ŞEKİLLENEN DÜNYADA ŞEKİLLENDİRENLER VE PLANLAR

ŞEKİLLENEN DÜNYADA ŞEKİLLENDİRENLER VE PLANLAR

Bize bir çok kayıblar verdiren 1.Dünya savaşından sonraki II.Dünya savaşı da dünya ya bir çok kayıblar verdirdi.Kayıblarla beraber bir çok menfiliklere de gebe oldu.Yeni dünya düzeni içerisinde İsrail,İMF,Amerika,Birleşmiş Milletler yerlerini aldılar.Maddi ve güç alanında hakimiyet kurmaya çalıştılar.Haklı hakimiyetler için,haksız ve suçlu unsurlar icad ve inşa edildi.Rusya iyi bir bahane oldu yani Kominizm…

Çünki Şah olmanın yolu,başrollerde başarılı oyun oynamanın yolu;piyonlar veya paralı dayak yiyicilerle sağlanır.Bir asır önce ele geçirilen piyonlar,bu yüzyılın başında da atlama taşı olarak kullanılmaktadır.

En büyük tehdit olarak Kominizm ve Rusya,Çin merkezli senaryolar üretildi,türetildi.

Ancak 1989’da Rusya ve Kominizm’de tarihe karıştı.Bu durumda yeni bahanelerin üretilmesi gerekti.Bunlardan biri de İslâmî terör ve müslüman terörist. Başta bunun temsilcisi İran,Afganistan,Filistin,Cezayir, Türkiye,Libya, Çeçenistan gibi İslam devletleri gösterildi.

1990’lı yılların başında zamanın İngiltere Başbakanı Margaret Theatcher’ın bir NATO toplantısında yaptığı; “Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz. Sovyetler Birliği dağıldı ve düşman olmaktan çıktı. Onun yerine yeni bir düşman konulması gerekir. Bu yeni düşman İslam olacaktır” mealindeki sözleridir.[1]

”1997 yılında Almanya Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel’in “Türkiye’nin önünde Atatürkçülük’ten başka bir seçenek bırakmamalıyız” dediğini anımsatırım. Yakın zamanlarda da Almanya Şansölyesi Schröder’in oldukça diplomatik bir dil kullanarak “Türkiye’deki laik elitleri desteklemeli ve radikal İslâm’ın güçlenmesini önlemeliyiz”[2]

Buna istinadendir ki; Rahip Jerry Falwell Peygamber Efendimize “terörist” suçlamasında bulunmuştur.Bunu da Peygamberimizin savaş yapması ile irtibatlandırmaya çalışmıştır.Oysa tüm savaşlarda müslümanlar savaşan taraf değil,müdafaa eden taraf olmuştur.Zulme dur deyip,geçit vermemiştir.

Selman Rüştü’nün aşırı derecedeki saldırgan –Şeytan ayetleri-ne ses çıkarılmazken,müslümanlar fundemantalist veya Radikal ve ılımlı diye tefrik edilmektedir.

Bunun en büyük ayağını Ekonomik hakimiyetin ele alınması ve kontrolü oldu.Bir dönem tüm islâm ülkeleri,fakirliğin islamın bir ürünü ve gereği olarak gösterildi.

Bu çerçevede bir düzenlemeye gidilmeye başlandı.Dünyanın uyuşturucudan her türlü paraya kadar kontrol altına alındı.

İMF dünyadaki tüm paraları kontrol ve dilediğini istediği yönde yönlendirip kanunlar çıkarttırmaya kadar Dünya Bankalığı görevini üstlendi.

Zenginler kulübü olarak isimlendirilen 200 kişilik İMF,dünyanın yarısını hakimiyeti altına almıştır.Yahudi merkezli,devletleri krize sokma merkezidir.Öne sürdüğü proğramlar ile bir çok devleti iflas ettirmiş,iş yerlerinin kapanmasına sebeb olmuştur.Kapitalizmin diğer adı.

”Dünya bankası,IMF,”Yeni Dünya Düzeni”adında bir toplantıyı Amerika-Seattle’de yapmak istiyor.Bir çok insan sokaklara dökülerek engellemeye çalışıyor,protesto ediyor ve polislerle çatışıyor.

-Prag’da da aynı şey…”[3]

Bulaştığı her ülkeyi de batırmıştır.bizdeki 18.si.Yaptığının karşılığında ülkeyi ipotek etmektedir.[4]

Bu yeni dünya düzeni de şimdiki bir şey değil.Sürekli kullandıkları 1 dolarlarının altında şu yazılıdır:”Novo ordro sectorum”(Yeni dünya düzeni)Böylece 1776-dan beri bu söz konusudur.[5]

Nitekim Bush’da Ladine karşı açtığı savaşta ağzından bunun bir haçlı seferi olduğunu bilerek söylemiş,sonra da siyaseten çark etmişti.

Hatta 11-Eylül 2001 ikiz kulelerininde bununla ilgili olduğunu söyleyen Sinanoğlu; İkiz kulelerin yıkılmasında,özellikle 80. kata vurması tesadüfi değil.Orada bulunan 20 kat “O 20 kat,J.P.Morgan Bankasına ait olan 20 kat.”[6]

Dünyanın önde gelen bankalarından.havada uçan kuşu tesbit eden,otomatikman roketler devreye girerken,nedense birden devreler kapanıyor.Demek ki içten planlı en az ihtimalle destekli.

İsrail gizli servisi MOSSAD’ın ve Amerika’nın elinde olduğu söylenen İMF;[7] “Bir ulusun parasının denetimi elimde olsun, onun kanunlarını kimin yazdığını umursamam artık!..”sözünü hedef edinmiştir.

Bu bazen siyasi çalkantılar yoluyla yapılırken,bazen de ekonomik yöntemlerle yapılmıştır.Nitekim; Nitekim İngiltere dış işleri bakanı 30 yıl önce Hindistanı kendilerinin karıştırdıklarını itiraf ederek,ancak pek bir fayda göremediklerini üzüntüyle dile getirmiştir.Ancak üzüntüsü Hindistanı karıştırması değil,bir menfaat elde edememenin ezikliği idi.

Buda en çok faiz vermek suretiyle çökertilme yoluna gidilmektedir.Masumane verilen borçlar!İşte bilanço;

“Cumhuriyet dönemi boyunca ulaşılan servet, 4 yılda tüketildi

79 yıl boşa gitti

İŞTE FAİZCİ ZİHNİYETİN ACI FATURASI

Türkiye’nin Millî Geliri 148 milyar dolar

4 yıllık borç faizi 134 milyar dolar

m1.gif (14422 bytes) Türkiye sadece son 3 yılda borç faizine tam 100 milyar dolar ödedi. Bu yıl da 34 milyar dolar ödeyecek. Bin kamyon altına bedel bu para, ülkemizin kalkınması için harcansaydı Türkiye şaha kalkardı.

 Faiz batırdı

Ankara Ticaret Odası’nın hazırladığı rapor, Türkiye’nin borç ve faiz ile nasıl batağa sürüklendiğini çarpıcı rakamlarla gözler önüne serdi. Rapora göre Türkiye 2000-2002 yılları arasında faize 100 milyar dolar ödedi. Türkiye 2003 yılında da 34 milyar dolar borç faizi ödeyecek.

 Emekler boşa gitti

Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca ulaştığı 148 milyar dolarlık milli gelire yakın bir parayı sadece 4 yılda faize harcıyor. Raporu hazırlayan ATO’nun Başkanı Sinan Aygün de şu değerlendirmeyi yaptı: “79 yıl boşa çalışmış olduk. Faizle yattık, faizle kalktık. Türkiye’yi rant merkezi yaptık! Faize ödediğimiz paralarla, yeni ülkeler kurardık!..”

Faize giden paralarla neler yapılırdı?

• 10 tonluk bin kamyona sığacak 10 milyon kilo altın alınabilirdi.

• 111 tane baraj yapılabilirdi.

• Türkiye’nin 18 yıllık petrol ihtiyacı karşılanabilirdi.

• 7 tane GAP yapılabilirdi.

• 3 milyon 300 bin tane ev yapılabilirdi.

• 4 bin 545 tane F-16 savaş uçağı alınabilirdi.

• 11 bin 166 kilometre demiryolu yapılabilirdi.

Bin kamyon altın karşılığı parayı borç faizine ödeyen Türkiye, neredeyse her gün faiz için 1 kamyon altın verdi

4 yılda faize 100 milyar dolar

– Türkiye bu parayla 111 baraj, 4 bin 545 savaş uçağı, 7 adet GAP yapabilir, 18 yıllık petrol ihtiyacını karşılayabilirdi.

– Bu yıl ki yapılacak faiz ödemeleri de dikkate alındığında, milenyumun ilk 4 yılında 134 milyar dolar borç faizi ödeyecek olan Türkiye, 79 yıllık Cumhuriyet tarihi sonucunda ulaştığı 148 milyar dolarlık milli gelire yakın bir parayı sadece 4 yılda harcamış olacak

Ankara Ticaret Odası (ATO) tarafından hazırlanan “Milenyum’un 4 yılı” raporu, Türkiye’nin son 3 yılda 100 milyar doları borç faizine harcayarak milenyuma kötü bir başlangıç yaptığını ortaya koydu.

Rapora göre, bu 100 milyar dolarla 1000 kamyon altın alabilme şahsına sahip Türkiye, neredeyse her gün bir kamyon altını borç faizine vermek zorunda kaldı.

ATO’nun raporunda, 2000-2002 yılları arasındaki son üç yılda faize100 milyar dolar ödenmeseydi neler yapılabilineceğine ilişkin alternatiflere yer verilirken, söz konusu para ile 10 tonluk 1000 kamyona sığacak 10 milyon kilo altın alınabilineceğine dikkat çekildi.

Yine bu para ile 900 milyon dolardan 111 paraj yapılabilir, yıllık27 milyon tondan 18 yıllık ham petrol tüketimi karşılanabilir, 14 milyar dolardan 7 adet GAP yapılabilirdi. Aynı para ile 20 bin dolardan 5 milyon adet otomobil alınabilir, 30 bin dolardan 3 milyon 300 bin ev inşa edilebilir, 22 milyon dolardan 4 bin 545 adet F-16 savaş uçağı yapılabilir, 3 milyar dolardan 33 adet Telekom kurulabilir, kilometresi 3 milyon dolardan 11 bin 166 kilometre demiryolu yapılabilinirdi.

2003 YILINDA 34 MİLYAR DOLAR

Rapora ilişkin ATO tarafından yapılan yazılı açıklamada, 2003 yılında ödenecek borç faizine de yer verildi. 2003 yılında 34 milyar dolar borç faizi ödeyecek olan Türkiye’nin milenyumun ilk dört yılında toplam 134 milyar dolar faiz ödemesinde bulunacağı belirtildi. Raporda, Türkiye’nin, 79 yıllık Cumhuriyet tarihi sonucunda ulaştığı 148 milyar dolarlık milli gelire yakın bir parayı sadece 4 yılda faize harcadığına dikkat çekildi.

