HİSSE-24

HİSSE-24

Hindistan’da filleri evcilleştirmek için ilginç bir yöntem kullanılırmış. Orman zeminine, filin içine düşebileceği büyüklükte bir çukur kazılır ve üzeri dallarla örtülür. Yavru fil gelip dallara bastığında çukurun içine düşer.

Fil, çukurdan çıkmaya çabalar ama başaramaz, takatsiz kalır, kurtulma ümidi kaybolur, hayatına dair müthiş bir korkuya kapılır, çaresizce bir mucize kurtuluş yolu veya ecelini beklemeye başlar.

Fil avcıları yüzlerini de kapatan tümüyle simsiyah giysiler içinde, ellerinde sopalarla gelip fili şiddetli bir şekilde döver, yara bere içinde bırakırlar.

Hayvan, yediği sopaların ve yaralarının verdiği acıdan ve çukura düşmesi nedeniyle yaşadığı korkudan dolayı, hayatında görmediği bir bunalım ve ruhi çöküntü yaşar, birkaç saat içinde…

Sonra aynı avcılar, ağaçların arkasına gider ve üzerlerindeki siyah elbiseleri tümüyle çıkarıp, baştan aşağı beyaz elbiselerle ve ellerinde çeşit çeşit yiyecek ve meyve sepetleriyle geri gelirler.

File şefkatle yaklaşır, onu besler, yaralarına pansuman yapar, okşayıp sever, güzel sözler söyler ve onu düştüğü çukurdan çıkarırlar.

Fil, bu beyaz giysili kurtarıcılarının kendisine gösterdiği karşılıksız sevgi ve ilgiden dolayı o kadar minnettar kalır ki o andan itibaren ömür boyu onların gönüllü kölesi olur, her istediklerini yapar ve asla sözlerinden çıkmaz.

Onların kendisini az önce tuzağa düşüren, bunalıma sürükleyen ve döven siyah giysili adamlar olabileceği aklına dahi gelmez…

******************  

Kurtuluş mücadelesinde, İngiltere ile Yunanistan arasında yapılan gizli bir anlaşma gereği Anadolu toprakları işgal edilecekti. Anlaşma gereğince İngiltere elli bin kişilik Yunan ordusunun bütün silah ve mühimmat ihtiyacını karşılayacak ve bu ordu Anadolu topraklarına saldırarak Bizansı geri alma hayallerini gerçekleştireceklerdi. Her şey hazırdı. Saldırı yarından itibaren başlayacaktı. Fakat tam bu esnada beklenmedik bir şey oldu. Yunan başbakanını her anlamda destekleyen ve İngiliz başbakanının da can dostu olan Yunan Kralı Aleksandros kendi evinin bahçesinde, akşam vakti dolaşırken, Moritz isimli maymunu tarafından ısırıldı ve Kral kan zehirlenmesi sonucu hayatını kaybetti. Bu arada bahtiyar maymunu da öldürdüler.

Bir anda bütün planları alt üst oldu. İngiltere Başbakanı Lloyd George’un bu şok olayı, “Tarihin akışını değiştiren bir hadise.” olarak değerlendirdi ve Anadolu’yu istila planları suya düştü.

Bütün bu gelişmelere, zahirî olarak bir maymun sebebiyet verdi. İşin bir de mânevî boyutu vardır ki, bunu da işgale karşı bütün kuvvetiyle mücadele eden Bediüzzaman Said Nursî’nin gece boyu sabahlara kadar devam eden duâlarından anlamak mümkün.

O günlerde, Üstad Bediüzzaman’ın yanında bulunan Molla Süleyman ismindeki talebesi ve hizmetkârı şunları anlatıyor:

“Yunan Başbakanı Venizelos, İngiliz Başbakanı Lloyd George’dan 50 bin kişilik silâh alıyor. Bu silâhlarla Anadolu’ya taarruz edecekleri sırada, bir cuma gecesi Bediüzzaman, namazdan sonra duâya başladı. O gece sabaha kadar uyumadı. Devamlı duâ etti: ‘Ya Rabb! Senin askerin daha çoktur. Bu mel’unlara fırsat verme!'”

“Sabahleyin, ben Divanyolu’ndan gazetesini ve çorbasını almaya çıktım. Gazeteler Yunan Kralı I. Aleksandros’u maymun ısırdığını, maymunun ise öldürüldüğünü yazıyordu. Gazeteyi görünce, Bediüzzaman çok sevindi ve gülerek, ‘Bir kalem getir de Süleyman, bu hayvanın arkasından bir mersiye yazalım.’ dedi.”

Mersiye şudur:

Mücahit Bir Hayvan Mersiyesi

“Rabbin Tealanın askerini kendinden başka hiç kimse bilmez.” (Müddesir, 74/31)

“İşte o cünuttan bir gazi şehid,

Nev-i hayvandaki meymun-u said.

Ey maymun-i meymûn! 

Mü’minleri memnun, kâfirleri mahzun, 

Yunan’ı da mecnun eyledin. 

Öyle bir tokat vurdun ki, 

Siyaset çarkını bozdun. 

Lloyd George’u kudurttun, 

Venizelos’u geberttin. 

Mizan-ı siyasette pek ağır oturdun. 

Ki, küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini, 

Bir hamlede havaya fırlattın… 

Başlarındaki maskeleri düşürüp, 

Maskara ederek, bütün dünyaya güldürdün. 

Cennetle mübeşşer (müjdeli) olan hayvanların isrine (safına) gittin. 

Cennette saîdsin; çünkü gazi, hem şehidsin.”

