BEREKETLİ ADIYAMAN

BEREKETLİ ADIYAMAN

Adıyaman tarihi yapısı itibarıyla M.Ö. 40.000 yılına kadar uzandığı,M.Ö.900-700 yılları arasında Asurluların etkisinde kaldığı,Türklerin 751 yılında Talas savaşıyla İslamiyeti kabul etmesi üzerine,643 yılından itibaren İslâmın etkisi alanına girdiği rivayet edilmektedir.

Adıyaman;Güneydoğu Anadolu bölgesinde,Karasal bir iklime sahip,yer altı zenginlikleri bakımından zengin olup,sadece Türkiye’de çıkan petrolün % 55 civarındaki bir bölümü Adıyaman’da çıkmaktadır.

Gerek Nemrut dağı,gerekse Pirin mağaraları,Eski Samsat ve Eski Kahta ilçelerindeki tarihi kalıntılarla turistik bir kent izlenimini hala sürdürmektedir.

Adıyaman biri sel diğeri yangın olmak üzere iki büyük felaket yaşamıştır.

“1237-1246 tarihleri arasında Selçuklu tahtına geçen II.Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Adıyaman taraflarında peygamberliğini ilan ederek isyan etmiş olan ‘Baba İshak’(Babailer isyanı) ın çevresinde toplanan Türkmen boyları kısa bir sürede silahlanarak Kefersud,Adıyaman ve Samsat bölgesinde başlattıkları ayaklanma devletin zayıflığını ortaya çıkarmıştır.”[1]

-XVI.yüzyılda Dulkadirli Türkmenlerine bağlı Maraş Yörüklerine tabi Araban (Araplar) taifesi bulunmaktadır.Araban taifesinin de kendisine bağlı Kara Yağmurlu ve Alagözlü cemaatları vardır.Bunlardan Kara Yağmurlu cemaatı bu yüzyılda Adıyaman Behinsi kazası Keysun nahiyesinde kışlamakta olup,13 hane 1 mücerred nüfusu bulunmaktaydı.Alagazlü cemaatinin ise Kahta kazası Turuş kazasında kışladıkları bilinmektedir.Alagözlü cemaatinin bu tarihte 109 hane ve 15 mücerred nüfusu bulunmaktadır.”[2]

Ve bu tarihte Behisni de Ceritler (Ceridler),Çağırkanlı’lar yaşamış[3] ve “Bu taifeye bağlı Kırlarlı,Süleymeni ve Yaycılar adında üç cemaat bulunmaktadır. (Bunlar da)..Behisni kazasına bağlı Terbizek,Bakla köyleri ve Serçe isimli mezrada kışlamaktadırlar.de yaşamıştır.[4]

“1540 yılında Adıyaman Behisni’de mevcut Yörüklerin hepsi Ekrad-ı İzeeddin Bey’e bağlıdır.(Bu ise Bozulus Türkmenlerindendir.”[5]

Ayrıca Kırşehir’de de bulunan Çimeli Köyü,çimeli’ler Maraş Yörüklerindendir.[6]

-Büyük devlet olan Osmanlı içerisinde barındırdığı tüm gayri Müslimlere de görevler vermiş ve bundan da bir sıkıntı duymamıştır.Osmanlı büyük oynamıştır. İçindekileri dışlamamış,içine alıp barındırmıştır.Mesela;

AdıyamandaAzâ-i Meclis-i İdare de görevli biride;Abraham Efendi, Mümeyyizân-ı Meclis-i De’avi üyesi Kirkor Efendi,Sandık Emini Agop Efendi,Meclis-i İdare-i Vilayet’te Azâ-i Müntehabe yani seçilmiş azâlardan Bedon Efendi,Tomas Efendi gibi meclisin idaresinde gayrı Müslimlerde görev almışlardır.Böylece Osmanlı cüzlerden oluşmuş bir küll’dür.Ne vakit ki Lozanla beraber bu cüzler içten koparılmaya ve bölümlere ayrılmaya çalışılmışsa,koca imparatorlukta çatlamaya ve yıkılmaya başlamıştır.

Adıyaman kalesinin güney tarafı Gavur Mahallesi olarak bilinmektedir. Müslimlerle gayrı Müslimler iç içe yaşamışlardır.Osmanlı ve halkı bundan korkmamıştır.Çoğunlukla gayrı Müslimler Eskisaray,Hoca Ömer ve Şambayat’ta bulunmaktadır.

Eskisaray’da;2718 kişiden Müslümanlardan 411 erkek,387 kadın,Ermenileren 625 erkek ve 584 kadın,Katoliklerden 134 erkek ve 137 kadın,Protestanlardan 200 erkek ve 240 kadın bulunmaktadır.

Hoca Ömer mahallesinde;Müslümanlardan 711 erkek ve 655 kadın, Ermenilerden 95 erkek ve 75 kadın bulunmaktadır.

Samsatın muhtelif köylerinde Ermeni ve Protestanları bulunmaktadır.

Gerger’in muhtelif köylerinde Ermeni,Katolik ve Protestan bulunmaktadır.

Besni de bazı mahalleler onların adıyla anılmıştır.Ermeni mahallesi,Katolik mahallesi,Protestan mahallesi…

Bunlara aid özellikle kiliseye bitişik okullar bulunmaktadır.

Hısnı Mansur,Besni ve Kahta kazalarında gayrı Müslimler Müslümanların yüzde onunu oluşturmaktadır.Zamanla bu yüzdelik daha da azalmıştır.Mesela Hısnı Mansur kazasında;6176 hane olup,bunun 11.505’ini Müslümanlar,1.355’ini gayrı Müslim nüfus oluşturmaktadır.[7]

Osmanlı’da onlarla ilgili hukukta:

“Osmanlı döneminde gayrimüslimlerin evlenme, boşanma gibi özel hukuka ilişkin davaları kendi yönetimleri ve mahkemeleri tarafından kendi kanunlarına göre yürütülürdü.

” Osmanlı dünyasında yaşayan gayrimüslimler, özel hukukta kendi dinî kurallarını uygularlarken, ceza hukuku alanında İslâm hukukuna tabi idiler. Diğer taraftan gayrimüslimlere ceza konusunda Müslümanlara verilen cezanın yarısı tatbik edilirdi. Örneğin zina, fuhuş, kız kaçırma gibi suçları işleyen gayrimüslimlere, Müslümanlara verilmesi gereken cezanın yarısı verilirdi. Yine dövme, sövme, yaralama ve öldürme suçlarında da durum aynıydı. Gayrimüslimler, şarap içmekte serbest iken, Müslümanlara şarap satmaları yasaktı.” Gayrimüslimlere, sosyal hayatta çok daha toleranslı davranıldığı açıktır. “

Bosna ruhbanlarına ve Galata Cenevizlilerine verilen “emannâmeler” Osmanlı Devleti’nde din ve ırk farklılığından dolayı temel hak ve hürriyetlerin kısıtlamaya gidilmediğinin en bariz örnekleridir. Bu konuda örnek vermek gerekirse; semt pazarlarının günü bile gayrimüslimlerin dinî günlerine denk getirilmemeye çalışılmıştır. Bilecik’de semt pazarının günü mahallî idare tarafından Pazartesi’nden Pazar gününe alındığında; ibadet ettikleri güne rast geldiğinden dolayı gayrimüslimlerin şikâyetleri üzerine pazarın merkezî idare tarafından tekrar Pazartesi gününe alındığı bilinmektedir.

Benzer bir hadise 1817’de Adapazarı’nda vuku bulmuştur. Kurulan semt pazarı, reayanın tatil ve dînî günü olan Pazar gününe geldiğinden bunun Cumartesi gününe alınması için merkezi hükümet, mahallî idarecilere talimat göndermiştir. [8]

İlk radyo 1937 yılında Adıyaman’a gelmiştir.

