CASİYE SURESİ VE 15 TEMMUZ 2016 CUNTA DARBESİ

CASİYE SURESİ VE 15 TEMMUZ 2016 CUNTA DARBESİ

Değerli büyüğümüz Zeynal Abidin abi, darbeden bir gün önce bir rüya görür.

Rüyasında kendisiyle beraber ben , merhum pederinin evinde buluşur ve Casiye suresinin 21-24. Ayetlerini tezekkür ederiz.

O sırada Kur’an-ı Kerim düşer ve ortasından itibaren sayfaları dağılır.

Dağılan sayfaları yerden beraber toplayarak, ben onu daha sonra ciltletiyorum.

Bunun darbe ile ilgisi nedir?

-Aşağıda ifade ve izah edeceğim ayetlerde görülen ortak nokta; madde ve materyalizmin öne çıkarak, maddenin kör ettiği duygularla duygusuzlaşmayı, yanlış amellerde bulunmayı ifade ediyor.

Madde ve dünya hayatı, ahiret hayatının önüne geçmiştir.

Hayatın da sadece bu dünya hayatından ibaret görülerek, ona göre yapılan bir hareket olduğuna işaret ediyor.

Ve günahkâr ile iyinin aynı şekilde değerlendirilmeyip, bunların mutlaka ahirette bir cezasının olacağı belirtilmektedir.

Bu ayette öne çıkan duygu, ihtirastır.

15 Temmuz darbesini yapanların ortak noktaları; dünya hırsı, makam, madde, hayatı bu dünya hayatından ibaret görme, nefsi istekler, gurur, içte birikmiş şeytani duyguların dışa yansımasıdır.

-Casiye -21-Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

biz Müslümanları kâfirlerle denk mi tutacağız?! Müslümanları, mücrimler gibi mi kabul edeceğiz?! Mümkün mü bu?!

-Hem Müslümanlarla alay ediyor, Müslümanlara hayat hakkı tanımıyor, hem de dünya hayatından memnun oluyorlar. Onların tüm hedefleri dünya hayatıdır. Kitabımızın onlar hakkında buyurduğu ekini ve nesli bozma özelliklerinden de anlıyoruz ki, bu adamların dünyasında da hayır yoktur. Gerçi dış görünüşleri itibariyle dünyayı hedefledikleri için dünyada gerçekten erişemedikleri bir şey yok gibi, ama nihâyet kendi elleriyle dünyalarını da bozmuşlar. Mekânik bir hayata gelmişler. Robotlaşmışlar, duyguları bitmiştir. Hisleri, hareketleri kaybolmuştur. Sevmek, sevilmek, ağlamak, gülmek gibi tüm insanî duyguları bitmiştir. Fedâkârlık, cefakârlık duyguları bitmiştir. Yedirme, içirme, infak ve akrabalık bağları bitmiştir. Karılık-kocalık bağları bitmiştir. Babalık-oğulluk bağları bitmiştir. Her şeyleri bitmiştir. Böyle bir hayatın içindeyken tüm dünya onların olsa ne çıkar?

-sakın ha sakın, siz Müslümanlar onların alaylarından etkilenmeyin. Onlara acınacak bir zavallı gözüyle bakalım. Gerçekten ağlanacak durumda olanların kendilerinin olduğunu söyleyelim onlara ve hiçbir zaman en ufak bir şekilde bile olsa kalbimizden onlara benzemek duygusu geçirmeyelim. Hiçbir zaman onların yaşadığı hayatın özlemini çekmek gibi bir duruma düşmeyelim. Çünkü ilim bizde, hikmet bizde, izzet ve şeref bizde, akıl ve feraset, kitap ve hidâyet bizdedir. Dünyada mutluluk, âhirette saadet ve cennet bizdedir. Bütün bunlara rağmen bunların, bu zavallıların bizim üzerimizde uyguladıkları propagandalar sonucu hemen hemen çoğumuzun da etkisinde kaldığı konular vardır.

-“Efendim, işte bunların dünya hayatları, zirveye çıkmış teknolojileri, köprüleri, yolları, sanayileri, fabrikaları var. Bütün bunları takdir etmek gerekir. Alman bilmem ne buluşunu takdir etmek lâzımdır! İsviçre’nin hukukunu takdir etmemiz lâzım!” gibi hepimizin kalbine yerleşen ufak tefek duyguları, aşağılık komplekslerini ısrarla bitirmek zorundayız. Bilmeliyiz ki, yeryüzünde kâfirlerin imreneceğimiz hiçbir şeyleri yoktur. Güvenebileceğimiz hiçbir hareketleri, hiçbir karakterleri yoktur. Gerçekten dünyanın en rezil ve en sefil mahluklarıdır onlar ve geberdikleri andan itibaren de cehenneme yuvarlanacak insanlar onlardır.

