RAHMANIN ARŞI KALB

RAHMANIN ARŞI KALB

Hadis-i Kudsi’de:”Ben yer ve göğe sığmadım,mü’min kulumun kalbine sığdım.”buyurulur.

Allah Kainatı Arş’dan idare eder.[1] genel tasarruf merkezidir arş. Kalb ise,ilahi tecellinin,ma’rifetin,imanın arşıdır. İlahi tecellinin mü’mindeki tasarruf mekanizmasıdır kalb…

Tecelli zattan varlıklara doğru gelir ve olur. Ma’rifet ise eşyadan zata doğru olur.[2]

Yani;-Heme Ost –Her şey O,değil,-Heme Ezost-dur,Her şey O’ndandır. O’ndan eşyaya,eşyadan O’na gidiş farkı.

Kalb;yöneldiği yere yani kabile,mukabil bulunduğu duruma göre ad almaktadır. İman,salihat ve küfür,fısk,fücur gibi tavırlar kalbin aldığı veya takındığı tavrın adıdır. Kalb sadece buna aynalık yapmaktadır.

Tecelli;kalbe göre tecelli eder,şekil alır,kesifleşir,kokar veya kokuşur. Güneşin doğmasıyla bazı maddelerin taaffun edip,kokuşması gibi… Eşyanın değişik şekillerde görülmesi;eğrilik ve doğruluk güneşin doğmasından dolayı değildir,belki o eşyanın yapısından kaynaklanmaktadır.”De ki:Herkes,kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar.”[3]

İlâhi tecellinin esma ile tezahür etmesiyle,Cemal’de,Celal’de tecelli etmekte,görünene göre,edilen doğrultusunda tecelli etmekte,tecelliye göre de şekil almaktadır.

“Allah kimin gönlünü İslâma açmışsa o,Rabbinden bir nur üzerine olmaz mı?”[4]

Sadır yani Kalb o nurla görür ve o nurla görülür.

Kalb;melekut ve metafizik alemindendir. Akıl ise,kalbin bu alemdeki sözcüsüdür.

İnsan; burayı,madde alemini temsil eden akıl ve metafizik alemi temsil eden kalbin tezevvücünden tevellüd etmiştir.

Akıl Hikmet üretirken,kalb hakikat üretir. Kalb hakikatı temsil eder.

Akla giren bilgi,kalbden marifet olarak çıkar.

Kalb,Allah’ın nüzul ettiği makam. Tenezzülatı ilahi. Kalbler Ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.”[5] Kalbin tatmin merkezi. Kalb O’nsuz olamıyacağı gibi,O’da kalbsiz bilinmemekte ve görünüp anlaşılmamaktadır.

Kalb ebediyet boyutlarında uçarken,akıl ayağıyla yürür,kanatsızdır,uçamaz.

Kalb,sonsuz olan Allah’ı içerisine alırken,akıl zorlanmakta,ihata edememekte,duvarlarını zorlamaktadır.

Akıl dünya eşyasıyla avunabilirken,kalb dünyaya aid şeylere teveccüh etmemektedir.

Vahiy;akıl eliyle kalbe sunulur. Kalb vahiyle beslenir. Vahiy,aklın elinden tutup,gidemeyeceği karanlık ve aşılmaz noktaların aşılmasında yardımcı olur. Mücerred akıl kördür. Vahiy onun gözüdür. Akıl da vahyin ayağıdır. Hayatın devamı,göz ve ayağın beraberliğiyle sürdürülebilir.

Hakikatlar kalbin mahsulüdür. Kalbsiz hakikat,hakikat değildir.

Evliyanın terakkisi kalb iledir. Allah’a yakınlık ve Allah’ın yakınlığı yani Kurbiyet ve Akrebiyet kalb iledir.

Akıl filozofları doğururken,kalbde peygamberleri netice verir. İkisinin birleşmesiyle hikmet sahibi hakimler ortaya çıkar. “aklı aydınlatan fen ilimleridir,kalbi aydınlatan din ilimleridir. İkisinin birleşmesiyle hakikat tecelli eder.”

