YIKILAN HAYAL VE ÂİLELER

YIKILAN HAYAL VE ÂİLELER

Evlenmeden önce düşünmüş ve evlenenlere benim için gizli olan noktalarını sormuştum.

Gerçi âilede yetişmiş,âileyi müsbet ve menfi olarak gözlemlemiştim. Ancak ne kadar yeterliydi?

Olaya birde başkasının gözü ve gözlüğüyle bakmak,özellikle bir öğretmen arkadaşa âilenin ve evliliğin zor ve güzel taraflarının ne olduğunu sormuştum.

Kolay demedi. Ancak bu âile hayatının yorucu durumu içerisinde çocuğunun kendisine gelerek-babacığım- deyip kucağına atlamasının,kendisi için büyük bir rahatlık olduğunu söylemişti. Âile yoruyor,rahatlatıcı durumlar o zorluğu gideriyordu.

Bu ise beni biraz daha ümidlendirmiş ve bir nebze olsun adım atmak için cesaretlendirmişti. Çünki gerek ben gereksede evlenecek olan kız,hiç tanımadığı,huyunu bilmediği bir insanla ömür boyu arkadaşlık yapacaktı. Elbet bu durum kolay değildi. Ancak yeterki,uyum ve anlayış olsundu.

Bu durum bana şu iki olayı hatırlatmıştı:

-Dünyada şöhret bulan,milyonlarca kasedi,milyonlarca alkışlayanı,trilyonları olan bir bayan sanatçının intihar etmeden önce yazmış olduğu not,ibretâmiz idi. Benim içinde düşünülebilirdi,bir baba olarak.Notta şu tek cümleyi söylüyordu:

“Eğer anne olsaydım,intihar etmeyi düşünmezdim.”

Âdeta şu mesajı veriyordu;Evlenmemek intihar etmektir.

Evlenen bahre düşer,evlad olursa ğark olur.

Sen kenarı bahri tut,evlenme sultanlık budur.

Tut ki kazara evlendin,sabredip artık otur.

Bir beladır başında sus,söylenme insanlık budur.(Tahirul Mevlevi)

Evlenmekle sultanlığı terk mi etmiş olacaktım? Ama birde âdet vardı. Her doğanın ölmesi gibi,her yaşayanında bir evlenmesi söz konusu idi.

O halde bu evlenilecek aday,kalbe mukabil bir kalb olmalıydı.

Durum hem erkek hemde kadın açısından değerlendirilmeli.

Hadisde:”Cennet annelerin ayakları altındadır.”buyurulmakta.Mantık oyunu demeden önce,birde şöyle düşünülmeli;”Cennet kızların değil,annelerin ayakları altındadır.”

-Aday Okumuş mu Olmalıydı?

Denk olmalıydı. Bu denklikte ne güzellik,ne zenginlik,ne neseb değil,din-ahlak ve diyanet noktasında bir denklik taşımalıydı.

Kadının erkekten aşağıda olması,bazı olumsuzlukları gemlemede rol oynar.

Bu adayın okumamış olması anlamına değildir.

Okumamışın ne derece yetiştirildiğine bağlıdır. Zira bir zamanlar,hâlada geçerli olmakta,kız çocukları okutulmazken yetiştirilmesi yapılmıyorsa,problem olacaktır. Bundan dolayı bazı büyükler evlenecek adaylara,okumamış olmayı tavsiye ederlerdi. Buda bir nevi elde kalan inançlı kimselerin çocuklarının iyi kimseleri gitmesini sağlamayı amaçlamakta idi. Terside mümkün. Âile iyi olmayan kız çocuklarının iyi birisine gitmesini sağlamak amacıyla her türlü iyi yönü gösterebilirler.

Önemli olanın anlayışlı,inançlı ve ahlaklı bir hanım,okumamış olanına tercih edilirken,okumamış,ahlaklı ve inançlı olanda,okumuş,ahlaki özelliği olmayana tercih edilir.

Âile ferdleri dünyanın kazanılmasında destekçi ve yardımcı olmaları göz önünde bulundurulur iken,âhiret hayatını berbad etmemeleri,kazanmalarıda göz ardı edilmemelidir.

