D A Ğ L A R

D A Ğ L A R

Gönülleri dağlayan dağlar,sırlarla dolu yüce mekânlardır.Mahlukata o bulundukları yüce mekândan kuş bakışı bakar,temaşa ederler.Gönlünü dağlamak isteyenlerin,olup olgunlaşmak arzu edenlerin maddi-manevi fırınıdır dağlar.

Hz.Âdem ve Havva cennetten yeryüzüne dağa iniş yaptı.Dağlanan kalblerini göz yaşlarıyla dağlarda ağlayarak dağladılar.

Ashabı Kehf dağın ağzı olan mağarada Rablerini aradılar ve buldular.Orada hakikata erdiler.Oraya sığındı ve sığındırıldılar.Onları kucaklayan dağ kucağında onları 309 sene emzirdi,bağrına basdı ve uyuttu.

Hz.Musa Tur-i Sina’da peygamberliği aldı,orada Rabbinin rü’yetini taleb etti,haşyetinden dağ tuzla buz oldu.

Rasulullah Rabbini Uhud’da buldu.Boş zamanlarında gider Rabbine orada tefekküre dalardı.Enis olarak kendisine orayı buldu.İnsanların cehalet karanlığından kaçar,Uhud’un aydınlığına sığınırdı.Marifetin orada olduğunu hisssediyor,biliyordu.Marifete ilk orada erdi.Allah-Kur’an-Cebrail-Muhammed orada buluştu.Orada kendisi için bir marifet yolu olmuştu,orada dolmuş,orada peygamber olmuş,vahiyle dolmuş,ışığa varmıştı.Vahye orada mazhar oldu.Cebraille ilk defa aslı haliyle orada tanıştı.Kâinatın aklı olan Kur’an kendisine ilk defa orada indi ve verildi.

Hicrette Sebir üzerinde o zatın öldürülmesinden korktu.Uhud onu kabul etti.Biri tazib edilmemek için,diğeri her türlü tazib uğruna…

Bediüzzaman Nurs dağlarında doğdu,dağlarla tesbihe durdu.Nurları dağlarda yazdı,dağları nurlandırdı,dağlarla nurlandı,dağlardan nurlandı,gittiği yerlerde dağlara durdu,dağlarla durdu,hep dağları tercih etti çünki oralar kendisinin ufku idi,ufkunu açıyor,oradan alemlere açılıyordu.

Sadece bu ve bunlar mı?Bir çok büyükler hep dağlarda büyüklüğe erdiler.Büyüklüğü orada aradılar.Oralar âdeta büyüklüğün bir simgesi oldu.

Yüksek yerleri hayatta iken kendilerine mekân edinen bu zatlar,ölümlerinden sonra da buraları kendilerine mezar ettiler,edindiler.Onları ziyarete gidenler oralara tırmanmak ve yükselmek mecburiyetinde oldular.Çünki onlar aşağıların değil,yükseklerin insanları oldular.Hep yükselişi düstur edindiler.Hayatlarında sürdürdükleri temaşa,kabirlerinde de devam etmektedir.

ÂYETLERDE DAĞLAR :

“Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizi Âd’dan sonra halifeler kıldı ve sizi yerde yerleştirdi. Onun ovalardan köşkler ediniyorsunuz ve dağları evler olarak oymakta bulunuyorsunuz. Artık Allah Teâlâ’nın nîmetlerini anın ve yerde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.”(A’raf.74)

“Ve o, o -Kudretli Yaratıcıdır- ki, yeryüzünü uzatmıştır ve on’da sâbit dağlar ve ırmaklar yaratmıştır ve on’da meyvelerin hepsinden ikişer çift yetiştirmiştir. Geceyi gündüze örtüyor. Şüphe yok ki, bunda düşünen bir kavim için elbette ibretler vardır.”(Ra’d.3)

“ Yeryüzünü de yaydık ve onda sabit dağlar bıraktık, ve onda miktarı ve ölçüsü belirli olan şeyden bitirdik.”(Hicr.19)

“Ve yerde sabit dağlar vücude getirdi, sizi sallayıp muztarip etmesin diye ve nehirler ve yollar da -vücude getirdi- tâki, doğru yolu bulasınız.”(Nahl.15)

“Ve Allah Teâlâ yarattığı şeylerden sizin için gölgeler de yaptı ve sizin için dağlarda barınaklar yaptı ve sizin için elbiseler yaptı ki sizi sıcaktan korurlar. Ve zırhlar ki, sizi savaşlarınızda koruyacaklardır. İşte böyle nimetini sizin üzerinize tamam eder, tâki siz İslâmiyete eresiniz.”(Nahl.81)

“Ve yeryüzünde onları çalkalar diye sabit dağları yarattık ve onlara geniş yollar açlık, tâki maksatlarına erebilsinler.”(Enbiya.31)

“Ve bir ağaç da -inşa ettik- ki, Turi Sinadan çıkar, yiyecekler için yağ ile bir katıklık ile biter.”(Mü’minun.20)

“Kâfir olanların amelleri ise bir engin çöldeki bir serap gibidir ki, susamış kimse onu bir su sanır, nihayet ona vardığı zaman onu bir şey olarak bulmamış olur. Ve amelinin yanında Allah’ı bulmuş olur. O da hisabını tamamen ifa etmiştir ve Allah hisabı sür’atle görücüdür.”(Nur.39)

“Yoksa yeri bir karargâh kılan ve aralarında ırmaklar akıtan ve o yer için sabit dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir engel meydana getirilmiş olan mı -hayırlıdır-?. Allah ile beraber -başka-tanrı mı vardır?. Hayır.. Onların çokları bilmezler.”(Neml.61)

“Ve dağları görürsün, onları yerlerinde sâbit sanırsın, halbuki, onlar bulutların geçişi gibi geçer gider. Her şeyi sağlam kılmış olan, Allah’ın sanatıdır. Şüphe yok ki, o, yaptığınız şeylerden haberdardır.”(Neml.88)

“Gökleri direksiz olarak yaratmıştır ki, onları görürsünüz ve yerde de sizi sarsmasın diye yüksek dağlar bırakmıştır ve orada her yürüyen hayvânlardan dağıtmıştır ve biz gökten su indirdik, artık orada her fâideli çeşitten bitkiler bitirdik.”(Lokman.10)

“Ve onları kara bulutlar gibi dalgalar sardığı zaman, onlar Allah’a dini ona tahsis ediciler olarak yalvarmaya başlamış olurlar. Sonra onları karaya selâmetle çıkardığı zaman onlardan mutedil olan vardır ve bizim âyetlerimizi ise pek çok gaddar ve pek nankör olandan başkası inkâr etmez.”(Lokman.32)

“ Görmedin mi ki, muhakkak Allah gökten bir su indirdi de onunla renkleri farklı meyveler çıkardık, ve dağlardan da yollar vardır ki, beyazdırlar ve kırmızıdırlar, renkleri muhteliftir ve siyah siyah kayalar da vardır.”(Fatır.27)

“Ve orada, O’nun üstüne sâbit dağlar yerleştirdi ve orada bereketler vücuda getirdi, araştıranlar için müsavî olmak üzere onun azıklarını dört gün içinde takdir buyurdu.”(Fussilet.10)

“Ve yere de -bakmadılar mı?.- Onu döşedik ve onda sâbit dağlar bıraktık ve onda her güzel cinsten bitirdik.”(Kâf.7)

“And olsun Tûr’a.”(Tur.1)

“Ve dağlar bir yürüyüş yürüyüverir.”(Tur.10)

“Ve orada, yüksek, sâbit dağlar kıldık, ve size bir tatlı su içirdik.”(Mürselat.27)

“ Dağları da birer kazık -yapmadık mı?”(Nebe’.7)

“Dağları da tesbit etti.”(Naziat.32)

“Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizin misakınızı almıştık. Size verdiğimiz şeyi kuvvetle alınız ve dinleyiniz diye üzerinize Tur dağını kaldırmıştık. Demişdiler ki: İşittik ve isyan ettik. Ve onların küfürleri sebebiyle kalblerine buzağı -muhabbeti- yerleştirilmişti. De ki size îmanınız ne kötü şey ile emrediyor, eğer mü’minlerseniz.”(Bakara.93)

“Ve o vakti de yâdet ki. İbrahim, Yarabbi!. Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster demiş, -Cenâb-ı Hak da- inanmadın mı?, diye buyurmuştu. O da evet… İnandım, fakat kalbim mutmain olsun için demiş. Allah Teâlâ: Kuşlardan dört tanesini tut da onları kendine çevir sonra her dağ üzerine onlardan birer parça at, sonra da onları çağır, sana koşarak gelirler ve bil ki Allah Teâlâ şüphe yok azizdir, hakimdir diye buyurmuştur.”(Bakara.260)

“Ne zaman ki, Musa bizim tayin ettiğimiz vakte geldi ve Rabbi onunla konuştu, dedi ki: Ey Rabbim!. Bana varlığını göster sana bakayım. -Cenab’ı Hak da- buyurdu ki: Sen beni katiyyen göremezsin. Fakat dağa bir bak, eğer yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin. Hemen Rab’bi dağa tecelli edince onu parça parça etti. Musa da baygın bir halde düşüp kaldı. Vaktaki, ayıldı, dedi ki: Seni tenzih ederim, sana tövbe ettim ve ben imân edenlerin ilkiyim.”(A’raf.143)