-“Onlar mahlukâtın en şerlileridir.”[1]

-Kelbî der ki: Bu âyet-i kerime Hz. Ali, Hz. Hamza, Ebu Ubeyde ibnu’l-Cerrâh ve müşriklerden üç kişi; Utbe, Şeybe ve el-Velîd ibn Utbe hakkında nazil olmuştur. Onlar, mü’minlere: “Allah’a andolsun ki siz, bir şey üzere değilsiniz. Şayet sizin söyledikleriniz hak ve gerçek olsaydı (gerçekten âhiret hayatı olsaydı) bu dünyada olduğu gibi âhirette de de bizim durumumuz sizinkinden daha iyi olurdu.” Derlermiş.

-Müminlerle hayatta iken sıhhat ve rızık konusunda eşit ol­dukları gibi öldükten sonra da onlara yapılacak lütuf ve ihsanda bir tutu­lacaklarını mı sandılar? Onlar ahirette, dünyadaki yaşantı ve hallerinin aksine azaptadır. Yani onların bu hükmü kötü bir hükümdür.

Bu ayete benzeyen diğer ayetler:

“Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli isteklerine erişen­dir. “[2]

 “Öyle ya (Allah ‘a) teslimiyet gösterenleri, o günahkârlar gibi tutar mıyız hiç? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”[3]

“Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde boz­gunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah’tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?”[4]

Bu ayrıca itaat eden müminle asi olan müminin gideceği yerdeki fark­lılığa da açık bir delildir.

-“Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onla­rın gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.”[5]

-«Üç şey kurtarıcı, üç şey de yok edicidir. Yok edici üç şey : Peşine takılıp uyulan ihtiras ve cimrilik; tabi olunan heves ve kişinin kendini beğenmesidir. Kurtarıcı olan üç şey : Gizli ve açık hallerde Allah’tan saygı ile korkmak, zenginlik ve fakirlik günlerinde aşırı gitmeyip itidali korumak; hoşnutluk ve öfkeli anlarda adaleti gözetmektir.”

-Ey insanlar! Hâlâ ibret ve öğüt almayacak mısınız? Sâvî şöyle der: Yüce Allah kâfirleri dört sıfatla niteledi. Birincisi: Hevâ ve, hevese, tapma. İkincisi, bilmelerine rağmen sapmaları. Üçüncüsü, kulak­larının ve kalplerinin mühürlenmesi. Dördüncüsü, gözlerini üzerine perde çekilmesi. Bu sıfatlardan her biri, sapıklığı gerektirir. Dolayısıyla onlara hiç bir şekilde hidayet ulaştırılamaz.

 

22-Allah, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak, herkese kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır. Onlara zulm edilmez.

Bir de o kişi bilerek sapmıştır. Yani adam her şeyi bilmektedir. Ne yaptığını, neyi tercih ettiğini bilmektedir. Yaptığı işi cehâletle değil, bir bilgiyle yapmaktadır. Yaptığı şeyin bilincindedir. Bildiği halde, bilerek sapmak istemiştir de Allah onu saptırmıştır. Böylece Allah’ın sapıtmasına liyâkat kazanmış ve bunu hakketmiş olan bu adamı Allah sapıklığı üzerine terk edecek ve onun kalbini, kulağını mühürleyiverecek, gözünü perdeleyip hiçbir gerçeği görmez ve anlamaz hale getiriverecektir. Artık bu adam sağırdır, kördür, duymaz, duygulanmaz bir vaziyettedir. Artık ona ne derseniz deyin, ne kadar âyet gösterirseniz gösterin, hiçbir şey duymayacak ve hiçbir şey anlayamayacaktır. Her şey boş olacaktır onun için. Artık ne Allah, ne peygamber, ne kitap, ne gökler, ne yerler, ne cennet, ne cehennem, ne hesap, ne kitap onun kalbini harekete geçiremeyecektir. Hiçbir şey onun için etkili olmayacaktır. Allah’tan gelen basiretlerle ilgi kurup Allah’ın hidâyetine tabi olmayan bir adamın yol bulması da kesinlikle mümkün değildir.