Hadiste:“Kim kadınla güzelliği için evlenirse Allah onu rezil eder. Zenginlik için olanı fakir eder. Nesebi için olanı alçaltır. Dini için olanı huzurlu eder.”

-Çalışan Kadın Tercih Edilmeli mi?

Evvela kişi bunu kendi çocuğunu okutma,neyi,nasıl okutma ve çalıştırma düşüncesinde olup olmama,tercih edip etmeme yönüyle düşünmelidir.

Çalışan kadının gerek kendisi açısından,özellikle çocuğuyla ilgili ve terbiyesi açısından büyük riskleri vardır.

Göndereceği en iyi kreş kendisi kadar ilgilenemeyecektir. Bu aynı zamanda bir yük getirecek veya bir bakıcı tutacaktır. Kendisi memure olması hasebiyle giyimindeki farklılıklar ve giderler ayrı bir masraf çıkartacaktır.

Bu farklı gelir,farklı gider ve harcamalara sebeb olduğundan pekte maddi açıdan önemli bir faydası olmayacaktır.

Çalışan ve çalıştırılan hiçbir kadın için kimse memnun değildir. Zoraki olarak götürmektedir.

Evini,kocasını ve çocuğunu ihmalde işin cabası olacaktır.

-Öğretmenin Tecrübesi…

Kendisi görüşme usulüyle ve konuşarak evlenen bir öğretmen hanım,öğretmenler odasında evlenme ile ilgili bir konuşma esnasında önce şaşırdığım,sonrada hoşuma gidip takdir ettiğim şu görüşünü dile getirmişti;

6 yaşında olan çocuğunun,evlenme çağına geldiğinde,oğlunun bizzat kendisinin bularak evlenmesine karşı olduğunu,anne olarak kendisinin arayıp bulmak suretiyle evlendireceğini söylemişti.

Buna gerekçe olarakta;Çocuğunun sağlıklı düşünerek bir tercih yapamayacağını,his duygusuyla hareket edeceğini,bununda ilerisi için uygun olmayacağını söyledi.

Evet. Erkek galeyanda olan nefsini tatmin için karşısındakinde gerekli özellikleri aramayacağı,hissi davranacağı âşikârdır. Bu kadın içinde geçerlidir.

Nitekim uzun süren nişan süresinde tarafların birbirleriyle olan içli dışlı görüşmeleri,neticede ayrılmalara dönüşecektir.

-İlk geceden sonra başlayan âile içi münakaşalar;hep tarafların karşısındakinde aradığını,bulamama hayal kırıklığıdır.

Önceden aranmayan özellikler,sonradan bulunulmaya çalışılmaktadır.

Umduğunu bulamamıştır.

Toz pembe olan hayat ve âiledeki kapalılık ve tozluk ve pembelik gitmiş,yerini yersiz münakaşalar almıştır.

Aşk üzerine kurulan âile hayatında,aşk gitmiş yerini münakaşa almıştır.

Oysa aşkın yanına birde şefkat oturtturulmalıdır ki,devam etsin.

Şefkat ve merhametten mahrum bir âile hayatı,kadın için,öldürücü zehirli bir hayattır.

Hürmet ve saygıdan yoksun âile hayatıda erkek için,çekilmez bir yuvadır.

Âilenin devamı bu iki duygu olan Hürmet ve Merhamet üzerine oturtturulmalıdır.

-Münakaşa…

Âiledeki münakaşanın ana sebebi;iletişimsizliktir ki;itişmelere sebeb olur. Buda tarafların birbirlerini anlamama,anlayamama,anlatamama veya anlamak istememelerinden kaynaklanır.

Münakaşanın en büyük zararı;âile içerisinde büyüyen çocuklaradır. Âile huzursuz olurken,onun büyük fatura ve bedelini çocuklar ödemektedir. Ya huysuz olur veya psikolojik dengesizlikler onlarda görülmeye başlar. En azından zihinde kalan fotoğraflar bir gün depreşir.

