SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER İNGİLTERE

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER

İNGİLTERE

Dünyada Türk milletinin dışında, geçmişi kirli ve vahşet içerisinde olmayan bir millet ve devlet yok gibi…

Dünya devletlerinin sicili kirli…

“2. Dünya Savaşı sonrasında sömürgelerinden çekilen Batılı devletler yerlerine bıraktıkları diktatörlük rejimleri ve bağlayıcı antlaşmalarla kıtadaki kazanımlarını sürdürecek zemini hazırlamıştır. Uzun yıllar boyunca destekledikleri diktatörleri, bugün “Arap Baharı” süreci ile tasfiye sürecine giren küresel sistem, Asya ve Afrika coğrafyasında control alanlarını yeniden dizayn etme kaygısıyla hareket etmektedir.
Küresel sistem bu yöndeki politikalarını sürdürürken “insan hakları”, “demokrasi”, “özgürlük” gibi kavramlar üzerinden politika geliştirmekte, insan hakları örgütleri, sivil
yapılanmalar, medya, kültür-sanat kurumları ve uluslararası merciler de bu doğrultuda kullanılmaktadır. Küresel aktörler, kendileri açısından tehdit olarak algılanan devletleri yine bu söylemlerle hedef almakta ve dünya kamuoyunda bu yönde bir algı oluşturmaya çalışmaktadır.

…Dünyanın en zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip kıtası Afrika’nın, bugün açlık yüzünden her gün binlerce insanın yaşamını yitirdiği bir kıtaya dönüşmesi, Batı’nın sömürge hareketinin sonuçlarından sadece biridir. Küresel sistemin siyasal, kültürel, ekonomik ve askerî politikalarıyla derin bir kaosa sürüklenen kıtada, salgın hastalıklar, açlık, kıtlık, insan ve organ kaçakçılığı sebebiyle her yıl milyonlarca
insan ölmektedir.

…Soğuk Savaş sonrasında Balkanlar üzerindeki güç mücadelesi, Avrupa’nın ortasındaki ülkede işlenen bir soykırıma sebep oldu. Bir tarafta ABD, bir tarafta Avrupa devletleri, bir tarafta ise Sırpları kullanan Rusya’nın el birliği ile üç yıllık
işgal boyunca ülkede 250 bin masum sivil hayatını kaybetti, yüzbinlerce çocuk yetim kaldı, on binlerce kadın tecavüze uğradı. Ve bütün bunlar dünyanın gözü önünde oldu…

…Körfez Savaşı (1990-1991) sonrasında sürdürülen uluslararası ambargolar sebebiyle ülkede 1 milyondan fazla insanın hayatını kaybetti.
Akabinde 11 Eylül 2001 sonrasında gerçekleştirilen işgalle birlikte yine 1 milyondan fazla insan yaşamını yitirdi, 4 milyon insan hayatta kalabilmek için ülkesini terk etti, 5 milyon çocuk yetim kaldı. Bugün gelinen noktada ülkem etnik ve mezhepsel bölünmenin eşiğine getirildi.

…18. yüzyılın sonlarından itibaren İngiltere, 20. yüzyılın ortalarından itibarense Myanmar yönetimi ve Budist milisler, yüzyıllardır vatanım olan topraklarda sürdürdükleri soykırım ve asimilasyon faaliyetleriyle, yüzbinlerce insanın yaşamını yitirmesine, milyonlarcasınınsa mülteci konumuna düşmesine yol açtılar. Bugün Myanmar topraklarında yaşam mücadelesi veren Arakanlılar siyasi temsil ve ekonomik faaliyetlerden yoksun, yerleşim yerleri tehdit altında, evlenmeleri ve çocuk sahibi olmaları ise zorlu şartlara tabi.

…Değerli madenlere, jeopolitik ve jeostratejik bir konuma sahip olan ülkede, özellikle sorunlu bölge olan Arakan eyaleti, zümrüt, yakut, petrol, pirinç ve kereste bakımından
zengindir. Ülkenin başlıca doğal kaynakları ise petrol, kereste, kalay, antimon, çinko, bakır, tungsten, kurþun, kömür, mermer, kireçtaşı, değerli taşlar, doğalgaz ve hidroenerjidir.
Uluslararası ticaretin işleyişi bakımından çok büyük stratejik öneme sahip olan Myanmar, özellikle petrol taşıyıcılığı noktasında körfezden gelen hatların dağıtımı açısından merkezî bir noktadır ve bu yönüyle Çin için hayatî öneme haizdir.

-Bu islam ülkelerinin Neden zulme maruz kaldıkları belli oluyor değil mi?

…Şiddet olayları 1990’lı yıllarda yine tırmanışa geçti.
Yüzbinlerce Arakanlı yine saldırıya uğradı, evleri yakıldı, kadınları, kızları ve küçük çocukları kaçırılmaya başlandı.
Çareyi yine Bangladeş’e göç etmekte bulan Müslümanlar yine ilkel sal ve botlarla Bangladeş’e mülteci olarak gelmek zorunda kaldılar. Boşalan yerlere dışardan getirilmiş olan Budistler yerleştirilmeye başlandı. Bölgeye yerleşen Budistlere para yardımının yanısıra, birçok imtiyazlar da verildi.

…Bugün Myanmar resmî güçlerinin Arakan halkına karşı giriştiği sistematik soykırımın yanısıra, devlet destekli Budist terör örgütü ‘Lon Thein’ de Müslümanların köylerine ve işyerlerine saldırmaya devam etmektedir. Budist teröristler tüm bölgeyi Müslümanlardan arındırmayı amaçlamaktadır.
Ölen, yaralanan, tecavüze uğrayan ve kaçırılan kızların, çocukların ve insanların tam olarak sayıları bilinmemektedir.
Şiddet olaylarını gerçekleştirenlerin bir kısmı askerî güvenlik güçleri, diğer kısmı ise devlet destekli Budist çetelerdir.
Yaşanan süreçte şiddet olaylarının asıl kurbanları Müslümanlar olmasına rağmen, gözaltına alınan ve suçlu olarak lanse edilenler de yine Rohingya Müslümanlarıdır.

…Bangladeþ’te mülteci ya da kaçak göçmen olarak bulunan 1.5 milyon insan, Myanmar yönetiminin acımasız politikaları ve başta BM olmak üzere, dünyada adalet ve huzurun teminatı olduğu iddiasındaki kurum ve devletlerin duyarsızlığı sebebi ile, yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide hayatlarına devam etmektedirler.

…İNGİLTERE: Kızılderili atasözünde; ”Bir suda iki balık kavga ediyorsa, oradan beş dakika önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.”

 Ortadoğu jeopolitik açıdan, her zaman Batılı devletlerin ilgi odağı olmuştur. Yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından büyük bir zenginliğe sahip olan Ortadoğu, eski çağlardan bu yana farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış, birçok etnik gurubu içinde barındırmıştır. Bölgenin en önemli özelliklerinden biri, üç kıtayı birbirine bağlayan bir kesişme noktası olması ve zengin petrol rezervlerine sahip olmasıdır.

…Batılı devletlerin uzun yıllar süren sömürge yarışından en çok nasiplenen devletlerden biri de hiç şüphesiz İngiltere. Ortadoğu, tarih boyunca stratejik konumu itibarıyla sömürgeci devletlerin odak noktası olurken, İngiltere açısından bölgenin önemini arttıran farklı özellikler de bulunuyordu. İngiltere’nin sömürgesi olan Uzakdoğu bölgesine giden yollar Ortadoğu’dan geçtiğinden; ülkenin politikasını, “sömürgeleriyle, bu sömürgelere giden yolların güvenliğinin sağlanması” düşüncesi oluşturmuştu. Bu düşünce ile izlenen politika Ortadoğu ve Osmanlı topraklarının bağımsızlığının korunmasına uygun düşüyordu çünkü Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası, İngiltere’nin menfaatlerini olumsuz yönde etkileyecekti.

…İngiltere’nin Ortadoğu’da faaliyet alanını büyük ölçüde ilgilendiren bölgelerden biri de hiç kuşkusuz Musul’du. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Mondros Mütarekesi’nin; “İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır” şeklindeki 7. maddesine dayanarak bölgeyi işgal etti.

…İngiltere, Ortadoğu’da yaşanan hemen her tür krize ya bizzat katıldı ya da dolaylı yollardan destek verdi. Bunun başlıca örneklerinden biri, İsrail’in yıllardan beri süregelen Filistin işgali ile ABD’nin 11 Eylül sonrası Irak ve Afganistan’ı işgalidir. İngiltere, ABD’nin ‘demokrasi ve özgürlük’ söylemiyle başlattığı işgalde hem askerî hem de ekonomik alanda büyük bir rol üstlenerek işgalin faillerinden oldu.

…1. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında gözünü dünyanın en stratejik noktalarından biri olan Ortadoğu’ya ve onun zengin petrol yataklarına diken İngiltere, başta Musul, Kerkük ve Filistin olmak üzere pek çok önemli bölgeyi işgal etti.

…18. yüzyıl boyunca Hindistan, İngilizler tarafından sömürüldü.

…İngiltere’nin Hindistan’daki sömürge yönetimi, yaklaşık 25 milyon insanın yaşamını yitirmesine neden oldu.

…16. yüzyılda Hindistan’ı istilaya başlayan İngiltere, dünyanın en köklü medeniyetlerinden birine ev sahipliği yapan bu coğrafyayı yaklaşık 400 yıl sömürdü. Sosyal, ekonomik ve kültürel yapıyı çökerten uygulamalarına yüzlerce yıl devam eden
İngiltere, ardında dilini, kimliğini, kültürünü, geçim kaynaklarını kaybetmiş bir coğrafya bıraktı.

…Başta İngiltere olmak üzere, sömürgeci güçler tarafından sömürülen Avustralya
kıtasında, yerli Aborjinler soykırıma uğratıldı. Kıtanın asıl sahipleri olan Aborjinleri ‘hayvan’ olarak kabul eden İngiliz işgalci güçler, ‘yerlilerin avlanmasını’ serbest bırakarak katliamlara davetiye çıkarttı. Bugün Aborjinlerin %90’ı soykırıma tabi tutularak katledilmiş bulunuyor.

…Emperyalist güçlerin gözdesi Afrika’nın sömürgeleşmesinde en büyük payı
İngiltere aldı.

…İngiltere’nin, bugün hala dünyanın büyük bir bölümüne yayılmış olan sömürge eyaletleri bulunuyor. Bu eyaletler şunlardır:
Karayipler’de Bermuda Saint Lucia, Saint Vincent, Man Adası, Channel Adaları, Guernsey Baılıwıck Adaları, Antiqua, Dominica, Gilbert Adaları, İngiliz Hint Okyanusu Toprakları, Pitcorin Adaları, Hong-Kong, Antartik Toprakları, Saint Helena, Ascension, Tristan’da, Cunh Solomon Adaları, Turks ve Caicos Adaları, Tuvalu.

…Sömürge tarihinin en önemli figürü olan İngiltere, 19. Yüzyılda Mısır’dan Güney
Afrika sahillerine uzanan dev bir sömürge imparatorluğu kurmuştu.

Yüz yıl önce bir bakanlığının adı ise, Sömürgeciler bakanlığı.

…İngiltere’nin insanlık dışı eylemlerinden biri de, sömürdüğü ülkelerde de vaktiyle yaygın olarak gerçekleştirdiği çocuk ticareti. İngiltere’nin, sömürdüğü ülkelerdeki çocukları ailevî bağlarından ve kültürlerinden kopararak göçe zorladığı ortaya çıkarıldı.
İngiltere, sömürgecilik döneminde uyguladığı bu ‘zorunlu çocuk göçü’ politikasını, I. Dünya Savaşı sonrasında yeniden uygulamaya koyarak, yoksul ailelerin çocuklarını daha iyi bir geleceğe hazırlamak bahanesini kullandı ve yüzlerce çocuğu çalışma kamplarına yolladı.

2 Ekim 1923, İstanbul’a 13 Kasım 1918’de gelen ve 16 Mart 1920’de kenti tamamen işgal eden İtilaf Devletleri’ne ait son birliklerin, Dolmabahçe rıhtımından gemilere binerek kenti terk etmesinin tarihidir.

İşgal kuvvetlerinin İstanbul’u terk etmesinde en büyük nedenlerin başında Bediüzzaman Said Nursî’nin işgalcilere karşı gizlice neşredilip el altından dağıtılan “Hutuvat-ı Sitte” adlı eseri gelmektedir.

Said Nursi, o dehşetli günlerde Anadolu’nun dört bir yanı işgalci kuvvetlerle sánldığı bir sırada, başta Ingiliz olarak istilacılann yüzlerine tükürürcesine matbaa lisânıyla, İslâm’ın izzet ve şerefini haykıran ve şehâmet-i îmaniyesini çekinmeden izhar etmiştir.

Kaynak:TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katlimalar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

Tarihten-bugüne-rusya-ihlal-karnesi-raporu-

Tarihten-bugüne-ülke-ihlal-karneleri-Almanya-

Tarihten-bugüne-ülke-ihlal-karneleri-Hollanda-

Tarihten-bugüne-ülke-ihlal-karneleri-İsrail-

Yirminci-yüzyılda-soykırım-ve-katliamlar-

Soykırımları-unutma!-

Sömurgeden-soykırıma-Arakan!-

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/04/120418_uk_colonial_files

https://www.risalehaber.com/iste-said-nursinin-tukurun-dedigi-anglikan-kilisesi-mektubu-265433h.htm

 

No ResponsesAğustos 14th, 2018

KİRLİ GEÇMİŞİ VE GELECEĞİYLE ABD

KİRLİ GEÇMİŞİ VE GELECEĞİYLE ABD

Dünyada Türk milletinin dışında, geçmişi kirli ve vahşet içerisinde olmayan bir millet ve devlet yok gibi…

Dünya devletlerinin sicili kirli…

Bunların başında da sınırlı geçmişine rağmen en fazla sicili bozuk ülke Abd-dir.

Abd-nin bugünlerde üzerimize hırlamasındaki en önemli sebeplerden bir kaçı;

Bizdeki kredisini bitirmesi ve içteki ve özellikle ordudaki kozlarını kaybetmesi, Fetö gibi B planının sonuçsuz kalması, bizdeki kontrolünün kaybedilmesi veya kaybedilme tehlikesi içerisinde olarak başta Rusya gibi ülkelere kaptırmasıdır.

Yüz yıldır kaptırmamak için her sahtekar yolu deneyen Abd, bu gün farklılıklar ve kirliliklerin ortaya çıkmasıyla yalanı çuvala sığmamaktadır.

Bizdeki kredi ve desteğini kaybeden Abd şuursuz ve hukuksuz saldırısını sürdürmektedir.

Amborgo amacıyla bize gönderdiği 8 şartta da bu durum görülmektedir:

ABD, Türkiye’ye 8 şart koştu!

Yaptırım konulmaması için İran’a 3 şart dayatan ABD’nin NATO müttefiki Türkiye’ye 8 şart dayatması dikkat çekiyor.

İşte Washington adeta Türkiye’nin tapusunu istediği o şartlar:

  1. Papaz Brunson dahil 15 Temmuz darbe girişiminde rol alan 20 ajanın ivedi serbest bırakılması. ABD, Özellikle Brunson’ın tahliyesi için 15 Ağustos Çarşamba gününe kadar Ankara’ya süre verdi.
  2. Türkiye’nin İran’a kapsamlı ambargo uygulaması.
  3. Rusya’dan S400 satın alınmaması.
  4. Ankara’nın Kudüs politikasını gözden geçirmesi.
  5. Kıbrıs Adası etrafında doğalgaz ve petrol aramaktan vazgeçmesi.
  6. Halkbank’a kesilecek cezaya razı olunması.
  7. Ankara’nın Fetullah Gülen’in iadesini talep eden dosyayı kapatması.
  8. Türkiye’nin sahip olduğu kritik madenlerde ruhsatların Amerikan şirketlerine verilmesi.[1]

-Tıpkı İsrail gibi, Tanrının seçilmiş halkı ve devleti olarak kendisini gören Abd, bu amaçla dünyaya adalet adıyla zulüm taşımaktadır.

Irak’ta misyonerlik yapan Tom Craig mezhebini yaymak istediğini “Tanrı ve Başkan bize İsa’yı Ortadoğu’ya getirme şansı doğurdu. Bu bana verilen bir emir” diyerek açıkça söylüyor… Kyle Fisk adlı bir diğer misyoner daha da iddialı. “Irak, Hz. İsa’yı İran ve Libya’dan Ortadoğu’ya yaymak için merkez olacak” diyor…

ABD’nin askeri müdahalesinin hemen ardından Irak’ın misyonerlerin akınına uğradığına ilişkin daha önce de  Los Angeles Times’takine benzer haberler yayınlandı. Tıpkı 15 Nisan 2003 tarihli Time Dergisi’ndeki “Çok sayıda Evanjelist, Müslüman topraklarında Hıristiyanlığı yaymaya çalışıyor.”[2]

Abd başta bize bazen dost ve müttefik görünmesindeki sebep; ağza az bir bal çalarak çok şeyi almak, koparmak, işini kolaylaştırmak amaçlıdır.

Nitekim Abd irana yapacağı saldırıda Türkiye-nin desteğini kaybetmemek için Münbiçten geri çekilme kararını almıştır.

Bu da ayrı bir oyalama taktiğidir.

