HARİCİLER VE UZANTISI

HARİCİLER VE UZANTISI

Hz.Osman halim yani hilim sahibi yumuşak yapılı bir insandı.Çevresi çevresini bu özelliğinden dolayı çevrelemişti.

Akraba ve yakını olan İbn-i Âmir-i vali tayin etmesi kendisine sıkıntılar açmıştı.

Hz.Muaviyenin Hz.Osmandan habersiz iş yapması sıkıntıyı arttıran sebeblerden idi.

Özellikle Müslüman olduğunu ifade eden münafık Abdullah bin Sebe’ nifak hareketleriyle barutu ateşleyici oldu.Ve artık Hicaz,Basra,Kûfe ve Şam’ı karıştırmaya başladı.

Sürekli Hz.Ali’nin üstünlüklerini öne sürerek,Hz.Osman’ı küçük düşürüyordu.

Fitnenin ayak sesleri,patlamak için ciddi bir ateşleme bekliyordu.

Felaketin geleceği önceden biliniyor ve Hz.Osman’ın korunması amacıyla muhafız görevlendirilmesi kendisine teklif ediliyordu.O ise Allah’a olan ziyade tevekkülüyle âkibeti beklemekteydi.

Amaçlar ve hesapların farklılığı birleşilecek tek bir noktanın oluşumunu tamamlamak için çaba gösterilmekteydi.

Kûfe ve Basradan gelenler söz birliği yapmış gibi,hepsinin idareden memnuniyetsizliği dile getirilerek Hz.Omanın bulunduğu makamdan indirilmesi hep beraber dile getiriliyordu.

40 gün evi muhasara altında tutulmuş,Merva’nın tahrikleri ve Hz.Osmanın onun yönlendirmesine kanması ve özellikle görevinden alınan Amr bin Âs’ın kendi ifadesiyle:”Vallahi dağ başlarında çobanlara varıncaya kadar herkesi Osman’ın aleyhinde kışkırtıp duruyordum.”

Şehid edilirken okuduğu Kur’an,İstanbul topkapı müzesinde mevcut olup aynı zamanda Özbekistan /Taşkent müzesinde olduğu da bildirilir.

Ve nihayet evine giren üç kişiden Kuteyre’nin başına ilk darbeyi vurması,Sevdan bin Himran’ın ikinci darbesiyle şehid olmuş ve isyancıların reisi Gâfikî’nin tahrikleriyle isyanın sonucuna varılmıştı.

Böylece Hz.Osman o gece gördüğü rüyadaki davete icabet etmişti.

Rasulullah kendisine demişti:”Bu akşamki iftarını bizimle birlikte yapacaksın.”

Artık halifenin seçimi ve nasbı için ayrıca fitne kazanları durulmuyor,kaynatılmaya devam ediyordu.

Hedefte Hz.Ali vardı.

Şimdi ise sırada o vardı.Daha doğrusu bir engeldi.

Valileri de değiştirmiş olması bahaneleri büyüten sebeblerden oldu.Muaviye ise Şam valiliğini bırakmamış,muhalefetini sürdürmüştür.Çünki oda babası Ebu Süfyan gibi riyasete meyyal,reisliği kolay kolay terk etmeyecek bir kimse idi.

Diğer bir ifadeyle Hz.Ali’ye sorulmuştu;neden Hz.Ebubekir ve Ömer dönemlerinde fitne olmadı da senin dönemlerinde olmaktadır?

Cevabı soru gibi keskindir;-Zira onların dönemlerinde bizler vardık,bizlerin döneminde ise onlar yoktur.

Cemel vakasıyla Hz.Âişe,Talha,Zübeyir Hz.Aliye karşı mücadele eder,Hz.Osmanın katillerinin bir an evvel bulunmasını isterler.Hz.Ali ise temkinlidir.Ancak fitne ateşi tutuşturulmuş,on bin kişi öldürülmüştür.Bunlar içerisinde cennetle müjdelenen Talha ve Zübeyirde vardır.

Hz.Ali kendisine karşı girişilen Cemel vakası sebebiyle şu hükmü verir:”Din kardeşlerimiz olup,üzerimize bağy ve huruç ettiler.”

Sıffin olayıyla da makam hırsıyla yanan Muaviye Hz.Aliyle savaşır,90 bin kişi ölür.

