TARİHÇİ GÖZÜNDEN

TARİHÇİ GÖZÜNDEN

“Yakın tarihimizde birçok menfi cereyanın yuvalanıp neşv-ü nema bulduğu yer, Selanik’tir. İttihat ve Terakki Cemiyeti orada kurulup gelişmişti. Umumi Merkezi Selanik’ti. Meş’um Hareket Ordusu da İstanbul’a oradan gelmiştir. Çünkü Sultan Bayezid Endülüs katliamından kaçan Yahudileri oraya yerleştirmişti. Bu durum bize asıl menfi amili tesbit için bir ipucu değil midir?!”[1]

Geçmişten günümüze uygulanan birçok şey, bugünde olduğu gibi, başka yerde pişirilip, buralarda uygulanmıştır.

Kirli şeyler ve kirli kimseler, bu temiz toprakların mahsulü değildir.

Harf devrimleriyle bu imparatorluğun bir yandan Araplarla ve bir yandan da Türklerle bağlantıları koparılmıştır.

“Ruslar 1 926’da Bakü’de bir Türkoloji kongresi topladılar. Bu kongrede alınan bir kararla Rus esiri Türkler’ e Latin alfabesinin kabulü mecburi bir hale getirildi.
Ertesi yıl Rus esiri Türk topluluğu için 27 çeşit alfabe kabul edilmiştir. Ruslar bu hususta bir kongre de Taşkent’te topladılar (1928).
Dikkat oluna ki; aynı din, dil ve kültüre sahip Türk topluluğuna birbirinden farklı 27 çeşit Latin asıllı alfabe kabul ediliyordu. Bilahare Türkiye Latin alfabesini kabul
edince Ruslar bu defa Latin alfabesi yerine Kiril asıllı alfabeler ikaame ettiler. Maksad, Türkler ‘in birbirleri ve Türkiye Türklüğü ile aralarında bir anlaşma imkanı olmasın!
1925 – 28 arasında Türkiye ‘deki Azeri münevverler, şiddetle Latin harfleri taraftarlığı yaptılar. Böylece Ruslar tarafından Azerbaycan’ da Latin harflerinin mecburi kılınmasıyla ülkelerinin Türkiye ile irtibatlarının kesilmesi tehlikesini önlemek gayesini güdüyorlardı.

Bernard Lewis’e göre:
” Yazının Latinleştirilmesi fikri, farklı nedenlere dayanmakla beraber Mustafa Kemal’in politikasına iyice uyuyordu. O ‘nun görüşünde Latin alfabesi Azerbaycan Cumhuriyeti ile bir bağdan çok Osmanlı İmparatorluğu ‘na karşı bir engeldi. Göründüğüne göre, yeni yazıyı öğrenip, eskisini unutmak suretiyle, geçmiş gömülüp unutulabilecek ve yalnız yeni Latin harfleri Türkçe ‘de ifade edilen fikirlere açık yeni bir kuşak yetiştirilecekti.
Yeni yazı Kasım 1928 ‘de resmen kabul edildi ve eski Arap yazısı yeni yıldan itibaren yasaklandı. Geçmişe karşı bu büyük engelin dikilmesi, dil reformu için yeni ve görülmemiş bir fırsat yarattı ve ta başından beri bu fırsattan yararlanma niyeti açık hale geldi. “[2]

Batı Arap dünyası ile bağımızı koparmaya çalışırken, Rusyada Türk dünyası ile bağımızın koparılmasına gayret gösteriyordu.

Harf inkılabı ile de bu her ikisine çanak tutulmuş oldu. Böylece İmparatorluk temeline bomba konuldu.

“1947 Yılı’nda, İstanbul’da münteşir “Büyük Doğu Mecmuası “na yazdığı bir mektupta Rusya’da geçirdiği uzun ve tehlikeli maceralardan bahsederek; “Türk Dil İnkılabını, bizzat meydana getirenler ve emredenler yoluyla değil de, onların arasına sürdükleri gizli ajanları vasıtasıyla destekleyen ve planlayan Moskova ve “Polit Büro”dur.
Bana bu haberi veren de aynı Büro azasından bir Türktür” diyen Rıza Çavdarlı bizzat şahid olduğu hadiselerle Rus komünistliğinin Türkiye’de lisan inkılabını nasıl tahrik ve
teşvik ettiğini açıkça ortaya koymuştur.”[3]