ATO’nun raporunda 2003 yılında ödenecek 34 milyar dolarlık faizin fiziki büyüklüğü de hesaplandı. Buna göre, 34 milyar dolar, 1 dolarlık banknotlar halinde uç uca eklendiğinde dünyanın etrafını 13 kez dolaşabiliyor. Söz konusu para 1 dolarlık banknotlar halinde 34 kamyona ancak yüklenebiliyor ve bu para ile satın alınabilecek 3 milyon 400 bin kilo altın ancak 340 kamyon ile taşınabiliyor. 34 milyar dolar, 1 dolarlık banknotlar halinde üst üste konulduğunda 34 kilometre uzunluğunda para kulesi oluşturuyor.

ATO BAŞKANI SİNAN AYGÜN

79 yıl boşa çalışmış olduk

Rapora ilişkin değerlendirmede bulunan ATO Başkanı Sinan Aygün, son yılların kötü idare edilen Türkiyesi’nin büyük fırsatlar kaçırdığına dikkat çekerek, “79 yıl boşa çalışmış olduk” dedi.

Aygün, şunları kaydetti:

“Büyük umutlar bağladığımız milenyumun ilk yıllarında hüsrana uğradık. Türk gencinin yarınlarını ipotek ettik. Son 4 yılda 134 milyar dolarlık faiz ödemesiyle ülkeler kurardık. Maalesef bir ülke batırdık. IMF politikaları ile üretilen Türkiye’yi unuttuk, ülkeyi rant cennetine çevirdik. Hazine’nin kasasına uzanan elleri görmezlikten geldik. Rüşvet-yolsuzluk ekonomisine geçit verdik. Faizle yattık, faizle kalktık. Dünyada 1 milyon dolarla yılda 864 bin dolar kazanan bir başka ülke yokken, bu kadar yüksek faizleri spekülatörlere verdik.”

Dış borç sitoğu 127.5 milyar dolara çıktı

Türkiye’nin dış borç stoku 2002’nin Eylül ayı sonunda, 2002 yılı ikinci çeyreğine göre yaklaşık 2 milyar ABD doları artarak, 127.5 milyar dolara yükseldi.

Hazine Müsteşarlığı, 1996-2002 üçüncü üç aylık dönemine ait resmi dış borç istatistikleri (geçici) verilerini açıkladı.

Buna göre üçüncü çeyrekte, kısa vadeli dış borçlar 1.2 milyar dolar azalırken, orta-uzun vadeli dış borçlar ise 3 milyar dolar tutarında arttı.

Açıklamaya göre, 2002 yılı üçüncü çeyreği itibariyle toplam dış borç stokunun içerisinde kısa vadeli dış borçların payı yüzde 11, orta-uzun vadeli dış borçların payı ise yüzde 89 oldu.

2002 yılı üçüncü çeyreğine ait dış borç stoku, 2002 yılı ikinci üç aylık döneme göre, döviz kuru değişikliklerinden dolayı 1 milyar dolar tutarında artış gösterdi. Bu gelişmede en büyük etken, söz konusu dönem içinde euronun dolar karşısında değer kazanması oldu.

Orta ve uzun vadeli dış borç olarak değerlendirilen ve büyük ölçüde eurodan oluşan kredi mektuplu döviz tevdiat hesapları 2002 yılı üçüncü çeyreğinde, 2002 yılı ikinci çeyreğine göre, 651 milyon ABD Doları tutarında bir artış göstererek, 12.5 milyar ABD Dolarını buldu.

Bu artışın yüzde 50’si stok artışından, yüzde 50’si ise euronun dolar karşısında değer kazanmasından dolayı oluşan kur etkisinden kaynaklandı.”[8]

“Faiz çetesi doymuyor

10 yılda 572 katrilyon liralık kaynağı tüketen iç borç faizi, Türkiye ekonomisinde savaş kadar büyük yıkıma yol açıyor.

3 AYDA 16,7 KATRİLYON
Türkiye, ekonomisinin imkanlarını spekülatif oyunlarla faizi yükselterek rant sağlayan kesimi finanse etmek için harcıyor. Son 10 yılda 572 katrilyon liralık kaynağı tüketen iç borç faizi, sadece 2003 yılının ilk üç ayında milletin 16,7 katrilyon lirasını yutacak. 6 milyon emekliye verilen zammın 5 katı, faize gidecek.”[9]

Ve öyle de oldu.” Türkiye son 10 yılda toplam 211.4 milyar dolar iç ve dış borç faizi ödedi. Türkiye’nin bu yıl ödemesi gereken borç faizleri de gözönünde bulundurulduğunda bu rakam 245.4 milyar dolara yükseliyor. Ankara Ticaret Odası, Türkiye’nin iç ve dış borç faizini hesaplayarak ‘’Saniye Saniye Borç Faizi’’ raporu hazırladı.”[10]

Bugün Amerika dünyaya yerleştirdiği dinleme cihazlarıyla her devleti kendi evinin içinde gibi dinlemektedir.

Amerikanın süper gizli servis eski ajanı Wayne Madsen şu itiraflarda bulunur:Dudayev’in yerini biz ifşa ettik.Carlos’un yerini Fransızlara biz bildirdik.Diana kara mayınlarına,Rahibe Teresa Kürtaja karşı olduğundan dinleniyordu.

Türkiye’de dinlenme istasyonlarının bulunduğu ve özellikle bugün boğazda,İstinyede 93 bin 200 metre karelik yere taşınıldı.Buralardan da İran,Irak,Kafkas ve Rusyanın izlendiğini ifade etmiştir.

NSA tarafından (National Security Agency),Aponun cep telefonuyla konuşması sonucu,gevezeliğinden dolayı Suriye’den çıkışından Korfu adasına kadar dinlendiğini söylemiştir.

66 ayrı dilde dinleme faaliyeti gösterdiklerini itiraf etmiştir.

Bugün Irak’a karşı takınılan sert tavır;bir yandan ortadoğuda yeni bir harita çizerek petrolü kontrol etmek,İsraile gelebilecek tehdidi ortadan kaldırıp önünü açmak,İsrail gibi yeni bir üssün oluşumuna zemin hazırlamak,bu vesile ile de İsrailin üç bin yıllık hayalini gerçekleştirmek,Kürtler,Şiiler,Türkmenler içerisinde yeni devletçikler oluşturarak sürekli kavgayı körükleyip,müdahaleyi meşru kılmak hep bu istihbarat faaliyetlerinin bir sonucudur.İngiliz ajan Hempher’in itiraflarında dile getirildiği gibi ki;Biz 300 sene sonrayı düşünerek plan yaparız.Bugün bizim elde ettiklerimiz 300 sene öncekilerdir.

Irak’ın 1980 yılında sekiz yıl süren savaşı esnasında en büyük desteği Başta ABD,Kuveyt,İngiltere,Fransa,SSCB ve Almanya’dan alırken,bu gün onların besle-diği şey yani desteklediği Saddam yine onlar tarafından yok edilmeye çalışılmaktadır.Bugün bahane ettiği kimyasal silahları Halepçe’de kullanan Saddam’a ses çıkarmayan ABD,bugün tek sebeb olarak bu kimyasal silahları bahane etmektedir.Beslediği zalimin zulmünü kaldırmak için zulüm uygulama yoluna gitmek katmerli bir zulümdür.

Tüm batı devletleri gibi Amerika menfaatını esas almaktadır.1992 yılında Genel Kurmay başkanı olan Doğan Güreş’inde ifade ettiği üzere;Ne PKK ile ilgili olarak Amerikalılardan PKK’nın istihbarat raporları istenmesine rağmen verilmemesinden,birde 1992 yılında Şırnak’ta,Amerikanın uçakla PKK’ya malzeme attığını ifade etmiştir.[11]

Ancak yine menfaatları icabı destek oldukları Abdullah Öcalan’ı verdikleri destekle yakalatmışlardır.

Tarih boyunca senaryolar hep aynı,piyonlar değişik.

“Yeniden tarihî boyuta dönecek olursak: Hulagu’nun Bağdat kuşatması tam 40-50 gün sürmüş. Şehrin hile ile ele geçirilmesinden sonra ise yağmalama aylarca devam etmiş. Buna mukabil, İkinci Körfez Savaşı sırasında baba Bush’un hava bombardımanı tam 38 gün sürmüştü. Bu zaman zarfında 100 bin sorti yapılmış ve 18 bin ton bomba kullanılmıştı. Hiroşima’ya atılan bombanın tam dört katı. Irak’ın 46 tümeni yok edilmiş. Savaşta doğrudan 150 bin kişinin öldüğü sanılıyor. Daha sonra hastalıklardan ölenler bu sayıya dahil değil. Hulagu’nun işgali sırasında ise 400 bin ehl-i İslam şehit düşmüştü. Alkami istidraçla sultanı iğfal etmiş, kandırmıştır. Bunun için de Moğolları Selçuklulara; Hulagu’yu da Tuğrul Bey’e benzetmiştir. Eman verileceğine kanan halife Bağdat’ın kapılarını kendi rızasıyla açtırmıştır.

İslâm tarihinde buna benzer bir felâket daha yaşanmamıştı. Dillere destan şirin Bağdat harap ile türap oldu. Tefeül nedeni olarak halifenin yanına aldığı Bürde-i Şerif ve Kadib-i Şerif de Hulagu tarafından ele geçirilmiş ve yakıldıktan sonra külleri Dicle nehrine savrulmuştu. Bağdat’ın dramatik ve hazin sonunu tarihçi Cevdet Paşa şöyle hulasa eder: “Millet-i İslamiye hangi mezhepte olursa olsun müşriklere karşı yek-dil ve yek-cihet olup pay-ı taht-ı İslam olan Darus-selamı muhafaza edeceklerine mezhep kavgalarıyla uğraştılar, birbirlerine düştüler. Sonunda şehr-i Bağdat hak ile yeksan olunca meydanda ne Şii kaldı, ne de sünni..” [12]

Hasta ve hastalık biterse doktorlar ne yapacak?Kimi ve neyi tedavi edecek?Nasıl geçinecek ve nasıl geçindirecek?

Tarih her zamanki gibi tekerrür etmektedir,sadece aktörler değişmiştir. Cengizler, Yavuzlar,Kanuniler,Hasan Sabbahlar gitmiş,yerine farklı senaristler,oyun ve oyuncular,aradaki piyonlarla farklı görünüm vermeye çalışılan aynı senaryolar oynanmaktadır.

