BİRLİĞİN DÜŞMANI IRKÇILIK

BİRLİĞİN DÜŞMANI IRKÇILIK

Milliyet,ümmet;aralarında din,dil ve tarih birliği olan topluluktaki haldir.

Millet olarak;”Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu;İslamiyet,aklı Kur’an ve İmandır.”[1]

“Fikri milliyet,hürriyetin pederidir.”[2]

“Zira hürriyet,milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslamiyetin cevheri nuranisi tecelliye başladı.”[3]

Aynı zamanda;Kimin himmeti milleti ise o tek başıyla bir millettir. Ben ölsem de milletim sağ olsun,düşüncesinde mezc olma,yoğrulma inancı.

Irk;Nesil,zürriyet,sülale,soy ve kök…

Kavm;Bir peygambere bağlı ve tabi insan topluluğu,aynı zamanda millet…

Kavmiyetçilik;Bir kavmin hususiyetleri. İslamiyetin men ettiği soy-sop üstünlüğü ileri sürerek kendi kavminden olmayanlardan ayrılmak ve onları hakir görmek,asabiyeti cahiliye,cahiliye döneminde uygulanan kendi kavmini üstün görme…

Kişilerin ırki taraf tutma neticede diğer insanları da bir anarşi ve ihtilale kadar vardırır. Anarşinin en büyük silahı ırkçılıktır. İslâmın ise reddettiği ırk değil,ırkçılıktır. Bölgecilik,particilik,sınıf farkı gibi ayrıntılar ırkçılığın hep aynı uzantısıdır. Zira,aynı temel esaslara inanan insanların ayrılması,aralarında tefrika tohumunun ekilmesi söz konusudur.

Başlangıç itibarıyla insanlar Adem ve Havva’dan olmak itibariyle birdirler. Veda hutbesinde belirtildiği gibi:”Hepiniz Adem’densiniz,Adem ise topraktandır.” O halde aslı toprak olan insanların birbirlerine tefâhura,üstünlüğe hakkı yoktur. Üstünlük ancak Takvâ’da,Allah’dan korkma nisbetindedir.[4]

Diğer bir çok âyette de bu mana ifade edilmektedir.[5]

Râzi;Din ve iman dışında herhangi bir farklılık sebebiyle bir müslümanın,ğayrı müslim bir kimseyle bile olsa istihza edip ona karşı böbürlenmeye kalkmasının caiz olmıyacağını,kafir olsun,mü’min olsun bütün insanların iman ve küfür haricinde,övünülen şeylerde müşterek olduklarını belirtir.

Kur’anın:”Bütün mü’minler kardeştir.”[6] hakikatı,ırkçılığı temelinden yıkar. Zira kardeşler aynı anne ve babanın birer evladları olduklarından bir üstünlük durumu olmayıp,ancak fazilet cihetinden imtiyaz ve farklılık görülecektir.

Kur’an-da yapılan hitablar,ırklara göre değil,iman eden ve etmeyene göredir. Bir ırk ayrımı yapılmamıştır. Irkçılık yahudinin mesleğidir ve değiştirilmiş Tevrat’ın hükmü olup:”Allah’ın insan olarak sadece yahudileri yaratmış olduğu,onun dışındakilerin hayvan olduğuna”itikad edilir.

İnsanları cinslerine göre seçme ve ayırma kasabta geçerlidir. Temel ruhtur. Ruhta ırk yoktur. ırkçılık ancak ruhsuzların işidir.

Ahirette insanların ayırımı da ırk üzerine değildir. İman-Küfür üzerinedir. Cennetin tabakaları da ırklara göre ayrılmamıştır.

Peygamberimizin:”Mü’minler birbirlerine destek veren bir binanın taşları gibidirler veya bir vücudun azaları gibidirler.”Sırrı da bize şunu ifade eder ki;elbette o taşların ve organların birbirleriyle uğraşmaları,üstünlük taslamaları yıkılmalarına sebeb olacaktır. Merdivenin ilk basamağı, son basamağı ayakta tuttuğundan,ayak da başı taşımış olmasından dolayı birbirine köstek değil,destek olup,umumi gayeye doğru hareketlerinde birbirlerini takviye edeceklerdir.

İstila,sürgün,savaş,zulüm ve katliamların temelinde ırkçılık yatar. Alman ırkının hakimiyeti düşüncesidir ki;Hitleri zalim,mazlum,kadın,ihtiyar,çocuk demeden dünyayı ateşe verip yakma düşüncesi ırkçılığın meyvesidir.

1789’da Fransız ihtilali ile ortaya çıkıp,müslümanların içine atılan bu sari illet,illetliliğini hala devam ettirmekte ve devam edeceğe de benzemektedir.

Saddam’ı mazlumların âhına kulak vermeden zulme iten en büyük sebeb ırkçılık,yani kendi zihninde tasarladığı Arap ırkçılığı ve hakimiyetidir.

Hele hele dünyayı bir ev haline getiren terakki asrında ırkçılık en büyük seddir ilerlemenin önünde…

Kur’an kan bağını değil,iman bağını esas alır. Nitekim;Hicretin 5. yılında Beni Mustalikle yapılan savaşta galib olduktan sonra dönüş de,Müreysi kuyusunda su sırası yüzünden Hz. Ömer’in ücretle tuttuğu seyisi Cehcah bin Mesud ile baş münafık Abdullah bin Übeyy’in arkadaşı Sinan bin Veber münakaşaya tutuşunca Cehcah Sinan’a vurur,Sinan;yetişin ey Ensar cemaatı,Cehcah’da;Yetişin ey Muhacir! diye seslenince müslümanlar birbirine girecek duruma gelirler.

Bunu duyup olay yerine gelen Rasulullah kızarak;”Bırakın şu cahiliyet davasını,bölücülük iddiasını! Çünkü o kötü bir adettir. Mü’minleri bölen kimse,cahiliyet davası güttüğünden cehenneme atılır.”buyurdu. Oruç tutsa,namaz kılsa da mı? denilince:”Evet,oruç tutsa,namaz kılsa,müslüman olduğunu söylese de…”buyurdu.