Birinde içtihat,diğerinde ise siyaset hakimdir.

Haricilerin ilk çıkışı da hakem olayıyla başlar.

Taraflardan Muaviye tarafında bulunupta yenileceğini anlayan Amr bin Âs Muaviyeye yaptığı teklifte:”Kur’an sahifelerini mızrakların uçlarına takalım.”sözü,kabul görür.Bu durum Hz.Ali tarafından bir hile olduğu anlaşılıp anlatılsa da anlaşılmaz ve Hz.Ali tarafındakileri durdurur.

Nihayet olayın hakemler yoluyla çözülmesine karar verilir.

Hz.Ali’nin hakemi yaşlı olan Ebu Musa el-Eş’aridir.Hz.Muaviyenin ki ise,siyaset dâhisi Amr bin Âs’dır.

İki hakem aralarında anlaşırlar.Amr bin Âs teklifinde:”Madem ki bu savaşın sebebi Muaviye ve Alidir,ben Muaviyeyi şu parmağımdaki yüzüğü çıkardığım gibi azlediyorum,diyeceğim.Sen de Ali’yi öyle azledeceksin ve kargaşa ortadan kalkmış olacak.”

Denildiği gibi yapılmak üzere taraflar toplanmış,ilk olarak Ebu Musa el-Eş’ari Hz.Aliyi azletmiştir.Ancak Amr bin Âs anlaşılanın aksine;Bu yüzüğü parmağıma takdığım gibi,Muaviyeyi de hilafet makamına nasb ediyorum,demiştir.

Böylece ilk huruç hareketi başlamış oldu.Allah’ın hükmü bırakılmış,hakemlerin hükümlerine baş vurulmuştu.Artık –Allah’tan başkasının hükmü yoktur.-sözü bayraklaşmış oldu.

Sıffin savaşında Ammar bin yasir Hz.Ali tarafında bulunup,şehit edilmişti.Huzeyme’den rivayette Peygamberimiz:”İsyancı bir kitle Ammar’ı öldürecektir.”Ancak Muaviye tarafı bunu tevil ederek,öldüren kimsenin baği yani azgın ve isyancı olacağını söylediler.

Artık Harura köyü haricilerin yerleşim merkezi oldu.Bundan dolayı kendilerine bu köye nisbetle Harura veya Haruriyye mezhebi adı da verilir.Dinden çıkmış anlamına Marika’da denilmektedir.

Şehristaninin ifadesine göre Hz.Aliyi hakem olayına kabul etmeye sevkeden haricilerdir,der.

İbni hazm ise;”Haricilerin selefleri bedevi idi,onlar Kur’an-ı Hz.peygamberin (SAM) sabit sünnetlerini anlamadan okudular.Onlardan hiçbir fıkıh bilgini yetişmemiştir.”der.

Hz.Ali’nin ifadesiyle haricilerin durumu:”Allahım,ne büyüksün!Bunlar hak söz ile batılı murad ediyorlar.Sustukları zaman bizi kederlendiriyorlar,konuştuklarında da deliller getirip onları susturuyoruz.Ancak bize karşı isyan edecek olurlarsa bizde onlara karşı çarpışırız.”

Cemel ve Sıffin savaşları sonuçta Rasulullahın şu sözleriyle netlik kazanmaktadır:”Ya Ali! Ben Kur’an-ın tenzili üzerine savaştım.Sen de te’vili üzerine savaşacaksın.”

Haricileri burada farklı kılan sebeb,hakem olayıyla Hz.Aliye karşı aşırı derecede düşmanlıkları,tıpkı rafizilerin aşırı derecede Hz.Aliye karşı olan muhabbetlerinin onları dalalete götürmesi kabilinden oldu.

Artık mevzii savaşlar başlamıştı.

Haricilerle yapılan savaş Nehrevan’da haricilerin Habbab’ın oğlu Abdullah’ı öldürüp,hamile olan hanımının karnını yararak öldürmesi ve ayrıca dört kadını daha öldürmeleriyle başlar.

Acaibdendir ki;Ellerini bağlayıp Habbab’ın oğlu Abdullahı hanımı ile birlikte götürürlerken bir hurma ağacının altında konaklarlar.O sırada ağaçtan bir hurma tanesi yere düşer.Haricilerden birisi bunu alıp ağzına atar.Bunu gören diğer arkadaşı:”Sen bu hurmayı hakkın olmayarak ve bedelini ödemeden yedin.”diye söyleyince,arkadaşı hemen hurmayı ağzından çıkarıp atar.