Tarihin anlatmakla bitiremeyeceği Abd ve tarihini belgeleri ve kaynaklarıyla kısaca sizlere hatırlatma babında alıntılarla aktaracağım;

AMERİKA:“19. yüzyılda Amerika kıtasındaki yerlileri soykırıma uğratarak kıtanın tek
hakimi haline gelen ABD, 20. yüzyılın başlarından itibaren küresel güç olma yolunda önemli adımlar attı. 1. ve 2. Dünya Savaşlarından büyük kazançlarla çıkan ABD, Avrupa ülkelerinin 2. Dünya Savaşı sonunda çöken ekonomileri karşısında dünyanın yeni süper gücü haline geldi. Bu tarihten sonra hegemonik varlığını konumlandıracağı ve meşrûiyet zeminini oluşturacağı bir tehdidin varlığına ihtiyaç duyan ABD, Soğuk Savaş yıllarında ‘Komünizm tehlikesi’ söylemi üzerinden Sovyetler Birliği ve ona yakın ülkeleri, Soğuk Savaş’tan ve özellikle 11 Eylül’den sonra da ‘terör tehlikesi’ söylemi üzerinden İslam coğrafyasını hedef tahtasına oturttu. Bu süreçte ABD; Kore’den Vietnam’a, Irak’tan Afganistan’a, Küba’dan İran’a, Panama’dan Kosova’ya kadar dünya coğrafyasının dört bir yanını kana bularken, bir taraftan barış ve demokrasiyi yaygınlaştırdığı ve dünyayı şer güçlerin tehlikelerinden koruduğu söylemini dillendirmeye de devam etti.

ABD, kurduğu hegemonik düzenin devamını sağlayabilmek adına ekonomiden hukuğa, siyâsetten medyaya, kültür-sanattan sağlığa kadar her alanda yeni düzenlemeler yaptı. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar, uygulamaları ve kararları ile ABD hegemonyasının devamının sağlanmasına hizmet ettiler. Dünyanın en büyük medya organları ABD işgal ve soykırımlarını “önleyici müdahale”, “misilleme” ve “teröre karşı savaş” gibi ifadelerle dünya kamuoyuna sunarak bu insanlık dışı uygulamaların meşrûlaştırılmasındaki en büyük rolü oynadılar. Başta Hollywood sektörü, Oscar ve Nobel ödülleri olmak üzere;dünyadaki kültür-sanat gündemini belirleyen pek çok organizasyon da yine aynı amaca hizmet etti, ediyor”

…Dünyada barış ve özgürlüğün karşısındaki en büyük tehdit konumunda olan ABD, herbiri insanlık tarihinde kara bir leke olarak geçen uygulamalarına bugün de devam ediyor.

….15. yüzyılın sonu ve 16. yüzyılın başlarında başlayan sömürge hareketi ile
Amerika kıtasına gelen Avrupalılar; soykırıma uğrattıkları milyonlarca yerlinin ve Afrika kıtasındaki sömürgelerinden getirip köle olarak kullandıkları
milyonlarca Afrikalının kanları üzerinde yeni koloniler kurdular. Yokettikleri
binlerce yıllık medeniyetlerin bütün zenginliklerini Avrupa kıtasına akıtan
sömürgeci güçler, zamanla kıtada güçlenmeye ve yeni bir siyasi oluşum olarak ortaya çıkmaya başladılar.

….Bu arada 18. yüzyılın ortalarında başlayan Kızılderili soykırımı onlarca yıl
devam etti ve yüzbinlerce Kızılderili öldürüldü. ABD kuruluşundan itibaren
hem Amerika yerlilerini soykırıma uğrattı, hem de Afrika kıtasından getirilen
ve köleleştirilen siyahîleri köle olarak kullanmaya devam etti.

…..ABD, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu hegemonik sistemin mantıksal
temellerini oluşturmak için makul bir ‘düşman’, bir ‘Şer İmparatorluğu’
bulmak zorundaydı. Bu makul hedef Komünizm olarak belirlendi ve Sovyetler Birliği başdüşman kabul edildi. Soğuk Savaş dönemine rengini veren bu politikanın uluslararası camiada verdiği mesaj açıktı: Kendi pazarlarını ABD firmalarına kayıtsız şartsız açmayan her devlet ‘komünist’ olmak vs SSCB’ye suç ortaklığı yapmakla suçlanacaktı.

…..SSCB’nin dağılması Soğuk Savaş döneminin de sonunu getirdi ve ABD yeni
bir ‘şeytan’, yeni bir ‘şer güç’ bulmak zorunda kaldı. Yeni düşman ‘İslam’
ve ‘Terör’ olacaktı.

…..Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması neticesinde Atlas Okyanusu’ndan Çin’e kadar uzanan, jeoekonomik ve jeopolitik önemi tartışılmaz bir Müslüman coğrafyanın da ‘sahipsiz’ kaldığı böylesi bir ortamda 11 Eylül saldırıları ABD’ye bulunmaz bir fırsat verecekti.

…..Irak Savaşının ABD’nin hegemonik düzeni için bir gereksinim olduğu açıktı. Bu
gerçeği, eski ABD Başkanı Richard Nixon, Körfez Savaşı ile ilgili olarak yaptığı şu samimi açıklamayla dile getiriyordu:
“Biz oraya demokrasiyi müdafaa etmek için gitmiyoruz, çünkü Kuveyt demokratik bir ülke değildir ve o bölgede demokrasi ile idare edilen bir ülke de yok. Biz oraya diktatörlüğü yıkmak için gitmiyoruz, aksi takdirde Suriye’ye gitmezdik. Biz oraya milletlerarası meşrûiyeti savunmak için de gitmiyoruz. Biz oraya gidiyoruz ve bizim oraya gitmemiz lazım, zira bizim hayati menfaatlerimize dokunulmasına müsaade etmeyiz.”

…11 Eylül’de gerçekleşen saldırıları düzenleyen örgütün el-Kaide olduğu ve örgütün lideri Üsame Bin Ladin de dâhil olmak üzere Afganistan’da bulunduğu gösterildi. Operasyonun el-Kaide’nin çökertilmesi ve Üsame Bin Ladin’in ele geçirilmesiyle sona ereceği bildirildi. Ancak işgalin üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına rağmen Afganistan’daki ABD işgali sona ermedi.
Afganistan’ın ardından 2003 yılında Irak’ı işgal eden ABD, bu kez de işgale
gerekçe olarak Saddam Hüseyin’in elinde kitle imha silahları olduğunu gösterdi ve işgali meşrûlaştırmaya çalıştı. Öte yandan işgal, 11 Eylül’deki saldırıyla da ilişkilendirilmeye çalışıldı. Her iki iddianın da koca bir yalandan ibaret olduğu, işgalden kısa süre sonra anlaşıldı. Irak’ta var olduğu söylenen kitle imha silahları bir türlü bulunamadı. İşgalin devam ettiği aylarda, gerek ABD Başkanı George Bush, gerek ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını bizzat açıkladılar.

….Nükleer silahlar konusunda dünya ülkeleri üzerinde baskı kuran ABD, dünya tarihinde nükleer silah kullanan ilk ve tek ülke olma özelliğini koruyor. 2. Dünya Savaşı sonunda Hiroşima ve Nagasaki şehirlerine atılan atom bombaları dünya tarihinin en büyük katliamlarından birine sahne oldu. Yaklaşık 200 bin kişi bombaların düştüğü anda, yüzbinlercesi de takip eden dönemde bombaların neden oldu radyasyonun etkisiyle yaşamını yitirdi.

…ABD’nin savunma harcamaları da dudak uçuklatıyor. Yıllık 400 milyar Dolar’ı bulan savunma harcamaları, dünyadaki toplam savunma harcamalarının yarısını oluşturuyor. “Rusya tehdidi”, “Küba tehdidi”, “Çin tehdidi”, “şer ekseninin tehdidi”, “terör tehdidi” gibi söylemlerle güvenlik tehdidi altında olduğunu iddia eden ABD, bu askerî varlığıyla tüm dünyayı tehdit etmeye devam ediyor.

….Birçok ülkeyi biyolojik ve kimyasal silaha sahibi olduğu konusunda suçlayan
ve uluslararası kurumlarda bu ülkelere karşı yaptırım kararları aldırtan ABD’nin, dünyanın en büyük biyolojik ve kimyasal silah üreticisi olduğu biliniyor. ABD’nin sahip olduğu kimyasal silah miktarının 30 bin ton olduğu tahmin ediliyor.

…..Vietnam Savaşı sırasında kullanılan halı bombardımanının (carpet-bomb) 10 yıl içinde 3 milyondan fazla insanın ölümüne yol açtığı biliniyor. Vietnam Savaşı’ndan önce Kuzey Kore’deki bombalamada da neredeyse ülkenin tamamı yok ediliyordu. Körfez Savaşı sonunda 150 bin askerden oluşan Irak konvoyu tamamen abluka altına alındığı ve etkisiz hale getirildiği halde canlı canlı yakılmıştı. Benzer uygulamalar 2001 yılında başlayan Afganistan işgalinde ve 2003 yılından bu yana Irak’ta devam eden işgalde de sergilenmeye devam ediyor.

….ABD dünya tarihinde benzeri görülmemiş şekilde, dünyanın dört bir tarafında kurduğu askerî üslerle, herhangi bir bölgeyi doğrudan bir yönetim kurmaksızın kontrol altına alıyor. Bugün ABD’nin denizaşırı gücü 500’den fazla askerî üs ve yaklaşık 250 bin personele tekabül ediyor.
Dünyada Antarktika dışındaki bütün kıtalarda askeri üssü bulunan ABD’nin askerî üssünün bulunmadığı ülke sayısı 50’yi geçmiyor.

…..ABD’nin 1990’da 14 milyar Dolar olan silah ihracatı, Körfez Savaşı’nın yapıldığı 1991’de %64 oranında artarak 24 milyar Dolar’a çıkmıştı.

…..Grossman’ın, küçük-büyük yurtiçi ve dışında gerçekleştirilen müdahalelerden oluşan listesinde tam 134 müdahale bulunuyor. ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yıllık müdahale ortalaması 1.15 iken, Soğuk Savaş döneminde bu oran 1.29’a çıkıyor. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından ise ABD her yıl ortalama 2 ülkeye askerî müdahalede bulunmuş. Bu tablo, ABD’nin dünya üzerinde kurduğu hegemonik düzenin etki alanı genişledikçe, çıkarları korumak için gerçekleştirilen müdahalelerin sayısının da arttığını gösteriyor. Öte yandan, savaş sonrası dönemde ABD’nin müdahale şekilleri de çeşitlilik arzediyor.

…..ABD, dünyanın neresinde olursa olsun, gerçekleştirilen demokratik seçimlere müdahalede bulunmaya devam ediyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde bazı partilere verdiği gizli ve açık desteklerle ülkelerin demokratik yönetimlerine müdahale ediyor. Bu müdahalelerde sivil toplum kuruluşları ve medya kanalları yoğun bir şekilde kullanılıyor.
Bu müdahalelere onlarca örnek vermek mümkün. ABD’nin seçim süreçlerine ya da demokratik yönetimlerine müdahalede bulunduğu ülkelerden bazılarını saymak bile ABD’nin bu alandaki hukuk dışı uygulamalarını gözler önüne sermeye yetiyor: Türkiye, Lübnan, İtalya, Bolivya, Nikaragua, Gine, Japonya, Brezilya, Endonezya, Avustralya, Jamaika, Moğolistan, BosnaHersek, Haiti, Bulgaristan, Guatemala, Rusya, Şili, Portekiz, Laos, Nepal, Vietnam, Dominik Cumhuriyeti.

….Araştırmaya göre, dünyada üretilen mal ve hizmetlerin yarısından çoğunu Amerikalılar tüketiyor. Amerika’da her yıl yaklaşık 10 milyar Dolar, evcil hayvan mamalarına harcanıyor; bu rakam bütün insanlığın bir yıllık temel sağlık ve beslenme giderleri için gereken paranın 4 milyar Dolar üzerinde. Kozmetik ürünleri için harcanan tutarsa 8 milyar Dolar; bu rakam da tüm dünyadaki temel eğitim masrafları için gereken tutardan 2 milyar Dolar daha fazla. En zengin 3 Amerikalının malvarlığıysa, en fakir 48 ülkenin gayri safi milli hasılalarının toplamından daha büyük.

….Bill Clinton döneminde ABD tarafından Sudan’ın başkenti Hartum yakınlarındaki bir ilaç üretim tesisi olan el-Şifa’ya gerçekleştirilen bombalı saldırı, ABD’nin nasıl acımasızca hareket edebileceğinin, politik çıkarları için nasıl aşırı şiddet uygulayabileceğinin ve vatandaşlarının nasıl olup-bitenlere seyirci kalabileceğinin tipik bir göstergesi oldu.

….ABD’nin İşkence Evleri: Guantanamo, Ebu Gureyb ve Bagram

…Dünya, mutlak veto yetkisine sahip Güvenlik Konseyi Daimi Temsilcisi konumundaki beş ülke, ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya’nın, bugüne kadar sayısız işgal, katliam ve soykırım gerçekleştirdiğine şahit oldu.

…İnsanlık tarihinin en vahşi uygulamalarının altında imzası olan ABD; Vietnam’dan Afganistan’a, Irak’tan Güney Amerika ülkelerine kadar dünyanın her bölgesinde sayısız işgal ve askerî müdahale gerçekleştirdi. Bu işgaller sonucunda milyonlarca insan hayatını kaybederken, kat be kat fazlası da vatanını terk etmek zorunda kaldı.

…Bu beş devlet, insanlık dışı politikalarını hayata geçirirken, başta BM olmak üzere NATO, AİHM, UCM, IMF, Dünya Bankası gibi tüm insanlığın ortak faydası için faaliyet gösterdiği iddiasındaki uluslararası kurum ve kuruluşların desteğini de arkasına alıyor. Böylece ülkelerin bölünmesine ve siyasî istikrarsızlıkların derinleşmesine Zemin hazırlıyor, küresel finans kurumları eliyle dayattıkları politikalarla ülkeleri ekonomik çıkmazlara sürüklüyor, halkların demokratik tercihlerini hiçe sayarak statükocu işbirlikçileri eliyle darbe yapılmasını sağlıyor ve bütün bu uygulamaları sözkonusu devletlere yardım etmek, oraya demokrasi götürmek, barış ve huzuru sağlamak adına gerçekleştirdiklerini iddia ediyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığımızda, bu uygulamaların sayısız örneği olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Başta 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri olmak üzere ülke tarihimizdeki belli başlı kırılma noktalarının tamamında sözkonusu devletlerin etkisi göz ardı edilemez.

…Özellikle “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç sonrasında Ortadoğu ve Afrika kıtasında yaşanan gelişmeler küresel sistemin ülkeleri siyasi kaosa sürüklemek, din, mezhep, etnik köken ve aşiret farklılıklarını körükleyerek çatışma ve içsavaş ortamına zemin hazırlamak, kısa süreli askeri operasyonlarla ülkeyi talan etmek gibi yöntemlere yöneldiğini gösteriyor. Başta Suriye olmak üzere, Mısır, Tunus, Libya, Sudan, Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti, Somali gibi ülkelerde yaşananlar bunun en açık kanıtı
olarak duruyor.

… 24 Mart’ta basındaki manşet haberleri, ABD öncülüğündeki NATO güçlerinin Yugoslavya’daki hedeflere cruise füzeleri ve bombalar attıklarım, “ABD’yi askeri bir ihtilafın içine sokan Başkan Clinton’ın etnik temizliği durdurmak ve Doğu Avrupa’ya istikrar getirmek için bunun gerekli olduğunu söylediğini” bildirdiler. Clinton, bir televizyon konuşmasında, Yugoslavya’yı bombalayarak “değerlerimizi savundu­
ğumuzu, çıkarlarımızı koruduğumuzu ve barış davasını ilerlettiğimizi” açıkladı.

… 1994 yılı Türkiye’de iki rekora tanıklık etti: Jonathan Randal’ın bölgeden geçtiği habere göre, 1994 “Kürt bölgelerinde baskı­ nın en çok arttığı yıldı” ve Türkiye’nin “Amerikan askeri teçhizatının en büyük ithalatçısı haline geldiği, böylece dünyanın en büyük silah alcısı olduğu” yıl oldu.

Abd silah satma yöntemlerini çok iyi biliyor ve kullanıyordu.

… Körfez Savaşı’ndan sonra ABD’nin kendi “barış süreci” yorumunu uygulama
olanağı bulmasından bu yana, artan bir enerjiyle sağladığı muazzam yardım sayesinde, İsrail’in yürütmekte olduğu geniş yerleşim ve inşaat programlarını resmileştirmektedir.

İktidarda kim olursa olsun, yerleşimler ve inşaat programlan ABD desteğiyle devam etmektedir.

… ABD Uzay Komutanlığı şöyle diyor: “İleride yeryüzündeki hedeflerin uzaydan vurulmasının olanaklı hale gelecek olması, ulusal savunmamız açısından ciddi tehlikeler barındırmaktadır. Bu yüzden ABD Uzay Komutanlığı, bu yeni olası savaş alanında ele alınacak potansiyel rolleri, görevleri, alet ve aygıtlan etkin biçimde belirlemektedir.”

… Robert Fisk’in bölgede olup bitenler hakkındaki doğrudan bilgisi ve kavraşıyı eşsiz bir hal almıştır. “Ezilmiş ve aşağılanmış insanların şeytani ve korkunç zalimliği”ni tarif ederken şunları yazar: “Önü­müzdeki günlerde, dünyadan inanması istenecek olan, sadece demokrasinin teröre karşı savaşı değildir. Aynı zamanda, Filistinlilerin evlerini vuran Amerikan füzelerine, 1996’da bir Lübnan ambülansına füze fırlatan ABD helikopterlerine, Kana adlı bir köye düşen Amerikan top mermilerine, Amerika’nın müttefiki İsrail’in maaş bağladığı ve giydirip kuşattığı Lübnanlı milislerin mülteci kamplannda gerçekleştirdiği kırım, tecavüz ve cinayetlere de inanması istenecektir.”

