SİYASİ PARTİLER VE SENARYOLAR

SİYASİ PARTİLER VE SENARYOLAR

Türkiye bu son bir-bir buçuk asırdır en fazla oyunlara sahne olan dönemdir.Olayların en uzun süre esrarını muhafaza ettiği bir dönem olmuştur.Doğru ve doğruların yanlış ve yanlışlar, yanlış ve yanlışların da doğru ve doğruların yerine geçtiği bulanık bir dönemde yaşamaktayız.

Bir türlü durulma olmamıştır belki de sürekli bulandırıldığından veya çok fazlaca bulandırıldığından…

İngiliz Ajan Hempher itiraflarında;Kendilerinin yaptıkları hesab ve planların 300 sene öteye yönelik olduğunu,bu gün ise kendilerinin elde edip kazandıklarının ise 300 sene önce planlanmış olduğunu,onu biçip hasad ettiklerini söylemektedir.

Bu son,sadece bizlerin içerisinde bulunduğumuz döneme baktığımız zaman içerisinde her ne kadar sınırlı olarak bilinenler olsa da,sisliğini ve meçhuliyetini koruyan bir çok olaylarla karşılaşmaktayız.

İşte bunlardan özetle bazıları;

-CHP ile başlayan tek partili siyasi hayat bazı hazımsızlıklarından dolayı rakiblerin varlığını gerekli kıldı.Bu amaçla Milli Şefin kurduğu Çin seddi ve Utanç Duvarı 1946 yılındaki el oyunları ile geciktirilerek 1950’deki girişim ve gayretlerle bazı gedikler açıldı,kapılar aralandı.Sancılı geçen ve adeta ağır faturalar ödettirilen Menderes Döneminden sonra Süleyman Demirel Dönemi başladı.

Süleyman Demirel’in gerek siyasetteki ustalığından,gerekse de milletin Halk Partisinden çekmiş olduğu mecburiyetten dolayı karşısındaki ne de olsa ona sarılacaktı.Çünki ölümü gören millet,sıtmaya dünden razı olmuştu.Hayat gitmektense,kol ve organlarının kesilmesine razı edilmişti.Çünki vücud kangren olmuştu.

Tam bir sultanlar gibi saltanat süren Süleyman Demireli bir kısmı sevdiğinden tasvib ederken,toplumun ağırlığını teşkil eden önemli bir kısım ve kesimde Halk partisinin gelmemesi için ona oy vermişti.İfrat ve yanlış bazı hareketler olduğunu kabul etmekle beraber,isabetli olmuştu.

Sancılı da olsa çok partili döneme geçilmiş,zorda olsa millet konuşmaya başlamıştı.Ancak tarihlere bir haçlı seferine denk olarak geçecek kara bir leke olan 163 ve onun biraz hafifletilmişi olan 312.madde ve Tesettür zulümleri hiçbir bedelle ve silgiyle silinmeyecek bir leke olarak kalacaktır.

Süleyman Demirel hakkında çok şeyler söylendi.Mason olduğu söylendiği gibi,kahramanlığı için mersiyeler düzüldü.Ozanlar dile geldi.İşte onlardan biri:

-6 Ocak 1971 tarihli Büyük Doğu’nun kapağından “Ozan” imzalı şiirde:”Ozan” diyor ki:

Sen gül diyarının yapma gülüsün!

Aynı yapmacıkla Çoban Sülü’sün!

Yoktur izlediğin bir dâvâ yolu;

Bir bu yön, bir şu yön, büküntülüsün!

Türk’e zıt sermaye merkezlerinden,

Bir zikzaklı yolda hep, güdülüsün!

Millî yekparelik gelmez işine;

Bu yüzden parçalı, bölüntülüsün!

Ve devlete mason biraderlerin

Tam da maslahata denk ödülüsün!

Bir sırdır sendeki bedava oluş!

Problemler içinde en müşkülüsün.

Fikir dağlar boyu kocaman kitap;

Sen de kitabın bir virgülüsün!

Böyleyken ustasın gözbağcılıkta;

Cüceler sirkinin baş Herkülüsün!

Gözyaşı ve çığlık vatanında sen,

Hüzün bahçesinin şen bülbülüsün!

Büzülmüş susarken mahzun hakikat,

Davuldan ziyâde gümbürtülüsün!

Teokratik rejim olmaz deyip de,

Peşinden Müslüman görüntülüsün!

Kolera, vergiler, zamlar, enflasyon;

Bir felâketsin ki, binbir türlüsün!

Okka okka vicdan satın alırsın;

Topuzu altından oy baskülüsün!

Bir gökdelen sanır seni gören göz;

Bilmez ki, temelden çöküntülüsün!

Büyük kongre dikiş tutturduğun yer;

Meclise gelince söküntülüsün!

Bağlısın hak bilmez yeminlilere;

Hakkı bilenlerden çözüntülüsün.

Üçbuçuk mebusa kaldı diye fark,

Kimbilir, ne kadar üzüntülüsün!

Millet gökten adam dilensin, dursun!

Ümit fakirinin boş keşkülüsün!

Kuzum senin neren Anadoluludur?

Türk’e Amerikan püskürtülüsün!

Farkın şu ki, eski başbakanlardan

Sen o belâların son püskülüsün!

-Süleyman Demirel dönemi hayrıyla-şerriyle beraber kapandı.Tarih ve zaman en büyük müfessirdir.Esrarlı olayları gün yüzüne çıkaracaktır.

Kendisinden sonra Tansu Çiller geldi veya getirildi.

Mason olan Feyyaz Toker’in ifadesine göre;Tansu Çilleri ve Murat karayalçını kendisinin iktidara getirdiğini söyler.[1]

-MHP ise samimi gençliğin üzerinde bir gölge gibi duruyordu.

Bu konuda 1970-lerde Yeni Asya gazetesinin bastırıp da neşrettiği –İslami Hareket ve MHP- broşürü biraz ifrat da olsa,bugün bunun haklılığı görülmektedir.

Alparaslan Türkeş hakkında çok şeyler söylendi ve yazıldı.Ancak yine de net bir görüntü oluşmadı.Kendisinin Kıbrıs Ermenilerinden bir göçmen olduğu,İsmet İnönü tarafından tırnağının söküldüğü,Bediüzzaman Said Nursi’nin ŞanlıUrfa’daki mezarının naklini yapanlardan olduğu,sağı bölmek için kurdurulduğu,çatışmanın sürdürülmesi için sola rakib olarak çıkarıldığı gibi bir çok yorumlar yapıldı.

Alparslan Türkeş’in öldüğü günün ertesi günü Ülkücülerin ileri gelenlerinden olan bir samimi arkadaşa baş sağlığında bulunmuştum.Beni düşündüren şu sözle karşılık vermişti;Aslında iyi ki öldü,yoksa gençliği farklı bir mecraya sevkedecekti.

Bugün ise MHP’den ayrılan Büyük Birlik Partisi manevi ağırlığı fazla olan bir parti olmakla bu fikri teyid etmektedir.

MHP büyük bir fedakârlık göstermekle beraber,1980 öncesinde yanlış bir yol izlemiş,fikirle değil,kaba kuvvetle mukabelede bulunmuştur.Bu da menfi insanların ekmeğine yağ sürmüş,onların anarşilerini sürdürmelerine bir bahane olmuştur.

Bir örneği kendi akrabalarımızın içerisinde yaşanmıştır.Şöyleki;Babam yiğeninin dövüldüğünü görünce ayırmaya çalışıyor.Kalabalık bunu iyice dövdükten sonra polis geliyor.Şahitler arasında babamda birinci şahit olarak dinleniyor.Suçluları tesbit ederek ifade verdikten sonra kendisine doğrulaması için döndüklerinde;Hayır efendim,onlar değil,beni vuranlar bunlar değil,deyip olayın kapanmasına sebeb oluyor.