Arkasından yola devam edip zimmilere yani sözleşmeli ve anlaşmalı gayrı Müslim birisine ait bir domuza rastlarlar.Yine onlardan biri domuzu kılıcıyla vurup öldürür.Diğer arkadaşları:”Bu senin yaptığın yeryüzünde fesad çıkarmaktır.”der.

Bunun üzerine domuzu öldüren harici domuzun sahibini bulur ve onu razı eder.

Bundan ümidlenen Habbab bin Eret’in oğlu Abdullah onlara şöyle der.”Eğer siz bu yaptıklarınızda samimi iseniz,bana hiçbir kötülüğünüzün dokunmaması gerekir.Ben müslümanım ve İslam hakkında hiçbir kötülükte de bulunmadım.Siz bana eman verdiniz ve benim için herhangi bir korkunun olmadığını söylemiştiniz.”

Hariciler ise onun bu sözlerine hiç aldırış etmeden onu yere yıkmışlar ve boğazından kesmişlerdi.

Suçu ise;Hz.Osman,Hz.Ali ve onun görüşlerini hayır ve isabetle yâd etmiş olması idi.

Bu derece takva ve ibadette ileri olan bu insanların hayvanlara rahmet okutacak bu vahşi hareketleri tamamen şahsiyet ve kimliklerini bulamamanın veya yanlış yerde aramanın cahilane,ahmakane,bedevi ve kabaca bir göstergesi ve ifadesidir.

Hz.Ali ise Nehrevana varıp nehir kenarında haricilerden katili teslim etmelerini ister.Onlar ise bunu reddetmekle kalmayıp şöyle derler:”Biz hep birlikte onları öldürdük ve hepimizde sizin kanlarınızı akıtmağa azmetmiş bulunuyoruz.”

Ve sonuçta hezimete uğratılırlar.

Bu bize bir Musevinin bir bir iseviyi yakalayarak hesaba çekmesine benzer.Musevi der;Niçin sizin peygamberiniz bizim peygamberimize hakaret etti.İsevi şaşkındır.Ya hu,ben ne bileyim,hem Musa İsadan önce gelmiştir,benim suçum ne?

Musevi,ben onu bunu bilmem,onların suçunun cezasını sen çek,borçlarını sen öde.

Kurdun kuzuya bulduğu yeme bahaneleri.Sen niye suyu bulandırıyorsun.Oysa suyun üst başında duran kurttur.

Bu olayda ise bir içtihad farkıyla ortaya çıkmış olup,başkasına zulmedip öldürmeyi gerektirmez.

İzmirli İsmail hakkının ifadesiyle bunlar;Kur’an okuyup,fıkıh bilmeyen insanlardır.

Hariciler genel yapıları itibariyle kabalık ve katılık üzerine bina edilmiştir.

Haricilerin tam olarak ortaya çıkışı Emevilerin bitişi ve Abbasilerin ilk dönemlerine rastlar.

Haricilerin ve Şianın emevilere hilafet noktasında muhalefet ve karışıklıkları bu devletin yıkılmasına etki etmiş,Muaviyeyi çokça uğraştırmış ve bitirmiştir.

Bununla beraber hariciler en büyük darbeyi de Muaviyenin oğlu Yezid’den yemişlerdir.Yezid 30 bin hariciyi öldürerek zulümlerini arttırmış öyleki kâbeyi bile yakmıştır.Ancak 11 gün sonra kendisi de ölmüştür.

M.Hamidullah haricileri tanımlarken:”Her türlü siyasi seçimin gayrı meşru olduğuna ve ferdin hükumetlerin vesayetinden kurtulması gerektiğine veya hükumetin lüzumsuzluğuna (anarşiye)her ferdin hiç olmazsa siyasi sahada kendilerini kendisinin yürütmekte serbest olması gerektiğine inanırlar.”

Bütün bu karışıklıkların sebebinin Hz.Ali,Muaviye ve Amr bin Âs olduğuna inanan hariciler bir karar alıp üçünü öldürmek üzere üç fedai seçerler.