Bir ömür boyu etkisi –şuurlu veya şuursuz olarak – onlarda görülür.

Uyumsuz aile,uyumsuz doku gibi ve doku nakli gibidir.İstenmeyen ve birbirlerini istemeyen aile ferdleride birbirlerinin uyumsuz dokuları mesabesindedirler.

-Boşanma…

İngiliz ajan Hempher Müslüman-Türk milletinin yıkımının,bu milletin âile hayatının çökertilmesiyle mümkün olacağını söylemektedir ki,doğrudur.

Âile küçük bir toplum,toplum büyük bir âiledir.

İlâhiyatçı olan müdürümüz Hukukuda bitirmek üzere iken,ne yapacağı kendisine sorulduğunda;Boşanma davalarına bakacağını söylemişti. Özellikle İzmir gibi yerlerde bu durumun dahada çoğunlukta olduğunu ifade etmişti.

Mesela Halis Toprak adındaki bir iş adamının,boşamış olduğu hanımına trilyonları vererek avukat ücreti olarak verilecek paranında payı azımsanmayacak kadar büyüktür.

Kronikleşmesini önlemek amacıyla;Allahın boşanmayı helal görüp,fazla kızmış olduğu bir olaydır,boşanma…

Taraflar mümkün mertebe emanetine aldığı kişiyi,emin olarak korumalı,başka alternatifin olmadığı en son noktada öyleki ölümü tercih etmeye,düşünmeye götürecek durum halinde boşanmayı seçmelidir.

Allahın en fazla kızdığı bir helaldır boşanma. Çaresizliğin en son çaresi olarak varılacak son çaredir boşanma…

Cahiliye döneminde talak bilinir mi?diye İbni Abbasa sorulduğunda cevaben;Evet,bilinirdi. Bain olarak üç talak vardı,diyerek Beni Kays bin Sa’lebelerden Aşâ-nın bu husustaki beyitlerini okudu.[1]

Batı dünyasında âile hayatı çökük olduğundan dolayı,elbise değiştirir gibi kadın değiştirilmektedir. Burada harcanan ise kadındır. Birde çocuğun olduğunu düşündüğümüzde,ömür boyu onun sıkıntısınıda yüklenmiş olacaktır.

Bu kadar sıkıntılarına rağmen,bizdeki ömür boyu bir kadınla yetinmeye hayret etmektedirler. Oysa hayret edilecek,âilesiz bir hayatın hayat olarak devam ettirilmeye çalışılmasıdır.

Kopuk hayatın,kopuk insanları…

Bugün içinde bulunan toplumumuzda aynı noktaya itilmektedir.

O halde sonunda düşüneceğimiz noktaları,başlangıçta düşünüp,ona göre tercih yapmalıyız.

Her yola baş vurduktan sonra kısmete rıza göstermeli. Hayatı bir okul gibi geliştirerek sürdürmelidir.

İman-ibadet-ahlak içerisinde devam eden bir âile hayatı;cennet hayatıdır.

Âyette:”Kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yarattık.”

Eşler birbirlerinin huzur kaynağıdırlar,öyle de olmalı ve kalmalıdırlar. Zira hayat âile olarak başlar,öylede devam edip,öyle son bulur. Cennet hayatıda âile hayatı ile devam eder.

-Kadının Sadakati…

Bir dostumun dükkanında bulunurken,Almanyada çalışan bir bay ve bayan karı-koca gelmişlerdi. Aralarındaki samimiyetten dolayı o dostum,seçim zamanı olduğundan erkeği ikna edemeyeceğini anlayınca kadına dönmüş ve şöyle demişti;Bacı,kocanın verdiği o partiye verme. Kadın ise;o hangisine verirse,bende ona veririm. O cehennemede gitse,bende onunla beraber giderim. Hayret etmiş ve hayran kalmıştım. Çünki tam bir sadakat ve emniyet duyuyordu. Âile için ise bu en büyük bir şarttı.

Buradaki yanlışta ısrardan ziyade,kocasına olan bağlılığını simgelemiş olmasıydı.

