MUSİBETLERİN HİKMET CİHETİ

MUSİBETLERİN HİKMET CİHETİ

Başa gelen musibetler ister münferit olsun ister umumi elbette tek bir hikmete bina edilemez.

Hele hele bu musibet umumi ise, umuma bakan hikmet cihetleri vardır.

Herkes kendine bakan yönüyle hissesini alabilir.

Bir musibet umumi ise ve de umumun hatasından kaynaklanmışsa, umum ondan sorumludur.

O musibet umuma bakar.

Farkı ise sorumluluk ve ona takınılan tavır nisbetindedir.

Sadece dünyevi değil, uhrevi yönüyle de alakadardır.

“Kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları, şer ve çirkin değildir; çünki çok netaic-i mühimme için halk olunmuşlardır.”

“İnsan zaîftir, belaları çok.”[1]

Ancak ilk görülmesi ve düşünülmesi gereken; acaba gerek benim ve gerekse bizlerin hangi günahıdır ki, kader cihetiyle bu musibetin başımıza gelmesine kader cihetiyle fetva vermiştir.

Ancak ısrarla bunun bir hatadan gelmediğini izhar ve izmar edip yani açıklamak ve saklamak en az tabirle gafletin eseri olsa gerek.

Daha da ötesi özellikle birilerinin bundan günahlarına ruhsat çıkarmalarına sebep olunmuş olur.

Usul yapılırken, vusulün yolları kapanmaktadır.

Kendilerinin ve dünyanın günahlarına adeta açılan bir kapı görüp, kendilerine yontmalarına yol açılmış olur.

Başa gelen musibetler elbette ki tek bir yönlü değildir. Sadece günahlardan dolayı değildir. Ancak günahlardan dolayı musibetlerin gelmesi önemli ve hemen hemen neredeyse şu zamanımızda önemli bir sebeptir.

Nitekim Avustralya’da 20 bine yakın Devenin öldürülmüş olması, bir milyona yakın Devenin binlerce ormanın yanmasından dolayı suyu tükettikleri düşünülerek öldürülmeleri neticesinde, arkasından şiddetli ve büyük doluların yağmış olması; Elbette ki bir musibettir. Bir Ceza’nın neticesidir.

En azından şunu düşünmek lazım. Bela geldiğinde masumlar mükafatını alırken, zalim olanlar da cezasını alır. Ancak başa gelen musibetlerden dolayı insanın ilk düşünmesi gereken burada benim yanlışım nedir?

O olmasa bile önceki günahlarının silinmesine veya şehadet gibi sevapların kazanılmasına vesile olur. Zira musibet geldiği zaman umuma gelir yani umumu kapsar.

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.”[2]

“Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar.”[3]

-“ Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince gereğini yapar. Doğrusu Allah kullarını görmektedir.” Fatır.45.

Allah imhal eder ancak ihmal etmez.

Yani bir süre verir ancak göz ardı etmez.[4]

-“ İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.”[5]

Şevkânî’nin ve bazı müfessirler burada sözü edilen karadaki bozulmayı Hz. Âdem’in oğlu Kabil’in kardeşi Hâbil’i öldürmesi, denizdeki bozulmayı ise –Kehf sûresinde (18/71) zikri geçen– bir hükümdarın sağlam gemileri gasbetmesi şeklinde açıklar.

Muhammed Esed şöyle açıklar: “Böylece, günümüzde korkunç bir şekilde –üstelik henüz kısmen– ortaya çıkan doğal çevremizdeki yoğun çürüme ve tahribat, burada ‘insanın kendi yapıp ettiklerinin bir sonucu’, yani insanın, kendini tahrip eden –çünkü katı materyalist bir temele dayanan– teknolojik gelişmelerin ve insanlığı daha önce hayal bile edemediği ekolojik felâketlerle karşı karşıya getiren çılgınca faaliyetlerin bir sonucu olarak öngörülmüştür: Toprağın, havanın ve suyun sanayi atıkları ve şehir çöpleri yüzünden dizginlenemeyen bir şekilde kirlenmesi; bitki örtüsü ve denizlerin artan bir şekilde zehirlenip yok olması; yaygın uyuşturucu ve görünürde ‘faydalı’ ilâç kullanımı sebebiyle insanın kendi bedeninde ortaya çıkan her türlü genetik bozukluklar ve insanlara yararlı birçok hayvan türünün giderek yok olması. Bütün bunlara, insanın sosyal hayatındaki hızlı bozulmayı ve çürümeyi, cinsel sapıklıkları, suçları ve şiddeti ve son aşamada nükleer dehşeti ilâve edebiliriz. Bunların tamamı, son tahlilde, insanın Allah’a ve mutlak mânevî/ ahlâkî değerlere karşı umursamazlığının ve bunun yerine, ‘maddî ilerleme’yi tek önemli hedef sayan inançlara tutsaklığının bir sonucudur”(II, 828-829).

