabbimizin:”Kime hikmet verilmişse Muhakkak ona büyük hayır verilmiştir.”

            Bu hakikatlar doğrultusunda Beyazıt’da Şekerci iş hanına astığım tabelada:”Her soruya cevap verilir. Soru sorulmaz.” Bu durum üzere her gün yüzlerce kişi geliyor,muhtelif alanlarda sorular sorup cevablarını alarak gidiyorlardı.

            Bu durum dikkatini çeken birkaç kişi,bendeki bu farklılıktan dolayı sebebini araştırmak üzere ailemin yanına varmak üzere uzun bir yolculuktan sonra nihayet gündüz vakti köye varıyorlar. Sora sora evimize varıp kapıyı çaldıklarında annem çıkıyor. Babamı soruyorlar. Annemde babamın tarlada olduğunu,akşama doğru geleceğini söylüyor. Bu arada beklemek üzere olan bu kişiler anneme de birkaç soru soruyorlar. Mesela;beni nasıl büyüttüklerini sorduklarında annem cevaben;-Doğumundan beri onu her emzirişimde abdestsiz olarak emzirmedim-diyor.

            Babamı beklemeye devam ederler. Akşama doğru,babamın,önüne iki öküzü katmış gelmekte olduğunu,ancak öküzlerinin ağızlarının bağlanmış olduğuna şaşarlar. Çünkü hasat zamanı değildir ki,hayvanlar mahsule saldırsınlar. Kendilerinin hasat zamanında böyle yaptıklarını düşününce buna bir mana veremezler. Babama sebebini sorduklarında babam onlara:

            -Bizim tarla biraz uzaktadır. Buraya gelinceye kadar etrafta başkalarının bağları,bahçeleri ve tarlaları vardır. olur ya,yanlışlıkla hayvanlar oraya giripte bir şeyler yemesinler diye ağızlarını bağladım-der.

            Onlar da;elbette böyle bir anne ve babadan böyle bir evlat doğar,diyerek başka soru sormaya hacet kalmadığını,artık meselenin anlaşılmış olduğunu söyleyerek,oradan ayrılırlar.

            Asrın geçirdiği dehşetli inkilaplar gibi,bende de manevi büyük inkilaplar oldu. Asır değişmiş,her şey başkalaşmıştı. Maddi-manevi temelleri sarsılan bu insanların manevi büyük bir inkilaba ihtiyaçları vardı. Bu inkilap temelden başlamalı idi. Yıkılan manevi yapılar yeniden yapılanmalıydı. Bu durum da sıfırdan başlamak üzere ferd ferd ilgilenilmeli idi. Asrı saadetteki gibi,bir iman seferberliği içerisine,herkese farzı ayın olarak başlanmalı idi. Kalblerde sönen iman ateşi yeniden yandırılmalı,yeniden tutuşturulmalı,İslam güneşini örten perdeler yeniden aralanmalı ve açılmalı idi.

            Bu gaye ve düşünce ruhumda yer etmiş,ruhuma ruh,aklıma akıl,kalbime kalb olmuştu. Onsuz ben ve ben gibi benler bir hiç ve yok idi.

            O andan itibaren bütün sesim ve nefesimle,dünyaya ve bizden sonraki nesillere ve ruhlara işittirecek bir şekilde –Allah- dedim. Dediğim için suç oldu,ben buna aldırmadım. Sürüldüm,ben buna üzülmedim. Hapsedildim,gam yemedim. Her türlü eziyet bana reva görüldü,onun arkasındaki hikmeti gördüm. Ondokuz kere öldürücü zehirlerle zehirlendim,zehirler panzehir oldu. Yirmi sekiz sene zindandan zindana attılar,zindanlar birer Medrese-i Yusufiyye oldu. Yapılan tüm bu işler hep imha içindi. Onlar imhaya çalıştıkça,Allah ihya edip,diriltti.

            İstifade edilmek için çağrıldığım meclis de silahla karşılandım. Gül değil,kurşun atıldı. O kurşunlar gül oldu. Atanlar soldu,anlatılanlar sümbül oldu.

            Sürgün diye sürdükleri yerdekiler bana ve davama sahip çıktılar. Bu durum onları kudurttu. Ceza olarak yine sürdüler. Sürdükleri yerler birer medreseye dönüştü. Son kez ve son koz olarak unutturmak amacıyla,unutulmuş bir yer buldular. Sevindiler. Onlar için bu bir sibiryaya denk idi. Adeta böyle bir yeri bulmak için çok süründüler. Buldukları yer ise Barla idi. Oysa burası bir bitişin değil,başlayışın hedef noktası olmuştu. Bütün insanlığa ulaşacak Kur’an ve İslam güneşinin ışıklarının gittiği,aleme dağıldığı yer idi. Geçmiş ve gelecek asırlardaki insanların bekleştiği,gökte meleklerin arzuladığı ve ulaşmayı istediği,ancak Musa (AS) nın Asa-sı gibi sondajını vuracak,sahibini uzun yıllar beklediği ölümsüz pınar,başında bekleyen çınar altındaki mekanda idi.

            Artık kalblerdeki şifreyi açacak numara ve anahtar bulunmuş,geriye açmak kalıyordu. Ve ona da başlandı Barla’da. Kadın-erkek,çoluk-çocuk,çoban,efe geceli gündüzlü durmadan santral gibi çalışmaya başlamışlardı. Artık kapalı olan kalblere mesajlar akmaya başlanmıştı. İnsanlarda bir değişiklik olmaktaydı. Böylece rahmet olan Nur suyu en katı kalbleri delmiş,akmaya başlamıştı. Canavarlar rahmet meleği kesilmişti. Bu durum engelleyenlerin yüzsüz yüzünü de değiştirmişti. Yanmakta olan cehennemin siyah alevleri gibi…

            Görmeğe değerdi… Zulümler daha da arttı. Artık bir kişiye değil,binlerce kişiye uygulanmaktaydı. Artık nafile. Çünkü ok yaydan çıkmıştı. Hedefi vurmak üzere ışık hızıyla gitmekteydi. Hiçbir şey onu durduramaz,dünyanın gücü ona mani olamazdı. Evet. Kader hükmünü vermişti. Bilenler bunu biliyordu.

            Gün be gün mühürlü olan kalbler açılıyor,bazılarının da foyası ile boyası ortaya çıkıyordu. İman ile küfür tüm açıklığıyla madden dahi görülüyordu.

            Öldürülmek istenilenlerin ölmeyişi,ölenlerin bire yüz dirilişi,cenaze hırsızları ve kabir soyguncuları olan bu insanları kahrından öldürüyordu.

            Artık yavaş yavaş uyur gezerler gibi,ölür gezer halinde olan bu hareket eden cenazeler,yerlerini gerçek hayat sahiplerine terketmekte idi.

            Gökten inip çorak toprağı dirilten yağmur misali,Barla pınarından akan su,rahmet suyu olarak girmiş olduğu çorak ve ölü kalblerde olan buzulları eritiyor,fırtına ve kış yerini bahara devrediyordu. Suyun vardığı ve ulaştığı yerler canlanıyor ve hareketleniyordu.

            Suyun önüne konulan barikatlar aşılıyor,setler yıkılıyor,zulmün ördüğü karanlık üreten barajlar yıkılıyor,yerine nur üreten tirübünler ve barajlar inşa ediliyordu.

