ARZULANAN MUTLU ÂİLE

ARZULANAN MUTLU ÂİLE

Böyle bir hanımı herkes arzular ve arzulamaktadır;herkes için de böyle bir âileyi arzularız çünki ancak böyle bir âile ile ve böyleleriyle âileler ve dolayısıyla toplum kurtulur.

Bir gün bir dostumun dükkanındaydım.Almanyada çalışanların memleketlerine tatile geldikleri döneme rast gelmişti.Genel tabirle iki Almancı karı koca,kısa boylu,kırk-kırkbeş yaşları civarında idiler.

Seçim zamanı arefesi olması hasebiyle dükkan sahibi dostumuz biraz takılmak,biraz samimiliklerinden dolayı bayana;Bacı bu seferde alan partiye ver,bak o partinin pek yaptığı maddi-manevi bir şey yok,ondan bir hayır gelmez,demişti.

Bayan ise zihnimize kazılacak,silinmeyen şu tarihi sözü söylemişti;Kocam cehenneme de gitse,ben de onunla beraber giderim.O hangisine verirse,ben de ona veririm.

Bu sözü pervasızca ve samimi olarak söylemişti.Bu söz yabana atılmaksızın yoruma,tahlile,düşünmeye deyer.

Yanlışda ısrar yanlıştır,körü körüne bir bağlılıktır,cahillikten kaynaklanmıştır gibi kusurlar görülebilir.Ancak bizim müsbet olarak ve de kadının kocasına olan sadakati,fedakârlığı,teslimiyeti,anlayışı,bağlılığı,kalbine mukabil bir kalb olarak buluşu gibi müsbet anlamda bu üstünlük neden gösterilemesin?

Yani;Kocam cennete de gitse,Kâbeye de gitse,mezara da,savaşa da,âhirete de gitse bende onunla beraberim..o cennetin hangi tabakasında olursa bende orada olurum..her ne kadar ben cennetin dördüncü tabakasına uygun bir insan olsam da,o madem birinci ve ikinci tabakasına gidecek,ben de onunla beraber giderim…

Bu beyler için arandığı gibi,hanımlar içinde söz konusudur.Beylerde aynı samimiyet, fedakârlık ve bağlılıklarını hanımlarına göstermelidirler.

Oysa bugün görmekteyiz ki;İnsanlar kendi âilevî problemlerini çözmek için böyle bir orta,anlayış,konuşma yoluna giderek çözmek yerine yatefrit edip içlerine atmaktadırlar veya ifrat edip boşanma yolunu seçmektedirler.

Âile ile ilgili olarak hoşumuza giden,baskı rekorları kıran kitablar;içden yazılmış,dışa vurmaya çekindiğimiz,cevablarını aramaktan korktuğumuz problemlerdir.En önemlisi yaşanmış hayattan yansımalardır.Topluma bir dil ve bir tercüman olmaktadır.

-Kadın kiminle evlendiğini bilmelidir!Kocasıyla mı?Yoksa memleketi,komşusu,anne-babası ve de akrabalarıyla mı?Bu onlardan soğuması ve terketmesi anlamına elbette düşünülemez.Ancak kocası ile evlenmişse,evine ve çocuklarına bağlanarak,kendisinin de bazı sorumluluklarının olduğunu bilmelidir.

Bütün bunlar dediğimiz gibi erkekler için böyle de,kadınlar için değil mi?Hep onlar mı haksız?Yersiz?Yetersiz?Densiz?Frensiz?Dümensiz?Hedefsiz?Onlarda her yönüyle böyle fedakâr erkeğe muhtaç değiller mi?

Elbette öyledir.Eksiklik ve kusurda iyi örnek olamama ile beraber,yeterli ilginin gösterilmemesi önemli rol oynar.

Ancak kadının rolü ve önemi erkeğinkinden daha önemli ve önce gelir.Âilenin varlığıda, yokluğuda,kadının varlığını bulması ve kaybetmesi ile orantılıdır.Erkek kendisini ve hanımını kurtarırken,kadın âile ve toplumu –ister bilsin ister bilmesin- kurtarmaktadır.

