SINIRLARIN KALKTIĞI DÜNYAYA DOĞRU

SINIRLARIN KALKTIĞI DÜNYAYA DOĞRU

Allah-ın iki kısım kanunu vardır; Birisi, Kâinata koyduğu kanun, sınır, hudud.

Diğeri ise; İnsanların hayatına koyduğu emir, yasak, had ve hududlardır.

İlahi kanunu çiğneyen insan oğlu, nasıl ki haddinden aşmış, zulme dönüşmüş ise, aynı şekilde kâinata da konulmuş olan ilahi kanunlar onları ayakta tutmakta, dengeyi sağlamış olmaktadır.

-Bir şey her şey ve her şeyde bir şey olabilirken, İlahi İrade ona belli bir had, sınır ve de hudud çizmektedir.

-İnsanı diğer varlıklardan ayıran en farklı yönü, özellikle üç duygusu olan Kuvve-i Şeheviyye, Gadabiyye ve Akliyye duygularına had ve sınır konulmamış olmasındandır.

Bu had konulmayan duygularıyla o insanı ebede uzatmaktadır.

İnsan duygularıyla ebede namzed bir varlıktır.

Hayvanlarda ve meleklerde ise bu durum söz konusu değildir.

-Spermlerin hepsi insan olsaydı, düşünmesi bile düşündürücü olurdu.

-Sarmaşığa, ağaçlara, suya, akla gelebilecek her bir şeye, eğer bir had ve sınır konulmamış olsaydı, o şeyler her şeyi ve her yeri istila etmiş olurdu.

-Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri;

*”İnsanlarda ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinatı ihata eden tasavvurat ve efkârları ve ebedî beka ve saadet-i ebediyeyi  ve Cennet’i gâyet ciddî isteyen himmetleri ve fıtrî isti’dâtları ve had konulmayan ve serbest bırakılan fıtrî kuvveleri ve hadsiz maksadlara müteveccih ihtiyaçları ve za’f ve aczleriyle beraber hücumlarına ma’rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a’dâları ile beraber gâyet kısa bir ömür, hergün ve her saat ölüm endişesi altında, gâyet dağdağalı bir hayat, yaşamak için gâyet perişan bir maişet içinde kalbe, vicdana en elîm ve en müdhiş hâlet olan mütemadî zeval ve firak belâsını çekmek içinde -ehl-i gaflet için zulümat-ı ebediye kapısı sûretinde görülen- kabre ve mezaristana bakıyorlar.” [1]

*”Her şeyin şekli, hey’eti, hadsiz tarzlarda olabildiği için hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, miktarlar içinde bir tek şekil ve miktarda sel gibi akan anâsırın zerreleri dağılmayarak muntazaman, miktarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kütle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücûd vermek; ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.” [2]

*”Cenâb-ı Hak, insan nev’ini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanatın sâir binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sâir hayvanat gibi; kuvâlarına, latifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidât verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, Arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.” [3]

*”Bütün enva’-ı hayvanatın muhtelif derecâtı kadar, birtek nev’ olan insan ile, o vezaifi gördürmek irade etmiş ki; insanların kuvalarına ve hissiyatlarına fıtraten bir had bırakmamış; fıtrî bir kayıd koymamış, serbest bırakmış. Sâir hayvanatın kuvaları ve hissiyatları mahduddur, fıtrî bir kayıd altındadır. Halbuki insanın her kuvası, hadsiz bir mesafede cevelân eder gibi, gayrı mütenahî cânibine gider. Çünkü insan, Hâlıkı Kâinat’ın esmâsının nihayetsiz tecellilerine bir âyine olduğu için, kuvalarına nihayetsiz bir isti’dâd verilmiş. Meselâ insan hırs ile, bütün dünya ona verilse diyecek. Hem hodgâmlığiyle, kendi menfaatine binler adamın zararını kabûl eder. Ve hâkezâ… Ahlâkı seyyiede hadsiz derecede inkişafları olduğu ve Nemrudlar ve Fir’avnlar derecesine kadar gittikleri ve sîga-i mübalağa ile zalûm olduğu gibi, ahlâkı hasenede dahi hadsiz bir terakkiyata mazhar olur, enbiya ve sıddıkîn derecesine terakki eder.

Hem insan hayvanların aksine olarak hayata lâzım herşey’e karşı cahildir, herşey’i öğrenmeye mecbûrdur. Hadsiz eşyaya muhtaç olduğu için, sîga-i mübalağa ile cehûldür. Hayvan ise, dünyaya geldiği vakit hem az şeylere muhtaç, hem muhtaç olduğu şeyleri bir-iki ayda belki bir-iki günde, ba’zan bir-iki saatte bütün şerâit-i hayatını öğrenir. Güya bir başka âlemde tekemmül etmiş, öyle gelmiş. İnsan ise, bir-iki senede ancak ayağa kalkar, on beş senede ancak menfaat ve zararı farkeder. İşte cehûl mübalağası, buna da işâret eder.”[4]

MEHMET ÖZÇELİK

10-04-2016

 

[1] Şualar | OnBeşinci Şuâ | 613-4.

[2] Tarihçe-i Hayat | Birinci Kısım – İlk Hayatı | 127.

[3] Tarihçe-i Hayat | İkinci Kısım – Barla Hayatı | 185, Lemalar | Yirmiikinci Lema |171,241.

[4] Mektubat | Yirmi Altıncı Mektup | 333, Sözler | OnBeşinci Söz |178.

 

No ResponsesNisan 12th, 2016

Yoruma kapalı .