            Zulmün ve küfrün diktiği piramitler çatırdıyor,yerine abideler dikiliyordu.Artık kötülüklerin satıldığı pazarda          alternatif mallar da sergileniyor ve alıcı buluyordu. Bu durum çok fırtınaların kopmasına neden oluyor,müşterisini kaybedenlerce etraf karıştırılıyor ve karışıyor,bazı malların gizlenmesine çalışılıyordu.

            Devir ve devran değişmekte idi. Devrimbazlar ise,devire devire bitiremediklerini hala devirmeye devam ediyorlar,başka sermayeleri bulunmadığından onlarla meşgul oluyorlardı. Bin yıllık değerler bitirilmeye çalışılıyordu. Ve yapılmıştı da…

Bu yıkım tarihte hiçbir yıkıma benzemiyordu.

            Ancak yapımda da farklı harikalıklar oluyor,gün yüzü gibi görülüyordu. Demek ki,rakibler birbirine denk ve aynı sıklette idiler. Bu son raund ve son rövanş da şer cephesi bütün kuvvetiyle hücum etmekte,adeta Hz. Âdem-den beri biriken intikamlarını bir kerede alma ve bir kerede kusmak istiyorlardı.

            İman cephesinde ise aynı hak ve adalet içerisinde hareket ederek,şerrin bilinen tüm kalelerinde gedikler açılırken,,hayat damarları da tıkanmaktaydı. Artık kurtuluşu olmayan damar tıkanıklığı ve kanserine tutulmuştu. Şairin dediği gibi;

            Sur’da bir gedik açtık,mukaddes mi mukaddes.

            Ey kahpe rüzgar,her nereden esersen es…

            Her şeyiyle tükenen şer cephesinde ne ses,ne de nefes kalmıştı,tükenmekte idi. Bütün bu saldırılar ve bağırışlar bir bitişin ve ölümün son çırpınışları idi. onun için esaretimde Rus-un bana çektirmediğini bunlar çektirmişti.

            Aslında hikayede anlatmakta olduğumuz her türlü zulüm ve işkence,kendisine reva görülen ben Said değil,onun temsil etmiş olduğu milleti ve savunmasını yaptığı dini davası idi.

            Sevgili çocuklar. Bediüzzaman dedenizin belki de acele edip kışta gelmesi,her türlü ızdırabı yaşayıp göğüslemesine rağmen,inşaallah sizler cennet gibi bir baharda geleceksiniz. Artık havanın açılması gibi yer yüzü de açılmış,ağaçlar çiçek açmış ve meyve verecektir. Şimdiden görür gibiyim..ümitvârım…

            Zaman göstermiştir ki;Cennet ve cennet gibi bir hayat ve o zeminin oluşması ucuz ve kolay değil. Cehennem gibi bir hayatı yaşatan içinde cehennem lüzumsuz değil…

 

 

 

 

 

 

 

 

                                   BEDİÜZZAMAN VE RİSÂLE-İ NUR

 

Asırları özetleyen Bediüzzaman ve Risale-i Nur;aynı zaman da bir çok sırları da keşfetmiş,gözlerdeki perdeyi açmış,bakar körlükten kurtarmıştır.

Şu gürültülü asırda sağlam ve istikametli düşünülemiyeceğinden ayyuka çık n tozun ve dumanın içerisinde yüzlerce ihtilaflı noktaları gündeme getirenlerin kavgaları bırakmalarını sağlamak üzere;-Durun- esası ve sedasıyla,gerek İslam alemi gerekse insanlık aleminin ittifak edecekleri tek noktayı göstermiş,onun çevre ve çerçevesinde toplamıştır.

O’da Tevhid ve İman idi.

İnsanlık tarihi boyunca bu tek hedefi göstermiş,bütün mesaisini bunun üzerine teksif etmiştir.

Bugün bu noktayı keşfeden Bediüzzaman ve Risale-i Nur;keşfedilmeyi beklemektedir. Bu,keşif içindeki bir keşiftir. Bir keşşaf olarak Kur’an denizindeki cevherleri çıkarmak üzere dalıp,mücevherleri keşfederek çıkarıp,bize sunan bu eserler,bir hakikat olarak keşfedilmeyi gerektirmektedir.

Bu dünyanın da,insanın yaratılışının da bir sırrıdır.

Kur’an;sırlar deryası,Risale-i Nur ise,onun asrımızdaki ve gelecek asırlardaki bir dilidir.

Birkaç asırdır İslâmiyetin bir meselesini ele alanlar milyonları arkasından götürmüş,âdilane uygulamadığı zulmüne karşı tâbileri olmuştur. İşte Sosyalizm. Fakirin hakkını koruma yerine,hakkını elinden almıştır.

İslamiyet zekât müessesesiyle bunu çözmüştür.

Bediüzzaman ve Risale-i Nur-daki iki cümle ile,hem sosyalizmin ,hem de Marksizmin ideolojilerinin palazlandıkları noktaları gözlere göstermiştir.

Bütün ihtilallerin iki kaynağı olan;”Sen çalış ben yiyeyim”düşüncesinin yanlışlığını,Ribâ ve fâizin menfiliklerini göstermiş. Küçük bir azınlığın menfaatından ziyade,çoğunluğun koruyuculuğunu nazarlara sergilemiş, Fâizi haram kılmıştır.

“Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne.”yanlış düşüncesiyle açılan ara ve derenin kapatılması için köprü görevi gören zekât müessesesini yerine tesis etmiş,sosyalizmi ve zulmünü,kardeşlik çerçevesi içerisinde ikame etmiş, Zekâtı farz kılmıştır.

Risale-i Nur-da,Allah-ın varlığı her zerrede gösterilmiş. Bir şeyde veya her şeyde iradenin hakimiyeti;oranın bütün boyutlarında da bir hakimiyet ve kavrayışı gösterdiği,sanatkarın sanatı üzerindeki Vâhidiyet derecesindeki hakimiyeti,münferiden Ehâdiyyet derecesinde de her bir ferdinde bu hakimiyeti gösterdiği,ressamın resimdeki hakimiyeti,çizgilerde de hakimiyetini gösterdiği,Allah-ın her şeye vâkıf olduğu,vukûfiyetinin bulunduğu,o sanatın altında tam bir ton,estetik ve dekorun göründüğü her cihetle gösterilmiştir.

Bütün varlıkların bir vazife ile vazifelendirildiği,hayvan hayvan veya kedi-köpek olarak,bitki bitkilikle veya ot ve gül olarak,insanın da insanlık gibi en şerefli bir rütbe ile tavzif edilip bu dünyaya gönderilmiş olduğu,genişçe ifade edilir.

Kur’an-da anlatılan Peygamber kıssalarıyla,teknolojik bir çok gelişmelere o peygamberlerin mu’cizeleri doğrultusunda ulaşılabileceği gerçeğine ışık tutmuştur.

Oradan,vâiz ve hocaların vaaz ve nasihatlarının tesirsiz kalmasının nedeni olan;İslâmiyeti değil,müslümanı anlatmalarından böylece neredeyse İslamiyet ile müslümanı aynı kefeye koyma çalışması gibi yansıtılmasından,zira o kişi kendinde olanı zaten bilmekte ve görmektedir. Önemli olanın,onda olmayanı ona yapıcı bir üslub içerisinde sunmak ve anlatmak. Menfiyi değil,müsbeti anlatmak. Olumsuzlukları ve birinci derece de cehennemi ve cehennemî haletleri değil,cennet ve ona götürecek hal ve haletleri anlatmaktan geçtiğini,bu noktada bir düzenlemeye ve iç muhasebenin yapılması gerektiğini ifade eder.