Ahmet Özçelik şahid olduğu ve o zamanda gazetede neşrettiği bir olayı şöyle dile getirmektedir;

Vali Rağıb Gerçeker zamanında Almanya’dan gelen Miskover ve Dr.Dorner Nemrud ve Kâhta’da çok araştırmalar yaptı.Bir çok tarihi eserleri kendisiyle beraber götürdü.Hatta bir seferinde çektiği fotoğrafları bana tab etmek için göndermişti.Ancak çektiği o filimleri köylülerin resimleri,halay sahneleri ve hayvan resimleri olarak göndermişti.Baktığımda hep buldukları tarihi eserlerin resmi idi.

Durumu Valiye ilettiğimde önemli değil,birkaç demir de onlar götürsün dedi.Bu durum sürekli devam etti.Ben de bunun peşini bırakmadım.Daha sonra sadece onlarla ilgilenmekle görevli olan komiseri görevden almakla olay kapandı.Ancak götüreceklerini götürmüşlerdi.

Adıyaman maddi-manevi açıdan bereketli bir yöredir.Ancak bereketli oluşu keşfedilmeyi beklemektedir.Tıpkı kuytu bir yerde kalan tarihi eserlerin ve kıymetli cevherlerin ehillerince aranıp yerinin tesbit edilmesini bekleyişi gibi…

Adıyaman’ın bu adı alması ise;Şu anda stadın yanında yerleri bulunan yedi güçlü kuvvetli kardeşlerden alarak –Yedi Yaman- denilmiş,daha sonra Arapların gelerek o geniş vadileri görmeleriyle –Vadil Yaman- (Geniş vadili yer)) denilmiş ve zaman içerisinde –Adı Yaman- olmak üzere Adıyaman olarak kalmıştır.

Daha Önceleri ise VII.Y.Y. Emevi Sultanı veya Abbasi Halifesi,Hükümdar ve Sultanı olan Mansur’dan alarak Hısn-ı Mansur (Mansur’un kalesi) adı ile isimlendirilmiştir.

Önceden Malatya iline bağlı olup,1-Aralık 1954 yılında 6418 sayılı kanunla vilayet olarak kabul edilmiştir.

Adıyaman konusunda Amcam Ahmet Özçelik ile Güney FM radyosunda yapmış olduğumuz uzunca sohbetimizde şunlar dile getirildi.

Adıyaman önceleri gayet küçük bir yerdi.Şimdiki Vilayet binasının veya 56-lar binası veya kütüphanenin oraya bir çocuk gittiği zaman,senin buraya geldiğini babana söyleyeceğim, derlerdi.O derece kimse kütüphanenin oraya bile gelemezdi.Oralar ıssız olarak kabul edilirdi.

Adıyaman’da meslek olarak hemen hemen herkes köşkerlik yani ayakkabıcılık yapmıştır.En geçerli meslek idi.Öyle ki kızlarını köşkere vermek aileler için büyük bir önem ve gurur vesilesi kabul edilirdi.

Ayrıca çulhacılık mesleği de yapılırdı.Bugün ise bu meslekler sürdürülmediği için artık unutulmuş,o ustalıklar,o güzel meslek,adeta antika değerindeki bir sanat sahipsizlikten tarihe kavuşmuş oldu.

Adıyaman sosyal yaşantı itibarıyla da farklıdır.İnsanlar o kadar zengin olmamakla beraber gayet sıcak,samimi bir yaşantı içerisindedirler.Adeta yüzlerinde sevinç ve gülmeler eksik olmaz.

Kelle vurmalar yaygındı.Yani gece bağlarında kazana kelle koyarak pişirip dinlenmesi için ocağın üzerinde bulunduran veya kabıyla toprağa gömülerek üzerine yatılırdı.

Nitekim Amcamın anlattığı bir hatırada;”Amcam Veysi ile birisi babamgilin tarlada kelle pişirdiklerini duyup almak üzere gelirler.Karanlık olmasına rağmen babam gelenlerin olduğunu sezince tencereden anneme kelleyi çıkarttı ve yerine taş ve çirpi koydurttu.Ocaktan biraz uzaklaşıp yatma numarası yaparak almalarına göz yumduk.Geldiler,kazanı götürdüler.İleride amcam bari gitmeden kabı açalım da biraz burada yiyelim diyerek kabı açarlar.Ancak yerinde taşla çirpiyi görünce kızarak kabı orada bırakıp giderler.

Bu bir gelenek idi.Kelleyi vuranlar onu yedikten sonra kabı bir vesile ile getirir,sahiplerine verirlerdi.Bu durumda normal karşılanırdı.Ondan dolayı kelle yapanlar uyanık olur,kelleyi kaptırmamaya çalışırlardı.

-Biride Karadana’nın bir meselesi vardı.Bir gün köylünün biri gelmiş,dükkanın önünde oturarak arpa taplaması yemekte.Karadana buna dayanamayıp dükkana da gitmişken tekrar adamın oturduğu yere gelir.Ancak adamı bulamaz.Oradaki altıncıya sorar.Oda niçin sorduğunu söylediğinde;çok acıdığını,adamın köyden gelip parasının bile olmadığından kuru bir arpa taplaması yediğini,acıyıp ona kebap yedireceğini söyler.

Bunun üzerine altıncı -aman ha- der.O büyük bir sürü sahibi olup her sene gelerek 20-25 tane Reşat altını aldığını,şimdi de 22 tane alıp kayışının arasına koyduğunu söyler.Bunun üzerine kebab yedirmekten vazgeçip ona bir oyun oynamak üzere adamı arar.Uzun aramalar sonucu çeşmeden çıkarken adamı yakalar.La Hasso sen nerdesin,deminden beri seni arıyorum,ben sizin ekmeğinizi çok yedim,illa seni kebap yedirmeye götüreceğim,der.Adam her ne kadar ben Hasso değilim demeye çalışsa da onu konuşturmadan önceden anlaştığı Dolmanın oğlu Mustafa’ya,kebapçıya getirir.

1,5 kişilik kebap gelir,yenilir.O arada bir kişiye bakıp geleceğim deyip oradan ayrılır.Hasso bekler,gelmez.Kebapçı başka bir isteğinin olup olmadığını sorar.Hayır deyince parayı ister.Köylü ne parası der.O adam beni getirdi,o verecekti deyib vermeye yanaşmayınca plan gereği kebabçı işçi çocuğa dönüp,-Oğlum gitte jandarmayı çağır,bunun üzerini arasın,der.Adam işin kötüye gidip üzerinin aranacağından,altınların ortaya çıkacağından korkar ve gitmemesini,vereceğini söyler.Ne kadar olduğunu sorduğunda bir mecidiye der.Kebab 5 kuruş iken neredeyse on kişinin parası birden,fazlasıyla alınır.

Daha sonra kebapçının yanına gelen Karadana,ne olduğunu aynısıyla anlatmasını ister.Kebapçı da;Sen gittikten sonra kebabı bitirdiğinde,parasını istediğimde o verecekti,deyince,dedim ki;yahu o deli,seni buraya getirdi yediniz ya,o delinin teki,yolda kimi görürse Hasso Hasso der yer gider.

Öyle mi yav,o delimiydi…Oooy oyy..

Deliydi ya..

Parayı istemeden veren köylü,kebapçıya dönerek;Kebapçı kebapçı al şu parayı,ben Hasso değilim amma,o adam beni zorla Hasso etti.

İşte böyle yetmiş yaşındaki bir insan bile latife yapardı.

-Adıyaman’da çoklukla ziyaret ve türbe bulunmaktadır.Bunlardan bir kaçı;Abuzer-i Gaffari,Mahmud-el Ensari,Zeynel Abidin,Hacı Yusuf,İzollu Baba,Hasan Mekke,Muhiddin-i Arabi,Saffan Hazretleri,İshak Baba…

Adıyaman’a manevi hizmetleri geçenlerden ise bir kaçı;Gani Hafız,Mahmut Hafız,Cüleyli Hoca,Müftü Hayri Hoca,Mahmut Allahverdi….