Bu durum münafıklar için,özellikle Abdullah bin Ubey için bulunmaz bir tezgahtı. Nitekim oda tezgahını kurdu. Ensara;Siz azaldınız,onlarsa çoğaldılar. Vallahi Medine’ye bir dönelim,izzetli v kuvvetli olan,zelil ve zayıf olanı muhakkak oradan sürüp çıkaracaktır.

Bunu duyan Hazreç gençlerinden Zeyd bin Erkam-da;vallahi kavmin içinde zelil,kalil ve menfur olan sensin. Hz. Muhammed ise Allah tarafından aziz kılınmıştır,diye cevab verdi. Ve durumu Peygamber Efendimize iletti. Bu durumdan Medine uzun müddet çalkalandı. Hz. Ömer rasulullahdan izin isteyib onu öldürmek istediğinde Peygamberimiz;Hayır ya Ömer,bu dediğin olmaz. İşin iç yüzünü bilmiyenler:”Muhammed ashabını öldürüyor.” diye konuşmaya başlarlar. Hal nice olur? Asıl fitne bundan sonra başlar.” demiştir.

Hatta İbni Übey’in oğlu Abdullah babasının bu çirkin sözlerini duyunca,Rasulullaha gelerek;”Ya Rasulallah,sana dediklerinden dolayı babamı öldürtmeyi düşünüyorsan,onu öldürmeyi bana emret. Olur ki başkası öldürürse ona tahammül edemem.” Peygamberimiz bu sözlerden memnun olup:”Hayır,merak etme. Babana karşı yumuşak davranırız. Aramızda yaşadıkça da ona iyi arkadaşlık ederiz.”buyurdu. Daha sonra inen ayetler Abdullah bin Ubey ve arkadaşlarının islâm aleyhine olan sinsi davranışları açıkça belirtiliyordu.

İşte ırkçılığın açtığı vahim netice.. İki tarafın kendi taraflarını çağırıp etrafı bulandırmaları…

Peygamber Efendimiz,ümmetimin helak olması üç şeyden ileri gelecektir:

1)Kaderiye (Kaderi inkar edenler)

2)Unsuriyet. (Kendi ırkının üstünlüğünü kabul etme.)

3)Dini meselelerin rivayetinde gevşeklik,laubalilik)(Mu’cemus Sağir.)

-“Irkçı bizden değildir.”

-“Irkçı cehenneme iki dizi üzerine sürünür,oruç tutsa,namaz kılsa da.”(Hadis)

-“Kavmiyetçilikte bulunan cahiliye ölümü üzere ölmüştür.”(Hadis)

-“Arabın Arab olmayana üstünlüğü yoktur.”(Hadis)

Şeytanın Adem’e secde etmemesinde bir derece ırkçılık,yani ona karşı üstünlük vardır. İnsanın üstünlük taslayışı zenginlikten değil (zira o kesbidir.),nesebtendir.

Ancak birinin kavmini sevmesinde bir sılayı rahim (akrabalar arasında ağlılık,ziyaret,yakınlaşma) vardır. Ancak nehyedilen,zulme ve adaletsizliğe,kayırma,hakir görmeye alet edilen sevgidir.

Hadisde:”Kim haksızlıkla kavmine yardım ederse,kuyuya düşüp,kurtarılmak için (beyhude yere) kuyruğundan çekilen deveye benzer.” Yani abesle iştiğaldir.

Körü körüne ecdadla iftiharda yasaklanmıştır. Nitekim ayette:”Çoğunluk olma iddianız sizi o kadar meşğul etti ki,mezardakileri ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz.”[7]

Nüfusun çokluğu ile övünenler tenkid edilir.

Lenin,Marx,Stalin gibi keferelerin kabirlerini yaparak övünmeleri de bu kabildendir.

Türklerle övünürken Moğolları ve Macarları çıkarmadan onları da katarak övünmek ırkçılıktır,zulümlerine ortaklıktır.

Uhud savaşında Rasulullah,cengaver olan Kuzman ez- Zaferi için;-Falan kişi cehennemliktir.-buyurmuştur. Bir çok kişiyi vurub-geçiren Kuzman daha sonra yaralanıp atından düşünce,bunu gören Katâde İnbu Nûman ona.”Sana şehâdet mübarek olsun.” Buna cevaben:”Vallahi bu cengi din için yapmadım,kavmimin şerefi için yaptım.”der. Ve sonra da yaralarının ızdırabına dayanamıyarak intihar eder.[8]

Zira Allah’ın ismini yüceltmek için yapsaydı ölümü sevecek ve şehidlik mertebesine ulaşacaktı. Ancak yapılan iş kavminin ismini yüceltmek olduğundan hayat ve ölüm onun için anlamsız olmaktadır.

Peygamberimiz:”El-İslâmiyetü Cebbetil Asabiyyetel Cahiliyyete”(İslamiyet cahiliyet döneminde güdülen ırkçılığı kökünden kesmiştir.”buyurub,bunu da şöyle uygulamıştır: Kölesi Zeydi Kureyş’in önde gelenlerinden,itibarlı olan Hz.Zeyneb’e vermesi… Ve oğlu Üsame’yi (evlatlığı) orduya kumandan tayin etmesi.. İran asıllı Selman,Bizans asıllı Süheyb,Habeş asıllı Bilâle müstesna yer vermesi,hükmünü teyid eder.

Hz.Ömer’den;Mekke’ye kimi halef kıldın?diyen valiye, kölelerden –azadlı- İbnu Evzâ’yı demiştir.

Ömer ibnu Abdulaziz;devletçe tahsis edilen ödeneklerde –yiyecek-giyecek,nakit ve diğer çeşit ikramlarda- Arap ve Mevâli (azad edilmiş köleler) arasında tam bir eşitlik vazeder.