Tarikatta,şeyhden gelen bir düsturun olmasına karşı,Risale-i Nur-da,önce Kur’an-dan gelen ve çıkan düstur,sonra destur. Bediüzzaman-ın kendisi için bile düstur esastır. Zira akıl düstur ister,kalb destur ister. Böylece akıl ile kalb barıştırılarak,ikisinin mezciyle hakikatın taharrisine gidilmiştir.

Peygamberimiz peygamberlerin,Bediüzzaman-da ulemânın mesleğini hülâsalandırmış,kısaltmıştır. Hakikata giden en kısa yol gösterilmiştir.

 

                                                                                                          06-10-1998

                                                                                              MEHMET     ÖZÇELİK

                                                                                                          ADIYAMAN

 

 

 

 

 

 

                        ASRIN   MÜCEDDİDİ   BEDİÜZZAMAN

 

Büyük insan Bediüzzaman hazretlerini vefatının yıldönümlerinde önceki birikimlerle beraber yazmak istedim. Ancak cesaret edemiyor ve yazamıyorum. Tam bir çekingenlik içerisine giriyorum. Branşım olmayan konularda bile yazmakta pek tedirgin olmayıp,tetkikle yazmayı düşündüğüm halde,Üstad Bediüzzaman hakkında yirmi küsür yıldır meselenin içerisinde olmamıza rağmen yazmakta acizliğimi fazlasıyla hissetmekteyim.

Acaba sebebi benim ihatasızlığımdan mı, yoksa bu zatın muhit ve ihatalı oluşundan mı? belki de her ikisi…

Evet,her ikisi. Zira ihata edebilmek,onlara yetişebilmek,uzanabilmek,onları anlayıp anlatabilmek için ikinci bir Bediüzzaman olmak gerek.

O zat;malum olmakla beraber bizlerce hala meçhuliyetini korumakta, ulaşılamamaktadır. Zaten ulaşılmış ve bizlerce bilinmiş olsa bizim gibi aciz,benim gibi naçiz kalırdı.

O zat; malumiyet içerisinde meçhuliyettedir.

O zat;ma’rifetullahda ulaşılamıyacak bir zirveye son sür’at gitmektedir.

Asrın anlamaktan aciz kaldığı o zatı;ancak asırlar anlayabilecektir. O zat asırlara sığmaz ve sıkışmaz. Bu asrın ve bu asrın bir ferdi olan bir kişinin onu anlayabilmesi,ancak küllünden cüz’ünü anlamakla müyesser olunur ki;bu bile bir fazilet ve bir seviyedir. Bu durumda yapılacak en güzel şey,onun şerhi,kendisini ve eserlerinin tümünü tümüyle anlamaktan ziyade,cüz’ünde ihtisas yapmak,araştırıp tetkikle iştiğal etmek gerektir…

O zat;süreyyalarda gezmekte,biz ise seralardayız. Eynes serâ mines süreyya…Ner de sera,Süreyya nere de?

O zatı bilmemiz,bildirmemiz,anlamamız ve anlatmamız yine onların himmeti ve elimizden tutmalarıyla müyesser olabilir. Bizim de üstadımızdan istediğimiz o dur ki,mücrim elimizden tutsun…

Bizler burada çakıl taşlarıyla uğraşırken onlara yıldızlar refakat etmede. Belki de o zatlar yıldızları aydınlatma da,onların nuru ve ruhu olmaktadırlar. O zatların gitmelerini nuru sönen,kayan yıldızlar haber vermekte…

Ay ışığını güneşten,güneşte güneşler güneşi olan zat-ı Muhammed (SAM)den almakta. Göktekiler ışıklarını yerdekilerden almada. Yeri tenvir eden o zatlar,gökleri de nurlandırmaktadırlar.

O zat;bir yandan gönlümüzü,bir yandan da gözlerimizi aydınlatmada.

O zat;kararan gecelerimiz de bizlerin şafağı ve sabahı olmuşlardır.

Bazı zatlar o kadar büyüktürler ki;tıpkı asırlık çınarlar gibi. Onlar ancak asırlarda,asırların geçmesiyle anlaşılırlar. Asır onları kuşatamaz,ama onlar asırları kuşatırlar. Bir asırda anlaşılamayacak kadar büyüktürler. Zamanlarını ve geçmişi aydınlatmakla kalmaz,geleceği de projöktör gibi ışık tutup aydınlatmaktadırlar.

Onlar asırlık insanlardır. İşte Bediüzzaman da onlardandır. Ayriyeten onun hususiyetindendir ki;geçmiş ulemanın ve evliyanın evsafına haizdir.

Bilinmez asrın bilinmez gariplerindendir o. Büyüklüğü de onun bilinmezliğindendir. Bedi’ler bilinmezlikleriyle harikadırlar.

Asırların özetidir o. Bediüzzamanın özünde saklıdır asırlar. asırlar ağacının hem çekirdeği,hem meyvesi.

Evliyalar silsilesi ve zincirinin son ve birleştirirci halkası.

Bediüzzaman asırları asrımızda özetlemiş. Teknik ve teknolojideki harika patlayış ve gelişme kendisini iman ve Kur’an sahasında da göstermiştir. Misal olarak;bir asır önce olmayıp şimdi var olan teknik ve teknolojik sahadaki elektrik,iletişim araçları,bilgisayar,denizlerin ve göklerin derinliklerine ve zirvelerine yükselmelerdeki gelişmeler,askeri alandaki gelişmelerin,kısaca tıb,fizik ve kimya gibi sahalardaki gelişmeler orantılı olarak metafizik,ilahiyat ve din alanlarındaki gelişmeleri de bir derece mecbur kılmıştır.

Kur’an-ın kevni ve tekvini ayetleri açığa çıkmış,Kur’an gündemlerin önemli meselesine haline gelmiştir.

Etrafındaki bin yıldır yığılmakta olan surlar yıkılmış,Kur’an kendi kendini muhafaza ederek müdafaada bulunmuş,kainatın başına geçmek üzere kendini insanlara kabul ettirmiştir.

Her asırda İslâmın temsilciliğini yapan zatlar gibi,bu asırda da asrın idrakine uygun olarak tecdid göreviyle Bediüzzaman hazretleri tavzif edilmiş ve bu kudsi görev omuzuna ihsanı ilahi tarafından yüklenmiştir.

“Doğrudan doğruya Kur’an-dan alıp ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı…”

hakikatını bütün sadâsıyla,karşısına dizilip engel olmak isteyen sürü sürü gibi bir sürü insana ve cihana tek başıyla haykırmıştır.

Hayatı boyunca ölçülü hareket eden Bediüzzaman;gelecek nesillere de eğitim,fen,din,siyaset,ticaret,aile,kardeşlik,iman,ihlas,Kur’an,iman ve İslâmın esasları,insan,kalbde yara açan ve imana şüphe veren tüm meselelere mukni cevaplar vermiştir. Küfrün son koz ve kalelerini de imha görevini üstlenmiş,küfre bir daha dirilmemek üzere son darbeyi vurmuş,İslâmın bayrağını tüm âfakta dalgalanmak üzere surlara dikmiştir.