… ABD bencil, acım asız ve kural tanım az politikalarıyla dünya düzensizliğinin m im arıdır, insan hakları ihlalleri ancak ABD çıka rların ı te hdit ediyorsa “in sa n i m ü dahalenin” konusu haline gelebilir. A B D him ayesindeki işb irlikçi bölgesel g ü çle r ise insan haklarını ihlal etm e özgü rlü ğün e d ile diklerince sahiptirler. Kural tanımaz güç kullanımı ve zulüm politikaları müthiş bir etik çürümeyi kışkırtırken, asgari düzeyde dürüstlükte ısrar eden vatandaşlar ve entellektüeller ne yapabilirler?
Chomsky bu sorunun yanıtlanmasının acil olduğunu ısrarla vurguluyor.

Kaynak:TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katlimalar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

MEHMET ÖZÇELİK

12-08-2018

[1] http://www.yenimesaj.com.tr/gundem/abd-den-turkiye-ye-8-sart-h13065737.html

[2] http://dergi.altinoluk.com/index.php?sayfa=yillar&MakaleNo=d219s017m1

 

No ResponsesAğustos 12th, 2018

MALZEMELER ÖZÜRLÜ ÇIKIYOR

MALZEMELER ÖZÜRLÜ ÇIKIYOR

Evet, Malzemeler özürlü çıkıyor.

Hem insan aleminde hem de hayvanlardan dünyaya gelen varlıklar özürlü geliyor.

İnsan ruhen, fikren ve kalben yaralı durumda.

İnsanın kişiliğinde, hayvanın kimliğinde görünür derecede bir bozulma var.

Gıdaların genlerinin de değiştirilmesi bunda önemli rol oynar.

Kur’an-ı Kerim bunu haber vermektedir, yahudilerin bunda önemli rol oynayacaklarını ifade eder;

“O, (senin yanından) ayrılınca yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekin ve nesli yok etmeğe çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.”[1]

Bu duruma hadiste; kıyamet alâmetleri bölümünde işaret edilmiştir.

Ahirzamanın hususiyeti anlatılırken özellikle organların dengesizliğine işaret edilir.

Bu da dış yapının iç yapıyı etkilemesi gibi, iç yapıdaki bozulmanın da dış yapıyı etkileyeceğini göstermektedir.

Bu konuda Bediüzzaman; “ Zahiri vücudun hatasıyla, batini duyguların hasta olduğu..” nu ifade eder.

Yeni nesil eski nesille yeteri kadar uyumlu değil.

Bunda da şu sebebler rol oynar; Yeni nesli anlamama ve onları yakalayamama.

Yeni neslin rahat bir ortamda yetişmeleri sebebiyle; büyüklerini anlama yoluna gitmemeleri, geçmişinden yeteri kadar haberdar olmamaları önemli sebebtir.

-Cep telefonları mahrem alanlara girdi. Mahremiyet hudutları çiğnendi.

Hareme tecavüz edildi.

Okul- Cami gibi manevi ağırlığı olan yerlerin hürmeti zedelendi.

-Büyük bir nimet olan İnternetin kontrolsüz yayılmasıyla toplumu esir almaktadır.

Kıyametin on büyük alametinden birisi olan Dabbenin, internete benzetilmesi elbette anlamsız değildir.

İnternet bir yandan toplumu Sosyalleştirirken, diğer yandan da onu yalnızlaştırmaktadır.

İnternet istifade için kullanılan bir alandan çıkıp, asrın modası haline gelmiştir.

Tıpkı dedesinin yırtık elbise giymesinden utanan çocuğun, bu gün moda adıyla yırtık elbise giymesi gibi.

Kişilik geliştirme, bilinçlenme yönüne gitmeyen yeni nesil, bunun bedelini de ağır ödeyecektir.

Robotlaşan bir nesil haline gelmektedir.

MEHMET ÖZÇELİK

07-08-2018

[1] BAKARA-205,Bak.İsra.4.

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 8 Haziran 2016 Çarşamba

No ResponsesAğustos 11th, 2018

GÖNLÜ İMAR ETMELİ

GÖNLÜ İMAR ETMELİ

Allah Allah… Allahım ne kadar büyüksün..

Ne büyük bir hakikat.. Ne kadar büyük bir mana var ki, kulunun iradeli olarak bir kere Elhamdulillah demesine her şeyi veriyor.

Kâinatın, dünya ve içindekilerin lafız ve madde olarak bir değeri yoktur.

Allah o kâinatın içindeki mana ve hakikata değer veriyor.

Evet..Allah bir elhamdulillaha her şeyi veriyor.

Bir kulluğa, şükür, kıyam, rüku, secde ve kuuda sadece dünyayı değil, ebedi bir hayatı, ebedi bir cenneti de veriyor.

O insanın maddesine değil, mahsulatı olan hamd ve şükrüne değer veriyor.

Bunu anlamakta zorlanıyoruz. Hele hele idrak ve ihata etmekte akıl dünya kıstaslarıyla bu sıkleti çekmiyor ve çekemiyor.

Allah ezeli ve ebedi sıfatlarıyla tüm kâinata bu yatırımları, tabiri caizse, bunca harcamaları; insanın iradesiyle söyleyeceği Elhamdulillah üzerine bina ediyor.

Âyette; “ Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. Güzel sözler ancak O’na yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar.”[1]

Söylenen sözlerin en güzeli olan Elhamdulillah Allaha yükselirken, diğer şeyler dünyada kalıyor, birer kazurat oluşturuyor.

Bu manayı akla yakınlaştırmak için, İbrahim Peygamberin bir kıtlık zamanı papazlarla arasında geçen şu olay bir nebzecik anlatmaktadır.

Kıtlık zamanında zengin ve buğdaya sahip olan İbrahim peygamberden buğday isteyen Papazlara şu teklifte bulunuyor;

Bir kere başınızı secdeye koyun, size istediğiniz kadar buğday vereyim?

Bu durumu düşünen papazlar kendi aralarında konuşarak şu karara varıyorlar;

Nasıl olsa İbrahimin dinine inanmak mecburiyetimiz yoktur.

Bir kere başımızı yere koymaktan ne çıkar, diyerek başlarını secdeye koyarlar.

Onların başlarını secdeye koymasıyla birlikte İbrahim Peygamber elini açarak Allaha şu niyazda bulunur;

Allahım! Yatırmak benden, hidayet senden…

Ve papazlar başlarını secdeden kaldırırken iman etmiş olarak kaldırırlar.

Bütün mesele bu mana ve hakikatı görmektedir.

Bundan olsa gerektir ki; Efendimiz sözünde; Allahım hayretimi arttır, buyurur.

Zira gerçekten bir Elhamdulillaha her şeyi vermek, hayreti ifade edecek, şaşırtacak bir dururmdur.

Elhamdulillah ne kadar önemli ise, onun mahalli olan gönülde o kadar önemlidir.

Gönlünü imar et, tamir et, mamur olsun, gönül Çalabın tahtıdır.

Kabe bünyad Halil-i Âzer-est,

Dil nazargah Celili Ekber-est.

Kabe İbrahimin Peygamberin yaptığı binadır. Gönül ise Allahın yaptığı binadır.

MEHMET ÖZÇELİK

06-08-2018

[1] FATIR-10.

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 19 Mayıs 2016 Perşembe

No ResponsesAğustos 9th, 2018

İMAR SAVAŞI

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 19 Mayıs 2016 Perşembe

 

Evet gerçekten imar barışı mı yoksa imar savaşı mı?

Neden mi?

İmar barışını duyunca sevinmiş, Türkiye-nin her tarafındaki ruhsatsız ve tapusuz binaların[1] çözüme kavuşturulacağı beni memnun etmişti.

Bu amaçla 21 yıl önce müteahhide vermiş olduğumuz arsa dükkanla beraber 4 kat olacakken, kendini düşünen müteahhid bir kat üç daire kârını düşünerek, bir kat fazla yaptı. Bununla da kalmadı onun üstüne de bir daire yiğenine yaptı.

İmar savaşını şey yani imar barışını duyunca harekete geçtim. Arsa sahibi olarak ben görüldüğüm için önceden yapmayı, böylece binada oturan 13 daire üç dükkanın yapılmasının da kolaylaşmasını düşündüm.

Belediyeye şimdiye kadar ödemediğim emlak vergisini aftan dolayı yarı fiyatıyla ödedim.

Tapuyu görevliye verdiğimde tüm binanın işlemini yapmaya çalışınca, sadece kendiminkini yapmak için geldiğimi söyledimse de, kendisinin bilerek yaptığını söyledi.

Arsa bedelini de çıkararak e-devlet üzerinden müracaatta bulundum.

Gelen cevapta borç 25 milyar civarında idi.

Apartman sakinlerine bildirdim. Onlardan birisinin de müracaat etmesiyle toplu olarak yaptırmamız gerektiği söylendi.

Oysa bu imar barışında herkesin kendi tapusunu kolaylıkla çıkaracağı anlaşma ve barışı idi.

Bir savaş başladı. Apartman sakinlerinin çoğuyla bir araya gelip konuşarak belirlenen günde Şehircilik Bakanlığının dairesine gittik.

Sağ olsun bizimle ilgilenen arkadaş uzun hesaplamalar sonucunda şu sonucu bana aktardı;

-Ben her birinden 4 milyar küsur toplayacağım, dükkanlardan da toplam 21 milyar küsur toplayıp bankaya yatıracağım, ondan sonra oturma izni verilecek ilk etapta.

Artık ben diğerlerinden eksiksiz teker teker nasıl toplayacaksam…

Devlet kendisini garantiye alırken, bize de sen nasıl toplarsan topla! İster cebniden ver, ister diğerleri arasında taksim et.!

Bunun neresi barış?!

Bitmedi. Bir o kadarda tapuya yatıracağız. Bir toplam on milyar kadar da proje için yatırılacak ve böylece her bir daireye 10 milyarın üzerinde bir masrafla tapu verilecek.

Ya apartmandan birisi vermezse?

Onu da ben ödeyeceğim!!!

Bunun neresi kolaylık…

Bu durumun zor olduğunu görevliye söylediğimde, o benden daha fazla bu işin bir çözüm ve barış olmadığını açıkça dile getirdi.

Diğer daire sahibi arkadaşlar karşılarına böyle bir imar savaşı çıkınca; Tapumuzu alıp, satarken 10-15 milyar kazanacağımıza, satarken bir o kadar daha düşüğüne veririz, daha iyi deyip, yapmadan oradan ayrıldık.

Satarken en büyük problem ise; Satın alacak olan kişinin toptan ödemesi, bankadan para çekme imkanının olmamasıdır.

Bu kimlere yarar?

Ormanda villa yapmış, büyük yatırım yapan zenginlerin işine yarar.

Bundan sadece biz şikayetçi değiliz. Genel kanaat bu yönde.[2]

Bunu gündeme getiren bakanın Kayserili olması aklıma şunu getirdi;

Bu girişim sinekten yağ çıkarma değil, bal çıkarmaya benziyor.

Gerçekten devlete katrilyonlar getirecek, gerçekten barışı oluşturacak bir uygulama idi.

Ancak görünümde böyle iken, uygulama ve gerçekte hiç te öyle olmamaktadır.

Kolaylaştırıcı değil, zorlaştırıcı bir durumdur.

MEHMET ÖZÇELİK

07-08-2018

[1] https://www.milliyetemlak.com/dergi/turkiyede-kac-konut-var/

[2] Bak. http://www.seslimakale.com/videodetay/fuat-ugur–imar-barisi;-amac-baris-mi-para-toplamak-mi-26896

 

No ResponsesAğustos 8th, 2018

DİNİ AKIMLAR

DİNİ AKIMLAR

Osmanlı çatısının yıkılması ile birlikte 200 yıllık İslami hareket içerisinde birçok akımlar gelişmiş.

Tarih boyunca Osmanlılar tarafından yönetilmesinden sonra çözülmeye başlayan İslam dünyası son 2 Asır içerisinde bazı fertlerin gayretiyle, farklı hareketleriyle, İhya dediğimiz, dirilişte dediğimiz yenilenme, ıslah dediğimiz düzeltme ve iyileştirme faaliyetleri içerisine girmiştir. Ancak bu ferdi çıkışlar bazı hataları, bakış açılarını, bazı yöntemleri ve girişimleri de ortaya koymuştur.

Tıpkı hicri üçüncü asırdan itibaren islamiyete giren farklı inançtaki insanların islamiyete eski bilgi ve birikimleriyle beraber girmeleri ancak bu vesileyle islami alanlarda bir çok çalışmalar ve temel ilimlerin ortaya çıkması gibi bir vaziyet içerisindeyiz.

Toparlanmak üzere islam dünyası bir dağınıklık geçirmektedir.

Bu arada bir çok sapık akımda zuhur etmektedir.

-Abduh, Efgani, Muhammed İkbal gibi şahsiyetler farklı eğitim yöntemleri ile bir kısmı reformist olarak, bir kısmı tehdit, bir kısmı ıslah hareketler içerisine girmiştir. Bediüzzaman Bunlar içerisinde en kapsamlı olaraktan imani sahada ıslah içerisine girmiş, diğer meselelerde de istikameti tayin edecek esasları tesis etme yolunda hizmet etmiştir.

Ferdi çapta Cemaleddin Efganinin veyahutta Seyyid Kutub’un siyasi tarzdaki hareketine muhalif olaraktan ıslahatçı bir reform, ıslahatçı bir hareket ile fertlerin yetiştirilmesinde, imanın tehdidine karşı tecdit hareketleri içerisine girmiştir Bediüzzaman.

– Mesela nesebinin Hazreti Peygambere ulaştığını söyleyen 1817 de Delhi’de dünyaya gelen Seyyid Ahmet Han.

İlerleme programını üç temel esas üzerine bina etmiştir. Batı Eğitim ve bilimini tereddütsüz kabul etmek ve bazı durumlarda yeni bir eğitim kurumu açmak, modern şartlar doğrultusunda dini ve kutsal kitaplara akılcı bir yorum getirmek, idarecilerle Müslüman halk arasındaki uçurumu kapatacak köprüler inşa etmek, yine İslamiyet’in akılla ulaştığını kabul eden Ahmethan Avrupa aydınlanma akılcılığı tesirinde kalmıştı.

-Tamamen sebep sonuç ilişkisi ile yürüdüğünü öne süren Ahmethan, dolayısıyla mucize ve kerametleri kabul etmemiş, mucizelerle ilgili nasları tabiat kanunlarına uyumlu şekilde yorumlamıştır. Kuran-ı Kerim’deki dünyevi hükümleri dinin bir parçası olarak görmeyen Ahmethan, hadisi şeriflerin kabulünde akıl ve tabiatı uyum kriterine getirmiş, bu uyumu bulamadığı hadisleri ise reddetmiştir.

-Anlaşılmasında Kur’an’la getirilen bir tarihe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Fıkıh, hadis, tefsir ilimleriyle, bunların prensiplerinin yeniden münakaşa edilmesi gerektiğini, bu bakımdan ihtiyaç duyulduğunu söylemesinden dolayı Ahmet Ağa’nın, Protestan reformuna benzer bir hareketin İslam dünyasında gelişmesini Arzu ettiği de hissedilmektedir.

 

-Bu arada İslam Birliği fikrine önem veren Efgani, ıslahatlarda önceliği siyasi çalışmalara vermiştir. O hayatında yönetimden yani tavandan başlayıp tabana, halka doğru inen hızlı bir toplumsal ilişki ve iyileştirmeyi sağlayacak faaliyetlere öncelik vermiştir. Bu faaliyetlerde anti-emperyalist söylem egemendir.

-Mısır’da ihvanı Müslimin, Pakistan’da cemaat-i İslami gibi siyasi örgütlenmeler Efganinin ıslahat gayretlerinin izinden giden hareketler olarak değerlendirilebilir.

-Bu arada Muhammed Abduh siyasi olmaktan çok kültürel karakterle tabandan tavana doğru bir toplumsal inşayı öngören ıslah hareketlerini model aldığı görülür.

-Din anlayışının yer yer modernist motifler taşıdığı da gözden kaçmaktadır. Bununla beraber Mustafa Sabri Efendi başta Muhammed Abduh, Reşit Rıza olmak üzere Ferid Vecdi, Meral Muhammed Heykel, Ali Abdul Rezzak gibi bazı Mısırlı Alim ve aydınları İslam dinini batı düşüncesi ve değerlerine göre yorumları için ağır bir dille eleştirmiştir.

-Modern çözümler sunar, fetvaları akılcılık adına hissi mucizeleri inkar eden yaklaşımlara ve İslam’ın bilimle çatışmadığı tezini ısrarla savundu.

İslam’ın hantal yapısının ihtiyaca cevap vermemesi bir yandan, dini temel ilimlere geçmek için 20 yıl boyunca süren grameri ile uğraşmış olması, gelenekçi yapıların savunulması ile beraber farklılıklarının da ortaya çıkmasına ve medreselerin yavaş yavaş yıkılmasına neden olmuştur.

-Her tarikatın bir Silsile namesi bulunur. Örneğin Halidiye Nakşiliğinin silsilesi Hz Peygamberden sonra 15. sırada tarikat Piri Şahı Nakşibendi, 23. sırada İmamı Rabbaniye, 29. sırada Halidi Bağdadiye ulaşır. Halidi Bağdadinin cübbesini alan Ondan sonra tecdit görevi ile görevlenen Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de böylece otomatikman 30. sırada yer almaktadır.