Bunlardan Saffan Hazretlerinin Hz.Peygamberin devesinin başını çeken birisi olup,Ermenilerle yapılan savaşta Samsat yolunda,Birig köyünde İslamın sancaktarı olup,şehit düşer ve oradaki makamında şeceresi yazılıdır.

Abuzer-i Gaffari ise;kendisi bir komutan ve bir sancaktar olup,ileri zatlardan biri olarak,Rasulullahın zamanında yaşamış olan sahabilerden değildir.

Sahabe olan Abuzer-i Gaffari hakkında hadiste de;O’nun yalnız yaşayacağı ve yalnız olarak öleceği bildirilmiş ve öyle de olmuştur.

Mahmud Ensari ise,Ensari aşiretlerinden olup oda komutan olarak ileri gelenlerden ve oda orada şehit düşmüştür.

İleri gelenlerden Gani Hafız âma olup,çok muhterem bir zattı.Kur’an kursu öğretmeni olup,gayet Kur’an-a vakıf bir kimse idi ve oradan da emekli oldu.

Adıyaman’da bazılarına Hâfız denilmesindeki bir sebep de,o insanların Kur’an-ı Kerimi öğrenmiş ve ezberlemiş olmalarından değil,âma olmalarından veya Kur’an-dan biraz bilmiş olmalarından kinaye olarak söylenmektedir.Bu da azımsanmayacak derecededir.

Şu söz ise bir hakikatı ifade etmektedir.Malatyalı bir zatında ifade ettiği üzere; Muhyiddin-i Arabi’nin beddua sadedinde;”Malatya’nın topalı,Besni’nin keli,Adıyaman’ın körü eksik olmasın.”

Muhammed Hâfız da ileri gelen zatlardandı.Yaşlı bir zat idi,Kur’an-ı çok güzel okumasına rağmen,sesi az,kendine yar değildi,sesi çok az çıkardı.Denilirdi ki;Keşke hoparlörler,mikrofonlar o zaman olaydı da bunun sesini dinleyeydik…

Cüleyli Hoca çok güzel vaaz ederdi.İslami kaideleri anlatır,ramazanlarda ikindi vakti Ulu Caminin şu andaki cenaze namazı kılınan yerde,havluda kürsüye çıkar insanlara vazederdi.

Müftü Hayri Hoca Adıyaman’ın sayılan müftülerinden idi.

Tıpkı bu insanların hali Fatihin İstanbul’u fethetmeden önce Bizans halkının gönlünü fethetmesi idi.Nitekim Fatih kale kapısından girerken Bizans kızlarının kendisine çiçek atma memnuniyetinde de görülmektedir.

Memleketlerin gönül erleri de onların gönüllerini fetheden insanlardandır.

Adıyaman halkının okumamışı dahi kendi çabasıyla kendisini yetiştirmiş,şiir veya kültür alanında belli bir seviyeyi yakalamıştır.Rifat Efendi,İbrahim Hakkı Baba gibi…

Mesela;Akif Gürler.Birinci eşi ölür ve ikincisini almak ister.Bu düşünce ile Ömer Efendiden Hanım adındaki kardeşini kendisine vermesini ister.Ancak bir türlü vermezler.Bir gün Ömer Efendi arkadaşlarıyla Çarşı Camisinin hücresinde oturdukları bir sırada önceden aşağıdaki yazmış olduğu Hanıma karşı olan sevgi,onsuz keder ve yanmışlığını,başının derdlerden kurtulmazlığını,ciğerinin yandığını,bu dünyadan vurulmuş kanlar içerisinde olarak gidişini şiiri Akif Bey’e okur.Aralarından sessizce kalkan Ömer Efendi eve gelerek hanımı Zeyneb’e;Kız kardeşi Hanım’ı Akif’e verdiğini söyler.Onlar ise şimdiye kadar asla gönlü olmamasına rağmen ne olup da böyle bir karar verdiğini sorarlar.Oda durumu anlatıp vermeyi kabul ettiğini söyler.Şiirinde:

Âh-u kim neyleyim gün be gün artar kederim

Ne beladır ki tükenmez bu benim derd-i serim

Yine eflâke çıkar derdi dilim nevhelerim

Korkarım,seni âhım yakar ey mâhişelerim

Günde bir hal ile eyvah ciğerhûn olurum

Daha bilmem ne kara günlere saklar kaderim

Ben senin zülfü dilâ yüzüne berdar olurum

Şöyle bil ki dû cihanda bî haberim

Var senin âlâmı gamın cümlesin bâr etsin.

Bu da bir çiledir ey dil kaderimdir çekerim.

Akif’e yâr-ı vefa görmedin ey vâh-ı âhir

Göz açık bağrı yanık sine kızılkan giderim…

ADIYAMAN’IN MECZUBLARI

Anadolu’nun şekillenmesinde ve oluşumunda maddi Alp Erenler kadar belki onlardan daha fazla olarak manevi erenlerin mevcudiyetidir.Bu insanlar Mekke ve Medine başta olmak üzere bulundukları yöre ve oradaki akraba,mal birikimi gibi her şeylerini bırakarak Anadolu’ya gelmişler.İstanbul ve Çine kadar gitmişlerdir.Gittikleri yöredeki insanlara maddi rehber, imam,şeyh ve mürşid olup o insanlara yol ve yön göstermişlerdir.Oradaki insanlarda onlara bir şükran olmak üzere sürekli hatırlanmaları için ölmez bir türbe ve ziyaretgah haline getirmişlerdir.Hayatta iken hayat verdikleri o insanlara,ölümlerinden sonra dahi onların çocuklarına hayat vermişler,onlara hayat olmuşlardır.Kendileri hatırlanırken manevi yönleri ön plana çıkmış,o diyarın manevi atmosferine katkıda bulunmuşlardır.

Adıyaman’da da bu kabilden manevi şahsiyetler mevcuttur.

Bunlar bazen meczub olarak da kendilerini göstermişler.Bazen deli bazen veli gözüyle onlara bakılmış,meczub olarak nitelenmişlerdir.

Meczubluk kendinden geçme halidir.Başkalarının dünyalarından ayrı olarak kendilerine veya kendi gibilerinin dünyalarına mahsus bir hayattır.Aklın ve dünyanın ölçüleriyle ölçülmeyecek bir haldir.

Mesela;Fatih zamanında meşhur olan Cibali Baba gibi ki;Fatih tüm yöntemleri deneyerek surları top atışına tutar,ancak bir türlü surlardan gedik açılmaz.Çünkü Bizans’ın içinde bulunan Meczub Veli Cibali Baba;Allahım gavurcuklarımı koru,deyip dua etmekte ve atılan topları adeta geri çevirmektedir.

Fatih secdeye kapanıp Allah’tan nusret ve fethin müyesser olması için dua eder ve fetih gerçekleşir.

Bir rivayete göre;eğer Fatih;Ya rabbi ya beni ya onu al,deseydi,Allah Fatih’in ruhunu alırdı.O derece Cibali Baba Allahın yanında veli bir kul idi ancak akıllı değil,meczub idi.

-Nitekim Allah” Leyle-i Kadri, umum ramazanda; saat-ı icabe-i duayı, Cum’a gününde; makbul velisini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyametin vaktini, ömr-ü dünya içinde saklamış.”[9]

Yine meczubun birisi yırtık pırtık eski elbiselerle çarşıda dolaşır.Müftü Efendi ise onun bu durumundan pek rahatsız olur.Her gördüğü yerde adeta onu azarlayıp sıkıştırırcasına yeni elbiseler giymesini söyler.