Toynbee:”Garbın kavmiyetçilik mikrobu ile ortaya çıkan siyasi hastalık (kavmiyetçilik) İslâmiyetin temeli olan insanların kardeşliği prensibi ile tedavi edilebilir.” Ve”Müslümanlar arasında ırkçılığın kaldırılması İslâmın kalıcı ahlaki başarılarından birisi. Günümüzde bu İslâmi özelliği yaygınlaştırmak zorundayız. Çünkü tarih kayıdları her ne kadar ırkçılığın çoğalan insan ırkları arasında bir istisna olduğunu gösteriyorsa da bu gün ırkçılığın bu denli kabul görmesi bir felaket sayılmalı,ki bu daha çok son 400 yıl içinde batılı güçler arasındaki yarışmada,yeryüzünün paylaşılması konusunda aslan payını alan ülkeler tarafından körüklenmekte…”[9]

Yazar izdeki yükselişine şöyle işaret eder:”1922’den beri Türkler İslâmi inceliklerle alay etmek için ellerinden geleni yaptılar,yinede,Türkleri küstah olarak anons eden diğer müslümanlar arasında bile saygınlıkları arttı. İşte bu yüzden bugün Türklerin oldukça kararlı yürüdükleri milliyetçilik yolunda yarın diğer müslümanların aynı şekilde yürümesi mümkün gözüküyor.

….Gerçekte,milliyetçilik müslümanların içine düştükleri bir oyun;müslümanların büyük bir çoğunluğu için milliyetçiliğin kaçınılmaz bir sonucu,batı dünyasının proleter kalabalığı içinde erimek olacaktır.

Ondokuzuncu yılın ilk çeyreğinde,halifelik ünvanını Topkapı sarayının sandık odasında bulan Sultan Abdulhamid,onu kendi kişiliğinde”Panislâmcı” duyguyu canlandırmak için kullandı. 1922’den sonra M. Kemal ve arkadaşları yeniden diriltilen bu halifelik müessesesini kendi radikal “Herodian” cı siyasal görüşlerine aykırı bularak,önce halifeliği laik bir kurum getirdiler ve sonra tamamiyle ortadan kaldırdılar. Türkiyedeki bu hareket diğer müslümanları üzdü ve 1926’da Kahire’de tarihsel islâmi bu kurumu, çağın şartlarına uydurma yollarını araştırmak üzere bir konferans düzenlemeye zorladı. Bu konferansın kayıdlarını incelediğinizde,halifeliğin öldüğüne inanacaksınız. Bunun en büyük sebebi elbette ki”Panislâmizmin “uykuda olması..”[10]

Irkçılık tehlikesine karşı tek çarenin İslam ve onun kurumlarının işlettirilmesiyle ortadan kaldırılacağını ifade eden yazar şöyle der:”Panislamizm uykudadır,ne var ki batılılaşmış dünyanın proleter kalabalığı batı sömürgeciliğine karşı ayaklanıp,anti batıcı bir hareket oluşturursa,uyuyan devin uyanabileceğini hesaba katmak zorundayız. Bu çağrının,İslâmın militan ruhunu,kış uykusuna yatmış gibi görünüyorsa da uyandırıp zafer dolu bir çağa yöneltmede,hesab edemediğimiz etkinlikleri olabilir. Geçmişte İslâm,doğulu bir toplumu batı saldırısına karşı çok güzel ayaklandırmıştı. Peygamberin ilk takibçileri zamanında İslâm,Suriye ve Mısırı bin yıldır ellerinde tutan Helen egemenliğinden kurtarmıştı. Zengi,Selahaddini Eyyubi ve Memlukler zamanında İslam,haçlı seferlerine ve Moğol istilasına karşı durdu. Eğer insanlığın bu günkü durumu bir “IRK” savaşına yol açacaksa,İslam,tarihi görevini yapmak üzere bir kere daha çağrılmalıdır. Dileyelim ki böyle bir savaş çıkmaz.”[11]

Bizdeki batıl batıcıların kulakları çınlasın. Kendi değerlerini ve hastalıklarının reçetesinin İslâmiyet olduğunu bir batılı kadar da anlamaktan mahrum,bigane ve ilgisiz!

Yine bu yazar ırkçılık tehlikesine İslâmın tek çare olacağını söyler ve İslâm tehlikesini de bertaraf etmek için ikide yol gösterir:”1)İçkinin halk tabakasına yaygınlaştırılması. 2)Irkçı düşüncelerin müslüman milletlere sokulması.[12] Yani Toynbee batı için tehlikenin ne dindar mutaassıb ne de laik batıcıdan gelmeyip,”İstanbul hamalları” ve Mısır fellahları diye diye nitelediği halk tabakasından geleceğini söyler. Yine Toynbee’ye göre,İslam bu iki iblisi reddederek kendini korumuştur.

Mutaassıb bir hristiyan olan bu yazar,bir yandan batıya ışık yakarken diğer yandan da reçetesinin ne olduğunu belirterek ona baş vurulacağı alternatifi de gösterir. Mü’min olmayan bir müslim sıfatıyla hal çaresini de göstermekten ve onu uygulamaktan başka çarenin olmadığını da ifade eder.

Garaudy’de şöyle der:”Fakat her şey batı tarafından sokulan çok kötü bir hastalığın pençesine yakalanmış durumda;ırkçılık üçüncü dünya ülkelerinin ırkçılığı,sömürgeciliğin ulaştığı bir zaferdir. Tipik misali şu:milliyetçilik teorisi asla müslümanlar tarafından geliştirilmedi. Baas partisini kuran teorisyen Michel Eflak adlı bir hristiyandı. Sizin ülkenizde Pantürkizmi icad eden bir yahudiydi,hem de padişahın yakınına sokulan bir yahudi;Van Berri. İşte üstesinden gelmek zorunda olduğumuz hususlar:ırkçılığa karşı mücadele ve güney-güney alışverişinin temini. Diğer yanda,askeri zaferlerine rağmen güçlüklerle karşı karşıya bulunan ABD.”[13]

Kur’an-ın da ifade ettiği gibi,insanların dişi ve erkek,cemaat ve kabileler halinde ayrı ayrı yaratılmalarındaki sebeb,birbirlerini tanımak,toplum hayatına âid mesele ve bağlantıları bilmek ve birbirine yardım etmektir. Yoksa birbirlerine düşmanlık için değildir.[14]

Hele böyle bir zamanda,yani bolşeviklik (Koministlik ve dinsizlik) ve sosyalistliğin her tarafı istila ettiği bir zamanda karşısında mukavemet edecek ancak ve ancak İslamiyet ve onun esaslarıdır.

