HİSSE-21   

HİSSE-21      

Merhum Mehmet Kırkıncı Hoca birkaç kişi ile Nurculuk Davasından dolayı hapse düşer. Tüm Risaleleri ellerinden alırlar. Kırkıncı Hoca bir gün savcıya der ki; ” Tüm kitaplarımızı aldınız, bari Üstadın talebelerine yazdığı basit mektuplardan ibaret olan Kastamonu Lahikasını bize verin.” der. Savcı da; ” Senin basit mektuplardan ibaret dediğin bu kitapta dünyayı yönetecek prensipler var. ” der.

**************  

Dr. Tahir Barçın, Bediüzzaman Hazretlerinin Emirdağ hayatı sırasında Emirdağ Hükümet Tabibi idi. Bediüzzaman Said Nursi’ye talebe olmuş ve şer güçlere karşı Emirdağ’da Üstadına kahramanca kol-kanat germiştir.

 

11 Mayıs 1978’de vefat eden merhum Tahir Barçın’ı rahmetle anıyoruz. Bu vesile ile yaptığı kahramanca bir hizmeti hadisenin birinci şahidi Necati Müftüoğlu’ndan dinliyoruz.

 

Necati Müftüoğlu, Bediüzzaman Hazretlerinin Emirdağ hayatı sırasında Adliyede zabıt kâtibi olarak vazife yapmış bir devlet memurudur. Müftüoğlu, Ömer Özcan’ın Ağabeyler Anlatıyor kitabına şöyle konuşmuştu:

 

Hakim yazdırdı, doktor raporu verdi

Asliye Caza Hâkimi Kıbrıslı Fethi Önkaya Bey çok dindar bir adamdı. Efendi Hazretlerinin (Bediüzzaman Said Nursi), şapka kanununa muhalefetten mahkemesi olmuştu. Doktor Tahir Barçın, kabri nur olsun… Allah için destek olacak ya, dünya gelse vız gelirdi ona.

 

Dr. Tâhir Bey’e vardım. Efendi Hazretlerinin sağlığı, sıhhati için sarık sarması gerektiğine dair bir raporu hâkim yazdırdı; “Sanık Said Nursi’de yakalanan, şapka kanununa muhalefetten sarık sarıp sarmaması hakkında…” şeklinde bir rapor yazdırdı. Hâkim altına imza etti. Tâhir Bey de raporu verdi. Getirdim Efendi Hazretlerine verdim. “Evladım nur olsunlar” dedi, pek memnun oldu.

 

Vallahi çekinmedi Tâhir Bey raporu vermekte. Her şeye katlanırdı… Koskoca Hükümet Doktoru… Emekli olup devleti bıraktıktan sonra hapishaneye girdi…

 

Şapkanın da sağlığına faydalı olmadığına ve iadesine diye yazdı

Aldım raporu getirdim. Şapkanın da sağlığına faydalı olmadığına ve iadesine diye yazdı. Ben de emanet memuruydum aynı zamanda. Şapkayı aldık, takkeyi iade ettik.

 

Doktor merhum Tahir Barçın, Bediüzzaman Hazretlerine rahatsızlığına binaen mahkemeye gitmemesi için de rapor verirdi. Kimseyi dinlemezdi. Kendisi çok muhterem ve mütedeyyin bir doktordu.

****************  

1917 yılında Fransa, Çad işgalinde 400 Müslüman alimi toplayıp kafalarını kesti.

Fransa 1852 yılında Cezayir’in Laqua şehrine girdiğinde nüfusunun üçte ikisini ateşe verdi.

Fransa 1960-1966 yılları arasında Cezayir’de 17 nükleer test yapmış ve bunun sonucunda 27.000 ila 100.000 arasında kayıp olmuştur. Etkileri bugüne kadar devam ediyor.

Fransa 1962 yılında Cezayir’den çekilince, o dönemde Cezayir nüfusunun tamamından fazla, yani 11 milyon mayın yerleştirdi.

Fransız tarihçi Jak Hurki, Cezayir’de 1830’dan 1962’ye kadar öldürülen Fransızların toplam sayısının 10 milyon Müslüman olduğunu tahmin ediyor.

Fransa Tunus’u 75 yıl, Cezayir’i 132 yıl, Fas’ı 44 yıl, Moritanya’yı 60 yıl işgal etti

Fransa meşhur yürüyüşlerinde Mısır’a girince Fransız askerleri atlarıyla camiye girip, ailelerinin gözü önünde kadınlara tecavüz edip, camilerde içki içip, bazı camileri at sofrası haline getirdiler. .