Bir gün müftü rüyasında peygamberimizi görür.Rüyasında;o veli kuluna dokunmamasını,rahatsız etmemesini söyler.

Müftü bu sefer o meczubu yeni takım elbise giymiş olarak görünce hoşlanır ve ona;Tam şimdi güzel oldun,hep böyle giyin,diyerek yine ona kendi bildiğini hatırlatır.

O meczub ise verdiği cevapta;Sana Rasulullah söz anlatamadı,ben mi söz anlatacağım,der ve oradan ayrılır.

Ş.Urfa’da cereyan eden bir hadise ve hatırada:“Medresede Dergahın (Ş.Urfa) İmamı cemaata şunları anlattı:”Dergahın benden önceki imamı,hem büyük bir alim hem de evliyadan bir zattı.Üstadımızı defnettiğimiz türbeyi o yaptırdı.Herkes bunu kendisi için yaptırdığını zannediyorlardı.Vefatına yakın”Sakın beni oraya koymayın,dergahın yanındaki kabristana defnedin.Oranın sahibi gelecek.”dedi.Üstad (Bediüzzaman Said Nursi)vefat edince imamın ihbarı tam tahakkuk etmiş oldu.”[10]

Yavuz Sultan Selim:

Padişahı âlem olmak bir kuru kavga imiş

Bir veliye bende olmak cümleden evla imiş

Bu meczublardan özellikle bilinenler ise;

İ S O

-İso,kış günü yalın ayak gezer,ayakkabı verdiklerinde de onu giymez,mutlaka birine verirdi.Bazen de birini yakalayıp ona zorla bir şeyler aldırır 3 gün içerisinde onu birine verirdi.Vereninkini kabul etmezken,bir ham bulalım da ondan alalım,derdi.

-Babası gilde yatıp kalkardı.Babasının ismi İmamdı.

-İso,bir gün bir bakkala gelir,peynirlerin üzerine sinekler konmaktadır.Niye belediye bunlara bakmıyor,demek kendi dertlerine düşmüşler,derdi.

-İso,bir gün Hılt Ebzer’in yüksek binasına bakar ve;Bu bunu nasıl sırtına alacak,derdi.

-Babası öldüğünde de;Eğer babam şu şu günahlardan sorulursa işi yaş,eğer onları kolay cevaplarsa diğer işi kolay olur,derdi.

-İso,bir gün Hüseyin adlı bir vatandaşla özellikle yanındaki Muhammed’e;adını bilmediği halde adıyla hitab ederek,Bana biraz bastık getir,der.O kişide bizde bastık yok deyince,Hanımın evde falan yere koymuş der.Eve gider ve denilen yere bakar ki gerçekten de kendisinin bile haberinin olmadığı o yerden bastığı alır ve getirir.

-İso,bir gün birini çekiştirir,çekiştirdiği kimsede birden orada belirerek;Ya İso,ben sana ne yaptım ki…”deyince,birden-Sen burada mıydın,deyip geçiştirir.

-İso kebap dürümünün önce ekmeğini yer,sonunda da kebabını,etini yerdi.

Çok efendice yemek yerdi.Öyle yemeği ve ekmeği birden ağzına doldurmaz,çok efendice ve edeblice yerdi.

-İstanbul’a giden bir Adıyamanlı.Orada konuşurken birinin dikkatini çeker.O kişi buna;Eğer Adıyaman’a gidersen benden İso’ya selam söyle der.Kim olduğunu sorduğunda ise;Sen selamımı söyle o anlar der.

Adam Adıyaman’a gelir unutur.Aradan bir sene geçer.Birgün kahvede biriyle buluşacaktık.Birden kapıdan içeriye İso girdi der.Hemen hatırlar ve İsoya dönerek;Ya İso İstanbul’dan biri….deyip daha cümlesini tamamlamadan,tamam tamam -Aleyküm Selam –geç oldu ama tez oldu,diyerek adam söylemeden selamı alır.

-Geçici olarak çalışan bir işçi.Bir gün iş yerinde şantiyede arkadaşlarıyla beraber namaz kılarken bunu gören şef hiddetlenir ve bunları işten kovar.Ancak Ali usta ustalıkta farklı biri olduğu ve onu farklı olarak düşündüğü için ona kal der.O ise kabul etmeyip şefin üzerine yürür ve arkadaşlarıyla beraber işten ayrılır.

Zaten senenin birkaç ayını çalışmakta idi,şimdi ise oda elden gitti.Ne yapacağını şaşırır.İyi bir usta olduğundan Adıyaman’ın bağlı olduğu Elazığ Bölge Müdürlüğünden buna gelip çalışması için davet çıkar.

Ali Ustanın da kökü başı beş lirası vardır.O da ancak gidip gelme parası olup yemek parası bile bulunmamaktadır.

Şiddetli bir kış yaşanmaktadır.Bilet almak üzere terminale gelir.Yolda İsoyla karşılaşır.Karşısına dikilen İso;Cebindeki beş lirayı bana ver,hemen evine çocuklarının yanına dön.Sen iki büyük nimetle karşılaşacaksın,der.Biraz şaşkınlık biraz rahatlamakla birlikte ısrar etmez ve eve döner.Çok geçmeden belediyeden işe alınmak üzere çağrılır ve ikinci nimete de ulaşır.

Ayriyeten İso,hükumetinde çok geçmeden yıkılacağını söyler ki çok geçmeden birkaç ay içerisinde oda gerçekleşir.

İso’nun bir değirmen olayı vardır.Değirmene unluk götürüp getiren Dursun amca diye birisinin bizzat ağzından dinlemişiz.

Bir kış günü dışarıda şiddetli kar yağıyordu.Gece vaktiydi.Hammal Dursun dediğimiz amca anlatıyordu ki Bir gece yine Zeyno gilin unluğunu götürür.Akşam olduğundan değirmen sahibi biraz beklemesini söyler.Bunları yaptıktan sonra seninkini çekeriz der. Dursun emmide olur der.Ve daha sonra çekilir, buğdayların ağzı bağlanır.Değirmenci gece gidemeyeceğini,ondan dolayı da burada kalmasını Dursun emmiye söyler ve kabul edilir.Daha sonra ateşi yakıp yanına uzanırlar.Saat gece on bir sıralarında yatarlarken birden kapı çalınır.

Bu saatte,karlı,soğuk bir gecede acaba bu kim ola ki derler.Acaba yolunu şaşıran birisi mi diyerek kapıya gelen değirmenci; kim o der.Kapıdaki,açın yav,ben İso’yum,der ve açarlar.

Bir bakarlar ki İso.Her zamanki gibi İso yalın ayak,göğsü açıktır.Ne aradığını sorduklarında İso;Yav ben acım,bana biraz Havre yapın der.

Havre değirmende un ile hamur yapıp sadece tuz koymadan sacda pişirilir.Onlarda bu gece vakti ne havresi,sabah yaparız deseler de İso diretir.Bir türlü söz anlatamayacaklarını bildiklerinden mecburen havre yapmaya koyulurlar.

Değirmenci kendisi hamur yoğurmaya koyulurken,Dursun emmide sönmekte olan ateşi karıştırmaya koyulur.Ateşi yakıp orada bulunan tenekeyi üzerine koyarak üzerinde hamuru pişirmek isterler.Dursun emmi ateşi karıştırır fakat ateş söndüğünden bir türlü yanmaz.Ancak taşın üzerinde bulunan kibritle yakmak için kibriti aldığında,kar suyunun onu yaşarttığını görürler.Yakmak mümkün değildir.Bunu da İso’ya göstererek vaz geçmesini,sabaha kalması için razı etmeye çalışırlar.Fakat İso yine diretip,siz hamur yoğurun ben size hemen bir kibrit getiririm,der.