“Ve bir zamanlar dağı sanki o bir gölgelik imiş gibi onların üstlerine koparıp kaldırmıştık. Ve sandılar ki, o hakîkaten üstlerine düşecek, -onlara dedik ki:- Size verdiğimizi kuvvetle tutun, ve onda olanı hatırlayınız. İhtimâl ki, sakınırsınız.”(A’raf.171)

“Ve gemi onları dağlar gibi dalgalar içinde götürüyordu. Ve Nuh, oğluna seslendi, o ayrı bir yere çekilmişti. Ey oğlum!. Bizimle beraber bin ve kâfirler ile beraber olma -dedi-.”(Hud.42)

“Dedi ki: Ben bir dağa sığınacağım, beni sudan korur. -Nuh da-dedi ki: Bugün Allah’ın emrinden koruyacak yoktur, onun merhamet ettiği müstesnâ. Ve ikisinin arasına dalga giriverdi de o boğulanlardan oldu.”(Hud.43)

“Ve denildi ki: Ey Yer!. Suyunu yut ve ey gök açıl. Ve su kesildi ve iş bitirilmiş oldu. Gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti. Ve zâlimler olan kavim için uzaklık olsun denildi.”(Hud.44)

“Ve eğer bir Kur’an ki, onunla dağlar yürütülmüş veya onunla yer parçalanmış veya onunla ölüler konuşturulmuş olsa idi işte bu Kur’an ile olmuş olurdu. Fakat bütün işler Allah’ındır. İmân edenler anlamadılar mı ki: Allah Teâlâ dileyecek olsa idi elbette bütün insanları hidâyete erdirirdi. Kâfirlere gelince onlara kendi kötü amelleri sebebiyle bir felâket isabet edip duracaktır. Veya Allah’ın vâdi gelinceye kadar o felâket yurtlarının yakınına inecektir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ verdiği sözden asla dönmez.”(Ra’d.31)

“Ve muhakkak ki, -onlar- hileleriyle hilede bulundular ve onların hilesi. Allah katında -malûm-dur. Ve onların hilesi ile dağlar, yerinden gidecek değildir.”(İbrahim.46)

“Ve onlar emniyet içinde olarak dağlardan evler yontar olmuşlardı.”Hicr.82)

“Ve Rabbin bal ansına da ilham etmiştir ki, dağlardan ve ağaçlardan ve çardaklardan evler edin.”(Nahl.68)

“Ve yer yüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphe yok ki, sen ne yeri yarabilirsin ve ne de boyca dağlara yetişebilirsin.”(İsra.37)

“Ve hatırla -o günü ki-dağları yürütürüz ve yeri apaçık görürsün. Ve onları haşretmiş oluruz. Artık onlardan bir ferdi bile terketmemişizdir.”(Kehf.47)

“Vaktaki, iki dağın arasına kavuştu, onların yakınında bir kavim buldu ki, söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler.”(Kehf.93)

“Bana demir parçaları getirin, iki dağın arası bir seviyeye gelince körükleyin dedi. Onu ateş haline koyduğu zaman da getirin bana, dedi. Üzerine erimiş bakır dökeyim.”(Kehf.96)

“Az daha ondan dolayı gökler çatlayacak ve yer yarılacak ve dağlar yıkılıp yerlere geçecekti.”(Meryem.90)

“Ve sana dağlardan sorarlar. Binaenaleyh de ki: Onları Rabbim darmadağın edip savuracaktır.”(Ta-ha.105)

“Onu -onun hükmünü- derhal Süleyman’a anlattık ve her birine bir hüküm ve bir ilim ihsan ettik, ve Davud’a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber tesbihte bulunurlardı. Ve -bunları- yapanlar olduk.”(Enbiya.79)

“Görmedin mi ki, muhakkak Allah’a göklerde olanlar da ve yerde olanlar da ve güneş, ay, yıldızlar da ve dağlar, ve bütün hayvanat da ve insanlardan bir çoğu da secde ederler. Ve birçokları da vardır ki, onun üzerine de azap hak olmuştur ve kimi ki, Allah bedbahtlığa düşürürse artık onu saadete erdirecek bir kimse yoktur. Şüphesiz ki, Allah dilediğini işler.”(Hac.18)

“Görmedin mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, bir bulutu sevkediyor, sonra arasını telif ediyor, sonra onu üstüste yığıyor. Artık görüyorsun ki, onun aralarından yağmur çıkıyor ve gökten, ondaki dağlardan bir dolu indiriyor da onu dilediği kimseye isabet ettiriyor ve onu dilediğinden uzaklaştırıyor. Az kalıyor ki, şimşeğinin parıltısı, gözleri gideriversin.”(Nur.43)

“Artık Musa’ya vahiy ettik ki, âsân ile denize vur, – vurunca -derhal yarıldı, heman her “parça pek büyük dağ gibi oluverdi.”(Şuara.63)

”Ve dağlardan ustaca bir halde evler yontuyorsunuz.”(Şuara.149)

”Biz emaneti göklere ve yere ve dağlara teklif ettik, onlar onu yüklenmeden hemen çekindiler ve ondan korkuya düştüler ve onu insan yüklendi. Şüphe yok ki, o, çok zâlim, çok bilgisiz oldu.”(Ahzab.72)

“Şanım hakkı için biz Davud’a tarafımızdan bir fazilet vermiştik, ey Dağlar!. Onunla beraber tesbihte bulunun -dedik? kuşlara da -böyle emrettik- ve O’nun için demiri yumuşattık.”(Sebe’.10)

“Muhakkak ki,dağları emrine verdik, O’nunla beraber akşamleyin ve kuşluk vakti tesbîh ederlerdi.”(Sad.18)

“Ve O’nun âyetlerindendir, denizde dağlar gibi akıp giden gemiler.”Şura.32)

“Denizde dağlar gibi yapılmış olan büyük gemiler de onun içindir.”(Rahman.24)

“Ve dağlar parçalanmakla parçalanmıştır.”(Vakıa.5)

“Artık -dağlar- dağılmış, toz hâline gelmiştir.”(Vakıa.6)

“Eğer bu Kur’anı bir dağ üzerine indirmiş olsa idik elbette onu Allah’ın korkusundan baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün ve biz o misâlleri insanlar için veriyoruz, tâ ki, düşünüversinler.”(Haşir.21)

“Ve yer ve dağlar yerlerinden kaldırılmış ve birbirine bir çarpışla çarpmış, darmadağın olmuş bulunur.”(Hakka.14)

“Dağlar da atılmış rengârenk yün gibi olacaktır.”(Mearic.9)

“O gündeki: Yer ve dağlar sarsılır ve dağlar bir dağılmış kum yığını olmuş olur.”(Müzzemmil.14)

“Ve o an ki: Dağlar,dağılıverir.”(Mürselat.10)

“Dağlar da yürütülmüşte, su gibi görülen bir hayâl olmuştur.”(Nebe’.20)

“Ve dağlar, yürütüldüğü zaman.”(Tekvin.3)

“Ve dağlara ki nasıl dikilmiş?. “(Ğaşiye.19)

“Ve Sîna dağına.”(Tin.2)

“Dağlar da atılmış renkli yünler gibi olacaktır.”Karia.5)

HADİSLER’DE DAĞLAR::

Zamanla dağlar en güvenilir yerler olacağı bildirilir:

Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den:

Şöyle demiştir: Resûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Çok sürmez (öyle fenâlıklar tahaddüs edecek ki) bir Müslümanın en hayırlı malı -kendi dînini fitnelerden selâmete çıkarmak için- dağ başlarında gezdirip (birikmiş) yağmur suyu başlarında güttüğü davarlar (dan ibâret) olacaktır.

Sevabda dağlar kadar büyüklüğe teşbih edilmiştir:

Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den:Şöyle demiştir: Resûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Her kim îmânı sebebiyle ve (ecrini yalnız Allah’dan umarak) li-vechi’llâh bir müslümân cenâzesi arkasından gider ve üzerine namaz kılıp defninden ferâgat edilinceye kadar berâber bulunursa iki kîrât ecir ile döner ki kîrâtların her biri Uhud (dağı) gibidir, her kim o cenâze üzerine namaz kılar da defnolunmadan evvel dönerse (yalnız) bir kîrât ecir ile dönmüş olur.