 

Bu tür insanlar arzularını, heveslerini putlaştırmış insanlardır. Canları ne isterse onu yapmaktan çekinmezler. Zevkleri, nefisleri neyi hoş görürse onu yaparlar. Hiçbir kayıt altına girmek istemezler. Ne Allah, ne peygamber, ne kitap, ne din, ne haram, ne helâl tanımazlar. Aslında bir tek Allah’a kulluktan, bir tek Allah’ın yasalarına tâbi olmaktan kaçarlar, ama pek çok İlâhlara kulluk ederler. Bir tek Allah’a kulluktan kaçacağız derken pek çok İlâha tapınırlar. Bir tek Allah’tan kaçacağız derken pek çok İlâhın kucağına düşerler. Nefislerinin, arzularının, tutkularının, şeytanların, tâğutların kucağına düşerler.

-Her ikisi de, salih müminlere güven, kötülük yapan kafirlere korku ve­rir. Allah’ın kainatı boşuna yaratmadığını, kötüleri iyilerle birlikte aynı kefeye koyma­nın imkansızlığına akli muhakemeyi yönlendirerek uyarır.

-Bunlar, İsrail oğullarını ilgilendiren umumî nimetlerden sonra bahşedi­len hususî nimetlerdir. Bununla beraber onlar bu nimetler için Allah’a şük­retmediler, bilakis kendilerine durumun hakikatini anlatan bilgi geldikten sonra haddi aşıp bir birlerini çekemeyerek, dini konularda ayrılığa düştüler. Aynı şekilde Kureyş kafirlerine de açık ve kuvvetli deliller geldi. Sonra onlar kü­fürlerinde ısrar edip, peygambere ve islâm’a düşmanlıklarından onu çekeme­diklerinden dolayı, Hak’tan yüz çevirdiler. Bundan sonra Peygamber (S.A.V.) efendimiz aydınlık olan İslamiyete uymak ve de heveslerine tabi olan kimse­lere muhalefette bulunmakla emrolundu.[6]

-Allah, bu dünyayı bir eğlence olsun diye yaratmamıştır. Bilakis bu kainatın yaratılışı bir hikmete dayalıdır ve ciddi bir nizama sahiptir. Hikmete dayalı bu nizamda ise, insanlar için belli imkanlar sağlanmış ve onların tasarrufları altına verilmiştir. İnsanlara da bu imkanları kullanma konusunda bir noktaya kadar müsade edilmiştir.

Bu bağlamda, bir insan söz konusu imkanları Allah’ın emrine uygun deruhte ederken, bir başkası Allah’a karşı gelerek, dünyada zulüm ve fesad için bu imkanları kullanırsa bu iki insanın sonlarının aynı olması beklenebilir mi? Şayet ölümden sonra başka bir hayat yoksa, kainattaki tüm nizam bir anlam taşımaktan uzak, gayesiz ve başıboş bir keyfiyete sahip olur. Oysa hikmet sahibi olan Allah’tan böylesine anlamsız bir şey beklenemez. [7]

 

23-Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?

Heva: Seni Rabbinden alıkoyan her şeydir. Bu eş olur, iş olur, aş olur, arkadaş olur, çocukların olur, annen baban olur, makam olur, un­van olur, korkuların olur, aşırı sevgilerin olur. Yani Rabbinden seni alı­koyan her şey nevadır.

Şair:

“-Ehli tevhid olmak istersen sıvaya meyli kes

-Aç gözün merdane bak Allah bes, baki heves

 

-“Egemenlik bizdedir! Hâkimiyet bizdedir! Eğer bizim kanunlarımıza itaat etmezseniz, sizi yok ederiz! Rızık bizdedir, eğer bizim de-diklerimizi yapmazsanız, rızkınızı keseriz! Maaşınızı keser, tayininizi çıkarır, sizi sürgün ederiz! Şifâ bizdedir, eğer bizim arzularımıza kulluk etmezseniz size türlü hastalıklar musallat ederiz. İlim bizdedir, eğer bizim dediklerimizi yapmazsanız sizi cahil bırakırız! Size diploma vermez, sizi doktor yapmaz, size doçentlik payesi vermeyiz! Egemenlik bizdedir, güç-kuvvet bizdedir! Eğer bize kulluk etmezseniz, dünyayı size haram ederiz! Eğer bizim hâkimiyetimizi kabul etmezseniz sizi kodese tıkar, güneşi size haram ederiz! Hayatı size zindan ederiz!” diyerek Allah’ın kendilerine verdiği geçici güç ve kuvvetlerini O’na savaşta kullanmaya kalkışan insanlar, dün de, bugün de hep olagelmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de nerede hevayı söz konusu etmişse, mutlaka onu yermiştir. Mesela, yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat o… hevasına uydu. Artık onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi haline bıraksan da yine dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumuna benzer.”[8];

