KUR’AN-DA VE TEFSİRLERDE YILAN

KUR’AN-DA VE TEFSİRLERDE YILAN
“Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş)”
“Asanı bırak;” (Bıraktı ve) onun çevik bir yılan gibi hareket etttiğini görünce, geriye doğru kaçtı ve arkasına bakmadı “Ey Musa, korkma; şüphesiz Ben(im); Benim yanımda gönderilen (elçiler) korkmaz ”
“Asanı bırak ” (Attıktan hemen sonra) onun şimdi bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına dönüp bakmaksızın kaçmaya başladı “Ey Musa, dön ve korkuya kapılma Şüphesiz güvendesin ”
“Birinci misâl: Yirminci Sözün Birinci Makamında tafsîlen beyân olunan üç âyettir ki, şahs-ı Âdem’e tâlim-i esmâ ünvânıyla, nev-i benîâdem’e ilham olunan bütün ulûm ve fünûnun tâlimini ifade eder. Ve Âdem’e melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle, nev-i insana semekten meleğe kadar ekser mevcudât musahhar olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır mahlûkatın dahi ona itaat etmeyip düşmanlık ettiğini ifade ediyor.”
“Suâl ediyorsunuz ki: “Câmi-i şerîfinize, Cumâ gecesinde sebepsiz olarak, mübârek bir misâfirin gelmesiyle, tecâvüz edilmiş. Bu hâdisenin mâhiyeti nedir? Neden sana ilişiyorlar?”
Elcevap: Dört Noktayı, bilmecburiye eski Said lisânıyla beyân edeceğim. Belki ihvanlarıma medâr-ı intibah olur, siz de cevabınızı alırsınız.
Birinci Nokta:O hâdisenin mâhiyeti, hilâf-ı kânun ve sırf keyfî ve zındıka hesâbına, Cumâ gecesinde kalbimize telâş vermek ve cemaate fütûr getirmek ve beni misâfirlerle görüştürmemek için bir desîse-i şeytaniye ve münâfıkâne bir taarruzdur. Garâiptendir ki, o geceden evvel olan Perşembe günü, tenezzüh için bir tarafa gitmiştim. Avdetimde, güyâ iki yılan birbirine eklenmiş gibi, uzunca siyah bir yılan sol tarafımdan geldi, benim ile arkadaşımın ortasından geçti. Arkadaşıma, o yılandan dehşet alıp korktun mu, diye sordum:
“Gördün mü?”
O dedi: “Neyi?”
Dedim: “Bu dehşetli yılanı.”
Dedi: “Yok, görmedim ve göremiyorum.”
“Fesübhânallah”! dedim. “Bu kadar büyük bir yılan ikimizin ortasından geçtiği halde nasıl görmedin?”
O vakit hatırıma birşey gelmedi; fakat sonra kalbime geldi ki, “Bu sana işarettir; dikkat et!” Düşündüm ki, gecelerde gördüğüm yılanlar nevindendir. Yani, gecelerde gördüğüm yılanlar ise, hıyânet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse, onu yılan sûretinde görüyordum. Hattâ bir defa müdüre söylemiştim, “Fenâ niyetle geldiğin vakit seni yılan sûretinde görüyorum; dikkat et” demiştim. Zâten selefini çok vakit öyle görüyordum. Demek şu zâhiren gördüğüm yılan ise işarettir ki, hıyânetleri bu defa yalnız niyette kalmayacak, belki bilfiil bir tecâvüz sûretini alacak. Bu defaki tecâvüz, çendan zâhiren küçük imiş ve küçültülme isteniliyor; fakat vicdansız bir muallimin teşvikiyle ve iştirâkıyla o memurun verdiği emir; câmi içinde namazın tesbihâtında iken, “O misâfirleri getiriniz!” diye jandarmalara emretmiş. Maksat da beni kızdırmak, eski Said damarıyla, bu fevka’l-kânun, sırf keyfî muâmeleye karşı, koymak ile mukâbele etmekti. Halbuki, o bedbaht bilmedi ki, Said’in lisânında Kur’ân’ın tezgâhından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdâfaa etmez; belki o kılıncı böyle istimâl edecektir. Fakat, jandarmaların akılları başlarında olduğu için, hiçbir devlet, hiçbir hükümet, namazda, câmide, vazife-i dîniye bitmeden ilişmediği için, namaz ve tesbihâtın hitâmına kadar beklediler. Memur bundan kızmış, “Jandarmalar beni dinlemiyorlar” diye kır bekçisini arkasından göndermiş. Fakat Cenâb-ı Hak, beni böyle yılanlarla uğraşmaya mecbur etmiyor. İhvanlarıma da tavsiyem budur ki, zarûret-i katiye olmadan bunlarla uğraşmayınız, “Cevâbü’l-ahmakü’s-sükût” nevinden, tenezzül edip onlarla konuşmayınız. Fakat buna dikkat ediniz ki; canavar bir hayvana karşı kendini zaif göstermek, onu hücuma teşcî ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecâvüze sevk eder. Öyle ise, dostlar müteyakkız davranmalı; tâ dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka taraftarları istifade etmesinler.“