Yunan kralının ölümüyle Venizelos’un hain planı suya düşmüş olur. Plan bozulur. Anadolu’nun istilasından vazgeçilir. 

****************   

“Bir sabah, Boğaz Köprüsü’ne gidip üzerinde birkaç adım atmak istedi Mehmed Orhan. ‘Etrafı göremesem bile (gözlerinden rahatsız), havasını içime çekerim’ dedi. Köprüde durmak yasaktı ama ‘artık ne olursa olsun’ deyip, otomobili bir kenara park ettik. 100 metre gerimizde, gişelerin olduğu yerde polisler vardı. Durduğumuzu görünce, üç polis bize doğru yürümeye başladı. Göğüslerindeki yıldızlar, rütbeli olduklarını gösteriyordu.

Birinin elinde, o gün ilk sayfasında Orhan Efendi’nin resminin bulunduğu gazete vardı. Yaklaştılar ve içlerinden biri ‘Niçin durdunuz?’ gibisinden bir şey sordu. Gazeteli olanı, okuyarak geliyordu. Birden, gözü otomobilin arka koltuğunda oturan Mehmed Orhan’a takıldı. Bir gazeteye, bir ona baktı, sonra arkadaşına gösterdi.

Bana, ‘Bu o mu?’ diye sordular. ‘Evet’ dedim ve o anda hiç beklemediğimiz bir şey oldu. Polislerden biri otomobilin açık penceresine eğildi ve ‘Memleketine hoşgeldin’ dedi. ‘Gazete, Fransa’ya geri döneceğini yazıyor. Senin vatanın burası. Burada kal.’

Ve, üçü birden Mehmed Orhan’a selâm durdu. O da, polisler de ağlıyordu…

Polislerle vedalaşıp köprüden ayrıldığımız sırada, ‘Pek garip bir tecelli’ dedi. ’68 sene evvel, kovulma emrimi tebliğ eden komiser de ağlıyordu, bugün bana ‘Memleketinize hoşgeldiniz’ diyen polis de ağlıyor. Hem ağlıyor, hem beni ağlatıyor’.

Murat Bardakçı-Son Osmanlılar-Osmanlı Hanedanının Sürgün ve Miras Öyküsü, s. 29.

**************

Revan Köşkü’nü gezerken kulağıma derinden bir Kur’an sesi geldi. Birden bire İslam mimarisini tam manasıyla gördüm. Çünkü İslam mimarisinin içine bir ruh gibi muhakkak rahle başında bir Kur’an sesi lazım. O ses olmadığı zaman bu mimari kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfü Bey’e söyledim. Ve bu Kur’an sesinin nereden geldiğini sordum.

‘Hırka-i Saadet Dairesi’nden!’ dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye yaklaştım. Baktım; yeşil, yemyeşil rûhânî bir daire, pencereye arkasını vermiş bir hafız, öteki âleme dalmış bir ruhun istirahatiyle okuyor; diğer bir hafız da gözlerini yummuş bir köşede tesbihini çekerek bekliyor.

Rehberim Lütfü Bey’e sordum. Hırka-i Saadet’te ne zamanlar bu hatim indirilir? Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki: ‘Her gün! Her saat! Dört yüz seneden beri geceli gündüzlü, bilâfasılâ…’

Hayretten gözlerim kapanmış dinliyordum. Lütfü Bey biraz malumat verdi: ‘Yavuz Sultan Selim, hilafetin alameti olan Hırka-i Şerif ve diğer Emânât-ı Mübârekeyi Mısır’dan İstanbul’a hatimler indirterek getirmiş; İstanbul’a vardığı gece Saray’da yüksek bir mevkie yerleştirmiş; mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşa ederlerken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece, geceli gündüzlü Kur’an okunması için bir vazife tertip ederek, kırkıncısı bizzat kendisi olmak üzere kırk hafız tayin eylemiş. İşte o günden bu âna kadar, bu dairede bir saniye tevakkuf etmeksizin (durmaksızın) Kur’an okunuyor. Bu hafızlar el’an kırk kişidir. Daima ikişer ikişer nöbetleşe vazifelerini ifa ederler. Bugün de bu iki hafızın nöbeti’ dedi.

Bu gece bu saat, ben burada bu satırları yazarken Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’an okunuyor. Tam dört yüz seneden beri böyle fasılasız okunmuş.

O günden beri bu düşünce bir saat rakkası gibi hafızamda sallanıyor. O günden beri hilafetin Türk kalbinde ne kadar derin bir temeli olduğunu duydum. Hilafet makarrı (başşehri) olan İstanbul’da, böyle bir makamın yanında dört asırdır durmamış bir Kur’an sesi olduğunu bilmezdim. Nice Türkler, hatta nice İstanbullular da bilmezler. Bu sarayın içinde dört yüz seneden beri olmuş ihtilaller, hal’ler (tahttan indirmeler), kıtaller (kanlı olaylar) bu Kur’an sesini bir an bile susturamamış. Bu hadiseyi idrak ettikten sonra İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz, bu şüpheyi halleder gibi oldum.”

Şairimiz 30 Mart 1922’de Tevhid-i Efkâr gazetesinde de yayımlanan bu yazısını şöyle bitiriyor:

“Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki, hâlâ okunuyor. Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okunuyor!”

Fatih’le Yavuz’u – dede torun olarak – böyle dini, deruni bir geleneği bize miras olarak bıraktıkları için bir kere daha rahmetle, minnetle yâd ediyoruz. Rabbim, âhiret komşuluklarını nasip eylesin.

Yahya Kemal

***************

MEHMET ÖZÇELİK

6-6-2022

 

No ResponsesHaziran 6th, 2022

Yoruma kapalı .