Bunlardan Abdurrahman bin Mülcem H.40,Ramazanın 15.Cuma gecesi (22-Ocak-661) sabah namazında vurduğu zehirli kılıçla şehid eder.Kendsi ise yakalanıp öldürülür.

Hz.Muaviye ise korumalarının da desteğiyle uyruğundan yara alır.Ancak kızdırılmış demirle yaranın tedavisine razı olmadığından,yapılmaması halinde çocuğu olmayacağı teklifini kabul edip,ilaç şerbetini içip kurtulur.

Amr bin  ise o sabah rahatsız olduğundan dolayı namaza gidemediğinden dolayı kurtulmuş olur.

Haricilerin ortaya çıkışı halifenin seçimi sebebiyle olduğundan;en belirgin inançları da imamet ve adalet üzerine bina edilmiştir.

Tekfir yani küfürle itham etme konusunda cüretkar kimselerdir.

Haricilerin ehli sünnetten ayrıldıkları noktalar ise:

1)İslam hükümlerini bilmeyenler Müslüman değildirler.

2)Büyük günah işleyenler kafirdirler.

3)Küçük yaşta ölen çocuklar iman ve küfür konusunda babalarına tabidirler.

4)Allah iyiliği dileyip,şer ve kötülüğü murad etmez,deyip kötülüğün yaratılışını Allah’a vermezler.

H.Günenç hoca Hz.Ali’nin:”Kardeşlerimiz bize karşı geldiler.”sözünü delil getirerek küfürde olmadıklarını ifade eder.

Ancak bunlar ehli bid’adan olup, Katılımların artmasıyla 20 ayrı fırkaya ayrılmışlardır.

Rasulullah Hz.Aliye haricilerin çıkacağını ve alametlerini bildirmiştir.

Hariciler Şia mezhebinden sonra ilk olarak ortaya çıkan itikadi mezheblerdendir.Onları takiben Mürcie,Mu’tezile ve Müşebbihe gibi mezhebler takib etmektedir.

Mürcie’de haricilerin aksine ameli önemsemez,tehir ederler.

İlk ikisinin çıkış sebebi tamamen siyasi sebeblerden dolayı çıkmıştır.Diğerlerinde ise bunun örneklerini görmekteyiz.Dinin özündeki farklılıktan kaynaklanmamaktadır.

Ve aynı zamanda ilk tekfir hareketi de haricilerle başlamıştır.

İlk olması sebebiyle de diğer büyük mezhebler ve zamanımızdaki vehhabilik mezhebi haricilerden etkilenmişlerdir.Buna binaendir ki;vehhabiliğe –Harici- hareketi olarak bakılmakta,o şekilde isimlendirilip değerlendirilmektedir.Nitekim her ikisininde de ameli imandan sayması önemli ittifak noktalarındandır.

İşin diğer bir garib tarafı da;Bu bid2at mezhebi kendisine takvayı ve sadece Kur’an-ı esas aldıklarını ifade ederler.

Şafii fıkhına yakın bir fıkha sahibtirler.

Bugün çoğunlukla Afrikada özellikle merkezleri olan Zengibar’da bulunmaktadırlar.

GÜNÜMÜZDEKİ UZANTISI VE YAPISI

Yukardaki izahla beraber daha öncede Mezhebler konusunda haricileri de ele almıştık.Şimdi ise haricilerin özellikle İslam aleminde olan etkilerine ve batının etkisinde kalmış olan bu büyük mezheb ve mezheblere Sosyolojik ve Psikolojik açıdan bakacak ve günümüzdeki uygulamalarını değerlendireceğiz.

Dört büyük mezheb olan Haricilik,Mu’tezile,Cebriye ve Şiadır.

Haricilik,kaba ifadeyle –tabiri caizse- İslam elbisesi giymiş,anarşist yapıya sahib,cahiliye döneminin zamanımıza kadarki uzantısında ara bağlantısını ve köprüsünü oluşturmaktadır.

Mu’tezile ise;batı felsefesinin aklı esas almasıyla nakli,kalbi azleden,aklı ön plana çıkaran,onun dışındakileri ise akla uymadığından reddeden akılcı!? bir mezhebdir.

Cebriye Mu’tezilenin aksine aklı azleden itikadi bir mezheb olup,insanı rüzgar önündeki bir yaprak olarak,iradesini reddeder.

