YOUTUBE’LERİM

https://www.youtube.com/c/Mehmetözçelik

https://www.youtube.com/channel/UCRO9DPI_B0Xy_ndHw3OsBbA/videos

https://www.youtube.com/channel/UCaUVcgBJw1VGC6v3wpwPjWg

https://www.youtube.com/c/Mehmet%C3%B6z%C3%A7elik/videos

https://www.youtube.com/channel/UCu7pt7C9KjCP0qu-xMpK3nQ/videos

No ResponsesOcak 24th, 2021

ARŞİVİM

https://archive.org/details/@mozcelik02

No ResponsesOcak 1st, 2021

TÜM YOUBE VİDEOLARI TEK BİR LİNKTE

MEHMET ÖZÇELİK- Tüm Eserleri

KUR’AN DENİZİNDEN DAMLALAR-TEFEKKÜR DÜNYASI-SESLİ ESERLER

KURAN DENİZİNDEN DAMLALAR-624 video

TEFEKKÜR –484 video

TEFEKKÜR-TEFSİR-KURAN-ALLAH-AHİRET-MUHTELİF KONULAR

NURLU HAKİKATLAR- 424 video

No ResponsesMayıs 23rd, 2020

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM-2-

TESBİTLER

KUR’AN-I KERİM VE TEFSİR

TEFSİR DERSLERİ

TEFEKKÜR DÜNYASI

KUR’AN-I KERİM VE TEFSİR- ARAPÇA CELALEYN ÜZERİNE

HAYATA DAİR-TEFEKKÜR DÜNYAMIZDAN

No ResponsesMayıs 20th, 2020

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM

KURAN DENİZİNDEN DAMLALAR

TEFEKKÜR DÜNYASI

SESLİ İBRETLİ- DÜŞÜNDÜREN ESERLER

ARAPÇA CELALEYN TEFSİRİ

No ResponsesMayıs 19th, 2020

TELEGRAM ARŞİVİ

ARŞİV-SESLİ ESERLER-MAKALELER
https://t.me/Tesbitler

https://t.me/tesbitler02

https://t.me/tesbitlerpdf

https://t.me/kddtefsir

https://t.me/radyosohbetlerimp3

https://t.me/tefekkurdunyasi

No ResponsesMart 4th, 2020

SESLİ ESERLER BİR ARADA

https://mega.nz/#F!FGwABAia!M1K41aeWjgsfr-hwl-99_Q

No ResponsesŞubat 25th, 2020

SESLİ MEAL-HASAN BASRİ ÇANTAY

SESLİ MEAL-HASAN BASRİ ÇANTAY-OKUYAN MEHMET ÖZÇELİK- www.tesbitler.com   www.mehmetözçelik.com

https://mega.nz/#F!5XhRUb6C!trBVtt-mN2PI3vOrmVATzg

ÜÇ PARÇA HALİNDE:

https://mega.nz/#F!YfBD1YYD!ev42J1uWBBw0sFyMOeo4UA

EKOLU HALİYLE:

https://mega.nz/#F!wGxUQQBR!A6NUDeidu6VdLyWgRlaGPw

https://mega.nz/#F!8TgUEKSb!pVk4PWV-WDHR6jZh9apHAg

EKOLU TEK PARÇA-SESLİ MEAL-HASAN BASRİ ÇANTAY:

https://mega.nz/#F!dDZ0RQ7J!n2nGPPmmKvxkLZSjxX_vlw

No ResponsesŞubat 22nd, 2020

SESLİ RİSALE-İ NURLAR

İsarat-ül İ’caz-KÜÇÜK RİSALELER-10 ADET-LEM’ALAR-MEKTUBAT-Mesnevi-i Nuriye-5 ESER BİR ARADA

https://mega.nz/#F!OqIBmQSQ!3BlOj69t9crBIzCrlmrOVA

İsarat-ül İ’caz-KÜÇÜK RİSALELER-10 ADET-LEM’ALAR-MEKTUBAT-Mesnevi-i Nuriye-5 ESER-KÜÇÜK HALİYLE-AMR

https://mega.nz/#F!WnBBFIIL!jkC0OKEjGUAn-cVAlbS4Fw

SESLİ RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI-TEK PARÇA-KÜÇÜK HALİ-AMR

https://mega.nz/#F!anY12CiC!mgs4zlTkNca6W_EGPuSNJw

SESLİ RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI-TEK PARÇA-KÜÇÜK HALİ-AMR

https://mega.nz/#F!anY12CiC!mgs4zlTkNca6W_EGPuSNJw

No ResponsesOcak 5th, 2020

MASAÜSTÜ RADYO PLAYER-İNDİR-BİLGİSAYARINDA DİNLE

No ResponsesKasım 12th, 2019

TEFSİR VE SOHBET VİDEOLARI

No ResponsesEkim 2nd, 2019

DEV ARŞİV-1-

No ResponsesAğustos 11th, 2019

TEFSİR KİTAPLARI VE DERSLERİ-İNDİR-25 GB.