Sadakat ve Emniyet. Birbirlerine bağlı ve güven duyan bir âile,kopmaz ve koparılamaz bir âiledir.

-Kadın Evini Sevmeli…

Kadının gözü ve hevesi dışarıda olmamalıdır. Evini seven kadın,evinde olanlarıda,âilesinide sevecektir.

Evini seven kişi,evine bağlı kalacaktır. Bu aynı zamanda erkek içinde geçerlidir. Evini sevmeyen erkek,huzuru başka yerlerde arayacak,soğukluk ve kopukluk baş gösterecektir.

Süslenirkende evine göre değil,dışarıdakileri göz önünde bulundurarak süslenecektir.

Nitekim Beyin biri karısına bir elbiselik almak ister. Ancak bir türlü beğenemez. Gider davulcunun yanına. Ona şuradan karısı için bir elbiselik beğenmesini söyler. Davulcu şaşırır. Ben senin hanımının neyi seveceğini ne bileyim,der.

Adam ise;Karım elbise alırken benim için almıyor,sizin karşınızda nasıl bir elbiseyle oynayacağını düşünerek alıyor. Yani kendini bana değilde,size beğendirmek için aldığından,elbiseyide sen benden daha iyi bilirsin deyip ona seçtiriyor.

Kadın ibadetini olabildiği kadarıyla yapmalı. Zira onların hizmeti ve onlara hizmet eksiktir. Kadın hayızlı iken camiye giremez,kâbeyi tavaf edemez,ancak tavaf ederken hayız durumu olsa;tavaf eder,sonra kurban keserek,kabulü için dua eder.

-Kadın Sorumsuz mu?

Olur olmaz,ceviz kabuğunu doldurmaz meselelerden münakaşa mı çıkarıyor? Sizi anlamıyor,anlıyamıyor,anlamak mı istemiyor? Gücünüzün üzerinde isteklerde bulunup,sizi zora hatta ğayrı meşru kazançlara mı sevkediyor? Evinize bakmıyor,yemek yapımında ihmal gösterip,malınıza sahiblik etmiyor mu? Zamanlı zamansız yatıp,istediği zaman kalkıp ileri asıyormu? Öğlene kadar uyuyor,gidişinizden,çocuklarınızın aç olarak okula gitmesinden rahatsız olmayıp,sorumsuzluk mu yapıyor? Siz dış işleriyle ilgilenirken,o iç işleriyle ilgilenmiyor mu? Çocukların sadece midesini düşünürken,eğitim ve terbiyelerini ihmal mi ediyor? Âilenize gerekli saygıyı göstermiyor,çocuklarınızla ilgilenmiyor mu? Evinize geldiğinizde gerekli sıcaklığı ve tebessümü görmüyor,senin tabirinle dır-dır larla mı,şikâyetlerle mi karşılaşıyorsun?

Veya sayamadığım,senin bildiğin bazı olumsuzluklar mı var?

Veya bütün bu durumlar senden kaynaklanıyor da,sen mi sorumsuz davranıyorsun?

Evine sahib olmuyor,ilgilenmiyor,zamanlı zamansız geliyor,evi otel ve lokanta olarak mı kullanıyorsun? Çocukların ve hanımınla ilgilenmiyor musun? Onların yetişmesinde ne gibi bir katkıda bulunuyorsun? Başkasıyla ilgilendiğin kadar çocuklarınla ilgileniyor musun?

-Başkalarıyla İlgilendiğimiz Kadar….

Sürekli büyüklerle yapılan istişarelerde aynı konu bir çok defa gündeme gelirdi. Başkalarının çocuklarıyla ilgilendiğimiz kadar,kendi çocuklarımızla ilgileniyormuyuz? Başkalarıyla ilgilenmek için onları arayıp bulmaya gerek yok,işte evinde ve elinin altında;kendi evladın.