Prof. M. Kemal Öke araştırmalarında İngilizlerin açıkça belgelerinde:”Alemi İslâma milliyetçilik perdesi altında bu ırkçılık tohumlarını biz attık.”Ve işte alemi İslâmın durumu. Türk ve Arab arasındaki uçurum. Ve Arabların bölük-pörçük düşmüş oldukları vaziyetler.. Yek ve tek vücud halindeki Osmanlıyı yıkan sebeb ırkçılıktır.

Irkçılığın modası batıda ikinci cihan savaşından bu yana geçmiş olmasına rağmen, bizde varlığı hala devam etmekte,körüklenmektedir. Bizdeki ırkçılıkta batılı müsteşriklerin büyük rolü olmuştur. Planlı olarak bir kısmı Türkçü,bir kısmı Arab ve Farsçı ve yaptıkları şey Hz. Ali’nin dediği gibi:”Batıla alet edilen doğru söz.”

Irkçılığın en büyük amili dinden uzaklaşmadır. Oysa Hz. Nuh oğlu Kenan’ın kendisine uymayıp,sular yükselip boğulunca:”Ya Rabbi,o benim ailemdendir,oğlumdur”demesi üzerine Allah;Hayır,o senin oğlun değildir.”[15] demekle,İman bağının kopuşu, irsi bağında kopmasına sebeb oluyor. İslam hukukunda,böyle inanmayan bir evlad babasından Miras alamaz. Hak taleb edemez. Birleştirici ırk veya aynı kökten olma değil,iman birliğidir.

Türk düşmanlığının gerek içte ve gerekse dıştaki tek sebebi;tarihinde göstermiş olduğu rolüdür yani-İ’la-yı kelimetullah- Allah’ın yüce ismini duyurma,ilan etme davasındandır. İngiliz araştırıcı Bernard Lewis bunu şöyle açıklar:Osmanlı imparatorluğu,kurulduğu andan yıkıldığı ana kadar,İslâm imanının neşrine,hakimiyetinin ilerlemesine ve düşmanlara karşıda müdafaasına kendini adamış bulunan bir devlet idi.”

Türk milleti kendi milliyetini İslâmiyetle mezcetmiş bir millet olduğundan Kur’anca övülmüştür.”Ey İnananlar! Aranızda dininden kim dönerse bilsinki,Allah,sevdiği ve onların onu sevdiği,inananlara karşı alçak gönüllü,inkarcılara karşı güçlü,Allah yolunda cihad eden,yerenin yermesinden korkmayan bir millet getirir. Bu,Allah’ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.”[16]

Nerede bir Türk varsa müslümandır,müslüman olmayan Türk,Türk de değildir. Macarlar ve Bulgarlar gibi.

Türklerin yapmış oldukları bütün hizmetler,kendi milliyetlerine değil,İslamiyet defterine ve hesabına geçmiştir.

Avrupayı taklid edip,milliyet uğruna mukaddesatı terketmek şuna benzer ki:Bir kadına bir jandarma elbisesi giydirilmez! Bir ihtiyar hocaya tango bir kadın elbisesi giydirilmediği gibi,körü körüne taklid dahi,çok defa maskaralık olur.

Zira Avrupayı ayakta tutan fen ve felsefe ise;Asyayı ayakta tutan din ve diyanettir. Hem ne vakit müslümanlar,dine ciddi sahib olmuşlarsa,o zamana nisbeten yüksek terakki etmişlerdir. Buna şahid,Avrupanın en büyük üstadı,Endülüs İslâm devletidir.

Hem ne vakit dine karşı lakayd vaziyeti almışlar,perişan vaziyete düşerek alçalmışlardır.

Şu memleketimiz eski zamandan beri çok göçlere maruz olduğundan,diğer kavimlerden gelib yerleşmişlerdir. Bu durumda menfi milliyeti iddia etmek manasız ve hem pek zararlıdır.

Türk milleti Avrupanın ejderhalarına karşı hayatını ve varlığını devam ettirmesi dininden gelen “Ölürsem şehid,öldürsem gaziyim.” düşüncesi olup,bunun yerine elbette başka bir şey gösterib,böyle bir fedakarlık yaptıramaz. Kişi kendi milletinin kıymet ve değerini düşürmemek,faydalı şeylerde bulunmak için milletini sevebilir. Buda müsbet milliyettir. Yani dini milliyetine değil,milliyetini dine hizmetçi kılmaktır.

Emevilerin bir parça ırkçılığa girmeleri İslâmın yayılmasını engellemiş,duraklama dönemi yaşatmıştır.Türklerin İslâmiyete girmelerini geciktirmiştir.

Gerçek huzurun imanda olduğunu,günahlardan kaçınmakla gerçekleşib,ırkçılıkla eski cahiliyet dönemindeki ateşin yakılması olduğu hususu ayette şöyle belirtilir:”İnkar edenler,gönüllerindeki cahiliye çağının asabiyet ateşini ateşlendirdiklerinde,Allah,peygamberine ve inananlara huzur indirdi;onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Onlar,bu söze layık ve ehil kimselerdi. Allah,her şeyi bilmektedir.” [17]

İnsanların ırk ve kabile bağında bir birliğe karşı,din bağında bin birlik bağları vardır. Çünkü yaratıcıları bir,rezzakları bir,peygamberleri bir,kıbleleri bir,kitapları bir,vatanları bir.Bir,Bir,binler kadar bir bir…

İslâmiyet inançda Tevhid dini olduğu gibi,yaşayışta da insanların birliğini ister.

Vatan birliğinden önce gerekli olan,iman birliğidir.