Şia ise,çıkışından zamanımıza kadar hep siyasetin aracı olarak kullanılmış ve kullanmıştır.

Bir zamanlar memleketimizdeki bir parti kanalıyla siyasi açıdan islamiyeti ele almış,suyu bulandırmıştır.Onun şubeleri de hep aynı yolu takib etmiş veya ettirilmiştir.

Nitekim Suriyede,Mısırda,İranda ve Türkiyede de hep siyasi açıdan onlara yaklaşılmış,devlet kademelerinde istihdam etme bahanesiyle çekilmeye çalışılmıştır.Maalesef başarılı da olunmuştur.Ancak islamiyetin safiyetine gölge düşürülmüştür.Bir cihetle siyasetsizlik adına,siyaset yapmışlardır,çıkışından günümüze…

Bütün bu mezhebler hemen hemen her asırda tabilerini bulmuşlardır.

Cenâb-ı hak insanın üç duygusuna sınır koymamıştır:Kuvve-i Gadabiyye,Kuvve-i Akliye ve Kuvve-i şeheviyye duygularıdır.

Bu konuda Bediüzzaman:”Kuvve-i şeheviye-i behimiye dalında, beşerin enzarına verdiği meyveler ise; esnamlar ve âlihelerdir…

Kuvve-i gazabiye dalında, bîçare beşerin başında küçük-büyük Nemrudlar, Firavunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve-i akliye dalında, âlem-i insaniyetin dimağına Dehriyyun, Maddiyyun, Tabiiyyun gibi meyveleri vermiş; beşerin beynini bin parça etmiştir.”[1]

Hariciler bu gadab ve kini en güzel bir şekilde temsil etmişlerdir.Tüm kin ve nefretlerini kadın,çocuk,yaşlı demeden kusmuşlardır.

Mu’tezile ise;Akıl duygusunu işletmişler,aklı ilah derecesinde temel ve eas almışlardır.Mücerred olarak batı felsefesinin islami kılıflı yansımasıdır.

Haricileri zamanımızdaki siyaset ve siyasi akımlarla kıyasladığımızda aynı ihtilafları,karışıklık,kavga ve münakaşa ve parçalanmaları görürüz.

Oysa burada en istikametli ve istikrarlı yol;siyasetin bu gölgesinden uzak durulmasıdır.

Türkiyede 1980 öncesi faaliyetler harici çıkışı hatırlatmaktadır.

Bu amaçlada kendilerine en yakın olarak imam-hatibleri seçmiş,cüz’ide olsa kabul görmüştür.Bununla kalmamış muhaliflerinin eline kozlar vererek,Bediüzzamanın deyimiyle;Medreselerin devamı olan bu okulların darbe yemelerine bu harici çıkışlar sebeb olmuştur.Müslümanları değil,bağcı dövme niyeti olanları memnun etmişlerdir.

Yıllarca bu okullarda haricilerinde bayraklaştırdıkları hükümleri olan;”Men lem yehkum…”Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse,işte onlar kâfirlerin –zalimlerin-,-fasık ve günahkarların- ta kendileridir.”[2]

Bediüzzaman ise bunu-Men lem yehkum-bil mana-men lem yusaddik-tir.yani hükmetmeyen,amel edip kabul etmeyen değil,tasdik etmeyen olarak münakaşayı ortadan kaldırmıştır.Münakaşa ise sürekli sürdürülmeye çalışılmıştır.

Türkiye darul harb görülmüş,bir yandanda bu vesile ile gayrı meşru şeyler meşru hale getirilmiştir.Yine kavga içe yönelik olmuştur.

Yıllarca kendileriyle uğraşan bu insanlar,insanlara dinlerini öğretmeye,kominist ve ateistlere dini anlatıp isbat etmeye vakit bulamamışlardır.

Çıkışında hakim olan Yahudi fitnesi,gelişmesinde de yine Yahudi ve İsrail ile devam ettirilmiştir.

Peygamberimizden sonraki Hz.Ali döneminde ortaya çıkan Haricilerle,zamanımızın haricileri olan Hizbullah arasında bir aynilik içerisinde bir benzerlik olduğunu ifade eder T.Akyol.Yazdığı eser –Hariciler ve Hizbullah- bunu kriterini yapmaktadır.

