İ L E R L İ Y O R U Z

İ L E R L İ Y O R U Z

Evet ilerliyoruz. Oda iki nala ilerliyoruz. Hem de yetmiş yıldır. Ve de yaya. İki ileri,bir geri. Rus gibi. Çin gibi. Neden mi?

Çünkü;Hilafeti kaldırdık. Halifeyi sürdük. Baş da İngilizleri sevindirdik. O hilafet ki,şimdi parçalanmış ve bitkin bir vaziyette olan 46 İslâm devletini yek vücut halinde birbirine bağlayıp,büyük bir kuvvete sahib kılmıştı. Şimdi ise her biri bir boyunduruk altında,boyunduruğunu kırmış değil.

Evet beyler ilerliyoruz. İlerliyelim,önlere doğru. İlerilere doğru. Lütfen ilerliyelim.Ayakta ve dışarda kalmayalım.Oysa dün içerde oturuyor ve efendi idik. Acaba şimdi neyim? Ben de bilemiyorum. Bilenler lütfen iki adım öne çıksın.

İlerliyoruz dedik ya! Çünkü harf inkilabı yapmış. Bir gecede eskimez dili bilen,17 milyon bir gece de cahil kalmış,bir şey bilmez olmuştu. Hakikaten şimdi yetmiş yıl geçmesine rağmen ne biliyoruz?

Medrese ve Tekkeleri kapattık. Milletin manevi teneffüs kanalını kapattık. İsimli ve isimsiz 163 gibi maddelerle kazıklı Voyvoda gibi milletin başına diktik ve kendi halkımızı buna oturtturup,reva gördük. Çünkü ilerliyeceğiz! Nerelere? Meçhule kalkan bir gemi…

İrtica senaryoları ile bu vatanın öz evladını mağdur ve mazlum eyledik.Oysa bu necib millet zamanımızı geçmişe götürmeyecek,geçmişi,ecdadı,Rasulullahın zamanını,onun nurlu ve huzurlu zamanını zamanımıza getirecekti. Bu bunalmış asrın,bunalmış insanına. Getireceği için suçluydu…

Misal mi? İşte bir asrı saadet müslümanı olan Bediüzzaman. Senelerce çektiği çile,hapis,zehirlemeler,tehcir ve tahkirler,düşmana yapılmayacak bed muameleler. Öz vatanında garip,öz vatanında parya. Yüzüstü sürünmeye mahkum. Nedir suçu? Suçu, o zatın yüzünü kızartacak suç değil. Ona bu zulmü reva görenlerin yüzünü kızartacak,yüz kızartıcı suç,utanç duvarını bile utandıracak bir suç. Din demiyecek,İlâh demiyecek,Peygamber demiyecek,Milletinin imanını kurtarmaya kurtarmaya çalışmaktan daha büyük bir zulüm mü olur?

O zar ki;87 senelik hayatında dünya zevki namına bir şey bilmeksizin,milletinin imanını selamette görmeye çalışmasından başka bir gaye,hedef ve emelinin olmaması. Elinden tutmamız gerekirken,yitmişiz. Dünyasına ve maddesine dayananlara mukabil,o da Allah’a dayanmış.

İskilipli Atıf Efendi. Şapka kanunu çıkmazdan evvel şapka aleyhinde yazdığı bir kitaptan dolayı idama mahkum olur. Şapka giymediği için idam edilenler ve zulme uğrayanlar. Binlerce delilden işte bir misal:

İsparta’nın bir köyünde,köylü vatandaş geçimi için tarlasında çalışmakta. Başında takke var. Köyleri gezmekte olan zamanın valisi oradan geçerken vatandaşı görür ve yanına gelerek neden takke takıp,şapka takmadığını sorar. Vatandaş da;

-Efendim. Güneşin altında çalışıyoruz,başımız terliyor,takkeyle başımızı siliyoruz,kirlenince de yıkıyoruz. Şapka da ise bu rahatlık olmuyor. Hem benim,takkenin yasak olduğundan da haberim yoktur.

Kızarak vatandaşın şapkasını da alan vali,ertesi gün jandarma göndererek vatandaşı mahkemeye verir.

Her gün şehre gelirken yoğurtta getiren bu vatandaş,mahkeme günü de aceleyle daha önce de getirdiği kadına yoğurdu verir ve aceleyle kovalarını boşaltmasını söyler. Adamın telaşını gören kadın sebebini sorar. Ne yapacaksın,benim mahkemem var,hemen ona yetişeceğim,der.

