YÜZDE ALTMIŞ-YETMİŞ OLMADIKÇA…

YÜZDE ALTMIŞ-YETMİŞ OLMADIKÇA…
“Mısır’da halkın yüzde 63,8’inin desteğini alan ülke tarihinin ilk demokratik anayasası Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi. Anayasanın yürürlüğe girmesiyle Mursi, daha önce bir kararname ile üzerine aldığı yasama yetkisini Şura Meclisi’ne devretti. Şura Meclisi, kanun çıkarmakla görevli olan alt kanat Halk Meclisi seçimleri yapılıncaya kadar bu görevi üstlenecek. Mursi’nin kısa süre içinde Halk Meclisi seçimleri için de bir tarih açıklaması bekleniyor. Dün toplanan Şura Meclisi’nde Mursi’nin atadığı 90 milletvekili yemin ederek görevine başladı. Daha önceki yasalara göre 270 sandalyeli Şura Meclisi üyelerinin üçte biri cumhurbaşkanı tarafından atanıyor.
İki ayak olarak gerçekleştirilen anayasa referandumunda halkın yüzde 63,8’i ‘evet’ oyu kullanırken, ‘hayır’ oyları yüzde 36,2’de kaldı. Ancak katılım oranının yüzde 32 civarında olması muhalifler tarafından anayasanın halkın genel teveccühünü kazanmadığı şeklinde yorumlanıyor. Muhalifler yeni anayasanın İslamcı ve antidemokratik olduğunu, anayasayı hazırlayan Anayasa Komisyonu üyelerinin tüm toplum kesimlerini temsil etmediğini öne sürüyor.”
İslâmın zeki bir evladı olan Mısır,İngiliz siyasetine denk bir siyaset sürdürmektedir. Çünkü siyaseti,dünya siyasetini elinde tutan İngilizden öğrenmektedir.
Türkiye ise,aynı manadaki bir başarıyı elde edebilmesi için,mevcut % 51-lerdeki oyunu, % 60-70-lere çıkarması gerekmektedir.
Bunu başarırsa,islâm alemi çapındaki bir İttihad-ı İslâmın tesisinde de başarılı olabilir.
Buda halkın üçte ikisine yakını demektir.
Olumsuz bir görüşte olan bir insan dahi,başındakinin dürüst ve iş yapan,kendi rahatını temin eden bir kişi olmasını ister,onu destekler.
Bu konu ile ilgili tesbitinde Bediüzzaman şöyle der:
“İttihad-ı İslâm Partisi, yüzde altmış, yetmişi tam mütedeyyin olmak şartıyla, şimdiki siyaset başına geçebilir. Dini siyasete âlet etmemeye, belki siyaseti dine âlet etmeye çalışabilir. Fakat çok zamandan beri terbiye-i İslâmiye zedelenmesiyle ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete âlet etmeye mecbur olacağından, şimdilik o parti başa geçmemek lâzımdır.”
Bediüzzamanın da belirttiği gibi; Yüzde altmış yetmiş tam mütedeyyin ve dindar olmadıkça İslâm namına bir parti kurulamayacağı gibi, zarar da verecektir. Yıllardır şahit olunan uygulamalar da bunu te’yid etmektedir. Bu bir övmek veya diğerini yermek değildir. Bir gerçeği söylemek gerekirse; Kur’an Kursları ve İmam-Hatipler Rahmetli N. Erbakan’ın döneminden ziyade, diğer dönemlerde açılmış, aksine onun döneminde kapattırılıp, zarar görülmüştür.
Şimdiki ifadeyle; Demokrasi denilen normal aletin işleyişi Menderes ve Demirel dönemlerinde uygulamaya konulmuş, Turgut Özal’ın dönemindeki ANAP’ıyla da Menderes döneminde aralanan kapı açılmıştır.
Erdoğan dönemi ise bu demokrasinin maddi ve manevi her iki dönemdekini de katlayarak sürmesidir.
*Türkiye’deki zincirler çözülünce,İslâm dünyasında özellikle arap dünyasındaki zincirlerde çözülmeye başladı.
-1920-23 arasında yüzde 2,5 katılımla mecliste kabul söz konusu iken,öncesi ve özellikle sonrasında büyük artışlar olmaktadır.Yüzde yüzlere kadar.
1931-de ’20 milletvekili köylü ve ameleden seçiliyor,sırf halka sempatik görünüp,mesaj vermek için,amaçlı olarak.
Atatürkü benimsemeyen bir kısım ittihatçıların seçimlere girmesinin önü kesiliyor.Böylece 1923-te istenilen sonuç elde edilmiş oluyor.
Tam bir çalkantılı ve entrikalı dönem.
Grup toplantıları gizli yapılarak,sesin dışarıya sızması engelleniyor.Ve seslerin kısılması sağlanıyor.İtiraz yok.
Tam bir senaryo.İstenilen seçiliyor,mecliste muhalefet olmuyor.
Mecliste balkan doğumlu çok sayıda insanın olması düşündürücü. Selanik, Manastır gibi.
Meslekleri;Hakim,Savcı,asker,avukat,üniversite hocası.
Meclis gibi bir çok arşivin açılmamasına rağmen,sızan sızıntılar neticesinde (bak.Tek partinin iktidarı.Ahmet Demirel) görülmektedir ki;
“Doğu ve güneydoğunun tek parti döneminde tamamen meclis dışına itildiğini görüyoruz.DP’yle birlikte yeniden kuruluyor bu bağ”
Dp-nin başarısının sırrı da burada yani millete ve doğuya dönmesindedir.
Süleyman Demirel de bunu çok iyi kullandı.
Bugünkü Chp,hala tek partinin chp’sidir.
“Cumhuriyet rejimi kurulurken,dindarlar ve Kürtler siyaset dışında kaldı.”
Daha doğrusu zorla ve cebirle bırakıldı.