Bunlarda bu saatte ve bu kadar uzak bir mesafeden kibrit getirmenin mümkün olmayacağını bildiklerinden başlarından savmak amacıyla olur derler.

İso çıkar gider.Bunlarda hemen kapıyı kapatıp yerlerine yatarlar ki birden kapı yine çalınır.Açtıklarında İsonun elinde kibritle geldiğini görürler.Birbirine yapışık,yeni, kullanılmamış iki kutu kibrit.İnanamazlar ve kendi kendilerine her halde cebinde kibrit vardı,mahsustan bize kibrit almaya gidiyorum dedi ve bizi kandırdı derler..

Nereden aldığını sorduğumuzda da;Gittim Bey Dayı dükkanı kapatacaktı.Kapatma dedim,bana bir kibrit lazım ama param da yok,sonra vereyim dedim,oda tamam tamam dedi ve bana bu kibriti verdi,dedi.

Mecburen tekrar kalkıp hamuru yoğurup İsonun Havresini yaparlar.

Ancak hamurun ucundan biraz koparıp yedikten sonra bitirmeden ben gidiyorum der.Yahu gitme,bu karda dışarıda kurt falan vardır,dediklerinde,He yav der,gelirken şuradaki tudun dibinde gözleri çınar gibi yanan dört kurt vardı,bana baktılar,bende onlara hadi gidin dedim gittiler.Onlar bana dokunmazlar deyip çıkar gider.

Dursun Emmi ertesi günü merakla unu fırına getirdikten sonra hayvanı orada bırakıp Bey Dayının bakkal dükkanına gider ve ondan;Dün gece İso’nun buraya gelip gelmediğini sorar.Bey Dayıda,he ya,ben dükkanı kapatacağım sırada İso geldi,bana kibrit lazım dedi,parasıda yanımda yok,sonra veririm dedi ve kibritini verdim,gitti der.

-İso’yu babası bir gün kavun tarlasında çalıştırır.İso ise bol bol kavun yer.Bunu gören babası İso’ya;

İso,iyi kavun yiyorsun ha,der.

İso’da;Bu sıcakta,bu sıcağı it’de yese,o da bu kadar kavunu yer,der.Elbette bu kadar sıcağı yiyen,bu kadar da kavunu yer,deyip kendini savunur.

-İso bazen terbiye dışı sözlerde söylerdi.

-İso bir gün yengesi gile gelir.Yengesi ise çamaşır yıkamaktadır.İso;Bugün ben öleceğim der.Yengesi de yahu şimdi ölmenin sırası mı,işimiz var deyince,-Neyse o zaman ben de yarın öleyim der.

Ve İso ertesi günü vefat eder.

Bir gün çarşıda adamın birisi İso’ya yaklaşır ve ona para uzatarak,uzun zamandır gelmeyen oğlunun gelmesi için dua etmesini ister.Üç aydır askerde olan oğlundan bir mektub almadığını söyler.İso ona,o parayı cebine koy,akşama gelir der.Ve gerçekten de oğlu akşam eve gelir.

-Hacıfakıoğlu Said Emmi bir gece köyden eşekle beraber yola çıkmış gelirken,önlerine bir çay çıkar.Çayı eşekle beraber geçmeye çalışırken selin gelmesi üzerine eşekle beraber suya yuvarlanacağı sırada biri gelerek bunu ve eşeğin yularını tutarak dışarıya çıkarıyor.Bunlara;

A burdan böyle git,diyor.

Said Emmi hele dur kimsin diyene kadar bu meçhul şahıs gecenin karanlığında kayboluyor.

Günler sonra çarşıda gezmekte olan Said Emminin yanına yaklaşan İso;

Said Emmi,suda akıyordun ha,deyib yine buradan da beklemeden ve seslenmesine aldırmadan çekip gidiyor.

K A D O

-Kado,kesinlikle kötü laftan hoşlanmazdı.Kötü konuşanı ağır bir şekilde tenkid eder,onun yüzüne vururdu.Hatta kötü söz söyleyen olursa kendi yüzünü yolardı.

-Kado,uzun gömlek,fistan giyer,yalın ayak,başı açık olarak gezerdi.Kimseye zararı olmayan bir deli idi.

-Oruç tutar,davetlere giderdi.Oruçtan dolayı yemek yemezdi ancak enfiye çekerdi.Kendisine niye böyle yaptıklarını sorduklarında ise;Onu da içmeyeyim de çatlayayım mı yani,derdi.

-Kado terzi Halil-in kardeşi oğlu idi.Halil gilde,maskanda yatardı.

Her gün tıraş olurdu.Berber Alinin dükkanına gelir,tıraşını olur,onlarda şaka ile usturanın tersiyle yapınca,onlara nasıl yapılacağını söylerdi.Eğer yüzünde bir yerde bir kıl kalmış olsa hemen onu gösterip almalarını söylerdi.

Bir gün bir köylü geliyor,Halilden şalvarını istiyor,oda diyor ki;ben sana demedim mi iki gün sonra gel.Bu durumu uzaktan gören Arif Hocanın oğlu Mahmut,İsoyu çağırıyor ve köylüyü göstererek;İso bu adam var ya,senin maskanını alacak,istiyor deyince İso gidiyor ve adamın ensesine şiddetle vurarak-Sen mi benim maskanımı alacakmışsın-diyor.Adam neye uğradığını bilemeden hemen oradan kaçıyor.

R E M O

-Remo Külhanda yatar,yeri de belli değildi.Kimsenin evinde kalmaz,kendi külhandaki yerine gelirdi.

Bu zat külhanda yatıp kalkardı.Kendisi için orası Gül Hanı idi.Bundan dolayı hiçbir yerde kalmaz,Gül Hanıma gideyim derdi.

Devamlı yerin göğün sahibine bak der,yerin göğün sahibini düşündürürdü.

Abdestli namazlı biriydi.

Dışarı çıkıp yürüyünce,kedilerde peşinden gider ve onlara yemek verirdi.

Çerkez Hoca bundan bir gün dua ister.O ise yine yürü yürü,yerin göğün sahibine bak ve olur olur der ve dua eder.Ve duanın tesiriyle şifa bulur.

Ve özellikle;Keşke İmamlar Salat-ı Tüncina’yı okusalar,derdi.

-Remo tutun altında yatar,kafası da yere hiç değmezdi.

-Remo bazen kahvede duvara doğru döner ve kebap veya içli köfte veya başka bir yemek adı söylemesiyle,çok sürmeden o yemek oraya mutlaka birisi tarafından gelmiş olurdu.

-Abukiya onu rüya aleminde,büyüklerin toplanmış olduğu bir mecliste,en baş köşede oturmuş olarak gördüğünü ifade etmiştir.

-(Peynirci)Mehmet Abi anlatır;Bir gün babam çok şiddetli bir şekilde ve de kıvranmakta idi.Ölüyorum diyerek sancılar içerisinde idi.Birden gece geç saat olmasına rağmen kapı çaldı.Açtık ki Remo.Babamı görüp yanına gelerek sırtına sertçe vurdu. Kuluncuna vurmasıyla birlikte ağzından yumurta sarısı gibi bir şey çıktı.Bunun üzerine babamın ağrısı geçti ve rahatladı.

Evvelden Külhanda demir ızgaralar vardı ve onun üzerine taşlar konur ve kireç kaynatırlardı.Çünkü kireç ocakları o zaman yoktu.Evlere lazım olan kireçleri oradan alırlardı.Hamamcı yapar ve hamamda onlar satılırdı.İşte Remo o demir ızgaraların altında yatar,ateş alevleri,üzerine ateş kül dökülür ve yanmazdı.Bu herkes tarafından da görülmüş ve bilinmektedir.