Kalb fıtrattır,fıtrat İslâmiyettir.

Barajın türübünleri kalbi temsil eder. Baraja gelen sular vahyin güç kaynağıdır. Işık ise,akıl ve organlardan çıkan enerjilerdir.

Organlar kalbde beslenirler.

Mehmet Feyzi Efendi der:”Kalb,ruhla cesed arasında bir berzahtır.”[6]

Gerçek hayata giden yol kabirden geçer. Cesed kalbin kabridir. Orada terbiye edilmektedir.

Kalb,vücudun sultanı,iç ve dış organlar onun azalarıdır.

Kalb,sürekli maneviyatla beslenirse gelişir,büyür,kuvvetleşir,görüş boyutları artar. ötelerin ötesine geçebilir. Kalb için bir mani yoktur.

Kalbin Allah’a vesileliği duadır. Temizlenmesi ise Tevbe ve İstiğfardır. Tevbe zahiri günahı işlemekle olması beklenilmez ve şartda değildir. Amaç tevbe ile O’na yönelmek,Tazarru ve Niyazda bulunmaktır. Efendimiz(ASM):”Ben günde 70 defa Tevbe ediyorum.”derken,masum oldukları bilindiği üzere,Tevbe ile her gün 70 mertebe kalbin terakkisine,Allah’a olan yakınlığa vesile oluyorum,demektir.

Hadis mucibince;İşlenilen her bir günah (bir sis ve bulut gibi kalbin üzerinde) bir leke oluşturur. (Tevbe ve istiğfar ile) İzale edilmediği takdirde o büyür. tevbe onu siler. Kalb iyi olduğu zaman bütün vücutta iyi olur. O kötü olduğu zaman bütün vücutta kötü olur.

Hadiste:”Günah;kalbinde tereddüt oluşturan şeydir.”buyurulur.

Haramlar kalbi kasavetleştirir.[7]

Takva;Kalbin safiyetidir. Kirlerden korunması ve arınmasıdır.

Peygamberimiz duada:”Ey kalbleri çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.”[8]

Hadiste:”Kalbler,Rahmanın iki parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir.”[9]

Kalb,maddi kanı vücuda pompalayıp hayatı sağladığı gibi,maddi yönüyle de Çam kozalağı özelliğinin ötesinde manevi ve ebedi hayatın hayatını idame etme özelliğine sahibdir. O bir latife-i Rabbaniyedir.

Kalb;kelime anlamı itibariyle, sabit olmayıp,halden hale değişmesi ve dönüşmesi demektir.

Dünyada her an kıbleye dönük olarak namaz kılınmaktadır. Dünyanın dönmesi,kıbleyi ters tarafa çevirmez. Hep aynı sabit kalır. Kalb’de kıblesi olan ma’rifetullah yönünde devamlı dönmektedir. Rıza-i İlahiye uygun olmayan her şey onu kıbleden çevirmede etkili olur. Namaz da kıble nasıl esas ise,kalbin kıblede kalması esastır.

Evlilikte de esas olan eşin;Kalbe mukabil aynalık yapan,karşılığını bulan bir kalb olmasıdır.

Maddi kalbin durmasıyla ,manevi kalb varlığını devam ettirir. Duran onun maddi cihetidir.

İbadet ve maneviyat kalbi beslerken,[10] günahlar onu zayıflatır,hırpalar. Neticede vahim bir sonuç olarak;”Kalbin mühürlenmesine”[11],manevi hayatının bitmesine neden olur. Kalp yani bozuk,geçmez bir para gibi olur.

Kalb bilgisayarın Hard Diskidir. Bilgi ve beceri ile Word’a alınan bilgiler hayat monitöründe yansır. Virüsler;kalbin hastalıkları,[12] onun eğriliği,[13] katılığıdır.[14] Günahlar çoğaldıkça,virüsler artar.[15] Proğramları anlamsızlaştırır ve bozar.[16] Kalbleri bilen Allah,[17] devamlı onu temizlemeyi diler.[18]

İman kalbe aid bir duygudur. Dilin söylediğinin kalb tarafından onaylanması gerekir. Münafık ağzıyla söyleyip,kalbiyle onaylamaz.[19]

Kur’an-da kalble ilgili bir çok ayet mevcuttur.