Nitekim,başlangıçta PKK’ya karşı kullanmak amacıyla devlet ve mit tarafından desteklenen hizbullah,zamanla ipin ucu kaçırılmış,kontrol edilemez bir hal almıştır.Faili meçhul cinayetlerde nice değerli kişiler bunlar tarafından boğularak öldürülmüştür.Zamanla değişik şehirlere giderek mensublarını arttırmak amacıyla camilerde kalmış,faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.İmam-Hatiblerde olduğu gibi bunlarda da bir çok cami imamı harcanmıştır.

PKK ve Ermenilerin yapmış oldukları vahşetler,hizbullah tarafından da yapılmış oldu.Kendine güneydoğuda yer bulup,Hizbullahın asıl yerleştiği yeri ise Lübnandır.

Diğer yandan Hasan Sabahın fedailerine de benzemektedirler.Hem kendilerini hem de karşılarında bulunanları feda edebilecek bir yapıya sahiptirler.

T.Akyol B.Ecevitle yaptığı CNN_Türkte yaptığı (18-2-2000) mülakatta Ecevit.”Pkk’lıların örgüt tarafından belli bir siyasi eğitimden geçirildiğini,demekki Pkk militanlarının bu ideolojik eğitimi alacak düzeyde okul eğitimi bulunduğunu.Hizbullahın tabanının daha düşük eğitimli yada eğitimsiz olduğunu…”söylemiştir.[3]

Kaide örgütüde buna benzetilebilir.

Hariciler her zamanda benzerleriyle vardırlar.Sadece Kur’an-ı kabul ve ölçü kabul edip,kendilerine göre yorumlayan fanatiklerdir.

Bunlar genellikle saf ve cahil Müslümanları alet olarak kullanmışlardır.

Cihad adına hariciler harice değil,dahile savaş açmış kimselerdir.Hizmetlerini korku ve kan üzerine bina etmişlerdir.

-La hükme illallah-diyen hariciler,bir yandan da kendilerini Allah’ın yeryüzündeki hükmü ve eli olarak görmektedirler.

Hariciler kolay kolay üstün ve isbaetli görüş sahiblerine tahammül edemezler.Tıpkı Hz.Aliye tahammül edemedikleri gibi..

İbni Halduna göre haricilik;Bedevilikle medenilik arasındaki farkı gösterir.

İslam adına her türlü cahilliği meşru görmekte ve kaba insanlardır.Tıpkı zamanımızda da her önüne gelene kafir deyip,tekfir eden insanlar gibi…

Hz.Ali gibi bir şahsiyeti tekfir edebilen bir ruh,başkalarına hayda hayda tekfir edebilir.

Aslında onlar ne Hz.Ali ne de Muaviye taraftarı olmayıp,iki arada bir derede bocalayan,saldırgan insanlardır.

Hariciliğin çıktığı dönem,islamın gelişim gösterdiği dönemdir.Böylece bu hareketler bir tasfiye ve bir revizyonu da başlatmış oldu.

İslamiyet gelişerek içerisindeki çürükleride değişik adlarla dışarıya veya bir kenara atmış olmaktadır.Kendi safiyetini merkezde sürdürmektedir.

Yani İslamiyet ve Kur’an önce mümin ve kafir seçimi yapıp,daha sonra da müminlerin içinde çıkan mezheblere de bir tasfiye,süzme,tefrik işlemini yaparak ana safiyetini korumakta ve sürdürmektedir.

Kızını diri diri gömen,eliyle yaptığı hamurdan ve taştan puta tapıp daha sonra acıktığında hamurdan yaptığı putu yiyen,hırsızlık ve yağmacılıktan zevk duyan bir insanın istikameti bulması elbette kolay olmayacaktır.

T.Akyol haricilerin sürekli olarak bedeviliklerini ön plana çıkarmakta,cahiliye dönemindeki kabalığın aynen islamiyetle beraber olarakta hariciler eliyle devam ettiğini ifade eder.

Sadece Kur’an diyenler,yerleşik şehir hayatına ve islami ölçüler içerisinde fukahanın hukuku ile yapılan bir hükmüde kabul etmemekte,aslında kendilerini biraz daha serbest hissedip,yaşamak istemektedirler.Tıpkı köy ve badiye hayatının bedevileri gibi…

Prof.M.Zehra.”Haricilerin çoğu bedevi,pek azı şehirli idi.”der.