İslâmdan önceki peygamberlerin ümmeti milli (bir kavim),bir ümmet iken,Nitekim:”Ey Muhammed,doğruya yönelmiş olan ve Allah’a eş koşanlardan olmıyan İbrahim’in dinine uyarız,de.”[18] Peygamberimizin ümmeti bütün insanlığı içine almıştır.Ayette.”Şüphesiz ben Allah’ım,benden başka ilah yoktur,bana kulluk et;beni anmak için namaz kıl.”[19]

Hadisde:”El Küfrü milletün vahidetün.”(Küfür ise tek bir millettir.)

Gayrı müslimleri bağlayan bağ vatan ve millet bağıdır. Mesela Din Mehmet ise,milliyet de onun parçalarıdır.

Milliyet;bir toplum yılbaşını kutlarken,diğeri milli adet,örf ve inancından dolayı Mevlidi kutlar.

Ölmüş adetler canlandırılamaz. Fakat canlı adetler rahatlıkla öldürülebilir. Yani batının teknik ve teknolojisini alırken,onun küfür ve adetlerini almamakla değerler korunur.

Bir frenk illeti olan kavmiyetçilik de zalimane bir düsturdur ki:”Milletin selameti için her şey feda edilir.” Böylece Emevilerin Hz. Hasan ve Hüseyine giriştikleri milliyet davasında hem diğer milletlere zarar verildi,hem de hadisdeki:”Müslüman olduktan sonra Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında fark yoktur.”esası çiğnenmiş oldu.

Özellikle,çeşitli özellikteki insanları içinde barındıran Türkiye için bu tam bir illettir. Oysa zamanımız ideolojiler devridir. İdeolojiler çarpışırken,ırkı esas almak,düşmanı bırakıp kendiyle uğraşmaktır.

O halde her şeyde olduğu gibi bunda da yapılacak iş vasatı,orta yolu yani istikameti takib edip,Kur’an ve hadisin ışığında hareket etmek gerekir;yoksa”Bir kimsenin cahiliye adetince kavim ve kabilesine intisab ederek onlardan yardım taleb ettiğini duyacak olursanız ona:”Babanın bilmem nesini ısır,deyiniz.”(Başka rivayette-Bunu açık açık söylemeyiniz-de denilmiştir.)

“Her kim övünmek ve şereflenmek kastıyla kafir olan atalarından dokuz tanesini kendisine nisbet ederse,cehennemde onların onuncusu olur.”

Ve böyle kimseler:”Pisliği yuvarlayan mayıs böceğinden daha değersiz olurlar.”Hakikatına mâsadak olur.

Seyfullah namıyla bilinen,İslâmın bahadır bir evladı Halid bin Velid’in yalancı peygamber Müseylimeye karşı;Muhacir-Ensar ve diğer kabileleri ayrı ayrı ayırmasındaki sebeb,sebat etmelerini sağlamak içindir. Bunda da netice başarıyla sonuçlanmıştır.

Nurettin Topçu der:”Ziya Gökalp’in milliyetçiliği dört devredir:1)Soycu olarak işe başladı. 2)Şaman dinini isteyip,sonra İslamlığı kabul etti. Ancak buda Arabın İslamlığından ayrı Türk dili ile.. 3) Hayatın zaruretlerinden dolayı İslamlığı kabul etti. 4)Sadece dilde Türkçü,Kemalistti.

Kendisi Kürt asıllı olan Ziya Gökalp,ateist olan Abdullah Cevdet’in tesiriyle çeşitli bocalamalardan sonra Türkçülük akımını İslâmla beraber mezcettirmeyip,mücerred olarak milliyetçilik akımını sürdürmüş,Atatürke fikir babalığı yaparak ölümüyle de onu ağlatmıştır.

Batıda millet anlayışı farklıdır. Fransızlar kültür,Almanlar ırk esasına,İsviçreliler vatan,Romanyalılar dil,Avusturya Almanları mezheb esasına dayanır. ABD: devletlerinde tabiiyyet,Çinde kültür,Batı Asya ile Kuzey Afrikadaki Arab aleminde dil esasına dayanır.

Bizdeki anayasanın 88. ve 54. maddesinde de olduğu gibi,vatandaşlıktır. Buda Halk partisi döneminde kanunlaşmıştır. Askeriyede ise;ırk esası takib edilmiştir. Bizde 1932’den beri milli eğitimde dil ve ırk esasları ile izah edilmiştir. Bizdeki milliyet meyilsiz yani beynelmilel milliyetçileriz. Hepsi de bizde var,İslâmınki ise yok..

“Müslüman kişi,diğer müslüman kişinin (rengi,dili,doğum yeri,içtima-i durumu,cinsiyeti ne olursa olsun) kardeştir. Öyle ise ona zulmedemez,ihanet edemez,aldatamaz,yardım isteğini cevabsız bırakamaz,tahkirde edemez.-Allah sizlerin cesedlerinize,mallarınıza bakmaz,fakat kalblerinize ve amellerinize bakar.-kalbini göstererek- takva şuradadır,takva şuradadır. Kişinin kötü sayılması için müslüman kardeşini tahkir edip horlaması kafidir. Bir müslümanın kanı,malı ve ırzı diğer bir müslümana haramdır.”[20]

Bediüzzaman Milliyet konusunda:”Asrın veba ve belası olan ırkçılık konusunda tatmin edici tavsiye ve reçetelerde bulunmuştur. Bilhassa tarihten gelen büyük şerefe sahib Türk milletine –Dikkat –demiştir.