-Kadın hangi vaziyette bulunursa bulunsun anneliğiyle güzeldir.Cennet bile kızların değil,annelerin ayakları altındadır.Bütün övgüler hep annelere ve anneliğedir.

Hadisde anlatılan;- Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Üç kişi dışında hiç kimse beşikte iken konuşmamıştır. Bunlar: Hz. İsa İbnu Meryem aleyhima’s-selam, Cüreyc’in arkadaşı. Cüreyc, kendini ibâdete vermiş âbid bir kuldu. Bir manastıra çekilmiş orada ibadetle meşguldü. Derken bir gün annesi yanına geldi, o namaz kılıyordu.”Ey Cüreyc! (Yanıma gel, seninle konuşacağım! Ben annenim)” diye seslendi. Cüreyc:”Allahım! Annem ve namazım (hangisini tercih edeyim?” diye düşündü). Namazına devama karar verdi. Annesi çağırmasını (her defasında üç kere olmak üzere) üç gün tekrarladı. (Cevap alamayınca) üçüncü çağırmanın sonunda:”Allahım, kötü kadınların yüzünü göstermedikçe canını alma!” diye bedduada bulundu. Beni İsrail, aralarında Cüreyc ve onun ibadetini konuşuyorlardı. O diyarda güzelliğiyle herkesin dilinde olan zâniye bir kadın vardı.”Dilerseniz ben onu fitneye atarım” dedi. Gidip Cüreyc’e sataştı. Ancak Cüreyc ona iltifat etmedi.Kadın bir çobana gitti. Bu çoban Cüreyc’in manastırı(nın dibi)nde barınak bulmuş birisiydi. Kadın onunla zina yaptı ve hâmile kaldı. Çocuğu doğurunca:”Bu çocuk Cüreyc’ten!” dedi. Halk (öfkeyle) gelip Cüreyc’i manastırından çıkarıp manastırı yıktılar, (hakaretler ettiler), kendisini de dövmeye başladılar, (linç edeceklerdi). Cüreyc onlara:”Derdiniz ne?” diye sordu.”Şu fahişe ile zina yaptın ve senden bir çocuk doğurdu!” dediler. Cüreyc:”Çocuk nerede, (getirin bana?)” dedi. Halk çocuğu ona getirdi. Cüreyc:”Bırakın beni, namazımı kılayım!” dedi. Bıraktılar ve namazını kıldı. Namazı bitince çocuğun yanına gitti, karnına dürttü ve:”Ey çocuk! Baban kim?” diye sordu. Çocuk: “Falanca çoban!” dedi. Bunun üzerine halk Cüreyc’e gelip onu öpüp okşadı ve: “Senin manastırını altından yapacağız!”dedi.Cüreyc ise:”Hayır! Eskiden olduğu gibi kerpiçten yapın!” dedi. Onlar da yaptılar.