Bütün menfiliklerin ana kaynağı İfrat ve tefrittir.Özellikle ifrat yani aşırılık olup,bir çok tefrit ve gerilikleri de beraberinde getirmektedir.

BEDİÜZZAMANIN KONUYA BAKIŞI İSE:

“Nakl-i sahih ile Hazret-i Ali’ye demiş:

“Sen ahidlerinden dönenler,haktan sapanlar ve hak dinden ayrılanlarla savaşacaksın.”

Hem Vak’a-i Cemel, hem Vak’a-i Sıffîn, hem Vak’a-i Havariç hâdiselerini haber vermiş.

Hem Hazret-i Ali (R.A.) Hazret-i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: “Bu sana karşı muharebe edecek, fakat haksızdır.”

Hem Ezvac-ı Tahiratına demiş: “İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek.” “Ona-Aişeye- Hav’eb denilen (taşlık bir yer) yerin köpekleri havlayacaktır.”

İşte şu sahih, kat’î hadîsler; otuz sene sonra Hazret-i Ali’nin Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve Talha’ya karşı Vak’a-i Cemel’de.. ve Muaviye’ye karşı Sıffîn’de.. ve Havaric’e karşı Harevra’da ve Nehrüvan’da muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin bir tasdik-i fiilîsidir.

Hem Hazret-i Ali’ye: “Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı” ihbar etmiş. Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman İbn-i Mülcem-ül Haricî’dir.

Hem Haricîlerin içinde Züssedye denilen bir adamı, garib bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki; Havariçlerin maktulleri içinde o adam bulunmuş; Hazret-i Ali, onu hakkaniyetine hüccet göstermiş. Hem mu’cize-i Nebeviyeyi ilân etmiş.”[4]

“Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet Ve Cemaat onu ihtiyar etmiş. Fakat maatteessüf Ehl-i Sünnet Ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi (R.A.) tenkid ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilafete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ittihamlarından Alevîler, Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar.”[5]

“Hazret-i Ali’nin (R.A.) şahsı hakkında sair hulefadan ziyade senakârane ehadîsin kesretle intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız hücum ve tenkis ettiklerine mukabil Ehl-i Sünnet Ve Cemaat olan ehl-i hak, onun hakkında rivayatı çok neşrettiler. Sair Hulefa-i Raşidîn ise, öyle tenkid ve tenkise çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki ehadîsin intişarına ihtiyaç görülmedi. Hem istikbalde Hazret-i Ali (R.A.) elîm hâdisata ve dâhilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali’yi (R.A.) me’yusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû’-i zandan kurtarmak için

”Ben kimin dostu isem,Ali de onun dostudur.”gibi mühim hadîslerle Ali’yi (R.A.) teselli ve ümmeti irşad etmiştir.”[6]

“Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- İmam-ı Ali’ye (R.A.) demiş: Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi, ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adavetle. Hazret-i İsa’ya Nasrani muhabbetinden hadd-i meşru’dan tecavüz ile hâşâ “İbnullah” dediler. Yahudi, adavetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemalini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru’dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir. ”Onların bir lakabı vardır;onlara Rafizi denilir.”demiş. Bir kısmı, senin adavetinden çok ileri gidecekler, onlar da Havariç’tir ve Emevîlerin müfrit bir kısım tarafdarlarıdır ki, onlara Nasibe denilir.”[7]

“İkinci sualinizin meali: Hazret-i Ali (R.A.) zamanında başlayan muharebelerin mahiyeti nedir? Muhariblere ve o harbde ölen ve öldürenlere ne nam verebiliriz?

Elcevab: Cemel Vak’ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddıka (Radıyallahü Teâlâ anhüm ecmaîn) arasında olan muharebe; adalet-i mahza ile, adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:

Hazret-i Ali, adalet-i mahzayı esas edip, Şeyheyn zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muarızları ise: Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye adalet-i mahzaya müsaid idi, fakat mürur-u zamanla İslâmiyetleri zaîf muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adalet-i mahzanın tatbikatı çok müşkil olduğundan, “ehvenüşşerri ihtiyar” denilen adalet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münakaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için, muharebeyi intaç etmiştir. Madem sırf lillah için ve İslâmiyetin menafi’i için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüd etmiş; elbette hem katil, hem maktul ikisi de ehl-i Cennet’tir, ikisi de ehl-i sevabdır diyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Ali’nin içtihadı musîb ve mukabilindekilerin hata ise de, yine azaba müstehak değiller. Çünki içtihad eden hakkı bulsa, iki sevab var. Bulmazsa, bir nevi ibadet olan içtihad sevabı olarak bir sevab alır. Hatasından mazurdur. Bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zât-ı muhakkik Kürdçe demiş ki: Yani: Sahabelerin muharebesinde kıyl ü kâl etme. Çünki hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i Cennet’tirler.

Adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki:

“Kim bir canı bir can karşılığı olmaksızın veya yeryüzünde bozgunculuk yapması sebebiyle olmaksızın öldürürse,bütün insanları öldürmüş gibi olur.”[8]”âyetin mana-yı işarîsiyle: Bir masumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına rızasıyla olsa, o başka mes’eledir.

Adalet-i izafiye ise: Küllün selâmeti için, cüz’ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.

İşte İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü, adalet-i mahzayı Şeyheyn zamanındaki gibi kabil-i tatbiktir deyip, hilafet-i İslâmiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muarızları ise, “Kabil-i tatbik değil, çok müşkilâtı var.” diye adalet-i izafiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sair esbab ise, hakikî sebeb değiller, bahanelerdir.

Eğer desen: Hilafet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali’nin fevkalâde iktidarı, hârikulâde zekâsı ve yüksek liyakatıyla beraber seleflerine nisbeten muvaffakıyetsizliği nedendir?

Elcevab: O mübarek zât, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakıyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, “Şah-ı Velayet” ünvan-ı manidarını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki zahirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde manevî bir saltanat kazandı ve Üstad-ı Küll hükmüne geçti; hattâ kıyamete kadar saltanat-ı manevîsi bâki kaldı.

Amma Hazret-i İmam-ı Ali’nin Vak’a-i Sıffîn’de, Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani: Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.”[9]

“Hem ferman etmiş ki: ”Davaları aynı iki grup birbirleriyle savaşmadıkça kıyamet kopmaz.”diye, Sıffîn’de Hazret-i Ali ile Muaviye’nin harbini haber vermiş.”[10]

“Hem ferman etmiş ki:

diye, “Bâgî bir taife, Ammar’ı katledecek.” Sonra, Sıffîn Harbi’nde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye’nin taraftarları bâgî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr İbn-ül Âs dedi: “Bâgî yalnız onun katilleridir, umumumuz değiliz.”[11]

Mehmet ÖZÇELİK

26-07-2003

KAYNAKLAR

1)İslam Tarihi.İbnül Esir.C/3-4,6-7.

2)Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi.Heyet.C/2-3.

3)İslam Peygamberi.Prof.M.Hamidullah.C/2.

4)Kısas-ı Enbiya.A.Cevdet Paşa.C/2.

5)Kelam ilminin belli başlı meseleleri.Prof.Taftazani.Terc.Doç.Ş.Gölcük.

6)Fetvalar.H.Günenç.I-II.

7)Edebi ve ilmi açıdan Hadis.Yard.doç.İ.Bayraktar.

8)Mezhebler arasındaki farklar-El fark beynel firak-Bağdadi.Çevr.Doç.E.R.Fığlalı.

9)Kelam ilmi.B.Topaloğlu.

10)İtikadi İslam mezhebleri.Doç.E.R.Fığlalı.

11)İslam hukuk tarihi.H.Karaman.

12)Fıkıh tarihi ve İslam hukuku.O.Keskioğlu.

13)İslam Ansiklopedisi.C/16.

14)Kütüb-ü site.Prof.İ.Canan.C/4,6,13,16.

15)Hariciler ve hizbullah.T.Akyol.

169Mektubat-lemalar-Emirdağ lahikası.I.Bediüzzaman Said nursi.

[1] Sözler.541.

[2] Maide.44-45,47.

[3] Bak Hariciler ve Hizbullah.199-200.

[4] Mektubat.98-99.

[5] Lemalar.25.

[6] Lemalar.23.

[7] Mektubat.106.

[8] Maide.32.

[9] Mektubat.53-54,Emirdağ Lahikası.1/204.

[10] Mektubat.107.

[11] Mektubat.108.

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Yoruma kapalı .