Kadın ne mahkemesi olduğunu sorup,kendisinin de avukat olduğunu söyleyince,şaşkınlıkla beraber sevinen vatandaş durumunu arz eder.

Avukat kadın ona şu yolu gösterir.Mahkemeye gittiğinde sana takkeyi gösterip,bu senin mi diyecekler? Sen de kesinlikle benim değil,haber,m de yok,diyeceksin.

Mahkemede aynı durumla karşılaşan köylü vatandaş,avukat kadından aldığı talimatı aynen yerine getirir. Bu sefer şaşıran hakimdir. Şahit olarak dinlenilmesi için valinin gelmesi gerekmektedir. Bir hizmetliyle valiye davetiye yapılır,ancak büyüklüğüne yediremeyen vali gelmekten çekinince bizim vatandaş da beraat eder.

Üst seviyedekinin yaptığına bak. Demek ki,İlerliyoruz. İlerilere doğru.

-Adıyaman’ın eşrafından bir büyüğümüz (D. Kutlu) 1980 sonrasında başında takke ile gezerken,yanından geçmekte olan sıkı yönetimin sıkı komutanı jipinden iner,başından takkeyi alarak hakaret ile bir daha takmamasını tenbihleyip gider.

Âaah,şu uçak ve füzelerin ayaklarına takılan takke ve örtüler var ya,âah ah.

Şahit olduğumuz bir olay:Kırşehir devlet hastahanesinde gözden muayene olmak için içerde sıra bekliyordum. Birden doktorla hasta arasında bir münakaşa başladı. Doktor;beyefendi şapkanızı çıkarmadan sizi sıhhatli tedavi edemem. Adam ise;çıkarmam diye diretmekte. Neden kafanı şapkama taktın?

Epey sürdükten sonra çıkardı. Doktora iyice kabalık yaptıktan sonra. Daha sonra ben girdiğimde kedisini sinirle görünce doktora şunu söyledim,sinirleri yatışsın diye;

Doktor Bey! Bu şapka bu başa girene kadar,ne kadar baş gitmiş. Tekrar bu şapkanın bu baştan çıkması kolay olur mu? Zorla gitmiş,kolay çıkmaz. Bu latifemden doktor biraz rahatlamış ve tasdik etmişti.

-Dini yasaklayan,yaşamasını engelleyen 163. madde hakkında Bediüzzaman’ın ve mağdurların avukatı olan Merhum Bekir Berk şöyle der:”163. madde din hürriyetinin kanlı katilidir.”

Her mahkemede 163 mağduru vardı. Türkiye’nin 67 vilayetinin 66’sında sulh ceza,Asliye ceza,Ağır ceza,Yargıtay,Askeri mahkemeler ve askeri Yargıtay’da Laikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla mahkemelere sevk edilen,karakollara tıkılan,hapishanelere atılıp zindanlarda çürütülen Mü’minlerin müdafaasını deruhte ettim.

Mahkemenin kendisine iade ettiği kitaplarını Komiser Şükrü’ye vermeyince Nazilli’de gece evi basılan Mehmet Oğuz,karakola götürülen kitapların yeri sorulur. Mahkemenin suç unsuru bulmadığı o kitaplarla laikliğe aykırı propağanda yapıyorsunuz diye götürülen Mehmet Oğuz karakol’da başı duvarlara vurula vurula 163. maddenin şehidi olur.

TCK’nın 163. maddesi dininin gereklerini kimseye zarar vermeden eda etmek,tenevvür etmek isteyen,iman icablarını yerine getirmek isteyen Mü’minlerin üzerinde bir zulüm kamçısı,bir cellat satırı olarak kullanıla gelmiştir.

Yazar İlhan Murad’ın mahkumiyetinde kullanılan ifadede:”Her ne kadar,sanık İlhan… hakkında iddia edilen suç ile ilgili hiçbir delil,belge ve bilgi yoksa da… Dosyada mevcut bilgilerden…dillerini bildiği,Osmanlı tarihinde bir uzman ve devlet yanlısı ve milliyetçi ve itibarlı bir kişi olduğu anlaşıldığından…mahkumiyetine karar verilmiştir.”[1]

Azarbeycan Şeyhulislâmı Allahşükür Paşazade:”Halkın kalbinde din var. O kadar ki o dinin temsilcisi olarak ben ilgilerinden dolayı sokağa çıkamıyorum. Ben ailenin 9. ve tek erkek çocuğuyum. Anamın Allah’a şükür demesinden dolayı adım Allahşükür oldu. Ve din eğitimini biz tarlalarda,zemin katlarda gördük.Görmesinler diye bahçeye süpürge ekilir ve ortası boş bırakılırdı ki orada Kur’an öğrenilsin. Kızlarda öğretim görüyorlardı. 30 yaşında Şeyhulislâm olmadan önce imamdım. Benim rehberliğim Kafkas,Gürcistan,Azarbeycan. Bu üç cumhuriyetin Şeyhulislâmıyım.Sizler arasında bir köprü kurmak istedik.”der.