(Üçüncüsü): Bir zamanlar bir çocuk annesini emiyordu. Oradan şahlanmış bir at üzerinde kılık kıyafeti güzel bir adam geçti. Onu gören kadın:”Allah’ım şu oğlumu bunun gibi yap!” diye dua etti. Çocuk memeyi bırakarak adama doğru yönelip baktı ve:”Allahım beni bunun gibi yapma!” diye dua etti. Sonra tekrar memesine dönüp emmeye başladı.”Ebu Hureyre der ki: “Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı, şehadet parmağını ağzına koyup emmeye başlayarak, çocuğun emişini taklid ederken görür gibiyim.”(Resulullah anlatmaya devam etti:)”(Sonra annenin yanından) bir kalabalık geçti. Ellerinde bir câriye vardı. Onu dövüyorlar ve:”(Seni zâni seni!) Zina yaparsın, hırsızlık yaparsın ha!” diyorlardı. Câriye ise:”Allah bana yeter, o ne iyi vekildir!” diyordu. Çocuğun annesi:”Allahım çocuğumu bunun gibi yapma!” dedi. Çocuk yine emmeyi bıraktı, câriyeye baktı ve:”Allahım beni bunun gibi yap!” dedi. İşte burada anne-evlat karşılıklı konuşmaya başladılar: (Anne dedi ki:”Boğazı tıkanasıca! Kıyafeti güzel bir adam geçti. Ben: “Allahım, oğlumu bunun gibi yap” dedim. sen: “Allahım! Beni bunun gibi yapma!” dedin. Yanımızdan cariyeyi döverek, zina ve hırsızlık yaptığını söyleyerek geçenler oldu. Ben: “Allahım, oğlumu bunun gibi yapma” dedim. sen ise: “Allahım, beni bunun gibi yap!” dedin).Oğlu şu cevabı verdi:”Güzel kıyafetli bir adam geçti. Sen: “Allahım, oğlumu bunun gibi yap!” dedin, ben ise: “Allahım beni bunun gibi yapma!” dedim. Yanımızdan bu câriyeyi geçirdiler. Onu hem dövüp hem de: “Zina ettin, hırsızlık ettin!” diyorlardı. Sen: “Allahım, oğlumu bunun gibi yapma!” dedin. Ben ise: “Allahım, beni bunun gibi yap!” dedim. (Sebebini açıklayayım:) O atlı adam cebbâr zalimin biriydi. Ben de: “Allahım beni böyle yapma!” dedim. “Zina ettin, hırsızlık ettin!” dedikleri şu zavallı cariye ise ne zina yapmıştı, ne de çalmıştı! Ben de “Allahım beni bunun gibi yap!” dedim.”[1]

– Übey İbnu Ka’b radıyallahu anh’ın anlattığına göre: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm Mi’rac gecesinde çok hoş bir koku hissetti.”Ey Cibril bu güzel koku nedir?” diye sordu. O da anlattı:”Bu mâşıta (berber) kadının, iki oğlunun ve kocasının kabirlerinin kokusudur. Bunların hikâyesi şöyledir: Hızır aleyhisselâm, Benî İsrail’in ileri gelenlerinden biriydi. Onun yol güzergahında manastırda oturan bir rahib vardı. Hızır oradan geçtikçe rahib önüne çıkar, İslâmı öğretirdi. Hızır büluğa erince babası onu bir kadınla evlendirdi. Hızır İslâmı hanımına öğretti ve bunu kimseye haber vermemesi hususunda söz aldı. Kendisi kadınlara yaklaşmazdı. Bu sebeple bir müddet sonra kadını boşadı. Aradan zaman geçince babası, Hızır’ı bir başka kadınla evlendirdi. Hızır ona da İslam’ı öğretti ve kimseye söylememesi için söz aldı. Bu sırrı o iki kadından biri tuttu, diğeri ifşa etti. (Böylece onun İslâm’ı yaydığı ortaya çıktı.) Bunun üzerine Hızır oradan kaçtı. Deniz ortasında bir adaya geldi. Odun kesmek için iki kişi oraya geldi ve onu gördüler. Bunlardan biri Hızır’ı gördüğünü gizledi, diğeri ifşa etti ve: “Ben Hızır’ı gördüm!” dedi. Ona: “Seninle beraber onu başka kim gördü?” denildi. O: “Falan kimse!” dedi. Ona soruldu ise de gördüğünü söylemedi. Onların dininde yalan söyleyen öldürülürdü. Zamanla bu sır tutan adam öbür sır tutan kadınla evlendi. Bu kadın, Firavun’un kızının başını tararken tarak elinden düştü. Kadıncağız: “Firavun helak olsun!” dedi. Kız bunu babasına haber verdi. Kadının kocasından başka iki de oğlu vardı. Firavun, onları da çağırttı. Bunları dinlerinden çevirmek için Firavun ısrar etti. Onlar direndiler. O zaman Firavun: “Öyleyse sizi öldüreceğim!”dedi. Karı-koca: “Bu, tarafınızdan bize bir ihsan olur!” diye merdane cevap verdiler ve: “Madem öldüreceksin hiç olmazsa bizi bir kabre koy!” dediler. O da öyle yaptı. Resülullah aleyhissatâtu vesselâm, Mirac’ta iken güzel bir koku duydu, Cibril aleyhisselâm’a bunu sordu. O da bu hâdiseyi anlattı.”[2]