İfrat ve tefritten muhafaza ile vasatı,orta yolu takib ederek sahabe mesleğini seçmiş ve uygulamıştır. Sahabeyi sahabe yapan mesleği şiar edinmiştir. Hz. Ebûbekirin dediği gibi:”Bu ümmetin durumu,ancak ilk günlerdeki metodun uygulanmasıyla düzeltilebilir. Bu metod ise;Kur’an-da ve Rasulullahın hayatında mündemiçtir.”[1][1]

ancak asrımızın ilk asırdaki inkarından farkı;o zamanda küfür cehaletden geliyordu,izalesi kolaydı. Şimdi ise küfür fen ve felsefeden gelmekte idi. İzalesi ise müşküldü. her şey ilim ve fen kılıfına büründürülerek sunulmakta,böylece inkar ve sefâhet yutturulmaktadır.

Bediüzaman hazretleri Van’da evine misafir olduğu ev sahibine şöyle diyordu:”bu milletin sırtına inen musibet,cehenneme denk ve muadil bir musibettir. ben de ne iştiha bıraktı,ne de uyku…”

Asrının derdi kendisinin derdi idi. İnsanların derdiyle hem-derd idi.Asır ve asrın insanı hasta idi. Oda müzmin bir hastalığa tutulmuş idi.. öldürücü idi.

Bediüzzaman bir tabib maharetiyle Kur’an eczahanesinden aldığı ilaçlarla şifa sunuyor,İslâmın labaratuvarında bir kimyager gibi edviyeler,ilaçlar hazırlayıp,sunuyordu.

Cemil Meriç-e göre Bediüzzaman:”Said Nursi,dağ başında vaaz eden bir mürşid. Hor görülenler,her şeyini kaybedenler,mukaddesleri çiğneneler akın akın ona koştu. Nasların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses;tarihin içinden geliyordu. Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı canlandırdı. Bu hayali insanlar,o konuştukça gerçekleşti. 

Ve devamla:”Yakın tarihimizde insana kıran geldi. Bu bünyenin,Bediüzzaman gibi bir tefekkür ve iman abidesine tahammülü yok.”

Nitekim öyle de oldu;11-Temmuz-1960 gününü gecesi,türbesi dahi yıkılarak ecdadı ve üstadı Hz. Ali gibi meçhule götürüldü.

Bu asırda görevi başından yüklenip sonuna kadar pürüzsüz olarak hedefe ulaştıran ikinci bir Bediüzzaman gösterilebilir mi? Çünkü o sırtında odun küfesi değil,bir yumurta küfesi taşıma hassasiyeti gösteriyor,kendisine teslim olan talebelerinin burnunun dahi kanamaması için tam bir sahabet ve himayet içinde hamiyetkârlıkta bulunuyordu.

Kendisi yok,davası vardı. Bir davanın çıkarttığı milyonlar yok,milyonların oluşturduğu bir dava vardı. Bir için yola çıkan o dava vekilleri yine biri ve birliği oluşturuyorlardı.

Said yok,hiçbir ben yok,hep o bir vardı. Bir-ler bir havuzu oluşturuyor,o bir havuzdan etrafa dağılıyor,etrafı tenvir ediyorlardı.

İslâmın etrafını saran ve tehdit eden meseleler ve insanlar,onların fıtratları sayısınca idi. O halde herkes nasibini almalıydı. Öyle bir sofra serilmeliydi ki,herkes o çeşit çeşit yiyeceklerden nasibini almalılar ve doymalılar. Nitekim o öyle yaptı.

Yavuz sultan Selimin hayatı boyunca tesis etmeğe çalıştığı İttihad-ı İslamı tahakkuk ettirmeliydi. Temel ona göre atılmalıydı. Nitekim öyle de oldu ve olmaktadır. Bunca içten ve dıştan yapılan engellemelere rağmen..

“İslam birliği cemiyeti düzenlediği bir sokak gösterisiyle Ayasofya camii önünde bir miting yaparak cemiyetin resmen çalışmalara başladığını açıkladı. Ayasofyada mevlid okunmadan önce,cemiyet adına Bediüzzaman Said-i Kürdi ve Derviş Vahdeti bir nutuk söyledi.”[2][2]

Her hayırlı işin başında onu görmekteyiz.

Kur’an-ın gizli kalmış,açıklanmamış hiçbir meselesi kalmamalıydı. alimlerin –umumül Belvâ- dedikleri,içerisinden çıkılması gayet zor,insanların içerisinden çıkamadıkları en hassas ve müşkül olup,umumu ilgilendiren meselelere çözümler getirilmeliydi. Nitekim öyle de yaptı. Umumca takdir ve tasvib gördü.

İlk ve son asır arasında bir köprü oldu. Sonu ilke bağladı. İlki sona getirdi. Bizi geriye götüren mürteci dendi o aldırmadı,yoluna devam etti. Çünkü o geriye gitmiyor,belki geriyi yani saadet asrını beriye asrımıza getiriyordu. Cehaleti ise geriye yani cehalet asrına gönderiyordu.

Tıkanmaya çalışılan Allah-a giden Tevhid yollarını,o uğurda hayatını vakfederek açmaya çalışıyor ve açıyor ve aşıyordu.

“Bu Kur’an müslümanların elinde kaldıkça,biz onlara hakiki hakim olamayız.”diyenlere,Kur’an-ın sönmez ve söndürülmez bir mu’cize olduğunu isbat ediyordu.

Öldükten sonra dirilme olan Haşir meselesi için:”Naklidir,inanırız. Akıl bu konuda yol bulamaz.”diyen İbni Sina-nın bu sözüne karşı Haşri ve Ahireti akla kabul,tasdik ve teslim ettiriyordu.

Bir çok insanın anlamadığı ve anlıyamadığı,ulemanın bile içerisinden çıkamadığı Kader meselesini herkesin anlayabileceği bir şekilde izah ediyordu.

Aslında gündemi o tesbit ediyordu. üç asırdır dünyayı saran Irkçılık illetine bir deva sunuyordu.

Sonuca kavuşturulmayan ve kavuşturulmakta istenmeyen Şark meselesine ve Kürtçülük politikasına bir açıklık getiriyordu. İngiliz ve Fransızın hile ve dalaverâsına alet olunmamasını tavsiye ediyor,bunu tedbir yolarını gösteriyordu.

İslam alemine hitab eden Ezher üniversitesi gibi bir Şark üniversitesi açılmasına,maddi-manevi gayret gösteriyordu. Burada dinden tecrid edilmemiş fen ilimleriyle din ilimlerinin beraber okutulması tavsiyesinde bulunuyordu. Birisi akıllarını aydınlatırken,diğeri de kalblerini aydınlatacaktı. Şimdiki şark ise her iki ilimden de mahrum bırakılmaya çalışılan şark idi. Yerlerini de belirlemiş. Diyarbakır,Bitlis ve Van-Edremit olmalıydı. Merkezden muhite bu nurlar yayılmalıydı. Hem Türkiye hem de İslâm aleminin selameti için…

İhmalimiz olan Namaz ibadetini sık sık hatırlatıyordu. Bu dehşetli asırda günahlardan kaçınmak,Takva ve Ameli Salihi yapmakla kurtulabileceğimizi söylüyordu.

Asrımızda mühim rol oynayan şan-u şeref,riya,sefâhet,israf,maddi menfaat,Avrupa ve batı perestlik,tarafgirlik,tenbellik,benlik,gurur,kibir gibi ruhumuzu kemiren nefsani ve şeytani olan bu gibi sari illetleri def edici tedbirleri gösteriyordu.

