HİSSE-25

HİSSE-25

Efendimiz (s.a.s) buyurdu ki; “Diğer milletler, tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler.” Bunun üzerine sahabiler şaşkınlıkla sorarlar: “Ya Rasûlullah, o gün sayımız çok mu az olacak?” Efendimiz (S.A.V.): “Hayır” der. “Bilakis, o gün sayınız çok olacak. Fakat siz bir akıntıyla sürüklenen çer-çöp gibi olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu silecek, sizin kalbinize de “vehn” verecek.” Bunun üzerine sahabilerden biri sorar: “Vehn nedir ya Rasûlullah?” O da buyurdu ki: “Dünya sevgisi ve ölümü sevmemek, ondan nefret etmek.” (Ebû Davud)

**************

Dediler: “İttihada şedit bir muarızdın. Neden şimdi sükût ediyorsun?”
Dedim: “Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan. Düşmanın hedef-i hücumu, onların hasenesi olan azim ve sebattır ve İslâmiyet düşmanına vasıta-i tesmim olmaktan feragatıdır.
“Bence yol ikidir: mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.”

*************  

1957 yılında Amerika’nın güneyine araştırma yapmak üzere üs kuran Nasa’yı birgün küçük bir kızılderili çocuk fark eder ve koşa koşa epeyce uzakta bulunan kamplarına gidip Büyükbabasına haber verir.

-Büyükbaba, beyaz adamlar gelmiş,aşağıdaki vadide gördüm. Çok kalabalıklar ve birşeyler yapıyorlar.
Yaşlı kızılderili homurdanmaya başlar, belli ki epeyce sinirlenmiştir.
-Onlarla konuştun mu?
-Hayır, beni görmediler. Ben büyük tepenin üzerinden onları izledim.
-O zaman yarın yanlarına git ve orada ne aradıklarını sor.
Küçük kızılderili ertesi sabah yola koyulur.Üsse varır ve beyaz adamlardan birinin yanına gidip;
-Burada ne yapıyorsunuz? diye sorar.
Beyaz adamlardan birkaçı küçük kızılderilinin başını okşarlarlar, ona gülümserler ve;
-Hani geceleri gökyüzünde parlayan birşey var ya, biz buradan onu seyrediyoruz.
-Ay’ımı? Peki ama neden?
Adamlar küçük çocuğun sorusunu yine gülümseyerek yanıtlarlar.
-İleride… çok yıllar sonra buradan oraya insanları götürebilmek ve orada yeni bir hayat kurabilmek için… Anladın mı?
Küçük kızılderili şaşkınlığını gizlemeye çalışarak “Anladım” der ve koşa koşa uzaklaşır.Öyle hızlı koşmuştur ki, kampa geldiğinde konuşamaz haldedir. Hemen büyükbabasının yanına gider ve kendisine söylenenleri bir bir anlatır. Yaşlı kızılderili torununun anlattıklarını dinledikten sonra iyice sinirlenir,bağırıp çağırmaya başlar.Ertesi sabah yine torununu yanına çağırır ,hayvan derisi üzerine kızgın bir çubukla ve kendi lisanınca yazdığı notu torununa uzatarak der ki;
-Bunu al, beyaz adamlara götür ve onlara de ki;” Bunu büyükbabam gönderdi… Oraya, yani Ay’a gittiğinizde bunu oradakilere verecekmişsiniz”
Küçük kızılderili kendisine söyleneni aynen yapar. Üs deki beyaz adamlardan birine notu verir, Büyükbabasının söylediklerini de iletir ve yine koşaradım uzaklaşır.
Üs çalışanları, belli bölümleri yakılmış deriparçasına bakıp bakıp saatlerce gülerler. Ancak aradan bir kaç gün geçtikten sonra, yaşlı kızılderilinin o notla, sözde ayda yaşayanlara nasıl bir mesaj iletmek istedigini merak etmeye başlarlar. Bu merak günden güne öylesine büyür ki,bir tercüman çağırmaya karar verirler.
Tercüman geldiğinde herkes bir araya toplanır ve merakla beklemeye başlarlar. Bu arada gülüşmeler ara ara devam etmektedir.
Tercüman deri parçasını eline alır , okur ve gözleri fal taşı misali açılmıştır . Herkes şaşkındır, gülüşmeler yerini iyiden iyiye meraka bırakmıştır.
Tercüman gözlerini kalabalığa çevirir ve der ki;
-Not aynen şöyle;
“Bu adamlara dikkat edin,elinizden topraklarınızı almaya geliyorlar!”