-“Benden sonra hilafet -veya nübüvvet hilafeti- otuz yıldır.”[1]

“Isırıcı”, yani yok edici saltanat kısmını ihtiva eden hadisi, Hz. Huzeyfe anlatıyor: Resulüllah(a.s.m) şöyle buyurdu:

“Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.”[2]

-Efendimiz Aleyhis Selatu Vesselam, kendisinden sonra hilafetin 30 yıl süreceğini ifade etmiştir. Hakikaten 4 halifeyle ve 6 aylık Hz. Hasan’ın hilafeti ile beraber 29 yıl 6 ay sürmüştür.

Dört halifeden Hz Ebubekir 2 yıl, Hz Ömer 10 yıl, Hz. Osman 12 yıl, Hazreti Ali 5 yıl ve toplam 29 yıl hilafet süresi vardır. Hz Hasan ise 6 aylık bir hilafeti sürdürmüştür. Toplam 29 yıl 6 ay olmaktadır.

Tabiri caizse 30 yıla 6 ay kalmıştır.

Bediüzzaman mesleğimiz sahabe mesleğidir, der.  Böylece 30. silsilede olan Bediüzzaman Hazretleri de, Efendimizin haber vermiş olduğu o 30 yıllık hilafetin süreceği manasını, ondan sonra ise Efendimiz; ısırıcı bir siyasi idari sisteminin geleceğini ifade etmek ile de, Emevi Devleti’nin ırki ve nesebi bir siyaset izlediğini ortaya koymuştur.

-Bu hizmetler içerisinde 100 Yıllık bir Nurculuk hizmetinde Bediüzzaman Hazretleri; hayatını iki devreye ayırmış oldu. Eski Said ve yeni Said devresi içerisinde birinci devre; daha ziyade siyasi, bazen askeri cephede mücadele ederken 2. Devre özellikle cumhuriyetin kuruluşundan itibaren dine cephe alınma, dini akımların susturulması durumu üzerine bir ihtiyaca binaen Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri kendi hizmetini imani alanda, imani olaraktan sürdürmüştür.

Mehmet Akif’in dediği gibi; Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhami / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı.

Şimdiye kadar İslam’ın büyük Sarayı’nı gösteren ulemaya ek olaraktan Bediüzzaman Hazretleri, insanları İslam Sarayının içerisine koyup, iman dairelerinde gezdirmiş, imanın hakikatlarını akli ve nakli, mantıki, pozitif bilimler ile ispat etmiştir. Öyle ki imanın hakikatini inkar edilemeyecek derecede akli delille ve müsbit ifadelerle beyan etmiş olması, özellikle komünizm ve din aleyhindeki inkarın önüne en büyük bir set oluşturmuş olmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri Kur’an’ın bu zamanın hakikatına bakan ayetlerini, zamanın anlayışı çerçevesi içerisinde ele almıştır.

Şimdiye kadar mücadele edilen, kavga edilen, doğu-batı, medrese mektep kavgasını ortadan kaldırmak suretiyle akılla kalbi birleştirmiş, pozitif ilimlerle dini ilimleri, fen bilimleriyle nakli ilimlerin birleştirilmesinde önemli rol oynamıştır.

-İlahiyat ve aynı zamanda batı felsefesinin mezcedilmesinde önemli rol oynamıştır. İslami kıstaslar içerisinde Bediüzzaman Hazretleri İslam’ın meselelerini zamanın ihtiyacı yönünde ele almış olmaktadır.

Nur hizmeti büyük bir hizmettir, külli bir hizmettir, zamanın ruhuna uygun bir hizmettir, zamanın hastalıklarını Kur’an’ın Eczahanesinden almış olduğu ilaçlar ile tedavi etmiştir.

-İnsanlığın adeta asırlar boyunca gelen ulemanın meselelerini çözüme kavuşturmuş, umumu’l belva diye de ifade edilen Ümmet için Bela olup çözülmesi zor olan hususlara Bediüzzaman Hazretleri açıklık getirmiş olmaktadır.

-Bediüzzaman Hazretleri Cenâb-ı Hakk’ın Kendisine vermiş olduğu özel hususiyetler ve  Allah’ın Hakim ve Rahim ismine mazhariyet ve bu asrın tam meselelerine ışık tutan hakikatları dile getirmiş olmaktadır.

Ortaya koymuş olduğu eserler kendi şahsından ziyade tamamıyla Risale’i Nuru Üstat edilmesi gerektiği, kendisinin de üstadının Risale’i Nurlar olduğunu ifade ederekten; müntesiplerine kendi eserleri olan Risale-i Nur’la, daha doğrusu kendisinin de istifade ettiği Risale-i Nurlarla bir araya getirmiş, birleştirmiş ve kaynaştırmıştır.

Risale’i Nur’un her bir eserinin bir çok defa okunduğu halde, içerisindeki farklı farklı hakikatları ortaya çıkmış, adeta 100 kapılı bir saray hükmünde olan her bir insanın kendi dünyasını, kendi sarayını, kendi kapısını açabilecek anahtarları Risale’i Nur hakikatları içerisinde mevcut olarak bulmuş olmaktadır.

-Nur cemaatları eğitim çalışmalarında yoğun biçimde yazılı malzemeyi kullanırken, Süleymancılar daha çok sözlü malzemeye dayanmıştır. Bu nurculuğun daha çok Şehirli, Süleymancıların ise taşralı bir cemaat görüntüsü vermesinin hem sebebi hem de sonucudur.

Diğer bir sonuç ise; Nurculuğun yüksek Tahsilli, Süleymancıların ise orta ve alt tahsilli bir sosyal taban üzerine yükselmesidir. Ancak iki camianın hikayesindeki söz konusu karakteristik farklılıklar Şehircilik, eğitimlilik ve modernlik yönünde gitgide azalmaktadır.

-Risale’i Nurlar anlaşılır bir eserdir. Herkes nisbetince, kapasitesince ondan mutlaka  faydalanırlar, yararlanırlar. Herkesin dünyasına ışık tutan hakikatlar Risale’i Nur içerisinde mevcuttur.

Aslında velayet zincirinin son halkasını oluşturan Bediüzzaman Hazretleri; şimdiye kadar ilim erbabının, velayet silsilesinin son halkasını, son havuzunu oluşturarak, velayet zincirindeki son özellikleri kendisinde ve eserlerinde cem’ etmiş olmaktadır.

***************   

Diğer İslam ülkeleri ile Avrupa ve Amerikadaki çeşitli davet teşkilatları, yayınevleri, Camii vakıfları ve öğrenci dernekleri, kendi bölgelerinde Selefi öğretilerin propagandasını üstlenmiş durumdadırlar. Batı aleyhtarlığı söz konusu kuruluş ve cemaatlerin en bariz özelliğidir. Bunu siyasi alanlarda ve militer usullerle yürütmeyi hedefleyen batılı kaynaklarca Cihadiyeciler diye nitelenen ve Harbiye selefiye etkisindeki büyüklü küçüklü şiddet yanlısı organizasyonlarda varlıklarını sürdürmektedirler. Cezayir’de cemaatı selefiye , Endonezya’da leşkeri Cihat, Somali’de eşyalar, Nijerya’da Boko Haram, malide Ensareddin, Irak ve Suriye’de Irak Şam İslam Devleti yani IŞİD bu çeşit teşkilatlardan bazılarıdır.

-Dünyada meydana gelen değişimler, savaşlar, fakirlikle kıtlıklar, bütün zorluklar bazı düşünce ve akımlarının ortaya çıkmasında önemli rol oynamıştır. Nitekim mollalar ve talebelerinden oluşan medrese Afganistan’da 1839 -1842 ve 1878- 1880 yılları arasında İngilizlere karşı yürütülen İstiklal mücadelesinde önemli rol oynamıştır.

1979 Sovyet işgaline karşı başlatılan Cihat sürecinde de aynı rol tekrarlanmış, hocası ve talebesi ile medreseliler çeşitli Mücahit organizasyonların bünyesinde büyük yararlılıklar göstermişlerdir. Bugünkü Taliban olarak 1960 yılı ve sonrası doğumluların teşkil ettiği bir kuşaktır, yaşları büyük olanlar ve liderlik kadrolarında bulunanlar çoğunlukla Afgan cihadına katılmış gazilerdir. Daha genç yaştakiler ise çoğunlukla Cihat sırasında mülteci kamplarında bulunan veya yetim yurtlarında büyüyen kesimdir. Bu kişiler eğitimlerini daha çok Pakistan’ın kuzeyindeki medreselerde almışlardır.

-Ve fakirliğin hüküm sürdüğü sert bir ortamı, bir aile şefkatinden uzakta tecrübe eden bu gençler Cihat sona ermesine rağmen, bu kez iç savaş sebebiyle özlem duydukları memleketlerine dönmemişler, ağabeylerinin Afganistan’da başlattıkları harekete kolayca adapte olup Taliban’ın başarısında pay sahibi olmuşlardır.

-Üzülerek söylemek gerekirse çıkarcı Sovyet kuvvetlerini 1988’de geri çekilmeye mecbur bırakan Afgan Mücahit teşkilatları artık  Afganistan’ın yönetimini ele geçirmek için kendi aralarında savaşa girdiler. Tarafların birbirlerine üstünlük sağlayamaması ve daha başka harici sebeplerin sonucunda ülke işgal yıllarından çok daha kötü bir duruma düştü. Sadece Başkent Kabili ele geçirmek için vuku bulan hizipler arası çatışmalarda 63000 insanın hayatını kaybettiği belirtilmektedir.

-Büyük silahlı güçleri hala ellerinde tutan eski Mücahit komutanları hakim oldukları bölgelerde birçok zulüm ve haksızlığın failleri olarak kanunsuz ve keyfi icraatlarda bulundular. Halkın fakirlik ve perişanlığına rağmen lüks ve refah içinde yaşayan bu savaş baronları haksız yargılama, tecavüz, adam kaçırma gibi birçok ürünün faili oldular.

-İlk başta emniyet ve huzur getirmek için yola çıkan Taliban hareketinin söz konusu dış ilişkilerin de zorlamasıyla kısa sürede siyasi bir harekete dönüştüğü görülmektedir.

-Afganistan’ın 2. büyük şehri Kandırayı merkez edinen Taliban; bundan sonra hakimiyet alanını hızla genişletmeye başladı. Kanlı çatışmalar sonucunda 5 Eylül 1995’te herhalde 26 Eylül 1996’da da Başkent Kabili eski Mücahit örgütlerinden teslim aldı. Bu fetihlerle ülke topraklarını neredeyse üçte ikisine hükmeder duruma gelen Taliban, 1996 yılı sonunda Afganistan İslam emirliği adını verdiği bir devlet kurduğunu ilan etti.

-Bizdeki PKK’nın durumuna benzeyen bir durumda görülmektedir ki; o da şu Taliban ile birlikte anılan diğer bir konu uyuşturucu üretimi ve trafiği sorunudur. Dünya Haşhaş üretiminin yüzde sekseni Afganistan’da yapılmaktadır.

2001 yılına mahsus sıkı tedbirleri ve bunun çok da etkili olmayan sonuçlarını istisna edersek Taliban Devleti yıllarında, devletinin yıkılışından sonra ise Taliban denetimindeki alanlarda hammadde üretimi artarak devam etmiştir. Taliban bu üretimin dinen meşru olmadığını kabul etmekle beraber, şiddetli fakirliğin yaşandığı ülkede nüfusun önemli bir kesiminin Haşhaş ekimini engellemekte istememiştir.

Bu bitkinin ekiminin caiz, ondan uyuşturucu yapımının ve kullanımının ise haram olduğu, kendilerinin Haşhaşı sadece ektikleri, uyuşturucu üretimi ve kullanımında ise gayri müslimlerin devreye girdiği mazeretine sığınan Taliban; gerçekte bu işten büyük gelir elde etmektedir.

Öncelikle ürünün hasadından aldığı yüzde 10 öşür vergisi yüklü meblağları da kabul etmektedir. Ayrıca maddenin naklinde sağladığı silahlı koruma karşılığında yüksek miktarda ekonomik kazanç elde etmektedir. Bu finansal girdiler ile askerlerin maaşları ödenmekte, silah ve cephane alımı gerçekleşmektedir.

*************  

-Mısır’da faaliyet gösteren ihvan-ı Müslimin kuruluşundan itibaren Mısır’daki örtülü İngiliz sömürgeciliğine karşı olmuş, tam bağımsızlığı savunmuştur. İngilizlerin kontrolünden henüz çıkamayan Mısır monarşisi yine Benna ve ihvan’ın Hedefindedir.

İhvanın aynı yıllarda ki diğer bir meşguliyet alanı Filistin meselesidir. Filistin’deki siyonist işgalin en büyük destekçisi İngilizler olduğu için örtülü Sömürgecilik ile Filistin sorunu genellikle beraber değerlendirilmiştir.

Sosyal, kültürel ve siyasi alanlardaki mücadelesine ilave olarak ihvan’ın askeri tarzı yapılanmış, yeraltı birimine 1940’ların başında faaliyete geçirdiği bilinmektedir. 1948’de Arap İsrail Savaşı başladığında söz konusu birim öncülüğünde ihvandan çok sayıda gönüllü İsrail’e karşı savaşmak üzere cephelere koşmuştur.

-İhvan’ın kurucusu olan Hasan El Benna İslam aleminin içinde olduğu kötü durumun düzelmesi için birtakım siyasi hedefleri gerçekleştirmeyi zaruri görüyordu. Öncelikle dini ve ahlaki değerlerin hayata geçirilmesi için İslami bir devletin kurulması, sonra hilafetin yeniden tesisi yoluyla İslam Birliği’nin sağlanması gerekliydi. Bu hedefe ulaşmak Müslüman ülkelerin tümünün her türlü sömürgeci hükümetten ve onların yerli işbirlikçilerinden kurtarılması ile mümkündür.

-Bir hadis inkarcısı olmamasına rağmen vahye, gerçeklere ters düşen bazı hadisleri kabul de çekinceli davranıyordu. Örneğin tefsirinde Hz peygambere büyü yapıldığını anlatan isnadı, sahih bir hadisi peygamberlik sıfatı ile çeliştiği gerekçesiyle reddetmişti. Yine o cennette, “o gün bazı yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır”, ayetinin tefsirinde meşhur rü’yetullah hadisini hiç konu etmemiştir.  Üstü kapalı bir şekilde, Gözlerin değil kalplerin bakışından söz etmiştir.

-Allah’ın sıfatlarında tatile giderek ve kader meselesinde cebiri benimseyen Cehmiyye; rü’yetullahı inkar ederek Mutezileye, öte şahıslara tebliğ ederek Eş’ariyye, Hazreti Osman ve Muaviye hakkında olumsuz kanaatler serd ederek rafiziye  intisab ettiğini iddia etmiş ve onun tarihe gömülmüş bu batıl fırkaların fikirlerine tekrar can vererek Ehli sünnet akidesine büyük kötülükler yaptığını söylemiştir.

-Ne hazin, ne düşündürücü, ne ibretli bir durumdur ve de Suriye’nin belki de bu hale gelmesinde de düşündürücü bir durum şudur ki; bir tesbit olarak belirtilir; Arap âlemindeki İhvan yapılanmaların belki de en önemlisi Suriye teşkilatıdır. Siyasi ve inkılapçı yönü baskın bir teşkilat olan Suriye ihvanının resmi kuruluş tarihi 1945 olarak verilir. Kurucu lider el- Ezher de okurken Mısır ihvanını yakından tanıyan ve bizzat örgüt faaliyetlerine dahil olan Dr Mustafa Esraiyidir. Ölümü 1964.

Sami şeriat Fakültesi dekanı iken 1941’de kurduğu Muhammed’in gençleri, şevabu Muhammed Teşkilatı Suriye ihvan’ın tabanını teşkil etmiştir. Ancak ne hazindir ki sosyalizm İslama uygun olduğu tezini işleyen iştirakiyle Türk-İslam adlı kitabını 1959’da yayımlayan Sipahi işçi ve köylü haklarını savunan bir politik çizgide siyaset yapmış, din karşıtı laik sol çevrelerin her zaman karşısında yer almıştır.

-Mısır’da Kurancı adıyla Maruf olan, 1920 yılında ölen ve kendisi bir tıp doktoru olan Muhammed Tevfik Sıtkı makalesinin başlığını, İslam sadece Kur’an’dan ibarettir. -İslam hüvel Kur’an vahde-, sözü ile özetleyen fikrini söyle belirtir; Hz Peygamberin söz ve fiillerine sadece Onun yaşadığı asrı bağladığını, günümüze yapacağı bir katkısı olmadığını söyler. Mezkur makalesinde kendisini biz Kurancılar nasıl Kuraniyyun diye tanıtan Sıtkı düşüncesini ve tezlerini; -Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” Enam suresi 38. ayetine dayandırıyor. Farz olan namazların Kur’an’da iki rekat olarak geçtiğini söylemiş, zekatta nisap miktarını hadislere bakılarak değil, günümüz şartları gözetilerek tespit edileceğini ifade etmiştir. Ayrıca yine Ahmet Suphi Mansur da,  hadislere bir değer atfetmemektedir. -Kur’an’ın itikadı- başlıklı makalesinde şahadet kelimesinin la ilahe illallahtan ibaret olduğunu ileri sürmekte, tüm peygamberlerin eşit statüde olduğunu belirtmektedir.