Her gün dünyada 25 bin insan açlıktan ölüyor.

“Türkiye’de ise 1 yılda 1,7 milyar ekmek çöpe atılırken, 214 milyar liralık gıda israfı yapılıyor.” dedi.

“Her yıl yaklaşık 600 milyon insan güvenilir olmayan gıda tükettiği için hasta olmakta ve bunların 420 bini ölmekte. Dünya kozmetik sektörünün küresel hacmi 200 milyar dolar olarak düşünüldüğünde aynı zaman diliminde Afrika’da çocuklar açlıktan ve 10 liralık antibiyotik ilaçları alamadıkları için ölmekte. Rakamlar acı verici.”

Dünyada 700 milyon obez ve 2,3 milyar fazla kilolu insan olduğu….

Dünya Bankası raporunda, çöplüklere atılan yiyeceklerin dünyada açlıktan ölen insanların 15 katını besleyecek miktarda olduğu.” İfade edilmektedir.

Hz. Âdem’in cennetten ihracına sebep işlenilen bir günah, ağaca yaklaşma olduğu gibi, dünyadan çıkarılışı da neden bir günahtan, ekolojik dengeyi bozmaktan veya ağaçları ve ormanları yok etmekten dolayı olmasın?

İnsanlar Korona-virüsten korktukları kadar, Allah’tan korkmuş olsalardı, bu kadar dehşet ve korku yaşanmazdı.

-Yine bilinir ki; Şuayb Peygamber’in kavminin helaki tartıdaki eksik tartmadan kaynaklanır.

-Yine bilinir ki; Semud Kavmi’nin helak edilmesi, mucize olan bir Devenin öldürülmesi iledir.

Bir devenin öldürülmesi sebebiyle büyük bir kavim helak olunurken, diğer taraftan Avustralya’da  20 bin devenin öldürülmesinin cezasız kalacağı nasıl düşünülür?

Yine bilinir ki; Musa Aleyhisselam’ın kavminin başına 9 kere bela gelir. Çekirge afeti, sularının kan olması, karınca istilası, Domuz ve maymun suretine çevrilmeleri, Tur Dağı’nın başlarının üzerine kaldırılması gibi ki, her seferinde de o Yahudiler Hz Musa’ya iltica ederek; Ya Musa, Rabbine dua et de, bu belayı üzerimizden kaldırsın. Söz veriyoruz, vazgeçeceğiz, yanlışı terk edeceğiz.

Her seferinde Musa Aleyhisselam dua eder ve o musibet kalkar.

Demek ki onların yanlışlarından dolayı o musibet gelmiş ve Musa Aleyhisselam’ın ilticası ile o musibet onlardan kalkmıştır.

Ve yine onların domuz ve maymun suretine çevirmeleri cumartesi ibadet gününün hürmetini göstermemeleri ve günahlarının neticesidir.

Ve yine; Lut Kavmi’nin helak olması Livata’dan kaynaklanır. Bugün gerek Türkiye’de ve gerekse de dünyada Lgbt’nin gittikçe artmış olmasından dolayı musibetin gelmeyeceğini söylemiş olmak, dünyanın başına gelen bu musibetlerde bunları görmemek en az tabirle basiret kapanması, bir kuruntu ve saf dillik! olur.

Bir rivayete göre de o kavimde 70 bin Teheccüd namazı kılan insanın olduğu ifade edilmektedir.

Bazı işte başa gelen şeylerin günahlarımızdan dolayı değildir demek menfi insanlara adeta çanak tutmak, ayna olmak ve onları memnun edici olmamak gerektir.

Ve yine; Irak, Suriye ve İslam ülkelerinde olan öldürmelerin bir bela ve musibeti celb edeceği göz ardı edilmemelidir.

Köpeğinin ölmesinden dolayı üzülüp ağlayan bir insanın, bütün dünyanın dönmesiyle ve her şeyin onun hayatının oluşumuna yöneldiği Allah’ın yarattığı milyonlarca insanın ölümünden dolayı belanın gelmeyeceğini görmemek körlük olsa gerektir.

Hep bir ceza olmadığı noktasına odaklanmak ve ceza olduğu düşüncesinden kaçınılmış olmak olaylara at gözlüğüyle bakmak demektir.

Belâ süresinin gelmesi ve dolması için daha kaç milyon insanın ölmesi gerekmektedir?

Bu zalimin zulmünden dolayı bir yönüyle cezalandırılmasıdır.