Her zaman olduğu gibi bugün de batı İranı,Saddamı,Bin Ladini vs. ne kadar sevmese de onlara muhtaçtır.

Gerek mevcut çıbanlarla gerekse de kendisinin oluşturmuş olduğu çıban başlarıyla şamar oğlanları türetmiş,o vesileyle de vurmak istediği kimse ve yöne rahatlıkla ve haklı görünen bahanelerle vurmaya çalışmıştır.Suriyeyi yüzde sekizlik halkın temsilcisi olan Hafız Esad tarafından yani azınlıklar olan Süryanilerce idaresini arzulamış,sürekli kavgalı halde kalmasını arzulamıştır ta ki kavgalı halde her an müdahale etme meşruiyeti kendisine doğmuş olsun.Irak,Afganistan,Cezayir ve Türkiyede de azınlıkların idaresini sağlamak uğruna her senaryoyu uygulamıştır.

Bugün Amerika’nın kendi halkı gibi tüm dünya savaşa hayır demektedir.Nitekim;

”1991’deki Körfez savaşına katıldıktan on iki yıl sonra Irak halkına “canlı kalkan” olarak destek vermek için Bağdat’a gitmeye hazırlanan Amerikalı O’Keefe: “Savaş suçu işleyenlere katıldığım için pişmanım. Savaşta deney faresi gibi kullanıldık. 1989’da 19 yaşındaydım ve hayatımın en cahilce eylemini gerçekleştirdim; ABD donanmasına katıldım. 1991de cahillikten daha da ileriye giderek suç işleyenlere, yani Iraklı insanlara karşı savaş açanlara katıldım. Bu savaşta seyreltilmiş uranyum sivil halka karşı kullanıldı. Benim ödülüm, ‘Amerikalı kahraman’ olarak diğer yüz binlerce ‘kahramanla’ beraber, baba Bush tarafından deney faresi gibi kullanılmak oldu.”[13]

Kuzey ırakta 36.paralel için;” Körfez Savaşı sırasında önemli gazetecilik başarılarına imza atmıştı Güneri Civaoğlu. O sırada Sabah’ta yazıyordu ve bölgeye giderek ittifak cephesinde yer alan sivil ve askerlerle görüşmekteydi. Oradan yazdığı bir izlenimi hatırlamakta yarar var:

“Körfez Savaşı sırasında Dahran’daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir albay ve yarbayın odasına aldılar. Daha evvel Sabah’ta bu köşemde yazmıştım… O albay ve yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve ‘Burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam’a o yöreleri yasaklayacağız… Saddam’ın bıraktığı silâhlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler… Ya vereceksiniz barış olacak… Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız’ demişlerdi.” [14]

Körfez savaşının arkasındaki sırrı bir Amerikalı mühendis şöyle açıklıyor:”Biz bir sürü üs yaptık,Arapların haberi yok.”[15] yani petrollerine ipotek koyduk,tavşana kaç,tazıya tut,dedik.Saddamı hayali tehlike olarak oraya koydu ki,saddamın bile Amerika ajanı olduğu çok söylendi.Yoksa uzaydan iğnenin deliğini gören Amerika,onu nasıl öldürememekte belki düşündürmektedir.

“1988 yılının 16-17 Mart tarihlerinde, Irak uçakları, zehir yüklü bombaları Halepçe’ye yağdırdı. Baas Rejimi’ne karşı savaşan Kürt peşmergeler; Halepçe, Duceyde ve İnap kasabalarında İran’ın desteğiyle denetimi ele geçirince, Saddam da korkunç planını yürürlüğe koydu ve 6 bin masum insan Saddam’ın zehirli gazlarıyla can verdi.”[16]

Ve Türkmenistanda ve kendi yakınları da dahil binlerce insana her türlü işkenceler yapıldı.Saddam her yönüyle diktatörlüğünü gösterdi.

Bugün ise ABD,daha doğrusu Bush zulme zulümle karşılık vermektedir.Tüm ABD,BM ve Dünya savaşa hayır demek üzere ayağa kalkmışken Bush ve İngiltere Başbakanı Tony Blair Savaşa Evet demektedir.Bahane ise,Kimyasal Silahlardır.

-Amerikan bilmecesi

Birleşmiş Milletler Bush’a sorar:

– Irak’ın kitle imha silahları olduğuna dair deliliniz nedir?

Bush cevaplar:

– Sattığımız silahların faturalarını sakladık……”

!991-deki tecrübesiz duruma düşmemek için bugün Türkiyeyi de sıkıştırıp Kuzey bölgesinin açılmasını istemektedir.

Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal, ANAP lideri Özdemir’e verdiği brifingde, müzakerelerin çetin geçmesinin sırrını açıkladı “Kuzeyde cepheye izin vermezsek ABD’nin savaş planı altüst olur.”

ABD askerleri, 1991’deki Körfez Savaşı’nda Irak’ta hakim rüzgarların ters yönden esmesi nedeniyle hastalandı, tanklar bataklığa saplandı. Uzmanlara göre ABD sırf bu nedenle dahi kuzey cephesine mecbur.”[17]
Asker yönüyle dört katı bir zarar olurken,mali yönden on katı bir zarar söz konusudur.Ölecek 11 bin askere karşı 38 bin asker,99 milyar dolara karşı bir trilyondan fazla kayıb olacaktır.

Böylece ABD Türkiye’ye mahkumdur.

ABD’nin 3 bin akıllı bombayı ve ağırlıkla havadan hücumunda Türkiye’ye mahkum olurken,Kuzey bölgesinde bir Kürt devleti korkutmacası ve gerçeğiyle Türkiye’yi de kendine mahkum etmeye çalışmaktadır.

İşte bu tedirginliğin haklılığının belgesi:

“Türkiye, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletine karşı. ABD ile yaptığı görüşmelerde de bu konudaki rahatsızlığını açık açık dile getiriyor. Kuzey Irak’ta mevcut Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin (KRG) resmi sitesindeki haritalar ise Türkiye’nin duyduğu endişelerin açık kanıtı. Daha birkaç gün önce iki İngiliz parlamenterin de konuk olduğu hükümetin resmi sitesinde Türkiye’nin bir bölümünü de içine alan bağımsız Kürdistan haritaları yer alıyor. Hatta sitenin ABD’deki temsilciliğindeki haritada Türkiye’nin sınırı değiştirilerek, doğu ve güneydoğu bölgeleri Kürdistan’a dahil ediliyor.

DEVLETSİZ HÜKÜMET
Türkiye’nin dikkatle izlediği Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Hükümeti (Kurdistan Regional Government), Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Celal Talabani ile KDP lideri Mesud Barzani tarafından 1992’de ortaklaşa kuruldu. Sonra iki lider arasında anlaşmazlık çıktı ve 1996’da bağlarını kopardılar. Geçtiğimiz aylarda 6 yıl aradan sonra ilk kez toplanan devletsiz hükümetin parlamentosu, anayasasını ilan etti. Parlamentoda 105 sandalye var. Bunun 51’i Barzani’ye, 49’u Talabani’ye ve 5’i Asurilere ait.
İngiltere’de iktidardaki İşçi Partisi’nin milletvekili Michael Conaughyt ile muhalefetteki Muhafazakâr Parti milletvekili Bob Spink, birkaç gün önce Kuzey Irak’ın Erbil kentindeki ‘Kürdistan Parlamentosu’nun toplantısına katılmış, Türk askerlerinin bölgeye girmesine karşı olduklarını söylemişlerdi.
Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin resmi internet sitesi www.krg.org. adresinde öncelikle üyelerin temasları anlatılıyor. Haritalar bölümünde ise Kürdistan hevesi açık açık ortaya konuluyor.

16 haritanın yer aldığı bölümün en üst köşesinde “1992 yılında hazırlanan haritaya göre Kürt halkı ve ülkesinin yeri” başlığı altında Türkiye’nin bir bölümünü de içine alan Kürdistan haritası yer alıyor.
14 numaralı kutuyu tıkladığınızda da açık açık Kürdistan adı altında Türkiye’nin bazı illerini de kapsayan harita karşınıza çıkıyor. Malatya, Elazığ, Van, Hakkâri, Kahramanmaraş, Siirt, Batman, Şanlıurfa, Diyarbakır, Kars, Hatay, Gaziantep illerini (Kürtçe isimlerle) de içine alan haritada Kürdistan sınırı Ankara’ya kadar dayanıyor.

ABD’DEKİ HARİTA
Sitenin yurtdışı temsilcilikler bölümüne girip ABD tıklandığında karşınıza www.kurdistan.org adlı site çıkıyor. Haritalar bölümünde Türk topraklarını da içine alan yeşil renkli Kürdistan haritasıyla karşılaşıyorsunuz. Burada da sınır Ankara’ya kadar dayanıyor. Bir kez daha tıkladığınızda Kürdistan tarihi ve coğrafyası başlığı altında şöyle deniliyor:
“Kürtler bölgede yüzyıllardır baskı altında yaşamaktadır. Türkiye’de de milyonlarca ana dili kürtçe olan kişi vardır. Ancak Kürdistan hükümeti son yıllarda önemli demokratik girişimlerde bulunmaktadır. Özgürlük mücadelesini bütün Amerikalılar da görmeli ve yardım etmelidir.”[18]

Ehli kitap hakkında Kur’an-da:

“Kitap ehlinden öylesi var ki, yanına yüklü bir emanet bıraksan onu sana geri verir, buna karşılık öylesi var ki, eğer ona bir dinarcık emanet versen, sürekli tepesinde dikilmedikçe onu sana geri vermez. `Ümmilere (kendi dinimizden olmayanlara) karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur’ dedikleri için böyle davrananlar, böyle bile bile Allah adına yalan söylerler.”[19]

“Ey müminler, kendilerine kitap verilenlerin bir grubuna uyarsanız bunlar sizi iman ettikten sonra döndürüp kafir yaparlar.”[20]

“…Hıristiyanlar da, Mesih (İsa) Allah’ın oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. Sözlerini daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da haktan batıla döndürülüyorlar!”[21]

“Ama onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinin içinde geceleri ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyan ve secdeye kapanan bir kesim vardır.”[22]

“Bunlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederek kötülükten sakındırırlar, hayırlı işlere koşarlar. Onlar iyi kullardandırlar.

Onların yaptıkları hiçbir iyilik karşılıksız kalmayacaktır. Hiç kuşkusuz Allah takvalıların kimler olduğunu bilir.

Kafirlere gelince, ne malları ve ne de evlatları kendilerine Allah’a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar Cehennemliktirler, orada sürekli olarak kalacaklardır.”[23]

“Eğer ehl-i kitap ta iman etseydi kendileri için daha hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler vardır ama çoğunluğu fasıktır.”[24]

“Eğer size bir iyilik dokunacak olursa bu onları üzer. Eğer başınıza bir kötülük gelse bu yüzden sevinirler.”[25]

Kur’an-ı Kerim, Ehli Kitap’tan bir grup hakkında da: “Hahamlarını ve Rahiplerini Allah’tan ayrı rehber edindiler”[26] şeklinde bahsetmektedir.