Olayı şaşkınlıkla ve yalancı pozisyona düşerek seyreden babam çıkışta sebebini sorduğunda şu karşılığı alıyor;Ya ileride bizimkilerde onlara bir şey yaparlarsa,ne olacak?Onlarda bizden bilmiş olacak!

Hukuksuz sorgulama sistemi ve karşıdaki menfi insanlara açılan cebheler…

Devamı olan bugün ise;büyük vaadlerle büyük oylar alan ve ikinci parti olan MHP,Başbakan olma teklifini reddedip,Bülent Ecevit’in yanında başbakan yardımcılığını,uyumlu oğlan sıfatıyla,adeta geçmişteki yaptıklarından dolayı kendisini affettirmeye çalışırcasına,vadettiklerinin rağmına hükümeti iki yıl kalada olsa sürdürmüştür.En birinci ve büyük idealleri Apo’nun ipini çekip,şehid kanlarının yerde kalmayacağı sloganı iken,Apo’ya Yorgan ve Döşek serildi.Tesettür meselesi çözülmediği gibi,daha da müzminleşip,binlerce öğrenci ve memur mağdur edildi.Çünki kararı veren Ecevit,imzalayan onlardı.

Devlet Bahçeli pek tanınmaz iken,birden bire kongrede bunun seçilmesi bazı soru ve iddiaları da beraberinde getirmiş oldu.Bunlar;

-Bahçeli ile MİT arasında yakın ilişkiler bulunduğu iddia edildi…[2]

-Yakın tanıyanları tarafından Ermeni asıllı olduğu iddia edildi.

-MHP-li bakan Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu, İsrail firmasına verilen M-60 tanklarının modernizasyonunda maliyet hesaplarının dikkate alınmadığını açıklayarak, diğer firmaların tekliflerine göre daha pahalı olmasına rağmen işin bu ülkeye verildiğini itiraf etti. Çakmakoğlu, tüm tepkilere ve Ortadoğu’da yaşananlara rağmen İsrail’le imzalanan sözleşmenin iptal edilmeyeceğini bildirdi.”[3]

işte Ecevit-yılmaz-bahçeli döneminin bilançosu” Ankara Ticaret Odası, ”Türkiye’nin son 3 yılda faize ödediği 100 milyar dolar (165 katrilyon lira) ile bin kamyon altın alınabileceğini, 111 baraj yapılabileceğini ve Türkiye’nin 18 yıllık ham petrol ihtiyacının karşılanabileceğini” hesapladı.”(Yeni Şafak.20-10-2002)

Ve 30 yıldır anlatılanlar Refah ve MHP’nin iktidarları döneminde olanlar ve yaptıklarıyla kendilerini göstermişlerdi.

Bir revizyona ihtiyaç vardı…Silkinip nerelerde yanlışların yapıldığına bakılması gerekiyordu.Çünki Refahın düşürüldüğü akibete MHP’de düşürülmüş,aynı yoldan oda geçirilmişti.Tarih ise hataları affetmiyordu.Milletin affetmeyeceği gibi…

Milli Nizam ve MSP’de o zamanki Adalet Partisini bölmek için kurulan ve kurdurulan ve samimi ve inançlı insanların kurduğu bir parti olup,sağın tek başına ve bir bütün olarak gelmesine mani olmuş ve bu samimi insanlara müsbet icraatlar yaptırılmayacağı maddi-manevi en büyük ağır faturanın ödendiği 28-Şubat bu fikri teyid etmiştir.

Samimiyetinden şüphe etmediğim bir arkadaşım iktidarda oldukları bu dönemde bana şöyle bir teklifte bulunmuştu;Üç tane ateşe atanacak;Riyad,Cidde,İngiltere.Ben kendimi yazdım,seni de yazayım mı?Biraz tebessüm ettikten sonra;bu işin olmayacağını,bu icraatların yapılmasına müsaade edilmeyeceğini ancak yazabileceğini söyledim.Ve yazdı.

Zaman zaman tebessümle ne olduğunu sorduğumda;Cumhurbaşkanı Demirel-in önünde diğer kararnameler ile bekliyor.

Ve birkaç ay sonra olmayacağına kendiside kanaat getirmiş ve gerçekten de bu iş böyle olmaz demişti.

Ve Ali Bulaç fikir öncülüğünü yaptığı bu partiden ayrılmış,çizgisini değiştirmişti. Âdeta soldaki Hasan Cemal gibi;-Kimse kızmasın Kendimi yazdım-demişti.

Öyle zannediyorum ki;artık herkesin kendisini yazması gereken dönem gelmiş ve herkes kendisini yazacaktır..iyilikleriyle ve de kötülükleriyle…

1980 ihtilaliyle başlayan Turgut Özal dönemi ise;Ekonomi,Sefahet ve nisbeten de olsa Özgürlüklerin başladığı dönem olmuştu.Rahmetli Menderes’in araladığı kapı,biraz daha açılmıştı.

Rahmetli Özal,hasenatı seyyiatına racih olan bir insandır.Kurduğu ANAP kendi döneminde bazı yolsuzluk ve olumsuzluklara kapı açmakla beraber,güzel icraatlar yapmıştır.

Bundandırki;kendisi de yaşatılmamıştır.Konuşma anında kurşunlanmış ancak isabet etmemiştir.

Ölümündeki sis perdesi ise kardeşi Korkut özal’ın ifadesiyle; kendilerinin bildiklerini,zehirlenip öldürüldüğünü,ifşası halinde toplumun karışacağını söylemişti.İşte bu görüşlerden bir kaçı;

-Özalı vurması için teklif edilen ülkücü Veli Can oduncu daha sonra hapishanede öldürüldü.“Sabancı suikasti sanığı Mustafa Duyar da cezaevinde öldürülmedi mi?”tıpkı onun gibi.

-Özal-ın öldürüldüğü konusunda yapılan ankette % 94 öldürüldüğünü söylüyor.İşin ucu İsviçreye kadar dayanıyor.Uluslar arası bir zincir,kendisi ise Türkiyeyi karıştırmak istemediğinden söylememiştir.

-Fehmi Koru Taha Kıvanç adıyla konuyla ilgili yazısında;Özal-ın gidici -olduğunu,Emin Çölaşanın halası oğlu olan Hüsamettin Cindoruk-un Çölaşana anlattığı sözünde:”Süleyman beye ABD’den haber geldi;Özal gidici.”demiş dönemin TBMM başkanı.Bununda üç ay kadar önce (Ocak-1993) de kaldığı oteldeki dışkısının tahlili neticesinde bu kanaata vardıklarını aktarır.Aynı benzer olayın da Pakistan genel kurmay başkanı olan Perwez Müşerrefe de yapılıp,böyle bir komploya kurban gittiğini anlatır.[4]

-Azerbaycan’da çok yaygın kabul görmüş olan tez: “Bölgede, Rusya’yı dışlayan, doğal zenginlikleri Türk-İslâm cumhuriyetlerinin kendi kullanımına sunan bir düzen arayışı içerisindeydi Özal; bazı mutabakatları gizlice sağlamıştı da… Bu yüzden, Bakü’da konakladığı sırada, Azeri yönetiminden Rus casusları tarafından zehirlendi.”İlginç değil mi? Bu tezi bugüne kadar ısrarla savunan bir gazeteci arkadaşımız… Özal’ın Orta Asya gezisi sırasında ve sonrasında Bakü’de Zaman gazetesi muhabiri olarak çalışmış, Azeri yönetimi ve istihbarat kaynaklarından haber alabilen Faruk Arslan, bir süre Ankara’da da görev yaptı. Tezi, ilk kez, iki yıl önce yayımlanan ‘Petrol Kurdu’ adlı kitabının “Petrol, darbe ve suikastlar” bölümünde dile getirmişti. …..Şimdi Kanada’da serbest gazetecilik yapan Faruk Arslan’ın vardığı sonuç şu: “Özal’ı Rus istihbaratı öldürdüğü kanısı Azerbaycan’da yaygın bir görüş olarak kaldı; Bakü-Ceyhan ve Karabağ sorununa Özal’ın radikal yaklaşımı hayatına mal oldu.” Faruk’un bir iddiası da, Türkiye’de askerlerin bu tezi araştırdığı, ama sonucu açıklamadığı… “[5]

Genel kanaate göre Özal iki büyük yanlış yapmıştı;Biri;Hanımı ve Kızını zabt-u rabt altına almamış,diğeri de;yerine Mesud Yılmazı geçirmişti.Her ne kadar bunlar icraatlarını yapmak için bir sübop görevini yapmış olsalarda,yanlış yanlışdı.