************* 

Şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk.

Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı madere geçtik, neşv ü nema bulacağız.

Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden inşâallah mu’cize-i Peygamberî ile, şimendifer-i kanun-u şer’iye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şer’iyeye fikren bineceğiz.

Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz.

Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler.

Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebadiye bineceğiz, geçeceğiz.

Belki câmi’-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-i İslâmiyenin ve istidad-ı fıtrînin ve feyz-i imanın ve şiddet-i açlığın hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz.

Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.

Tarihçe-i Hayat – 56

***************   

GENÇ KAMYONCU

   

Musa Yukarı, Salim Acar ve Veli

Başarır 1957 yılında İzmir’den Isparta’ya Bediüzzaman’ı ziyarete giderler. Isparta’da kaldıkları süre içinde Bediüzzaman’la görüşmeye muvaffak olamazlar.

Geceleri bir handa kalırlar. Han, geceleri tıklım tıklım dolu olurdu.

Farklı şehirlerden iş gereği Isparta’ya gelip bu handa kalanlar gece odalarına geçmeden önce gruplar halinde masa başında sohbet ederdi.

Genellikle sohbet konusu memleketlerinde yaşanan ilginç olaylar olurdu. Handaki gece sohbetleri, önemli bir radyo haberi dinler gibi herkes tarafından ilgiyle dinlenirdi.

Üç arkadaş handaki gece sohbetine sandalyelerini çekerek katıldılar. Masada oturan gençten biri üç arkadaşa hoş geldin diyerek onları sohbete çekti. Genç onlara nereden geldiklerini ve burada ne aradıklarını sordu.

Musa Yukarı, İzmir’den Bediüzzaman’ı ziyarete geldiklerini ama bir türlü Bediüzzaman’la görüşemediklerini söyledi. Genç, Musa’yı dikkatle dinledikten sonra üç arkadaşın yakınında bir yere sandalye çekerek otururdu.

Onlara “Siz Bediüzzaman’ı mı ziyarete geldiniz?” diye sordu. Musa, “Evet, onun ziyaretine geldik.” deyince gencin yüz çizgileri derinleşti.

Sonra anlamlı anlamlı üç arkadaşa baktı. Genç, sandalyesini onlara biraz daha yaklaştırdı: “Ben size başımdan geçen bir hadise anlatmak istiyorum!” dedi.

Hanın loş ışığı altında üç arkadaş gencin ağzından dökülecek kelimeleri merakla beklediler.

Genç: “Ben kamyon şoförü olarak çalışıyordum. Bir gün taksiyle yanıma tanımadığım üç kişi geldi. Benimle önemli bir iş konuşmak istediklerini söylediler. Onlara “olur.” dedim ve kimsenin bizi görmeyeceği bir köşeye geçtik. İçlerinden biri kısık bir ses tonuyla “memleketimizde Bediüzzaman adında zararlı bir âlim var.

Eğer onu öldürürsen sana elli bin lira para vereceğim. Senin işin, kamyonunla taksiye çarparak olaya kaza süsü vereceksin.” dedi. Bir an yerimde çivilenmiş gibi kaldım.

Birden hayatımın yoksulluk günleri gözlerinin önüne geldi. Paraya çok ihtiyacım vardı. İşi kabul ettim.

Bana çarpacağım taksinin rengini ve plaka numarasını verdiler. Onlara güvenebilmem için de parayı benim tanıdığım birine emanet olarak bıraktılar.

Paraya bir an önce kavuşmak için hemen işi bitirmek için yola çıktım. Daha önce üç adam beni taksinin geçeceği yol güzergâhına getirerek nerede kazayı yapacağını gösterdiler.

Daha sonra kazayı yapacağım yol güzergâhına geldim ve sabırla taksinin gelmesini beklemeye başladım.

Direksiyonun başında, gelen taksilere baktım. Beklediğim taksi bir türlü gelmiyordu.

Nihayet kâğıtta yazılı renkte bir taksi uzaktan görününce anahtarı çevirdim. Taksi biraz daha yaklaşınca plaka numarasından da emin olunca hemen gaza bastım.

Beklediğim taksi birden yolun sağ tarafına çekildi ve durdu.