Müsbet veya menfi,bir insan hakkında konuşmak veya konuşabilmek için,ya o kişiyle beraber olmak veya onun eserlerini okumakla mümkündür.

“Asrının imamını tanımayan cehalet üzere ölür.”,hakikatınca,onun ve eserlerinin bilinmemesi,asrın ve asrın meselelerinin bilinmemesi demektir. O bilgisizlik ve cehalet üzere de ölmek demektir.

Okulunun müdürünü,vilayetin valisini,devletin başbakan veya cumhurbaşkanını bilmeyen bir kişi bilgisizlik ve cahillikle nitelendirilirken;Kur’an-ın zamanımıza bakan ayetlerini,tüm İslam alemini ve insanlığı ilgilendirecek meselelere projöktör gibi ışık tutmakta olan bir zatı bilmemek ve ondan haberdar olmamayı ne ile ifade etmek gerekir,kıyas edilsin…

Eğer neden o ve eserleri denecek olsa? Uzun cevap isteyen bu soruya soruyla karşılık vermek daha kısa olur. Neden o değil?

O Çünkü,sür’at asrındayız. Binlerce eseri okuyup anlamaya zamanımız yok. Bu eserler ise;komprime hülasalarla onları özetlemiş. Bin sayfayı bir sayfada sunmuştur.

Çünkü o;bu asırda yazılmış,bu asrın meselelerini yazmış. Her imam,müceddid ve İslam alimi kendi zamanındaki meseleleri yazmış,hizmet etmişlerdir.

Zaman nasıl ki aynı zaman değilse,insanlarda aynı zamanda yaşayan aynı insanlar değilse,meselelerde aynı meseleler değildir.

O halde baş ucunda aranması gereken bir şey,ta ayak uçlarında ve ötelerde aranmaz.

Her asır ve insanı kapasitesi nisbetince Kur’an-dan ve Hadislerden feyizlerini almışlardır. Asrımızın kapasitesi büyümüştür. Zaman kısalmış,ihtiyaçlar uzamıştır.

İşte Bediüzzaman bunu yapmıştır. Herkesin seviyesine hitabeden Bediüzzaman ve eserlerini,herkesin kendi bulunmuş olduğu seviyede olmuş olmasını istemesi ve o seviyeye indirmeye çalışması bir seviyesizliktir. Gerçek seviye eserlerinin bulunduğu seviyeye çıkmak ile olur. O eserler öyle bir seviyede bulunmaktadırlar ki;her seviye erbabı kendi seviyesi nisbetince ondan istifade etmektedir. O eserler her okunduğunda içerisindeki ayrı sır ve manalar,ilim ve feyizler ortaya çıkmaktadır.

Her hangi bir eser en fazla iki sefer okunurken,bu Risale-i Nur eserleri on,yirmi belki daha da fazla okunmakta,elli ve yüzden fazla dinlenirken ne bir usanç,bıkkınlık ve isteksizlik vermeyip,tekrar okuyup dinlemeye bir iştiyak ve istek hissettirir. artık bir ihtiyaç halini alır.

Birlik ve beraberliğin temsilcisi olan Bediüzzaman,ayrılığa sebeb olan siyasetten,şeytandan kaçar gibi kaçar.

Anlamamayı anlamamaktaki ısrarda arıyoruz. Oysa anlamak anlamada ve anlamaya çalışmada gösterilecek olan ısrarda aramak lazımdır.

Bir ilim adamı hayvanlar aleminden tek bir hayvanı anlamak ve keşfetmek için değil bir ömür,ne kadar zamanımızı harcıyoruz? Düşünmek gerekmez mi?

Risale-i Nurlar kainatın,Kur’an-ın,insanın ve bir çok alemlerin sırlarını içerisinde barındırmaktadır. Bunlar ilgi nisbetince keşfedilir. Kendisini okuyana,kendisini açar.

Bu eserlerle cüz-i bir kale değil,her tarafı kuşatan büyük bir kalenin tamiratı yapılmakta ve deruhte edilmektedir. Bu eserlerle adeta ahiretin haritası çizilmektedir. Bu eserler bir milletin berâet ve kurtuluşunun bir simgesidir. bu eserler,bir milletin dava vekilidir. bir avukat gibi hem milleti,hem de sahib oldukları,omuzlarına yüklendikleri mukaddesatlarını müdafaa etmekte,göğüs gerip savunmaktadır. Bu eserler,bir eczane gibi her türlü dertlere devayı tevzi edip,dağıtır.

Bediüzzaman hakkında bir çok eser yazılmış ve yazılmaktadır. Bu sözler söylenilmiş ve de söylenmektedir. Ve de söylenecektir. İşte bunlardan Hasan Basri Çantay-ın Bediüzzamanın talebelerinden Bayram Yüksel-e söylediği:

“Kardeşim,sizleri tebrik ediyorum. Bizler üstadın sayesinde müellif olduk. korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk nede kimseye bir şey anlatabiliyorduk. Üstad hazretleri Nurları telif etmeye başladı. Türkiyede bu sayede okuma çığırını açtı.”der.

Bediüzzaman hazretleri hasta olduğunda kullanmış olduğu Optalidon ilacı bitince,yüz kuruş olduğundan talebesine alması için verir. İlaç yüz on kuruş olunca talebesi on kuruşu cebinden verir ve ilacı üstada getirir. Bediüzzaman hazretleri ise ilacı ağzına aldığı halde bir türlü yutamaz. Uğraşmalarına rağmen yutamayınca talebesine dönerek,ilacı kaça aldığını sorar. oda durumu izah edince,on kuruşunu verir ve ilacı rahatça yutarak şöyle:”kardeşim,işte görüyorsun… Başkasının malını yiyemiyorum. Boğazımdan geçmiyor.”der.

Ve yine Üstad kendisine Zekatını getiren Van-lı Veli şeyh Şükrullah Efendinin oğlu Esâsüddin-e,akrabalarına vermesini söyler. Oda,akrabalarının zengin olduklarını söylemesi üzerine Bediüzzaman:”Zekatın nakli caiz değildir. Orada bir çok fakirler varken,bunca köyü aşıp da buraya kadar niçin getirdin?”der.[3][3]

Böyle bir zatın hayatı;davasının ekilmesiyle,zahmetli olarak geçen Bediüzzamanın ölümü bir derece onun sünbül vermek üzere bir dirilişidir. Baharı beklemek üzere bir beklemedir,tekleme değil…

“Ben kışta geldim,sizler cennet-asa bir baharda gelirsiniz.” sözüyle bahar dirilişinin bir habercisi,müjdecisi ve ilancısıdır.Bir doğumdur diyordu…

İmam-ı Rabbani;Mirza Bediüzzamana yazdığı 74. mektupta,Fukaraya yani Allah yolunun yolcuları,evliya zümresine karşı muhabbete teşvik ve onlara teveccüh,sahibi şeriata tabi olmaya dair konular üzerinde durmakta,şu Hadisleri zikretmektedir;”Onlar,öyle bir cemaattır ki,kendileri ile oturan şekâvete düşmez.”

“Nice saçı başı toprağa belenmiş ve kapılardan kovulmuşlar vardır ki;bir işin olmasını Allah adına and içerek taleb etseler,o iş olur.”