Farklı bir ihtişam içerisinde oturma,bir çokları gibi onlarıda çığırından çıkarmıştı.

Mesut Yılmaz ise hakkında bir çok şey söylenmişti.Bunlar ise;

-“EN ŞAİBELİ POLİTİKACI [6]-Cumhuriyet tarihimizin en karışık, en şaibeli politikacısı Mesut Yılmaz, sonu gelen siyasi hayatını biraz daha uzatabilmek için, “Ulusal Güvenlik” kavramını ortaya atarak Türkiye’yi bir kez daha karıştırdı.

Esasında Yılmaz’ın, “Ulusal Güvenlik Sendromu” tabiriyle ortaya koyduğu “Ulusal Güvenlik” kavramı, tartışılması gecikmiş bir konu.

“Ulusal Güvenlik” veya daha doğru bir deyişle “Ulusal Güvenlik Politikası” kavramı, sadece “ulusal güvenliğimize karşı tehdit oluşturan iç ve dış unsurlarla” ilgili olmayıp, Türkiye Cumhuriyetinin “bütünlüğü, varlığı, bağımsızlığı, Anayasal düzeni, milli gücü, ulusal çıkarları” gibi kavramları ve “gizli faaliyetleri” de kapsamaktadır.

Artık, “Devletin üstün çıkarları nerededir? Gerçek tehdit nedir? Neler devlet sırrı sayılmalıdır?” gibi suallerin cevapları, kişisel değerlendirmelere göre saptanmamalı, kimse bu kavramların arkasına gizlenerek kanunsuz işler yapmamalıdır.

Bu bakımdan “Ulusal Güvenlik Politikası” ile ilgili kavramların ve bu stratejiyi tayin edici unsurların, Akademik bir biçimde ele alınarak yeniden düzenlenmesinde fayda vardır.

Mesut Yılmaz’ın bu tartışmayı “politik düşüşünü” önleyecek bir taktik hareket olarak ortaya attığı muhakkaktır.

Zira, “Ulusal Güvenlik” gerekçesi ile “Batı Çalışma Grubu” tarafından Cumhurbaşkanlığına kadar uzanan bir planlama ile “Başbakanlık” koltuğuna oturtulan Mesut Yılmaz’ın, tartışmayı açan değil, tartışılan kişi olması gerekir.

Gelin ilk önce değerlendirme gücümüzü yok eden “unutma” hastalığımızı aşmaya çalışalım. Mesut Yılmaz kim? Nereden geldi, neler yaptı? Türkiye’ye ne getirdi, Türkiye’den neler götürdü? Bunları hatırlayalım ve unutmayalım.

Unutmayalım ki onun gibi politikacılar, ülkenin bünyesinde bir virüs gibi gelişip “Ulusal Güvenliğimizi” sarsmasınlar.

Özgeçmişi

Ahmet Mesut Yılmaz, TBMM ve ANAP kayıtlarına göre; 1947 senesinde İstanbul’da Hasan ve Güzide’den dünyaya gelmiş. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girmiş ve 1971 yılında “Maliye ve İktisat Bölümü’nden” mezun olmuştur. [TBMM kayıtları, ANAP ve Forsnet – Kim kimdir]

1972-1974 yılları arasında Almanya’nın Köln Üniversitesi İktisadi ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde yüksek lisans çalışması yapmıştır. (Yüksek lisansı (Master) tamamlayıp, tamamlamadığı belli değildir.)

Türkçe, Almanca ve İngilizce dillerini bilmektedir. (Sık sık “Söylediklerim yanlış anlaşıldı” dediği için Türkçe’sinin biraz zayıf olduğu tahmin edilmektedir. Mavi Akım projesi ile yoğunlaşan temasları nedeniyle Rusça öğrenmeye başladığı da söylentiler arasındadır.)

Mesleği Ekonomist, Maliyeci, Özel Sektör Yöneticisi ve Sanayici’dir. (Bu mesleklerinin dışında “Kumar”, “Enerji”, “Banka Satış”, “Çete”, “İhale” gibi konularda da uzman olduğu bilinmektedir. Yani 10 parmağında 10 marifet olan bir kimsedir.)

1975-1983 yılları arasında kimya, tekstil ve ulaştırma sektörlerinde, çeşitli özel şirketlerde yönetici olarak görev almıştır. (Yılmaz’ın hangi özel şirketlerde, ne tip bir yöneticilik yaptığı belli değildir. Sekiz yıl içinde kimya, tekstil ve ulaştırma sektörlerindeki çeşitli özel şirketlerde çalıştığına göre en azından 3 iş değiştirdiği anlaşılmaktadır. Buna karşın Yılmaz, Temmuz 1998’de TBMM Malvarlığı Komisyonu’na verdiği beyanda, “hayatının hiçbir döneminde hiçbir şirkette yönetici olarak çalışmadığını” belirtmiştir. O zaman Yılmaz 1975-1983 yılları arasında ne yapmıştır? [Hürriyet – Gündem 17 Temmuz 1998] )

ANAP kayıtlarına göre 1983 yılının Mayıs ayında kurulan Anavatan Partisi’nin Kurucu Üyesi ve Genel Başkan yardımcısıdır. (TBMM Kütüphane Müdürlüğü kayıtlarına göre 20.5.1983’de Ankara’da kurulan Ana Vatan Partisi kurucuları; Hüsnü Doğan, Erol Aksoy, Yener Ulusoy, Veysel Atasoy, Adnan Kahveci, Vural Arıkan, Şadi Pehlivanoğlu, Abdullah Tenekeci, ve Mükerrem Taşçıoğlu’dur. [TBMM Kütüphane Müdürlüğü ])

Mesut Yılmaz, 1983 Kasım ayında yapılan Genel Seçimde Rize Milletvekili seçildikten sonra 1.nci ÖZAL Hükümetinde enformasyondan sorumlu Devlet Bakanlığına atanmış ve Hükümet sözcülüğü yapmıştır. (Bu görevi sırasında kelimeleri uzun aralıklarla seçerek kullanması, onun düşünerek konuştuğu şeklinde yorumlanıyordu. Yılmaz, zaman içinde hiç düşünmeden konuşmayı da öğrendi…)

1986 yılında Kültür ve Turizm Bakanı olan Yılmaz, bu dönemde Türkiye-Federal Almanya ve Türkiye-Yugoslavya Ekonomi Karma Komisyonları’nın Başkanlığını yürütmüş, 29 Kasım 1987 seçimlerinde yeniden Rize Milletvekili seçilerek 2.nci ÖZAL Hükümetinde Dışişleri Bakanlığına atanmıştır.

Mesut Yılmaz, Akbulut Hükümeti sırasında da yürüttüğü Dışişleri Bakanlığı görevinden 20 Şubat 1990’da istifa etmiştir.

Birinci Başbakanlığı Dönemi (3 Ay)

15 Haziran 1991’de toplanan ANAP Büyük Kongresi’nde Genel Başkanlığa seçilen Yılmaz’ın kurduğu hükümet, 5 Temmuz 1991’de TBMM Genel Kurulu’ndan güvenoyu aldı.

20 Ekim 1991 genel seçiminden sonra ana muhalefet lideri olan Yılmaz, 24 Aralık 1995’deki seçimlerde de yine Rize’den Milletvekili seçildi.