-Peygamberimizin üç üstün ve tüm kadınlardan farklı olan Fir’avunun hanımı Âsiye,Kendi hanımı Hz.Hative ve Hz.İsa’nın annesi Meryem ki o;”-Zekeriya peygamber her ne vakit Meryemin huzuruna girdiğinde yazda kış meyvesi,kışda yaz meyvesini bulurdu.[3]

Ebu Hureyreden rivayette;şeytan her doğana dokunup musallat olur,onu ağlatır,Meryem ve oğlu İsa müstesna.Ve sonra Ebu Hureyre şu ayeti isterseniz okuyunuz dedi;”Onuda (meryemi),onun neslinden gelecekleride o melun şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum.”[4]

-Kadın erkeğin mütemmimidir,onunla erkek tam olur ve tamlanır.

-Hz.Havvanın yaratılışı konusunda;Ka’b-ul Ahbar,Vehb,İbni İshak onun cennete girmeden önce yaratıldığını,İbn-i Mesud ve İbni Abbas ise;cennete girdikten sonra ve orada (sol eğe kemiğinden)yaratıldığını söylerler.[5]

-Havva denilmesindeki sebeb,hayatlıdan yaratıldığı içindir.

-Kadını kadın yapan en büyük özelliği ve süsü onun edeb ve terbiyesidir.

-Edep bir tac imiş Nur-u Hüda’dan

Giy ol tacı, emin ol her beladan…

-Kadınların himaye altına alınarak korunması gerekir.

İşte kıssanın verdiği hisse;

-“Devlet-İ Aliyye-i Osmaniye hükümdarlarından Sultan Murad Hân bir gün çok telâşlı görünür. Bu hâli sezen Vezir-i Azam Siyavuş Paşa Sultan Murad Hân’a sorar:

-Hayrola Efendim canınızı sıkan bir şey mi var?

Bu soruya verilen cevap ve müteakiben devam eden konuşma şöyle cereyan eder:

-Akşam garip bir rüya gördüm.

-Hayırdır, inşaallah…

-Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

-Nasıl yani?

-Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

İkisi molla kıyafeti giyerek dışarıya (yola) çıkarlar. Hızlı adımlarla Bayezıd’a varırlar. Vefa’ya yönelip Zeyrek’ten Unkapanı’na inerler.Yerde yatan bir cesetle karşılaşırlar. Cesedin etrafına toplanmış ahaliye sorarlar:

-Kimdir bu? Ahali:

-Aman hocam hiç sormayın. Bu adam ayyaşın tekidir.

-Nereden biliyorsunuz?

-Kırk yıldır komşumuzdur.

İçlerinden birinin cevabı da şöyledir:

-Bu adam iyi bir sanatkârdı. Azaplar Çarşısı’nda çalışırdı. Nalının hasını yapardı. Kazandıklarını da içkiye, fuhşa harcardı.

Mahalleli cesedi orada bırakıp herkes işine ve evine döner.

Padişah ve vezir cesedin başında kalakalır. Vezir de oradan geçip gitmek ister. Ancak, padişah buna razı olmaz. Vezire der ki:

-Millet bu, çekip gider. Kimseye bir şey diyemem. Lâkin biz gidemeyiz. Ne olursa olsun bu bizim bir tebamız (vatandaşımız)’dır. Defnini yapmamız gerekir.

-Sultanım, saraydan bir kaç hoca gönderelim. Böylece vebalden de kurtulmuş oluruz.

-Olmaz, rüyadaki hikmeti daha çözemedik.