https://mega.nz/#F!G2hR2QrK!3c4s7s_RJpG0VNfVKwoCQg

ARAPÇA-TÜRKÇE SÖZLÜKLER-6.14.GB

https://mega.nz/#F!XjJmGQjY!IlUyBonWalC4KoFTbgyNRQ

No ResponsesAğustos 9th, 2019

PLAY STORE- DAKİ UYGULAMAM

https://goo.gl/tbJDWm

No ResponsesAğustos 5th, 2019

TÜM UYGULAMALARIM

TÜM UYGULAMALARIM

Play store uygulaması- NURLU HAKİKATLAR

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.Tenvir&hl=tr

No ResponsesTemmuz 28th, 2019

DÜNYANIN JANDARMASI

DÜNYANIN JANDARMASI

“Teori dergisinin Nisan 1998 tarihli 99. sayısında yayımlanan “ABD Belgelerinde Türk
Ordusu” başlıklı yazı, ABD’nin Türk ordusuna bakışının, Körfez Savaşı’ndan sonra adım adım “müttefiklik”ten “hizaya getirilecek” kuvvet doğrultusunda değiştiğini inceliyordu.”[1]

“Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, ABD’nin Kürt devleti kurma
çabalarına karşı koyuyordu. Kürt planı, ABD’nin, Türkiye’yi zayıf ve dolayısıyla kendine muhtaç durumda tutarak kriz bölgelerine sürme kozuydu. Orgeneral Bitlis, Amerikan planının önlenebilmesi için Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürt örgütleriyle Irak yönetimini uzlaştırması gerektiğini düşünüyor ve bu yönde girişimlerde bulunuyordu. Irak Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesut Barzani ile Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in 1992’deki görüşmesi, Bitlis’in bu girişimleri üzerine gerçekleşmişti. Görüşmede anlaşmaya varılmış, ancak ABD tehdit edince Barzani vazgeçmişti.
Orgeneral Eşref Bitlis, Kürt devletinin güvencesi sayılan Çekiç Güç’e de karşıydı.
Bölgedeki komploların kaynağı olarak gördüğü Çekiç Güç’le PKK arasındaki ilişkileri
belirlemiş ve bir rapor halinde dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a sunmuştu. Bu yüzden 17 Ocak 1992 günü helikopteri Çekiç Güç uçakları tarafından taciz edilerek inişe zorlanmıştı.”[2]

-“ABD Dışişleri Bakanlığı ile CIA’ya yakın çevrelerin yayın organı Mediterranean Quarterly adlı dergide, Obrad Kesic imzasıyla, “Amerikan-Türk ilişkileri yol ayrımında” başlıklı bir inceleme yayınlandı. “Türkiye’nin haddini aştığı”, “ABD’nin sabrının taşabileceği” ifadelerinin yer aldığı yazıda, “Türkiye’nin istikrarsızlığı daha da ağırlaşabilir. Amerikan istihbarat çevreleri, resmi olmayan değerlendirmelerinde, Kürtlerle uzlaşmaması halinde, yeniden canlanan ve birleşen bir Kürt hareketi, ekonomik durgunluk nedeniyle kitlelerin huzursuzluğunun artması ve İslamcı kökten dinci tepki sonucu Türkiye’nin parçalanacağını öngördüler” deniliyor.”[3]

Bu durum dün geçerli olduğu gibi, bugünde aynen tehditlerde sürdürülmektedir.

Bugün olduğu gibi dünde Abd’nin Yunanistanı üzerimize saldırtmasındaki ana sebep; gelişmekte olan Türkiye’nin zayıflamasını sağlamaktır. Bu amaçla da sürekli Yunanistanı haklı, Türkiye’yi ise haksız gösterme çabası içerisinde olundu.