İkinci Başbakanlığı Dönemi (4 Ay)

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 3 Şubat 1996’da hükümeti kurmakla görevlendirilen ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Türkiye Cumhuriyeti’nin 53. Hükümeti’ni ANAP-DYP koalisyonu olarak kurarak, ikinci kez Başbakan oldu. Yılmaz’ın bu görevi 28 Haziran 1996’ya kadar sürdü.

Üçüncü Başbakanlığı Dönemi (17 Ay)

20 Haziran 1997’de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilen Mesut Yılmaz, Türkiye Cumhuriyeti’nin 55. hükümetini kurdu ve üçüncü kez başbakan oldu.

25 Kasım 1998’de Muhalefetin Türkbank’ın ihalesine fesat karıştırıldığı gerekçesiyle Başbakan Yılmaz için verdiği gensoru önergesi, TBMM’de 314 oyla kabul edilince, 55’inci hükümet düştü.

Böylece Yılmaz, Cumhuriyet tarihinin yolsuzluk suçlamasıyla hükümetten düşen ilk Başbakanı ünvanını aldı.

18 Nisan 1999 seçiminde yeniden Rize milletvekili olan Yılmaz, bu seçimin ardından kurulan 57. hükümete, hakkındaki soruşturma dosyalarının sonuçlanmaması nedeniyle girmedi.

TBMM’de soruşturma komisyonları raporlarının görüşülmesinin tamamlanmasının ve Yılmaz’ın yolsuzluklarının elbirliği ile kapatılmasından sonra, 13 Temmuz 2000 tarihinde 57. Hükümette Devlet bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı.

17, 18, 19, 20, 21’nci dönemlerde Rize Milletvekili olan Yılmaz 1983’den beri TBMM’nin üyesi olup evli ve iki çocuk babasıdır.

Askerliğini “kısa dönem” yapmıştır.

Baba Ocağı

Yılmaz ailesi aslen Rize’nin şirin bir beldesi olan Çayeli ilçesinin, Kaptanpaşa Bucağı Çataldere Köyündendir.

“-Çayeli’den öteye 30 kilometre daha gideceğusun… Yolları dağdan inen sular kesmiştur… Sarptur ha uşağım! Sakın asfalt sanmayasun. Arabanın tekeru, zaman zaman boşlukta dönecek. Korkma dereye duşen olmadı daha. Köye yaklaşınca yolun sonu çimentodur. Varınca kime sorsan gösterur sana Mesut’un baba ocağını… – Mesut yeğenumdur. Ama hiç demem onu ki ben başbakanın yeğenuyum. Evet, bizim de yok televizyonumuz. Zaten gözum görmez, olsa da bakamam. Ondan bir şey istemem. İstersem Allah’tan isterim. Reis-i cumhur olsa kaç yazar? Millete yararlu olsun tek. -Aha babasının evi. Bu ocaktan ayrılmış Mesut Yılmaz denen adam. Ama adama asılamayruz. Yabancılar bizden daha kolay ulaşi. Kapımızda yol yok. Odunumuzu, çayımızı sırtımızda götüreyruz.” [Sabah – Nuriye Akman 23 MAYIS 1998]

Mesut Yılmaz’ın TBMM’deki biyografisinde İstanbul doğumlu olduğu belirtilmişse de bazı kaynaklar doğum yeri olarak Çataldere Köyü’nü göstermektedir. [Zaman Gazetesi – Politika 04.09.2000, Kanal 7 – 03.09.2000]

Birader Turgut Yılmaz tarafından, Çayeli Eskipazar Mahallesine babaları Hasan Yılmaz hatırasına yaptırılan bir ilköğretim okulu vardır. Okul 1988 yılında hizmete girmiştir.

Mesut Yılmaz’ın doğduğu köyün eski bir Ermeni yerleşimi olduğuna dair bazı söylentiler vardı. Hatta tanınmış bir köşe yazarının geçmiş yıllarda bu hususu yayınladığı belirtilmişti. Bahsi geçen yazarın bu yazısına ulaşma imkanımız olmadı.

Mesut Yılmaz’la yolları ayrılan Mafya Şefi Alaattin Çakıcı da Mesut Yılmaz’ın babaannesinin Ermeni olduğunu iddia etmiş, bu iddia Mesut Yılmaz’ın kulağına kadar gitmiştir. [Yeni Binyıl – Hülya Karabağlı 2 Haziran 2000 ]

Bu söylentilerin kaynağını bilmiyoruz. Ancak araştırma yaparken şu hususa rastladık.

Osmanlı belgelerine göre, Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Enver Paşa, 5 Ocak 1916’da yayınladığı bir emirle “Osmanlı ülkesinde Rumca, Ermenice ve Bulgarca olan vilayet, sancak, kasaba, köy, mahalle, nahiye, dağ, nehir gibi” bütün isimlerin Türkçe’ye çevrilmesi için talimat verir. İslam olan ancak Türkçe olmayan isimler bunun dışında tutulacaktır.

Bu emir neticesinde eski adıyla “Mapavri” Çayeli’ne, “Mesahor” Kaptanpaşa’ya, ve “Hohoneç” de Çataldere’ye çevrilmiştir.

Hasan Yılmaz İlkokulu’nun yapıldığı Eskipazar’ın eski adı ise “Holonte”dir. [Osmanlı Belgelerinde Çayeli](Devam edecek-www.atin.org.)

Bülent Ecevit dönemi ise maddi manevi çöküşlerin dönemi olmuştur.Yaşlı ve hastalıklı olduğunu düşündüğü İsmet İnönüyü devirerek yerine geçen Ecevit,kaderin cilvesine bakınız ki aynı sebebten dolayı hem hükumetten oldu hem de partisinde depremler oluştu.Çalma kapısını,çalarlar kapını.Men dakka dukka.

Milletin inancıyla özellikle tesettürüyle daha fazla uğraşılarak,askerinde desteği alınmak suretiyle cumhuriyet tarihinde görülmeyen sivil devrim yapıldı.

28-Şubat-1997’nin hazırlanması için her meşru olmayan yol denendi.

-Fadime Şahin senaryoları,Ali Kalkan oyunları,Müslüm Gündüz tiplemeleri gibi takdimler;hep 28 şubatı getirmek ve yapılanları götürmek içindi.

İşte maddi çöküntüler: Ağır fatura

Ecevit Başbakanlığı’ndaki hükümet, 3 yıl içerisinde;Ülkede 50 milyon insanın açlık sınırına gelmesine,Tarım ve hayvancılığın mahvolmasına,100 bini aşkın işletmenin batmasına,140 milyar doların kaybolmasına,İşsiz sayısının 10 milyonun üzerine çıkmasına, n Ülkenin dünyadaki itibarının sıfırın altına düşmesine,Ülkenin IMF’ye el açar duruma gelmesine neden oldu.İnsan hakları ihlalleri, düşünce ve inanç üzerindeki baskılar ise Hükümetin bir başka icraatını oluşturdu.”[7]

”- Beş yılda faize 130 milyar $- Beş yılda millî gelir 191 milyardan 148 milyar dolara düşerken, borçlar 115 milyardan 200 milyar dolara çıktı.