“Heva ve hevesine uymuş, işin­de haddini aşmış kimselere de itaat etme!”[9];

“Hayır, zulme­denler bilgisizce hevalanna uydular. Allah’ın saptırdığını hidayete ulaştı­racak kimdir?”[10];

“Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevası na uyandan daha sapık kim olabilir ki?”[11]; “Sakın hevaya uyma! O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır.”[12]

Yüce Al­lah’ın: “Rabbinin huzuruna varmaktan korkup nefsini hevadan alıkoyana gelince, hiç şüphe yok ki cennet varılacak yerin ta kendisidir”[13] buyruğu yeterlidir.

a) îbn Humeyd kanalıyla Saîd’den rivayette o şöyle demiştir: Kureyş bir süre Uzzâ’ya tapınmıştı ki o, beyaz bir taştı. Sonra ondan daha güzel bir taş bulunca onu attılar ve buldukları o daha güzel taşa tapınmaya başladılar da bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.[12]

  1. b) Mukâtil der ki: Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamber (sa)’le alay edenlerden birisi olan el-Hâris ibn Kays es-Sehmî hakkında nazil olmuştur.[14]

 

24-Dediler ki: “Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.

-“Yaşadığımız hayat budur. Varsa da, yoksa da hayat bu yaşadığımız hayattır. Yeryüzünde belli bir süre yaşayacak, sonra da tıpkı diğer varlıklar gibi ölüp gideceğiz, yok olup gideceğiz. Bizi ancak zaman helâk ediyor. Bizi yenen, bizi yıkan, bizi yere vuran zamandır. Biz zamanla baş edemiyoruz. Zaman bizim defterimizi dürüyor. Bizi ihtiyarlatan zamandır. Zaman bizim gücümüzü zayıflatıyor, bizi mahvediyor. Eğer bizim belimizi büken bu zaman olmasaydı, eğer bu alçak zaman bizi yiyip bitirmeseydi, bu dünya hayatında ebediyen yaşayıp gidecektik. Hiç kimse bizim karşımıza çıkamayacak, hiç kimse bizim hakkımızdan gelemeyecekti,” diyorlar.

İbn Abdi’1-A’lâ kanalıyla Katâde’den rivayete göre o şöyle demiştir: “bizi ancak Dehr helak eder.” diyenler Kureyş müşrikleridir. “Bizi, şu yaşamakta olduğumuz ömür helak edebilir.” derlerdi. Bize anlatıldığına göre bu müşriklerin “Bizi dehr ve zaman helak edip sona erdirir.” deyip sonra da kendilerini sona erdirip helak eden o dehre sövmeleri üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Onlar bu suretle dehre ve zamana sövdüklerine inanıyorlardı.


MEHMET ÖZÇELİK

27-07-2016

 

 

[1] Beyyine 6.

[2] Haşr, 59/20.

[3] Ka­lem, 68/35-36.

[4] Sad, 38/28.

[5] Bakara, 2/6-7.

[6] -İzah için bkz. Yunus : 9-10, Hud : 106, Nahl : 35, Hac : 9, Neml: 86, Rum: 6-8, Sad: 28 ve : 30.

[7] İzah için bkz. En’am an: 46, Yunus an: 11, İbrahim an: 26, Nahl an: 6, Ankebut an: 75, Rum an: 6.

[8] Araf, 7/176.

[9] Kehf, 18/28.

[10] Rum, 30/29.

[11] Kasas, 28/50.

[12] Sad, 38/26.

[13] Naziat, 79/41-42.

[14] İzah için bkz. Bakara an: 10-16, En’am an: 17-27, A’raf an: 80, Tevbe an: 89-93, Yunus an: 71, Rad an: 44, İbrahim an: 6-7-40, Nahl an: 110, İsra an: 51, Rum an: 84, Fatır: 8 ve an: 16-17, Mü’min an: 54.

 

No ResponsesAğustos 28th, 2016

Yoruma kapalı .