Üstad yılanı eserlerinde hıyanetle eş değerde zikrediyor.Bu noktada yılanın hıyaneti söz konusu olmaktadır. Hadislerde bunu teyid etmektedir.
Anlatılır:” Tilkiyle yılan arkadaş olur ve birlikte yolculuğa çıkarlar. Bir ırmağın kenarına geldiklerinde yılan tilkiye “ Tilki kardeş ! Ben yüzme bilmem. Beni sırtına al da karşı kıyıya beraber geçelim! der. Tilki arkadaşının teklifini kabul eder. Yılan tilkinin beline sarılır, o da ırmağa girip yüzmeye başlar. Karşı kıyıya vardıklarında yılan “ Tilki kardeş! Ben seni sokacağım!” deyiverir. Neye uğradığını şaşıran tilki “ Yılan kardeş! Biz seninle arkadaş değil miyiz ? Bak, ben sana bunca iyilik ettim. Seni sırtıma almasam ırmağı geçemezdin ! “ diye ne kadar dil dökmeye çalıştıysa da yılan hiç oralı olmaz ve “ Bu benim huyum. Sokmak benim yapımda var !” der. Bunun üzerine tilki bir an durur, sonra yılana “ peki yılan kardeş ! Sok , ne yapılan ? Bu benim kaderimmiş. Yalnız yüzüme bir defacık bak ki , ölmeden önce o güzel gözlerini son bir defa göreyim.” Bu sözlere aldanan yılan, başını uzattığı an, tetikte duran tilki derhal atılıp başını kapıverir. Sonra da ölen yılanı ırmağın kenarında, kumların üzerine boylu boyunca uzatır ve kendi hilesine kurban giden arkadaşına şöyle der.” Yook yılan kardeş! Ben öyle eğri büğrü arkadaş istemem ! Benimle arkadaş olacaksan , böyle dosdoğru olacaksın! “
Burada yılan yılanlığını,tilkide tilkiliğini gösterir.
“Arı su içer bal akıtır,yılan su içer zehir akıtır.”
“Rivayetlere göre,İblis cennete girmek diler,fakat cennetin bekçisi salmaz,mani olur.Fakat yılan onu ağzına alır ve ağzında içeri sokar.Cennete bu yolla giren iblis,Hz.Ademle Havvaya vesvese vererek,yasak ağaçtan yemelerine ve cennetten kovulmalarına sebeb olur.Bu kötü akibete yılan sebeb olduğu için insanoğlu ile yılan cinsi arasında adavet başlamıştır.”
Bazı Tefsirlerde yılanın ceza olarak isfehana indirildiği ifade edilir.Bunların ise hristiyan ve Yahudi menşeli olduğu da ifade edilmektedir.
Bu konuda isabetli tesbitte bulunan Fahreddin-i Razi,bunun hikayeye dayalı olduğunu,pek de değere şayan bir görüş olmadığını da belirtir.
Zira malum olduğu üzere hikayelerde hissin hakimiyeti çoktur.Hayaller karışır.
Ve de bu durum gaybi bir durum olduğundan,nassa dayanmadığı için imanın şartlarından olmayıp,inanılmaması halinde herhangi bir yükümlülük getirmez.
En önemlisi ise;sürekli tervic ve teşvik amacıyla bir çok söz İbni Abbasa isnad edilerek,umumca kabul görmesi sağlanmıştır.Bundan dolayı;
“tergib veya terhib için avamperestane terviç ve teşvikle bazı ehadis-i mevzuayı ibn-i abbas gibi zatlara isnad etmek, büyük bir cehalettir. evet, hak müstağnidir. hakikat ise, zengindir.”
“ibn-i abbas’ın her söylediği sözü, hadis olması lazım gelmediği gibi, her naklettiği şeyi de onun makbulü olmak lazım gelmez. zira ibn-i abbas gençliğinde israiliyata, bazı hakaikin tezahürü için, hikayet tarikiyle bir derece atf-ı nazar eylemiştir.”
Allah en doğrusunu bilendir.
MEHMET ÖZÇELİK
03-12-2008

No ResponsesOcak 2nd, 2015

Yoruma kapalı .