Faize 130, eğitime 7 milyar
Ankara Ticaret Odasının, ekonominin son beş yılının değerlendirildiği raporunda, söz konusu süre zarfında Türkiye’nin iç ve dış borç faizlerine 130 milyar dolar ödediği, buna karşılık sağlığa 2,5 milyar, eğitime 7 milyar, yatırımlara ise 19 milyar dolar harcadığı bildirildi.
Ekonomide büyüme durdu
Raporda her yıl yüzde 4 büyüme ortalamasına sahip Türkiye’nin, son 5 yılda yerinde saydığı vurgulanarak, 1997 yılında 191 milyar dolar olan millî gelirin 43 milyar dolar düşerek 2001 yılında 148 milyar dolara gerilediği, buna karşılık borçların 115 milyar dolardan 200 milyar dolara yükseldiği belirtildi.
128 milyar dolar fakirleştik
Mİllî gelir kaybı ve borçlardaki artış sebebiyle Türkiye’nin toplam 128 milyar dolarlık bir fakirleşme ile yüz yüze geldiği ifade edilen raporda, fakirleşmeden vatandaşın da nasibini aldığı, kişi başına borç miktarının 1046 dolar artış göstererek 2918 dolara yükseldiği kaydedildi.”[8]

1996-daki iç borç 16.8 milyar dolar,Dış borç 43.1 milyar dolar ve Toplam;58.9 milyar dolar olup,1997’de de 16.6 iç borç,42.7 dış borç ve 58.3 milyar dolar toplam borç birden bire Ecevit döneminde;1998’de 17.5 iç borç,45.4 dış borç,toplam 62.9 milyar borç yükü artmıştır.1999’da 22.2 iç borç,53.9 dış borç,toplam 76.1 milyar dolar,2000’de;27.1 iç borç,59.7 dış borç,toplam 86.8 milyar dolar burç,2001’de 57.3 iç borç,77.6 dış borç ve toplam 134.9 toplam borç olmuştur.2002’de ise;86.9 iç borç,117.5 dış borç,toplam 204.4 milyar dolar dış borç ile Türkiye tarihinde rekor borçlanmaya gidilmiştir.

Osmanlıyı yıkan Duyun-u umumiyede gelirlerin % 40-ı ödenirken,bu dönemde gelirlerin % 110-u ödenmektedir.Osmanlıyı yıkan Duyun-u Umumiyenin Üç katı bir duyunu umumiye ve İstikbaliye…

Boğazına kadar borçlandırılan Türkiyeye özellikle dış güçlerin yaptırımları daha kolay olmuş oldu.

Ve senaryolar üretilmeye başlandı.İşte dışarıya sızanlar;

– Haberimiz siyasi gündemi sarstı

Suç üstü yakalandılar

İstiklâl Savaşı’ndan önce de Amerikan mandacılığını isteyenler vardı

ABD’ye uşaklık tezgahını ortaya çıkaran dünkü haberimiz, Ankara’ya bomba gibi düştü. Toplantıya katılanların hiçbirinin yalanlayamadığı haberimiz kamuoyu tarafından da büyük bir ilgiyle karşılandı. Suç üstü yakalanan tezgahçıların çirkin yüzünü bugün de ifşa etmeye devam ediyoruz.

ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’in başkanlığında yapılan toplantıda konuşulanlar “Burada kalmalı” tehditiyle yapıldığını toplantıya katılanlardan gazeteci Cengiz Çandar önceki günkü yazısında duyurdu. Çandar, kendisinin dışarıya bilgi vermesinin söz konusu olmayacağını, eğer bir sızma olursa bunun orada bulunan ABD’li ve Türk iştirakçilerden kaynaklanacağını yazdı. Gazeteci Çandar yazısında son bir haftadır basında yazılıp çizilenlerin içerde konuşulanları yansıtmadığını da özellikle belirtti.

Aynı gün gazetemizin ulaştığı önemli “Bilgilendirme notu” ise içerde konuşulanların ana hatlarını ibret verici bir şekilde gözler önüne sermeye yetiyor. Okurlarımızın yoğun talebi üzerine büyük önem taşıyan bu bilgileri ana hatlarıyla bir kez daha yazıyoruz:

İşte gizli toplantının sarsıcı gündemi

– Türkiye ABD’nin Irak saldırısına aktif destek vererek 36 milyar dolar alacak.

– Derviş’in etkin olduğu, ABD politikalarını harfiyyen uygulayacak bir oluşum sağlanacak.

– Partilerinden ayrılan milletvekilleri bir parti çatısı altında toplanacak.

– Bu parti ABD yardımıyla seçimlerin galibi olacak.

– Bu siyasi yapılanmanın finansmanını toplantıya katılanlarla, TÜSİAD karşılayacak.

– Derviş, ABD’den gönderildikten sonra milletin aleyhine olan bir dizi kanunun çıkmasına öncülük etti. Kötü yönetimler eliyle muhtaç düşürülmüş bir ülkeyi dış sermaye desteğiyle tehdit ederek, “Bunları IMF istedi, mecburen çıkartacağız” diyerek her istediğini yaptırdı.

– Ülkemizin hem ekonomik, hem de siyasi anlamda tam bir kıskaca alındığı böyle bir ortamda ABD Savunma ve Dışileri Bakan Yardımcılarıyla yaptığı görüşmelerin bütün detaylarını kamuoyuna niçin açıklamıyor? Dış müdahale ve yönlendirmeler Derviş’i siyasetin ortasına iterken, O neden Türk milletine hiçbir şey söylemeden on günlük ABD ziyaretine gitti? Esas açıklamalarını oradan döndükten sonra mı yapacak?

-Dün yayınladığımız şok habere benzer bir başka değerlendirme de 19 Temmuz 2002 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde çıktı. Gazetenin Washington temsilcisi olduğu 1994 yılına ait bir anısını yazan Serdar Turgut, Pentagon’a yaptığı bir ziyarette Harold Rhode’in odasına girdiğinde onu iki Kuzey Iraklı yetkiliyle birlikte bir harita üzerinde tartışır bulduğunu belirti. Turgut, odaya girmesine bozulup toplantıyı bitirdiğini söylediği Rhode’le iyi tanıştığını, O’nun Richard Perle’nin adamı olduğunu vurguladığı yazısında Alan Makovsy, Doug Feih ve Marc Grosman’a da genişçe yer vererek bunların İsrail’le gönül bağı olan yahudilerden oluştuğunu yazdı. Turgut, Rhode ve Makovsy’in istihbarat birimi Intelligence Community mensubu olduklarını, Doug Feih’in ise Özal’dan Türkiye’yi tanıtmak için 800 bin dolar aldığını hatırlattıktan sonra bugünkü gelişmelerle ilgili görüşünü şu cümleyle açıklıyor: “… Wolfowitz’in temaslarından sonra olası bir savaş ertesinde Türkiye’ye ekonomik yardım yapılacağını zannediyorsanız hayal kırıklığına da hazırlanın. Çünkü O’ndan Washington’a gelen mesaj -Ne verebiliriz ki, yapacak birşey yok- şeklinde oldu bile..”

-Serdar Turgut yazısında ABD’nin Türkiye ilgisini şöyle açıklıyor: “… Yukarıda isimleri geçen arkadaşların da içinde bulunduğu Washington’daki bir grup insan bizdeki yeni oluşum denilen şeyden çok ümitliler. Ancak AKP ile bağlantılarının kopmasını istemiyorlar. Bunu da Türkiye’yi çok iyi tanıyan Marc Grosman’a havale etmiş durumdalar.” (Not: Grosman’la A.Gül’ün geçen hafta Washington’da görüştüklerini 19 Temmuz 2002 tarihli Zaman gazetesi yazdı.)

-Ve Ecevit döneminin de kapanmasının kesinleşmesiyle birlikte,sonrası dönem için çeşitli senaryolar devreye konulmuş oluyor.

Zaman ve kişilik farklılıklarıyla beraber Turgut Özal’ın misyonu kendisine yükletilmeye çalışılan Derviş devreye konuluyordu.

“Bilderberg toplantısında Türkiye ile ilgili sinsi oyunlar planlanıyor.

Karanlık tezgahın Washington’da yapılan Bilderberg toplantısında, “Ecevit sonrası Türkiye” konuşuluyor. Derviş’in de katıldığı toplantıda, Türkiye’nin yakın geleceğinde Derviş’e önemli görevlerin verileceği belirtiliyor. Toplantıya Türkiye’den katılan üç kişiden birinin Koç Holding’in en üst düzey yöneticisi olması da dikkat çekiyor.