Hz Peygamberin elçiliğine dair cümlenin ezanda olmaması gerektiğini iddia etmekte ve  onun Mescidi Nebevideki kabrinin ziyaret edilemeyeceğini söylemektedir. Müslüman kadınların iyi ve barışçıl insanlar olmaları şartıyla gayrimüslim erkeklerle evlenmelerini helal, buna karşın ona göre hiç de iyi insanlar olmayan Bin Ladin ve Kardavi benzeri kişilerle evlenmelerine ise haram olduğu fetvasını vermektedir. Beş vakit namazı kabul etmekle beraber, namazdaki Tahiyyat duasının Hz peygambere övgü içerdiği için okunmayacağını söylemekte, cihadın sadece savunma amaçlı olduğunu belirtmektedir. Müslümanların yönetiminde Halifeliğin değil demokrasinin geçerli olmasını istemektedir.

-Yani Kur’ancılık Türkiye’de daha çok Kur’an İslam’ı adı altında Hüseyin Atay, Süleyman Ateş, Yaşar Nuri Öztürk, Bayraktar Bayraklı, Muhammed Nur Doğan, Abdulaziz Bayındır gibi bir çoğu ilahiyat kökenli akademisyenler tarafından temsil edilmiştir. Bu isimler arasında ideolojik ve metodolojik bir yöntem ortaklığından bahsetmek zordur. Özellikle bunlar üzerine en etkili olan Hüseyin Ataya gelince; sebebi nüzulü rivayetlerine ve Nebevi tefsire bir kaynak değeri atfetmeyen Hüseyin Atay, yapınız müsait ise Kur’an kendini size açıyor, diyerek bir referans kapısını da aralamaktadır.

-Tarihselci İslam Modernizmi, modernizmin fikir babası olan Fazlurrahman kölelik olsun, çok kadınla evlilik, kadının dövülmesi, mirasın cinsler arasında eşitsiz paylaşımı, kadının küçük yaşta nikahlanması, Fetih amaçlı savaş esirlerinin öldürülmesi gibi hükümlerde tarihselci, İslam Modernizmi savunmacı bir pozisyona hiç girmeden bu hükümlerin tarihsel şartlarını anlamaya, beşeri maksatları bulmaya çalışır. Hükümlerin evrensel olduğu hususunda metinselciler gibi bir ön kabule sahip olmadığı için tevile gerek kalmaz. Ve yine Kur’an’ın manası ilahi ama lafzı Hz Peygamber’e ait beşeri kaynak olduğu şeklindeki kanaatından dolayı bazı gelenekçi çevreler tarafından başına ödül konularak katli istenir.

İşte Fazlurrahman şu yöntemi önerir. İlk önce Kur’an’ın indiği döneme gidilip Siyer ve sebebi nüzul rivayetlerinin yardımıyla ayetlerin hangi maksatlara binaen, hangi genel ilkeleri yerleştirmek için indiği tespit edilir. Sonra bu ilkeler bugüne taşınır ve ilkelerin çağın şartlarına nasıl gerçekleşeceği tespit edilerek modern çözümleri vardır. Böylece Kur’an’ın Emir ve yasakları zamanımızda yeniden etkinlik kazanır, der. Ayetlerin hükümleri ise ibadetlerle ilgili olanların dışında Fazlurrahmana göre tarihsel kalmaktadır. Bu hükümler çağın şartlarında ve çağın maslahatlarına binaen nazil olmuştur. Dolayısıyla sonraki dönemlere hitap etmez. Zira toplumsal şartlarla maslahatlar sürekli değişmektedir. Değişmeyen ise Kur’an’ın Evrensel ilkeleridir. Nasıl hırsızın elinin kesilmesine hükmeden Maide 38. ayetin maksadı; Eğer ağır bir cezanın hırsıza uygulanması adil ve huzurlu bir toplumsal düzenin oluşturulması ise, aynı maksadı çağımızda gerçekleştirecek daha ağır veya hafif başka bir ceza ayetteki hükmü Ceza’nın yerine geçebilir.  Tarihselci modernistlerin eleştirdikleri metinci modernistler ise, ayetin tarihi bağlamına genellikle müracaat etmeden mesela ayet metnindeki kelimenin sematiğinden hareketle, el kesmenin kat’ı,  eli yaralayıp çizmek suretiyle hırsızı işaretleme manasına geldiğini söyleyebilmektedir. Ancak her iki durumda da Kur’an’da hırsız için konulan had cezası artık işlevini kaybetmiş olmaktadır. İşte modern bulunmayan bir şekli uygulama, yerini bir başka uygulamaya bırakmaktadır, der.

-İslamı içeriden bozma amaçlı bu uygulamalar; tüm islam dünyasında uygulanmaya konulduğu gibi, memleketimizde de hararetle gündemde tutulmuştur.

Nitekim Sait Yazıcıoğlu kendi anılarında kaydetmektedir ki; 28 şubat 1997 yılında dindar ve inançlı insanlara yapılan baskıların sebebi; özellikle Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Atay, Hasan Elik, Rami Ayas, Beyza Bilgin gibi ilahiyatçılara bizzat ordunun talimatı ile yazdırılmış olan İslam Gerçeği adlı kitaptır.

-1950’li yıllarda düzenlediği Anadolu konferansları ile Necip Fazıl’ı taşraya taşıyan büyük doğu Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alan Malatya’da terzi Sait Çekmegil, daha önce Risale’i Nura yakın, Bediüzzaman’ı sever, eserlerini okuyan bir kimse iken ancak Suudi Arabistan’a gittikten sonra, muhtemeldir ki Vehhabiliğin etkisinde kalmıştır. Kuran Merkezi duruşu bu bağlamda sanki bir ironiyi çağrıştırmaktadır. Duasında şöyle der; Hintten Çin’den, Yunan’dan muharref nasranilikten, menkıbevi İsrailiyattan devşirilen, mistik sayıklamalardan müşteki olanların zanniliklerinden teberri ederiz, diye niyazda bulunan Çekmegil; uzun yıllar Türkiye’deki tasavvuf çevrelerince mezhepsizlik, dinsizlik arasında bahsedilir olmuştur.

O vahye göre -Büyük Zulüm- adlı kitabında Said Nursi, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Zahid Kotku, Ali Şeriati gibi büyük üstatları Kur’an’ın çizgisinden saparak, fikirlerine zulüm karıştırmakla suçlar. Bidat ve hurafelerden arındırılmış bir din anlayışını keskin ve yaralayıcı bir dille savunan geleneğin var ettiği anlayışlara ve bilhassa tarikat yapılanmalarına karşı entellektüel bir duruş sergileyen Çekmegil, Malatya ekoli diye bilinir.. Radikal çizgiye şeklini veren kişidir denilir.[3]

 

 *******  

FETÖ

Bir asırdır cehalet, fakirlik ve ihtilaftan kurtulamayan doğu ve doğu insanı, bir de buna baskı ve maalesef sonrasında da pkk, Deaş ve diğer ifadeyle ermeni hakimiyetinden kurtulmuş değil.

Abd-nin, Almanya ve Avrupanın oyun tuzağından hala kurtulmuş değiliz.

Kaç asırdır kendi üzerinden oyun oynanan doğu, hala kurtulmuş değil ve maalesef kendisi de ciddi olarak bundan yeterince kurtulmaya çalışmamaktadır.

En kolay yaptığı iş, -elbette kolay değildir- batıya göçmektir.

– 28 Şubat kararlarını askerler hazırladı.[4]

-Bir İngiliz oyunudur; Dini yasakla, halkı devletle karşı karşıya getir.

Dine ihtiyaç duyanların ihtiyaçlarını açacağın kanalizasyonlarla gider veya sulandır.

– Mutezile Abbasiler döneminde ve özellikle Harun Reşid döneminde gelişme göstermiştir.

Bu her dönemde de bu şekilde gelişmeler göstermiştir.

Nitekim Fetöde sağ iktidarlar döneminde, sol düşünceliler de sağ iktidarlar döneminde işlerini yürütmüşlerdir.

Ancak şu anda tehlike geçmiş değil, Mutezile görüşün bu zamanda da kendine uygun zemin bulmasından korkulur.

Uygun tv ve proğram ve medya dünyasını buldukları gibi…

– Fetö eğer 5 yıl önce ölmüş olsaydı belki adeta onun bir Anıtı dikilecekti.

Ancak bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, akıbeti itibariyle baktığımızda durum hiç de öyle olmamıştır.

Münafık bir yapı olan Fetö; hem dini ve hem de insanların teveccüh ettiği Risale-i Nurları tahrife yöneldi.

La ilahe illallah demenin iman için kâfi olduğunu, Muhammedur Rasulullah demeden de olacağını söylerken, bunu okudukları ezana da yansıttılar. Müslüman bir kadının gayr-ı Müslim bir erkekle evlenebileceğini ve bunu gerçekleştirerek göstermiş oldu.

Diyanetin raporunda bu durum genişçe belirtilmiştir.[5]

15 Temmuzdan sonraki veya 17- 25 Aralık 2013’den sonraki durum neticesinde onun hakkındaki kanaati ile aleyhine dönen insanlar, belki de öncesinde aleyhine dönmeyecek, onu hayırla yad edecekti. Onun hakkında çok övgülerde bulunacaktı. Ama bugün dünyada Müslüman ve gayrimüslim olarak Fetö’ye bakış tamamen farklıdır.[6]

-Feto yıkılınca arkasından PKK ve kandil yıkılmaya başladı.

Afrin ve çevresine, pkk ve deaş yuvalarına girildi.

Arkasından Adnan Oktar ve bütün kirli işleri ortaya çıkmaya başladı. Yani bütün kirli ilişkiler Haşhaşi çatısı altında toplanmış, çatı gidince, temeli yıkılınca etrafındaki duvarlarda teker teker çökmeye başlamıştır.

Feto aslında çok uluslu, ilişkili, kirli bir yapının genel adıdır. Bu kirli Fetö terör örgütü Türkiye’deki uyuşturucu çetesinin ve aynı şekilde fuhuş çetesinin de ilk adımını oluşturdu.

Fetönün şifresinin çözülmesiyle birlikte birçok çete otomatikman hepsi de bu arada çökmüş oldu.

-Hem devleti ve hem de özellikle Nur cemaatını bitirmeye çalışan Fetö, biz muhabbet fedaileriyiz, yalanına sığınarak iki taraftan da tokat yemiştir.

-Aslında Fetönün nemalanmasına devlet rejimi zemin hazırlamıştır.

İnançlı insanları Fetönün kucağına itmiştir

 Bunu da ABD. nin maaşını ödediği mit planlamıştır. Tıpkı PKK gibi.

Şimdiye kadarki uygulamalar adeta 15 Temmuzun alt yapısını oluşturdu.

Fetö dini ve özellikle sahabeyi kullandı.

Dine susamış ve kaynakları kapatılmış bu millet Fetönün bulanık suyuna koştu.

-Fetönün ulusal çapta Ortadoğu’daki versiyonu ise Deaştır.

Biri İslam dünyasını şekillendirip biçimlendirmeye çalışırken, diğeri İslam hakkında Hristiyanlara olumsuz mesajlar vermektedir.

– 3. Meşrutiyetin katı bir devamı olan cumhuriyet, farklılıkları ortadan kaldırdığını düşünerek, ayrık otlarının çıkmasına zemin hazırlamıştır.

-Feto bir taşla iki kuş vurmuş oldu orduya.

Polise, devletin değişik kurumlarına yerleştirdiği insanlar eğer başarılı olursa böylece kendisi o başarıyı kendi lehine çevirecekti. Devleti yine Amerika’ya, İngiltere’ye teslim edecekti. Başaramasa da yine kârlıydı. Çünkü bu milletin içerisinde inançlı olan insanları da böylece devre dışı bırakmış, onları harcamış, bir nesli de böylece bitirmiş olacaktı.

Başaramasa da yine bir nesli bitirmiş oldu ve bu nesilden sonra gelecek olanların nesillerinin eserlerindeki bulanıklık da böylece devam etmiş olacaktır.

 

-15 Temmuz tiyatro mu? Kontrollü darbe mi?

Erdoğan mı yaptı ? Bütün bunları başkanlık için mi yaptı?

Bu söylentileri umursamıyor, siyasi bir saldırı olarak değerlendiriyor, gülüp geçiyor, karşıdakinin ahmaklığına veriyordum.

Ancak iyi niyetli gibi görünen bir kimseden de bunu duyunca, bu köksüz ve temelsiz düşüncenin ileride temellendirilmesini engellemek için yazmayı zaruret gördüm.

Evet, Eşek kat kat eşek olsa, sonra dönse insan olsa ve ona denilse ki; Bak eşek Efendi.

15 Temmuz darbesini Erdoğan kendisini öldürtmek için o kadar askeri kendi üzerine saldırttı. Özel eğitimli askerlerin helikopterlerle kendisini karada- havada -denizde arayarak öldürmesini sağladı. Kendi arkadaşlarını, mecliste bulunan arkadaşlarını bombalattı, öldürttü. Ve kendi devlet başkanı iken, devletin tüm imkanları elinde iken, kontrolünde iken buna rağmen adeta bunları elinin tersiyle itercesine, Ordu’daki belli bir kesimi ayarladı, kendisine saldırttı ve bu tiyatroyu oynamak ve aynı zamanda bu başkanlık sistemini getirmek için bütün bu kadar zor yolu tercih etti!!! Oysa şimdi kolayca yaptığı halde…

Eğer bunu kabul edersen insan olacaksın. Yoksa eşek olarak devam edeceksin! Hangisini tercih ediyorsun denilse; mübalağa etmiyorum, çok rahatlıkla diyebilirim ki, o eşek şunu diyecektir; sizin bu dediğinizi kabul edip insan olacaksam, ben bu eşekliğimden memnunum, hadi eyvallah, deyip kendi eşşekliğine gerisin geriye dönecektir.

Erdoğan geçmiş 16 yıl içerisinde topluma vermiş olduğu güven ve hizmetleri ile de bunu ispat etmiş iken, neden kendi ayağına baltayı vursun? Neden kendi aleyhine çevirsin işleri? Neden bunca yaptıklarını sıfıra indirsin? Adeta sonuçsuz bıraksın! Elbette ki mümkün değil.. Bunu Akıl –mantık- düşünce ve insanın kabul etmesi mümkün değil… Bir de ortada bunca, yüzlerce ve binlerce delil var iken nasıl oluyor da tiyatro için ayarlamış olduğu insanlardan bir insan ki, hiç birisi çıkıp da bunu ifşa etmiyor. Erdoğan beni tuttu, bizi tuttu, bizi ayarladı, bu işi bize yaptırdı, deyip de neden hiç birisi bunu ifşa etmezken; Fetö’nün bu işi yaptırdığına dair binlerce delil ve belgeler ortada olduğu halde, hala buna senaryo demek, hala bunu Erdoğan yaptı demek, elbette ki Akılla, izanla, düşünceyle, insanlıkla, mantıkla, seviye ile ifade edilebilecek bir durum değildir.

Tiyatro diyenler aslında kendileri tiyatro oynuyor. Ciddiyetten, samimiyetten, idrakten ve anlayıştan uzaktır. Bu bir asırlık kirli, şaibeli, seviyesiz bir düşüncenin işidir.

Kendi darbelerine bir perde çekmek amaçlı bir savunmadır.

Ancak yalan çuvala sığmıyor.

Geçmişte yapılan bunca olumsuzları ve olumsuzlukları böyle basit bir ifade elbette ki kapatmıyor, onun üzerini örtmüyor.

-15 Temmuz şimdiye kadar yapılan darbeler içerisinde en korkunç ve dehşetli olanıdır. Aslında darbe de değil, tam bir işgaldir.

Aslında 100 sene önce şekillendirilmeye çalışılan Türkiye’nin, yüz sene sonra daha dehşetli bir surette çevresindeki devletlerle beraber şekillendirilmeye çalışılması ve hatta daha da ötesinde, Suriye’nin düştüğü bu durumdan daha korkunç bir şekilde bir iç savaşın başlatılmasına; bir taraftan pkk- nın ve diğer taraftan Kıbrıs’ta hazır bulunan 50000 tane İngiliz askerinin, diğer taraftan Amerika’nın, diğer taraftan Ermenistan’ın meseleye el atarak Türkiye’nin bölünerek parçalara ayrılmasıdır.

100 sene önce 5 milyon metrekare olan Türkiye’nin yüzölçümü 780 bin metrekareye düşmüş ve bu 15 Temmuz darbesi ve işgali ile de bu durum belki de birkaç yüz bin metrekareye düşecekti. Doğu tamamen Ermenistan’a ve PKK’ya bırakılacak, belki İç Anadolu’da küçük bir kısım ve kesim bu millete ya bırakılacak, yıllarca sürecek bir savaş, bir kavga, bir kan ve barut devam edecekti.

-Fetö ile sadece Türkiye değil, İslam dünyası şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

Bir asırdır Türkiye-yi bağlayan dört bağdan 4. bağ da kopmuş oldu, 15 Temmuzla birlikte.

 

– ABD yi işgal eden evanjelistler[7] aynı olayı Türkiye içinde de Feto kaynağı ile elde etmektedirler. Türkiye’deki Fetönün ahtapot gibi yayılması neyse, Amerika’daki evanjelistler de öyledir. Ancak Amerika’daki evanjelistler sadece ABD için bu işi yapmamakta, dünyanın bir çok ülkelerinde, muhtelif ülkelerinde özellikle İslam ülkelerinde ve İslam ülkelerine özellikle Türkiye ve Mısır’da bu daha da yoğunlaşmaktadır.
Doğuda kripto Ermeni misyonerleri çokça bulunmaktadır.