Bugün bazılarının Fransız uygarlığı ile övünmesi, hatta onu savunması ve tüm kara tarihini unutturması ne garip…

**************  

ZULMÜ ALLAHA HAVALE ETMEK

 

Erzurum’un büyük velîsi İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerini çocukken İsmâil Fakîrullah (k.s.) hazretlerine teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakîrullah hazretlerinin yanında geçiren İbrahim Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle çeşmeye gider, doldururken oraya gelen bir atlı:

 

-Çekil bakayım önümden be çocuk! diye İbrahim Hakkı hazretlerini azarlayarak atını çeşmeye sürer. O da testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı hazretleri… Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir ve:

 

-Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı! der. Hocası sorar:

 

-Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?

 

-Hayır, der, hiçbir şey söylemedim.

 

-Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle, der.

 

İbrahim Hakkı hazretleri gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da:

 

-Benim testimi niye kırdın zâlim adam?! diyemez.

 

Dönüp geldiğinde hocası Fakîrullah hazretleri sorar:

 

-Ona bir şeyler söyleyebildin mi?

 

-Söyleyemedim efendim; niyetlendim, lâkin bir türlü dilimi çevirip de ağır bir söz sarf edemedim! Hocası bağırır:

 

-Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, mukabele et! Yoksa sonu felâket!..

 

İbrahim Hakkı hazretleri bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır! Koşarak gelip, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerine bu vahim vaziyeti anlatır. Hocası bu hâle üzülür:

 

-Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu! der. Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söyleyince, büyük velî şöyle îzah eder: ‘O atlı adam, İbrahim Hakkı’ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zâlimi Allâh’a havâle etti. Allâh Teâlâ’nın da gayretine dokunup zâlimi cezâlandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleseydi, dünyada ödeşmiş olup, cezası Ahirete kalmış olacaktı. Fakat İbrahim, büsbütün mazlum oldu. Bense ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!’

****************  

Çaycı Emin Abinin Hatıralarından:

 

Bir gün beraber ikindi namazını kıldık. Namazdan sonra tesbihatta iken:

“Kambur, ben mi haklıyım, yoksa sen mi haklısın?’ diye birisine hitap ediyordu.

“Ben yine bir çok zamanlar olduğu gibi, hayretler içindeydim. Odasında benimle kendisinden başka kimse yoktu. Benim merakımı görünce, meseleyi şu şekilde izah etti:

“Onuncu Söz, haşir ve âhiret hakkındadır. Ben o eseri bir vakitler Barla’da yazıyordum (1926 senesi). Baktım o günlerde  bir İslâm düşmanı, ıslahı gayr-i-kabil… Arefeye bir kaç gün vardı. Ben beddua ettim. Benim bedduama karşılık bütün Hicaz velileri ve Hicaz’daki Kutb-u A’zam ise, onun ıslahı için dua ediyorlardı. Benim bedduam ferdî kaldığı için iade edildi. Aradan uzun seneler geçti. Baktım, bu sene (1938-1939senesi) bana nihayet hak verdiler. Ben halbuki bunun ıslahının gayr-i kabil olduğunu biliyordum. Onlar nihayet bu sene başladılar beddua etmeye. Benim konuştuğum Kutb-u A’zam’dır; Mekke-i Mükerreme’dedir. Bütün Hicaz’la birlikte beddua etmeye başladı. Bana hak verdi. Ben de ona hitap ettim.

***************  

HER ŞEYDE BİR HİKMET VAR

 

Bir gün Musa Aleyhisselam, giyeceği olmadığı için kumun içine giren bir fakir görür, Fakir:

 

– Ya Musa, bana dua et, Cenab-ı Hak bana yetişecek kadar dünyalık versin, yoksulluk beni tüketti,der.

 

Musa Aleyhisselam dua eder, Hak Teala fakire dünyalık verir.

 

Birkaç gün sonra Musa Aleyhisselam bir kalabalık görür, ne oluyor diye yaklaştığında, o fakiri kalabalığın ortasında olduğunu görür ve sorar:

 

– Ne oluyor burada?

 

– Bu adam şarap içmis, kavga etmiş, kavga ettiği adamı da öldürmüş, simdi ona kısas uygulanacak.

 

Musa Alayhisselam bunun üzerine, Allah’ın adaletine cüretinden dolayı tövbe eder ve Allah’ın insanlara durumuna göre nimet verdiğini anlar.