Acaba bizdekinin onlardakinden ne farkı var idi? İleri gider,geri kalmaz. İlerliyoruz ya!

Bizde başbakan olan Şükrü Saraçoğlu’nun:”Din tedrisatı yasağını otuz sene devam ettirebilirsek ondan sonra Türkiye’de böyle bir mesele kalmaz.”deyip inançsızlık tohumlarını bu cennet vatana ekmişlerdi. meyveleri de seksenden önce ve şimdi de derilmektedir.

Bu vatanda din daima kontrol altında tutulmuş ve tutulmaktadır. Millete emniyet edilmediğinden dini yaşantısını engellemek için her türlü resmi ve gayrı resmi yollara baş vurulmuştur.

İşte binler misalden bir misal:Kayseri’de değerli bir büyüğümüz anlatmıştı;(Ali Mutlu)Babam bize Kur’an öğreteceği zaman birimiz pencerede durur,dışarıyı kontrol ederdik,acaba jandarma geliyor mu,diye. Babam abime öğretirdi ben bakardım,bana öğretirdi abim bakardı.Bu şekilde ben Kur’an-ı öğrendim.”

Yine 1986 yıllarında Adıyaman’daki kütüphane müdürü arkadaş çağırmıştı. Gittim,bir odaya götürdü beni. Odada torbaların içinde eskimez yazı kitaplar dolu. Bunlar gramer,Hadis ve muhtelif muhtevada olan kitaplar idi. Bunları oranın eski bir ilk okulu olan Cumhuriyet ilk okulunun çatısında bulduklarını söyledi. Bunlar çatıda bulunan eserler,ya yakılan,suya dökülen,toprağa gömülen ve Bulgaristan gibi ülkelere kağıt fiyatına satılan binlerce eser?

Zatın birine soruyorlar. Bu odanı dolduran kitaplara nasıl sahip oldun? Cevaben;Meydanda dağ gibi yığılıp yakılan kitaplardan kurtulanları veya az yanmışları alarak elde ettim,der.

Ağrı’lı bir öğrencimin velisi anlatmıştı:İstanbul’da bir müteahhidin yanında usta olarak çalışıyordum. Bir gün müteahhit deniz kenarında bulunan bir Osmanlı Paşasının yapıp bağışladığı kütüphanesinin yıkılıp yerine apartman kurulacağını,ancak kitaplarla teker teker uğraşmak hem zaman alacağından,hem de onun için ayrı bir işçi tutup masraf etmek gerektiğinden kitapları da kimse görmeden hemen yanındaki denize,suya dökmesini söylediğini,anlatmıştı.

Ben ise öyle yapmadım.İstanbul’da birkaç caminin imamına söyleyip,onlarında arkadaşlarına duyurarak,yarın sabah erkenden gelmelerini söyledim. Ertesi günü geldiğimde kütüphanenin önü tıklım tıklım idi. Sandık sandık bütün kitapları onlara dağıttım ve ben de hatıra olmak üzere içlerinde en büyük boylu ve ağır olan bir kitabı kendime ayırdım,diye anlattı.

Yağmalanan miraslar. Senelerdir yiyiyoruz,yiyiyoruz,bir türlü bitiremiyoruz. Ve de yemeyene domuz,diyoruz. Biz o ecdadın bıraktığı mirası yiyiyoruz,acaba ya bizden sonrakiler ne yiyecek? Eğer bizim bıraktıklarımızı yiyecek olurlarsa,korkarım kıtlıktan ölürler. Öyle zannediyorum ki;ecdadın mirası onları da doyurur,elin gavuruna muhtaç etmez.

-Laiklik dendi,milletin örtüsüyle oynandı. Ne demek olduğu da bir türlü vuzuha kavuşmadı,kavuşturulmadı. Dinsizlik değil,dindarlık hiç değil,o halde ne?

Laikliğin yanlış uygulanan bir yönü ;tarih boyunca peygamberlerin din ile hayatı ve hayatın birimlerini birleştirip kaynaştırmalarına rağmen,bunların yıllardır birbirinden ayrılmaya çalışılması ana problem olmuştur. Dini devletle,bilimle,dünya ile ayrıştırıp,kavgalı bir taraf oluşturmuştur.