“Ey müminler yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez.”[27]

Bu ayetin Medine de inmesinden sonra Müslümanlar bütün bütün gayrı müslümler ile olan ilişkilerini kesmediler.Ancak onların her hangi bir hususta kendi dindaşlarını Müslümanlara tercih edecekleri,haksızda olsa birbirlerinden desteklerini çekmeyeceklerini ifade etmektedir.

“Kendi dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hristiyanlar senden asla hoşlanmayacaklardır.” [28]

Düşmanlıklarının sebebini ise Kur’an şöyle açıklar:”De ki; “Ey Kitap Ehli, bizden hoşlanmamanızın sebebi Allah’a, bize indirilen kitaba ve daha önce indirilmiş olan kitaplara inanmamız ve de çoğunuzun fasık, yoldan çıkmış kimseler olmanız değil midir?”[29]

“Biz İsrailoğullarından kesin söz aldık ve onlara çok sayıda peygamber gönderdik. Fakat peygamberler kendilerine nefislerinin hoşuna gitmeyen bir mesaj getirdikçe kimisini yalanlıyor, kimisini de öldürüyorlardı.”[30]

“Bu cinayetleri hiçbir fitneye, hiçbir kargaşaya yol açmayacak sandılar. Gözleri kör ve kulakları sağır oldu. Sonra Allah tevbelerini kabul etti, fakat arkasından çoğu yine kör ve sağır oldu. Hiç şüphesiz Allah onların ne yaptıklarını görüyor.”[31]

“İnsanlar arasında müminlere en amansız düşman olanların yahudiler ve Allah’a ortak koşanlar olduğunu göreceksin. Buna karşılık müminlere en çok sempati duyanların “Biz hırıstiyanız” diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü hristiyanlar arasında Allah’a bağlı bilginler ve din adamları varılır ve onlar büyüklük taslamazlar.”[32]

“Yahudilere bütün tek tırnaklı hayvanları yasakladı. Onlara sığırların ve koyunların sırt, bağırsak ve kemik yağları dışında kalan içyağlarını da haram kıldık. Allah’ın ölçülerini çiğnedikleri için onları bu şekilde cezalandırdık. Söylediklerimiz kesinlikle doğrudur.”[33]

“Ehli Kitap’tan ve müşriklerden kâfir olanlar kendilerine beyyine gelinceye kadar birbirinden ayrılmış değillerdi.” [34]

“Ehli Kitap’tan ve müşriklerden kâfir olanlar cehennem ateşindedirler. Orada ebedi kalacaklar. Onlar yaratıkların en kötüleridir.” [35]

“Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kâfir olmuşlardır.” [36]

“Allah Meryem oğlu İsa’dır, diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır.” [37]

“İsrailoğullarının kâfirleri Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın dilinden lanetlenmiştir.”[38]

“Allah Meryemoğlu Mesih’dir diyen/er kesinlikle kafir olmuş/ardır. Onlara de ki; Eğer Meryemoğlu İsa’yı annesini ve yeryüzünde bulunan varlıkların tümünü yok etmek istese O’na kim engel olabilir? Göklerde, yeryüzünde ve ikisi arasında bulunan tüm varlıklar Allah’ın egemenlik tekelindedir. O di/ediğini yaratır. Allah’ın gücü her şeye yeter.

Yahudiler ve hristiyanlar “Biz Allah’ın evladları ve sevdikleriyiz” dediler. Onlara de ki; o halde O, niçin günahlarınızın yüzünden azaba çarptırıyor. Aslında O’nun yarattığı birer insansınız. O dilediğini affeder, dilediğini azaba çarptırır. Gökler, yeryüzünün ve ikisi arasında bulunan tüm varlıkların Allah’ın egemenlik tekelindedir. Dönüş O’nadır.”[39]

”O dönem yazılmış bir çok İncil arasında, öldürme ve çarmıha germe olayında itibar edilen dört İncille çelişen bir İncil daha yer almaktadır; Barnabas İncili. Barnabas bu konuda şöyle der:

“Yahuda ile birlikte askerler İsa’nın bulunduğu yere yaklaşınca, İsa büyük bir kalabalığın yaklaştığını duydu. Bu yüzden korkarak eve çekildi. o arada onbir havarisi de evde uyuyordu. Allah kulunun başındaki tehlikeyi görünce, Cibril, Mihail, Refail ve Evril adlı elçilerine İsa’yı dünyadan almalarını emretti. Bu temiz Melekler gelerek, İsa’yı güney tarafta açık pencereden çıkarıp üçüncü göğe taşıdılar. Sürekli Allah’ı tesbih eden Meleklerin arasına bıraktılar. Yahuda öfkeyle İsa’nın göğe çıkarıldığı odaya girdi. Talebelerinin tümü uyuyordu. O esnada yüce Allah, harikulâde bir olay meydana getirdi. Yahuda’nın, konuşmasını ve yüzünü değiştirerek tamamen İsa’ya benzetti. Öyle ki bizler bile O’nun İsa olduğuna inanmaya başladık. Ancak O bizi uyandırdıktan sonra, Hocanın (İsa) nerede olduğunu araştırmaya başladı. Bunun üzerine şaşırdık ve `Hocamız sensin ey efendimiz, şimdi bizi unuttun mu?’ diye cevap verdik.”[40]

Tefhim.saf.6-da Barnabas incili hakkında geniş tafsilat var.

” Barnabas Incili’nin italyanca asil kopyasi Viyana’da Hofbibliotek’tedir.”

Yine de ilk olarak Hz.İsanın Allah olduğu iddiasında bulunan Barnabas la beraber çağdaş olan Pavlos dur.Ancak Barnabas-ı kandıramayınca ona muhalefet etmiştir.Barnabas da yahudi iken hristiyan olmuştur.

“Barnabas’ın yazdığı İncil, miladın 325. senesine kadar İskenderiye kiliselerinde okunuyordu. 383 senesinde Papa Damasus, bu İncil’den bir nüsha elde ederek hususi kütüphanesine koydu. 1585 senesine kadar burada kalan Barnabas İncilini Papa Beşinci Sextus (1595-1590), arkadaşı F. O. Marino’ya İbraniceden İtalyancaya tercüme ettirdi. Prusya kralının müşaviri J. F. Cramer, bunu bulup 1713’te Osmanlılarla yaptığı muharebeleri ile meşhur olan kitap meraklısı Prens Eugén’e hediye etti. Prens 1736’da öldükten sonra, kütüphanesi, Viyana (Hofbibliyothek) Kütüphanesine katıldı. Bu el yazma İncil hala, Viyana İmparatorluk Kütüphanesindedir. Aynı senelerde, Madrid’de, İtalyanca bir nüsha daha bulundu ise de, kilisenin baskısı ile yok edildi. Viyana’daki İncil, 1907’de Oxford’da, Ragg ve hanımı tarafından İngilizceye tercüme edildi. Bu tercümenin birçok nüshaları da, İngilizler tarafından yok edildi. Bu nüsha foto-ofset yolu ile 1973’te Pakistan’da basılmıştır. Barnabas İncili ile ilgili olrak Mısır’da da birkaç kitap neşredilmiştir.”

” Barnabas’ın bu İncil’i, târih boyunca çeşitli defâlar ortadan kaldırılmak ve bütün nüshaları kaybedilmek istenmiş olmasına rağmen, Papa Damasus, tesâdüfen eline geçen bir nüshasını Papalık Kütüphânesinde saklamıştır. Kitap 1590’da el yazısı ile İbrâniceden İtalyancaya çevrilmiştir. Bu nüsha elden ele dolaşarak 1713 yılında Prens Eugén’e ve ölümünden sonra Viyana Kraliyet kütüphânesine nakledilmiştir. 1907’de Bay ve Bayan Ragg tarafından İngilizceye tercüme edilerek Oxford’da basılmış, fakat esrârengiz bir tarzda ortadan kaybolmuştur. Ancak bir nüsha British Museum, bir nüsha da Amerikan Kongresi Kütüphânesinde bulunmaktadır. Bu Barnabas İncili, Pakistan Kur’ân Konseyi eliyle 1973’te tekrar basılmıştır. Viyana Kütüphanesindeki nüshayı, 70’li yıllarda, bir kaymakamla bir mülkiye müfettişi Türkçeye tercüme ettirerek basılmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığına takdim etmişlerdi. O zaman ben, Din İşleri Yüksek Kurulunda raportör idim ve rahmetli Prof.Dr.Orhan Karmış’la beraber inceleyip hakkında rapor yazmıştık. İnşaallah başka bir makalemizde de onu ele alırız.“[41]

Şu andaki temel kabul edilen inciller ise asliyetini yitirmiş durumdadır.

“Aslından uzak bulunan bu dört İncil şunlardır:

1. Matta İncili: Filistinli olan Mattâ, Îsâ aleyhisselâm göğe çıktıktan sekiz sene sonra, birinci İncil’i yazmıştır. Burada, Îsâ aleyhisselâmın, Filistin’de doğumunda görülen şaşılacak şeyleri ve Yahûdî kralı Herod’un, onu çocukken öldürmek isteyince, annesi Hazret-i Meryem’in oğlunu alıp, Mısır’a götürdüğünü anlatmaktadır. Hazret-i Meryem, oğlu göğe çıktıktan altı sene sonra vefât etti. Kabri Kudüs’tedir. Bugün mevcûd olan Mattâ İncili, İbrânice nüshanın tercümesidir. Bu tercümeyi yapanın kim olduğu da belli değildir.

2. Luka İncili: Antakyalı olan Luka, Îsâ aleyhisselâmı görmemiş, Îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan sonra, münâfık olan Pavlos tarafından güyâ Hıristiyanlık dînine alınmış ve onun (bozuk) fikirleriyle aşılanarak, Allahü teâlânın kitâbını büsbütün değiştiren bir İncil yazmıştır. Luka, havârî değildi.

3. Markos İncili: Îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan sonra Îsevî (Hıristiyan) olmuş, tercümanı olduğu Petros adındaki havâriden işittiklerini İncil adı altında yazmıştır. Markos’un havârîlerden olmadığında bütün târihçiler ittifak hâlindedir. Sâdece havârîlerden Petros’un tercümanıdır.

4. Yuhanna İncili: Îsâ aleyhisselâmın teyzesinin oğlu olup, Hazret-i Îsâ’yı birkaç kere görmüştür. Yuhanna’ya nisbet edilen dördüncü İncil’in ortaya çıkmasına kadar Îsâ aleyhisselâmın dîni, esâsen Mûsâ aleyhisselâmın dîninden ayrılmayıp, tevhid esâsına dayanıyordu. Bu kitap, Yuhanna’ya âit değildir, zaten ona ait olduğunu isbat edebilecek sağlam bir delil de yoktur. İkinci asırdan sonra aslı meçhul bir şahıs tarafından kaleme alınmıştır.