*Üstadımızdan, niçin Demokrat Partiyi muhafazaya çalıştığını sorduk.
Cevaben: “Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek. Halbuki, Halk Partisi İttihatçıların bozuk kısmının cinayetleri ve hem Cumhuriyetin birinci reisinin Sevr Muahedesiyle ve çok siyasî desiselerin icbariyle on beş senede yaptığı icraatının kısm-ı âzamı tamamıyla eski partiye yüklendiği için, bu asil Türk milleti ihtiyarıyla o partiyi kat’iyen iktidara getirmeyecek.
Çünkü Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Halbuki, bir Müslüman kat’iyen komünist olamaz, anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman ecnebîlerle mukayese edilemez. İşte bunun için, hayat-ı içtimaiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti’yi, Kur’ân ve vatan ve İslâmiyet namına muhafazaya çalışıyorum” dedi.
“Milletçilere gelince: Eğer bu partide sırf İslâmiyet esas olsa, Haşiye Demokrat Partiye yardım ettiği gibi, muhalif ve muarız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz. Eğer bu parti, ırkçılık ve Türkçülük fikri esas ise, birden hakikî Türk olmayan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türktür, kalan kısmı da başka milletlerle karışmıştır. O zaman, Hürriyetin başında olduğu gibi, bu asil ve mâsum Türk milleti aleyhine bir milliyetçilik tarafgirliği meydana gelecek. O vakit hakikî Türkleri, ecnebîler boyunduruğu altına girmeye mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sair unsurdan olan ve bu vatanda mevcut ırkçılık ve unsurculuk damarıyla bir ecnebîye istinad ile masum Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar. Bu durum ise, dehşetli, tehlikeli olduğundan, Kur’ân ve vatan ve millet hesabına, dindar ve dine hürmetkâr Demokrat Partinin iktidarda kalmasını temin etmeleri için ders veriyorum” dedi. “
* Dediler: “Dinsizliği görmüyor musun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.”
Dedim: “Evet, lâzımdır. Fakat kat’î bir şartla ki, muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hâmiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hatâ da etse, belki ma’fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes’uldür.”
Denildi: “Nasıl anlarız?”
Dedim: “Kim fasık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, su-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mâl-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.
“Meselâ, iki adam dövüşürler. Biri, zayıf düşeceğini hissederken, elindeki Kur’ân’ı kavîye uzatmakla himayesini davet edip, kavî bir ele vermek lâzımdır. Tâ beraber çamura düşmesin, Kur’ân’a muhabbetini, hürmetini göstersin, Kur’ân’ı, Kur’ân olduğu için sevsin. Eğer kavînin karşısına siper etse, himayet damarını tahrik etmeye bedel, hiddetini celb eder. Kur’ân’ı kavî bir hâdimden mahrum bırakmakla, zayıf bir elde beraber yere düşerse, o Kur’ân’ı kendi nefsi için sever demektir.
“Evet, dine imale etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtar etmekle dine hizmet olur. Yoksa “Dinsizsiniz” dese, onları tecavüze sevk etmektir. Din dahilde menfi tarzda istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zat, menfi siyaset namına istifade edildi zannıyla şeriata gelen tecavüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfi siyasetçilerin fetvalarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâmın en şedit hasmıdır ki, hançerini İslâmın ciğerine saplamıştır.”
* “Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, nur göstermektir ki, kalpler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır: nifaka inkılap eder. Hem nur, hem topuz.. ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nura sarılmağa mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor. Amma maddî cihadın muktezası ise: o vazife şimdilik bizde değildir. Evet ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına set çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!”
*Şeriatta devlete isyan edilmez. İsyan edenlere bâği denilir. Kendileri ikaz edilir, dinlemezlerse öldürülürler.
*Bu gün islâm dünyası tam bir parçalanmışlık içerisinde baharı beklerken adeta kışa döner gibi bir görünüm vermektedir.
*”Alem-i insaniyette ve İslamiyette, üç muazzam mesele olan, îman ve şeriat ve hayat’tır. İçlerinde en muazzamı îman hakîkatleri olduğundan, bu hakaik-ı îmaniye-i Kur’aniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tabî ve alet edilmemek ve elmas gibi o Kur’an’ın hakîkatlerini, dîni dünyaya satan veya alet eden adamların nazarında, cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan îmanı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için, Risale-i Nur’un has ve sadık talebeleri gayetşiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar. Hatta sizin bu kardeşiniz, siz de bilirsiniz, bu on sekiz senedir, o kadar muhtaç olduğum halde, siyasete, hayat-ı içtimaiyeye temas etmemek için hükûmete karşı birtek müracaatım olmadığı gibi, bu sekiz-dokuz aydır, küre-i arzın bu herc ü mercini birtek defa ne sual ve ne de merak ettim.”
İnşaallah bu sancı yeni bir doğumun ve doğuşun sancısı olacaktır.
Türkiyedeki hükümet-cemaat kavgaları da,üç mesele olan iman-hayat-şeriattan üçüncüsü olan şeriata yani İslam dünyasının yönetimde etkin olmasına geçişteki bir sancıdır.
Genelde de İslam dünyasının ittihadına doğru bir gidiştir.
Ancak -maalesef- bunun gerçekleşmesini engellemek için içte ve dışta öncesinde yapılan entrikaların daha kapsamlı olarak yapıldığı görülmektedir.
Hükümet sağdan vurulmaktadır.
Şu durumda siyasetçilerin yani hükümetin yapması gereken ayak bağı olacak durumları göz ardı etmeden % 60-70 – i yakalamasıdır.
MEHMET ÖZÇELİK
25-01-2014

No ResponsesOcak 2nd, 2015

Yoruma kapalı .