Sakın Agop gibi olmayalım. Yahudi Agop hanımına yahudilikten ayrılacağını söyler. Oda sen bilirsin, der. Yahudi haham başına da bunu bildirir. Ve hristiyan olur. Ancak oda kendisini tatmin etmez. Ondan da ayrılacağını ve ayrıldığını bildirir. Ve başlar İslâmiyeti araştırmaya. Fakat ölüm daha çabuk gelir. Bizim Agop müslüman olamadan ölür.

Hanımı kocasını yahudilerin mezarına gömmek ister. Onlar hayır,derler. O yahudilikten ayrılmıştı. Hristiyanların mezarına getirir.Onlarda –evet-hristiyan olmuştu,ancak tekrar ayrıldığından mezarımıza gömemeyiz,derler. Çâr-ı nâ-çâr,müslümanların mezarına gömmek istediklerinde de müslümanlar;bu müslümanlığı araştırıyordu ama müslüman olmamış,kelime-i şehadet getirmemişti. Onun için kabul edemeyiz,derler.

Kadın ağlaya ağlaya kocasının başının ucuna çöker ve der:Agoop Agop. Musa’yı üzdün,İsa’yı küstürdün,Muhammedi de bulamadın,kaldın ortada,kaldın ortada…

Evet. Biz de Agop olmayalım,ona benzemeyelim. Biz biz olalım,ne isek onda kalalım.

Arapça’ya konulan yasak ile kendi kitabımızdan habersiz kalmışız. Ondan sonra sızlanılmış,din alet ediliyor,diye. Dinin ayrı ayrı her bir meselesini yaşamaya ve ihya etmeye çalışan cemaatların çıkışından şikayetçi olmaya başlamışız. Dinin vanası kapatılınca,elbette her kes kendi vüs’atince,güç ve kuvvetince ayrı ayrı kuyular açacak,açtığı kuyudan beslenecek. Bundan da kimsenin şikayete hakkı yoktur.

İnsanın her bir ihtiyacını karşılayabilecek bir birim mevcuttur. Dinini soracak ve öğrenecek birim ise yoktur. Çünkü Diyanet ve Müftülük gayet dar bir sahada belirli bir hizmeti yapmaktadır. Kimse bir hocanın veya müftünün yanına ben buraya dinimi öğrenmeye geldim,diye pek gitmemiştir.

-1400 senedir okunan ezanı Arapça oluşundan Türkçeye çevirme,o şanlı nebinin tanıtılmaması veya kötü tanıtılmaya çalışılması,70 yıldır eğitimin rayına oturtulmayıp kör ve topal olarak yürümesi,sefâhet ve eğlencenin ayyuka çıkması,birbirleriyle asırlardır kardeş olarak yaşayan ayrı ayrı millet,ırk ve mezheblerdekilerin bir birlerine olan düşmanlıkları hep bu temeldeki aksaklık ve bozukluklardan kaynaklanmaktadır.

Ne ve neler olduğunu bilemediğimiz bu Allahın belası yanlış uygulamalar birkaç nesil ve kuşağı heder ve helak etmiştir.

-Edirne’de bulunan mutasarrıf padişahtan para ister. Padişah da orada bulunan azınlıklardan toplamasını emreder. Ancak mutasarrıf bunu nasıl yapacağını uzun boylu düşünür ve yolunu da bulur. Oranın papazını çağırır. Önceden oraya hazırlayıp koymuş olduğu koyunun ne olduğunu sorar. Papaz da-Koyundur Efendim-der. Mutasarrıf hemen;Vaay sen buna nasıl koyun dersin. Git 40 bin altın getir,der ve getirttirir. Papaz bu durumdan diğer bütün azınlıkları da haberdar eder. Ta ki onlarda böyle bir hataya düşmesinler. Bu altınlar bir müddet idare eder. Buda bitince yahudi haham başını çağırır ve ona da sorar. Oda-keçidir Efendim-der. Vaay sen koyuna nasıl keçidir dersin,diyerek ona da 40 bin altın getirttirir. Bir müddet oda idare eder.

Son olarak Ermeni başı çağrılır. Mutasarrıf ona da koyunu göstererek ne olduğunu sorar. Ermeni de,Vallahi bu Allahın bir belası ama biz de bilemiyoruz ne olduğunu der ve çıkar.

Yanlış politikaların kurbanı olan bu millet olarak bizler de bilmiyoruz ne olduğunu. Allahın bir belası mıdır nedir?

10-10-1996.

MEHMET ÖZÇELİK

[1] Zaman Gazt.8-6-1991.

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Yoruma kapalı .