Bu dört İncil, aynı hususları başka başka anlatan ve insan eliyle yazılmış hikâyelerden ibâret olup, Allah kelâmı değildir ve devamlı olarak değiştirilmektedirler.”[42]

Hristiyanların inançlarının temeli ise;” Dördüncü asırda konsillerde şekillenmiş olan Katolik kilisesinin amentüsü şudur:

“1. Ben Tanrı’ya kudretli Baba’ya;

2. Ve O’nun biricik oğlu Rab İsa’ya;

3. Ve O’nun bâkire Meryem ve Kutsal Ruh’tan doğmuş olduğuna;

4. Pontus Pilatus zamanında çarmıha gerildiğine, öldüğüne, gömüldüğüne;

5. Üçüncü gün ölüler arasından dirildiğine;

6. Göklere yükseltildiğinde;

7. Baba Tanrı’nın sağına oturduğuna;

8. Oradan gelip ölüleri dirileri hesaba çekeceğine;

9. Ve Kutsal Ruh’a;

10. Mukaddes Kiliseye;

11. Günahların affedileceğine;

12. Ölülerin canlanacağına, sonsuz hayata… inanırım.”[43]

Kitabların özelliğini yitirmesi,yaşayışlarına da aksetmektedir.Mesela;

Yılbaşı,Hz.İsanın doğum günü değildir.Hatta kesin olmamasındandır ki;hristiyanlar dahi bu günü farklı farklı kutlamaktadırlar.Bu da 25 Aralık’tan 5 ve 6 Ocak tarihleri arasında cereyan edip,farklı kutlanmaktadır.Zaten 31 Aralık yılın genel değerlendirmesi olduğundan müslim gayrı müslüm farketmeksizin herkesin kendisine farklı maletmesidir.Özellikle bazı sektörlerin önemli gelir kaynağını oluşturmaktadır.Çerez sektörüve tüm eğlence satışlarındaki önemli artışlar bazılarının önemli gelir kaynağını oluşturmaktadır.Kimilerinin önemli rant kaynağını oluşturmaktadır.Büyük çaptaki bir fabrikadan daha fazla gelir getiren bir fabrika oluşturmaktadır.Hristiyanlık dünyası dahi çılgınca bu kutlamaları tasvib etmemektedirler.2002 yılının bitiminde hristiyanlık dünyasının papası II.Jaun Paul dahi bu çılgınlıklardan kaçınılmasını,fakirlere yardım edilmesini tavsiye etmiştir.Her dinde olduğu gibi hristiyanlıkta da zaman içerisinde adetler birer ibadet ve inanç halini almıştır.Yılbaşı eğlenceleri,çam süslemeleri,Noel baba aldatmacaları,milli piyango,hindi kesme,çerez yeme adeta birbirinden ayrılmaz faktörler haline gelmiştir.

“Ey İsa ben senin canını alacak ve katıma yükselteceğim.”[44]

“Ve `Biz Allah’ın resulü Meryemoğlu İsa-Mesihi öldürdük’ demelerinden ötürü. Oysa O’nu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler. Fakat kendilerine öyle göründü. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler bu konuda tam bir kuşku içindedirler, bu konudaki bilgileri sadece sanıya uymaktan ibarettir. Yoksa onu kesinlikle öldürmediler.

Tersine Allah, O’nu kendi katına çıkardı. Hiç şüphesiz Allah üstün iradeli ve hikmet sahibidir.

Kitap Ehli’nden hiç kimse yoktur ki, ölümünün eşiğinde İsa’ya iman etmemiş olsun. Fakat kıyamet günü İsa, onların aleyhinde şahitlik edecektir.”[45]

”Ne Mesih Allah’a kul olmaktan kaçınır ve nede Allah’a yakın melekler. Kim ona kul olmaktan kaçınır, büyüklük taslarsa, bilsîn ki, Allah hepsini huzurunda bir araya getirecektir.”[46]

”Tevhid inancı, Mesih İsa’dan sonra da öğrencileri ve tabileri arasında bir müddet yaşadı. Yazılan pek çok İncil’den biri olan Barnaba İncili, Hz. İsa’dan Allah’ın gönderdiği bir peygamber olarak söz ediyor. Sonra Hz. İsa’nın izleyicileri arasında fikir ayrılıkları meydana geldi. Kimi; “Mesih, diğer peygamberler gibi Allah’ın gönderdiği bir peygamberdir” dedi. Kimi “O evet peygamberdir. Fakat Allah ile özel bir bağı vardır” dedi. Kimi “O, Allah’ın oğludur. Çünkü babasız yaratılmıştır. Fakat buna rağmen Allah’ın yaratığıdır.” dedi. Kimi de: “O, Allah’ın oğludur. Yaratılmış değildir. Aksine babası gibi “kadim” sıfatını taşır.” dedi.

Bu ayrılıkları ortadan kaldırmak için M.S. 325 yılında İznik’de 48.000 patrik ve piskoposun katılımıyla “İznik Konsülü” toplandı. içlerinden hristiyan tarihçi İbn-i Patrik şöyle demiştir:

“Katılanların görüşleri ve mezhepleri farklı idi. Kimi, “İsa ve annesi Allah’ın dışında iki ilahtır.” diyordu. Bunlar “Raymatiler” diye isimlendirilen berberiler idi.

Kimi: “İsa, babasından ateşten ayrılan alev gibi ayrılmıştır, ikinci parçanın ayrılması ile birinci bölümde bir azalma olmaz” diyordu. Bunlar “Sabliyus” ve taraftarları idi. Kimi: “Hz. Meryem, Hz. İsa’yı dokuz ay taşımadı. O, karnından suyun borudan geçtiği gibi geçti. Çünkü o söz (kelime) kulağından girdi. Aynı anda çocuğun çıktığı yerden de çıktı” diyordu. Bu da, “İlyan” ve taraftarlarının görüşüdür. Kimi: “Hz. İsa özde bizden biri olmasına rağmen, ilahî bir özellikle yaratılmış bir insandır. Öncelikle Meryem’in oğludur. O’nu insanı özünün katıksız olması sebebiyle göndermiş, ilahî nimeti beraberinde kılmış ve O’nda sevgi ve iradeyi birleştirmiştir.

Bu yüzden “Allah’ın oğlu” denilmiştir. Kimi de: “Allah kadîm biricik cevher ve biricik unsurdur. Üç isimle isimlendirilir” derler ve ne “kelime”ye ne de “Ruhu’l Kudüs”e inanırlar. Bu, Antakya patriği “Paulus” ve taraftarlarının görüşüdür.

Kimi de: “Onlar üç ilahtır. Birisi iyilik, diğeri kötülük tanrısıdır. üçüncüsü ise, aralarında adaleti sağlar” demiştir. Bu, lânetli “markyun”un havarilerinin başı olduğunu öne sürdüler ve “Petrus”u inkar ettiler.

Kimi ise, Hz. İsa’nın ilah olduğunu söyledi. Bu da “Aziz Paulus” ve 318 delegenin görüşü idi.

Putperestlikten hristiyanlığa geçmiş ve hristiyanlık hakkında birşey bilmeyen Roma İmparatoru “Kostantin” bu son görüşü tercih etti ve bu görüş taraftarlarını muhaliflerine musallat etti.

Diğer mezheplerin taraftarlarını -özellikle de sadece Baba’nın ilah ve Mesih’in insan olduğu görüşünde olanları- ise kovdu.”[47]

“Müminler, müminleri bırakarak kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa artık Allah ile arasında hiçbir ilişki kalmaz. Yalnız kâfirlerin size yönelik tehlikelerinden korunabilirsiniz.”[48]

İşte böyle… Ne ilişkilerde ne de bağlılıkta, ne dinde ne de inançta, ne görevde ne de dostlukta onun Allah ile hiçbir ilgisi kalmamıştır. O, Allah’tan uzaktır artık. Her alanda Allah ile ilişkisini tamamen kesmiş olur.

Kişinin korku içinde bulunduğu yer ve zamanlarda Takiyye ile buna izin verilmiştir. Yalnız bu, dil ile gerçekleşen bir takiyyedir. Kalp ile beslenen bir dostluk, ya da fiilî olarak gerçekleşen bir dostluk değildir. İbn-i Abbas (Allah ondan razı olsun) diyor ki: “Takiyye, eylem ile olmaz. Takiyye, ancak dil ile olur.” Mümin ile kâfir arasında bir sevginin meydana gelmesi izin verilen takiyye kapsamına girmediği gibi, mü’minin takiyye adı altında pratik olarak herhangi bir şekilde kafire yardım etmesi de izin verilen takiyye kapsamına girmez. Allah’a karşı bu tür düzenbazlıklara başvurmak doğru değildir! Sözü edilen kâfir, Kur’an ifadesinin burada kapalı olarak geçtiği fakat başka bir surede açık olarak gösterdiği gibi, hayatın her alanında Allah’ın kitabının egemen olmasına taraftar olmayan kişidir.”

”Miladi 451 yılında Halkadonya’da (İznik) toplanan Konsül’de şu karar alınmıştı: “Mesih’in, birbirine karışmayan, değişmeyen, bölünmeyen ve ayrılmayan iki tabiata sahip olduğu kabul edilmelidir. Bu iki tabiatın birleşmesi nedeniyle onların ayrı ayrı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. İşin doğrusu, her iki tabiat kendi özelliklerini muhafaza ederek bir tek bedende birleşmiştir. İki parçanın tek bir cesette birleşmesi sonucunda Oğul Allah ve Ruh’ul Kuds meydana gelir.” Yakubiler (Bunlar, Yakub el-Baraziiye tabi olanlardır ki hıristiyanlıkta tek Allah nazariyesini savunurlar. (el-Raid S. 1634)) bu toplantıda alınan kararları reddettiler. Onlar Mesih’te yalnız bir tabiatın varlığını kabul ediyorlar ve: “Mesih, tüm unsurları kendisinde toplamıştır; hem İlahî hem de beşerî tüm niteliklere sahiptir. Fakat bu nitelikleri taşıyan madde ikilik kabul etmez, aksine unsurların toplandığı bir bütünlük arz eder” diyorlardı. Herakliyüs’ün Mesih’i “Üçten biri” olarak kabul ettiği mezhebi halka benimsetmeye çalıştığı bu dönemde, Ortodokslarla, özellikle Mısır, Şam ve Bizans İmparatorluğu sınırları dışında yaşayan Yakubiler arasında yaklaşık iki asır sürecek bir mücadele başladı. Jüstinyen’in benimsediği mezheb ise, bir yandan iki tabiatın varlığını kabul ederken diğer yandan da bu iki tabiatın Mesih’in bedeninde, tek bir varlığa dönüştüğünü ileri sürüyordu. Onlara göre Allah’ın oğlu olan Mesih ilahî ve beşerî kuvvetleri kendinde toplamış bulunan tek bir varlıktı. Bu ise, beden halinde somutlaşan bu şahsın içinde tek bir irade olduğu anlamına geliyordu. Fakat Herakliyüs de, barışın temellerini atmaya çalışan pek çok ıslahatçının akıbetine uğramaktan kurtulamadı. Çünkü iki mezhep arasındaki mücadeleyi bir an olsun durduramadığı gibi, bu savaşı daha da şiddetlendirmiş ve bizzat kendisi de üçüncü bir taraf olup diğer iki grubun öfkesini üzerine çekmiş ve Allahsız olarak damgalanmıştı.”[49]

Ehli kitab her türlü ayeti de görse,Muhammedi evladları gibi bildikleri halde yine kabul etmez,senin kıblene yönelmezler.[50]

Ve ‘Allah elçisi Meryem oğlu İsa’yı öldür dük’ demeleri yüzünden (onları lânetledik). Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.