Milliyetçiliğin,insanların nefsî nefsî demelerine sebeb olup,menfaatı esas aldığını,oysa bir ekmeği yemek için çok ellere muhtaç,bunca eller nasıl defedilir milliyetçilikle…[21]

Şarkı kalkındıracak olan milliyet duygusu olmayıp,din duyusudur.[22]

Belli bir milliyeti tutmak,diğer unsurları reddetmek olup,onları rencide eder. Bir buçuk milyar kardeşi bırakıp,200 milyon kardeşi kabul etmeyi netice verir. Bu ise vatana,hükümete,dindar siyasilere ve Türklere büyük bir tehlikedir. Ve öyle yapanlar da hakiki Türk değillerdir.[23]

Irkçılık esas olduğunda adalet ve hak takib edilmediğinden zulüm olur. Emeviler gibi.[24]

Bu bir frenk illeti ve öldürücü bir zehir hükmündedir.[25]

“Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara veya cenub tarafındaki dindaşlara adavet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehaliki ile beraber; o cenub efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenubdan gelen Kur’an nuru var, İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.”[26]

Bid’akarların işi olan bu milliyetçilik,hamiyet dava eden sarhoşların işidir.[27]

Dikkat ettim,bana zulmeden,eziyet veren ve ta’ciz eden kimselerin hakiki Türk olmadıklarını anladım.”[28]

Bediüzzaman Şeyh Said isyanına katılmak isteyenlere şu cevabı verir:”Türk milleti tarihde İslâmın reisliğini en iyi şekilde yapmıştır. Şimdiden sonra da,yine İslâmın reisliğini onlar deruhte edecektir.”[29]

Bediüzzaman Şeyh Said’e yazıb (Bu mektub İstiklal mahkemeleri dosyalarının içinde Şeyh Said’in dosyasında mevcuttur.) gönderdiği mektubda:”Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Çünki Türk-Kürd birdir. Kardeştir. Türk milleti bin senedir İslâmiyete bayraktarlık etmiştir. Dini uğrunda milyonlarca şehid vermiştir. Binaenaleyh kahraman ve fedakâr İslâm müdafiilerin torunlarına –Türk milletine- kılınç çekilmez. Ve ben de çekemem.”[30] diyerek hem onların davet mektubunu reddeder,hem de vazgeçmelerini onlara hatırlatır.[31]

Tarihçi Mikosch,Şehy Said isyanının sebebini şöyle açıklar:”Hilafete dokunulmadığı sürece Kürdler sakin durdular. Hilafetin kovulması ve İslâmi kurumlara karşı yasalar çıkarılması,Türkiye Cumhuriyetinin din düşmanı ve tanrı tanımaz bir hükümet olarak gösterilmesine kolayca imkan verdi,buda Kürtleri isyana sürükledi.”[32]

Osmanlıya bağlılığını her vesile ile göstermiştir. Nitekim İstanbulun işgalinde de Doğu ve Güney Doğudaki meşayih,ulema,ümera ve rüesanın,işgal komutanlılığına uzun bir telgraf çekerek –İstanbul için başımızı veririz.- demişlerdir.[33]

Bediüzzamanın küçük kardeşi Molla Abdulmecid Efendi der:”Tarihçe malumdur ki;Kürdistanı Osmanlı Türk devletine ilhak etmeye muvaffak olan İdris-i Bitlisidir. Türk milletinden çok kimseleri dalaletten kurtaran da Said-i Bitlisidir. Said’de tarihe geçecektir.”[34]

Yavuz Sultan Selim’e gönderdiği mektubla da bu bağlılığını belgelemiştir.[35] Ve Yavuz Sultan Selim’in büyük Çaldıran seferindeki fütuhatçı ordusunda Kürt unsuru özellikle göze çarpmaktaydı.[36]

Unsuriyet fikrini hortlatmakla hem cahiliye adeti canlandırılıyor,hem de fitne uyandırılıyor.[37]

Bediüzzaman:”Emin olunuz ki biz Kürtler başkasına benzemiyoruz,yakinen biliriz ki;içtima-i hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neşet eder.”[38]

Bundan dolayı Kürt devleti fikrinin akim ve neticesiz olduğunu bildirir.

Eşref Edip nakleder:”Yine bir vakit,Mevlanzâde Rıfat namında birisi Kürdistan devleti kurmak fikriyle,Kürt Teali cemiyeti kurmuştu. Bu cemiyetin reisliğine Bediüzzamanı getirmek için yaptıkları teklife:”Yaptığınız milleti parçalamaktır. Millete ihanettir. ben sizin cemiyetinize giremem.”diye şiddetli bir surette reddetmiştir. Bu red mektubu halen hayatta bulunan Konsolidçi Asaf namıyla maruf ihtiyar bir gazetecidedir.” Ve devamla:

“Ezcümle mütareke devrinde Kürt teali cemiyetinin reisi Abdulkadirin;kendisini kavmiyetçiliğe yönelen faaliyetlerine iştiraklerine davete karşı,merhum Said-i Nursi şu cevabı vermiştir:”Allah-u zülcelâl hazretleri Kur’an-ı Kerim-de:”öyle bir kavim getireceğim ki;Onlar Allah’ı sever,Allah’da onları sever.”buyurmuştur. Ben bu beyanı ilahi karşısında düşündüm,bu kavmin Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine ve dört yüz elli milyon hakiki müslüman kardeş bedeline birkaç akılsız,kavmiyetçi kimselerin peşinden gitmem.”şeklinde yazmıştır.

Ve Rıfat beye:”Rıfat Bey! Kürdistan teşkil etmek değil,Osmanlı imparatorluğunu ihya edelim. Bunu kabul edersen,canımı bile feda ederek çalışırım.”diyordu.[39]

Böyle bir iş doğuda Kürtçülük faaliyetlerine girip,bunu da Türkçülük perdesi altına girerek yapan Ziya Gökalp gibi mülhid ve inkarcıların yapacağını söyler ve der:”Bu temsilin mealiyle (İkinci sözün) mühim bir mecliste,Ankara’da otuz sene evvel Ziya Gökalp gibi müthiş bir mülhid,şakk-ı şefe etmiyecek (ağız açmıyacak) derecede ilzam oldu.”[40]

Ortadoğunun karışmasında İsrailin yeri ve rolü ne ise,başta Türkiye ve Türk devletleri arasında Ermeninin yeri ve rolü odur. Ve o rolünü oynamak için doğu karakolluğunu ele geçirmesi gerekir. Yeni olmayan bu doğu meselesi yine ermeninin tavassutuyla bir asır öncede vardı. Ancak şimdiki gibi ilgisiz ve bilgisiz geç kalınmış ve bütün bütün sahibsiz değillerdi. Bir yandan Bediüzzaman uyarırken,diğer yandan Abdulhamidin usta siyaseti ve doğudaki şeyh ve ağaların ağırlığı o halkı tahrik edemiyor,ağızlarının payını alıyorlardı.