Hatta Göz Doktoru Ramiz Bey vardı.Rıza Murad isminde bir doktor gelmişti.Ona,bak ateş üzerine düşüyor ve yanmıyor diye onlara göstermişti.Ne yüzü yanardı,ne de elbisesi.

-Remo külhanına Gül Hanı der ve oradan ayrılmazdı.Ölümü de Gül Hanında olmuştur.

-Nereden geldiğini ise kimse bilmezdi.

H I R A

Aslen Besnilidir.Asıl adı Muhammed’dir.

Özelliği ise,Adıyaman’a gelir,konfeksiyon dükkanlarına girer,kumaş toplarını indirerek düzenler ve temizlerdi.Bir başkası dükkana baktığı zaman mutlaka buraya Hıra’nın eli değmiş derlerdi.O derece düzenli ve temiz hale getirirdi.

Ne yersin dediklerinde,kebap olursa yerim derdi.Ve Besni’de de ölmüştür.

İbretli bazı durumları vardı ki,herhangi bir cenaze geçtiği zaman onun yaşantısına uygun olarak bazı ibretli tesbitlerde bulunur,ah yazık oldu,şöyle veya böyle olsaydı kabilinden konuşmalarda bulunurdu.

A L T I N C I

Bu da insanlardan altın alırdı.Nitekim Besni’de birisi birisine bir altın vererek,Adıyaman’a gittiğinde bunu Altıncıyı bul,elini öp ve bu altını ona ver der.

O kişide Adıyaman’a gelir ancak unutur.Bir gün Altıncının yanından geçerken,bir türlü yanına varma durumu gerçekleşmeyince Altıncı o kişiye;Bari elimi öpmeyeceksen,altınımı ver de öyle git der.

Bir mecliste iki eliyle bir şeyler tartar.Kendisine böyle ne yaptığını,neyi tarttığını sorduklarında cevaben:

Adıyaman ile Bağdat’ın evliyalarını tartıyorum,hangisi daha ağır,der.

Hangisi daha ağır geldi dediklerinde;

Hemen hemen Adıyaman evliyaları Bağdat evliyalarına ulaşıyor,aynı der.

Kendisine güldüklerinde;Ağalar ağalar,gülün bakalım siz mi bana gülüyorsunuz,ben mi size gülüyorum,derdi.

ÇIPLAK BABA

Bir ağanın hizmetinde çalışmaktadır.

Kendisine Çıplak Baba denilmesi ise;Ahırda hayvanların altlarını temizledikten sonra çıplanır ve orada yuvarlanır.Acaba hayvanlar yattıklarında onları rahatsız edecek herhangi çöp ve taş gibi zararlı bir şey kalmış mı diyerekten tecrübe ederdi.

Hatta bunu sürekli olarak yapmış olmasından dolayı da iftiraya uğramıştır.

Bir gün efendisi hacca gider.Efendisinin hanımının yanına gelerek efendisinin gönlünün içli köfte istediğini söyler.Kadın kızmakla karışık olarak;Şuna bak hele,kendi gönlü içli köfte istiyor,birde efendisini bahane ediyor,der.

Ve yine de kırmaz ve içli köfteyi yapar.

Tabakla beraber içli köfteyi verirken bir de tenbihte bulunur;Aman ha tabağı geri getiresin,der.O da olur der ve çıkar.

Bir müddet sonra geldiğinde;Noldu içli köfteyi Efendine verdin mi der.

O da cevaben verdiğini,Efendisinin çok memnun olduğunu söyleyince,tabağı ne yaptığını sorar.

Efendisinin örtüyü verdiğini,tabağı ise gelirken getireceğini söyler.

Kadın ise,birazda kızarak,kim bilir kime verdi,tabağı nerede unuttu,der.

Artık hacıların dönme zamanı gelmiş,Efendisi de hacdan eve dönmüştür.Ancak bir de elinde hanımının içine içli köfte koyduğu tabak da vardır.

Efendi ise,gerçekten de hacda iken gönlünün içli köfte istediğini ve o anda azabının yani hizmetçinin kendisine içli köfteyi getirdiğini,öyle ki köftenin daha hala sıcak olup soğumamış olduğunu söyleyerek,işte bu da tabağı deyip verir.

Hac için tebriğe gelenlere de kendisini değil,onu ziyaret etmelerini söyler.

HACI EBZER BABA

Tarikat şeyhlerinin gösterdikleri kerametler haktır.Bugün bu ilmende sabittir.Allah’ın o kuluna özel bir ikramıdır.İslamiyet ve iman gıda ise,keramet onun meyvesi mesabesindedir.Gıdasız insan yaşıyamaz ancak meyvesiz yaşayabilir.Keramette gerektiği zamanlarda insanların imanını arttırmada bir vesiledir.

Anlatacağım olay bizzat komşumuzda gerçekleşmiş olup,ben dünyaya gelmeden ve merhum babam çocuk iken görmüş ve şahid olmuş olduğu bir olaydır.

Olay Kab Camiinin güneyindeki şu anda Ziya Gilin oturduğu evde olmuştur.

Adıyamanın keramet sahibi şeyhlerinden olan Hacı Ebzer Baba çeşitli zamanlarda artık herkesinde alışmış olduğu şiş saplama kerametlerini bir çok defa göstermiştir.

Ancak bu sefer göstereceği keramet herkesi şaşkına çevirecek ve olmaz dedirtecek bir keramettir;Kafa Kesme Kerameti…

Herkes Pazar gününü iple çekmeye başlar,nasıl olacak diye…Ve acaba kesilecek talihli kim?

Şimdiki Hacıfakı gillerden,altıncı Hacının babası Mustafa’nın başı kesilecek.

Merhum pederim Celal Özçelik’in anlattığı üzere;Mustafa amca havlunun ortasında ayakta duruyordu.Bizlerde toprak evin damında çoluk-çocuk,kadın-erkek,genç-ihtiyar yığılmış bekliyor,olacakları şaşkınlıkla seyrediyorduk.

Hacı Ebzer Baba elinde bıçakla Mustafa amcanın etrafında yirmi dakika kadar döndü,konsantre oluyordu.

Birden elindeki bıçağı Mustafa amcanın boynuna vurarak kellesini eline aldı,havaya kaldırarak bir yirmi dakika kadar daha kafa elinde olduğu halde dönmeye başladı.Mustafa amcanın kafasız vücudu ortada dim dik olarak duruyordu.

Hacı Ebzer Baba kerametini gösterdikten sonra kafayı yerine geçirmek üzere vücudun üstüne koymaya başladı.Ancak kafa vücuda yerleşmiyordu.Hacı Ebzer Baba bir yandan terliyor,bir yandan yerleştirmek için zorlamaya çalışıyor ancak bir türlü kafa yerine yerleşmiyor ve olmuyordu.Belli ki bir şeyler eksikti.

Neredeyse bir yirmi dakika kadar daha böyle uğraştıktan sonra,bir şeyler hatırlamış gibi dama doğru bakıp ve özellikle kadınların oraya doğru yönelerek,yalvarırcasına;Bacılarım,Allahını seven gitsin,diyerek özellikle kadınların gitmesini istiyordu.Kadınlar gittiler…

Ve kelleyi yerine yerleştirmişti ancak kelle biraz eğik duruyordu.

Kadınların gitmesini istemesi ve istediği gibi kafayı yerleştirememesinin sebebi olarak da;daha sonra öğrendiğimize göre kadınların içinde birisinin özel halli olmuş olmasındandı.

Mustafa amca bizim komşumuzdu.Ben ise onu yaşlı iken görmüştüm.Gerçekten de evimizin önünden geçerken boynu biraz eğri olarak elinde bastonuyla geçerdi.

Arkadan biri seslenecek olsa başını dönderip ona bakamaz,tüm vücuduyla ancak dönebilirdi.O hafif eğrilik açıkça görülmekteydi.

Bu olay Adıyaman’da büyük yankı yapmıştı.