Şeytan içten elde ettiği nefis ile,bütün kuvvetiyle kalbe hücum eder.

Allah kalbi yüceltmeyi amaçlarken,şeytan onu yıkmayı hedefler.

Sevgi-İman-Merhamet gibi tüm güzellikler kalbin meyvesidir.

Kalb çekirdeği ve onun açılmış hali olan ağacı,İslâmiyet ile sulanırsa gelişir,cennet ve Cemalullah gibi neticeleri netice verir.

Kalb dünyaya kalıbını almak üzere gönderilmiştir.

Ana trafo olan kalb Allah tarafından irade edilmiş,onun vesileliği ile Allah ve insan arasında irtibat tesis edilmiştir. Allah,kalbi kendisiyle irtibatlandırmıştır. Bu bağın kopması demek,dünyadan yer çekimi kanununun kalkmasıyla fezada,boşlukta uçarken,kalbin kopukluğu yokluğa doğru gidişe neden olur.

Bu durumda Allah’ın rahmeti devreye girerek,onu yokluktan kurtarır,cehennem ile bağlar.

Namazın şartı istikbali kıble,fesadı ise kıbleden çevrilmedir. Kalbin hayatı Allah’a yönelme iledir,fesadı ise yönün çevrilmesi ve bağın kopmasıdır.

Günahlar şeytanın avlayıp yakalamak için kurmuş olduğu tuzaklar ve oltalardır.

Lümme-i Şeytaniye;doğrudan şeytanın aldatmak ve kandırmak üzere süsleyerek insan kalbine atmış olduğu şüphe ve vesvese gibi aldatıcı,şaşkın kılıp ayak kaydırıcı fısıltılarıdır.

Allah buna karşı melek ilhamıyla koruma altına alır,muhafaza eder.

Büyük insan olan kainatta arş ve onun büyüklüğü ile beraber merkeziyyet özelliği ne ise;küçük kainat olan insanda da kalbin özelliği ve önemi odur.

Küçük kainat olan insanın kalb sarayında oturan ruh sultanı aklın vezirliğiyle,duyguların yardımcılığıyla dünya bahçesinden ma’rifet çiçeklerini dermektedir.

Eserlerinde kalbe büyük önem veren Bediüzzaman Hazretleri özetle şöyle bahseder:

Kalbin hasseleri olan vazifeli latifelerden akıl,ruh,sır,nefis gibi duygularla beraber Kamil bir insan olabilmenin yolu;

“Eğer insan yalnız bir kalbten ibaret olsaydı; bütün mâsivayı terk, hattâ esma ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın zâtına rabt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifedar letâifi ve hassaları vardır. İnsan-ı kâmil odur ki: Bütün o letaifi; kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubudiyette, hakikat canibine sevk etmek ile sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalb bir kumandan gibi, letaif askerleriyle kahramanane maksada yürüsün. Yoksa kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medar-ı iftihar değil, belki netice-i ızdırardır.”[20]

Tarikatta kalbi işlettirmekle amaçlanan;” zikr-i kalbî ile ve tefekkür-ü aklî ile kazandığı teveccüh ve huzur ve kuvvetli niyetler vasıtasıyla, âdetlerini ibadet hükmüne çevirmek ve muamelât-ı dünyeviyesini, a’mal-i uhreviye hükmüne getirip sermaye-i ömrünü hüsn-ü istimal etmek cihetiyle, ömrünün dakikalarını hayat-ı ebediyenin sünbüllerini verecek çekirdekler hükmüne getirmektir.”[21]

Kâmil insanın seyri:” Seyr-i sülûk-u kalbî ile ve mücahede-i ruhî ile ve terakkiyat-ı maneviye ile, insan-ı kâmil olmak için çalışmak; yani hakikî mü’min ve tam bir müslüman olmak; yani yalnız surî değil, belki hakikat-ı imanı ve hakikat-ı İslâmı kazanmak; yani şu kâinat içinde ve bir cihette kâinat mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelaline abd olmak ve muhatab olmak ve dost olmak ve halil olmak ve âyine olmak ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle, benî-Âdemin melaikeye rüçhaniyetini isbat etmek ve şeriatın imanî ve amelî cenahlarıyla makamat-ı âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete girmektir.”[22]

“İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlas altında İslâmiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse, nuranî, misalî âlem-i emirden gelen emr ile öyle bir şecere-i nuranî olarak yeşillenir ki; onun cismanî âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılab edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.”[23]

“Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir:

Görüyoruz ki, kalb hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimam ile eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devamla onun ile beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam manasıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umûr-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebed-ül âbâda müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fâni dünyaya razı değildir.”[24]

“Aklım yürüyüş yaparken, bazan kalbimle arkadaş olur. Kalb zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl bervech-i mutad bürhan şeklinde bir temsil ile ibraz ediyor.”[25]

“İşte Kur’an-ı Hakîm, şu manayı ihtar ile şöyle bir ders veriyor ki, der: Ey Benî-İsrail ve ey Benî-Âdem! Kalb katılığı ve kasavetinizle öyle bir Zât-ı Zülcelal’in evamirine karşı itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedî’nin ziya-yı marifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır’ınızı Cennet suretine çeviren Nil-i Mübarek gibi koca nehirleri, âdi camid taşların ağızlarından akıtıp mu’cizat-ı kudretini, şevahid-i vahdaniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhur ve ifazaları derecesinde kâinatın kalbine ve zeminin dimağına vererek, cin ve insin kulûb ve ukûlüne isale ediyor. Hem hissiz, camid bazı taşları böyle acib bir tarzda mu’cizat-ı kudretine mazhar etmesi; Güneşin ziyası Güneşi gösterdiği gibi, o Fâtır-ı Zülcelal’i gösterdiği halde, nasıl onun o nur-u marifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?”[26]

“Hem meselâ: Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın bir mu’cizesine dair:

“Allah’ın izniyle, anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulanları iyileştirir ve ölüleri diriltirim.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:49.

Kur’an, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibaa beşeri sarihan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san’at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbanîye, remzen tergib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede benî-Âdem! Me’yus olmayınız. Her dert, -ne olursa olsun- dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.” Cenab-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle manen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, manevî dertlerin dermanı; biri de, maddî dertlerin ilâcı… İşte ölmüş kalbler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, onun nefesiyle ve ilâcıyla şifa buluyor. Sen de benim eczahane-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”[27]

“Bir harfte meselâ “kalb-i beşer”de şu âlem-i kebirin safahatında tecelli ve ihata eden bütün esmanın âsârını göstermek”[28]

“Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır. Hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila …….Samed âyinesi olan bâtın-ı kalb ile sanem-misal dünyevî mahbublara perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvanî sevmekler, bahsimizden hariçtir.)”[29]

“Kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mazi, müstakbel; onlar için haydır, hayatdar ve mevcuddur.”[30]

“Âyine-i kalbe uzanan bir nisbet-i Rabbaniye ile bir tezahürdür ki; herkes istidadına ve tayy-ı meratibde seyr ü sülûküne, esma ve sıfâtın tecelliyatına nisbeten cüz’î ve küllî o Şems-i Ezelî’nin nuruna ve sohbetine ve münacatına mazhariyeti var. Galib-i esma ve sıfâtın zılalinde giden velayetlerin derecatı bu kısımdan ileri gelir.”[31]

“Ve o kâinatın meyvesi olan insan, şu kesret-i mevcudat içinde, vahdeti gösterdiği gibi; kalbi dahi, iman gözüyle kesret içinde sırr-ı vahdeti görür.”[32]

“ kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki bâtın-ı kalb, âyine-i Samed’dir ve ona mahsustur.” Allahım! Bizi Senin muhabbetinle ve bizi Sana yaklaştıracak şeylerin muhabbetiyle rızıklandır.