Herkes bundan muzdarip,herkes bunun çözülmesini ve hayata geçirilmesini arzu etmektedir. Ancak eksiklikler devam etmektedir. Bazen gerçekleri dile getirerek,bazende nefsi müdafaada bulunarak. Marangozun kapısı olmaz,terzinin elbisesi yırtık olur,ayakkabı tamircisinin ayakkabısı tamire muhtaçtır,öğretmenin kalemi olmaz,vs.vs…

Bende bir gün oğlumun başarısızlığından dolayı okula gitmiş,şunu söylemiştim. Ben her yıl binlerce talebe ile uğraşıyorum,bana ağır gelmiyor. Ancak bir çocuk bana ağır geliyor. Kendi çocuğum…

Adıyamanın eşrafından merhum Mahmut Allahverdi abimiz,ölene kadar durmadı,ölüm onu ancak durdurabildi. İnsanlarla,gençlerle ilgilenmekten,çocuklarıyla ilgilenmeye vakit bulamazdı. Çocuklarıda bundan şikâyetçiydi.

Tâ bizi ziyaret için Yozgat / Yerköye gelmiş,ogün doğan çocuğumuzun isminide kurmuştu. Acaba âile içi durumu nasıldı?

Bu amaçla oğlu Feyziye sordum. Oda içini dökerek şöyle anlatmıştı;Babam bizimle pek ilgilenmezdi,zaten evdede pek kalmazdı ki… Dışarıdan arayan bile onu evde bulamayacaklarını bildiklerinden dolayı gece 1030-dan sonra veya sabah namazı esnasında ararlardı. Başka türlü bulamazlardı.

Nitekim bir gün kızmış ve babama çıkışarak;Baba bir gün olsun seni evde doğru dürüst göremiyoruz. Başkaları seni bizden daha çok görüp,istifade ediyor. Nedir bu? Başkalarıyla ilgileniyor,bizimle ilgilenmiyorsun? Talebelerin bile para ihtiyacını karşılıyor,bize vermiyorsun?

Sertte olsa soru haklı ve meşru hakkı idi Feyzinin… Ancak cevab ise ondan geri değildi.Haklısın deyip,devam etmişti;

-Allahım!Eğer benim için ne yaptın diye beni hesaba çekersen;işte evladımı kendime isyan ettirecek derecede senin rızan için çalıştım ve koşturdum.

Cevab doğru ve mantıklı olsada,yeterli değildi. Üstün bir fedakârlık ruhunun bir yansıması idi.

Çünki kişi birinci derecede elinin altındakilerden sorumlu idi.

Hadiste:”Hepiniz çobansınız. Hepiniz raiyyetinizden,güttüklerinizden sorumlusunuz.”

Ancak bu sözü merhum değilde,başkası söylemiş olsa idi,sorumluluktan ve vicdan azabından kurtulmak için söylenilmiş olduğuna inanacaktım. Bu ise onun samimiyetinden şüphe etmeyi mümkün kılmaz.

Âile ferdler tarafından bir bütün olarak düşünülmeli,bütünlüğü korunmalıdır. Cüzlerden meydana gelen bir kül ve bütün olsada,parçalara ayrılmayan bir bütün olarak telakki edilmelidir.

-Erkek Evin Direği,Kadın Erkeğin Direği…

Hz. Haticenin öldüğü yıla –Hüzün yılı- denilmektedir. Peygamberimizin hayatındaki tek hüzün yılı,hanımı Hz. Haticenin öldüğü yıldır. Peygamberimizi ayakta tutan her ne kadar kendi şahsiyeti isede,maddi ve mânevi hayatının her safhasında yıkılmayıp ayakta kalmasında,hayatına ümid olmada hanımı Hz. Haticenin büyük desteği olmuştur. Hedefe varmada onun payı büyüktür. Peygamberliğin ilk anında telaşını gidermiş,herkes inkâr ederken ilk inanan o olmuş,madden desteklemiş ve ona güç vermiştir. Peygamberimizde onu kadınlar içerisinde farklı kadın olarak değerlendirmiştir.

Erkeğin ayakta kalabilmesi,kadının ayakta tutabilmesine bağlıdır.