Bulutlar dağlara teşbih edilmiştir:

Enes (İbn-i Mâlik) radiya’llâhu anh’den:Şöyle demiştir: (Bir def’a) Nebiyy-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem zamânında nâs bir kıtlığa müptelâ oldu idi. Bir cum’a günü Nebiyy-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem hutbe îrâd buyururken A’râbînin biri ayağa kalkıp: “Yâ Resûla’llâh, mallar helâk oldu. Çoluk çocuk da aç kaldı bize duâ buyur” de(ye niyâz et)di. Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem (mübârek) ellerini kaldırdı ki, (o sırada) gözümüze gök yüzünde hiçbir bulut parçası görünmüyordu. Nefsim yed-i kudretinde olan Zât-ı Ecell-ü A’lâ’ya kasem olsun ki, bulutlar dağlar gibi (gök yüzünü) istilâ etmedikçe o (mübârek) ellerini indirmedi ve (yağmur yağmadan) minberinden inmedi. (Minberden inerken mübârek) sakalına doğru yağmur (tânelerin) in yuvarlandığını gördüm. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün.. tâ öteki Cum’aya kadar (hep) üzerimize yağıp durdu. (Ertesi Cum’a) yine o A’râbî (Enes radiya’llâhu anh’in dediğine göre) yâhud bir başkası ayağa kalkıp: “Yâ Resûlâ’llâh, (artık) binâlar yıkıldı Mallar da (suda) boğul (mağa başla) dı. Bize duâ buyur” de(ye istirham et)di. (Bunun üzerine Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem yine mübârek) ellerini kaldırdı. Ve: “İlâhî, etrâfımıza (yağdır), üzerimize değil” di (ye duâ buyur)du. (Bunu söylerken de mübârek) eliyle hangi cihetteki buluta işâret buyurdu ise (orası) açıldı ve Medîne (üstü açık) bir alan gibi oldu. Kanat vâdîsi bir ay mütemâdiyen aktı ve her hangi cihetten kim geldiyse bol bol yağmur yağdığından bahsetti.

Rahmetten en evvel ve en çok istifade eden Rahmet kaynaklarının depolandığı yerlerin dağlar olması:

-Enes İbn-i Mâlik radiya’llâhu anh’in Nebiyy-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem ayakta hutbe îrâd buyururken Mescid(-i Şerîf)’e girip zât-ı Akdes-i Risâlet-Penâhîlerinden yağmur duâsı niyâzında bulunan kimseye dâir hadîs ki, (Buhârî’de) çok tekerrür etmiştir. Bu (radaki) rivâyetde ise [505 inci hadîsin ilk kısmında olduğu gibi duâ-yı Nebevî’yi müteâkıben hemen kuvvetli bir yağmurun başladığını söyledikten sonra ayakta durup: “Yâ Resûla’llâh, hayvanlar helâk oldu, yollar da kapandı. Allâhu Teâlâ’ya, duâ buyur da artık bu yağmurları dindirsin” dedi. (Enes radiya’llâhu anh der ki:) Bunun üzerine Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem mübârek ellerini kaldırdı ve: “İlâhî, etrâfımıza (yağsın,) üzerimize değil. İlâhî, bayırlara, dağlara, (büklere), tepelere, dere içlerine ve otlaklara yağdır” diye duâ buyurdu. Bunun üzerine (hemen) yağmur kesildi. Ve (namazdan) çıktığımızda güneşte yürüdük.

[Hadîsi, Enes radiya’llâhu anh’den rivâyet eden Şerîk İbn-i Abdillâh dedi ki: İkinci hafta gelen adam, evvelki hafta gelen adam mıydı? diye Enes’den sordum. Bilmiyorum dedi].

Helal sadakanın kişi için bir dağ mesabesinde kazanç sağlayacağı:

-Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, dediği rivâyet edilmiştir:

Kim ki, halâl kazancından bir hurma değerinde bir şey tasadduk ederse -ki, Allah halâl maldan verilen sadakadan başka hiç bir sadakayı kabûl etmez- işte bu halâl sadakayı sağ eliyle kabûl eder. Sonra o tek hurma kadar sadakayı, dağ gibi oluncaya kadar, sizin biriniz erkek küheylân tayını büyüttüğü gibi sâhib-i sadaka için (ihtimam ile) büyütür.

Dağların helal kazanç ve gelir yerleri olması:

-Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

Hayâtım yed-i kudretinde olan Cenâb-ı Hakk’a yemîn ederim ki, sizden birinizin urganını alarak arkasına (dağdan) odun topla(yıp yükleyerek satıp geçin)mesi, bir kimseye gelip de ondan sadaka istemesinden elbette daha hayırlıdır. (Kim bilir) o da ya verir, (minneti altına girersin!) yâhud da vermez. (Zilletini çekersin!).

Çok hakikatlara sahne ve şahid olan Uhud dağının sevimliliği,sevilmesi:

-Ebû Humeyd-i Sâidî-den(Rasulullah): “….Uhud”ü görünce:

– İşte dağcağız! Uhud bizi sever, biz de onu, buyurdu.

Uhud gibi nice dağlar o zata ve O‘nun,Kulluğunun ve Kur’anın hakikatına şahidlikte bulundular.Beydâ ve Sebir dağıda bunlardan birisi idi:

Yine Abdullâh İbn-i Abbâs radiya’llâhu anhümâ’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

Zü’l-Huleyfe’de geceledi. Sabahleyin) râhilesine bindi. “Beydâ'”dağına yükselince Resûl-i Ekrem ve Ashâb’ı ihlâl ve telbiye eylediler.

Ömer (İbn-i Hattâb) radiya’llâhu anh’ten rivâyet eden (Amr İbn-i Meymûn) der ki: Hazret-i Ömer sabah namazını Müzdelife’de kıldı. Sonra (Meş’arü’l-Haram’da) vakfe etti de dedi ki: müşrikler, güneş doğmadıkça Müzdelife’den Minâ’ya dönmezlerdi. Ve: “Ey Sebîr (dağı, güneşin zıyâsiyle) yıldıra (da biz, Minâ’ya gidelim)” derlerdi. Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem Kureyş müşriklerine muhâlefet edip güneş doğmazdan evvel, (alaca karanlıkta) Müzdelife’den (Minâ’ya) döndü.

Mahremiyetin hududu,şeriatın hükmünün hattı kabul edilmişlerdir.Sevr ve Âir dağı gibi:

Alî radiya’llâhu anh’ten, şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

Benim indimde (ahkâm-ı şerîatten mektûb olan) şey, yalnız Allâhu Teâlâ’nın Kitâbıdır. Bir de Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem’den (işitip yazdığım) şu sahîfedir. (Meâli şöyledir:) Medîne’nin şuraya (, Sevr dağına) kadar “Âir” (dağı) arası haremdir, vâcibü’l-ihtirâmdır. Kim ki, Medîne’nin bu harîmi dâhilinde Kitâb ve Sünnet’e muhâlif bir iş işlerse, yâhud ehl-i bid’ate yardım eylerse, Allâh’ın azâbı, Melekler’in ilenci, bütün halkın nefreti bu mübtedi’ler üzerine olsun. Bunların ne tevbesi, ne de fidyesi kabûl olunur. Müslümanların emânı birdir; (bir müslimîn kâfire emânı, bütün müslümanlarca sahîhtir, mu’teberdir).

Bilal-i Habeşi hummanın sıtmasına yakalanıp sarsılmakta iken bile dağların hasretini çekmekte,oraları arzulamaktadır:

(Hicret’in ilk günlerinde Medîne’nin Muhâcirler üzerindeki sû-i te’sîri ve Resûl-i Ekrem’in ed’iye-i seniyyeleri hakkında) Hazret-i Âişe radiya’llâhu anhâ’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Medîne’ye hicret ettiğinde (babam) Ebû Bekr ile Bilâl sıtmaya tutulmuştu. Ebû Bekr’i sıtma hummâsı yakalayınca şu meâldeki beyti inşâd ederdi:

“Yesrib diyârında her kişi âilesi içinde mes’ûd sabahlamışken bir de ölüm ansızın yakalar, akşama diri bırakmaz”.

Bilâl-i Habeşî de kendisinden hummâ nöbeti sıyrılınca şu meâldeki rübâîyi söyliyerek sesini yükseltirdi:

“Şunu bilmek isterim ki: Mekke vâdîsinde etrâfımı izhir ve celîl otları sararak bir gece olsun geceler miyim?. Bir gün gelip de Ukâz’daki Mecenne sularının başına varır mıyım? Mekke’nin Şâme, ve Tufeyl dağları acaba bir kere daha bana görünürler mi?”.

Yine Bilâl-i Habeşî: “Yâ Rab! Şeybe İbn-i Rebîa’ya, Utbe İbn-i Rebîa’ya, Ümeyye İbn-i Halef’e gadab eyle!. Nasıl ki bunlar (zulmedip) bizi ana yurdumuzdan çıkardılar, vebâ diyârına gelmeğe mecbûr ettiler” diye bed-duâ ederdi. Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem bunları işittikten sonra: Yâ Rab! Mekke’yi bize sevdirdiğin gibi Medîne’yi de sevdir!. Yâhud onu daha ziyâde sevdir!. Yâ Rab! Sâ’ ile Müd ile ölçülen erzak ve ekvâtımıza feyz ü bereket ihsân eyle!. Yâ Rab! Medîne’nin havasını bizim için tashîh ve ilel ü emrazdan sâlim kıl! Hummâsını ve sıtmasını da Mekke’nin Cuhfe’sine nakl eyle! diye duâ buyurmuştur.

(Duâ-i Nebevî’nin karîn-i icâbet olduğuna işâret ederek) Hazret-i Âişe demiştir ki:

Medîne’ye hicret edip geldiğimizde, Medîne, Allâh’ın en vebâlı, hastalıklı bir diyârı idi. Medîne’nin Buthân sahrâsındaki vâdîden acı, pis bir su da akardı, demiştir.