Türkiye konuşulacak

Siyonistlerin kurduğu gizli örgüt Bilderberg’in bu yılki toplantısı büyük bir gizlilik içinde Washington’da yapılıyor. Dünyanın dört bir yanından kilit noktadaki siyasetçi, işadamı ve devlet adamının katıldığı toplantılarda çok önemli kararlar alınıyor. Ama bu kararlarla ilgili asla hiçbir açıklama yapılmıyor. Bu yılki toplantının gündem konularından birini de Türkiye oluşturuyor. Toplantıda Ecevit sonrası Türkiye’nin nasıl dizayn edileceğinin konuşulup karara bağlanacağı belirtiliyor.

Derviş’e yeni rol

Devlet Bakanı Kemal Derviş’in de bu gizli toplantıya katılması, Bilderberg örgütünün “Ecevit sonrası Türkiye” için Kemal Derviş’e yeni bir rol vereceği görüşünü kuvvetlendiriyor. Derviş’in finans çevreleriyle çok yakın ilişkiler içinde bulunması ve son aylarda dünyanın önemli merkezlerini ziyaret edip kilit noktadaki kişilerle görüşmeler yapması da, Bilderberg toplantısına hazırlık olarak değerlendiriliyor. Türkiye’den Derviş’in yanısıra Koç Holding’in üst düzey yöneticisi Bülent Özaydınlı’nın da bu gizli toplantıya katılması akla başka soruları da getiriyor.” [9]

Her türlü tertip ve düzene baş vuruldu.Nitekim Mitten ayrılan veya ayrılmak mecburiyetinde bırakılıp,-www.atin-org-sitesini açan Mehmet Eymür Doğu Perinçek’ten;”Tertip ve düzmece ustası”-diye bahsedip,çünki;”Perinçek’i öyle birkaç satırla anlatmak zor. O kadar çok marifeti var ki.”der.[10]

Özellikle eski Mit-ci Mehmet Eymür,kendisine de sıkça sorulan aşırı maocu Doğu Perinçeğin Mit-le olan ilgisi konusunda hayır dememekle beraber,elbette böyle bilgilerin onlar tarafından desteklendiğini ancak bunun aydınlık ve perinçek grubunu kullanmaya yönelik olarak yapılmakta olduğunu -www.atin.org-sitesinde genişçe yer vererek anlatmaktadır.

Bu arada her kurumda olan çözülme Mit-de de kendisini göstermektedir.Şöyleki:”

“(devamı.Mehmet Eymür-ün ifadesi)Nuri Gündeş’in de dediği gibi, MİT’e alınacak personel uzun tahkikatlardan ve bir takım imtahanlardan geçer. Buna rağmen alınanlar arasında, o teşkilata yakışmayan bir takım kişiler çıkar. Bunların bir kısmı Teşkilat’tan uzaklaştırılırlar, bir kısmı ise “kol kırılır yen içinde kalır” mantığı ile idare edilirler.

-Nuri Gündeş gibi asker kökenli kişiler için doğru dürüst bir tahkikat yapıldığını söylemek mümkün değil. Zaten MİT’in yakın tarihine bakılacak olursa, MİT’te görevli olup casusluk, Mafya ilişkileri, yolsuzluk, yargısız infaz olaylarında adı geçen kişilerin büyük bir bölümünün, maalesef asker kökenli kişiler olduğu görülecektir. Bu ordunun elit ve vasıflı subaylarını kendine saklayıp MİT’e diğerlerini yollamasından kaynaklanmaktadır.

MİT’te görev yaptığı dönem içinde kendi çıkarları dışında bir şey düşünmeyen, silah satışı, Mafya babalarından hediye alma, holdinglerden çıkar sağlama, gümrük kaçakçılığına yardım etmek gibi bir çok olayda adı geçen Nuri Gündeş, yalan, dolan, hizipçilik ve entrika yöntemleri ile Teşkilat’a kötü tohumlar ekmiş, tamiri güç bir yozlaşmanın mimarı olmuştur. Gündeş, MİT tarihinde kara bir leke olarak anılacaktır.”[11]

Suriye modelinin Türkiyede de uygulanması için bir çok defa girişimlerde bulunulduğu gibi,hala da sürdürülmektedir.

% 8-lik Baas partisi ve mensubları %-90-lık sünni kesime hakim kılınmış,adeta kavga sürdürülmeye çalışılmıştı ve de öyle de oldu.

” Batur ve Gürler saf değiştirdi Cuntacılar Devrim Anayasası ve Devrim Partisi Tüzüğü, Devrim Konseyi ve Bakanlar Kurulu listesi hazırladı. Amaç BAAS modelini esas alan sol bir rejimi Türkiye’de egemen kılmaktı. Plana göre Orgeneral Faruk Gürler devlet başkanı, Muhsin Batur başbakan, Tümgeneral Celil Gürkan başbakan yardımcısı, Bahri Savcı Adalet Bakanı, Osman Olcay Dışişleri Bakanı, Nusret Fişek Sağlık Bakanı, Altan Öymen Basın Yayın Bakanı, hatta Uğur Mumcu da Gençlik Bakanı olacaktı. Cuntanın en tepe noktasına sızmayı başaran MİT ajanı Mahir Kaynak’ın açıklamalarına göre, cunta 1966’dan itibaren faaliyetteydi ve attığı her adım izleniyordu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde radikal solcu olarak bilinen öğretim görevlisi Mahir Kaynak, Madanoğlu’nun en yakınında yer aldı. Ancak sol cuntanın varlığı ordunun genel eğilimini yansıtan ana gövdeden icazet alamadı.Cunta 1971’in Mart ayında çatladı. 9 Mart’ta sol bir darbe planlanmışken, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur saf değiştirdi. Komutanlar, 9 Mart’taki darbeyi engellediler. 12 Mart’ta da Hükümete muhtıra verildi.”[12]

Bir asırdır yapılmaya çalışılanlar ise Sevr muahedesinin uygulamasına yönelik idi.Sevr nedir?Nasıl imzalanıp kabul ettirilmiştir?Mustafa Müftüoğlu’nun kaleminden okuyalım:

“Sevr nasıl imzalandı?!..Avrupa Birliği/AB ve “Uyum Yasaları”nın sık sık konuşulduğu, tartışıldığı son zamanlarda, 82 yıl evvelki (10 Ağustos 1920) o meş’um “Sevr Anlaşması” dillere dolanır oldu. Bu facianın yıldönümü münasebetiyle bugün bazı gerçekleri kaydetmeye çalışacağız.

Birinci Dünya Savaşı galiplerinin (İ’tilâf-ı Müselles: İngiltere, Fransa, Rusya) mağluplara (İttifak-ı Müselles: Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti) zorla kabul ettirdikleri barış antlaşmalarında bizim hissemize düşen ve Paris’de imza edildiği mahallin adına izafeten “Sevr” diye anılan meş’um antlaşma Dâmâd Ferid Paşa’nın beş sadaretinden/hükümet başkanlığından sonuncusunda (31 Temmuz 1920’de 2 ay, 17 gün) imzalanmıştır.

“San Remo” konferansında tesbit edilen barış şartlarını tebliğ için (!) bizden bir heyet isteyen galip devletlerin bu talebi üzerine eski sadrazam Tevfik Paşa’nın başkanlığında Dahiliye Nazırı/İçişleri Bakanı Reşid (Ahmed Reşid Bey, edebiyat âleminde “H. Nazım” diye ünlü) Maarif Nazırı/Millî Eğitim Bakanı Fahreddin Beylerle Nafia Nazırı/Bayındırlık Bakanı Cemil Topuzlu Paşa’dan (Sultan Abdülhamid Hân devrinin meşhur Şeyhülislâmı Cemaleddin Efendi’nin damadı. Operatör Dr. 1912’de Şehremini/Belediye Başkanı, İttihatçılara muhalif) kurulu heyetimiz trenle Paris’e hareket eder. İngiliz, Fransız ve İtalyanlar güya yardımcı (!) olmak üzere bir grup subayı da heyetemiz arasına katarlar!.. Gerek bu yolculuk esnasında gerek toplantılarda heyetimize yapılan muamele, kısaca yürekler acısıdır!.. Bu yürekler acısı hali Cemil Topuzlu Paşa hatıratında şöyle anlatır:

“- Göz hapsine alınmış bir halde ve yolda hiç kimse ile görüştürülmeden Paris’e vardık. Fakat Fransızlar heyetimizi Paris’deki büyük istasyonda indirmediler. Gerisin geri gittik. Diğer bir tren yolundan adeta mahfuzen Versay’a vardık. Orada “Hotel de Reservoires” denilen tarihî bir binaya indik.