Kadın bir erkeği azizde eder,zelilde…

Hadiste:”Kişinin takvadan sonra en hayırlı işi saliha hanımdır. Ki ona baktığında rahatlar. İyi bir halef olur.”

“Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer” (Tevfik Fikret) kadın üreten bir varlık.erkek dal,kadın çiçek. Çiçek dalla kâim,dal çiçeksiz zalim,ne varlık olur nede çalım. Birbirini tamamlayan iki satır,ikisi bir cümle. Bağışlayın,biri at ise,diğeri semer. Biri gaz,diğeri fener.

-Evlenecek Aday…

Akrabamdan bir genç,bocalama devresi içerisinde idi. Okul-iş-evlenme kıskacında yorulmuştu. Âdeta herkesten kaçıyordu. Banada o kaçışla geldi. Netleşen değil,bocalayan bir görünümü vardı.

Evlilik konusunda sordu.

Bende kendisine Kur’an-Hadis ve İslâm bilginlerinin hep tavsiye edici ve teşvik edici olduklarını,hayattan örneklerle açıkladıktan sonra;

Son olarakta bütün bunlarla beraber birçok zorluk ve sorumluluklarınında bunu takiben başladığını anlattım.

Deniz sakin görünmekle beraber,derin ve derinden akmaktadır.

Âilede iki farklı dünyanın insanları,birbirlerini tamamlamak amacıyla bir araya gelmişlerdir. Fırtına ve dalgalarıda o nisbette büyük ve derindir.

Bir batılınında yabana atılmayacak olan şu görüşünü naklettim:”Evlenmek ahmaklıktır. Evlenmemek en büyük ahmaklıktır.”

“Şerri kalil için,hayrı kesir kabul edilir,terkedilmez.”

Âile hayatında problem oluşturulmayıp,çözülmeli. Gelenek ve göreneklerle âile yük altına sokulmamalıdır.

Farklı güzellikler farkedilmelidir. Medeni kadının inceliği ve nezaketi,köylü kadının fedakârlığı,erkenden kalkıp işlerin üstesinden gelişi,kiminin becerikliliği,farklı insanlardaki bu güzellikler tesbit edilip bir araya gelmelidir.

-Düğün Merasimi…

Düğün merasimleri her iki tarafın anlayışı ve anlayışlılığıyla gerçekleştirilmelidir.

İslâmi usullere göre düğünler yapılmalıdır.

Nişanlanan bir öğretmen arkadaşımız bir gün düşünceli ve sıkıntılı görünüyordu. Sebebini sorduğumuzda ilk sözü şu olmuştu;Evlenmekten vaz geçeceğim.

Sebebini ise şöyle anlatıyordu; Yozgat / Akdağmadeninin köyü olan köyümüzde bir âdet vardır. Dindar olsun olmasın,namaz kılsın kılmasın mutlaka düğünler içkili yapılır. Ben ise bunu engelliyemiyorum. Ondan dolayı vaz geçeceğim,demişti.

Bizde kendisine yardımcı olmak amacıyla,niyetini bozmamasını söyleyerek bir gün öncesinden bir münibüsle köylerine vardık. Babası ve amcalarını toplayarak ikna ettik. Veya öyle görünmüşlerdi.

Ve arkadaş evlendi. Sonradan içki içilip içilmediğini sorduğumuzda,gizlice içilmiş olduğunu söyledi.

-Yozgat / Yerköy ilçesiki on binin üzerinde mâneviyatı olan bir yerdir. Buradada bir arkadaş mevlitli ve yemekli bir düğün tertib ettiğinde,bir konuşma yapan ilçe müftüsü şu tesbitte bulunmuştu:-Arkadaşımızınki mevlidli yapılan düğünlerimizin 71.cisidir.

Düğün yapacak kişi ayağını yorganına göre uzatmalı. Eşyayı zaruri olan ihtiyaçlar sıralaması içerisinde tedarik ederek,zamana yaymalıdır.

İyisini alıp,tekrar değiştirme durumuna girmemelidir.

Düğün günü akraba ve dostlar çağrılıp,mevlid ve sohbet yapılmalı,bir yemek vererek fazla israftan kaçınmalıdır.

