NECİB FAZIL KISAKÜREK

NECİB FAZIL KISAKÜREK

Asıl adıyla Ahmet Necib olan Necib Fazıl Kısakürek;25-Mayıs-1905 yılında İstanbul’da büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi’nin köşkünde doğar.Bu zat aynı zamanda 2.Abdulhamid’in zamanında İstanbul Cinayet mahkemesi ve İstinaf reisliğinden emekli,Mecelleyi yazan heyetin içerisinde bulunmaktadır. Mehmet Hilmi Efendi’nin tek oğlu olan Abdulbaki Fazıl Bey’in tek oğluda Necib Fazıl’dır.

Küçük yaştan itibaren hayatı hep fırtınalı geçer.Âdeta fırtınalı denizlerde,dalgalı sularda,durulmayan bir çerçevede hayatı geçer.

Bir çok okulda okuduğu halde,hepsinde de tamamlamadan,kesintiye uğrayarak geçen bir tahsil hayatı vardır.Fransız, ve Amerikan kolejleriyle beraber,bir çok okulu bitiremeden Bahriyeli olur.Burayı da tamamlayamadan İstanbul Felsefe bölümüne kaydolup,burayı da bitiremeden Devlet bursu ile 1924 yılında Paris’e Sorbon üniversitesine Felsefe bölümünü okumaya gider.

Ancak burada kendisini bohem bir hayatın içerisinde bulur.Eğlenceye dalmıştır.Bu da kendisini tatmin etmez.Fırtınalar dinmez.Bir ömür içerisindeki fırtınalaran da etkisiyle aradığı hakikatı bulamaz.Zira hakikatları yanlış yerlerde aramaktadır.

Burayı da bitiremeden İstanbula döner.Devlet konservatuarında,Güzel sanatlarda,Robert kolejinde değişik dersler verir.Bankacı olur.Hep savrulur,durulmaz.

Şiire ise daha 12 yaşındayken başlar.Buna da sebeb olan durumun,annesi Mediha hanımın hastahanede yattığı bir sırada,orada bulunmakta olan veremli bir kızın yazmış olduğu şiir defteri bulunmaktadır.Bu hevesle anne oğluna;”Senin de şair olmanı ne kadar isterdim,der.

Bu da kendisinin şiir dünyasına girmesinde önemli bir faktör oluşturur.

Onun hayatını üç bölümde ele almak gerekir.Birincisi;Ferdiyetçilik dönemi olan,kişisel şiirlerini yazdığı dönem.Kaldırımlar şiiri gibi.İkincisi;Maneviyatın içinde kıpırdanmaya başladığı ve kendisinin de aradığını bulmayı düşündüğü metafizik dönemi.Üçüncüsü ki;asıl hayatının başlangıcını oluşturan dönemdir.Bu dönemde sanatla imanı,madde ile manayı,birleştirdiği dönem.Nitekim şiirinde:

Anladım sanat,Allah’ı aramakmış.

Marifet bu,gerisi yalnız çelik çomakmış…

Bunun ise temelinin başladığı dönem olan Maneviyat büyüğü Abdulhakim Arvasi ile tanıştığı dönemdir.Gerek bir arkadaşının tanıştırması gerekse de Beyoğlu’nda Ağa camiinde vermiş olduğu vaazlarından dinlediği bu zatın cezbesine kapılır.Artık onun manyetik alanına girmiştir.

Allah dostunu gördüm,bundan altı yıl evvel

Bir akşamdı ki zaman,donacak kadar güzel.

Buna istinadendir ki,Sanat ve edebiyat dünyasını şöyle tanımlar:O’ndan önce,O’nunla beraber,O’ndan sonra…

Artık Mevlana’nın dediği gibi:Hamdım-yandım-Piştim..devresi tamamlanmıştır.

1934 yılı onun için yeni bir dönemin başlangıcı olur.Şiddetle esip,dalgalanan bir hayat,yavaş yavaş durulmaya,kendi mecrasında durmadan durularak akmaya,taşmaya başlar.

Artık kabına sığmaz bir şahsiyettir.Kabuğunu kıran civciv gibi,sürekli kabında kaynayan bir hakikat aşığı olma yolunda ilerler.