Yani büyürse budayın, ölürse sulayın, politikası.

En iyi müttefik perdesi altında her türlü ihanet.

Olmaz olsun böyle müttefik müttefiklik.

-“1997–1998 yıllarında, ABD istihbaratını en çok meşgul eden konuların başında
Türkiye ile Yunanistan arasında savaş çıkıp çıkmayacağı, çıkarsa nasıl sonuçlanacağı
geliyordu. CIA’nın Yahudi asıllı başkanı George Tenet, 20 Ocak 1998’de Amerikan Senatosu İstihbarat Komitesi’ne verdiği raporda, iki ülke arasında “Ege ya da Kıbrıs’da bir çatışmanın kaçınılmaz” olduğunu belirtti. Raporda, “iç ve dış sorunlarından” bunalan Türkiye’nin, bunları aşmak için Yunanistan’a saldıracağı ima ediliyordu. Sonraki günlerde, ABD istihbaratı, çatışmanın 1998 sonbaharında Ege’de çıkacağı haberlerini yayıyordu.

…CIA Ankara eski İstasyon Şefi Graham Fuller da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın
Kenya’da Yunanistan Büyükelçiliği korumasında yakalanmasından sonra, Tenet ve
Migdalovitz’in vardıklarına benzer sonuçlara varıyordu. Fuller, CIA’nın yan kuruluşu Rand Corporation için hazırladığı raporda, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin “geleceği karanlık” nitelemesi yaptı.

….Yunanistan, asıl olarak Avrupa ve ABD’nin çatışmanın büyümesine izin vermeyeceklerine güvenerek, “yıldırım savaşla” Türkiye’ye olabildiğince ağır kayıp
verdirmeyi hesaplıyor ve stratejisini buna göre kuruyordu. Lozan Anlaşması çiğnenerek
adalarda inşa edilen askeri havaalanları takviye edildi. “Yıldırım savaş” uyarınca, adalardan kalkacak avcı uçakları Türkiye’nin batı sahillerini vurup hızla dönecekler. Türkiye’den adalara yönelecek bir saldırıya karşı da hava savunma sistemi devreye sokulurken, saldırı amaçlı olarak güçlendirilen deniz gücü Türkiye kıyılarını vuracaktı. Türkiye’nin Ege Ordusu’nu lağvetmesini isteyen Yunanistan’ın son yıllardaki silah alımları bu plana uygun yapıldı: Hızlı ve manevra yeteneği yüksek avcı ve bombardıman uçakları, karadan ve denizden fırlatılabilen orta menzilli füzeler, hava savunma sistemleri…

….Yunanistan’ın, bu kez Avrupa Birliği üyesi olarak, Birinci Dünya Savaşı ertesinde
emperyalistler adına Türkiye’ye karşı oynadığı meşum role benzer bir pozisyona girmiş
bulunduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.”[4]

Abd yani Biden daha iktidara gelmeden Erdoğana karşı muhalefeti destekleyeceklerini söylüyordu.

Ve şu anda da gerçekten bunu fazlasıyla yapmaktadır.

Muhalif olan Abdulllah Gülü tercih sebepleri; Erdoğana her istediklerini yaptıramaz ve söz dinletemezken, Güle istediklerini yaptıracak olmalarındandır.

-“Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Süleymaniye saldırısından 21 gün sonra, ABD’ye gitti.
Gül, resmi toplantılarda ve yemekli buluşmalarda sergilediği tutumu, Yasemin Çongar’ın yazdığına göre, bir ABD’li, “Özal’dan beri kimseden pek işitmediğimiz türden mesajlar” diye nitelemişti.

Gül, bütün temaslarında ve konuşmalarında ağırlığı “siyaseti sivilleştirme
kararlılığı”na ayırdı. TSK’yi şikâyet ederek Amerikan yönetimi nezdinde prim yapma çabası Amerikalıları memnun etti. “Kendisini dinleyen ABD’liler, bir bakıma ‘müzmin ikinci adam’ imajıyla tanıdıkları Gül’ün, aslında bu konularda Erdoğan’dan daha derin düşündüğü izlenimini de ediniyorlar” diye yazdı Çongar.”[5]

Batı ve Abd bizim ihtilaf ve parçalanmışlığımızdan istifade etmektedir.

ABD Başkanı George W. Bush, “Ya bizdensiniz, ya düşmansınız” demişti.