Bilâkis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir.

Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir. Kıyamet günün de de O, onlara şahit olacaktır. “[51]

“Muhakkak O,(İsa) kıyamet için bir bilgidir, asla ondan şüphe etmeyin ve bana tabi olunuz. Bu dosdoğru yoldur..”[52]

”Hafız İbn-i Asakir sahabilerden birinin rivayetinden (Allah onlardan razı olsun) Abdullah İbn-i Huzeyfe es Sehmi’nin biyografisinde diyor ki: Bizanslılar Abdullah’ı esir almışlardı, onu krallarına getirdiler. Kral ona dedi ki: “Hristiyan ol, seni mülküme ortak eder ve kızımla evlendiririm” Abdullah şu karşılığı verdi: “Eğer sen kendinin sahip olduğun her şeyi versen buna bir de tüm Araplar’ın sahip olduklarını ilave etsen ve Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- dininden bir saniyeliğine ayrılmamı istesen ben yine ayrılmam.” Kral: “O zaman seni öldüreceğim” deyince Abdullah: “Ne yaparsan yap, dedi.” Kral emretti. Abdullah’ı ellerinden ve kollarından bağladılar, okçularını çağırdı, yakından ellerine ve ayaklarına oklar sapladılar. O bu arada hala hristiyanlık dinini Abdullah’a aşılıyor, O’da hep reddediyordu. Sonra emretti O’nu indirdiler. Bir kazan getirilmesini istedi. Bir rivayete göre ise, bakırdan bir saç getirip kızdırdılar. Müslümanlardan bir esiri getirip içine attılar. Abdullah bu müslümana bakıyordu. Kısa bir süre sonra bu müslüman orada, kızgın kapta parlayan kemiklere dönüştü. Yine Abdullah’a hristiyan olması teklif edildi. O yine reddetti. Kral onun da kazana atılmasını emretti. Kaldırılıp atılacağı zaman, ağladı. Kral biraz umutlandı ve kendisini çağırdı, Abdullah niçin ağladığını şu şekilde izah etti:

“Ben Allah yolunda verecek tek bir canım olduğu için ve bu canım da Allah yolunda kısa zamanda bu kazana atılmakla elimden alınacağı için ağladım. İsterdim ki, vücudumdaki kılların sayısınca canım olsaydı ve her biri Allah yolunda işkence çekerek verilse idi.”

Bir rivayete göre ise, Kral Abdullah’ı hapse atmış, günlerce ona yiyecek ve içecek vermemiş, daha sonra da ona içki ve domuz eti göndermiş, fakat o bunlara yine de yaklaşmamıştı. Kral kendisini çağırtmış ve “Bunları yiyip içmene ne engel olmuştur” diye sormuştu. Abdullah: “Aslında şu anda bunları yemem bana helal kılınmıştır. Fakat ben seni kendime güldürmem” dedi. Bunun üzerine kral kalktı. Alnından öptü ve onu serbest bıraktı. Abdullah bu serbest bırakmayı “Eğer tüm müslümanları benimle birlikte serbest bırakırsan kabul ederim” dedi. Kral bu teklifini de alnından öperek kabul etti ve onunla beraber olan tüm müslümanları serbest bıraktı. Geri döndüğünde Hz. Ömer (Allah ondan razı olsun) “Her müslümanın Abdullah İbn-i Huzeyfe’nin alnından öpmesi gerekir” dedi ve kalktı Abdullah’ı alnından öptü.”[53]

Tevrat’ta yahudiler hakkında “Yeryüzünde iki kez kargaşa çıkaracaksınız ve bu arada parlak bir yükseliş dönemi yaşayacaksınız” diye hüküm verdik.

Birinci kargaşaya ilişkin ilahi cezanın vadesi gelince üzerinize son derece atılgan ve acımasız kullarımızı saldık. Bunlar evlerinizin köşe bucaklarını arayarak sizi yakalamaya giriştiler. Bu, Allah’ın yerine gelmesi kaçınılmaz bir sözü idi.

Sonra eski iktidarınızı size geri vererek bu düşmanlarınıza karşı üstün konuma gelmenizi sağladık. Sizi mal ve evlâd artışı ile destekledik ve sizi güçlü orduya sahip kıldık.

Eğer, iyilik ederseniz, kendiniz için iyilik edersiniz, eğer kötülük ederseniz, o da kendiniz içindir. Çıkaracağınız ikinci kargaşaya ilişkin cezanın vadesi gelince üzerinize salacağımız başka saldırganlar acınızın yüzlerinize yansımasına yol açarlar. İlk seferinde gelenlerin yaptıkları gibi Mescid-ı Aksa’ya girerler ve yükselttiğiniz her şeyi yerle bir ederler.

Bundan sonra rabbiniz size merhametli davranır. Fakat eğer kargaşaya dönerseniz, biz de sizi tekrar cezalandırırız. Biz cehennemi kâfirler için içinden çıkılmaz bir kale yaptık.”[54] Birincisi Hitler,ikincisini de beklesinler.

Yahudiler –Beyinsizler-diye isimlendirilirler.[55]

“Yahudilerin ve Hıristiyanların zalim olanları dışında kalanları ile tartışırken olabildiğince gönül alıcı ve etkili bir dil kullanınız. Onlara deyiniz ki, “Bizler hem bize ve hem de size indirilen kitaplara inanıyoruz. Bizim de sizin de ilahınız birdir, biz O tek ilaha teslim olmuşuz. “[56]

”Moffat, Kitab-ı Mukaddes tercümesine yazdığı önsözde şöyle diyor: “İsa (a.s.) hiçbir şey yazmadı ve bir müddet için havarileri de O’nunla ilgili hiçbir kayıt tutma ihtiyacı duymadılar. O halde tarihte İsa ile ilgili bize ulaşan bilgiler Filistinli ilk havarilerin sözlerine ve derlemelerine dayanıyor. Bunların ne zaman yazıya geçirildiğini söyleyemeyiz. Fakat en azından onlardan bir tanesi her halde yaklaşık M.S. 50 yıllarında yazılı halde mevcut idi.”[57]

”Başka bir yerde de tefecilikle (faiz) ilgili kanun şu şekilde ifade edilmiştir: “Bir yabancıya faizle borç verebilirsiniz, fakat kardeşinize faizle borç vermemelisiniz.” [58]”

Eğer bir adam İsrailoğulları’ndan birinin bir şeyini çalsa, onunla ticaret yapsa veya onu satsa, bu kişi öldürülür.”[59]

Talmud’da denilmektedir ki: “Şayet bir İsrailli’nin boğasını İsrailli olmayan bir kimsenin boğası yaralarsa, İsrailli’ye tazminat vermek zorundadır. Eğer İsrailli’nin boğası İsrailli olmayanın boğasını yaralarsa, İsrailli tazminat vermek zorunda değildir. Bir kimse kaybolmuş bir şey bulursa ve bulduğu şey İsraillilerin yerleşim bölgesindeyse, bulduğu şeyi sahibine vermek için ilân etsin. Şayet, İsrailli olmayanların bölgesinde bulunmuşsa, ilân etmeye gerek yoktur. İsmail’in Rabbi diyor ki: Eğer bir ümmi ile bir İsrailli arasında anlaşmazlık çıkmışsa, mahkemedeki hâkim, kardeşinin lehine bitmesi için uğraşsın. Mümkün değilse ümmilerin kanunlarına göre, kardeşinin lehine bir sonuç almaya çalışsın. Ve “Bu sizin kanununuza göredir” desin. Her iki kanundan da yararlanamıyorsa, hangi yolla olursa olsun, İsrailli kardeşini kazandırsın. İsmail’in Rabbi, “İsrailli olmayanların zaaflarından yararlanın” diyor.” [60]

” İşte Kitab-ı Mukaddes’te faizi yasaklayan apaçık bir madde; “Kullarımdan fakir olanlardan birine borç para verdiğinizde ona tefeci gibi davranmayın ve onun üstüne faiz yüklemeyin.”