Aziz Bekof şöyle diyordu:” “Polit Büro”da 1927 senesinde bir karar verildi. Karar şöyleydi:
Türk gruplarını birbirinden ayırmak için onlarda dil ayrılı­ğı vücuda getirmek şarttır!.. Bu ayrılık da ilk defa kendisini Türkiye ‘de göstermelidir!. . Ben o vakitler Türkiye ‘de maruf komünistlerin “milliyetçi ” namı altında Türk Dil ve Tarih Kurumu ‘na girdiklerini biliyordum. Bunlar Moskova ‘nın ve “Polit Büro”nun direktifleri altında çalışıyorlardı.
Türk Dillerini birbirinden ayırma hakkında da şöyle bir karar çıkarılmış ve şu esas prensipler kabul edilmişti:
1- Türk Dili ‘nde halk dilinden toplanan kelimeler peçesi altında uydurma tabirler kullanılacak, Arapça ve Acemce ‘den kaçılacaktır.
Çünkü aynı Arap ve Acem kelimeleri, Özbekler ‘de, Tatarlar ‘da, Başkurtlar ‘da da vardır Bu yerleşmiş kıvam, tam bir dil birliği vücuda getiriyor.
2- Yeni Türkçe “Dede Korkut ” kelimelerini almalı: fakat bu kelimeler bile tadile uğratılmalı ve yepyeni bir lehçe ile ifade edilmelidir.
3- Bunun için yeni Türk Dili ‘nin bütün geçmişini aramak lazımdır.
4- Arapça ve Farsça kelimelere karşılık aranacak, bu karşılıklar bulunamadığı takdirde, eski Türk Dili köklerinden geliyormuş gibi yeni kelimeler icad edilecektir.                      5- Bunun ile, Dil Cemiyeti uğraşacak; icad edilen yeni Türkçe ‘yi bu cemiyet bir kılavuzla gösterecektir.
6- Türkçe karşılığı bilinen, herkesin kullandığı sözler yeni Türk Dili hududları haricinde bırakılacaktır.
7- Bu yeni dile, bugün kullanılmayan eski kitaplarda rast gelinen (mesela Yunus Emre nin şiirlerindeki Türk kelimeleri gibi) kelimeler katiyyen girmeyecektir Her şey tam bir sun’iliğe ve köksüzlüğe gidecektir,
8- Yeni kelimeler icadı yoluna gidilmesi lazımdır,
Bunlar halkı avutacak bazı prensip ve kaideler ortaya çıkarılarak yapılmalıdır,
işte “Polit Büro”nun planı!. ,”[4]

-“İnönü, Ulus Gazetesi ‘nde yayınlanan hatıratında açıkça ifade ederek: “Harf İnkilabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz Okuma yazma kolaylığı Enver Paşayı tahrik eden sebebdir. Ama harf İnkilabının bizde tesiri ve büyük faydası kültür değiştirmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk”[5]

Böylece yeni bir beşeri din ihdas olunuyordu.

-Din Dili Dinin Dili -Dinin Lisanı Ve Lisanın Dini.

*******************

“Bana müceddidlik geldi. Ben kabul etmedim. Müceddidlik, Sultan Abdülhamid’e olsun, dedim!”[6]

-Merhum II. Abdulhamid kendi zamanında anlaşılamamış, arkasından Rızâ Tevfik BÖLÜKBAŞI gibi ruhaniyetinden istimdat edilirken, onun devri mumla aranır olmuştur.

“Padişahım! Gelmemişken yâde biz,
İşte geldik senden istimdâde biz,
Öldürürler başlasak feryâde biz,
Hasret olduk eski istibdâde biz.
Dembedem coşmakta fakr ü ihtiyaç
Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç.
Memleket mâtemde, öksüz taht ü taç.
Hasret olduk eski istibdâde biz.”

-Bu millet bir asırdır Merhum Sultana ve ailesine yapılanların vebalini yüklenmiştir.

Ah çekiyoruz. Ahı çekiyoruz.[7]

Zira;

“O’nun bir oğlu Abdurrahim Efendi Paris’te aç kalıp intihar etmiş, diğer oğlu ise
Marsilya’da açlıktan ölüp, cesedi denize atılmıştır.
Benzer fâciâlar saymakla bitmez. Hadi bunlar yurd dışında oldukları için irtibat sağlanamadı diyelim. Fakat 1952’deki kısmî afvdan istifâde ederek ömürlerinin bakiyesini İstanbul’da geçiren Müşfika Kadın efendi, Ayşe ve hele Şâziye Sultan’a kim
vefakârlık göstererek bir el atabilmiştir. Şekerci Hacı Bekir’in Cihangir’de verdiği iki odalı bir evde, merhum Vehbi Bilimer’in tahsis eylediği cüz’i bir maaşla kût-u lâyemût yaşayan Şâziye Sultan ve diğerleriyle ilgili fâciâlar…” [8] küçümsenecek cinsten değildir.