Abd-nin sicili ve geçmişi kirli ve lekelidir. Cinayetlerle doludur.

Bize saldırması da boşa değildir.

Kuyruk acısı var. Hem Fetö, hem PKK ve 15 Temmuz başarısızlığı.

Bizde bir söz vardır; İt ürür kervan yürür, diye…


-“TÜRKLERİ SALLAYACAK BAZI OLAYLARI BEKLİYORDUK”

Papaz Brunson’un cep telefonundaki mesaj içeriğinde, ” Türkleri sallayacak bazı olayları bekliyorduk. İsa’ya dönmek için gerekli koşullar oluştu. Sanırım olaylar daha da kötüye gidecek. Sonunda biz kazanacağız” ifadeleri yer aldı.”[8]

-Yazar Fâsî “ Önce İslam davetinin ulaştığı kişinin öncelikle düşünüp öğrenmesi ve sonra da tercihte bulunması gerektiğini söyleyip, ardından “ Misyonerler, İslam ülkelerinde hile ve yalanı o kadar ileri boyutlara götürmüşlerdir ki, İslam adına kitaplar telif etmişler ve bu kitaplarda dolaylı yollarla dinini henüz çok iyi kavramamış olan Müslümanların inancını bozmaya çalışmışlardır. Müslümanlar bazı yöntemlerle bunlara tepki gösterdiğinde ise bunu özgürlük alanına dokunmak olarak lanse etmişlerdir.” (s. 286)

****************   

 CHP kendi kontrolünde değil. İngiltere ve Amerika’ya kadar uzanıyor.

İçte ise Chp-Pkk-Fetö üçlüsü bir arada görünmektedir.

-Erdoğana yapılan saldırılar olumsuzluklarına engel teşkil etmiş olmasındandır.

Erdoğana su-i kast.. 20 ton patlayıcı dolu o panelvan ve keskin nişancıyla ölümüne teşebbüsler.[9]

Türkiye-deki kirli oyunun vehametini ve dehşetini göstermektedir.

-Kenan Evrenin danışmanının ifadesine göre, Evren cumhurbaşkanı olacağını bilmiyordu. Hatta emekli olacağından dolayı ev arıyordu.

Evvelden iki balık kavga ediyorsa oradan mutlaka bir İngiliz geçmiştir denilirken, şimdi buna bir de Abd eklendi.

Her noktamızı bilen Abd, onu çok iyi kullanıyor.

Abd 1970-lerde pkk yı kurmuş, bunu devlette biliyordu.

1970-lerde solcu olduğunu ve kominizmin içinde hakim olduğu Chp, Amerikan düşmanlığı yaparken, bu gün Abd-nin kucağında oturmakta ve onun memesinden süt emmekte ve beslenmektedir.

-Abd-nin merkez bankası Roshidlere aittir.

Özel sektördür.

Abd- yi aileler yönetmektedir.

– 2018 yılındaki seçim propagandalarında yalan geri döndü.

Kimisi tv-lerde yüzü kızardı, sesi yalpaladı, kimisi de demedim diyerek inkara gitti, kimi de aldığı duyumları olduğunu söyleyerek bağlandığı pirizin komiği durumuna düştü.

-Erzincan’da 33 vatandaşın kurşuna dizilip yakıldığı katliamda ABD parmağı. Sanıkları serbest kalan katliamda, vahşetin yaşandığı gün Başbağlar semalarında ABD helikopterlerinin uçtuğu iddia edildi.[10]

 -İçte ve dışta sahtekarlıklarla geçen bir asrı yaşadık.

-‘Erdoğan kazanıyor deseydim, camia beni çarmıha gererdi’

Hakan Bayrakçı ‘Erdoğan anketlerde %51 çıkıyordu ama ben %49’a düşürüyordum’ demişti.[11]

-En çok korktuğum husus ise; bu Fetö musibetinin tıpkı bir asır rejim kavgası, yarım asır pkk kavgası gibi, bir yarım asır da Fetö kavgasıyla geçiştirilmiş olmasıdır.

Bunu engellemek için en elzem ve ilk iş olarak Fetöden gerçekten mağdur olanların görevlerine dönderilmesidir.

Bunlar tahrik edilerek devletin aleyhine kullanılmamasıdır.

Evet, Fetö’den mağdur olan insanların bir an evvel durumlarının çözüme kavuşturulması lazımdır. Aksi takdirde bu Fetö’ye yarar sağlayacak ve toplumda bir kaos oluşturacaktır.

İnançlı, samimi ve Feto ile bağlantısı olmayan bu insanların bir an evvel göreve, vazifeye başlatılması lazım. Aksi takdirde bu toplumda bir patlamaya, bir birikime, bir sıkıntıya neden olacaktır.

Bunun bedelini sadece devlet değil toplum da ödeyecektir. Aynı zamanda Fetö’den ayrılmak isteyenler bu bahaneyle fetö’ye biraz daha bağlanmış olurlar. Devletin, hükümetin bu konuda hızlı hareket etmesi lazım.. Hukukun hızlı işlemesi lazım.. Suçlu olanların cezalandırılırken, mağdur olanların, suçu tespit edilmemiş olanların bir an evvel göreve başlatılması gerektir.
-Dışarıdan bir şey yapamayanlar, içeriden karıştırmaya devam edeceklerdir.[12]

Feto yıkılınca onun kolları olan Kuytul olsun,[13] Adnan Oktar olsun, teker teker ortaya çıktı. Evet Mustafa İslamoğlu’ndan da pek ses yok. Yani bunlar tamamen ahtapotun büyük parçasının kolları mesabesindedir. Büyük parça ele geçirilince, bir sonuç alamayınca kollarda tamamıyla devre dışı bırakılmaktadır.

 

**********************   

ADNAN HOCA

Adnan Oktar ahtapotun diğer bir kolu, Fetö’nün diğer bir kolu, Hasan Sabbah’ın bir benzeri. Fakat bu fuhşu biraz daha açığa çıkartıyor, açıkça fuhuş yapıyor, açıkça fuhuş yaptırıyor. İslamı kılıfa geçiriyor.

Bunlara boşuna Haşhaşi denilmemiştir. Zira bir çok noktada benzerlik arzetmektedir.

Masonlukla bağlantılarının bulunması, yahudilere destek olmaları, sefahet ve uyuşturucu bğlantıları onları modern haşhaşiler kılmaktadır.

“- Bernard Lewis, Haşişîlerin Haçlılarla birkaç defa çatışmak zorunda kalmışlarsa da onlarla mücadele etmek için özel gayret göstermediklerini söyler. Buna rağmen 1192’de Kudüs Kralı Conrad de Montferrat’ı öldürmeleri Haçlılar arasında büyük yankı uyandırmıştır.

Selahaddin-i Eyyübi Halep (570/1174) ve Araz (571/1176) kuşatmaları sırasında iki defa Haşişiler’in suikastına maruz kaldı ve ikincisinde ölümden kıl payı kurtuldu. Bunun üzerine Raşidüddin Sinan’ın oturduğu Masyaf Kalesi’ni kuşattı ve Haşişiler’in hâkimiyetindeki bazı yerleri tahrip etti. Ancak Sünni birliğini yeniden sağlamayı ve Batı’dan gelen istilacıları kovmayı öncelikli hedef belleyen Selahaddin, Masyaf kuşatmasını kaldırıp Haşişiler’le iyi geçinmeye karar verdi öyle ki 588/1192’de Haçlılar’la anlaşma yaparken onların da göz önünde tutulmasını şart koştu; bu Haşişiler arasında 4000 kadar da Yahudi vardı.

..Cinayetlerini her zaman hançerle işleyen fedailer Bernard Lewis’in naklettiğine göre; müstahkem kalelerinde, küçük yaşlarından itibaren ailelerinden ayrı yetiştirmek üzere alıkoydukları köylü erkek çocuklara buluğ çağından yetişkinliğe kadar aralıksız süren eğitimleri boyunca pek çok yabancı dil öğretiliyormuş. İtaat ettikleri ve emirleri gözü kapalı yerine getirdikleri takdirde “Tanrılar Tanrısı” reislerinin kendilerine cennetin güzelliklerini bahşedeceğine inandırılan bu çocuklar, en ufak itaatsizliğin ölümle cezalandırılacağını da biliyorlarmış. Bir ölüm makinesine dönüşen bu insanlar Cengiz Aytmatov’un sözünü ettiği bir tür mankurtlaştırma eğitimine alındıkları andan, birini öldürmek üzere efendilerinin huzuruna çıkana dek, hocalarından başka kimseyi ne görürler ne de başka söz işitirler.”[14]

-Gazeteci İpek Özbey, eski içişleri bakanlarından Sadettin Tantan ile ‘Adnan Hoca’yla ilgili ilginç bir röportaj yaptı. Buraya kısmen iktibas ediyorum.

“Sayın Tantanın cevapları.

Adnan Hoca bir tarikat değil, dinle falan da ilgisi yok. “Neden 19 yıl beklediler” sorusuna takılmayın. Şu anda bu operasyonu yapan yetkililere destek vermemiz gerekir. Kamuoyu oluşturmamız lazım, halk bu operasyonu sahiplenmeli. Kimse siyaseten engellemesin diye sahip çıkmak gerekiyor. Çok zor bir operasyon. İçten, dıştan müdahale gelebilir.

-Türkiye’de teknolojiyi en iyi kullanan örgüt Adnan Hoca’nın örgütüdür. Teknik takiple siyaseti ve basını teslim alanlar bunlardır. Gazete sahiplerinden, yayın yönetmenlerine, milletvekillerine arşivledikleri çok kişi vardır. Teknik takipte kullandıkları teknoloji o zaman polisin elinde bile yoktu. Arşivledikleri milletvekilleri sonradan bana teşekküre geldiler. Ama bunlar arasında özür dileyecek misin diye önerge verenler de oldu.

-Bakın, bugün PKK-PYD-YPG’yi kim destekliyor? NATO Müttefiki Amerika başta olmak üzere, İngiltere, Almanya, İsrail’in desteklediğini biliyoruz. PKK-PYD’yi, FETÖ’yü kim kullanıyorsa Adnan Hoca’yı da bundan ayrı düşünmeyin. Harun Yahya ismiyle yazdığı kitaplar son derece üst kalitede kâğıtlara basılıyor, başka dillere tercüme edilip, bedava dağıtılıyor. Korkunç bir bilgi ve enformasyon savaşı değil mi? Bunlara para yetebilir mi? Bunları size yurt dışında dağıttırırlar mı?

-Adnan Hoca da “inşallah maşallah” sözlerini dilinden düşürmedi. Ancak yaptıkları, televizyon programlarındaki tavrı dini olmaktan çok uzaktı…

O dini kirletiyor.

-Mesela Hindistan’da Ahmedilik bir İngiliz istihbaratı yapılanmasıdır. Keza Hizbul-Tahrir de öyle. Boko Haram’da da benzer bir durum görürsünüz. Bunlar, istihbarat örgütlerinin güdümündedir. Ülkeler bunlar üzerinden istikrarsız hale getirilir, çatışma ortamı yaratılır ve aynı inanç içerisinde insanlar birbirine düşman kılınır. Irak ve Suriye laboratuvarında bunu görürsünüz. Türkiye’nin de aynı tehlike ve tehdit altında olduğunu söyleyebiliriz. Bu örgütlerin bir an evvel önünün alınması gerekiyor.

-Uluslararası ağın bir parçası olduğunu söylüyorsunuz. Onu Kedicikleriyle izlerken meczup gibi görüyor, hatta mizahını yaptığımız bile oluyor. Aslında ciddiye almamız gereken bir tehdit var karşımızda…

Kesinlikle.

Magazinleştirmemek gerekiyor bu meseleyi… Bizim neslimizi yok ediyor. Genç kızlarımızı, erkeklerimizi kolay para kazanmaya sevk ediyor, kirletiyor. Türk kimliği yok ediliyor. Milli Mücadeleyle kazandığımız özgürlük ve bağımsızlığımızı elimizden almaya çalışıyorlar.

-1999’da, müritlerinden Oktar Babuna  “kansere çare buldum” diye ortaya atıldı. 160 bin ünite kan toplandı ve ABD’ye gönderildi, akıbeti bilinmiyor.  “Gen haritamızı çıkartıyorlar” diye isyan eden dönemin Sağlık Bakanı Osman Durmuş adeta linç edildi…  Başlı başına bir casusluk olayı mıydı?

-TAPU KADASTRO’YU İYİ İNCELEMEK LÂZIM!

“Bir tarafta Fethullah Gülen var. Eğitim düzeyi son derece düşük. Vaazlarında ağlayan, belli güçler kullanılıp, eğitilen, büyük bir güce ulaşmış, aşağı yukarı 124 ülkede her türlü alt yapısı olan, okulları olan bir yapı. Fethullah Gülen’i tutan kim, Yaşar Tunagür! Nereden çıkmış, Tapu Kadastro’dan… Bir tarafta Abdullah Öcalan… Eğitim düzeyi çok yüksek değil. Nereden mezun? Tapu Kadastro okulu. Tapu Kadastro okulunun yapısına baktığınız ve oradan mezun olanları iyi incelediğinizde farklı bir şeyin ortaya çıktığını göreceksiniz. Daha fazla konuşmayacağım ama burayı iyi incelemek lazım… Biri (PKK) Türkiye’yi silahlı şekilde çatıştırıyor, diğeri (FETÖ) ülkeyi siz yöneteceksiniz diye Türk gençliğini kendisine tabi tutuyor.”[15]

-Adnan Oktar her yönüyle şaibeli bir insan.

 Harun Yahya adıyla, Yahudilik ve masonluk kitabı ile gündeme oturdu, kendisini tanıttı, epey bir iltifat gördü ancak İnternet ortamında onunla ilgili çok şeyler söylenmektedir. Mesela bu kişinin o olmadığı, Harun Yahya’nın öldürüldüğü…

-Fetö Haşhaşiliği gizli yaparken Adnan Oktar bunu gayet açık ve hiç gizlemeden açık ve net olarak yapmaktadır.

Göstere göstere toplumu da tahrik ede ede, gençleri, genç kız ve erkekleri de teşvik ederekten bunu yapmaktadır, cazip hale getirmektedir.[16]

-Adnan Oktar Fetö’nün yan grubu.

Aynı zamanda haşhaşilerin diğer bir yüzü, Haşhaşilerin devamı.

Adnan Oktar hakkında ileri geri konuşmak caiz midir, diye bana sorduklarında şunu söylemiştim; O fasık-ı mütecahir olduğu için yani günahı açıktan açığa işlediği içindir ki, ondan dolayı onun hakkında yani aleyhinde konuşmak dinen caizdir. Çünkü fasıkı mütecahir olan insanın gıybetinin yapılmasında bir beis yoktur.

Artık bununki mütecahirlikten de geçti, şeddeli bir hal almış oldu.

Her gün 100 milyarlık bir masrafı oluyor, zaten kirli şeyler söylemeye, zihinleri bulandırmaya gerek yok. Yapmış olduğu şeyler hiçbir surette dini olmayıp, dinle alakası olmayan, sadece din maskesi arkasına sığınaraktan birçok menfilikleri, olumsuzlukları, iletişimleri, bilgi sızdırmaları ki; yazmış olduğum yazılarımda da belirttiğim üzere toplumun genel olaraktan gen yapısının çıkartılması, birçok gizli bilgilerin dış ile bağlantılı olduğu açıkça görülmekte ve bilinmektedir.

Gittikçe bu koku daha da yaygınlaşacak, kendisini gösterecektir. Bu da Fetö’nün diğer bir uzantısıdır. Farklı bir versiyonudur. Ahtapotun farklı bir kolunu oluşturmaktadır. Fetö genel olarak da büyük bir ahtapotun kendisi, bir derece bunun uzantısı Avrupa’ya uzanır.. Amerika’ya, İsrail’e, İngiltere’ye ve içerimizdekilerine kadar uzanan bir uzantısı mevcuttur.

Bir Kıssa:

. Romada Hrıstiyanların bir pazar ayini varmış. O kadar büyük bir ayinmiş ki Papa bile katılıyormuş. Ortalık mahşer yeri gibi.Fakat kilisenin kapısında, önlerinde levhalar olan iki adam dikkat çekiyormuş.
Birinci levhada, “Hrıstiyan kardeşinize yardım edin” yazıyormuş, ikinci levhada ise “Yahudi kardeşinize yardım edin” yazıyormuş.
Ayinden çıkanlar iki dilenciyede bakıyormuş, tabiki Hrıstiyan olana para veriyormuş, üstüne üstlük Yahudi olana pis bakışlar atıyorlarmış.
Ayinden çıkan biri, Yahudi olan dilencinin yanına gitmiş ve demiş ki,
– Yahu bari başka bir şey yazsaydın, bu şekilde tabiki siftah yapmadan beklersin.
Yahudi olan öteki sözde Hrıstiyan olana seslenmiş
– Hey Salamon! Şu herife baksana, gelmiş bize ticaret öğretiyor!

MEHMET ÖZÇELİK

04-08-2018

[1] Bk. Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, 4/272; 5/220, 221.

[2] Bk. Ahmed b. Hanbel, 4/273.

[3] Daha geniş bilgi için bakınız; Çağdaş İslami akımlar- Mehmet Ali Büyükkara.