İşte Sebilürreşad’daki Bediüzzamanın yazısı:”Bağus Nübar ile Şerih paşa (Ermeniye alet olup,Boş herif-de denilir.) arasında akd edilen mukaveleye en müskit ve beliğ cevab Vilayatı Şarkiyyede Kürt aşairi rüesası tarafından çekilen telgraflardır. Kürtler camia-i İslamiyeden ayrılmaya asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler mutlaka makasıdı mahsusa tahtında hareket eden ve kürtlük namına söz söylemeye selahiyattar olmayan beş-on kişiden ibarettir.

Kürtler,İslamiyet nam ve şerefini i’la için beş yüz bin kişi feda etmişler ve makamı hilafete olan sadakatlarını isar ettikleri kan ile bir kat daha te’yid etmişlerdir. Mahut muhtıranın esbab-ı tanzimine gelince,Ermeniler vilayatı şarkiyyede ekalli kalil derecesinde bulundukları için asla bir ekseriyet teminine ve ne kemiyeten ne de keyfiyeten şarki anadoluda iddiayı temellüke muvaffak olamıyacaklarını son zamanlarda anladılar. Maksadlarına kürtler namına hareket ettiklerini iddia eden Şerif Paşayı alet etmeyi müsait ve muvafık buldular. Bu surette kürt ve ermeni davası ortada kalmayacak ve Şarki anadoludaki iftirak amali mevki-i fiile çıkmış olacaktı. İşte bu gaye ile mahut beyanname müştereken imzalandı ve konferansa takdim olundu. Ermenilerin maksadı kürtleri aldatmaktan başka bir şey olamaz.[41] Çünki ileride kürtlerin kemiyeten hal-i ekseriyette bulunduklarını inkar edemeseler bile keyfiyeten yani ilmen,irfanen kendilerinden dun (aşağı) oldukları bahanesiyle kürtleri bir milleti tabia haline getirecekleri muhakkaktır. Buna ise aklı başında hiçbir kürt taraftar değildir. Zaten kürtler bu beyannameye yalnız sözle değil bilfiil muhalif olduklarını isbat ediyorlar.

Kürtlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünki her şeyden evvel müslümandırlar. Hem de salahiyeti diniyeyi taassub derecesinde isal eden hakiki müslümanlardan,binaenaleyh ermenilerde aynı ırktan bulunup bulunmadıkları meselesi onları bir dakika bile isbat edemez.

İslam,uhuvveti İslâmiyeye münafi olan kavmiyet davasını meneder. Esasen bu tarihe ait bir şeydir. Kürtlerin asıl ve nesilleri ne olursa olsun İslâmdan iftiraka vicdanı millileri asla müsait değildir. Bununla beraber kürtlerin arap kavmi necibi ile ırken alakadar bulunduğu hakaiki tarihiyedendir.

İslâmiyet her hangi bir ırkın diğer bir unsuru İslâm aleyhine olarak menfi surette intibah hasıl etmesini kabul etmez. Binaenaleyh kürtleri müslümanlıktan ayırmak istiyenler esasatı islâmiyeye muhalif hareket ediyorlar. Fakat onlarda kimlerdir? Bir-iki kulüpte toplanan beş-on kişiden ibaret Hakiki kürtler kimseyi kendilerine vekil-i müdafi’ olarak kabul etmiyorlar. Onların vekili ve kürtlük namına söz söyliyecek ancak meclisi mebusanı Osmanideki mebuslar olabilir.

Kürdistana verilecek muhtariyetten bahsediliyor. Kürtler ecnebi himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense ölümü tercih ederler. Eğer kürtlerin serbesti-i inkişafını düşünmek lazım gelirse bunu Bağus Nübarla,Şerif paşa değil,devleti âliyye düşünür. Hülasa;Kürtler bu hususta kimsenin tavassut ve müdahalesine muhtaç değildir.

Seyyid Abdulkadir efendinin beyanatı malumesine gelince bu hususta şimdilik bir şey söyliyemem. Bununla beraber bu beyanatın tahrif edilip edilmediğini bilmiyorum.”[42]

Türklere bu kadar sadakat gösteren bu milletin haklı olarak o Türk milletinden de bazı istekleri olacak veya onlara verilecektir.Zira bu verme netice itibariyle yine kendimizedir. Çünki bu devletin; biri aklı ise,diğeri bedenidir. Bu Konuda da Bediüzzaman:

“Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden kürdistan ahalisinin ahval,hükümetçe malum ise de,hizmeti mukaddese-i ilmiyeye dair bazı metalibatı arz etmeye müsaade dilerim. Şu cihanı medeniyette ve şu asrı terakki ve müsabakatta sair ihvan gibi yek-ahenk terakki olmak için,hizmeti hükümetle”Kürdistanın kasaba ve kurasında mekteb tesis ve inşa buyurulmuş olduğu aynı şükran ile meşhud ise de,bundan yalınız lisanı Türkiye aşina etfal istifade ediyor. Lisana aşina olmayan evladı ekrad,yalınız medarisi ilmiyeyi ma’deni kemalat bilmeleri ve mekteb muallimlerinin lisanı mahalliye ademi vukufiyetleri cihetiyle maariften mahrum kalmaktadır. Bu ise;vahşeti,keşmekeşi,dolayısıyla garbın şematetini (şımarıklığını) davet ediyor. Hem de ahalinin ve taklid hal-i ibtidasında kalmaları cihetiyle evham ve şükukun tesiratına hedef oluyor. Eskiden beri her bir vechiyle ekradın madununda bulunanlar,bugün onların hal-i tevkufda (geri kalma9 kalmalarından istifade ediliyor.Bu ise ehli hamiyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta kürtler için istikbalde BİR DARBE-İ MÜDHİŞE hazırlıyor. Gibi ehli basireti dağ-dar etmiştir.

