DÜŞÜNDÜREN OLAYLAR

DÜŞÜNDÜREN OLAYLAR

 

02-02-2022 *ÇARŞAMBA

*********

Sarhoşun Biri Şarap Şişesiyle Caminin Önünden Geçerken Camiden Çıkan Bir Dervişin Dikkatini Çeker Ve Derviş Sarhoşa Derki:

 

-Birader Şu Şişeni Bana Versene !. Sarhoş Şaşkın Şekilde .

 

– Sen Yeni Camiden Çıktın Şarabı Ne Yapacaksın Be Adam ?

 

Derviş Derki : -Şarabı Caminin İçene Dökeceğim !

 

Sarhoş Hiddetlenir Kızğın Bir Şekilde : -Sen Nasıl Allah’ın Evine Şarap Dökersin Allah’tan Korkmazmısın Ben Kırkyıldır İçki İçerim Ama Böyle birşeyi Asla Yapmam .Şarabıda Sana Bu İş İçin Vermem Haydi Başka Kapıya Git. Beni Bulaştırma Ben Allahtan Korkarım .. Der.. Der Ama Dervişinde Tam İstediği Cevabı Bilmeden Vermiştir.

 

Derviş Taşı Gediğine Ustalıkla Koyar: -Be Adam Sen Şu Kul Yapısı Adına Cami Dedigimiz Taştan Topraktan Yapılmış Binanın İçine Saygından Şarap Döktürmezsin Ama Nasıl Olurda Allah-u Tealanın sana Rahmeti Ve Lutfu İle Emanet Edip Kendisine Kul Olup İbadet Etmeni İstediği Şu Mükemmel Ve Muazzam Beden Sarayının İçine Şarap Dökersin ?

*********** 

İSLAM İDDİA DEĞİL, SAMİMİYETTİR!

Murid:

“Şeyhimiz, ben gıda maddeleri satan bir tüccarım, fiyatların artacağı beklentisiyle satışları durdurdum, depom doldu hamdolsun.

Hırsızlık korkusuyla , depoya bir bekçi köpeği koydum; köpek arasıra bana sürtünüyor, bu necaset sayılır mı? Bundan nasıl temizlenebilirim efendim?”

Şeyh dedi ki:

“Evet, ortada bir kirlenme var, köpeğin senin pisliğinden ötürü gusletmesi gerekir. “Alıntı

***********  

Bir komutan yazmış 😢😢😢😢 Siz oğlu şehit olan aileye

acı haberi vermeye gittiniz mi hiç?

Hayır mı? Dinleyin o halde;

Sabah daha mesaiye başlamadan yazılı bi emir düşer önünüze

Yukarı köyden Ahmet oğlu Mehmet şehit düşmüştür

Yarabbim dersin, dağa çıksam üç gün aç susuz kalsam da şu haberi vermesem.. Ama giyersin tören üniformanı,

birkaç Mehmetçikle birlikte, hastaneden gelen ambulansı

alırsın arkaya, düşersin yola.

Vatandaş da öğrenmiştir artık,

önde bir askeri araç,

arkada bir ambulans ile geliyorsa

bir eve ateşin düştüğünü.. Yaklaştığın her kasaba veya köyün buz kesildiğini hissedersin

İçinden geçip gittiğin her yer rahatlar..

Neyse varırsın köye.

Askerde evladı olan her haneden inceden bir sızının yükseldiğini,

“aman bizim eve doğru gelmesin” diye dua edildiğini duyar gibi olursun.. Bütün köy donmuştur adeta..

Herkes büyülenmiş gibi izler seni

Hangi eve gidilecek diye ıstıraplı bir merak sarar ortalığı..

Şehidin evine doğru yaklaşmaya başladığında, bahçedeki ihtiyarın büyülenmiş gibi sana baktığını, bacaklarının titrediğini,

 Elindeki bastondan güç alarak zar zor ayakta durmaya çalıştığını görürsün.

Ayakların geri geri gider.

Pencerelerde bir hareket başlar ve kapının önüne telaşla bir anne çıkar,

bir sana, bir arkanda yere bakan Mehmetçiklere, bir de ambulansa bakar. Sonra atar kendini yere.Oğlu daha toprak altına girmeden

o ana düşer toprağa..