Ve 75. mektupda da üstad bu zatın kendisine benzediğini,böylece sanki kendisine hitab ediyormuş gibi değerlendirir. Burada Rasulullaha ittibaa teşvik,öncelikle itikadı düzeltmek;ikinci olarak,zaruri olan fıkha dair hükümleri öğrenmek üzerinde durur.[4][4]

Hadis:”Ümmetimden bir taife,hakka yardımcı olarak kalacaklardır. Allah’ın emri gelinceye kadar,onlar bu işe devam edeceklerdir.”

Hadis:”Ümmetimin evveli,ahirinden daha faziletlidir;ikisi arasında keder vardır.”

“Evvel ile ahir arasındaki münasebeti,evvel ile orta arasındaki münasebetten daha ziyade gördü.

….. Bu ümmetin son gelenlerinde,her ne kadar yüksek nisbet var ise de,ona sahib olanlar azdır. Hatta azdan dahi azdır.

Ortada gelenlerde,nisbet (mana ile bağlantı) bu derece yüksek değildi;ama onlar çoktu;hatta pek çoktu.. Ama her bakımdan,hem kemiyet,hem de keyfiyet (şekil ve çokluk) bakımından..

Amma bu ekalliyet nisbeti,son gelenleri bu kadar yüksek derecelere çıkardı. Sâbikûn olan zümre ile münasebet peyda ettirdi. Onları,Rasulullah efendimizin (SAM) şu hadisi şerifi ile müjdeli kıldı:”İslam,garib başladı;garib dönecektir. Gariplere ne mutlu.”

Bu ümmetin ahirliği,ikinci binin başlaması ile başlar. Yani:Rasulullah efendimizin (SAM) irtihalinden itibaren..

Bu bin senenin geçmesi ile,işlerin değişmesinde büyük bir hasiyet (özellik)olmuş;eşyanın tebdilinde büyük bir tesir meydana getirmiştir.

Bu ümmetin şeriatında ve sîretinde nesih ve tebdil (halinde,yolunda bozulma ve değişme) olmadığı için;sâbikûnun nisbeti eski tazeliği ile zuhur etmiş son gelenler de eski güzelliği ile meydana çıkmıştır.

Şeriatın teyid hasletleri,milleti tecdidi bu ikinci bindedir.

Bu davanın doğruluğuna adil şahid:İsa’nın (AS) Mehdi’nin (RA) bu bin içinde var oluşlarıdır. Bir şiir:

Alsaydı ruh-ül kudüsten yardımını;

İsa’nın gayrı,yapardı yaptığını..”[5][5]

Ve Bediüzzamanda bu tecdid manasını,İlmel yakin,aynel yakin ve hakkal yakin [6][6] derecesinde görmekteyiz.

İ. Rabbani gerçek müceddidi şöyle tavsif eder:”Her yüz başında bir müceddid gelip geçdi. Ne var ki yüz senelerin başında gelen müceddid ile,bin senenin başında gelen müceddid değildir. Bunların arasındaki fark,bin ile yüz arasındaki fark gibidir. Hatta daha da fazla…

Müceddid o zattır ki:O müddet içinde ümmete her ne gibi feyiz varidatı gelirse onun vasıtası ile gelir. İsterse o vaktin kutupları,evtâdı,ebdâlı ve nücebâsı bulunsun. Bir şiir:

Allah’a ne zorluğu olur;

Alemi bir şahsa doldurur..”[7][7]

İ. Rabbani Nur Muhammede yazdığı mektupta Cenab-ı Hakka ulaştıran yolların iki olduğunu;”Birincisi:Kurbü nübüvvete taalluk eden yoldur.. Nübüvvet erbabına salât ve tahiyyet.. Bu yol,aslın da aslına ulaştırır. Asaleten bu yoldan ulaşanlar, enbiyadır. Onlara salât ve selam. Bir de onların ashabı kiramı..

Bir de,ümmetin evliyasından diğerleridir yani:kendisi için murad edilenler.. isterse bu zümre az;hatta azdan daha az olsunlar. Bu yolda tavassut ve hail yoktur. Bu büyük vasıllardan her kim feyz alacak ise.. asıldan alır. Hem de hiç kimsenin tavassutu olmadan.. Sonra,bunların biri,diğerine hail de olmaz..

İKİNCİ YOL.Kurb-u velayettir. Aktâb,evtâd,büdelâ,nücebâ ve Allah-u Taalanın umum veli kulları bu yoldan vasıl olurlar. Sülûk tariki de bu yoldan ibarettir. Hatta bilinen cezbe dahi,bu yola dahildir. Burada tavassut ve hail olma durumu vardır.

Bu yoldan vasıl olanların muktedâsı,reisi,o büyüklerin feyiz kaynağı Hazret-i Ali Murtezâdır. Allah ondan razı olsun. Bu şanı büyük mansıb ona taalluk eder.

Rasulullah (SAM) efendimizin mübarek ayağı,onun mübarek başı üzerinde gibidir. Hazreti Fatıma,Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin dahi;bu makamda onunla ortaktırlar.

Zannım o ki:Hazreti Ali (ra) unsuri hayatın başlamasından evvel,bu makamın melâzı (müdavimi,sahibi)idi. Nitekim,unsuri hayatın başlamasından sonra da;bu yoldan her kime bir feyiz ve hidayet ulaştı ise.. onun tavassutu ile ulaşmıştır.”

Ve ondan Oğlu Hz. Hasan ve Hüseyne,ondan on iki imama,Ondan Abdulkadiri Geylaniye kadar bu tavassut devam eder.

Ve neticede:”Anlatılan müddet içinde İsa aleyhisselam inecek. Mehdi alerrıdvan zuhur edecek.. Yani: O müddet içinde.. Bunların muamelesi dahi,herhangi birinin tavassutu ile feyz almaktan yana üstün ve aladır. Bunu için şu cevabı veririm:

Tavassut muamelesi,anlatılan iki yoldan ikincisine bağlıdır. Bu dahi,kurb-u velayetten ibarettir..

Birinci yol ise.. kurb-u nübüvvetden ibarettir. Tavassut muamelesi orada yoktur. Her kim bu yoldan vasıl olur ise.. onun için arada bir hail ve bir vasıta yoktur. Hatta o,feyiz ve bereketleri herhangi bir kimsenin tavassutu olmadan alır. Zira tavassut ile hail,ancak diğer yoldadır.Bu yerin muamelesi ise..diğerinden ayrıdır. Nitekim bu mana daha öncede anlatıldı.

İsa aleyhisselam ve Mehdi aleyhirrıdvan ise.. birinci yoldan vasıl olmaktadırlar.

Nitekim Şeyheyn (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer)-Allah onlardan razı olsun- dahi,Rasulullah (SAM) efendimizin zımnında birinci yoldan vasıl olmaktadırlar. Değişik derecelerine göre,onların orada hususi makamları vardır. Allah onlardan razı olsun.”[8][8]

Bediüzzaman hazretleri de kendisine rüyada yapılan hitabede ,o kadar yollar içerisinde birisini üstad tutmasını,peşinden gitmesini söylemesi üzerine Kur’an-ı kendisine üstad tutmuş,doğrudan doğruya Kur’an-dan feyiz ve ilhamını almıştır.

Bütün üstadların üstadı olan Kur’an-dan tavassut ve hailsiz olarak dersini almıştır.

10-07-2000       –       MEHMET   ÖZÇELİK                                                      

 

 

 

 

 

 

 

                                   BEDİÜZZAMAN   SAİD   NURSİ

 

Vefatının 36. yıl dönümünde Bediüzzaman Said Nursi…

            İnsanlık tarihi başlangıç itibarıyla;ilk insan ve ilk peygamber,kendisine ilk suhuf indirilen Hz. Âdem ile başlar.