[4] https://www.ahaber.com.tr/ekonomi/2018/07/06/28-subat-kararlarini-askerler-hazirladi

[5] https://www.diyanet.tv/diyanet-feto-raporu

https://www.diyanet.tv/diyanet-feto-raporu/video/kendi-dilinden-feto-orgutlu-bir-din-istismari

https://www.youtube.com/watch?v=e4oRUl2-yVc

[6] http://m.haber7.com/siyaset/haber/2669646-15-temmuzun-bilinmeyenleri-ortaya-cikti

http://www.haber7.com/foto-galeri/54425-dakika-dakika-darbe-girisimi   

http://www.haber7.com/foto-galeri/54424-unutulmayacak-fotograflariyla-15-temmuz  

https://www.yenisafak.com/gundem/yeni-safaktan-15-temmuza-ozel-120-sayfalik-ek-3384080  

https://www.yenisafak.com/gundem/14-bin-fetocualmanyada-3384215

https://m.habervaktim.com/news_detail.php?id=549945

[7] http://www.habervaktim.com/haber/537249/sirtini-boyle-sivazladilar-kim-bu-sapkin-evanjelistler.html

[8] https://www.google.com.tr/amp/s/m.sabah.com.tr/gundem/2018/03/18/o-papaz-ihaneti-boyle-duyurdu/amp

[9] http://www.seslimakale.com/videodetay/ersin-ramoglu–20-ton-patlayici-dolu-o-panelvan-26894
[10] http://www.haber7.com/guncel/haber/2662626-basbaglar-katliaminda-carpici-iddia
https://www.yenisafak.com/gundem/basbaglar-katliaminda-carpici-iddia-abd-helikopteri-ucuyordu-3382211
[11] http://video.haber7.com/video-galeri/122177-erdogan-kazaniyor-deseydim-camia-beni-carmiha-gererdi
http://www.seslimakale.com/videodetay/suleyman-ozisik–anket-teroru%E2%80%A6-26813

[12] http://m.haber7.com/dunya/haber/2674918-skandal-fransizlar-pkkya-universite-yapiyor

[13] https://www.yenisafak.com/gundem/furkan-vakfinin-bae-ve-misir-ile-iliskileri-arastiriliyor-3047937

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=10156006635088374&id=656108373

[14] http://www.vansiyaseti.com/m/?id=37787

[15] https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=430787214103690&id=100015172448520

https://www.cnnturk.com/video/turkiye/sadettin-tantan-adnan-oktar-gercegini-anlatti http://akademidergisi.blogspot.com/2017/03/akademi-dergisi-icimizdeki-israil-i-desifre-etmeye-devam-ediyor-kripto-yahudiler-masonlar-tgrt-islamciligin-icinde-donen-gizli-yahudi-dolaplari-cevat-babuna-sabetay-sevi-siyonistler-oktar-babuna-gercek-yuzu-musluman-genc.html?m=1

[16] http://video.haber7.com/video-galeri/123038-adnan-oktarin-gundemi-sarsan-ses-kaydi

Müstakîm ol Hazret-i Allâh utandırmaz seni

(SEN DOĞRU YOLDA OL, ALLAH SENİ UTANDIRMAYACAKTIR)

Diyarbakırlı Mehmed Sâid Paşa

No ResponsesAğustos 5th, 2018

KUDÜS

KUDÜS

 

Kudüsten; İsra suresinin 1. Ayetinde; etrafı bereketli kılınan yer olarak bahsedilmektedir.

-Kutsal şehirlerin üçüncüsüdür. Kudüs İslam’ın kutsal saydığı şehirlerin üçüncüsüdür İslam’da ilk kutsal şehir, Allah’ın Mescidi haramla şereflendirdiği Mekke-i Mükerremedir. İkinci kutsal şehir Taybe olarak da anılan Medine-i Münevveredir. Yüce Allah’ın Mescidi Nebevi ile şereflendirdiği bu şehirde Hz Peygamberin kabri de yer almaktadır. Üçüncü kutsal şehir ise Kudüs, diğer adıyla Beytül Makdistir.

Ebu Hureyre ve Ebu Said El hudri Buhari ve müslim’de geçtiği üzere rivayet edilen bir hadiste Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet eder; ibadet maksadıyla sefer ancak 3 mescide yapılır. Bunlar Mescidi Haram, Mescidi Aksa ve benim şu mescidimdir.

Kudüs peygamberlik ve bereket yurdudur. Kudüs Filistin topraklarının en önemli bölümü ve aynı zamanda kalbidir. Yüce Allah bu yeri Bereket sıfatı ile birlikte kitabında 5 yerde de bunu zikretmiş olmaktadır. Nitekim İsra.1, Enbiya 71,81, Araf 138, Sebe. 18. ayetlerde bu ele alınmış olmaktadır.

Bu bereketli kılınması ifadesi ile her ne kadar ağır olsa bundan kasıt Şam şehirleridir.

 

Kudüs 3 dininde kutsal mekanıdır. Kudüs Müslümanların ilk kıblegahıdır.

Bu duruma düşülmüş olması başta, İslam dünyasının ilgisiz ve sessizliğidir.

Nitekim denilir; Firavun’a, seni azdıran neydi diye sorulmuş.

O da beni yaptığımdan alıkoyacak birinin çıkmaması cevabını vermiştir.

 

Kudüs Yahudiler tarafından Mescidi Aksa, özellikle uzun yıllardır yarım asra yaklaşan dönem içerisinde yıkılmaya çalışılmış, altı boşaltılmaya çalışılmış ve bir gün hiç olmadığı, duyulmadığı ve belki de kendilerinin dile getirerek Müslümanları eziyeti ifade sadedinde yıkılacağı da ifade edilmektedir.

Bazı Çağdaş alimler İsra suresindeki İsrailoğulları ile ilgili derler ki, şeyh Şaravi ile şeyh abdulmuizz abdulsettarın başını çektiği bir grup Alim, israiloğullarını işledikleri ilk fesadın Hz Muhammed’in hicretinden sonra meydana geldiği görüşündedirler.

 

İkinci fesadını günümüzde büyüklük taslayarak, Azgınlık yaparak, Haddi aşarak, hakları çiğneyerek ve kan dökerek gerçekleştirmektedir. elindeki geniş ve Etkin Medya ağı ile insanları etkileyen Yahudiler dünyada büyük bir imtiyaz elde ettiler.

 

 

Kur’an-da kafir ve günahkar kimseler için de  -kullarımız- (Furkan.17,) ifadesini kullanır. onlar için de mesela -haddi Aşan kullarım- şeklinde de ( Furkan 17, Zümer 53) ayette ifade etmiş olması, onların da üstünlüğünü elbette ifade etmez.

*Müslümanlar Yahudilerin mescitlerine daha evvel kılıç zoruyla hiç girmediler. ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip de etmediler. Müslümanlar yürüttükleri savaş ve fetihlerin Hiçbirinde yıkıp yağmalamadılar. Bu tamamen israiloğullarına musallat edilen babilliler ile romalıların işidir.

Eski mufessirler beni İsrail’in her iki fesadı işlediği ve her bir fesat için ayrı ayrı cezalandırıldığı konusunda İcma etmişlerdir. babilliler ve Romalılar eliyle hezimete uğramaktan, esir alınmaktan, aşağılanmaktan, yağmalanıp talan edilmekten daha şiddetli ve alçaltıcı bir ceza olamaz. babilliler onların devletlerini tarihten sildiler. kutsal kitaplarını yakıp, heykellerini yerle bir ettiler. Romalılar da onların üzerine indirdikleri öldürücü bir darbeyle Filistin’deki varlıklarına son vererek, küçük topluluklar halinde onları dünyanın çeşitli yerlerine dağıttılar.

Yüce Allah şöyle buyuruyor; onları yeryüzünde ayrı ayrı topluluklar olarak Paramparça dağıttık.

-Yine İngiltere Dışişleri Bakanlığı arşivinden (FO), Osmanlı Devleti’nin Yahudi göçüne karşı kararlı tutumunu belgelerle teyit etmektedir. Bunlardan biri de İngiltere’nin Kudüs konsolosu Dickson o dönemde tuttuğu raporlardır.

Dickson-un 14 Şubat 1892 tarihli raporunda şöyle denilmektedir; “babıali’den sadır olan talimatlarda, Filistin’de kalıcı ikamete dönüşecek bir Yahudi göçüne izin verilmeyeceği ifade edilmektedir. fakat Hac maksadıyla şehri ziyaret etmek isteyen Yahudilere 1 ile 2 ay arasında değişen sürelerde oturum izni verilecektir. kendilerine tanınan süre sona erer ermez şehri terk etmeleri gerekmektedir. siyonist liderler Teodor herzl, Sultan 2. Abdülhamit ten Yahudilerin Filistin’e göç etmelerine izin verecek resmi bir ferman elde etmek için yoğun bir çaba sarf etmiştir. amacına ulaşmak için Vatikan, İngiltere, Avusturya Almanya ve Amerika’nın yanı sıra bazı Türk çevrelerin arabuluculuğunada başvurmuştur. bütün çabaları başarısızlıkla sonuçlanan herizl-e göre Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulması için Osmanlı Devleti’nin yıkılması gerekiyordu. herzl bu durumu şöyle açıklıyordu: “Yahudi devletinin kurulması için tek çıkar yol Osmanlı Devleti’ni yıkmak, yahut parçalamaktır. Türkiye yakın gelecekte parçalanırsa Filistin’de kurulacak siyonist devlet onun karşısında hep bir engel olarak kalacaktır. öyle olmaz da Sultan Yahudilerin istek ve şartlarını kabul ederse siyonizmin kendisine olan bakış açısı olumlu yönde değişecektir. sahip olduğu topraklar yanında Sultan için çok büyük değer taşımayan bir toprak parçasını bize bırakması halinde Mali yönden onun en güçlü destekçileri biz olacağız der.

 

Türk ve İngiliz arşivlerindeki tarihi vesikalar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Yapı itibarıyla türklükle ve İslam’la ilgisi olmadığını belgelemektedir. kuruluşundan beri başkanları ve yöneticilerinden Türk asıllı olan bir kişi bile çıkmamıştır. Örneğin Enver Paşa’nın babası Polonyalıdır. Cavit dönme Yahudilerdendi. Karasu İspanya Yahudilerindendi. Talatpaşa Bulgardı. Roman asıllı bir aileden geliyordu. görünüşte İslamı seçenlerdendi. Ahmet Rıza yarı Çerkez yarı Macardı. Nesim Ruso ve Nesim Mazlıyah her ikisi de yahudiydi. Sultan ikinci Abdülhamide karşı ayaklanıp onu tahttan indiren Jön Türkler hareketinin de en aktif üyelerindendir.

 

Yahudiler genel olarakdan kendilerinin Seçkin olduklarını kabul ederler. onlar mantığın gücüne değil gücün mantığına inanan bir topluluk olduklarını gösterirler. Arzı mev’ut denilen Kutsal Topraklar Allah tarafından kendilerine bağışlanmıştır.

Hatta Hristiyan olan bir Yahudi filistinliye sorar evladım der Allah’ın kitabında Allah burayı vaat etmiş iken niye Allah’ın emirlerini yerine getirmiyorsunuz ,niye buraları Yahudilere vermiyorsunuz dediğinde o Filistinli şöyle söyler, Allah hırsız değil, Allah zalim de değil. Bizim malımızı mülkümüzü neden bizden alıp da Yahudilere versin der.

 

Yahudilikte kan ve savaş vardır. Tevrat kitabında 10 Emir’den birisi öldürmeyeceksin demesine rağmen onlar kendi kendilerini öldürmeyeceklerini, başkalarını öldürmenin, kol kırmanın sevap olduğunu ifade ederler.

Nitekim savaşıyorum o halde varım diyen menahem begin in İsyan isimli kitabında bu durum açıklık kazanır. Begin şöyle der; kan Ateş kül ve gözyaşından dünyanın 1800 yıldan beri hiç görmediği, “savaşan Yahudi” adında yeni bir insan türü doğacaktır. Bizler bunu gerçekleştirmek için bir an evvel hücuma geçmeli ve katillere saldırmalıyız. sonunda bu uğurda akıtılan ter ve kanla gurur duyacak asil ve güçlü bir nesil doğacaktır der.

 

 

Talmud da şöyle denilir; üzerine düşen İnsanların en iyilerini öldürmendir.

yine vaftizci yuhanna ve Mesih onlara, “Ey peygamber katillerinin çocukları!” şeklinde  seslenmiştir.

yine Kur’an Onlar hakkında şöyle der; israiloğullarından kafir olanlar Davut’un ve Meryem oğlu isanın lisanı ile lanetlenmiştir.

yine Kur’an’da onların üzerine Zillet damgası vurulur, üzerlerine miskinlik damgası vurulur, der. Maide 78-79 ile Ali İmran 112 ayetlerde…

yine Telaviv Üniversitesi öğretim üyesi İsrail Şahak bu görüşü dillendiren Siyonistlerdendir.

Şahakın açıklamaları İsraillilerin içlerinde gizlediklerini açığa vurmaktadır.

Şahak bu açıklamalarına İngilizce olarak yayınlanan bir kitabında yer vermektedir. o bu kitabında kavminin hayalindeki İsrail’in Suriye Lübnan Türkiye Irak Suudi Arabistan Yemen Kuveyt ve iskenderiye’ye kadar mısırı içine aldığını ifade etmektedir. onlar bütün buraları ele geçirmek için her türlü kan dökmeyi kendilerine meşru görmüşlerdir.

yine Yahudilerin ahlaksızlığı tavırlarına yansıyan geçici bir durum değildir.  Bilakis tarihleri boyunca kendilerinde ve kutsal kitaplarının ifadesi ile peygamberlerin de derin kök salmış bir vasıftır.

Tevrat’ın Tekvin bölümünde Lut’un iki kızının Lutu sarhoş edip onunla birlikte olduklarını ve ondan zina yoluyla Moablılarla Ammonileri doğurdukları belirtilmiş olmaktadır.

yani Kur’an’ın ifadesiyle tahrif edilmiş olan Tevrat’ta her türlü zulüm çirkinlik fuhuş ifadeleri çekinmeden ifade edilmekte ve de dile getirilmektedir.

 

Aslında filistin İngilizlerin Yahudilere hile yoluyla elde ettikleri verdikleri bir hediyedir Şöyle ki bunu Kendi yaşadığım bir örnekle merhum amcam bir gün Adıyaman’ın Merkezi bir yerinde arabayla evine kendisini götürürken bir yeri gösterdi burayı dedi Benim Babam dedi kaç kişiye yalvardı ne olur vergisi karşılığında ücretsiz bedavaya burayı size veriyorum dedi zorla yalvararak tam bir kişiye sadece vergisini vermek karşılığında almasını yalvararak Ben ona tavsiye etti verdi aynı Oyunu İngilizler filistinlilere uygulamıştır öyle ağır vergiler getirmişlerdir ki İngilizlerin bu ağır vergisi hilesi neticesinde tarlanın vergisi tarladan daha değerli olduğu içindir ki filistinliler o arsalarını satmak mecburiyetinde kalmışlardır.

 

Bak. Her Müslümanın ortak davası Kudüs. Prof. Yusuf Karadavi.

İlahi büyüksün büyüksün büyük
Büyüklük yanında kalır pek küçük

No ResponsesAğustos 4th, 2018

SEYYAH

Müstakîm ol Hazret-i Allâh utandırmaz seni (SEN DOĞRU YOLDA OL, ALLAH SENİ UTANDIRMAYACAKTIR)Diyarbakırlı Mehmed Sâid Paşa

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 8 Mayıs 2016 Pazar

SEYYAH

“Aliya’nın mezarının başında şöyle yazar; Büyük Allah’a yemin ederim ki asla köle olmayacağız. “

“Bosna 60 bin nüfuslu Travnik camileri ile, Çeşme, köprü, medrese ve değirmenleri ile tam bir Osmanlı şehri..

Yıllarca Osmanlı sadrazamlarının eğitim gördükleri, yetiştirildikleri Şehir olarak bilinen Travnik de ziyaret edilmesi gereken tarihi mekanların birisinin de Süleymaniye Camiidir.

*Nepal ise, Hindular burada özellikle Bakmati nehri hindular tarafından tıpkı Hindistan Varanasi-deki Ganj Nehri gibi kutsal bir nehir olarak kabul edilir. Hindular ölülerini yakmaya ağızdan başlarlar. Çünkü Hindu inancına göre İnsan hayatta en fazla günahı ağzı ile işler. Yine hindular ceset yakılınca ruhun rahatladığını, ruhun özgür bir şekilde dolaşmaya başladığına inanırlar. Ölen bir kişinin cesedinin küllerinin Bakmati nehrine atılması ise hindular için o kadar kutsal ki yaşlı hindular hayatlarının son demlerinde bagmati Nehri etrafında yaşamaya başlar ve burada ölümü beklerler.

 

* Şehitlik Gazze’de bir kültür haline gelmiş ve her evde neredeyse en az 1 şehit var. Bütün Şehit babaları hemen cep telefonlarındaki oğullarının fotoğraflarını çıkarıp övünçle gösterirler. Gaznelilerin İsrail ordusu karşısındaki en etkili silahları da şehadete tutkulu işte bu insanlar vardır.

-Gazzede  Ebu Asım kızları ile ilgili şunları anlatır; iki kızım var. Biri 7 diğeri de 9 yaşında. Savaşın ilk günleriydi, İsrail uçakları gece vakti Gazze’yi bombalarken kızlarım da kendi aralarında konuşuyorlardı. Ben de kızlarımın konuşmalarına kulak misafiri oldum. 9 yaşındaki kızım yatmadan önce 7 yaşındaki kardeşine şunları söylüyordu. Birazdan bizim evimize de bomba atabilirler, evimize bomba atarlarsa ya şehit olup cennete gideriz ya da yaralanırız. Şehit olursak sorun yok fakat yaralanırsak komşularımız sedyelerle bizi hastaneye taşıyacaklar. Yatmadan önce vücudumuzu iyi kapatacak elbiseler giyelim de hastaneye giderken erkekler vücudumuzu görmesinler.