-“Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin Sultan II. Abdülhamid’i senâ eden pek çok beyânını, O’nun yakınlarından ve damadı olan Kemal Kaçar Bey’den naklen ve defaatle dinlemişizdir ki, bunlardan bir ikisini nakledelim:
Süleyman Hilmi Tunahan, Şeyh Sirâceddin Hazretleri’ne mensubiyetinden dolayı müridlerine Sultan Abdülhamid Han’ı her vesile ile medh u senâ eder ve:
“-O, sizin mânen amcanız mesâbesindedir!..” dermiş. Buna bir de şunu ilâve edelim:
Süleyman Efendi Hazretleri’nin “Tesbihçi Dede” denilmekle meşhur olan yetişmiş bir müridi vardı. II. Meşrûtiyet’in ilânı sırasında Sultanahmed Meydanı’nda yapılmakta olan şenliğe gidip bakmak istemiş. Süleyman Efendi, kendisine:
“-Olur, git, bak!.. Ama üzüleceksin. O şamatacıların en önünde Hızır aleyhisselâmı göreceksin!..” demiş ve ilâve etmiş:
“O büyük velî (yani Sultan Abdülhamid) baş rolde Hızır (a.s.)ınm olduğuna vâkıf bulunduğu için Selânik’ten gelen “Hareket Ordusu”na karşı kılını kıpırdatmamıştır.
Şâyân-ı hayrettir ki, kendisinin en yakını olan bir kimseden (Kemal Kaçar), Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin bu beyânına muttali olduktan az bir müddet sonra bu gerçeğin o büyük Sultan tarafından da aynen ve yazılı olarak ifade edilmiş olduğunu hayretle öğrendim.”[9]

-““Çanakkale Harbi sırasında İstanbul işgal tehlikesi altına düştüğünden o sırada Beylerbeyi Sarayı’nda menkûb olan Sultan II. Abdülhamid’i, hükümet, Anadolu içlerine nakletmeyi düşünmüş ve bu maksatla Talat Paşa, yanma Meclis’i temsil etmek üzere bir meb’us arkadaşını alarak Hünkâri ziyarete gitmiştir. Sultan II. Abdülhamid, bu teklifi şiddetle reddetmiş ve ziyaretçilerine dehşetli bir siyâset dersi vermiştir:
“Beylerbeyi Sarayı’ndan sandalla ayrılan Talat Bey, refikine:
“-Azizim!..” dedi. “Bu adamı tahttan indirmekle büyük hata etmişiz. Bunu takdir etmek de bir meziyettir. ”[10]

-“İbnül-Emin,[11] bir dipnotla:
“Adaleti tahkir etmesi, âsî Ermenileri tedib etmek istemesinden mütevelliddir, değil mi, “Kızıl Sultarı”cı kızıl!., “cevabını vermiş bulunmaktadır. (İbnüT-Emin- a.y.) Bu çirkin “Kızıl Sultan” tâbirini sonradan maâlesef meşhur Fransız tarihçisi Sorel de kullanmıştır.”[12]

-“Cennetmekânın, başı ucunda bir tuğla bulunurdu. Onu hiç yanından eksik etmezdi. Uykudan uyanınca hemen teyemmüm eder, ondan sonra musluğa kadar gider abdestini alırdı. Abdestsiz yere basmazdı.”[13]

-“İngilizler birtakım adamlar bularak, Halife’nin Kureyş Kabilesi’nden olması lâzım geldiğini, Osmanlılar’ın “Halife” sıfatını taşıyamayacaklarını iddiâ eden kitaplar yazdırdılar. Bazı Arap kabilelerini ve bu arada Şerif Hüseyin’i elde etmek sûretiyle Arap Âlemi’nde Sultan II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesinden sonra da tahriklere devam etmişlerdir.

İngilizlerin bu maksadını bilen Sultan II. Abdülhamid, Şerif Hüseyin’i İstanbul’da tutuyordu. İttihatçıların, müteselsil gafletinden biri de, O’nun Hicaz’a gitmesine ve orada bir isyan çıkarmasına imkân vermiş olmalarıdır.

Sultan II. Abdülhamid, bütün bu İngiliz faaliyetlerine karşı İslâm Dünyası’na Fas’tan Hindistan, Çin ve Japonya’ya kadar çeşitli hocalar göndererek İngiliz propagandalarını akım bırakmak hususunda insanüstü bir gayret sarf etti. Eğer Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilmemiş olsaydı, Siyonizm’in oyuncağı olan İttihad Terakki mârifetiyle gerçekleşen kopmalar aslâ vâki olamazdı. Çünkü Sultan II. Abdülhamid’in “Hilâfet Siyâseti” geniş müslüman kitleleri öylesine tesir altına almıştı ki, halkın bu hissiyâtı karşısında İngiliz altınlarıyla cezbeye gelerek taht ve tâc peşinde koşan Şerif Hüseyin gibi mahdud kimselerin arzusu ile halka rağmen bir kopma gerçekleşmezdi.”[14]