Çileli bir yola girmiştir.Çile’yle beraber çile de başlamıştır.Çileleri göğüslemek üzere.Ferdiyetçili döneminde Kaldırımlar şairi bilinirken artık çile şairi olma yolunda ilerler.

1949 yılı kendisinin yazmış olduğu Sakarya Türküsüyle de şahlanış dönemidir.

1941 yılında evlenir,1941’de 9 defa gerçekleşecek olan bir hapis hayatı da başlamış olur.

Bir çok eserini de orada yazar.

O dalgalı dönemin maneviyat büyüklerinden ve iman cephesinin kahramanı olan Bediüzzaman Said Nursi’de haykırmakta,sürgün ve hapislerle süren bir hayatı sürmektedir.Oda eserlerini hapishanelerde yazar.

Kendisini bulunduğu dönem itibariyle değerlendirmek gerekir.Bir gençlik oluşturmaya çalışır.Bu amaçla bir çok dergi çıkarır,bir çok gazetelerde yazılar yazar,Şiir,Tiyatro,hikaye,roman,fikir yazıları ve günlük yazılar yazar.Velud bir insandır.

En verimli olduğu dönem,1950 sonrası dönemdir.

Batı eğitim ve kültürünü aldığı halde,doğunun dili,sözü ve kültür adamı olur.

Bizdeki bir boşluğu doldurur.İngilizler için Şekspir,Fransızlar için Viktor Hugo,Almanlar için Hothe ne ise,bizim içinde Necip fazıl o olur.

O kendisinde Fuzuli’yi,Şeyh Galib’i,Mehmet Akif’i,Yunus’u temsil etmeye çalışır.

Şiir,şuur, ve imanını birleştirir.

Aksiyon adamı olup,sembol bir şahsiyet olur.Âsım’ın nesli gibi bir nesil oluşturmaya çalışır.

27-12-1967’de Büyük Doğu mecmuasında ilk olarak Süleyman Demirel’in kayıtlı Mason kütüğünün fotokopisini yayınlar.

Hep yokuşlarda yürür.Ama yine de ümitsiz değildir.

“Mehmed’im sevinin başlar yüksekte
Ölsek de sevinin eve dönsek de…
Sanma ki kalır bu tekerlek tümsekte
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir;
Gün doğmuş; gün batmış, elbet bizimdir.”

”1980’de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’nü, ‘İman ve İslam Atlası’ adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı’nı (1981), Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü’nü (1982) alır.Fikir ve sanat adamı olarak seçilir.Ayrıca Türk Edebiyatı Vakfı’nca 1980’de verilen beratla ‘Sultan-üş Şuara’ (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.

Dönemindeki şair ve edebiyatçılar içerisinde mümtaz bir yere sahiptir.Edebiyatımıza katkıları büyük olur,etkileri ve yetiştirdikleriyle eserini devam ettirmektedir.

Siyasi,içtima-i ve edebi bir kişiliğe sahiptir.Umuma malolmuş bir özelliği vardır.

Son sözü;Demek böyle ölünürmüş,olur.

20.vefat yıl dönümünde kendisini rahmetle anıyoruz…

Sakarya Türküsü

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük küçük kainat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş; suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakarya’m, sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümlü gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu masum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..

Necip Fazıl KISAKÜREK

KALDIRIMLAR

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler…
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..

ÇİLE

Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde…

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tulbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı

Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al san rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye

Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
Makânı bir satih, zamanı vehim.
Bütün bir kahinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle…

Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

Lugat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Ars’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı,
Binbir avizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İçiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak…

ALLAH DERİM

Sırtımda, taşınmaz yükü göklerin;
Herkes koşar, zıplar, ben yürüyemem!
İsterseniz hayat aşını verin;
Sayılı nimetler bal olsa yemem!

Ey akıl, nasıl delinmez küfen?
Ebedi oluşun urbası kefen!
Kursa da boşluğa asma köprü, fen,
Allah derim, başka hiçbir şey demem!

25-05-2003

Mehmet ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Yoruma kapalı .