-Peki ne yapmamı buyurursunuz?

-Mollalığa devam. Cesedi defnetmeliyiz.

-Sultanım nasıl kaldırırız? Bunun yıkanması var, kefenlemesi var, tezkiyesi var.

-Merak etme ben hepsini beceririm.

-Gaslini ve defnini nerede yapacağız?

-Fatih Camii’nde.

Fatih Camii’ne gelirler. Padişah cenazeyi bizzat (molla kılığında) yıkar, kefenler. Musalla taşına yatırırlar. Namaz vaktine daha bir hayli zaman vardır. Vezir, Sultan’a fısıldar:

– Sultanım eksik yaptığımız bir şey var galiba.

-Nedir eksik olan?

-Bu cenazenin hanımı, yetimleri var olamaz mı?

-Doğru, elbette var olabilir. Şimdi sen cenazenin başında bekle. Ben mahalleyi şöyle bir kolaçan edeyim de geleyim.

Padişah garip mâceranın başladığı yere koşar gider. Sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı takırdattığında, kapıyı yaşlı bir kadın açar. Padişah hadiseyi bu kadına anlatır.

Anlatılanları metanetle dinleyen bu hanım, ölümü bekler bir tavır ile söze başlar:

-Evlâdım, hakkını helâl et. Belli ki çok yorulmuşsun, der. Kadın olduğu yere yığılır gibi oturur.

-Biliyor musun evlâdım; bizim efendi bir âlimdi. Akşama kadar nalın yapardı. Birinin elinde şarap şişesi gördüğünde parasını verir alır, eve getirip onu helâya dökerdi.

-Niye dökerdi?

-Ümmet-i Muhammed içmesin diye evlâdım.

-Hayret!

-Dahası var evlâdım. Malum kadınların ücretlerini öder, eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım. Şimdi burada oturmanız gerekir. Oturup dinlenin, derdi. Kendisi de çekip giderdi. Ben o kadınlara menkıbeler anlatır, mızraklı ilmihal, Hüccetü’l-İslâm gibi kitapları okurdum.

-Bak sen! Millet bunu ne sanıyor, bu neler yapıyor?

-O hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında namaz kılmalıyım ki, imam tekbir alınca Kâbe’yi görmeli derdi.

Kimseye yüküm olmasın diye mezarını bahçeye kendisi kazdı. Kendisine: -İş mezar ile bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkar, kim kaldırır?

-Peki, o ne derdi?

-Önce uzun uzun güldü, sonra:

-Hatun, Allah büyüktür…Devrin padişahının işi ne? O yıkar ve kaldırır, derdi.”[6]

-Örtü ise onların kalkanı ve koruyucusudur.

Muhammed İkbal’in ifadesiyle:””Senin örtün bizim namusumuzun fanusudur.”

İnsanların yükselişi kadın eliyle olduğu gibi,alçalışları ve cezalandırılmaları da hep onlar eliyle olmuştur.İşte bir örneği;

-Azerbeycandaki Şeyh San’an tepesiki o zattan ismini almaktadır.Bu zatın yüzlerce müridi vardır.Bir gün Abdulkadiri Geylanî cezbeye gelerek;Benim ayağım tüm evliyanın omuzlarındadır,der.O sırada uzak bir yerde bulunan kutublardan,Ahmed-er Rüfaî sırtını uzatıp,başını eğerek;işte omuzum,der.Hatta yanında bulunan talebeleri bundan bir şey anlamaz.Ancak sırtındaki ayağı görürler.Ancak bir tek Şeyh San’an itiraz eder.Abdulkadiri Geylanî de ona beddua eder.”Domuzlara çoban olasın.”der.Oda bir gayrı müslim kızına aşık olur,talebeleri dağılır.Kız kendini vermez.Ancak benim çiftliğimde domuzlarım var,onlara çobanlık yaparsan,kabul ederim,deyince kabul eder ve domuzlara çobanlık yapar.Diğer veli zatlar,Abdulkadiri Geylanî’den rica ederler.O zatda bunun üzerine şefkat eder ve der:”Elinize bir def alın ve:”Dağları da birer kazık yapmadık mı?”[7] âyetini okuyun,der.Onlarda o zatı bulurlar,sırtında bir domuz yavrusuyla gelmektedir.Onlar denileni yapınca,o zatda kendine gelir,toparlanır ve kurtulur.