Mazlumun hakkını almak neden bir zulüm olsun ki?

Bir hak ve hukuk söz konusudur. Hakların ğasbı ortadadır.

Neden bu cezanın bir ibret olduğu düşünülmesin?

İfrat ve tefritten kaçınılmalıdır.

Bu sadece bir ceza olmadığı gibi, sadece kuru bir ibretten ibaret de değildir.

Elbette umumi bir temizlik söz konusudur.

Ölenlerde sadece koronadan değil, ecelle ölmüşlerdir.

-“ Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik gelirse, “Bu, Allah’tandır” derler. Onlara bir kötülük gelirse, “Bu, senin yüzündendir” derler. (Ey Muhammed!) De ki: “Hepsi Allah’tandır.” Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!”[6]

Unutulmamalıdır ki, beşer zulmeder, kader adalet eder.

Bu musibette alınacak çok güzel dersler vardır.

Geçmiş ümmetleri bir günahından dolayı helak eden Rabbimiz, bu asrımızda Efendimizin ümmetine helakin gelmemesi Efendimize olan vaadinden dolayıdır.

Ancak ona mukabil bazı musibetleri ve adı bilinmeyen hastalıkları vereceğini ifade etmektedir. Yani helak olmaya karşı başa gelen musibetler birer ihtardır, birer istiğfardır. Birer öğüttür, birer derstir, çok hikmetleri vardır.

“Ben, Rabbimden, benim ümmetimi helâk etmemesini istedim. Rabbim benim bu duamı kabul buyurdu. Dedi ki: ‘Onların helâki kendi aralarında olacaktır. Günah işledikleri zaman ben onları birbirine düşürecek ve vurduracağım.’ Ben bunun da kalkmasını diledim; ama Rabbim, bunu kaldırmadı.”(bk. Müslim, Fiten, 20).

-KADERE İMAN başlığında bu konuyu genişçe ele aldım.[7]

Ve “Risale-i Nur Külliyatından VECİZ SÖZLER” adlı eserimin BELA ve MUSİBET başlığında özetle şu dersler verilmiştir:[8]

-” Üçüncü Sual: Bazı eşhasın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

Elcevab: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.”

“Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.”

“Madem mazlum, zalim ile beraber musibete düşmek, hikmet-i İlahîce lâzım geliyor. Acaba o bîçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?

Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir.”

“Başına gelen musibetlerde kaderi görür, sabreder.”

“Elemler, musibetler nev’inde olan keyfiyat; bazı esmasının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bazı şuaat-ı rahmet ve o şuaat-ı rahmet içinde latif güzellikler vardır.”

“Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.”

“Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor.”

“Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür.”

“Musibet, bir dest-i inayetle tanzim ediliyor.”

“Elîm musibetlerde, ne vakit kadere iman cihetine bakardım; musibet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve kadere iman etmeyen nasıl yaşayabilir diye hayret ederdim.”

“Musibete şükür ise, musibetteki sevab ve uhrevî ve dünyevî faideleri içindir.”

“Eğer denilse: “Bu dünyadaki musibetler, çirkinlikler, şerler; o ihatalı rahmete münafîdir, bulandırıyor.”

Elcevab: Risale-i Kader gibi Nur’un risalelerinde bu dehşetli suale tam cevab verilmiş. Onlara havale ile, kısacık bir işareti şudur:

Herbir unsurun, herbir nev’in, herbir mevcudun, küllî ve cüz’î müteaddid vazifeleri ve o herbir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet-i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. Ve az bir kısmı, kabiliyetsizlere ve yanlış mübaşeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok hayırları sünbül vermeye vesile olanlara rastgelir. Zahirî, cüz’î bir şer, bir çirkinlik olur; bir merhametsizlik görünür. Eğer o cüz’î şer gelmemek için rahmet tarafından o unsur ve küllî mevcud o vazifesinden men’edilse; o vakit bütün hayırlı, güzel sair neticeleri vücud bulmaz. Bir hayrın ademi şer ve bir güzelliğin bozulması çirkinlik olması itibariyle; o neticeler adedince şerler, çirkinlikler, merhametsizlikler husul bulur. Demek birtek şer gelmemek için yüzer şerler, merhametsizlikler irtikâb edilir ki; bütün bütün hikmete, maslahata, rububiyetteki rahmete muhalif düşer. Meselâ: Kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nevilerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, sû’-i ihtiyarlarıyla kendileri hakkında şer yapsa; meselâ elini ateşe soksa, ateşin hilkatında rahmet yoktur dese; ateşin hadd ü hesaba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzib edip ağzına vurur.”

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye, masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.”