Bunu duyanlardan birisi olan bir hakim,birazda alaylı bir yolla;Hiç böylede şey mi olurmuş,diyerek kabul etmemişti.

Bu haber Ebzer Babanın da kulağına gitmişti.Güneş gibi açık,herkesin görüp şahid olduğu bir şeyi nasıl inkar ederdi?

Bir gün Hacı Ebzer Baba şimdiki Ziraat bankasının altında yan yana bulunan üç fırından biri olan Zeyno’nun fırınının önünde oturmaktaydı.

O sırada Hakim 3-4 yaşlarındaki çocuğunun elinden tutmuş oradan geçmekte idi.Bunu tam bir fırsat ve iyi bir ders olacağını bilen Hacı Ebzer Baba,yerinden fırlayarak hakimin elinden tuttuğu çocuğunu almasıyla birlikte yanmakta olan fırına girmesi bir olur.

Hakim feryadı basar.Yetişin,oğlum yanıyor,kurtarın diye yardım ister.Herkes bu durumu ibretle bekler.Hakiminde yapacağı bir şey yoktur.Çünkü ekmek çıkmakta ve yanmakta olan fırına girecek ve çocuğunu kurtaracak bir hali de yoktur.

Yarım saate yakın bir zaman geçtikten sonra Hacı Ebzer Baba kucağında çocukla beraber fırından çıkar.Hakimin ilk işi çocuğun elbisesine ve vücuduna bakmak olur.Bir yandan da çocuğuna oğlum bir yerlerin yandı mı,bir şeylerin var mı der.

Hakim yanıkları ve yanmaları araya dursun,çocuk devamlı olarak;Baba,amca beni ne güzel bir yere,yeşilliklere götürdü,der.Hiç babasını işitmez bile…

Verilecek ders verilmiş ve alınacak mesaj alınmış olduğundan hakim mahcub bir şekilde çocuğunun elinden tutarak sessizce ve başı önünde eğik olarak oradan ayrılır…

*Hacı Ebzer Baba için çok kerametlerden bahsedilir.Bir tanesi de şöyle anlatılmaktadır:

Yine artık adiyattan olan şiş saplamalar devam etmekte iken,devlet erkânından üst düzey birisi bunları inkâr edip,hafife almaktadır.

Yine bir gün Abzer babanın müridleriyle toplanıp şiş saplamasını bizzat gözüyle görünce bacakları dolanmaya ve titremeye başlar.Abzer babanın elindeki şişle üzerine doğru geldiğini görünce kaçmaya başlar.

Arkadan bunu takib etmekte olan Abzer baba,buna yetişemeyince şişi arkasından hızla fırlatır.Şiş bu zatın sırtından girmiş,karnından çıkmıştır.Ancak tehlikeli bir durum söz konusu olmayıp,Abzer baba şişi adamın sırtından çekerek alır.

Alınması gereken derste alınmış,bir daha da kabalıkta bulunulmamıştır.

02-07-2004

Mehmet ÖZÇELİK

NOT:Adıyaman’ın eşrafı ve Yukarıdaki Meczublar hakkında Bilgi-Belge ve Hatıralarınızı bizimle paylaşabilirsiniz.Anlatacaklarınızı -www.tesbitler.com-sitesinde –Ziyaretçi Defteri-ne yazabilir veya Mehmet Özçelik adına Güney FM Radyosuna iletebilirsiniz.

ADIYAMAN’DA KULLANILAN LAKAPLAR

A

Aba Kuççogil

Abacı Bekirgil

Abalıbey

Abdulcebbargil

Abikgil

Abikoğlugil

Abilligil

Abo Paşagil

Abukeyagil

Abukoğlugil

Abuzer Çavuşgil

Abuzeri Aşşogil

Abuzeri Gucirgil

Abuzeri Gulligil

Abuzeri Hasangil

Ahçalı Hacı Efendi

Ağa Bekirgil

Ağvan Babagil

Ağzı Yarım

Alamottogil

Alborugil

Alkelonunoğlu Bozo

Ali Berbergil

Ali Berrigil

Ali Hafızgil

Ali Kocagil

Ali Koço (Berber)

Alifanigil

Alikoğlugil

Alipıhgil

Alişirgil

Allı Mamogil

Allogil

Alosiyarogil

Altınlı Hayriye

Amanatgil

Ankifgil

Anteplioğlugil

Arap Hasangil

Arap İzzigil

Araplar

Arif Hocagil

Arnavut Aligil

Ata Hocagil

Attar Bozogil

Attar Kadirgil

Attar Mahmutgil

Avçıngılogil

Avraşogil

Avuşogil

Azapoğlugil

B

Baba Bektaşgil

Ballı Mamogil

Bala Şeyho gil

Balogil

Baltacıgil

Bekir Ağagil

Bekir Beygil

Berber Ahmetgil

Berber Aligil

Bereket Ağagil

Besnili Ömergil

Beynamazgil

Bilbilgil

Bokuyoğgil(Boku Yoğun gil)

Boyacı Hocagil(Boyahçı Hoca)

Bölükeminigil

Bumbulgil

C

Cabir Hocagil

Camızgil

Can-ı İzzet

Celepcigil

Celit

Celkine

Cerdoğlugil

Ceritgil

Ceviziçigil

Cıcıkgil

Cıkinigil

Cıncıklı Mamogil

Cin Aligil

Cindargil-Pektaşlar

Cinogil

Cüleyli Hocagil

Ç

Çakmakçıgil

Çalkayışgil

Çapikgil

Çatogil

Çenesi Kırık

Çerikçigil

Çerkezgil

Çermogil

Çetegil

Çırranogil

Çırrogil

Çıstogil

Çilibiş Gil

Çil Mustafagil

Çirişçi Kadogil

Çivili Hasangil

Çivirogil

Çobangil

Çolak Abogil

Çolak Osmangil

Çolakgil

Çotaloğlugil

Çuka Sefergil

Çüççogil

Çüççü Abışgil

Çüççü İbişgil

Çocuh Memet

D

Daşçıgil

Davulcuoğlugil

Dedogil

Deli Bekirgil

Deli Hacesangil

Delicegil

Dellal Abdullagil

Dellaloğlugil

Demirciler

Devecigil

Devegil

Devgirgil

Diniş Mahmutgil

Diş Ahmetgil

Dolmagil

Durcu İbogil

Düzengil

E

Ebalı(Etıno)

Eco (Kemenci)

Ekmekçi Ganigil

Ekmekçi Mustafagil

Ekmek Kaçıran Bozo

Emin Hoca

Emik Mehemet

Enik Mehmetgil

Enni Ömergil

Erbab Ahmet

Eşekmıllagil

Etemgil

Ettan Gil

Evligil

Eyyogil

F

Fadogil

Fatbeterigil

Fatogil

Ferit Efendigil

Fışşigil (Fışşegil)

G

Gafar Gil

Gaffar Bekirgil

Gavur Tevfik

Gavur Şıho

Gazıgil

Gevende Şıho

Gevro

Gezelo

Göncügil

Grikogil

Gül Gavurogil

Güzel Mıççıgil

H > Kırmızı Harfler Arapçadaki خ sesini verir.