Bunun çaresi:Nümune-i imtisal ve sebebi teşvik ve terğib olmak için,kürdistanın nikatı muhtelifesinde (Değişik yerlerinde);Biri:Ertuşi aşairi merkezi olan “Beyt-üş şebab” cihetinde…

Diğeri;Motkan,Belkan,Sason vasatında…

Biri de:Sipkan ve Haydaran vasatı olan nefsi –Van- da medrese nam-ı me’lufuyla,ulumu diniye ve fünunu lazime ile beraber-hiç olmazsa ellişer talebe bulunmak ve oraca medarı maişetleri hükümeti seniyece tesviye edilmek (düzenlenmek) üzere üç dar-ut ta’lim te’sis edilmelidir. Bazı medarisin dahi ihyası maddi-manevi kürdistanın hayatı istikbaliyesini temin eden esbab-ı mühimmesindendir. Bununla maarifin temeli teessüs eder. Ve bu mebde-i teessüsden ittihad takarrur edecek,ihtilafı dahiliyeden dolayı mahvolan kuvve-i cesime-i hükümetin eline vermekle,harice sarfettirilmek için hakkıyla müstahakkı adalet ve kabili medeniyet oldukları gibi.. Cevheri fıtrilerini göstereceklerdir.”[43]

Bediüzzaman bütün ısrarlarında,şarkın cehaletten kurtarılması,başkaların onların bu cehaletinden istifade etmemeleri için anlayacakları bir dilde istifadelerine çalışmaktır. Marifet onların Türkçeyi öğrenip kürtçeyi öğrenmemelerinde değil,belki kürtçeyle beraber Türkçeyi öğrenmelerine çalışmaktadır. Lisan hususunda:Arapça Vacib,Türkçe Lâzım ve Kürtçenin câiz olduğunu ifade eder.

Maddi-manevi talebelerine el açarak üniversitenin Mısır’daki –el Ezher- gibi İslâm alemine hitab edecek bir külliyyenin açılması,şimdiki anarşiye harcanılan paraların yarısı bile bu iş için harcanması hem şimdi,hem de istikbal için ir teminat olacak ve o mazlum halkın müzminleşmiş hastalığına çare ve reçete olacaktır.

Öyle ya..Hasta kim? Doğu mu,batı mı? Bu konuda Bediüzzaman hazretleri.”Ben Kürdistan dağlarında büyümüş idim. merkezi hilafeti güzel tahayyül ediyordum. Vakta bundan yedi-sekiz ay (1908) mukaddem (önce) dersaadete geldim. Gördüm ki;İstanbul tavahhuş ve tenafuru kulub sebebiyle,medeni libasını giymiş vahşi bir adama benzerdi. Şimdi ittihadı milli sebebiyle,medeni adam,fakat yarı medeni ve yarı vahşi libasında bize arzı dîdar ediyor.

Evvel,kürdistanda fenalığın sebebi,kürdistan uzvu hastalanmış zannediyordum. Vakta ki,hasta olan İstanbulu gördüm;nabzını tuttum,teşrih ettim,anladım ki;kalbdeki hastalıktır her tarafa sirayet eder. Tedavisine çalıştım,bir divanelikle taltif edildim.”[44]

O mazlum kalabalıklı insanlara fen verilmeli,ta ki akılları aydınlansın,fitneye alet olmasın. Ve din ve din ilimleri verilmeli,ta ki şüphe ve tereddütten kurtulup,hamiyetkâr bir insan olsun. Samimi düşündüğümüz zaman bu iki hastalılarına da devletçe el atılmış olmayıp,ancak ferd ve cemaatların Allah için yaptıkları hizmetler orayı ayakta tutmaktadır Allah korusun,hele bir çekilse ve çektirilseler,o zaman seyreyleyin gümbürtüyü… Çakallar saracak sürüyü…

11-10-1992

MEHMET ÖZÇELİK

[1] Münazarat B.Said Nursi.60,Bak. Bakara.130,135,Al-i İmran.95,Nisa.125.

[2] Age.26.

[3] Age.28.

[4] Hucurat.13.

[5] Mu’cemul Müfehres. M. Fuad Abdulbaki.761.Adem’in yaratılışı için bak.Nehcül Belağa.B.Işık,M.V.Taylan,F.Bozgöz.37.

[6] Hucurat.10.

[7] Tekasür.1-2.

[8] Bak Kütüb-ü Sitte.Prof.İ.Canan. 4 / 264.

[9] Medeniyet Yargılanıyor.sh.195.

[10] Age.199.

[11] Age.201.

[12] B.Said Nursi.Panel.68.

[13] Zaman Gazt.17-6-1991.

[14] Bak.Hucurat.13.

[15] Hud.45-46.

[16] Maide.54.

[17] Fetih.26.

[18] Bakara.135.

[19] Taha.14.

[20] Kütüb-ü Sitte.Prof.İ.Canan. 4 / 271.

[21] Bak.Tarihçe-i Hayat.sh.90.

[22] Age.92,Emirdağ Lahikası.B.Said Nursi. 2 / 242.

[23] Emirdağ Lahikası. 2 / 232-233,Mektubat.B.Said Nursi.393.

[24] Mektubat.51,Emirdağ L. 2 / 195.

[25] Mektubat.59,403.

[26] Age.299.

[27] Age.410-411.

[28] Bediüzzaman Said Nursi. Abdulkadir Badıllı. 1 / 499.

[29] Age. 1 / 550.

[30] Age. 1 / 530.

[31] Age. 1 / 524.

[32] Zaman gazt.9-3-1992.

[33] Agg.9-3-1992.

[34] B.Said Nursi.age. 1 / 41.

[35] Zaman gaz.9-2-1992.

[36] B.Said Nursi. 1 / 499, Zaman gazt.30-6-1992.

[37] Age. 1 / 211.

[38] Age. 1 / 211.

[39] Age. 1 / 542,548.

[40] Age. 1 / 272-273,434.

[41] Bak.Age. 1 / 418,217.

[42] Zaman Gazt.7-2-1992.

[43] Asar-ı Bediiyye. (Osmanlıca) A.Badıllı.sh.367,B.Said Nursi.A.Badıllı.age. 1 / 147-148.

[44] A.Bediiyye. 354,B.Said Nursi.age. 1 / 149.

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Yoruma kapalı .