“Senin başına gelen zulümler ve musibetlerin altında kaderin adaleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulüm ediyorlar. Fakat kader senin gizli hatalarına binaen, o musibet eliyle seni hem terbiye, hem hatana keffaret ediyor.”

“Musibet, şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskidenberi İ’lâ-yı Kelimetullah ve beka-yı istiklâliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile, kendini yekvücut olan Âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, Âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zira şu musibet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulâde ta’cil etti. Biz incinir iken, Âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üçyüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız.”

“Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle Kadere fetva verdiniz ki şu musibetle hükmetti. Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasına terettüb eder. Hâzırda mükâfatınız nedir? Dedim:

Mukaddemesi, üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmâlimizdir: Salât, Savm, Zekât. Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Taalâ bizden istedi. Tenbellik ettik. Beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Keffareten beş sene oruç tutturdu. On’dan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik. O da bizden müterâkim zekâtı aldı. El cezâu mincinsi’l-ameli (Ceza; yapılan işe göre olup,amelin cinsindendir.)Mükâfat-ı hâzıramız ise; fâsık, günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatadan neş’et eden müşterek musibet, mazi günahını sildi.

Yine biri dedi:

– Bir âmir, hata ile felâkete atmış ise?

Dedim:

Musibet-zede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdârın hasenatı verilecektir, o ise hiç hükmünde, veya hazine-i gayb verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir.”

-Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ adlı eserinde;

Sizin işkenceli hapishanenin hâli: zaman müdhiş, mekân muvahhiş, mahbusîn mütevahhiş, cerideler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazîn, vicdanlar müteessir ve me’yus. Bidayet-i halde zabitler şematetli, nöbetçiler müz’iç olmakla beraber, vicdanım beni ta’zib etmediği için o hâl bana eğlence gibi idi. Ve musibetlerin tenevvü’ü, musikînin tenevvü-ü nağamatı gibi bana gelirdi.

Hem de geçen sene tımarhanede tahsil ettiğim dersi, şimdi bu mektebde itmam ettim. Musibet zamanının uzunluğundan, uzun dersler gördüm. Dünyanın ruhanî lezzeti olan hüzn-ü masumane ve mazlumaneden, zayıfa şefkat, gadre şiddet-i nefreti istifade eyledim. Ümidim kavîdir ki: Çok masumların kalblerinden hararet-i hüzünle tebahhur eden Ây! Vây! ve Âh! lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir. Âlem-i İslâm’da yeni yeni İslâm devletlerinin teşekkülleriyle o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.

İstitrad olarak bir latife söyleyeceğim: (Böyle ciddiyât esnasında latife söylemekten maksadım; Dünyaya bir mel’abe nazarıyla baktığımı imâ ve işarettir. Zaten şuûnat-ı dünya santranc oyununa benzer.) Ben geçen sene Garibüzzaman idim… Sonra Bediüzzaman oldum.. Şimdi de Bid’at-üz zaman oldum. İstanbula da şeamet oldum. O da bana şeametli oldu. Beni sathında kabul etmez, batnına geçirmek istiyor. Bahusus Mart ve Mayıs müstebid aylardır.

Mart’ı kadro haricine çıkarmalı.. Mayısı da tekaüd etmeli, tâ müvazene-i malî husule gelsin.. Çıkılmayacak yola sapılmış bir işarettir.

Elhasıl: Ya ben İstanbul’da kalacağım.. Yahud bu “iki ay” gitmeyecekse, ben veda’ edeceğim!..

MEHMET ÖZÇELİK

13-05-2020


[1] Risale-i Nur Külliyatından VECİZ SÖZLER” adlı eserimin BELA ve MUSİBET başlığında; http://www.tesbitler.com/2015/01/02/veciz-sozler-1-a-dan-k-ye/

[2] Enfal, 8/25.

[3] Şûrâ Suresi – 30 . Ayet.

[4] https://www.google.com/search?sxsrf=ALeKk006-qgsajytCDjFKfiEItEXBQjC4w:1589364355919&q=Onlar+ba%C5%9Flar%C4%B1na+bir+s%C4%B1k%C4%B1nt%C4%B1+geldi%C4%9Finde&sa=X&ved=2ahUKEwicr-nOy7DpAhX7QUEAHTtDCewQ1QIoAnoECAsQAw

https://kuranfihristi.net/fihrist/musibet

https://hadisci.com/hastalik-ve-musibetler-hakkinda-hadisler

[5] Rûm Suresi – 41 . Ayet.

[6] Nisa.78.

[7] http://www.tesbitler.com/2015/01/01/kadere-iman/

[8] http://www.tesbitler.com/2015/01/02/veciz-sozler-1-a-dan-k-ye/

No ResponsesMayıs 13th, 2020

Yoruma kapalı .