Hacecemgil

Hacı Abuzer baba

Hacı Abuzerbabagil

Hacı Ağagil

Hacı Bilalgil

Hacı Çirişgil

Hacı Emingil

Hacı Fakıgil

Hacı Fehmi Efendi

Hacı Fışfışgil

Hacı Gözgil

Hacı Habipefendigil

Hacı Höttogil

Hacı İspirgil

Hacı Kamagil

Hacı Kasımgil

Hacı Kındasgil

Hacı Meççogil

Hacı Mehmet Ali Efendigil

Hacı Memişgil

Hacı Mullagil (Mılla Gil)

Hacı Paşagil

Hacı Paşanınoğlu Musa

Hacı Recepgil

Hacı Osman Efendi

Hacı Şükrü Efendi

Hacı Veligil

Hacı Yakupgil

Hambal Mıççogil

Hamgelerogil (Hemgellerogil)

Hamılogil

Hami Kolligil

Hançerligil

Hanımanagil

Hanifiağagil

Harıkçıgil

Harputlıgil

Harputlıoğlugil

Hasesgil

Hası Bekmezgil

Hassikgil

Haydar Efendigil

Haylımgil

Hazgırogil

Hele Höllo

Hello Baba

Hemsiyarogil

Hesen Baba

Heyri Höttigil

Hıdırgil

Hıra Aligil

Hırpogil

Hırsız Meme

Hıştogil

Hilmi Çavuş

Horoz Aligil

Hortoğlugil

Hödürogil

Hökkezegil

Hösin Baba

Hössü Faraçgil

Höttano Derviş

Höttogil

Huseni Kodik

İ

Iz yağı Kani

İ

İbahogil

İbanagil

İbicanigil

İbilgil

İbrahim Babagil

İhsan Efendi

İlengeçgil

İlikgil

İsmoğlugil

İvikorrigil

İzollugil

K

Kahveci Mıssagil

Kalozogil

Kamergil

Kani Hafız

Kara Abdullagil

Kara Hacıgil

Kara Kadıro

Kara Mamogil

Karabıyıkgil

Karadanagil

Karalökgil

Karamaçagil

Karın Mamo

Karslıgil

Kart Fatmagil

Kasap ibiş Gil

Kasoğlugil

Kassogil

Katırcı Saitağagil

Kavigil

Kavuşgil

Keklikçi Bekir Efendi

Kelağagil

Kelemoş Gil

Keleşgil

Kelhogil

Kelibogil

Kelisotgil

Kendogil

Kertilli Hocagil (Kertilli Hoca)

Keşkürgil

Ketencigil

Keveligil

Kevi Hello Gil

Kılbalı Kadirgil

Kılbaşgil

Kıldogil

Kılıçgil

Kılkılogil

Kıllı Ahmetgil (Kıllı Ahmet)

Kınacıgil

Kınnabogil

Kırhogil

Kırıkgil

Kızıletgil

Kirazgil

Kirli Cemile gil

Kirli Derviş

Kirli Hacıgil

Kizirgil

Koca Zoppikgil

Kocağagil (Koca Ağa Gil)

Koğagil

Kolağagil

Konyalıgil

Korutmaz Gil

Korttano Gil

Kör Farız

Kör Fevzi

Kör İboş Gil

Kör İnne

Kör Mustafa

Kör Şebapgil

Körsılogil

Köşker Dedegil

Köşker Gadogil

Köşkergil

Köylüoğlugil

Kucur Gil

Kulah Gil

Kullogil

Kummogil

Kurdo

Kurnisgil

Kurt Bekogil

Kurtanogil

Kuru Şıhgil (Kuruşeh Gil)

Kurukafagil

Kuş Mıcco

Kuttik Gadogil

Küçük Aligil

Küçük Mehmet Efendigil

Küffogil

Küftegırgil

Küllihıştigil

Künnogil

Künüş (Künüş Gil)

Kürkoğlugil

Küsülügil

L

Lavogil

Leylekgil

Lillogil

Lokkogil

Loppış

Löklök Mahmut

M

Mahmudi Guligil

Mam Hınzırogil

Mamçakırogil

Mam Kotto Gil

Manikgil

Mansurgil

Maragil

Maşevitgil (Maşavıt Gil)

Mehdiağagil

Mehemet Ağa

Memiyalangil

Merdinnigil (Merdinli Gil)

Meriç Bekir Efendigil (Dayıgil)

Mertegil

Meşiştogil

Mıççangil

Mınigil

Mırrogil – Müftü Hayri Hoca

Mıstalıgil

Minte Gil

Mustafa Çavuşgil (Mustafa Çavuş)

Mutullahgil

Moze Hafız

N

Nahakgil

Nakipler

Nana Hasangil (Nana Gil)

Nandozgil

Natırgil

Naylon Dursun

Naylon Mahmut

Naylon Zekiye

Neşiştogil

Nivogil

Nuri Hocagil

O

Odacı Kadirgil

Onbaşıgil

Osmanı Belekgil

Otçu Hanımgil

Ö

Öcagil

Öcikgil

Öççangil

P

Pabıcı Yallo Gil

Paket Memet

Pala Hocagil

PalazAligil

Pancargil

Partalgil

Paşagil

Pat Hacıgil

Payam Gil

Pehlivangil

Peltek Ömergil

Pepigil (Pepe Gil)

Pıçakcıgil (Pıçakcı Hoca)

Pınarlıgil

Pıtte

Pisimamgil

Polatlıgil

Poturoğlugil

R

Recep Ağagil

Remguriyogil

Reşo Baba

S

Saçalık Gil

Saçaklıgil

Sadettingil (Sededin Gil)

Sadıkbeygil

Sadullahgil

Sağır Karıgil

Said Hafız

Salih Efendigil

Saltoğlugil

Sandıkçıgil

Sarı Şıhgil (Hasan Mekke)

Sarıkızgil

Sarmısakçıgil

Sefer Ağagil

Servergil

Sete Halilgil

Sıçan Aligil

Sıçangil

Sıdık Efendi Gil

Sıradişgil

Sinekligil

Siyabentgil

Sofugil

Sorrogil

Soytarıgil

Sümütgil

Sünnetçigil

Sürmeli Hocagil (Sürmeli Hoca)

Ş

Şaş Hasangil

Şeker Gil

Şerrıgil

Şeyo Gil

Şeytan Hösin

Şıh Beygil

Şıppıgil

Şiltegil

Şişko Kazım

Şollogil

Şorba Sefer

Şörüklü Abogil

Şükrü Hafız

T

Takışgil

Tallogil

Tantanigil

Tapbastıgil

Tavukgil

Tavvoil

Teciroğlugil

Tekkogil

Temirağagil

Terkoğlugil

Tıfık Gil

Tıllanıgil

Tırnalgil

Tizokgil

Tokmakgil

Toppalyamangil

Toros İmam

Tosungil

Tosununoğlu Mahmut

Tüysüzgil

U

Ultagil

Usgevogil (Uskeviyo Gil)

Uskorikogil

Uyuzgil

Uzun Hacıgil

Ü

Üsküllüko Gil

V

Vici Şükrügil

Y

Yağlıcıgil

Yamlı Han Gil

Yaneligil

Yarım Ağa Gil

Yemlihagil

Yılanogil

Yusufbadigil

Z

Zebetgil

Zemherigil

Zerpoğlugil

Zevkoriyogil

Zeynogil

Zezi Bekmezgil

Zıne Zoppe Gil

Zırzırgil

Zibilci Kelo

Zombabagil (Zombaba)

Zontur Gil

Zorbagil

Zulamgil

02-07-2004

Mehmet ÖZÇELİK

[1] Türkmen Yurdu Kırşehir.Yrd.Doç.Ahmet Gündüz.Sh.11,Bak.Babailer isyanı.A.Yaşar Ocak.

[2] Age.sh.71.

[3] Age.95.

[4] Age.98.

[5] Age.179.

[6] Bak.Age.105.

[7] Bak.Osmanlı Salnamelerinde Adıyaman.DoçSaid Öztürk..

[8] Bkz.: http://www.osmanli.org.tr/yazi.php?bolum=4&id=264.Osmanlı Dünyasında Gayri Müslimler.Osman Selim.

[9] Sözler.B.Said Nursi.342-343.

[10] Hayatım-Hatıralarım .Mehmet Kırkıncı.128.

No ResponsesOcak 2nd, 2015

Yoruma kapalı .