 

Şüphesiz Allah’ın kullarına merhameti tüm insanlardan daha fazladır.Dolayısıyla bu dünyada bir takım nimetlerden mahrum olma aslında eksiklik değil, bizzat Allah’ın bir lütfu olabilir.

 

Kuranı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

 

Eğer Allah, kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır ve onları hakkıyla görendir.(Şura 27)

Öküzdeki iki boynuz eğer eşekte olsaydı, kimseyi yanına sokmazdı.

Bazı acizler olur ki kuvvet kazanır kazanmaz, kalkar acizlerin elini büker.

****************  

LÂDİKLİ AHMET AĞA VE BEDİÜZZAMAN

            Misbah Eratilla

Yarbay Reşat Bey, Konya’da bir arkadaşına sohbet esnasında Bedîüzzaman Hazretleri’ni ve eserlerini anlatır.

Arkadaşı Bediüzzaman ve eserleri hakkında anlatılanları inandırıcı bulmaz ve reddeder. Reşat Bey arkadaşına “Madem bana inanmıyorsun, gel birlikte Lâdik Köyü’ne gidelim, inandığın güvendiğin Ahmet Ağa’ya Bedîüzzaman’ı soralım.” der.

 

Reşat Bey ve arkadaşı hemen yola koyularak Ahmet Ağa’nın yanına giderler. Ahmet Ağa’ya Bediüzzaman ve eserleri hakkındaki fikirlerini sorarlar. Ahmet Ağa:

 

 “Ben size onu nasıl anlatayım ki?

O bizim gibi herhangi bir tarikat silsilesine bağlı değildir. O, ne

Kutbü’l-Aktab’a, ne de herhangi bir kutba bağlıdır. O doğrudan doğruya Peygamberimizden (asm) feyiz alır ve ona göre hareket eder. Size bir hatıramla onun manevî makamını anlatayım.

 

Bir gün Hızır (as) gelir.

Eskişehir’de zelzele olacak, taş üstünde taş kalmayacak. Gel, Bedîüzzaman’a gidelim ve duâ

etmesini isteyelim ki bu zelzele hafiflesin.” der. Sonra “Beraberce gidip, Bedîüzzaman’a vaziyeti anlattık.

 

Bediüzzaman, “Haberim var,

haberim var!” der. Hızır (as), “Dağlara gidip duâ edelim!” der. Bedîüzzaman, “Ben hastayım, siz dağlara çıkıp duâ edin, ben buradan duâ edeceğim!” der.

 

Eğer onun duâsı olmasaydı, Eskişehir’de gerçekten taş üstünde

taş kalmazdı.”

 

“Bu sözleri dinleyen Yarbay Reşat Bey’in arkadaşı ikna olur.

Sonraki yaşantısında Bedîüzzaman

ve eserlerine taraftar olur. Lâdikli Ahmet, Konya’nın Sarayönü kazasının Lâdik Köyü’nden olup mübarek bir zat diye bilinir.

 

Ladikli Ahmet I. Dünya Savaşı’nda, Gazze Cephesi’nde savaşmış, yaralanmış ve bir mağaraya sığınmış, Hızır Aleyhisselâmla görüşmüş, kerametleri zahir olmuş mübarek bir zat diye bilinmektedir.

 

Lâdikli Ahmet Ağa, sonraki sohbetlerinde Bediüzzaman’ın sürekli olarak Eskişehir’e gitmesini şöyle yorumlar:

 

 “Bediüzzaman’ın sık sık Eskişehir taraflarına gittiği zamanlarda Eskişehir’de deprem olurdu.

Onun için Bediüzzaman Eskişehir’e

her gün sabah gider, akşam şehre girmeden şehrin dışında namaz kılar, duâ eder ve geri dönerdi.

 

Lâdikli Ahmet Ağa;

“Ona vazife verdiler. Sen duâ et,

çünkü Eskişehir yıkılacak, taş taş üstünde kalmayacak, duâ et, Cenab-ı Hakk’a yalvar!” dediler. Hastayım diye özür beyan ettiyse de özrü kabul edilmedi. Onun için her gün Eskişehir’e gidip geliyor.” der.

 

**************** 

Al.i İmran.77.  Şüphesiz, Allah’a verdikleri  sözü ve  yeminlerini az  bir karşılığa  değişenler var ya, işte  onların ahirette  bir payı  yoktur. Allah, kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve  onları temizlemeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

MEHMET ÖZÇELİK

18-5-2022

No ResponsesMayıs 18th, 2022

Yoruma kapalı .