Dağlar ve mağaralar iltica ve imtihanın merkezi oldular:

Abdullâh İbn-i Ömer radiya’llâhu anhümâ’dan Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’den şöyle hikâye buyurduğunu işittim, dediği rivâyet edilmiştir:

(Ashâbım!) Sizden evvel gelip geçen milletlerden üç kişilik bir cemâat sefere gitmişler ve yağmura tutulup dağda bir mağaraya ilticâ etmişlerdi. Mağaraya girdikleri zaman dağdan bir kaya parçası aşağı düşüp bunların üzerine mağarayı kapadı. Bunlar görüştüler (içlerinden birisi:) sizi bu kayadan bir şey kurtaramaz, ancak a’mâl-i sâlihanızı yâd ederek Allâh’a duâ ve ilticâ halâs eder, dedi. Bunlardan birisi:

– Yâ Rab! Benim yaşlı, ihtiyar babamla anam vardı. (Her gün) ben, (koyunlarımı sağıp) bunların akşam sütünü içirmezden evvel âileme ve hizmetçime süt içirmezdim. Günlerde bir gün bir iş taleb etmekte (ki mesâî), beni uzaklaştırmıştı da ebeveynim uyuyuncaya kadar dönüp gelememiştim. Bu ihtiyarların akşam sütünü sağıp geldiğimde ikisini de uyuyor buldum. Bunlara sütlerini içirmezden evvel âileme ve hizmetçime süt vermeği kerih gördüm. İki elimde süt bardağı olduğu halde bunların uyanmalarına intizâr ederek şafak parlayıncaya kadar meksettim. O zaman uyandılar ve sütlerini içtiler. Allâh’ım! (Sen pek iyi bilirsin ki) benim, ebeveynime karşı bu ihtimâmım, Sen’in rızâ-yi ilâhîni taleb etmek içindir. Bu, böyle ise, içinde bunaldığımız şu kaya beliyyesinden bize küşâyiş ihsan buyur! diye duâ etti. Kaya biraz açıldı. Fakat çıkmağa muktedir olamadılar.

Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki: bu def’a da bir başkası:

– Yâ Rab! Benim amucamın bir kızı vardı. O bana insanların en sevimlisi idi. Ben ondan nâil-i emel olmak istedim. Fakat o benden sakındı. Tâ ki yıllardan bir (kaht) yılı erişti. Amucamın kızı bana geldi, (arz-ı ihtiyâc etti). Ben de onunla bir haramgâhta bulunmak şartiyle yüz yirmi dînar verdim. O va’dini tuttu. Fakat ben onun şâhika-i ismeti üzerine çıkmak isterken o, bana: (hayır, ey Allâh’ın kulu, Allah’dan kork! Kudret-i fâtıranın bu bekâret) mührünü senin hiç bir sebeble açmanı halâl etmem, yalnız hakk-ı nikâh ile halâl ederim, dedi. Artık ben de günahtan ictinâb ederek insanların bana en sevimlisi olan kızcağızın yanından ayrıldım. Ve ona verdiğim altınları da bıraktım. Allâh’ım!! Ben bu günahtan, yalnız Sen’in rızâ ve muhabbetini kazanmak için ictinâb ettimse, içinde kapandığımız şu kayadan bizi kurtar! diye duâ etti. Kaya (biraz daha) açıldı. Şu kadar ki, bunlar için yine çıkmak müyesser olmadı.

Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem (devam buyurup) üçüncü yolcu da:

Allâh’ım! (Sen her şey’i pek yakından bilirsin ki) ben bir kere birtakım işçiler istîcâr ettim. İçlerinden bir işçi müstesnâ olmak üzere bunların ücretlerini verdim. Fakat öbür işçi ücretini bırakıp gitti. Bunun ücretini (ticâretle) nemâlandırdım. Hattâ bunun bu ücretinden hayli servet vücûde geldi. Bir zaman sonra bu ecîr bana geldi. Ve: ey Allâh’ın kulu, ücretimi bana ver! dedi. Ben de ona: şu gördüğün deve, sığır, koyun (ve bunlara hizmet eden) köle hep senin ücretinden vücûd bulmuş bir servettir, dedim. Bu ecîr: ey Allâh’ın kulu, benimle istihzâ etme! dedi. Ben de ona: hayır, seninle istihzâ etmiyorum, (bu bir hakîkattir; malını al, götür! dedim). O da bunların hepsini sürüp götürdü. Bunlardan hiç bir şey bırakmadı. Rabb’im! Bu hayır ve sadâkatimi Sen’in rızâ ve muhabbetin için ihtiyâr ettimse şu kaya parçasiyle bunaldığımız şu darlıktan bizi halâs eyle! diye duâ etti. Kaya tamâmen açıldı. Bunlar da mağaradan çıkıp gittiler.”

Hikâye buyurmuştur:

Ehl-i Cennet’ten bir kimse (Cennet’te) ziraat etmek üzere Rabbinden istîzân etti de Cenâb-ı Hak ona:

– (Ey kulum!) Sen, arzu ettiğin halde değil misin? diye sordu. O kimse:

– Evet Rabbim! (Hâlimden memnûnum). Fakat ziraat etmeyi seviyorum, dedi. Resûl-i Ekrem (devam buyurup):

– Bu kimse (ye izin verildi). Tohum attı, tohmu lâhzada çıkmağa, büyümeğe, biçilmek devrini idrâke başladı. (Ziraatin bu atvârı sür’atle geçti). Dağlar misâli (çeç) oldu. Şimdi Allâhu Teâlâ:

– Ey Âdem oğlu, al işte! Sen (in gözün) ü hiç bir şey doyurmaz, buyurur. Bunun üzerine (huzurdaki) bedevî Arab:

– (Yâ Resûla’llâh!) Va’llâhi bu ziraatçiyi ya Kureyşî, yahud Ensârî bir kimse bulursun. Çünkü Kureyş ile Ensâr ziraat ashâbıdırlar. Fakat biz, (Bâdiye halkı), ziraat sâhibleri değiliz, dedi. Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem (A’râbînin bu sözüne) tebessüm buyurdu.

Dağlar hep büyüklüğün simgesi oldu,dağ arslanı dendi,büyüklük verildi:

Yine Ebû Hüreyre radiya’llahu anh’den rivâyet olunduğuna göre, şöyle demiştir: Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Hayber’i feth ettikten sonra henüz Hayber’de iken ben (Yemen’den) gelmiştim. (O sırada Resûlullâh ganîmet malı taksîm ediyordu). Ben:

– (Yâ Resûla’llâh!) Bana da bir pay ayır! dedim. Saîd İbn-i Âs oğullarından bâzısı (ki, Ebân İbn-i Saîd’dir):

– Ona verme yâ Resûla’llâh! dedi. Bunun üzerine Ebû Hüreyre:

– Şu (da kim oluyor?:) İbn-i Kavkal’in kâtili, dedi. (Ebân) İbn-i Saîd de şöyle di (yerek karşıla) dı:

– Vay (şu) dağ kediciğine de şaşılır?. O, (Yemen’in Devs illerindeki) Da’n (dağı) nin başından üzerimize yuvarlanıp geldi; müslüman bir kişinin katlini bana yükleyerek (Cehennemlik olduğumu iddia ile) beni lekelemek istedi. (Fakat o bilmelidir ki:) Allah Kavkal’e benim ellerim üzerinde şehid olmak (saâdetini) ikrâm etti de beni onun iki elinde (kâfir bir halde öldürerek) hakir kılmadı.

Fethin sembolü,bayrakların dalgalandığı yerlerdir,o yüce yerler,göze sokarcasına…:

Abbâs (İbn-i Abdülmuttalib) radiya’llâhu anh’den gelen bir rivâyete göre, müşârün-ileyh, Zübeyr (İbn-i Avvâm)a:

– Mekke’nin fethi günü) Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem sana bayrağı işte şuraya dikmeni emretmişti, demiş (ve Hacun dağına işâret etmiş) tir.

Arkasını Uhud’a dayayan müslümanlar galib geldiler.Ne vakitki Uhud’dan indiler,hezimet onları karşıladı çünki Uhud izzetin mahalli idi.Aziz peygamberin sözü idi.Zira o yüce nebi kendilerine asla ayrılmamalarını söylemiş,Uhud’u terketmemeleri sözünü almıştı.Onlar Uhud’u terketti,Uhud’da onları…İstikbaldeki müslümanlar,mazideki müslümanlara galebe etti.Halid bin Velid gibi İslâmın Kılıcı yani Seyfullah’ı netice verdi.

Berâ’ İbn-i Âzib radiya’lâhu anhümâ’dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem Uhud (harbi) günü piyâde (okçu asker) ler üzerine -ki, bunlar elli kişi idiler- Abdullâh İbn-i Cübeyr’i kumandan ta’yîn etmişti de onlara hitâben:

– (Ashâb’ım! Size gösterilen) şu yerinizden sakın ayrılmayınız! (Bizim harp saffından ayrıldığımızı, inhizâma uğradığımızı, yâhut) biz (im öldürüldüğümüzü, atlarımız) ı kuşların kaptığını görseniz de size ben haber gönderinceye kadar (yerinizi bırakmayınız!). Yine siz, bizim düşmanları hezîmete uğratıp onları çiğnediğimizi görseniz de size ben haber gönderinceye kadar yerinizden ayrılmayınız! diye kat’î emretti.