Taksiden genç biri indi.

Taksinin yol kenarına çekildiğini görünce ben de frene basarak yavaşladım.

Taksiden inen genç yolun sol tarafına geçti ve bir yolcu gibi bana durmam için elini kaldırdı.

Ne oluyor diye frene bastım ve gencin önünde durdum. Kamyonun kapısını açtım:

 “Buyur ne var?” dedim. Genç,

“Hoca Efendi takside seni çağırıyor.” dedi. Bir an durakladım.

Kendi kendime acaba hoca efendi benim onun canına kast ettiğimi mi öğrenmiş diyerek korku içinde biraz bekledim.

Sonra yavaş yavaş kamyondan indim. Şaşırmış ve merak içinde karşıya geçtim. Taksinin yanına yanaştım. Hafif eğilerek açık taksi camından içeriye baktım. Başında sarığı, yüzü nurlu hoca efendi de başını camdan çıkarınca onunla göz göze geldik.

Hoca efendi bana “Oğlum ben memlekete zararlı bir hoca değilim. Sana yanlış bilgi verdiler. Bu teşebbüsünden vazgeç.” dedi.

Hoca Efendi’nin yumuşak, şefkat dolu sesi bana öyle sıcak ve samimi geldi ki yüreğimi iki eline almış gibi kendimi ona yakın hissettim.

Hoca Efendi’nin o sözlerinden sonra kamyon çarpmış gibi darmadağın oldum” diye o günü anlattı.

O gece handa masa başındaki üç arkadaş donmuş birer ağaç gibi sessizce onu dinlediler.

Genç kamyoncu: “Eğer o an

bana para teklif eden o üç kişiyi görseydim üçünü de acımadan kamyonumla ezerdim.” dedi.

Kamyoncu genç, olayı anlatırken öyle heyecanla ve korku içinde anlatıyordu ki Bediüzzaman’dan çok etkilendiği her halinden anlaşılıyordu.

Üç arkadaş, Bediüzzaman’la ilgili hadiseyi dinledikten sonra kendi aralarında:

 “Bu ziyarette Bediüzzaman’ı göremedik ama bu hatırayı dinlemek geldiğimize değdi.” dediler.

       #Kaynak: Ömer Özcan- Ağabeyler Anlatıyor-2-            O Meraklı YOLCU

 

**************   

Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış.Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları.

Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. “Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor” demiş aslanlardan birisi. “Evet” diye tasdik etmiş diğerleri.

“Nereye gideriz” diye düşünürlerken “Bir dakika” diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa. Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan.

“Hayır” demiş, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi.”

İnanmamış kimse ona ama “Haydi bir şans verelim ne çıkar” diye düşünmüşler.

Topal aslan elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına. Öküzlerin lideri olan boz öküz sormuş ne istediğini.

Topal aslan “Saygıdeğer öküz efendiler” diye başlamış lafa:

“Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet size defalarca saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden… Onun rengi gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz. Bunların hepsi sarı öküzün suçu. Verin onu bize, siz kurtulun biz de barış içinde yaşayalım!”

Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı benekli öküz “Olmaz” demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.

Zavallı sarı öküz teslim edilmiş aslanlara. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki! Bütün sürünün selameti için bir öküz. Gerekliymiş bu.

Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki? Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra.”Acıktık !” demişler

Topal aslan boz öküzün yanına giderek “Selam !” diye girmiş söze:

“Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Yalnız buraya bunu söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var!..”

“Nedir?” demiş boz öküz merakla.

“Şu sizin uzun kuyruklu öküz” demiş topal aslan ve devam etmiş:

“Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğu salladıkça bizim de aklımız başımızdan gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Gelin verin onu bize bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve huzur içinde iki taraf da hayatını sürdürsün.”

Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de “Verelim gitsin” demişler…

İstişare daha da kısa sürmüş bu defa. Dışlamışlar uzun kuyruğu sürüden.

Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara.

Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar, alabildiğince güçlenmişler.

Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler.

Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. “Verin bize şu öküzü sonra karışmayız” derlermiş sadece.

Zavallı öküzlerin “Hayır” diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde. Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.

“Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük?” diye sormuş biri boz öküze. “Biz” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek, “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu kavgayı!.”

**************   

MEHMET ÖZÇELİK

8-6-2022

No ResponsesHaziran 8th, 2022

Yoruma kapalı .