ABD 15 Temmuzdaki maglubiyetinin kuyruk acısını PKK’yı silahlandırma ile, ekonomik yaptırımlarla ve de Yunanistan’ı silahlandırıp bize saldırtmakla telafi etmeye çalışıyor.

Doğuda da batıda da maalesef ayakta durmamız istenmemektedir.

Doğu’da İran batıda Yunan Türkiye’yi tehdit ediyor.[6]

 

**************  

ASLAN POSTUNDAKİ SAHTE KRAL

Çakalların krallığı aslan gelene kadardır.
Aslanların yokluğundan veya boşluğundan istifade eden çakalların krallığı geçicidir.
Zulümle abad olanın ahir ve ahireti berbat olur.
Dünyada Yunan, İsrail, Ermenistan gibi devletler veya PKK gibi terör gruplarının sahte kahramanlıkları arkasına sığındıkları ABD zulüm devletinin varlığıyla dünyaya kafa tutmaktadır.
Ancak küfür devam eder, zulüm devam etmez.
Bunlar zulüm ve krizden beslenmektedir.
Her zaman için bir kriz ve kaostan kimin yararlanacağı yani kimin işine yarayacağı noktasından bakılırsa, suçlu ve faile ulaşılmış olur.
-Bu millete 10 yılda bir darbe yapıldı. 50 yıl geriye götürdü. Yapanlar aynı yolun yolcusu, aynı zihniyet ve soyun devamı idi. Kan çekiyordu.

İlk defa 20 yıldır darbeye teşebbüs neticesiz kaldı. Sonuçsuz kaldı. Şimdiye kadar yapılanların gayet üstünde bir darbe yapıldı. Allah’ın izniyle o darbe milletinde ayağa kalkması ile engellendi. Bu sefer başka bir şekilde üzerimize saldırdığı batının haylaz çocuğu, Amerika’nın dünyada beslemelerinden olan Yunan ile bugün yarım kalan işlerini, 15 Temmuz’da başaramadıkları darbelerin 20 yıldır yapılmamasının bir sonucunu yapmaya, saldırmaya ve bu milleti 20 yıldır toparlanmaya çalıştığı durumdan çıkarmaya çalışmaktadırlar.

Evet Cenabı Hakk’ın da elbette bir hesabı var. Bu milletin sadece insan değil Melek orduları, yerin altındaki ve üstündeki orduları sürekli bir şekilde olmuştur.

100 sene önce bize saldırmaya hazırlanan Yunan Başbakanı Venizelos’u ısıran maymun, bugün de Cenab-ı Hakk’ın göndereceği askerlerle planları neticesiz kalır.

MEHMET ÖZÇELİK

29-06-2022

[1] ABD’nin TÜRK ORDUSU DÜŞMANLIĞI: TEHDİTTEN SİLAH ÇEKMEYE -Erdem YÜKSEL.sh.2.

[2] Age.7.

[3] Age.8.

[4] Age.17-18.

[5] Age.22.

[6] https://m.turkiyegazetesi.com.tr/dunya/875625.aspx                                https://www.haber7.com/dunya/haber/3234866-abdli-eski-yetkili-turkiye-savunma-sanayi-konusunda-bagimsiz-olmak-istiyor                                                                       https://www.haber7.com/dunya/haber/3235276-barbara-leaf-turkiyeyi-durdurmak-icin-baski-yapiyoruz

 

No ResponsesHaziran 30th, 2022

HİSSE-27

HİSSE-27

Eğitim mi, karakter mi?

Padişah, baş vezire sormuş:

“Eğitim mi önemli, karakter mi?”

Vezir hemen cevap vermiş:

“Karakter önemlidir sultanım”

Padişah, memleketin her yanına tellallar göndermiş:

“Duyduk duymadık demeyin… En iyi hayvan eğiticisine 100 altın ödül verilecek.”

Bir eğitici huzura çıkmış. Padişah sormuş:

“Bir kediye tepsiyle servis yapmayı ne kadar zamanda öğretirsin?”

“Altı ayda öğretirim padişahım”

Altı ay dolmuş. Eğitici huzura alınmış. Padişah sormuş:

“Öğrettin mi?”

“Öğrettim padişahım”

Saray erkânı toplanmış. Hünerli kedi elinde tepsiyle servis yapmaya başlamış. Tam baş vezirin önüne geldiği zaman padişah sormuş:

“Ey vezir! Söyle bakalım, eğitim mi önemlidir, karakter mi?”