Bunu müteâkıp (harp başladı ve ilk hamlede) müslümanlar müşrikleri hezîmete uğrattılar.

Râvî Berâ’ İbn-i Âzib demiştir ki:

Va’llâhi ben (o sırada düşman ordusundaki müşrik) kadınları gördüm ki, onlar elbîselerini toplamışlar; bacaklarındaki halhalları, baldırları görünerek (ya bozgun askeri teşcî’ için, yâhut, kaçarak Uhud dağına çıkmak için) sür’atle koşuyorlardı. Müslümanların bu galebesi üzerine Abdullâh İbn-i Zübeyr’in kumandasındaki piyâde okçular biribirlerine:

– Arkadaşlar, ganîmet, ganîmet! Cephedeki arkadaşlarınız düşmana galebe etti. Daha burada ne bekliyorsunuz? (Gidelim, biz de ganîmete konalım) dediler. Abdullâh İbn-i Cübeyr bunlara karşı:

– Arkadaşlar, Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’in size verdiği emri unuttunuz mu? dediyse de maiyeti:

– Va’llâhi arkadaşların yanına muhakkak gideceğiz, ganîmetten bize isâbet edeni elbette alacağız! diye ısrâr ettiler. Ve (me’mûr oldukları yeri bırakarak ordunun içine karıştılar.) Onlar varır varmaz yüzleri geldikleri tarafa çevrildi. Ve ordu (nun küllî kuvvetleri) münhezim olarak (Medîne’ye) yönel (erek ric’ate başla) dı. Bu meş’ûm vaziyet ânında idi ki, Resûlullâh askerin geri kalanlarını:

– (Ey Allâh’ın kulları bana geliniz, ey Allah’ın kulları bana geliniz; ben Allâh’ın Resûlüyüm! Her kim geri döner de düşmana hücûm ederse, ona Cennet vardır, diye) çağırıyordu. O sırada Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem’in yanında on iki kişiden başka kimse kalmamıştı.

Uhud harbinde müşrikler bizden yetmiş kişi şehîd ettiler. Halbuki Bedir harbinde Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem ile Ashâb’ı, müşriklerden yüz kırk kişiyi elde ederek bunun yetmişini katl, yetmişini esîr etmişlerdi. (Harp kesildiği sırada müşriklerin reîsi) Ebû Süfyân (müslümânlara karşı) üç def’a:

– İçinizde Muhammed var mı? (Sağ mıdır?) diye seslendi. Fakat Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem, Ashâbını Ebû Süfyân’a cevap vermekten men’ etti. Sonra Ebû Süfyân üç kere:

– İçinizde İbn-i Ebî Kuhâfe (ki, Ebû Bekr-i Sıddîk’tır) var mıdır? dedi. Sonra da yine üç def’a:

– İçinizde İbnü’l-Hattâb var mıdır? diye sordu. Bütün bunlardan sonra da Mekke müşriklerine dönerek:

– Anladınız a, bunların hepsi öldürülmüş, dedi. Bunun üzerine Ömer kendini tutamıyarak:

– Ey Allâh’ın düşmanı, yalan söyledin! İyi bil ki, senin o saydığın zatların hepsi hayattadırlar; yarın (Mekke fethedilirken) sana zarar verecek kuvvetimiz bâkîdir, diye haykırdı.

Ebû Süfyân Ömer’e karşı:

– Bu gün Bedir gününün karşılığıdır. Harp (tâlii) kuyunun iki kovası gibi biri iner biri çıkar. (Kâh siz gâlip gelirsiniz, kâh biz). Şimdi siz maktullerinizin içinde işkence ile öldürülmüş kimseler bulacaksınız. Bunu ben emretmedim. Maamâfih bana fenâ da görünmedi, dedi. Sonra Ebû Süfyân:

– Âlî ol Hübel, âlî ol Hübel! diye recez inşâdına başladı. Bunun üzerine Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem Ashâb’a:

– Ebû Süfyân’a cevâp vermeyecek misiniz!? buyurdu. Ashâb:

– Yâ Resûla’llâh, ne diyelim? diye sordular. Resûlullâh:

– Allah yücedir, Allah uludur, diye cevâp veriniz! buyurdu. (Ashâb da bu vechile cevâp verdiler. Bu def’a) Ebû Süfyân:

– Bizim Uzzâ’mız var, sizin Uzzâ’nız yok, demişti. Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem Ashâb’a:

– Ebû Süfyân’a cevâp vermeyecek misiniz? Ashâb:

– Yâ Resûlullâh! Ne diye cevâp verelim? diye sordular. Resûlullâh:

– Allah bizim Mevlâmızdır, halbuki sizin Mevlânız yoktur, deyiniz! buyurdu. (Ve o yolda cevap verildi).

O zat (A.S.M) ile tüm kâinat alakadar olduğu gibi dağlar ve dağlarla müekkel meleklerde alakadar idi.O’nu korumakla vazifelendirilmişlerdi.Dağlar memur,melekler müekkel idiler.Vazifelerini yapmazlarsa onlarda tazib edilirler.Vazifedar birer memurdurlar:

Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem eşi Âişe radiya’llâhu anhâ’dan rivâyet olunduğuna göre, Âişe (bir kere) Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem’e:

– (Yâ Resûla’llâh) sana Uhud (gazâsı) gününden daha şiddetli olan bir gün irişti mi? diye sormuş, Resûlullâh:

– Yâ Âişe! Kavmin (Kureyş) den gelen birçok zorluklarla karşılaştım. Fakat onlardan Akabe günü karşılaştığım müşkül vaziyet hepsinden zorlu idi: ben (Kureyş’ten gördüğüm ezâ üzerine Tâif’e gidip) hayâtımın sıyânetini Abd-i Külâl’ın oğlu İbn-i Abd-i Yâlîl’e teklîf ettiğim zaman dileğime cevap vermemişti. Ben de kederli ve mütehayyir bir halde yüzümün doğrusuna (Mekke’ye) dönmüştüm. Bu hayretim “Karn-i Seâlib” mevkiine kadar devâm etti. Burada başımı kaldırıp (semâya) baktığımda bir bulut beni gölgelendirmekte olduğunu gördüm. Buluta (dikkatle) baktığımda bunun içinde Cibrîl bulunduğunu gördüm. Şimdi Cibrîl bana:

– (Yâ Muhammed!) Allah, kavminin senin hakkındaki dediklerini muhakkak işitti. Seni sıyâneti esirgediklerine de vâkıf oldu. Allah sana şu dağlar Meleğini gönderdi (emrine müheyyâdır), kavmin hakkında ne dilersen ona emredebilirsin!, dedi. Bunun üzerine de dağlar (emrine müsahhar olan) Melek seslenip selâm verdi. Sonra:

– Yâ Muhammed! dedi, Cibrîl’in söylediği bir hakîkattır: sen ne dilersen emrine hazırım; eğer (Ebû Kubays ile Kayakan denilen) şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine (çökerek) birbirine kavuşmasını (ve müşrikleri tamâmiyle ezmesini) istersen (onu da emret!) dedi. Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem de:

– (Hayır, ben onu istemem) ben isterim ki, Allah bu müşriklerin sulbünden yalnız Allâh’a ibâdet eden ve Allâh’a hiç bir şey’i şerik kılmayan (müvahhid) bir nesil meydana çıkarsın! dedi.

Dağlar o zata birer minber oldular,orada davasını tebliğ etti,ilan etti.Tıpkı Abdullâh İbn-i Abbâs radiya’llâhu anhumâ’dan gelen rivâyete göre şöyle demiştir:

“Habîbim, en yakın kavim ve kabîleni (Allâh’ın azâbiyle) korkut!” meâlindeki âyet nâzil olduğunda Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem (bir gün evinden çıktı. Tâ Safâ dağına ve biribiri üzerine yığılmış büyük taş kümelerinin yanına vardı, en yüksek bir kayanın üstüne çıkıp yükseldi. Sonra:= ey Kureyş buraya geliniz, toplanınız!. Büyük bir iş karşısında bulunuyorsunuz, diye seslendi). Kureyş kabîlelerini, ey Fihr oğulları, ey Adiy oğulları (ey Abd-i Menâf oğulları, ey Abdü’l-Muttalib oğulları) diye oymak oymak çağırmağa başladı.

Acaba övülen kim idi? Sahabe mi,Uhud mu?Sahabenin gölgesinde Uhud’da hissesini almıştı.

Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den gelen rivâyete göre, Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

(Ey müstakbel müslümanlar!) Sakın Ashâb’ıma sebb ü şetm etmeyiniz. (Onların şeref ve fazîleti yüksektir. Bakınız!) Sizden birinin Uhud (dağı) kadar altın sadaka verdiği farzedilse, bu (muazzam sadakanın sevâbı) Ashâb’dan birisinin iki avuç (hurma) sadakası (fazîleti) ne erişemez. (Hattâ) bunun yarısına da ulaşamaz.