Öyle bir vurur ki yere,

Zelzele oluyor sanırsın..

Konu komşu yığılır,

Bin feryat bin figana karışır,

Dersin ki kıyamet budur…

Kimi ana önce sana doğru koşar, ellerine sarılır,

son bir umutla yüzüne bakar, “Yaralı değil mi komutan?” der;

Başını öne eğer, hiçbir şey diyemezsin.

Dizlerinin bağı çözülür, çökersin anayla birlikte yere, o ağlar sen ağlarsın..

Hemşire elinin titremesinden,

gözünün yaşını silmekten

sakinleştirici iğneyi yapamaz bile..Baba..

Fidan gibi evlatlarını vatana feda eden o babalar..

Sicim gibi gözyaşları dökülürken gözünden, acıya garkolmuş bir gururla, “Vatan sağ olsun, vatan sağ olsun

şehit babasıyım ben” dediğini duyarsın

Kimi içine akıtır gözyaşlarını,

kimi de donar kalır.. Kimi günlerce konuşamaz,

Kimi dua eder, kimi beddua..

Kimi kendi saçlarını,

kimi saçlarımızı yolar,

ne şapka kalır başınızda

ne rütbe omuzlarınızda, söker atar..

Asıl büyük kıyamet bir iki gün sonra kopar. Gerçekle yüzleşme günüdür..

Bu sefer cenazeyle birlikte varırsın köye Tören mören hak getire..

Köylü alır şehidini omuzlarına,

yer yerinden oynar,

ne protokol kalır ne düzen..

Kimi “Evladımı en son haliyle hatırlamak istiyorum” der,

görmek istemez naaşını…

Kimi de illede “Göreceğim” der,

Gösteremezsin ki;

Ya yüzü yoktur ya bacağı.. Yanımızdaki bi üsteğmen yada yüzbaşı

elinde daha önce de okuduğu,

sadece isim hanesi değiştirilmiş standart metni okur,

“Kanı yerde kalmayacak” diyerek,

bitirir konuşmayı..

Tabuta sarılı analar, babalar, bacılar, gardaşlar duymaz bile bunu,

duysa da inanmaz.. Sonuç olarak; Orada bir mezar,

bir bayrak, bir ana, bir de baba kalır..

Her gün daha da duyarsızlaştırılan

toplumumuzda akşam 45 saniyelik haber olarak izlersiniz siz de…

 

*********  

Hz. İsa Mehdi midir?

Yazar: Mehmed Kırkıncı,

Hizmet maksadıyla Ankara’ya gitmiştim, mevsim kıştı. Bayram Ağabey o zamanlar Ankara’da Hacı Bayramda “27 Numara” diye bilinen medresede kalıyordu. Kendisine misafir oldum. Ankara’da birkaç gün kaldıktan sonra Bayram Ağabey bana, buraya gelmişken bir de “Konya’ya gitsek” teklifinde bulundu. Birlikte yola koyulduk. Konya yolculuğumuzda bir ara bana şu soruyu sordu:

 

“Bazı kardeşler Mehdi’nin Hazret-i İsa olduğunu zannediyorlar. Siz buna ne dersiniz?”

 

Ben de böyle bir anlayışın itikadî yönden tehlikeli olduğunu kendisine anlattım.

 

“O halde tehlike büyümeden bir tedbir almamız lazım. Ankara’ya döndüğümüzde ben bu konuyu derslerde açayım. Siz de cemaate izah edin.” dedi.

 

Ankara’ya döndüğümüzde rahmetli Bekir Ağabey de 27 Numaraya gelmişti. Bayram Ağabey, Bekir Ağabeyin yanında bu mevzuu açtı. Bekir Ağabey:

 

“Hocam, dedi, İsa’dan başka Mehdi yoktur.” hadis-i şerifini nasıl anlayacağız? İlk bakışta bu hadisten Hz. İsa ile Mehdi’nin aynı şahıs olduğu zannediliyor. Halbuki Risale-i Nur’dan öğrendiğimize göre, her asırda büyük mehdinin vazifesini görecek mehdi-misal zatlar geldiği gibi ahir zamanda da mehdi-i azam gelecek ve en büyük bir tecdit hareketinde bulunacaktır.”