Bilenlerle istişare etmeli,yardımcı olunmalıdır. Bilinmelidirki,evlenen ile ev yapana Allah yardım eder. Allah yardımcısı olsun.

Evlenen kimseye dost ve yakınları hediye ve yardımda bulunmalı ancak mesela Kırşehirde gördüğüm açık arttırmalı bir usulle,falan şu kadar verdi,filan bu kadar verdi,başka….gibi ifadelerle bazılarının mahcub olabilecekleride düşünülmelidir.

-Bir Hatıra…

Bediüzzamanın talebelerinden Doktor sadullah Nutku’ya,meslek hayatında en ibretli bulduğu bir hatırasını anlatması istenildiğinde şöyle der:

Bir gün muayene için yaşlı bir kadın getirmişlerdi. Muayene esnasında kadın aniden ölmüştü. Artık yapacak bir şey yoktu. O sırada kadının beyi;

Zaten pekte hoşnut değildim. Devamlı dır-dır ederdi,diye şikâyetlerde bulundu.

Birden ölmüş olan kadın yattığı yerden doğrularak;Hayır,yalan söylüyor. Bana az mı çektirdi,deyip geri düşmüştü

Hepimiz bu olaya çok şaşırmıştık.

Acaba bizler nasılız? Hangi durumdayız? Giderken nasıl gideceğiz? Hoşnud olarak mı?

-Bediüzzaman hazretlerine kardeşi Abdulmecid Efendi,kendisinden on yaş büyük olmasına rağmen,kadınlara ilgi duymamasının sebebini sorup,acaba o duygu sende yokmu?dediğinde Bediüzzaman;

Ben şimdi evlensem 20 kadınla evlenebilirim. Ben mahfuzum. Yatağada girsem,hizmetin kudsiyeti bana onu düşündürmüyor,der.

-Bediüzzaman hazretleri talebeleriyle birlikte bir mezardan geçerken,yeni gömülmüş bir mezarın başında durur ve talebelerine gitmelerini söyler. Kendisinden iki yaş büyük olan Molla Rasulün dışında hepsi gider.

Tefekküre dalar ve bir ara tebessüm eder. Ayrıldıkları sırada Molla rasul ısrarla tebessümünün sebebini sorduğunda,Bediüzzaman şöyle izah eder:

Bu yeni konulmuş bir kadın mezarı idi. Kadın ipe boncuk saplarken ölmüş olup,kabrindede ipe boncuk saplamakla meşguldü. Öyleki,kıyamet kopacağı zaman diyecekki;Allah ,Allah. Nede çabuk kıyamet koptu. Daha ipe boncuğumu saplamadım.

Hadiste:”Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz,nasıl ölürseniz öylede dirilirsiniz.”buyurulur.

Âile hayatımız nasıl?Nasıl yaşamaktayız? İpe boncuk saplamakla mı?Yoksa boncukları tesbih yapıp çekerek,alemleri tesbih tanesi gibi tefekkür ederek mi?

Âhirette –inşaallah- tekrar beraber olacağımız âilemizde güzel hatıraları hatırlayacak hatıralar bırakmalı,orada mahcub olmamalıyız. Mahcub olacak durumlara düşmemeliyiz.

-Çocuklarımızla Nasılız?

Önce yaşantımız ile onlara örnek olmalıyız.

Orta birdeki oğlumun derslerle ilgisizliğini anket yaparak öğrenmek istediğimde;başarısızlığının sebeblerinden biri olarak sürekli,ısrarla çalış demem,çalışmasını istemem idi.

İlgisizlik menfi tesir yaptığı gibi,ısrarda olumsuz izler bırakıyordu.

Çocuklarımız biz değil,kendileridirler. Kendileri olmalıdırlar. Kendileri olmalarına yardımcı olmalıyız.

Bazen çocuklarımızla çocuk olmalı,bazende büyüklüğümüzü hatırlatmalıyız.