“Eğer komşunuzun elbisesini ödünç almışsanız, onu güneş battığında geri teslim etmelisiniz;Çünkü o onun tek elbisedir, onun derisini kapatan giysidir. Vermezseniz ne ile uyuyacak? O bana dua edip ağladığında Ben onu duyarım, çünkü Ben affediciyim”[61]

Bunun yanısıra faiz, Tevrat’ın birçok yerinde de yasaklanmıştır. Fakat bu yasaklamalara rağmen, Tevrat’a inandıklarını söyleyen Yahudiler, dünyanın en büyük faizcileridir, cimrilikleri ve vicdansızlıkları ile ün salmışlardır.”[62]

“Dinle, ey İsrail! Tanrımız olan Rab, bir olan Rabdir. Tanrın olan Rabbi bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin.” [63]

“Dinle, ey İsrail, Allah’ımız Rab, bir olan Rab’dır ve Allah’ın olan Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin. Ve bugün sana emretmekte olduğum bu sözler senin yüreğinde olacaklar. Ve onları oğullarının zihnine iyice koyacaksın ve evinde oturduğun ve yolda yürüdüğün ve yerde yattığın ve kalktığın zaman bunlar hakkında konuşacaksın.”[64]

“Ve şimdi, ey İsrail, Allah’ın olan Rabden korkmaktan, onun bütün yollarında yürümekten ve onu sevmekten ve bütün yüreğinle ve bütün canınla Allah’ın Rabbe hizmet etmekten, bugün iyiliğin için sana emretmekte olduğum Rabbin emirlerini ve kanunlarını tutmaktan başka Allah’ın Rab senden ne istiyor? İşte, gökler, göklerin gökleri, yer ve onda olan her şey Allah’ın olan Rabbındır”. [65]

“Cumartesi, ancak onda ihtilafa düşenlere (farz) kılındı. Şüphesiz senin Rabbin,onların ihtilaf ettikleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hükmedecektir.”[66]

“Sebt (cumartesi günü) ile ilgili kısıtlamaların sadece Yahudilerle ilgili olduğu Hz. İbrahim’in (a.s) dini ile hiç bir ilgisi olmadığını söylemeye gerek yoktu, çünkü onlar da bunu biliyorlardı. Bu kısıtlamalar, Yahudiler sürekli kanunlara ve emirlere karşı geldiği için konmuştur. Bunun tam anlamıyla kavranabilmesi için Kitab-ı Mukaddes’teki Sebt günü ile ilgili emirlere bakılmasında fayda vardır.[67]

Tevratta suret yasağı:” “Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın” [68]

“Kendinize putlar yapmayacaksınız ve kendiniz için oyma put ve dikili taş dikmeyeceksiniz ve önünde secde etmek için memleketinizde resimli taş kurmayacaksınız.”[69]

“Fesada sapmayasınız, kendiniz için erkek yahut kadın suretinde, yerde olan bir hayvan suretinde, göklerde uçan kanatlı bir kuş suretinde, toprakta sürünen bir şey suretinde, yer altındaki suda olan bir balık suretinde, herhangi bir şeklin suretinde oyma put yapmayacaksınız.”[70]

“Bir sanatkarın el işi, Rabbe mekruh oyma yahut dökme put yapan ve onu gizlice diken adam lanetli olsun.” [71]

”Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitab’ın şirki pek çok yerde zikredilmiştir. Mesela hristiyanlar hakkında şöyle buyurulmuştur: “Allah üçün üçüncüsüdür diyenler elbette kafir olmuşlardır.”[72]

“Allah Meryem oğlu Mesih”tir diyenler küfre gitmişlerdir.” ([73]

“Hristiyanlar da Mesih Allah’ın oğlu dediler.”[74]

Yahudiler hakkında da şöyle buyurulmuştur: “Yahudiler, Uzeyr Allah’ın oğlu dediler.”[75]

Ancak buna rağmen bunlar hakkında Kur’an’ın hiçbir yerinde “Müşrik” kelimesi kullanılmamıştır. Onlar “Ehl-i Kitap” olarak zikredilmiş ya da “Kitap verilenler” denmiştir. Bazen de “Yahudi” ve “Nasara” şeklinde ifade edilmişlerdir. Çünkü onların asıl dini Tevhid diniydi. Ama aynı zamanda şirke düşmüşlerdir.”[76]

Hadisde ise;

İbn-i Mes’ud, Resulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: “İsrailoğulları günaha dalınca alimleri onları nehyettiler; fakat, onlar dinlemediler. Alimler de onlarla düşüp kalktılar ve yiyip içtiler. Allah da bazısının kalbini bazısına çarptı. Davut’un, Süleyman’ın ve Meryem oğlu İsa’nın dilinden onlara lanet etti. -Sonra Resulullah oturup şöyle dedi-: `Hayır. Nefsim elinde olana yemin ederim ki; siz onları hakka döndürünceye kadar uğraşırsınız’ Yani şefkat gösteri çevirirsiniz.” (Ebu Davud ve Tirmizi)

Dünyanın tüm bu değişimi içerisinde bizim kendimizle ve değerlerimizle uğraşmamız ise tam çıkmaz ve kör döğüşüdür.

Müslümanların inançlarının bir gereği olan örtüleriyle uğraşmak ise tam bir orta çağ zihniyeti,kanunsuz devletlerin vahşetidir.

Mahkemelerin,devletlerin kadınlara başını öreteceksin,demeleri ne kadar suçsa,açacaksın-demeleri de o kadar suçtur.Kapattırma veya o yönde yorum ve uygulamada bulunma demokrasi ve hukuka ne kadar aykırı ise,açtırması da en az o kadar demokrasi ve hukuka aykırıdır.Devlet taraf olmamalıdır.Laiklik ve uygulamalarını her iki taraf için sürdürmelidir.Örtünmeye taraf değilse, en az o kadar da açılmaya taraf olmamalıdır.Bilmelidirki;açılan ne kadar hakka sahibse,kapanan da en az o kadar hakka sahibtir.Devlet vatandaşını suçlu,potansiyel suçlu,suç işleyebilir,gözüyle görmemelidir.Suç fiili olarak gerçekleşmedikçe,her insan masumdur,suçsuzdur. Devlet kimden yanadır.Bunu bilmeli,pozisyonunu belirlemelidir.Rusya kendi halkını suçlu görüp,her bir vatandaşın arkasına bir KGB ajanını gözcü bırakmakla despot bir uygulamaya girmiş ve yıkılmaya mahkum olmuşdu.Zira fıtrat fıtri olmayan şeyi reddeder,atar.Mide kendisine uygun olmayan bir şeyi kusarak,dışarı fırlatır.Devletler vatandaşlarının rahat yaşamaları için vardır.Onların hak ve hürriyetlerini kısıtlamak,ancak devlet olmayan ilkel toplumlar için söz konusudur.Devletler ve kanunlar başkalarına zarar vermedikçe talebleri yerine getirmekle yükümlüdür.Eğer demokrasi halkın idaresi ise,halka göre hakka göre yönetim esastır.Herkes tornadan çıkmış gibi bir düşünce ile,kendisine benzemesini istemek kısırlıktır,genişlik ve zenginlik değildir.Devlet herkesin kendisi gibi düşünmesini isteyemez.Öyle olmasına çalışamaz.

Şüphelenmek,suçlu olmayı gerektirmez.Şüphe hakikatları eşelemek için insana verilmiştir,altına işemek için değildir.Kanunları deşmek,yanlışların peşine düşmek,doğruları söküp,yanlışları dikmek için değildir.

Eğer ben bir hristiyan olsaydım,iki yüz yıllık HAÇLI ayıbını örtmenin yollarını arar,bu büyük ayıbı kapatmayı düşünürdüm.Ancak Türkiyedeki baş örtüsü ayıbı Haçlı zihniyetini şimdilerde olduğu gibi,gelecektede örtecek bir ayıb ve lekedir. Her şeyden önce acziyetin ve basiret ve başarıdan uzaklığın bir ifadesidir. İnsanları bununla meşgul edip,başarısızlığın üzerini örtmekten ibarettir.

Tarih bu ayıbı alkışlamıyacak,lanetliyecek,utanacaktır.

Herkes giderken aya,bizimkiler sanki taş ve kaya.

İşte bu kara lekenin örneği;

“TBMM`DE TÜRBAN KRİZİ…
MECLİS TUTANAKLARINDAN OLAYLI OTURUM…

2 Mayıs 1999

FP İstanbul Milletvekili Merve Kavakçı, türbanlı olarak, DYP Hakkari Milletvekili Hakkı Töre`nin andiçtiği sırada, (saat 15.20) TBMM Genel Kurulu`na geldi.
Kavakçı`nın Genel Kurul`a gelişi ve protestolar, Meclis tutanaklarına şöyle yansıdı:
…….
(FP İstanbul Milletvekili Merve Safa Kavakçı`nın türbanlı olarak Genel Kurul Salonu`na girmesi üzerine DSP ve Bakanlar Kurulu sıralarından sıra kapaklarına vurmalar, DSP sıralarından gürültüler, FP sıralarından alkışlar)

Milli Savunma Bakanı Hikmet Sami Türk: Sayın Başkan, bu üyenin bu kıyafetle Meclis`te bulunması içtüzüğe aykırıdır. Derhal Meclis`ten çıkartılması gerekir, aksi takdirde tutumunuz hakkında söz istiyorum. (DSP sıralarından `çık dışarı` sesleri, gürültüler)

Başkan: Efendim, şimdi burada içtüzük var, İçtüzüğe bakalım. İçtüzüğün gereği ne ise onu yapalım. (DSP ve FP sıralarından karşılıklı laf atmalar ve gürültüler)
Halil Çalık (Kocaeli): Çık dışarı…
Başbakan Bülent Ecevit (istanbul): Sayın Başkan söz istiyorum
Milli Savunma Bakanı Hikmet Sami Türk (Trabzon): Söz istiyorum
Sayın Başkan..
Başkan: Ne hakkında söz istiyorsunuz?
Milli Savunma Bakanı Hikmet Sami Türk (Trabzon): Tutumunuz hakkında söz istiyorum. Böyle, bu Meclis`te bulunması içtüzüğe ve Meclis teamüllerine aykırıdır, kendisini salondan çıkarmanız gerekir, aksi takdirde sizin uygulamanız hakkında söz istiyorum.
Başkan: Benim burada görevim, içtüzüğün esasıdır. İçtüzüğün 56. maddesi, bunun ancak… (DSP sıralarından sıra kapaklarına vurmalar, gürültüler)
Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu (Sinop): Birisi sarıkla gelirse , bırakacak mısınız? İçtüzükte yazılıdır…
Milli Savunma Bakanı Hikmet Sami Türk: İçtüzük neyin giyileceğini
gösteriyor, neyin giyilmeyeceğini göstermiyor.
Başkan: İçtüzük… İçtüzük… (DSP sıralarından sıra kapaklarına vurmalar, gürültüler)
Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu (Sinop): Mayoyla gelebilir mi mayoyla?
Başkan: Bana bağırma. Bak ben bağırtıya gelemem, anladın mı?

Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu (Sinop): Sayın Başkanım…
Başkan: Müsaade ederseniz… Hukuku neyse onu teklif ederim. (DSP
sıralarından sıra kapaklarına vurmalar, gürültüler)
Milli Savunma Sakanı Hikmet Sami Türk: Ya bu üyeyi dışarı çıkarınız ya da sizin tutumunuz hakkında söz istiyorum. Usul hakkında…
Başkan: Elbette ki, usul hakkında olacak. Yani usulsüz mü oluyor… (DSP sıralarından sıra kapaklarına vurmalar, gürültüler)
Başbakan Bülent Ecevit: Bir dakika müsaade edin… Burada bir hükümet başkanı olarak önemli bir konuda söz istiyorum. Lütfen bunu dikkate alınız.
Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu: Söz istiyor, söz… Hükümet başkanı olarak söz istiyor…
Başkan: Peki, hükümet başkanına söz vereyim.
Başbakan Bülent Ecevit: Sayın Başkan, değerli milletvekilleri. Türkiye`de hanımların giyim kuşamına… (FP sıralarından gürültüler) Türkiye`de hanımların giyim kuşamına, başörtüsüne özel yaşamlarında hiç kimse karışmıyor. Ancak, burası hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir. Burası, devletin en yüce kurumudur. (DSP sıralarından `Bravo` sesleri, alkışlar, FP sıralarından gürültüler) Burada görev yapanlar, devletin kurallarına, geleneklerine uymak zorundadırlar.
Burası, devlete meydan okunacak yer değildir. (DSP sıralarından `Bravo` sesleri, alkışlar, FP sıralarından gürültüler) Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz. (DSP sıralarından alkışlar, FP sıralarından gürültüler)

Kamer Genç (Tunceli): Sayın Başkan şu kadını çıkarın buradan. Lütfen başörtüsünü çıkarsın. Bu, laik cumhuriyete başkaldırmadır. (DSP sıralarından alkışlar) Lütfen başının örtüsünü çıkarsın. (DSP sıralarından `Teamülü var bu Meclis`in` sesleri) Bu, cumhuriyete başkaldırmadır. Bu laik cumhuriyete başkaldırmadır.
Başkan: Laik cumhuriyet ile ne alakası var birader yani şunun…
Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu: Teamüle aykırı… Teamüle aykırı…
Başkan: Neyi teamüle aykırı?
Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu: Sayın Başkan, teamüllere aykırı bu durum. Bugüne kadar bu kıyafetle hiçkimse girebildi mi? Derhal dışarı çıkarın.
Milli Savunma Bakanı Hikmet Sami Türk: Kaç yıldır parlamentersiniz, böyle birşey gördünüz mü?
Başkan: Ee, bugüne kadar gelmedi, bugünden sonra da… (DSP sıralarından ayakta alkışlar)
Kamer Genç (Tunceli): Sayın Başkan, lütfen ara ver ve bu kadını dışarıya at. Böyle olmaz efendim. (DSP sıralarından ayakta tempo halinde alkışlar ve (Dışarı, Dışarı sesleri)
Başkan: 15 dakika ara veriyorum. (kapanma saati 18.40) “[77]

“İsrail’de Musevi Şeriatı işliyor!

Türkiye’de başörtülü milletvekilleri Meclis’ten dışarı çıkarılırken, İsrail Meclisi’nin açılışına hamambaşılar katılarak dua ediyor. İsrail’in 16. Meclisi’nin resmi açılış törenine katılan milletvekilleri, kippa giyen hahambaşıların gözetiminde Tevrat üzerine yemin ederek görevlerine başladı.
İsrail’de; öğrenciler derslere kippa ile giriyor ve kutsal sayıldığı gerekçesiyle cumartesi günü resmi tatil sayılıyor. İsrail Başbakanı Ariel Şaron ve bakanlar kurulu üyeleri ile milletvekilleri de kippa ile Meclis’te dolaşıyor ve açıklamada bulunuyor. Muhafazakâr Museviler ise, eşlerinin fotoğraflarının çekilmesine dahi izin vermiyor. Halkın büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de ise halkın oyları ile seçilen milletvekillerinin Meclis’e girişi yasak… TBMM’nin 21. döneminde Başbakan Bülent Ecevit, FP İstanbul eski Milletvekili Merve Kavakçı’nın Meclis açılışına başörtüsü ile katılmasını; “Burası devlete meydan okunacak yer değildir” sözleri ile eleştirmiş, DSP’liler de kürsü etrafında toplanarak alkışla “dışarı” diye tempo tutmuştu. “ [78]

“Sistemler de yoruluyor. Sistem içi kusurlar yoğunlaşınca, sistemin çarkları birbirini besleyemez hale geliyor ve yorgunluk başlıyor, sistem yorulunca da, toplumu taşıyamaz hale geliyor. Çarklar dönmüyor, hayatın her alanında problemler ortaya çıkıyor.

Böyle bir olayı Rusya yakın zamanda yaşadı. Bir devlet adamı, Gorbaçov, sistem yorgunluğunun farkına vardı, çıktı, “Kral çıplak, dedi. Sosyalizm tıkandı. Sovyetler’de çarklar dönmüyor. Yeniden yapılanma (Rusça perestroyka) lâzım.” [79]

Kişilerin kendi hizmetleri çerçevesinde yaptıkları müsbet hareket genel çarkı otomatikman çevirmektedir.Menfilikler o çarkın dönmesinde ortaya çıkan maniler ve bozukluklardır.Menfilikler müsbet manada hiçbir şey yapılmasa dahi,belli bir zaman diliminde miadını doldurup otomatikman vücut onu dışarı atacaktır.Menfilikler zulüm nevinden olduğu için devam etmezler.Nefesi ve kendisi yaptıklarıyla beraber tükenirler.

Bu dünya yüzünde nice menfilikler kendi aleyhlerinde,müsbet insanların lehine olarak defterlerini dürerek,müsbet bir çok defterleri açarak cehennem olup gittiler.

Otomatik çark kötü niyetli,hain insanların içerisinde bir çok dahileri çıkardı tıpkı düşman tarafın kahramanların çıkmasına sebeb oluşu gibi,istidat ve kabiliyetler neşvü nema buldular.Gerek Türkiye de gerekse de dünyadaki menfilikler kendi tükenen sermayeleriyle birlikte,yeni bir çok sermayelerin doğmasına adım olacaktır.Daha samimi bağlılıkların doğmasına sebeb olacaktır.

“ADNAN Menderes’in eşi Berrin hanımın, meşhur Dr. Nazım beyin yeğeni olduğunu biliyoruz. Dr.Nazım, ünlü ve ileri gelen Sabataycılardandır, İttihadçıdır ve İzmir suikasti hadisesinde idam edilmiştir.

… Adnan Menderes aile içi bir izdivaç yapmıştır; Evliyazadeler ailesindendir; hanımı da aynı aileye mensuptur.

…. Son yıllarda Kemal Derviş, İsmail Cem, Rahşan Ecevit,Mehmet Ali Bayar arasındaki çekişmeleri, zıtlaşmaları, entrikaları anlamak için çok şey bilmek gerekiyor.

Mason locaları içinde bütün üyeleri Sabataycı olan localar vardır.

… …. Son on yıldan beri ülkemizde çok vahim, çok garip hadiseler oluyor. GAP bölgesinde seksen küsur yabancı büyük şirket faaliyette bulunuyormuş.Bunların yetmiş küsuru Yahudi-İsrail kuruluşlarıymış ve hassaten Kürt Yahudilerini çalıştırıyorlarmış.”[80]

5-3-2003

MEHMET ÖZÇELİK

[1] Milli Gazete.24-3-2002.

[2] Yeni Şafak. 24-2-2003.Yusuf Kaplan.

[3] Hedef Türkiye.O.Sinanoğlu.169.

[4] Age.198.

[5] Bak.age.253-254.

[6] Age.Hedef Türkiye.o.s.249-253.261-262.

[7] Borç Kapanı İMF.Ufuk Şanlı,Milli Gazete.2-9-2002.

[8] Milli gazete.2-1-2003,Yeni Asya.2-1-2003.

[9] Yeni Şafak.9-1-2003.

[10] Yeni Asya.14-2-2003.

[11] Bak.Zaman gazt.8-1-2003.

[12] Yeni Asya.2-1-2003.Mustafa Özcan.

[13] Yeni Asya.3-1-2003-01-03.

[14] Sabah, 27 Mayıs 1994,Yeni Şafak.F.Koru.16-10-2002.

[15] Hedef Türkiye.O.Sinanoğlu.

[16] Sabah.21-2-2003.

[17] zaman.21-2-2003, sabah.21-2-2003.

[18] Milliyet.23-2-2003.

[19] Âl-i İmran.75.

[20] Âl-i İmran.100.

[21] Tevbe.30.

[22] Al-i İmran.103,Bak.199.

[23] Âl-i İmran,114-116,bak.119.

[24] Âl-i İmran.110.

[25] Âl-i İmran.120.

[26] Tevbe Suresi, 31.

[27] Maide.51.

[28] Bakara Suresi, 120.

[29] Maide.59.

[30] Maide.70.

[31] Maide.71.

[32] Maide.82,Kasas.52-54.,Bakara.121.

[33] En’am.146.

[34] Beyyine Suresi, 1.

[35] Beyyine Suresi, 6.

[36] Maide Suresi, 73.

[37] Maide Suresi, 17.

[38] Maide suresi, 78.

[39] Maide.17-18,ve.72-77.

[40] Fizilal-il Kur’an.Seyyid Kutub.Nisa.153-161.ayet.

[41] Yakup Yılmaz.

[42] Prof.Ramazan Ayvallı.

[43] Bak.Milli Gazete.M.Şevket Eygi.20-01-2003.

[44] Al-i İmran Suresi, 55.

[45] Nisa.157-159.

[46] Nisa.172.

[47] Fizilal.age,Maide.15.ayet.

[48] Âl-i İmran.28.Fizilal.age.

[49] Fizilal.age,Âl-i mran.2-6.ayetler.

[50] Bakara.145-146.

[51] Nisa 157-159.

[52] Zuhruf 61.

[53] Fizilal.age,Nahl.106.

[54] İsra.4-8.

[55] Bakara.142.

[56] Ankebut.46.

[57] Âl-i imran.2,Tefhim-ul Kur’an.Mevdudi.

[58] Tesniye, 23;20.

[59] Tesniye, 24:7.

[60] Talmudic Mıscelleny. Paul İsaac Hershum. 1880, London. Sh. 37, 210-221,.Âl-i İmran.75,Tefhim.age.Nisa.161.

[61] Çıkış, 11, 15-27.

[62] Tefhim.agâ.

[63] Tesniye, 6: 4-5.

[64] Tesniye, 6:4-7.

[65] Tesniye 10:12-14.28:1-13,15-65.

[66] Nahl.124.

[67] Örneğin Çıkış 20:8-11, 23:12-13, 31: 1-17, 35: 23 ve Sayılar 15: 32-36. Bunun yanı sıra Sebt gününü tecavüz ile ilgili bölümlere bakmakta da yarar vardır. Bkz. Yeremya: 17: 21-27 ve Hezkiel 20: 12-24.”tefhim.age

[68] Çıkış, 20:4.

[69] Levililer. 26:1.

[70] Tesniye, 4:16-18.

[71] Tesniye, 27:15.

[72] Maide 73.

[73] Maide 17.

[74] Tevbe 30.

[75] Tevbe 30.

[76] Beyine.1.tefhim.age

[77] Bu metin Anadolu Ajansı tarafından 2 Mayıs 1999 tarihinde yayınlanmıştır.
TBMM Tutanakları için TBMM İnternet sitesinin adresi:
www.tbmm.gov.tr”(Belgenet.com.25-8-2002)

[78] Akit Gazt..25-2-2003.

[79] Yeni şafak.a.taşgetiren.25-10-2002.

[80] Milli Gaz.M.Ş. Eygi.25-2-2003.

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Yoruma kapalı .