Dağlar ve taşlar katılıklarına rağmen emri anlıyor ve itaat ediyorlardı.Anlamayanlar ise taştan daha sert ve katı,enaniyeti dağdan daha büyük:

Enes İbn-i Mâlik radiya’llâhu anh’den rivâyet olunduğuna göre, Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem bir kere Ebû Bekr, Ömer, Osman (radiya’llâhu anhüm) ile birlikte Uhud’e çıkmıştı. Orada bulundukları sırada dağ deprendi. Bunun üzerine Resûlullâh: Ey Uhud, uslu dur! Bil ki, üstünde bir Peygamber, doğru seciyeli bir zât, iki de şehîd bulunuyor, buyurdu.

Saraylara geçilen birer basamak idiler bu dağlar,özellikle Hirâ…Cennet saraylarının birer incileri,âyet incileri birer gerdanlık gibi orada,Hirâ –da takılmıştı.

Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den: “Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem (Hırâ’ dağında iken) yanına Cibrîl gelmiş de şöyle demiştir” dediği rivâyet olunmuştur: Yâ Resûla’llâh! İşte şu Hadîce’dir; sana doğru geliyor. Yanında bir kap var; içinde katık, yâhut taâm, yâhut şerbet var. Hadîce sana geldiğinde ona, Rabb’inden ve benden selâm söyle! Ve Cennet’te inciden yapılmış bir sarayla da müjdele ki, onun içinde (Hadîce’nin hoşlandığı gibi) gürültü, patırdı yok ve çalışmak, çabalamak da yok!

Uhud rasulullahı hüzünlendiren Hz.Hamza’nın katlinede sahne olmuştu.Şehidlerin seyyidi olma şerefine bu dağda erişmiş,giden hacıları o dağda dağ-dâr edip dağlamaktadır.

Ubeydullâh İbn-i Adiy İbn-i Hıyâr’dan rivâyete göre, Ubeydullâh (Hazret-i Hamza’nın kâtili) Vahşî’ye:

– Bize Hamza’nın katlini anlatır mısın? diye sordu. O da:

– Evet, diyerek şöyle anlattı: Hamza Bedir harbinde Tuayme İbn-i Adiy İbn-i Hıyâr’ı öldürmüştü. Efendim olan Cübeyr İbn-i Mut’im bana: Eğer amucam Tuayme’ye bedel Hamza’yı öldürürsen sen hürsün! dedi. Vahşî der ki: Ayneyn yılı halk Medîne’ye sefere çıkınca – Ayneyn Uhud dağı cânibinde bir dağdır. Bununla Uhud arasında bir vâdî vardır- ben de halk ile berâber harbe çıktım. Harb nizâmında sıralandığımızda (Kureyş tarafından) Siba’ çıktı. Cenk edecek mübâriz istedi. Buna karşı Abdulmuttalib’in oğlu Hamza çıktı. Ey Siba’, ey Ümm-i Enmar kadının oğlu! Allâh’a ve Resûlullâh’a muhâlefet etmek mi istersin? dedi. Vahşî der ki: Sonra Hamza, Siba’ üzerine yürüdü. Herif dünkü gün gibi (yok) oldu. Vahşî (sözüne devâm ederek) dedi ki: Bu sırada ben Hamza’yı vurmak için bir taş arkasına gizlendim. Ve bana yaklaşınca harbemi (kısa mızrağımı) ona attım ve mızrağımı Hamza’nın kasığına yerleştirdim. Mızrak Hamza’nın tâ iki oyluk üstünün arasından çıkmıştı. İşte bu mızrak Hamza’yı olduğu yere çökertti (öldü). Mekkeliler harbden dönerken ben de onlarla berâber geri döndüm. Ve Mekke’de İslâm dîni yayılıncaya kadar orada oturdum. (Mekke’nin fethi üzerine) Tâif’e kaçıp gitmiştim. O sırada Tâifliler (toptan müslümân olduklarını arzetmek üzere) Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’e bir hey’et gönderdiler. Bana da (korkma git) Resûlullâh elçiyi ürkütmez dediler. Ben de hey’etle berâber yola çıktım. Tâ Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’in huzûruna kadar vardım. Resûlullâh beni görünce:

– Sen Vahşî misin? buyurdu. Ben:

– Evet! dedim. Resûlullâh iki def’a:

– Hamza’yı sen mi katletmiştin? buyurdu.

– Bu iş, size erişen haber vechile oldu! dedim. Resûlullâh:

– Yüzünü benden saklamağa gücün yeter mi? buyurdu. Vahşî dedi ki: Ben de hemen huzurdan çıktım. Resûlullâh vefât edip de (Ebû Bekir zamânında) Müseylimetü’l-Kezzâb çıkınca (kendi kendime) tam sırasıdır, muhakkak ben Müseylime’ye karşı çıkarım. Umarım ki, ben Müseylime’yi tepelerim de bu hizmetimle Hamza’ya karşı irtikâb ettiğim cinâyeti karşılarım! dedim. Ve Müseylime üzerine sevk olunan ordu ile hareket ettim. Bu muhârebede gâlib, mağlûb olan oldu. Bir de ne göreyim? Yıkık bir duvarın karaltısında bir kişinin (Müseylime’nin) durduğunu gördüm. Herif: Sanki esmer bir deve (benzi kül gibi), başının saçı dağınık bir halde. Vahşî der ki: Hemen (Hamza’yı vurduğum) harbemi attım… Onun iki memesi arasına yerleştirdim. (Bir halde ki:) Harbem herifin tâ iki küreği arasından çıktı. Bunun üzerine Ensâr’dan bir kişi maktûle doğru koştu ve başına bir kılıç darbesi indirdi.

Sarp ve güç yol olan dağ yolu,aynı zamanda emniyet verici,güven aşılayıcı bir yol…gidilen Ensâr’ın yolu olmakla beraber,Ensâr’ın yoluda dağ yoludur:

Enes İbn-i Mâlik radiya’llâhu anh’den rivâyete göre şöyle demiştir: (Huneyn ganîmetinin sûret-i taksîmi hakkında Ensâr’ın i’tirâzı üzere) Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem Ensâr’dan çoklarını (bir çadır altında) topladı. (Îrâd ettiği hutbesinde ezcümle) şunları söyledi: Şüphesiz ki, Kureyş câhiliyyet devrine yakındır. Ve (harb görmüş) musîbet-zededir. İstedim ki, onların bu bozuk vaziyetlerini düzelteyim, ve bu sûretle onları (İslâm harîmine) ısındırayım. (Bunun için onlara çok pay verdim). Siz memnûn olmaz mısınız ki, herkes aldığı dünyâlıkla (âilesine) dönüp giderken, siz, Resûlullâh ile birlikte evlerinize dönüp gidesiniz?. Ensâr (bir ağızdan):

– Râzıyız, memnûnuz yâ Resûla’llâh! diye bağrıştılar. Bunun üzerine Resûlullâh:

– Ey Ensâr! İnsanlar açık bir vâdîye sülûk etseler de Ensâr dar bir dağ yolunu ihtiyâr etse muhakkak ben dar veya bol Ensâr’ın yolunda giderim! buyurdu.

Bazıları için hüzün kaynağı olan dağlar,bir çokları için müjde kaynağı oldu.Ferahlık üflenen yer oldu.

Kâ’b İbn-i Mâlik bunlardan biri.Kendi anlatıyor:

“Vaktâki ellinci günün sabahında sabah namazını kıldım. Ve evlerimizden birinin damı üzerinde bulunuyordum. Öyle bir halde oturuyordum ki, Allâhu Teâlâ’nın (Tevbe Sûresinde) zikrettiği vechile hayâtım bana güçleşmişti. Ve yeryüzü bütün genişliği ile başıma dar gelmişti. İşte bu sırada Sili’ dağı üzerinde en yüksek sesiyle: “Ey Ka’b İbn-i Mâlik, müjde!” diye olanca kuvvetiyle bağıran birisinin sesini işittim. Hemen secdeye kapandım. Ve anladım ki (darlık gitmiş) genişlik gelmiştir. Ve Resûlullâh sabah namazını kıldığı zaman Allâh’ın bizim üzerimize tevbesini (nedâmetlerimizin kabûlünü) i’lân etmiştir de halk bize müjdelemeğe koşmuştur. Arkadaşlarım tarafına da birtakım müjdeciler gitmişlerdi. Bana da bir kişi (Zübeyr İbn-i Avvâm müjdelemek üzere) atını sürmüştü, ve Eslem kabîlesinden bir müjdeci (Hamza İbn-i Amr) da koşup Sili’ dağının üstüne çıkmıştı. Bunun sesi attan sür’atli idi.

Sevimli sesini işittiğim bu müjdecim bana gelince üzerimdeki iki kat elbîsemi hemen çıkarıp müjdelik olarak ona giydirdim. Vallâhi o gün bundan başka elbîsem yoktu. (Ebû Katâde’den) iğreti iki kat elbîse alıp giydim.