 

Kendisine şöyle cevap verdim:

 

“Ben bu hadisi Kütüb-ü Sitte’den olan Sünen-i İbn-i Mace’de görmüştüm. Muhaddisler bu hadis-i şerife şöyle mana vermişler:

 

“Buradaki mehdi kelimesi şahıs değil sıfattır. Yani Peygamberimiz’den sonra hidayet sıfatına kemaliyle sahip olan zat Hz. İsa’dır. Çünkü birçok insanın hidayetine o vesile olmuştur. Ahir zamanda gelecek Mehdi-i Azam ise Peygamberimizin evladından bir zattır. Ve ahir zaman fitnesinin en dehşetli olduğu bir zamanda, bu ümmetin imdadına koşacak ve onların hidayetlerine vesile olacaktır. Bu hususta pek çok hadis-i şerif vardır. Ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi ile Hz. İsa’yı bir kabul etmek hem büyük bir hata hem de itikadi yönden büyük bir tehlikeder.”

 

Gerçekte Mehdi olmayan bir mürşide Mehdi demenin şer’an bir mahsuru yoktur. Ama, Hz. İsa (as.) meselesi böyle değildir. Peygamber olmayan bir kimseye peygamber demek insanı küfre götürür. Onun için bu konuda çok dikkatli olmak gerekiyor. Böyle hatalara düşenleri ikaz için şu hususları nazara vermekte fayda olur zannederim:

 

Bir defa ahir zamanda gelecek Mehdi, Peygamberimizin (asm.) evladındandır. Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde

 

“Mehdi benim neslimdendir. Fatıma’nın evlatlarındandır.”

 

buyuruyor. Şu halde Mehdi’nin anne ve babası bellidir. Yani Mehdi babasız dünyaya gelecek değildir. Annesi de Hz. Meryem değildir.

 

Kanaatimce Hz. İsa (as.), Hristiyanlığın ıstıfasında yani safiyete erişmesinde, teslisten kurtulup tevhide ulaşmasında vazife görecektir. Onun için Hz. İsa’yı İslâm aleminde değil, Hristiyan aleminde aramak gerekir.

 

Yine Üstadımız, onun gelişini herkesin bilemeyeceğini, ancak yakınlarının onu tanıyabileceklerini haber veriyor. Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretleri, “Hz. İsa’nın Hristiyan ruhanileri arasında bir âlim olarak faaliyet göstereceğini” söylüyor. Mehdi ise irşat faaliyetlerini İslâm aleminde sürdürecektir.

*************  

GÖNENLi MEHMET EFENDİ ANLATIYOR:

 

* ‘Yâ Rabbi! Bu zâtın bende (Bediüzzaman hazretlerinin) hiç kısmeti yok mu? diye düşünürdüm. Evime davet ediyordum, gelmiyordu. Devamlı olarak ‘Söyleyin Hafız Mehmet’e, Sakın sakın yanıma gelmesin’ diye hocalarla haber gönderiyordu.

 

Bir Kurban bayramındaydı. Sabah namazından sonra kapı çalındı. ‘Muhammed kardaşım! Muhammed kardaşım!’ diye bir ses çağırıyordu. Kapıya çıktım.

 

Baktım ki Üstad. Boynuma sarıldı ve ‘Sen Kur’ân’a çok hizmet ediyorsun. Benim yanıma gelenleri çok tâciz ediyorlar. Seni tâciz etmemeleri için, benim yanıma gelmesin, diye haber gönderdim’ dedi.

 

Yanında talebeleri de vardı. ‘İstanbul’da hiçbir kimsenin evine gitmemeye karar vermiştim’ dedi. Yanındaki talebeye işaret etti. ‘Ver kabımı, kısmetimi versin’ dedi. Keramete bakınız. Daha önce ‘Bu zatın kısmeti yok mu?’ demiştim ya. Kısmetini almaya gelmişti. Evde yumurta tatlısı vardı. Ondan verdim. (Not: Arif Pamuk’a göre bu tatlı helva imiş ve o Üstadın en çok sevdiği tatlının helva olduğunu söylüyor.)