-Kadının ğayrı meşru yolla zinada bulunması affa kabil olmayan suçlardandır.

-İbni Mesuddan;Rasulullah:”Kelime-i şehadet getirdiği halde ancak üç müslümanın kanı helal olur;Zina eden dul kadın,katilin ve mürtedin..”[8]

-Kurulan âile hayatı,kişinin cennet hayatını oluşturmak içindir.Nitekim Mehmet Kırkıncı hoca;Evlenmede yapılan şenliğin aslında evlenenler için olmayıp,dünyaya gelecek olan çocuk için bir karşılama merasimi olduğunu söyler.Bizde derizki;Velime yani düğün yemeğide sevinci ikramla kutlamak,nikahla bunu ilan etmek,gelişin meşruluğunu göstermek,şahitlerlede bunu tesbit etmektir.

Bunun da temelinin sağlam bir yapı üzerine oturtulması gerekir ki;Dini ifadeyle buna Dinde denklik ve kefâet denmektedir.

Aksi takdirde bu durum menfi olarak âienin devamında da görülecektir.Nitekim anlatılır; Kâmil birisinin 10-12 yaşındaki oğlu çarşıda tuluk içerisinde şerbet satan birinin tuluğuna çuvaldızı batırır,adam bir kaç kere devam eden bu olay üzerine babasına söyler.Oda hanımına ısrarla sorar,çocuğunun bu durumunu neden yaptığını,nedenini öğrenmeye çalışır.Kadın ise;Çocuğu doğmadan önce,Komşunun nar ağacının kendi bahçelerine sarktığını böylece o nara iğne batırarak emdiğini söyler.Sonunda komşuyla helalleşirler de o çocuk bundan sonra iğne batırmaktan vaz geçer.

-Bundan dolayı çocuğun eğitimi,seçilecek eşle başlar.

-Âyette:”İman edinceye kadar putperest kadınlarla evlenmeyin.İman etmiş bir cariye,beğenseniz bile putperest bir kadından kesinlikle daha iyidir.İman edinceye kadar putperest erkekleri de evlendirmeyin.İnanmış bir köle,beğenseniz bile putperest bir kişiden kesinlikle daha iyidir.Onlar ateşe çağırır.Allah ise izni ve inayeti ile cennete ve mağfirete çağırır,âyetlerini insanlara açıklar.Umulur ki düşünüp anlarsınız.”[9]

-“(Ey Allah’a eş koşanlar)Siz de O’ndan başka dilediğinize tapın!De ki;Gerçekten husrana uğrayanlar,kıyamet günü hem kendilerini,hem de ailelerini ziyana sokanlardır.Dikkat edin,işte bu,apaçık hüsrandır.”[10]

– İmamı Azama biri gelir ve çocuğunun 3,5 yaşında olup nereye yazdırması gerektiğini sorunca imam;sen 3,5 yıl geç kalmışsın,der.Artık bundan sonra onu nereye kaydedersen kaydet,der.Çünki gecikme olmuştur.Yani doğumla bunun başlaması gerektiğini ima eder.Ancak bu eğitim doğumdan önce başlamış olup oda evlenecek ahlaklı hanımın seçimi,helal yeyip,haramdan kaçınmakla çocuğun selahatinin sağlanması gerekir ki,buda her iki tarafın böyle birisini tercihdeki kararıdır.

-Kız çocuğu şefkate ve zafiyetinden dolayı korunmaya muhtaçtır.Elbette sorumsuzca bir şekilde;Saldım çayıra,Mevlâm kayıra..olmamalıdır.