          Böylece insanlık ve insanoğlu;yaratıldığı ilk andan beri yalnız ve başı boş bırakılmamış,kendisine ilahi canibden bir peygamber ve rehber gönderilmiştir.

            Bu olay ta Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAM)’e kadar süregelmiş ve peygamberliğin son halkası onunla sonlanmış ve “Hatem-ul Enbiya”,-Peygamberlerin sonuncusu- ve peygamberlik müessesesini mühürleyici,son peygamber olmuştur.

            Evet,peygamberlik onunla son bulurken,ilk sahifenin ve kitapların da sonu ,son olarak o zata indirilen Kur’an-ı Kerim-le son bulmuş,noktalanmış ve de kemal manada kitab,insanlığa hitab,son doruk noktasına oturmuş oldu.

            Peygamberimiz her türlü maddi-manevi şahsiyetiyle de insanlığın zirvesine çıkmış,gerçek manada insanlığı ve insanı temsil eden ve edecek olan bir kişi olduğunu da göstermiştir.

            Hasılı;hakkında ne söylense az olup,kısaca;”Sözlerimle onu övmüş olmuyorum. Belki onu övmekle,sözlerimi övmüş oluyorum.”diyen şair gibi yapmış oluyoruz.

            Peygamberimizden sonra,velayet kapısı açılmış olmaktadır. Bu da:Hz. Ali ile başlamaktadır. Velayet kapısı onunla fetholunmuştur. Maddi fatih olup,bir çok fetihlerde bulunan Hz. Ali,böylece manevi fatih de olduğunu hayatının ve hayatından sonraki dönemlerin her safhasında manevi tasarrufuyla göstermiştir.

            Evet,velayet yollarının başı Hz. Ali ile başlayıp,bir çok veli zatlarla tâa zamanımıza kadar sürüp gelmiştir.

            İmam-ı Gazali,İmam-ı Rabbani gibi zatlar başta olmak üzere,bir çok veli zatın aradığı ve arzuladığı velayetteki zirve makam,hizmetteki doruk nokta;

            Nihayet küfür ve zulmünde son noktasına çıkmasıyla,zirve de noktalanmıştır.

            Böylece tam bir müsabaka,tam bir mücadele iki tarafın karşılaşmasıyla ringde başlamıştır.

            Başlangıcı cehalet asrıyla başlayan bu mücadelenin sonu;

            Küfrün ve zulmün koz olarak kullanması veya kullanmaya çalışmasıyla fen ve maddenin,iman ve Kur’an-la mukabelesi şeklinde gösterilmeye çalışılmıştır.

            Netice;cehalet asrının maddesi,insanı ve her şeyinin İslâma ram olmasıyla sonuçlanması gibi;

            Sonuç da aynı olarak;Fen,teknik,teknoloji,madde,batısı ve doğusuyla,tüm insanı ve ilim adamıyla Kur’an-ın ve hakikatlarının halkasına gireceği bir hak olarak –İnşaallah- tecelli ve tezahür edecektir.

            İşte Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin bir asırlık hayatı ve hizmetleri şahittir ki,ortaya koyduğu hizmet;

            a)Küfrün bel kemiğini bir daha doğrulamıyacak şekilde kırmış,gittiği yollarının muhal,batıl ve imkansız olduğunu iki kere iki dört eder kat’iyyetinde ortaya koymuştur.

            “Küfür üzerinde yürümek,buzlar üzerinde yürümek gibidir.”

            “Eşek kat kat eşek olsa,sonra dönse insan olsa (küfür ve şirk gibi imkansız bir meseleyi) kabul etmeyip kaçacak;küfür ve inkar içerisinde geçen bir insanlıktan istifa ediyorum.-diyerek eşekliği,böyle bir insanlığa tercih edecektir.

            Küfrün;en büyük bir cehli mutlak,en büyük bir zulüm,cehli mürekkeb,en büyük bir cinayet ve hıyanet olduğunu akli ve nakli delillerle isbat eder.

            b)Bediüzzaman kendi asrına ve şimdiye kadar hiçbir zaman ve zeminde yapılmayan İman konusunda bir tahşidat,bir birikim oluşturur.

            Her şeyin,her mesleğin,her zaman ve zeminin zemin ve zenbereğine İmanı oturtturur.

            İman-sız,iman olmadan hiçbir şeyin olmıyacağı ve çalışmıyacağını kat’i delillerle isbat eder.

            “Ben mesailimi iman üzerine teksif ettim. Gözümde ne cennet sevdası var,ne cehennem korkusu… Milletimin imanını selamette görürsem,cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken,gönlüm gül gülistan olur.”

            İman uğruna Hz. Ebûbekir misal;”Ya Rabbi vücudumu cehennemde öyle büyült ki,ta ehli imana yer kalmasın.”

            Bediüzzaman,milletin imanının selameti,ebedi hayatlarının kurtulması uğruna;dünyayı da terketmiş,şahsi olarak ahiretine çalışmayı da…

            İmanın mertebelerinden ilmel yakin,aynel yakin ve hakkal yakine çıkarmaya kadar imanda terakki kaydettirir.

            Sürekli bir şekilde kulun Allah ile olan intisabını temine çalışır.

            Her şeyin O’nunla var olup ve de var olabileceğini,O’nsuz hiçbir şeyin var olamıyacağı ve de ona varlık adının verilemiyeceğini izah ve ifade eder. “O’nu bulan neyi kaybeder,O’nu kaybeden neyi bulur? O’nu bulan her şeyi bulur ve onu kaybeden hiçbir şeyi bulamaz. Bulsa da ancak başına bela bulur.”

            c)Her şeyin anahtarı olan Besmele ile eserine başlayarak,Namazın hakikatını,hikmet yönünü muhtelif şekillerde ele alarak;”İnsanın yaratılıb,bu dünyaya gönderilmesindeki gerçek gaye;Halık-ı kainatı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir.”ayetinin gerçek manası olan,insanın yaratılışının gaye ve maksadını,insanın nereden geldiği? Ve nereye gideceği? Ve bu dünyadaki gerçek vazifesinin ne olduğunu? en veciz ve mukni bir şekilde izah ve şerhetmektedir.

            ç)Haşir risalesiyle,ahiretin varlığını iki kere iki dört kesinliğinde isbat ederek;cennet,cehennem,kabir,mahşer gibi ahiret alemlerinin gerçek mahiyetini her tabakada insana bildirmekte ve tanıtmaktadır.

            d)Ölümün korkulacak bir şey olmadığını,mahiyet ve hakikatını bildirerek,bir terhis ve yet değiştirmek,gerçek vatana gitmek olarak göstermektedir.

            e)Peygamberimizin maddi ve manevi şahsiyetini tanıtarak,onun sünnetine uyulması gerektiğini,sünnetine uymanın Allah’ı sevmek demek olduğunu ve de Allah tarafından sevilmenin yolunun yine onun habibi olan peygamberine uymak ve onu sevmekten geçtiğini ayet ve hadisler ışığında izah ve şerh eder.

            f)Kur’an-ı Kerim-in doğrudan doğruya Allah kelamı olduğunu isbat eder. Ve insanların hayatlarında uygulamaları için Allah tarafından hayatı düzenleyici tüm esasların,kanun ve şeriatların esaslarını ihtiva ettiğini anlatır.

            g)Peygamberlerin gösterdikleri mu’cizelerin;insanları hidayete davet için olmakla beraber,hayata uygulanabilirliliğinin de mümkün olduğunu,böylece insanları onlara teşvik için gösterildiğini ibretli bir tesbit ile anlatır.