 

“Orada dedi ki: ‘Bir Müslüman bir beldede bulunduğu sırada bayram olsa, oranın din büyüğünü ziyaret etmek ona vâcibdir. Madem ki bu kardaşımız Hazret-i Kur’ân’a hizmet için ortaya çıkmış. Ben de onu bu beldenin şeyhülislâmı kabul ederek ziyarete geldim’ dedi.

 

İşte böyle geçti aramızdaki konuşmalar. Elhamdülillâh. Allah şefaatine nail eylesin. Ona çok şey borçluyum. Cesaret ve kuvveti kendisinden aldım.”

—————–  

MEĞER HEPSİ ORUÇLUYMUŞ

 

 105 Sene Evvel Çanakkale Siperlerinde Bir Mektup:

 

“Benim güzel kızım, bugün Temmuz 14, Ramazan’ın ikinci günü.

 Şeyhülislam oruç tutmayabilirsiniz diye fetva yayınladı.

Ama benim içim rahat etmedi. Oruca niyetlendim.

Sahur vakti çalıların arasında iki kök çiriş (pırasadan daha küçük bir ot) buldum.

Onlarla sahur ettim.

Gündüz yeni siperler kazdık. Hiç susamadım.

Taarruz arttı. Kafamızı çıkaramadık.

Akşam olunca bir asker ezan okudu.

Siperin içinde matara elden ele dolaştı.

Herkes orucunu su ile açtı.

Ben zannettim ki sadece ben oruçluyum.

Meğer bölüğün hepsi oruçluymuş.

Matara en son bana geldi.

Geldi ama ben kendimden utandım.

Arkadaşlarım hepsi sahursuz oruç tutmuşlar.

Ben ise iki çirişi yediğim için arkadaşlarıma karşı kendimi mahcup hissettim.

O gün oruçlu şehit olan Erzurumlu, Tokatlı, Sivaslı, Memleketimizin  her yerinden  şehit olan arkadaşlarımın  hakkını nasıl öderim diye gözyaşı döktüm…”

***********   

99 KURALINI HİÇ DUYDUNUZ MU?

Padişah vezirini huzuruna çağırarak sorar:

-“Bana hizmet eden hizmetçimin hayatta benden daha mutlu olduğunu görüyorum, Acaba sebebi ne ola ki? Hâlbuki onun hiçbir şeyi yok. Ben ise padişahım, her şeyin sahibiyim, ama onun kadar huzurum ve keyfim yok…”

Bunu işiten vezir cevap verir: “Ey padişahım, sen ona 99 kuralını uygula!”

Padişah “Bu kural nedir?” dedi.

Vezir “Gece bir torbaya 99 altın koyup kapısına bırakalım ve üzerine de ‘Bu 100 altın sana hediyedir’ yazıp sonra kapısını çalalım ve olanları izleyelim…”dedi.

Padişah vezirin tavsiyesine uyarak o gece “Bu 100 altın sana hediyedir” yazılı altın kesesini evinin önüne bıraktırır…

Hizmetçi kapıyı açar, sağına soluna bakar ve keseyi alır. Heyecanla altınları sayar, lakin bir tane altının eksik,mutlaka bir yere düştü” diyerek çoluk çocuk kayıp altını aramaya koyulur. Gece boyunca kayıp altını ararlar, bakmadıkları sokak yoktur. Hatta boş araziler ve sokaklardaki eşyaların bile altlarına bakarlar. Ama nafile… Eksik altını bulamadıkça baba, çocuklarını azarlar hatta bir ara onlara saldırır hâle gelir…

Ertesi gün olur; sabah, hizmetçi kederli, düşüncelidir.

Çünkü bütün gece uyumamış kayıp altını aramıştır. Suratı asık, keyifsiz, her hâlinden şikâyetçi bir tavırla padişahın huzuruna gider. Böylece Padişah 99 kuralının anlamını öğrenmiş olur…

Aynen hayat da böyledir. Kimi zaman Allah’ın bize ihsan ettiği 99 nimeti unuturuz. Sonra hayatımızı o kayıp bir nimeti aramakla geçiririz.

Gelin biz doksan dokuz nimetin tadını çıkarıp günümüze ve sahip olduklarımıza şükür edelim.

Şükür nimeti ziyadeleştirirmiş…

**************  

Barış Manço, Fransa’da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur.

Karşısında küstah bir spiker vardır ve Barış Manço’yla dalga geçmektedir.