”de.”[33]

“ İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma’kes-i nur-u iman.”[34]

“ insanın kalbi binler âlemin harita-i maneviyesi hükmündedir.”[35]

“Makine-i insaniyenin merkezi ve zenbereği olan kalbi, tarîkat vasıta olup işletmesiyle ve o işletmekle, sair letaif-i insaniyeyi harekete getirip, netice-i fıtratlarına sevk ederek hakikî insan olmaktır.”[36]

“Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”[37]

“Kebairi işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki hiss ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.”[38]

“ Sual: Şeytanın kalbinde marifet var mıdır?

Cevab: Yoktur. Çünki san’at-ı fıtriyesi iktizasınca, kalbi daima idlâl ile telkin için, fikri daima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan, kalbinde veya fikrinde boş bir yer marifet için kalmıyor.”[39]

“Kalb imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni’i arayan ve isteyen ve Sâni’in vücudunu delailiyle ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze maruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik emellerinin tenmiyesi (nemalandırmak,arttırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramaya başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem’ ve basara hakk-ı takaddümü vardır.”[40]

“Ve keza o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder. Ve Vâhid-i Ehad’den başka merkezinde bir şeyi kabul etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekadan maada bir şeye razı olmuyor.”[41]

“İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlas altında İslâmiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse, nuranî, misalî âlem-i emirden gelen emr ile öyle bir şecere-i nuranî olarak yeşillenir ki; onun cismanî âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılab edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.”[42]

“Evet iman kalbde, kafada daimî bir manevî yasakçı bıraktığından fena meyelanlar histen, nefisten çıktıkça “yasaktır” der, tard eder kaçırır. “[43]

“Evet insanın fiilleri kalbin, hissin temayülatından çıkar. O temayülat, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeğe çalışır.”[44]

17-2-2001

MEHMET ÖZÇELİK

[1] Allah’ın arşı İstivası. Hak Dini Kur’an Dili. E.Hamdi Yazır. 1 / 290, 3 / 2175-2177, 4 / 2758, 6/ 4190, 7 / 5171, 8 / 5323,İmam-ı Malik’in İstivayı izahı. 3 / 2180, Kürsi-Arş hakkında Hadis., 2 / 854-856. Arş;Selefiyyece,Allah’ın Arşa istivasına inanmak farz,mahiyeti hakkında soru sormakta bid’attır. İlmihal. İSAM. 1 / 24.

[2] Bak.Feyizli sözler. Rafet Küllüoğlu.47-48.

[3] İsra.84.

[4] Zümer.22.

[5] Ra’d.28,Enfal.10,Al-i İmran.126.

[6] Feyizler.(V) M.Özdağ.191.

[7] Kütüb-ü Sitte. prof.İ.Canan. 12 / 323.

[8] Age. 10 / 289, 17 / 500.

[9] Age. 10 / 289, 17 / 500.

[10] Ra’d.28,Nahl.106.

[11] Bakara.7,Ğafir.35.

[12] Bakara.10,Ahzab.32,Tevbe.125.

[13] Bakara.93.

[14] Bakara.74,Al-i İmran.159.

[15] Bakara.283.

[16] A’raf.179.

[17] Ahzab.51.

[18] Ahzab.53.

[19] Al-i İmran.167,Maide.41,Enfal.49.

[20] Sözler.B.Said Nursi.sh.495.27.sözün zeyli.3.sualin cevabı.Osmanlıcası.sh.167.

[21] Mektubat.440

[22] Mektubat.440-441.

[23] Mesnevi-i Nuriye.107.

[24] Age.109-110.

[25] Age.220.

[26] Sözler.251.

[27] Age.255.

[28] Age.295.

[29] Age.358.

[30] Age.474.

[31] Age.562.

[32] Age.614.

[33] Age.640.

[34] Age.732.

[35] Mektubat.443.

[36] Age.456.

[37] Lem’alar.9.

[38] Age.77.

[39] İşarat-ül İ’caz.67.

[40] Age.77.

[41] Mesnevi-i Nuriye.117.

[42] Age.117.

[43] Hutbe-i Şamiye.76.

[44] Age.76.

No ResponsesOcak 2nd, 2015

Yoruma kapalı .