AKILCILIK – İŞRAKİYYUN

AKILCILIK – İŞRAKİYYUN

“Terim anlamında işrak, epistemolojik açıdan akıl yürütmeye veya bir bilgi vasıtasına gerek kalmadan bilginin doğrudan içe doğması, iç aydınlanma, keşf ve zevke (mânevî tecrübe) dayanan bilgi için kullanılır. Ontolojik açıdan işrak, aklî nurların tecellisi sonucunda varlığın zuhur edip gerçeklik kazanmasıdır. Aynı zamanda işrak, arınan insan nefsinin ilâhî nurların tecellisiyle aydınlanıp kemale ermesi şeklinde ahlâkî anlamda da kullanılır. İşrak ayrıca, güneşin doğudan yükselerek her şeyi aydınlatması olgusundan hareketle coğrafî anlamda ışığın ve aydınlanmanın ana yurdunun Doğu hikmeti olduğunu sembolize eder. “Işık doğudan yükselir” özdeyişi buradan gelmektedir. İşrâkıyye terimi, İslâm düşünce tarihinde bilginin kaynağı olarak akıl yürütmeyi (istidlâl) temel alan rasyonalist Meşşâî felsefeye karşı mistik tecrübe ve sezgiye (keşf, zevk, hads) dayanan teosofik düşünce sisteminin adıdır. İşrâkıyyûn da bu düşünceyi izleyenlerin oluşturduğu akımı ifade etmektedir.”(İslam ansiklopedisi)

-İnsanlık tarih boyunca aydınlanmak amacıyla aklı kullanmıştır.

Ancak batı felsefenin etkisinde kalarak ya araştırmış, nefsin esiri yapmış veya materyalizmin etkisinde kalarak aklı ilahlaştırmıştır.

Doğuda ise bu aydınlanma İslam’ın etkisiyle kelam olarak ortaya çıkmış, müdellel delillerle isbatiyecilik yoluna gitmiş veya tasavvufla kalbi aydınlatma yoluna gitmiştir. Kur’an’ı Kerim’de ki, Allah yerin ve göğün nuru yani nurlandıranıdır, ayetiyle Sühreverdi-nın öncülüğünde bu nurlanmayı başlatmıştır.

-Aklı ilah edinenler.

Aslında kendini ilah edinenlerdir.

Allahın ilk yarattığı mahluktur akıl.

Herşey akli düşüncenin bir sonucu olmuş olsaydı, o zaman insanların bu kadar iş yapmalarına gerek kalmaz, akli düşünce ile onları meydana getirmeleri gerekirdi.

Kainatta meydana gelen şeyler aklın bir ürünü değil, sonsuz bir kudretin mahsulüdür.

-Allah inancının aklın bir ürünü olduğunu söyleyenler, Allah yerine aklı koymuş olanlardır. Akla ilahlık verenlerdir.

Allah inancını kabul etmeyenler, aklı Allah’ın yerine koymakla bir that kavgası içerisine girmiş olmaktadırlar.

O halde sormak lazım; akıl mahluk mu, Halık mı? Yani yaratılmış mı yaratan mı?

Eğer yaratılmış ise ki, mahiyeti onun yaratılmış olduğunu göstermektedir.

O halde onu yaratan kimdir?

Aklın bir çok noktada tıkandığını, tükendiğini, ulaşamadığını görmekteyiz.

O halde ilahlık verilen akıl hangi akıldır?

Yoksa bir ilahı Kabul etmeyenler, akıllar sayısınca ilahları mı kabul etmektedirler?

Allahın varlığını Kabul etmek en kolay vee n çıkar yol iken, O’nun yaratığı olan akla ilahlık vermek hem o aklın sahibine hakaret ve hem de akla taşıyamayacağı yükü yükleyerek çıkmaza sokmaktır.

Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri şu izahlarda bulunur;

-“…Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.”[1] 

-“Maddiyâtta çok ileri giden hükemâ-i İşrâkiyyunun Meşâiyyun kısmı, melâikenin mânâsını inkâr etmeyerek, “Her bir nevin bir mahiyet-i mücerrede-i ruhâniyeleri vardır” derler. Melâikeyi öyle tâbir ediyorlar. Eski hükemânın işrâkiyyun kısmı dahi melâikenin mânâsında kabule muztar kalarak, yalnız yanlış olarak “ukùl-ü aşere” ve “erbâbü’l-enva” diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyân, “melekü’l-cibâl, melekü’l-bihar, melekü’l-emtâr” gibi, her neve göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşâdıyla, bulunduğunu kabul ederek, o nâmlarla tesmiye ediyorlar. Hattâ, akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine mânen sukut etmiş olan maddiyyun ve tabiiyyun dahi, melâikenin mânâsını inkâr edemeyerek, “kuvâ-i sâriye” nâmiyle bir cihette kabule mecbur olmuştur.”[2]

-“Mâdem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek bir tek zâtın icadıdır” diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede; eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan “Birden, bir sudûr eder;” yani, “Bir zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir; sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla, ondan sudûr eder” diye Ganî-i Alelıtlak ve Kadîr-i Mutlakı âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite Rubûbiyette bir nevi şirket verip, Hàlık-ı Zülcelâle “akl-ı evvel” nâmında bir mahlûku verip âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek, bir şirk-i azîme yol açan şirkâlûd ve dalâletpîşe o felsefenin düsturu nerede? Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkiyyun böyle halt etseler, maddiyyun, tabiiyyun gibi kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.”[3] -“Mesela, Meşaiyyun, enva-ı mevcudatı idare eden ruhani mahiyet-i mücerrede ile, İşrakiyyun ise ukul ve erbabü’l-enva ile, dinler dahi melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar gibi tabirlerle tabir etmişlerdir. Hatta, akılları kör gözlerinde bulunan maddiyyun taifesi de, melaikenin manasını inkar etmeye mecal bulamadıklarından, fıtratın namuslarına nüfuz eden kuva-yı sariye ile tabir etmişlerdir.”[4]

-“Hükema-i İşrakiyyunun mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyazete başladı. Hükema-i İşrakıyyun, tedric kànunu mûcibince vücudlarını riyazete alıştırmışlardı; o ise, tedrice riayet etmeyerek, birden bire riyazete daldı. Gün geçtikçe vücudu tahammül etmeyerek zaif düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ulema-i İşrakiyyunun “riyazetin küşayiş-i fikre hizmet ettiği” nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu. “[5]

MEHMET ÖZÇELİK

28-11-2018

[1] Asa-yı Musa. 148.

[2] Sözler.470.

[3] Sözler. 500.

[4] İşarat-ul İcaz. 246.

[5] Tarihçe ihayat.32.

No ResponsesKasım 28th, 2018

Yoruma kapalı .