-Bir veli üniversiteyi kazanan kızını Mehmet Kırkıncı hocanın yanına yardımcı olması için götürür.Hocada orada bulunan erkek çocukları göstererek,bunlarla beraber kalsın,der.Adam şaşkınca,olur mu hocam,deyince;Yahu sen canavarların içine getirmiş bırakıyorsun,hiç olmazsa bu çocuklar melek gibiler,der.Elbette düşünülmesi ve takib edilmesi gerekmektedir.

İbret alınması gereken bir husus şudur ki;Çocukların dünya hayatlarını koruma ve kurtarma uğruna,ebedi hayatları ve kendileri kaybedilmemelidir.

Herkese farzı ayın olan dinleri onlara öğretilmeli,tanıtılmalıdır.

– Rivayete göre Ka’b-ul Ahbar-ın babası,oğluna sadece Tevrat okumasını,diğer kitapları dolaba kilitleyerek okumamasını tavsiye eder ve oğlundan söz alır.Oda babasının ölümünden sonra kitapları okuyunca orada Peygamberimizin ve ümmetinin özelliklerini görerek müslüman ve tabiinden olur.[11]Kendisi kıssa anlatmakla şöhret bulmuştur.Samimi olmakla beraber dikkatle yaklaşıp süzmek,anlattıklarının israiliyatlarla ilgili olanların olabileceğini düşünmek gerektir.

Burada anlatılmak istenen çocuğun neyi okuyup okumaması gerektiğini ona doğru olarak gösterip,okuması gerektiğini ondan gizlemeyerek,şimdi kalsın,ileride kendisi bulup okusun diyerek ihmalde bulunulmamalıdır.

-Kişinin aile hayatı cennet hayatı olduğu gibi,cehennem hayatı da olmaktadır.Nitekim Bediüzzamanın talebelerinden imanlı doktor Sadullah Nutku’ya,doktorluk hayatında ibretli bulmuş olduğu bir olay olup olmadığı sorulduğunda şöyle anlatır;

-Bir gün muayenehaneme bir karı-koca geldi.Kadın hasta idi.Yatırıp muayene edeceğim sırada bir de baktım ki kadın ölmüş.Bir kaç dakika ben ve kocası böylece şaşkınca bakıştık.Bunun üzerine kocası başladı şikayet etmeye;Zaten ben bu kadının çenesinden neler çekmiştim,şöyleydi,böyleydi,diyerek memnuniyetsizliğini dile getirdi.

Tam bu sırada ölmüş olan kadın kalkarak;Doktor bey inanmayın,ben onun elinden neler çektim,bana ne zulümler etti,diyerek hem zulme uğradığını hemde kocasının yalan söylediğini söyledi ve tekrar sedyeye düşerek öldü…

Olayın dünyevi boyutu olduğu gibi,uhrevi boyutu da unutulmamalıdır.

-Ebu Hureyre ve Ebu Davudtan rivayetteki hadisde:”Hanımı olupta,aralarında adalet yapmayan kimse,kıyamet günü bir tarafı düşmüş veya bir tarafı meyilli olarak gelir.”buyurulur.[12]

MEHMET ÖZÇELİK

[1](Buhari, Enbuya 50, Amil fi’s-Salât 7; Müslim, Birr 7, 8, (2550). (Metin Müslim’den alınmadır.)(Mürşid.)

[2] Mürşid.2.0.

[3] Mecmuatün minet-Tefasir.Kâdı Beyzavî.1/489,Âl-i İmran.37.

[4] Al-i İmran.36,Mec.Tefs.age.1/487.

[5] Mecm.Tefs.age.2/3)

[6] Milli gaz.M.Özcan.30-3-2002.

[7] Nebe.7.

[8] Mecmuatüt Tefasir.age.2/507.

[9] Bakara.221.

[10] Zümer.15.

[11] İslâm Ansiklopedisi.İSAM.24/2.

[12] Mecmuatün minet-Tefasir.Kadı Beyzavi.2/180.

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Yoruma kapalı .