Bilindiği üzere,Bir gün peygamberimiz torunlarını öpüp sevdiği bir sırada sahabenin birisi kendisinin on çocuğu olduğu halde hiç birini öpmediğini söyleyince peygamberimiz cevaben;

-Allah senin kalbinden şefkati çıkarmışsa ben ne yapayım.

-Kendimizi her şeyden evvel evladlarımıza kabul ettirmeliyiz.

-Çocukların yetişmesi için başka uygun yerlere göndermeli.

-Şefkat su-i istimal edilmemeli. Yani şefkatten dolayı sırf çocuğun uykusunun kaçmaması veya yorulmaması için sabah namazına kaldırmamazlık etmemeli.

“bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa peder ve vâlidesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve vâlidesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi bela olur. Âhirette de onlara şefaatçi değil, belki davacı olur. Neden imanımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız?”[2]

-Hissi durumlardan kaçınılmalı.

-Çocukları yaşlarına göre değerlendirmeli. Nitekim İmamı Âzam zamanında 8 yaşındaki alim bir çocuk acıktığında ağlayıp yiyecek isterken,alimliğinide alim olarak yürütür.

Hitabı duruma göre yapmalı. Yaşa ve zamana göre tavır almalıdır. Nitekim İbni Sina çocukken oyun oynadığında bundaki büyüklüğü sezen ferasetli bir ihtiyar;Sen büyük adam olacaksın. Sana oyun yakışır mı?sorusuna cevaben;Her yaşın bir yakışığı vardır,der.

-Kişi çocuğuna verdiğini isteyebilir,vermediğini değil.

-Çocukların beşte bir keyfi hevesatlarına müsaade etmek gerekirken,meşru ve helal daire içerisinde olmasına dikkat edilmelidir.

-Sinema ve tiyatro gibi eğlenceler,birer şaraptır,sarhoş eder.

-Kişi evladını seviyor gibi değil,sevdiğini aynen göstermeli. Nitekim Efendimiz:”Bir kimseyi sevdiğinizde ona –Sizi seviyorum.-deyin,der.

-Çocuğunu terbiye eden,haliyle ve kaliyle örnek olmalıdır.

-Anne ve baba uyum içerisinde bulunmalıdır.

-Evde tezekkür ve sohbette bulunulmalıdır.

-Çocuğun kimlerle gezdiğine bakmalı,dikkat edilmelidir.

-Hataları yüze vurmadan,ölçülü tedip etmek.

-Kabiliyetlerine göre davranıp,teşvik etmek.

-Çocuğun zahmetsiz büyümesi engellenmelidir. Hayatı tanımalıdır.

-Hayata atılacakları zaman;onlara içtima-i ve hayatın siyaseti dersi verilmelidir.

-Yalan ve ölçüsüz olmamalı.Mesela;peygamberimiz savaş için yer tesbitinde tanımayıp gören birisi;Ne aradıklarını sorduğunda ona cevaben:”Nahnu min Irak.Yani;-Biz Irakdanız.- İki mânayada gelir;Irak şehrinden de olur,uzaktan anlamınada gelir. Böylece yalan söylenilmemiş olunur. Söylenilmeyecek bir şey bile olsa,yalan olmamalıdır.

-Kur’anda:”Onlar onu (Muhammedi) evladlarını bildikleri gibi bilirler.”[3]buyurulur. O halde baba evladını biliyormu? Nasıl ve ne kadar biliyor? Burada onlar sorumluluktan evladlarını bile bilmiyorlar. Veya o derece evladlarını biliyorlarki,seni de o kadar bilip inat ve cehaletlerinden kabul etmiyorlar. Veya evladlarını bile bilip sorumluluklarını yerine getirmiyorlarki,seni bilip sana olan vazifelerini yerine getirsinler!

MEHMET ÖZÇELİK

[1] Heysemi.Mecmauz-Zevaid. 6 / 303-310, 9 / 278-284,Bak.Talak.1,İslam Tarihi.A.Köksal.Medine Devri.5/184.

[2] Emirdağ Lahikası.B.Said Nursi. 1 / 40.

[3] Bakara.146,En’am.20.

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Yoruma kapalı .