Fransızlar, Alman delegelerini de galiba bu otelde misafir etmişler. İçeriye biz girdikten sonra kapıya süngülü bir asker konuldu. Bu suretle Fransa, misafirperverliğini bizden esirgememiş oldu!.. Lâkin “misafirperverlik” sözü sizi yanıltmasın, otel masraflarını biz ödüyorduk! Ve sıkı bir kordon altına alınmıştık. Değil Paris’e gitmek, hattâ yanımızda bulunan Versay bahçesine bile çıkmamıza müsaade etmiyorlardı!.. Nerede kaldı ki, herhangi bir şahıs ile münasebette bulunalım ve görüşelim!.. Esaret hayatımız ertesi güne kadar devam etti. Fakat artık sabrımız kalmamıştı. Vaziyeti protesto ettik. İrtibat subaylarına:

“- Dünya siyaset tarihinde, şimdiye kadar bir hey’et-i murahhasaya (delegeye) bu tarzda muamele yapıldığı görülmemiştir” dedik. “Biz buraya hapsolunmaya mı geldik, yoksa sulh konferansında bulunmaya mı?..”

Nihayet, Klemanso’nun lütfen bezleylediği müsaade neticesinde serbest olduğumuzu bildirdiler.

SANIK MUAMELESİ GÖRDÜK!..

Birkaç gün sonra İ’tilâf devletlerinin delegeleri Versay’ın tarihî salonunda bizi kabul ettiler. Loyd Corc, Klemanso ve o devrin hemen hemen bütün diplomatları hazır bulunuyorlardı. İçeri girdiğimiz zaman ayağa kalkmak nezaketini lütfen gösterdiler. Hepimizi hususî surette hazırlanmış ve salonun bir köşesine yerleştirilmiş bulunan kürsü gibi bir yere çıkardılar. Halbuki ben, sulh konferansı için ayrılmış olan salona girince yeşil çuha örtülmüş büyük bir masanın etrafına toplanacağımızı, İ’tilâf devletleri delegeleri ile karşı karşıya oturacağımızı ve antlaşmanın her maddesi için ayrı ayrı müzakere ve münakaşada bulunacağımızı zannediyordum!.. Meğer bu bir hayalden ibaretmiş ve hakikat, acı hakikat başımıza inen bir tokmak gibi bu hayali silip süpürecek imiş!

Nitekim, hey’et-i hâkime huzuruna çıkan bir sanık gibi muamele görüyor ve antlaşmanın maddeleri etrafında münakaşa ve müzakere yerine, ültimatom alıyorduk!.. Bakınız, kısa bir vakfeden sonnra elinde bir tomar kağıt olduğu halde ayağa kalkan Klemanso ne diyordu:

“- Efendiler! Siz harbe sebebsiz girdiniz. Çanakkale’yi yıllarca kapattınız. Savaşın dört sene uzamasına, milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet verdiniz!.. Bundan dolayı bugün size teklif etmekte olduğumuz antlaşma şartları çok ağırdır. İçindeki maddeleri asla müzakere ve kat’iyyen münakaşa etmeyeceğiz! Onların bir kelimesini bile değiştirmeyeceğiz!.. Kül halinde ve aynen -birkaç gün içinde tetkik ettikten sonra- kabul eylemenizi istiyoruz!..”

Klemanso’nun bu sözlerinden sonra antlaşma metnini daha doğrusu idam hükmümüzü havi dosyayı bize uzattılar.

Tevfik Paşa ayağa kalktı, verilen bir deste kağıdı eline aldı. Fakat zavallının zaten titrek olan vücudu zangır zangır oynamaya başlamıştı. Reşid Bey ve benim yardımımızla iskemlesine oturabildi!..

Manzara hakikaten çok feci idi: Bir taraftan Klemanso’nun söylediği çok ağır sözlerin kâbusu karşısında idik. Bir taraftan da, İ’tilâf devletlerinin delegeleri arasında yer alan Venizelos ile Nobar Paşa’nın (Mısır Ermenilerindendir ve orada Bakanlık yapmıştır) keyif ve neşe ile bakarak gülmekte olduklarını görüyorduk!

Bu vaziyetten o kadar müeessir olmuştum ki, ben de Tevfik Paşa gibi oturduğum yerde titremeye, ter dökmeye başlamıştım. Buraya geldiğime de, geleceğime de bin kerre pişman olmuştum. Utanmasam, bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlayacaktım!

Tevfik Paşa heyecanını biraz teskin ettikten sonra, antlaşmayı tetkik ile cevap vereceğimizi ancak birkaç kelime ile söyleyebildi. Ve salonda sanki bir cenaze varmış gibi, derin bir sessizlik hâsıl oldu. Bu sessizliğin eziciliği, galip ile mağlubun ne demek olduğunu pek güzel isbat ediyordu. Nihayet delegeler hep birden ayağa kalktılar. Biz de bir reverans yapıp salondan çıktık. Artık idâm hükmümüzü tebellüğ etmiş bulunuyorduk.”

VE SONRASI…

Cemil (Topuzlu) Paşa devamla diyor ki: “Paris’de bir buçuk ay kaldık. Bu esnada, bir taraftan da Fransız Meclisi üyelerinin ileri gelenlerini ikna etmeye çalıştık. Neticede, Fransız ve İtalyan gazeteleri bize yapılan antlaşma teklifinin haksızlığına ve adilâne olmadığına dair bazı makaleler yazmaya başladılar.

1920 Haziranında Dahiliye Nazırı Reşid Bey’le birlikte, antlaşmaya karşı hazırladığımız cevabı, Vükelâ Meclisi’nde (Bakanlar Kurulu’nda) müzakere ve tasdik ettirmek üzere geçici olarak İstanbul’a döndük. Lâkin Dâmâd Ferid’i makamında bulamadık. Meğer bu megalamon ve dar görüşlü adam, Fransız ve İtalyan gazetelerinden bâzılarında çıkan makalelerden haberdar olmuş, antlaşmanın lehimize ta’dil olunacağını sanmış ve sırf hayalî olan bu başarıyı üstüne mal edinmek için Paris’e gitmiş!..

İstanbul’da çok durmak için vaktimiz yoktu. Dâmâd Ferid’in yokluğundan istifade ederek Reşid Bey’le birlikte bâzı icraatta bulunduk. Sonra, antlaşmaya karşı hazırlanan cevabı Vükelâ Meclisi’ne tasdik ettirdik. Tekrar Paris’e gitmeye hazırlandık.

Dâmâd Ferid’le Versay’da yüzyüze geldik. Meğer Dâmâd cenapları, Reşid Bey’le İstanbul’daki icraatımızı duymuş. Bize öyle bir surat etti ki, sormayın!..

Böylece, İ’tilâf devletlerinin iki üç gün içinde istedikleri cevabı, iki ay sonra vermiş oluyorduk. Fakat, galipler, bizim üzerinde aylarca çalıştığımız geniş cevabı evvelce tahmin ettiğim gibi, zerrece nazar-ı itibara almadılar. Antlaşmanın bir maddesinin bile değiştirilmesini kabul etmemekte ısrar gösterdiler. Biz de, mecburen münasebatı kesmemek için Reşid Bey’i irtibat te’min maksadıyla orada bıraktık. Tevfik Paşa, Dâmâd Ferid ve delegasyonumuza dahil diğer kimselerle geri döndük.”