Sürekli “İşte Türk, yani barbar, vahşi” vs. demektedir. Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere “Yanınızda kâğıt para var mı?” diye sorar.

 

Bu soru spikeri şaşırtır ve “Evet var ama ne olacak?” der. Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkarır.

Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında “Anahtar” adlı şarkısını söylemiştir. Bu şarkının bir bölümü şöyledir: “Beş Akif-bir saat kulesi, iki kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, iki Mevlana-bir Sinan”…

 

Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemde Türk paralarının arkasında fotoğrafı olan kişilerdir…

Barış Manço spikere sorar: “Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kimdir?” Spiker, “General” der. Barış Manço diğer paralardaki kişileri de sorar.

 

Spikerin verdiği cevaplar hep, “Falanca general, falanca amiral, falanca komutan” şeklindedir…

Bu sefer Barış Manço cebinden Türk paraları çıkarır. Spikere şöyle der:

 

“Bakın bu parada fotoğrafı görülen kişi Mehmet Akif Ersoy’dur, kendisi büyük bir şairdir. Bu fotoğraftaki kişi de Mevlana’dır, bir düşünürdür. Bu paradaki kişi Fatih Sultan Mehmet’tir, adaletin sembolüdür.

 

Bizim paralarımız işte bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına şairlerimizin, düşünürlerimizin, bilim adamlarımızın fotoğraflarını bastık.

 

Siz Fransızlar asıl kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş yapan adamlarınızın fotoğraflarını basmışınız!”

 

Barış Manço’nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri canlı yayını keserler ve spikeri programdan alırlar. Başka bir spiker gelir ve canlı yayın yeniden başlar. Yeni spiker Barış Manço’dan ve Türkler’den özür diler, programa böylece devam edilir…

*************   

DOKTORUN KALBİ Mİ !

İNEĞİN KALBİ Mİ !

 

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ

Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, Allah’a huşû ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir.

Bakara Suresi 45

********

(Mehmet Kırkıncı Hoca İle doktor arasında geçen namaz sohbeti)

 

Doktor:

“Hocam, Cenab-ı Hak bana öyle temiz bir kalp ve öyle güzel bir ahlâk vermiş ki, ben bu halimle namaz kılmayı gerek görmüyorum.”

 

Mehmet Kırkıncı Hoca:

1-

“Sen vaktiyle bana babanın Bursa’da, günde 30 kilo süt veren bir ineğinin olduğunu söylemiştin.

Bence o ineğin kalbi senin kalbinden daha temizdir.

Sen her ne kadar kötü bir şey yapmıyorsan da kötü şeyleri biliyorsun.

FAKAT İNEĞİN KALBİ, KÖTÜLÜK DİYE BİR ŞEYİ DE BİLMİYOR.

Eğer cennete gitmenin yolu kalp temizliği olsaydı cennete evvela inekler giderdi.”

 

2-

Senin kalbin peygamberlerin, evliyaların, asfiyaların kalplerinden daha temiz olamaz.

Eğer namaz senin dediğin gibi, kalbi temiz olanlardan sakıt olsaydı; bu zatların hiçbirinin namaz kılmaması gerekirdi.”

 

3-

“Bu beş vakit namazda, Cenab-ı Hakk’ın kullarına öyle bir lütfu var ki, Cenab-ı Hak bize “Her gün beş defa huzuruma gelin, dertlerinizi bana anlatın, arzularınızı bildirin.

Çünkü ben nihayetsiz nimetlerimin hepsini sizin için hazırlamışım.

Siz isteyin, ben vereyim. Düşmanlarınızın şerrinden, nefsinizin şerrinden sizi ancak ben muhafaza ederim.” diyor.

 

“Bir padişah seni günde on kere çağırsa büyük bir iftiharla, koşa koşa gidersin. Usanmazsın.

Fani bir padişahın yanına bu şekilde seve seve gittiğin halde, “kalbim temiz” gibi bir bahane ile

CENAB-I HAKK’IN HUZURUNA GİTMEMEKTE NASIL DİRENEBİLİRSİN ?!.”

 

Mehmet Kırkıncı Hoca (rh.)

No ResponsesŞubat 2nd, 2022

Yoruma kapalı .