Bu davet merkezleri kimilerini cennete hazırlar,emin ve güvenilirliliğini tasdik ettirirken,kimileri içinde cehennem odunu olmanın ötesine gitmemiştir.Oralar birer mihenk oldular:

İbn-i Abbâs radiya’llâhu anhümâ’dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur: (Habîbim, en yakın kavim ve kabîleni Allâh’ın azâbiyle korkut. Meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olduğunda) Bir gün Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem Safâ (tepesine ve birbiri üzerine yığılmış büyük taş kümelerinin yanına vardı. En büyük bir kaya) ya çıktı. Sonra:= Ey Kureyş buraya geliniz! Büyük bir iş karşısında bulunuyorsunuz! Diye seslendi. (Ve Ey Fihr oğulları, ey Adiy oğulları, ey Abd-i Menâf oğulları, ey Abdülmuttalib oğulları! Diye Kureyş’i oymak oymak çağırmağa başladı. Bütün) Kureyş Peygamber’in yanına toplandılar. Ve: Sana ne oldu? diye (niye çağırdığını) sordular. Sonra Resûl-i Ekrem (hitâbete başlayıp):

– Ey Kureyş, bana söyleyiniz. Şimdi ben size: (Şu dağın eteğinde) düşman (süvârîsi var) sizi ya sabah baskınına, yâhud akşam baskınına uğratacaktır, diye haber versem beni tasdîk eder misiniz? diye sordu. Kureyş (bir ağızdan):

– Evet tasdîk ederiz (çünkü bütün tecrübelerimizde seni doğru bulduk) dediler. Resûl-i Ekrem:

– Öyle ise ben sizi şiddetli bir azâbın karşısında intibâha dâ’vete me’mûrum, buyurdu. (Resûl-i Ekrem’in bu dâ’veti hiç bir muhâlefetle karşılanmadı, yalnız) Ebû Leheb:

– Ey Muhammed (yazık sana) helâke, hüsrâna uğrayasın. Bunun için mi bizi buraya topladın? demişti. (Ve yerden bir taş alıp atmak istemişti.) Bunun üzerine Allâhu Teâlâ: ( = Ebû Leheb’in iki eli kurusun) âyetiyle başlıyan sûreyi inzâl buyurdu.

Âişe radiya’llâhu anhâ’dan şöyle hikâye ettiği rivâyet olunmuştur:

Bir zaman on bir kadın bir yerde oturmuşlar ve kocalarının hal ve şânından bir şey saklamayıp birbirlerine bildireceklerine dâir aralarında sözleşmişler ve bağlanmışlardı. Bunlardan BİRİNCİ kadın demiştir ki:

Benim kocam taşlık bir dağ başındaki arık bir devenin etidir. Kolay değil ki çıkıla, semiz değil ki (nâs tarafından hânelerine) nakloluna. İKİNCİ kadın da demiştir ki:

Kocamın hâlini izhâr ve işâe edemem. Korkarım ki, onları bir şey bırakmadan sayabileyim. Çünkü onun fenâlıklarını sayacak olursam gizli, âşikâr her hâlini sayıp dökmek zorunda kalacağım. Bu ise imkânsızdır. ÜÇÜNCÜ kadın da:

Benim zevcim upuzun bir sefîhdir. Ayıblarını söylersem beni boşar, susarsam (kocam aklı başında bir kimse olmadığından, bilâ-sebeb beni) kendisinden uzak bırakır. DÖRDÜNCÜ kadın ise (zevcini methederek):

Necid sahrâsının gece hayâtı gibidir. Ne sıcaktır, ne soğuk, (Mu’tedil seciyede halûk bir kimsedir.) Evimizde ne korku vardır, ne kırgınlık, demiştir. BEŞİNCİ kadın da şöyle medhetmiştir:

Benim kocam da evine geldiğinde sanki (avdan gelen) bir parsdır. (Avını bana getirir, koynumda mışıl mışıl uyur.) Evden çıkınca dışarda o bir arslandır. (Arslan payı kazanır.) Evdeki masrafımı hiç sormaz. ALTINCI kadın da şöyle zem eder:

Kocam oburdur. Yemek yerken siler süpürür, içerken de su kabını kurutur. Yatarken de yorganına bürünür, (hânenin bir köşesinde tek başına) uyur. Ve benim hüznümü anlamak ve gidermek için elbîseme elini sokmaz. YEDİNCİ kadın da:

Kocam erlik vazîfesini îfâdan âciz ve işini bilmez ahmak bir kişidir. Her derd onun derdidir (vücûdu hastalık makarrıdır ve huysuz) başımı yarar, vücûdumu yaralar. Her şey onun vurmak yarmak âletidir, demiştir. SEKİZİNCİ kadın da kocasını şöyle över:

Onun vücûduna dokunurken tavşana dokunur gibi yumuşaktır. O güzel kokulu bir nebât gibi hoş kokar. DOKUZUNCU kadın da şöyle över:

Kocamın evi yüksek direklidir. Kılıcının hamâili uzundur. Ocağının külü çoktur. Evi de mecma-i nâsa yakındır (yâni evi şahânedir, kendisi uzun boyludur, evi de misâfir kabûl edilecek yerdedir.) ONUNCU kadın da kocasını şöyle övmüştür:

Zevcim mâliktir, hem ne kadar mâlik ve sâhibdir? Artık hatır ve hayâlinizden geçen her hayra mâlik ve sâhibdir. Zevcimin bir sürü develeri vardır ki, onların çökecek geniş eylek yerleri vardır. Fakat yaylım yerleri azdır. (Bununla develer yayılmıya gönderilmeyip misâfire kesilmek için evin yanında eylik yerinde bulundurulur demek istiyor) develer ud sesi duyunca -ki, misâfiri eğlendirmek üzere saz ve âhenk âlâtı çalınmasıdır- O zaman develer boğazlanacaklarını anlarlar. ON BİRİNCİ kadın (ki Ümm-i Zer’dir ve zevcinin hüsnü maâşereti cihetiyle en bahtiyar olanıdır. Âile hayâtını şöyle anlatmıştır.) Kocam Ebû Zer’dir. (Azîz hemşîrelerim,) bilseniz Ebû Zer’ ne semâhatli ve ahlâklı bir kişidir. O iki kulağımı mücevherât ile hareket ettirir. (Bakınız), pazularım tombullaştı, (vücûdum semirdi) ve beni ferîh ve fahûr kıldı ve yüceltti. Ben de hemen yüceldim ve ferîh ve fahûr oldum. O beni, Şık denilen bir dağ kenârında küçük koyun sürücüğü olan bir kabîle içinde buldu. Sonra beni atları kişner, develeri böğürür, ekinleri sürülüp dâneler (samanından) ayrılır müreffeh ve mes’ûd bir cemiyet içine getirdi. Şimdi ben onun yanında ne söylersem red olunmam, sabaha kadar uyurum, (kimse beni uyandırmaz. Bol süt) içerim. Artık içecek hâlim kalmaz. (Bundan sonra Hazret-i Âişe Ebû Zer’ âilesinin efrâdını birer birer rivâyet ediyor ve Ümm-i Zer’ diyor ki:)

Ebû Zer’ ‘in anası var. Ah bilseniz, Ümm-i Ebî Zer’ (yâni bu kadın) ne kadındır. Onun zahîre anbarları, eşyâsını koyduğu hararları gâyet büyüktür. Evi de geniştir. Ebû Zer’in oğlu, bilseniz o ne zarâfetli gençtir. Onun yattığı yer kılıcı çekilmiş kın gibidir (kendisi de kılınç gibi parlak ve zarîftir) düzgün ve boylu boslu olup karnı çıkık değildir. O, dört aylık bir kuzunun kol tarafiyle doyar (çok yemez). Ebû Zer’in kızı, o terbiyeli kızdır: Babasına itâatlidir, anasına da itâatlidir. (O âilenin zîneti, babasının, anasının göz bebeğidir). O dilber kızın vücûdu elbîsesini doldurur ve hüsnü ânı, edeb ve iffeti ortağının veya akran ve emsâlinin gayretini ve hayretini celbeder. Ebû Zer’in câriyesi, bilseniz o ne sadâkatli câriyedir. Âile esrârımızı kimseye söylemez; evimizin azığını aslâ ifsâd ve isrâf etmez. Ve evimizde çör, çöp bırakmaz, temiz tutar. Nâmusludur, evimize kir getirmez.

Ümm-i Zer’ anlatmağa devâm edip der ki: Bir gün Ebû Zer’ evden çıktı. Her taraf süt tulumları, yağ çıkarılmak için çalkanmakda idi. (Bolluk ve bahar mevsimi idi.) Yolda bir kadına rast geldi. Kadının yanında pars gibi (çevik) iki çocuğu vardı. Koltuğunun altından kadının memeleriyle oynuyorlardı. (Kocam bu kadını sevmiş) beni bıraktı, onu nikâh edip aldı. Ondan sonra ben şeref sâhibi bir adamla evlendim. O da fütursuz yürür ve en güzel ata binerdi ve Hat ma’mûlâtından mızrağını alırdı ve akşam üzeri deve ve sığır nev’inden bir çok hayvan sürüp bana gelirdi ve getirdiği her güna hayvanlardan, kölelerden, câriyelerden birer çift verirdi. Bu kocam da bana: Ey Ümm-i Zer’ istediğin gibi ye, iç ve akrabâna ihsân et, derdi. Ümm-i Zer’ der ki: Bununla berâber ben bu ikinci kocamın bana verdiği şeylerin hepsini bir araya toplasam Ebû Zer’in en küçük kabını dolduramaz.