 

*Sudanlılar da da Araplarda yaygın olan verilen söze önem vermeme alışkanlığı almış başını gitmiş durumda. Hatta Sudan’da birisi size söz verdiyse veya sizinle görüşmek için randevu aldıysa, sudanlı sözümü yoksa yabancı sözümü diye sormayı unutmayın. Ayrıca Sudan’lı sözü derse o sözü unutun gitsin. Çünkü söz asla yerine gelmeyecek demektir.

Bu durum Arap ülkelerinin tümünde ne yazık ki çok yaygın, insanlar verdikleri sözlere, randevu saatlerine hiç dikkat etmiyorlar. Ayrıca iranlılar da randevu veya verilen sözü yerine getirme konusunda Araplardan çok daha beterler.

Sözü yerine getirme konusunda en iyisi Türkler. Biz En azından sözümüzü yerine getiremediğimiz de utanıyoruz veya karşı taraftan Özür diliyoruz. Araplar ve İranlılar bunu bile yapmıyorlar. Çünkü bu durum Ortadoğu’da artık bir kültür haline gelmiş.

-Başkent ammanda arabaların arkalarında  Kral Abdullah’ın ailesinden birilerinin resimlerini görürseniz bundan insanların Kralı çok sevdiklerini çıkarmayın. Bu resimler aslında sevgiden çok korkunun alametidir.

Ürdün bir istihbarat ülkesidir. Ürdün istihbaratının en önemli mevkilerinde ise yıllar önce tren raylarını saldırılardan korusunlar diye Osmanlı tarafından bu ülkeye yerleştirilen çerkezler bulunmaktadır. Ortadoğu’da Çerkezlerin en yaygın olduğu ülke olarak bilinen Ürdün’de çerkezler yüzde ikilik bir nüfusta sahiptirler.

 

*Siyahın başkenti Tahran-da İranlılar karşı gelmeyi seven, özgürlüklerine düşkün, İsyankar insanlar.

İran resmi olarak İslami esaslara göre yönetilir. Tahran’da İslam’a aykırı olan birçok şey ile karşılaşabilirsiniz. Bunda Tahranlıların İran’ın diğer bölgelerine göre daha az Dindar olmaları da son derece etkilidir. Tahran’da namaz vakitlerinin dışında camiler genelde kapalıdır. Namaz vakitlerinde ise camilerdeki cemaat sayısı yok denecek kadar azdır. İranlı genç kızların örtünme biçimlerine bakılırsa genç kızların örtünmeyi pek de sevmediklerini anlarsınız. Şehrin ana caddelerinde saçlar genelde yarım örtülü ve başörtüler başlardan düşecekmiş gibi durur. Tahran’ın arkada fakir sokaklarında ise Çador İsmi verilen çarşaf şeklindeki giysiler daha yaygındır.

Bir de İran toplumu asıl olarak İslam’ı yanlış anlayan mollalar tarafında gasp edilen özgürlüğünü istiyor.

-15 milyonu bulan Tahran’da trafik son derece sıkışık. Ortadoğu’da sanırım motosikletlerin en çok kullanıldığı şehirde ta Tahrandır.

Hava kirliliğinin artması nedeniyle bazı günler okullar tatil ediliyor ve şehirde Hayat duruyor. Tahran’ın Merkezi yerlerinde kesif bir Mazot kokusu var ve bu koku adeta şehrin genel kokusu haline gelmiş. Yine ayrıca her 100 – 200 metrede bir sadaka sandıkları bulunuyor. Dilenci sayısının oldukça az olduğu şehirde halk yardımlarını bu sadaka sandıklarına atıyor. Hükümette daha sonra bu yardımları ihtiyaç sahiplerine aktarıyor.

Tahran simsiyah bir şehirdir. Yüzyıllardır süren acı ve Matemi sembolize eden siyah renk Tahran’da insanların giysilerinden tutunda; sokakları, çarşıları, dükkanları adeta kuşatma altına almışlar. Ehlibeyte yapılan zulüm ve haksızlıkların acı ve Matemi bütün İran şehirlerinde olduğu gibi Tahran’da da cap canlıdır. İran’da bir insan Dindar olmayabilir, namazını kılmayıp orucunuda tutmayabilir fakat Kerbela’nın acısını her daim yaşar ve de yaşatır.

-İran’da yasak da olsa evlerinde daima Türk kanalı izlerler. Türk dizileri bütün Ortadoğu’da olduğu gibi İran’da da ilgiyle takip ediliyor. Hatta iranlılara bir Türk’le tanıştıklarında sohbete ilk olarak dizilerdeki Karakter oyuncuları ile ilgili sorular sorarak başlıyorlar. Tahran’da Ayrıca Seda Sayan, Mahsun Kırmızıgül, Ebru Gündeş, Sibel Can, İbrahim Tatlıses ve Mehmet Ali Erbil de son derece ünlü.. Varın gerisini siz düşünün.

 

*Çöl çiçeği Nijer Nijerya Burkina Faso ve birçok Afrika ülkesinin aynı kabileden olduklarını ve aynı yerel dili konuştuklarını ifade eden Sultan Mansur’a Öyleyse kendi aranızda ne için bir birlik oluşturaramıyorsunuz diye sorulduğunda; Afrikalıların birleşmek istediklerini fakat batılı devletlerin Afrika’nın birleşmesini engellediğini belirten Sultan sözlerini şöyle sürdürüyor; Fransa Afrika’ya gelmeden önce Aramızda bir birlik vardı fakat Fransa Afrika halklarını ayrı devlet ve halklara bölerek Bizi Birbirimizden ayırdı.

Afrika halklarının birleşmesinin önündeki en büyük engel; başta Fransa olmak üzere batılı devletlerdir. Fakat her gerçek Afrikalı kardeşleriyle birleşme hayali kurar. Afrika Bu yönüyle ne kadar da çok ortadoğu’ya benziyor. Sömürgeciler halkları birbirinden ayırmak, aralarına sınır çekmek için hep aynı  oyunu oynuyorlar. Sadece oyunun oynandığı coğrafyalar farklı…

 

*Çölün ortasındaki ülke Moritanya tam bir darbelerin Ülkesi. 1960 yılından beri 16 darbe girişimine sahne olan ülkede darbe girişimlerinden sekizi başarılı olmuş. Şu an ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı da 2008 yılında darbe ile iktidara gelen eski bir General. Fransızların desteği ile yönetime gelen Moritanya Cumhurbaşkanı Muhammed Velet Abdulaziz ülkedeki en güçlü muhalefet hareketi olan İslami hareketin önünü tıkamak için sürekli olarak seçimleri erteliyor. Hayır kuruluşlarıyla, çeşitli alanlarda oluşturduğu dernek ve sendikalarla Toplumdaki en örgütlü göç ihvan’ın Moritanya kolu olarak bilinen Tevasul hareketi.”[1]

 

Aslında bizler millet ve islam dünyası olarak; Bizler her şeyden önce gönlümüzü dağıtmışız. Daha sonra coğrafyamız dağılmıştır Yani Coğrafyadan önce dağılan Gönlümüz olmuştur.

O halde tekrar toparlanmamız Coğrafi olarak bir araya gelmemizin yolu, gönlümüzün toplanması, birleştirilmesidir.

Gönül coğrafyaların bir araya gelmesiyle mümkündür Gönül coğrafyası bir araya gelirse, diğer maddi coğrafyada bir araya gelir bir bütünleşme olur.

MEHMET ÖZÇELİK

02.08-2018

[1] Bak. Seyyah kitabı -Adem Özköse…

 

No ResponsesAğustos 3rd, 2018

MAHVEDİLEN NESİL KİŞİLİK ARIYOR

MAHVEDİLEN NESİL KİŞİLİK ARIYOR

Bir nesil nasıl harcandı?

Her kanaldan kuşatılarak, bin yıllık birikimleri yok edilerek, geçmiş ile alakalı bağlantı ve köprüleri yıkılarak, gelecekten ümit besleyecek kişiliği dejenere edilip, yıkılıp, yok edilerek, tutunacağı maddi imkanlarından mahrum  bırakılarak bir kaç nesil mahvedildi, yok edildi.

-Bize bir nazar oldu Cumamız Pazar oldu,

Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.

-Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız,

Ne ruhça ne vücutça ne de kandan hastayız.

Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık,

Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.

-Üç asra yakın süredir bozulmaya yüz tutan ve körü körüne batı hayranlığı, devrim ve inkilablarla da son yıkılış darbesini yemiş olduk.

Sultan Süleyman Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: “Hilâf-ı şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.

-Geçmişe olan vefasızlığımız geleceğimizi kararttı.

Nitekim Mehmet Akifin oğlu Emin askeriyede birine Kur’an-ı Kerim öğretmesinden dolayı cezaya çarptırılacağı için askeriyeden kaçmış ve bir çöplükte ölmüştür.

İnkilaplarla maneviyatı bitirilen bu millet, kanunlarla da fakir hale getirildi.

-Falih Rıfkı Atay:” Ezanın Türkçeye çevrilmesinde Atatürk bizzat çalışmıştı.”[1]

-Pinochet’ye sormuşlar, ‘‘Cunta kurmak mı zor, turşu kurmak mı?’’ diye.

Pinochet de ‘‘Turşu kurmak daha zor. En azından 20 tane hıyar bulacaksın, hepsini bir kavanoza yerleştireceksin, üzerlerine sirke, tuz, limon ilave edeceksin. Bunlar yetmezmiş gibi aylarca da olmasını bekleyeceksin.

Halbuki cunta kurmak için üç tane hıyar yeter’’ diye cevap vermiş.

1960- dan beri bu cunta faaliyet göstermiş ve hala da devam etmektedir.

15 Temmuz 2016- dan itibaren ise iç ve dıştaki bu münafık cunta yapı deşifre olmuş ve artık oyununu da açıktan açığa oynamaktadır.

Nitekim 19 yıl önce bu gün Madımak olayının tertibi gibi.

“Özel Harpçi Üsteğmen, ‘Madımak’ı biz yaktık’[2]

Bütün bunlar Erdoğan’ı devirmek amacıyla içerimizde yerleştirmiş oldukları tüm gizli ihanet şebekelerine, Erdoğan’ı devirme amacıyla hepsini Deşifre etti.

Erdoğan böylece, içerimizde yıllarca hatta bir asır içerisinde gizlenmiş olan gizli dinsiz komitenin ortaya açıkça çıkması ve şifre olmasına vesile oldu.

-MİT başkanını tutuklama, 17/25 Aralık 2013 gezi faaliyetleri ve en sonunda 15 Temmuz 2016 hain PKK iç ve dış güçlerin birliği ile yapılan saldırı ve nihayet başkanlık seçimi sırasındaki devirme planları hep akamete uğradı.

Erdoğanın en büyük özelliği güvenilir olması, insana güven vermiş olması, gayreti, çabası ve de azmi ona bu teveccühü kazandırdı.

En önemlisi de; Bir asırdır kişilik kaybı yaşadık.

Erdoğan’ın en öenmli farkı, topluma o kişiliği kazandırdı.

-Erdoğan vesayet sistemi içerisinden çıkmış olması, adeta dikenler içerisinden çıkan bir gül olması, bütün bu engebeleri aşmış, kendisine mani olan her birisi bir saltanat sürmüş olan birçok Vesayet sistemlerindeki insanları geride bırakarak devre dışı bırakmasıdır…

Aslında Erdoğan’ı Başarılı bir şekilde bu kadar zirveye ulaştıran olay milli görüşün içerisinden çıkmış olmasına ragmen, Milli görüş gömleğini çıkartmış olmasıdır.

Bu görüşün hala başarısızlıkları, bazen başarıya çıkar gibi olmaları, milletle milletin kendilerine vermiş oldukları imkanlara rağmen yine değerlendirilmemesi, uzun süre devleti yöneten Erdoğan gibi başarılı olamamasındaki sebep; hala inat ile o gömleği taşımış olmasından kaynaklanır.

Erdoğan gelişime, değişime, dönüşüme ve milletle beraber ileriye gidişe hazır bir şahsiyettir.

Erdoğanı belki de en farklı kılan olay; bu milletin bir asırdır kaybettiği kişiliğini kazanmasına sebeb oldu.

-Toplum önce inancını, sonra da ahlakını kaybetti.

Ahlak yerine Etik kavramını yerleştirdi.. Ahlaktan yitik.

-Gençlik kişilik arıyor, kaybettiği kişiliğini arıyor.

Yırtık pantolon, tipsiz sakal çeşitleri bunun çırpınış halleridir.

Bir süre önce kırk yamalı deyip alay edilirken, babasının veya dedesinin yamalı giymesinden ar ederken, bu gün bu moda adına, oda fazla ödeme yapılarak yapılmaktadır.

Kişiliği bulma adına…

Bir Kıssa: **Ünlü gazeteci ve yazarlardan Velid Ebüzziya, İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanıp beraat ettikten sonra, genç meslektaşlarına nasihat etmiş:
– Şu sıralarda sakın fincancı katırlarını ürkütmeyin…
Yusuf Ziya Ortaç, başını sallayarak:
– Bu söylediğin imkânsız üstadım, demiş. Zira ortalıkta o kadar çok katır var ki!..

MEHMET ÖZÇELİK

02-06-2018

[1]https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10155760287862778&set=a.395831982777.170015.526182777&type=3&theater

[2] http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/49917.aspx

https://www.yenisafak.com/gundem/19-yillik-madimak-yalani-396541

İlahi büyüksün büyüksün büyük Büyüklük yanında kalır pek küçük

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 9 Nisan 2016 Cumartesi

No ResponsesTemmuz 2nd, 2018

ANNE RAHMİNDEKİ HAYATIMIZ

ANNE RAHMİNDEKİ HAYATIMIZ

Hiç ana rahminde kaldığınız 9 ay 10 günlük süredeki oluşumunuzu hatırlıyor musunuz?

Hatırlamıyor musunuz? Neden?

Oysa tanımadığınız bir memlekete gittiğinizde 9 ay 10 gün kalsanız belki de çok şey hatırlarsınız!!!

Hatırlamıyor muyuz yoksa hatırlatılmıyor mu?

Ruh alemini mi, yok onu sormuyorum.

Orası çok uzak diyeceksiniz.

Biz bir kaç sene öncesini hatırlamıyoruz da, ruhlar alemini nereden hatırlıyacağız ki?

Oysa sıfır üç yaş arası çocuğun zekasının en gelişmiş dönemidir.

Anne karnında yaşadık, kısaca bir insan haline geldik.

Ruhla cesedin büyük bir ihtişamla buluştuğu yer.

Kâinat çapında büyük bir olay.

Bu büyük olaydan hiç bir kırpıntı bilgiye bile sahip değiliz…

Parmağımızı emdik, annemizin kalp atışlarını dinledik, bir küre içerisinde dönüp dolaştık, döndük çevrildik.

Üzerimizde büyük ilahi bir faaliyet, büyük bir proje tecelli etti.

 

“O, sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan eşini var etti. Sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olarak) sekiz eş yarattı. Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk (mutlak hâkimiyet) yalnız O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde, nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?”[1]

“Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz.”[2]

Şüphesiz O iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır.[3]

“Attığınız o meniye ne dersiniz?! “[4]

“Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık. “[5]

“Sonra bu az suyu “alaka” haline getirdik. Alakayı da “mudga” yaptık. Bu “mudga”yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!”[6]

“Evet, meselâ mezkûr âyetlerin ferman ettikleri gibi; üç karanlık içinde bütün vâlidelerin erhamında insanların sûretlerini ayrı ayrı, mîzanlı, imtiyazlı, zînetli ve intizamlı olarak, hem şaşırmadan, yanlış etmeden, karıştırmadan basit bir maddeden açmak ve yaratmak olan fettahiyet ve umum rûy-i zeminde aynı kudret, aynı hikmet, aynı san’atla umum insanları ve hayvanları ve nebatları ihata eden bu feth-i suver hakikatı; vahdâniyetin en kuvvetli bir bürhanıdır. Çünki ihata etmek bir vahdettir; şirke yer bırakmaz.”[7]

“İnsanın bu üç karanlık mekanda birinden diğerine intikali de akıl almaz bir hilkat sırrıdır. Birinci karanlık bölgedeki hücre safhası (evresi) ikinci karanlık mekandaki doku safhası ve üçüncü karanlık mekan olan Amnios Kesesinde organlar safhasının birbirine intikali, tamamı ile bir kompitür hesabıdır. Gelişmesini tamamlayan safha otomatik bir evre ile kapanır. Diğer mekana intikal eder ki, ayette geçen bu hilkatten diğerine geçiş beyanı bu gerçeği dile getirmektedir.

Özetle; -Birinci karanlık mekan,hücreye göre dev,karanlık bir tüneli hatırlatmaktadır.

-İkinci karanlık mekan ise;ışıksız kapkaranlık bir ormanı hatırlatır.

-Üçüncü karanlık mekan ise;yine ışıksız bir denizin altını hatırlatır.[8]

MEHMET ÖZÇELİK

28-06-2018

[1] Zümer.6.

[2] Hac Suresi. 5.

[3] Necm Suresi- 46.

[4] Vakıa Suresi-58.

[5] İnsan Suresi-2.

[6] Mü’minun- 14.

[7] Şualar., Yedinci Şua, İkinci Bab, Üçüncü Menzil, Birinci Hakikat, s.168.

[8] Bak. http://www.tesbitler.com/2015/01/02/insan-ve-yaratilisi/

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 11 Mart 2016 Cuma

No ResponsesHaziran 30th, 2018