SEVR İMZALANIYOR!..

İşte olayların içinde bulunmuş bir zatın hâtıratına göre Sevr’den evvel durum budur. Reşid Bey’in Paris’de kalıp, diğer hey’et üyelerinin İstanbul’a dönmesinden sonra, Pâdişah’ın da tasvibiyle 22 Temmuz Perşembe günü Yıldız Sarayı’nda bir toplantı yapılmış, Meclis-i Mebûsan feshedilmiş olduğundan antlaşma ile alâkalı hususlar bu toplantıda ele alınmıştır. Askerî erkân ile ilmiyye ricalinin ve Veliahdın katıldığı bu toplantıda, Reşid Bey’den gelen iki telgraf okunmuş, antlaşmanın imzasını kabul edenlerin ayağa kalkmaları padişah tarafından emrolununca, A’yandan Topçu Feriki Rıza Paşa hariç, hazır bulunanların cümlesi ayağa kalkmıştır!..

Bu arada Dâmâd Ferid’le hükümet üyeleri arasındaki ihtilâf büyümüş, Dâmâd Ferid bu kerre A’yandan Hadi Paşa ve Şair Rıza Tevfik’le, Bern elçisi Reşad Halis Beyleri antlaşmanın imzasına me’mur etmiş ve Sevr, bu heyet tarafından 82 yıl evvel 10 Ağustos 1920 Salı günü imzalanmıştır!.. Ancak, Sultan Vahideddin Sevr’i tasdik etmemiş ve Sevr böylece muallâkta kalmıştır!.. Reşid Bey hâtıratında bundan bahisle: “Zât-ı Şâhâne’nin (Sultan Vahideddin’in) bu antlaşmayı Sadrâzamın (Dâmâd Ferid’in) ibrâmına (fazla ısrarına) rağmen tasdikten suret-i kat’iyyede içtinab ettiği şüpheden berîdir” diyor.”[13]

O Sevr ki;onunla millet ve memleketin bitirilmesi hedeflenmiştir.Yılların birikin hıncı ve kini ile…

“Sû’-i kasd niyetiyle Sevr Muahedesinde Kur’anın zararına gayet ağır şeraitle kâfirane fikirlerini yine icra etmek olan plânlarını akîm bırakmak…”[14]

Yani onların o ağır şartlarını kabul etmemek,idam ipini çekmemek için her türlü hamiyet ve fedakârlığı yapmak gerektir.

1324 yani 1908 de buna teşebbüs edildiğini söyleyen Bediüzzaman yüz sene sonra olan 1424’de (ki içerisinde bulunduğumuz sene 1423-dür.) de yapılacak böyle bir teşebbüsün akim ve neticesiz kalacağını da bildirmiştir.

Sevrin hem âlemi islama ve dolayısıyla hilafete büyük zarar verdiğini belirten Bediüzzaman:” Avrupa zalim hükûmetleri zulümleriyle ve Sevr muahedesiyle Âlem-i İslâm’a ve merkez-i hilafete ettikleri ihanete mukabil öyle bir mağlubiyet tokadını yediler ki; dünyada dahi bir cehenneme girip çıkamıyorlar, azabda çırpınıyorlar.”[15]

Ve bunun getirilmesine sebeb olan parti hakkında;

“Eğer Demokrat Parti düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek. Halbuki Halk Partisi, İttihadçıların bozuk kısmının cinayetleri ve hem cumhuriyetin birinci reisinin Sevr Muahedesiyle ve çok siyasî desiselerin icbarıyla, onbeş senede yaptığı icraatının kısm-ı a’zamı tamamıyla eski partiye yüklendiği için, bu asil Türk milleti ihtiyarıyla o partiyi kat’iyyen iktidara getirmeyecek. Çünki Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Halbuki bir Müslüman kat’iyyen komünist olamaz, anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman ecnebilerle mukayese edilemez. İşte bunun için hayat-ı içtimaiye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti’yi, Kur’an ve vatan ve İslâmiyet namına muhafazaya çalışıyorum” dedi.”[16]

Bilinsin veya bilinmesin yapılmaya çalışılan budur.

Körfez savaşından önce başlayıp,körfez savaşı sonrasında,CIA için savaşan ve daha sonra da,kendilerinin Kürt yahudilerinden olduğu söylenilen bu kimseler yani Kuzey Iraklı peşmergeler ABD tarafından Guam’daki bir askeri üsse götürüldüler,daha doğrusu kaçırıldılar.Bununla amaçlanan ise;her ne zaman olursa olsun,yıkılması kafaya konulmuş olan Irak’ın yıkılmasından sonra oluşacak o boşluk,eğitilmiş olan bu insanlarca devletin her kademesinde görevlendirilmek üzere hazır bekletilmektedir.

-Şu günlerde de gündem de olan AB’ne girme hırs ve hayranlığı ise;dışa açılma,teknolojik yönden gelişmeye vesile olması yönüyle gayet güzeldir.Ancak yıllardır hatta asırlardır yapıldığı gibi;Körü körüne batının sefahetini benimsemek amacıyla yönelmek,bir intihar ve bir kayıptır.Dünya uğruna,ahireti terketmektir.Bu konuda Bediüzzaman;

“İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz Avrupa meftunu firenk mukallidleri, avam-ı müslimîne tercih etmek, maslahat-ı İslâma münafî olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdad edecek…”[17]

Bu kayıp sadece bizim için değil,İslâm aleminin biz ile olan irtibatını koparıp,batı aleminin kucağına kendisini atmaya sebeb olacaktır.

“-“Küre-i Arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta’dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.”[18]

Bu durumda ehli iman kendi hizmetini yapıp,müsbet seyri içerisinde yürümelidir.

“Kur’an-ı Hakîm’in hizmetinin bütün siyasetlerin fevkinde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydan vermiyor.”[19]

Bütün bunlarla beraber yıllardır korkutulan millet her alternatifi düşünüp,şaşkınlığını sürdürmektedir.

Nitekim Çölde cezalandırılmak üzere boğazına kadar yatırılan birisinin yüzüne bal sürülür ve sinekler konar.Bir müddet sonra oradan geçmekte olan birisi iyilik olsun diye sinekleri kovalar..Bunu gören kişi ona;Ne yapıyorsun,kovma,onlar doyacağı kadar doymuş.Eğer onlar giderse,doymayanlar gelirki,o daha kötü olur.Gelenin gideni arattırması gibi.Ancak yenile yenile biten milletin daha yenilecek nesi kaldı ki,yenilsin?

Veya önceki idarecinin cenazeleri pencereden çıkartmasına şikayet edenlerin başına getirilen diğer bir idareci bu sefer milleti bacadan çıkarmaya başlamasıyla karşılaşılır.Ancak her delikten geçirilen milletin daha geçirilecek neresi kaldı ki oradan da geçirilsin?

24-09-2002

MEHMET ÖZÇELİK

[1] Yeni Masonik Düzen.H.Yahya.629.

[2] Bak.Mehmet Şevket Eygi.Milli Gazete.26-01-2002.

[3] Milli Gazete.6-5-2002.

[4] Bak.Yeni şafak.5-5-2002.

[5] Yeni Şafak.F.Koru.6-5-2002.

[6] Atin.org.21-08-2001.

[7] Milli Gazt.1-6-2002.

[8] Yeni Nesil.20-8-2002.

[9] Milli Gazt.1-6-2002.

[10] www.atin.org.21-7.2001.

[11] Ags.21-7.2001.

[12] Yeni Şafak.27.5.2002.

[13] Milli@milligazete.com.tr.17-8-2002.Mustafa Müftüoğlu.[14] Şualar.B.Said Nursi.719.

[15] Kastamonu Lahikası.17.

[16] Emirdağ Lahikası.2/206.

[17] Mesnevi-i Nuriye.101.

[18] Age.123.

[19] Mektubat.48.

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Yoruma kapalı .