Hadîsin râvisi olan Hazret-i Âişe der ki: Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem (hatırımı tatyîb ederek) Ey Âişe, ben sana Ebû Zer’in Ümmü Zer’e nisbeti gibiyim. (Şu farkla ki, Ebû Zer’ Ümmü Zer’i boşamıştır. Fakat ben seninle berâber yaşıyacağım) buyurdu.

El-Eş’arî Ebû ‘Âmir radiya’llâhu anh’den Nebî Salla’llâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittiği rivâyet olunmuştur: (Bir zaman gelecektir ki) ümmetimden muhakkak birtakım zümreler türeyecektir. Bunlar zinâ etmeyi, ipekli elbîseler giymeyi, şarab içmeyi, def, dümbelekler (çengi, çiğâna ile) eğlenmeyi halâl ve mübâh sayacaklar. (Bunlardan) birtakım (merhametsiz, hodgâm) zümreler de dağ mesîrelerine yanlayacaklar, onlara âit koyun sürüsü ile çoban sabahları yanlarına gelecek, (akşamları gidecek). Bunlara bir fakir bir hâcet için gelecek de bu (duygusuz insan) lar fâkîre: Haydi (bugün git) yarın gel! Diyecekler. Bunun üzerine Allah (sevip eğlendikleri) dağı üzerlerine indirerek bir kısmını helâk edecek, (sağ kalan) öbürlerini de kıyâmet gününe kadar maymun ve domuz sûretlerine tebdîl edecek.

Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den Resûlu’llâh Salla’llâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: Mü’min kişinin benzeri ekin nev’inden bir sâk üzerine biten tâze ot gibi (yumuşak) tır; hangi taraftan ona rüzgâr dokunursa rüzgâr onu eğer (fakat o yıkılmaz, yine doğrulur). Doğrulunca rüzgâr belâsı ile yine eğrilir (fakat yine yıkılmaz, doğrulur ve doğru kalır). Hak’tan yüz çeviren fâcir kişinin benzeri de sert ve düz çam ve dağ servisi gibidir ki, Allah onu tâ dilediği vakit (bir def’ada) söker, devirir.

Yine Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den rivâyete göre, Nebî Salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

Her kim bir dağdan (yüksek bir yerden) kendisini aşağıya atıp öldürürse, bu intihar eden kimse cehennem ateşinde ebedî ve dâimî sûrette kendisini yüksekten aşağıya bırakır (bir halde azâb olunur). Şu bir kimse de zehir içer de, canına kıyarsa zehiri elinde içer bir halde ebedî ve dâimî bir sûrette cehennem ateşinde (azâb olunacak) tır. Her hangi bir kimse de kendisini (bıçak gibi) bir demir parçasiyle öldürürse, o da bıçağı elinde karnına vurarak ebedî ve dâimî sûrette cehennemde (azâb olunacak) tır.

Abdullah İbn-i Mes’ûd radiya’llahu anh’den (Tâbi’î büyüklerinden Hâris İbn-i Süveyd) iki hadîs rivâyet etmiştir. Bunun birisi Nebî Salla’llahu aleyhi ve sellem’den, öbürüsü İbn-i Mes’ûd (şahsî bir mütâlea olarak) der ki: Mü’min kişi (irfan nûriyle) günahlarını (hayâlinde büyüterek) şöyle görür: Gûyâ o mü’min bir dağın eteğinde oturuyor ve dağın üzerine çökmesinden Korkuyor. Fâcir kişi de günahlarını, burnunun üstüne konan bir sinek gibi sanır. Râvî (İbn-i Şihâb) der ki: Bu hadîsi bana şeyhin eli burnunun üstünde olarak rivâyet etti.

Sonra İbn-i Mes’ûd (Resûlu’llah Salla’llahu aleyhi ve sellem’den rivâyet ederek) der ki: Allah kulunun tevbesinden şu kişinin ferâhından çok ferahlanır ki (seferber bir halde olan) bu kişi, yanında devesi, üstünde suyu, azığı olduğun halde varıp sahrâda korkunç bir yere inmiş, başını yere koyarak hafif bir uyku uyumuştu. Uyanınca devesinin başını alıp gittiğini anladı. (Adamcağız devesini aramağa çıktı). Harâret, susuzluk, yâhut Allah’ın dilediği ıztırab adamcağızın üzerinde şiddetle icrâ-yı te’sîr edince (kendi kendisine) eski yerime olsun döneyim, diye dönüp geldi. Az bir uyku kestirip sonra başını kaldırınca devesini yanında buldu.

-RİSALE-İ NURLARDA:

-DAĞLAR:” “Taleb-i Rü’yet” hâdisesinde, meşhur dağın tecelli ile parçalanması ve taşlarının dağılması gibi; umum rûy-i zeminde aslı sudan incimad etmiş âdeta yekpare taşlardan ibaret olan ekser dağların zelzele veya bazı hâdisat-ı arziye suretinde tecelliyat-ı celaliye ile o dağların yüksek zirvelerinden o haşyet verici tecelliyat-ı celaliyenin zuhuruyla taşlar parçalanarak, bir kısmı ufalanıp toprağa kalbolup, nebatata menşe’ olur. Diğer bir kısmı taş kalarak, yuvarlanıp derelere, ovalara dağılıp, sekene-i zeminin meskeni gibi birçok işlerinde hizmetkârlık ederek ve mahfî bazı hikem ve menafi’ için kudret ve hikmet-i İlahiyeye secde-i itaat ederek, desatir-i hikmet-i Sübhaniyeye emirber şeklini alıyorlar.”(S.249,251)

“Cenab-ı Hak, Hazret-i Davud Aleyhisselâm’ın tesbihatına öyle bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir eda vermiştir ki: Dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misillü ve birer insan gibi bir serzâkirin etrafında ufkî halka tutup; bir daire olarak tesbihat ediyorlardı.”(S.259)

“Demek her dağ, insanların lisanıyla aks-i sadâ sırrıyla tesbihat yaptıkları gibi, kendi elsine-i mahsusalarıyla dahi Hâlık-ı Zülcelal’e tesbihatları vardır.”(S.259)

“Evet hakikattır. Mağaralı her dağ, her insanla ve insanın diliyle papağan gibi konuşabilir. Çünki aks-i sadâ vasıtasıyla dağın önünde sen “Elhamdülillah” de. Dağ da aynen senin gibi “Elhamdülillah” diyecek. Madem bu kabiliyeti, Cenab-ı Hak dağlara ihsan etmiştir. Elbette o kabiliyet, inkişaf ettirilebilir ve o çekirdek sünbüllenir.”(S.259)

“Dağları zemininize kazık ve direk yaptım”(S.391,Amme.7,Hicr.19,Kaf.7,Naziat.32)

“Su ve hava ve toprağın direği ve kazığı, dağlardır. Zira dağlar, suyun mahzeni, havanın tarağı (gazat-ı muzırrayı tersib edip, havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmisi (bataklıktan ve denizin istilâsından muhafaza eder) ve sair levazımat-ı hayat-ı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları, şu suretle hane-i hayatımız olan zemine direk yapan ve maişetimize hazinedar tayin eden Sâni’-i Zülcelal Vel’ikram’a, kemal-i ta’zim ile hamd ü sena eder.”(S.392,375,M.235)

“Yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz.”(S.432,392)

“Zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı hasiyetleriyle beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzar ve iddiharları, dağ metanetinde bir kuvvetle yine o Sâni’-i Hakîm’in vücub ve vahdetini ve kemal-i rububiyetini gösterir. Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir Sâni’-i Hakîm’in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla haşmet-i saltanatını ve kemal-i rububiyetini gösterir.”(S.658,674)

“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mekke’den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebir namındaki dağa çıktılar. Sebir dedi: “Ya Resulallah, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa, Allah beni tazib eder. Onun için korkarım.” Cebel-i Hira çağırdı:

“Bana gel.” Bu sır içindir ki, ehl-i kalb, Sebir’de havf ve Hira’da da emniyeti hissederler. Bu misalden anlaşılır ki: O koca dağlar, birer müstakil abddir, müsebbihtir ve vazifedardırlar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanır ve severler; başıboş değillerdir.”(M.134,K.K.458)

“Bu dünya boş değil, hâlî dağlar, boş sahralar Cenab-ı Hakk’ın ibadıyla doludur.”(L.228)

“Dağların zeminden emr-i Rabbanî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek; zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlarını bozmuyor. Demek nasılki sefineleri sarsıntıdan vikaye ve müvazenelerini muhafaza için onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de dağlar, zemin sefinesine bu manada hazineli direkler olduklarını, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan

(Dağları direk (yapmadık mı?)” Nebe’ Sûresi, 78:7.)- (Yeryüzünde sâbit dağlar diktik.” Hicr Sûresi, 15:19.)- (Dağları sapa sağlam dikti.” Nâziât Sûresi, 79:32.)gibi çok âyetlerle ferman ediyor.

Hem meselâ, dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi menba’lar, sular, madenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmane ve müdebbirane ve kerimane ve ihtiyatkârane iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki; bilbedahe kudreti nihayetsiz bir Kadîr’in ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîm’in hazineleri ve anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbat ederler.”(Ş.113,49-50,603, L.364,Ms.195,T.341,387,Mh.73,Amme.7, Hicr,19,Kaf.7, Naziat.32)

MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Yoruma kapalı .