-“Misyonerler, bütün faaliyetlerini Rum ve Ermenilere yönelttiler. Baş­langıçta Ermeni Kilisesi buna direndi. Fakat 1850’de Türk Hükümeti, Protestan Ermeni Kilisesi’ni tanıdı. Fakat Amerikan Misyonerleri’nin en büyük başarısı, “Robert Kolejleri” vâsıtasıyla oldu.
İstanbul’daki kolej, 1840 yılında, Cyrus Hamlin tarafından kuruldu. Sonradan “Robert Kolej” adını aldı. İlk talebelerin hepsi de ermeni gençlerden müteşekkildi. ”
“…Kapitülasyonlardan istifade eden «Amerikan Misyonerleri» tamamen Osmanlı Devleti’nin aleyhinde çalışıyorlardı. Bunlar, Ermeniler’in Gregoryan (Lusavoriçagan) Kilisesi’ni, Protestan yapmaya uğraşıyorlardı.
Amerikan Protestarilanna göre, «Müslümanlar kâfirdir.» Bu yüzden, onların aleyhinde sistemli propaganda yapıp insan kasabı oldukları efsânesini yayıyorlardı. Ermenilere ise, sunî olarak evliyalık payesi veriyorlardı. ” (The Rebirt Turkey-Clair Price)
“…Misyonerler tamamıyla din tesirinde kalarak Ermenileri Müslümanlara karşı hazırladılar, dinamit yapmasını öğrettiler ve her fırsatta onları İslâmlar’a karşı kullandılar.” [15]

-“Malumdur ki, Sultan Abdülhamid-i Sânî hal’inden sonra Osmanlı hükümeti idâresi tam mânâsıyla Siyon-Yahudi cemiyetinin «İttihad ve Terakki» nâmındaki teşkilâtına tâbi ümerâ ve ricâl eline geçti.
1325 senesi Teşrin-i Evveli’nin hatırımda kalmayan bir gününde «İttihad ve Terakki» Selanik’te bütün şubelerinin katılmasıyla büyük bir kongre yaptı. Bu umûmî kongrenin hâricinde erkân ve rüesadan mürekkeb heyet, ayrıca gizli bir celse tertip eyleyip Siyon Cemiyeti’yle ona bağlı Şark Yahudi Mason Locası’nın:
«Bundan sonra Türkiye nasıl idare olunacaktır?» sorusuna aşağıdaki dört maddelik karar ile cevap verdiler:
1-Bundan sonra Türkiye’nin idâresi; Türkiye’de dinin nüfuz ve kuvvetini kırmak sûretiyle;
2- Türkiye’nin mâlî ve iktisâdi kaynaklarının mason biraderler arasında taksim edilmesi sûretiyle;
3- Hilâfet’i saltanattan ayırarak zaafa uğratmak sûretiyle;
4- İmkân bulununca Cumhuriyet ilân edilmek ve Osmanoğullarının yıkılmak sûretiyle» idare olunacaktır.”[16]

MEHMET ÖZÇELİK

29-06-2022

 

 

[1] Boykot. KADİR MISIROGLU.sh.34-35.

[2] Age.sh.48-49.

[3] Age.53.

[4] Age.57-58.

[5] Age.61.

[6] SAYDA-İ TÂGİ (k.s.a3)M. Hanefî Mert- Ariflerden İnciler, İstanbul, 2003, sh:269. Bak. KADİR MISIROĞLU-BİR MAZLUM PADİŞAH:SULTAN II. ABDÜLHAMİD.sh.8.

[7] http://www.tesbitler.com/2020/05/12/ah-cekiyoruz-ahi-cekiyoruz/

[8] Age.26-27,139

[9] Age.29-31.

[10] Bkz. Refî Cevat Ulunay, Bu Gözler Neler Gördü, İstanbul, 2004, sh: 21,Age.32.

[11] Son Sadrazamlar, sh: 1288.

[12] Bkz: Ahmet Reşit Rey-Gördüklerim, Yaptıklarım, İstanbul 1945, sh: 14 vd.”Age.138.

[13] Age.142.

[14] Age.155-156.

[15] Forein Affairs, c: 7, sh: 398, E. M. Earle,Age.324.

[16] Mevlânzâde Mehmed Rıfat ,Türkiye’yi Yıkan Yahudiler, Köstence, 1923, sh: 8 vd. 594 Dr. Rıza Nur- a.g.e., sh: 220,Age.508-9.

 

No ResponsesHaziran 29th, 2022

Yoruma kapalı .