            ğ)Allah’ın isim ve sıfatlarını tanıtarak,ancak onlarla tanınabileceğini belirtir. Kafirlerin Allahı bildiklerini ancak sıfatlarında hataya düştüklerini temsillerle izah eder.

            k)Hikmet,felsefe ve bunların birbirleriyle olan mukayeseleriyle izah yoluna giderek,veciz ifadelerde bulunur.

            l)İsraftan sakınılması gerektiğini,iktisad ve kanaata alışılmasının lüzumunu anlatarak,ekonominin de temelini oluşturacak esasları belirler.

            m)Sahabe ve onların üstünlüklerini belirterek,onların insanlık aleminde birer maddi manevi yıldızlar olduklarının hakikatını izah eder.

            n)İnsanın tanımını mükemmel yapar. İnsana kendisini tam olarak bildirir. Bulunduğu mevkiyi ona hatırlatır ve anlatır.

            o)Ulemanın dahi zorlandıkları imanın esaslarından olan Kaderin;Allah’ın bir ilmi olduğunu,bir takdir,bir plan ve proğram ve bir proje hükmünde olarak,zorlayıcı olmadığını mukni olarak izah eder.

            ö)Madde ve maddiyatın her şey olmayıp,maneviyatı maddi gözlere madde gibi zahir bir şekilde göstermektedir.

            p)Şimdiye kadar İslam aleminde;İslam alimlerinin de üzerinde münakaşa ettikleri konuları yani –Umumül Belvâ- denilip içerisinden çıkılamıyan konulara bir netlik ve izah kazandırarak,asırlardır süren münakaşaları kökünden kaldırır.

            r)Değil sadece İslam aleminde bir ittifak ve muhabbet,hristiyanlık alemiyle,İslam aleminin dahi temel noktalarda birliğine gidip,birleştirici bir rol oynayarak,inkarcılığa karşı umumi bir cephe alır.

            s)Başta Fir’avunları yetiştiren benlik,enaniyet,gurur gibi kavram ve vasıfların mahiyetlerini,iç yüzünü göstererek,insanları böyle bir vartaya düşmekten koruyucu tedbirleri gösterir.

            ş)Görünen alemde,her bir zerre de ve her şeyde Allah’a giden yolu göstermektedir. “Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır.” Kapalı olan kapılardan,iman ve marifet anahtarlarıyla,O’nun marifetine yollar açmaktadır.

            t)Hayatını sevgi üzerine oturtturan Yunus gibi,aşk üzerine oturtturan Mevlana gibi;her şeye karşı sevgi ve aşk yolunu göstermektedir.

            u)Zulmette nuru,zulümde adaleti,kış da baharı,kesrette vahdeti,kısaca;her şey de bir şeyi,bir şeyde de her şeyi göstererek,gerçek ve hakikatı tek bir şeyde O’nda görmüş ve de göstermiştir.

            ü)Siyasi alemde dönen dolap ve entrikalara alet olmadığı gibi,alet olunmamanın yollarını da göstermiştir.

            v)Hizmette muvaffakiyetin sırrının geleceğe yönelik nesiller yetiştirmekten vaz geçtiğini görerek;ihlaslı ve sadık talebeler ve nesillerin yetiştirilmesine gayret göstermiştir.

            Bu uğurda gösterilecek en küçük gevşemenin kişiye büyük zararlar ve kayıplar getireceğini de yaşayan belgeleriyle göstermiş ve bildirmiştir.

            Kainatın vereceği en önemli mahsul insan olduğuna göre,insanın da en önemli, netice ve gayesini göstermiş ve o hedefe yönelerek,yöneltmiştir.

            y)”Kişinin cennet hayatı,aile hayatıdır.”diye ifade edilen evin tesisi ve kadının,çocuğun yetiştirilmesi üzerinde durur.

            Kadının;başta sefahet olmak üzere dünyaya alet olmaması ve edilmemesini ısrarla işlemiştir.

            z)Uhuvvet risalesiyle kardeşliğin,ihlas risalesi ile hulusiyet ve samimiyetin temellerini atmıştır.

            aa)Bin yıldır devam etmekte olan,Kur’an-ın ve ecdadın lisanının muhafazasına ehemmiyetle çalışmış,toplumları o zengin miras üzerine oturtturmayı hedeflemiştir.

            ab)Cenâb-ı Hakkın kainata koyduğu kanunlar muvazenesiyle,insanlara gönderdiği şeriatlar dengesini izah etmektedir.

            ac)Peygamberler hasseten peygamberimizin gösterdiği mu’cizeler yani harikulade olaylar ile nübüvvet ve risaletinin belgelerini göstermekle,küfür ve dalaletin girdaplarında olanları çekip çıkarırken;

            Ehli imanın imanını,İslâmın ilk devrelerindeki,güçsüzlükler içerisinde bulunan sahabelerin imanlarını da takviye etmektedir.

            aç)İnsanların milliyet bakımından farklı oluşunun;ayrılık sebebi olmadığını,insanların gerçek milliyetlerinin İslamiyet olduğunu geniş bir şekilde izah etmektedir.

            ad)Asrı saadette olan olayların,şimdiye kadar münakaşaya sebeb olan noktaların izahını yaparak,yanlışları tashih etmektedir.

            Meselenin içtihattan kaynaklanıp,günahı gerektiren bir durumun olmadığını belirtir.

            ae)Hastalar risalesiyle,hastalığın gerçek manada korkulacak bir şey olmadığını belirterek,hakiki hikmetini göstermekle şikayeti şükre döndürmektedir. İnsanın acizliğini ve fakirliğini göstermekle,hamd ile mükellef olduğumuzu bildirmektedir.

            af)İhtiyarlar risalesiyle;insanın acziyetini daha iyi bilip,kemal yaşı olan ihtiyarlığın sevilmesi gerektiğini,ihtiyarların hürmete layık kimseler olup,Hadis-deki:”Eğer beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi;belalar üzerinize sel gibi yağardı.”hakikatıyla;ihtiyarların ve ihtiyarlığın,belaların def’ine vesile kimseler olduğunu anlatmaktadır.

            Özetle:Hz. Âdem-den beri,asırlarca süregelen,İslâma yöneltilen tüm meselelere izah,isbat ve mantıki yorumlar getirerekten,inancın,İslâmın etrafına kasıtlı veya cahilane örülen ve örülmek istenen tüm “Utanç Duvarlarını” yıkmış ve eserleriyle yıkmaya da devam etmektedir.

 

                                                                                              15-3-1996

                                                                                  MEHMET   ÖZÇELİK

 

 

[1] Hadislerle Müslümanlık. M. Y. Kandehlevi. 3 / 1138.

[2] 31 Mart ihtilalinde Sultan Hamid. C. Kutay. sh.47.

[3] Yeni Asya gaz. A. Badıllı. 15-9-1994.

[4] Mektubat-ı Rabbani. İ. Rabbani. Çevr. A. Akçiçek. 1 / 216-219.

[5] Age. 1 / 611.

[6] Age. 2 / 940,317.mektup.

[7] Age. 2 / 942.

[8] Age. 2 / 1974-1677.534.mektup

No ResponsesOcak 1st, 2015

Yoruma kapalı .