Vezir, padişahın sorusuna cevap vermeden önce, kaftanının altında hazır tuttuğu bir fareyi yere bırakmış.

Kedi, fareyi görünce tepsiyi attığı gibi farenin peşinden koşmaya başlamış. Altı aylık eğitim de boşa gitmiş.

Vezir, padişahın sorusuna cevap vermiş:

“Karakter önemlidir padişahım. Önünde bir fare gördüğünde her şeyi unutan bu kedi gibi, eline bir fırsat geçtiğinde çıkarının peşinde koşan, vatanını bile satan eğitimli fakat karakteri bozuk insanlardan da Rabbim ülkemizi korusun!”

*************  

1919’a kadar Amerika’daki timsah avcıları timsah avı için Afrikalı çocukları yem olarak kullandıklarını biliyor muydunuz?

Timsah avı için bebeklerin yem olarak kullanılması özellikle timsahların çok olduğu şehir Florida’da çok yaygın bir yöntemdi. Beyaz tenli/beyazi avcılar, köle olan siyahi/siyah tenli annelerden bebekleri zorla alıyorlardı. Annesinden zorla koparılan bebekler daha sonra uzun bir ipe bağlanarak göllerin veya bataklıkların yanına konulur ve orada bağlı bir şekilde timsahları tuzağa düşürmek için saatlerce ağlamaya bırakılırdı. Bebeğin ağlama sesine gelen timsah küçük çocuğu yutar yutmaz, balıkçı tarafından iple çekilir ve bir demir çubuk veya mızrakla öldürülürdü. Daha sonra ayakkabı ve çanta üretiminde kullanılmak üzere derisini yüzerlerdi.

Ey dünyaya insan hakları çığırtkanlığı yapan Amerika! Masum bebekleri acımadan katleden siz mi sağlayacaksınız adaleti dünyaya?

Siz mi koruyacaksınız masumların haklarını?

Biz insan haklarını adli sicil kaydı menfaati uğrunda masum bebekleri, insanları acımadan katleden Kapitalist zihniyetinizden değil, kuşu ölen bir çocuğun acısını paylaşmak üzere başsağlığına giden bir peygamberin getirdiği İslam’dan öğreniriz.

************* 

18 Temmuz 1932’de resmen ilan edilen Türkçe Ezan genelgesi tam 18 yıl yürürlükte kaldı. Asırlardır “Allah-u Ekber” sesi ile Camii’lere doluşan Anadolu insanı, 18 sene boyunca “Tanrı Uludur” sesleri ile çağrılmaya başlandı.

EZANI TÜRKÇE OKUMAYANA ŞİDDET VE CEZA

3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kur’an, tekbir ve kamet okundu. Ardından 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar verdi. Takip eden günlerde ise yurdun dört bir yanındaki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe Ezan metni gönderildi. 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların “kati ve şedid (kesin ve şiddetli) bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir tamim” gönderildi.

Türkçe Ezan’ın ilk okunduğu yer Fatih Camii oldu. İstanbul’u Müslümanlaştıran, dolayısı ile Müslümanlığın bu coğrafyada kalıcı olmasına da büyük katkısı olan Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmış olan bir Caminin seçilmiş olması da bir nevi meydan okumaydı.

Bu tarihten itibiren tam 18 sene boyunca Türkçe Ezan zulmü devam etti.

Ta ki Müslüman halkımızın iradesi ile seçilmiş olan Adnan Menderes ve Demokrat Parti iktidarı başa gelene kadar. Yaptığı ilk icraatlardan biri, Müslüman coğrafyasının temsili olan Ezan-ı Şerif’i tekrar orjinal diline çevirmek olan Demokrat Parti, bu icraatına imza attığında ise tarihler 16 Haziran 1950’yi gösteriyordu.

**************  

Serçe Allah’a küsmüştü.Günler geçiyordu ve serçe hiçbir şey söylemiyordu.İçine kapanmış derin bir hüzne boğulmuştu.Artık Rabbine bir şey demiyor ve onunla konuşmuyordu!Melekler merakla Allah’a serçeyi soruyorlardı ve her defasında Allah, meleklere “o gelecek” diye cevap veriyordu. “Çünkü onun sesini duyacak tek kulak benim ve onun minik kalbindeki derdini anlayacak olan da tek benim” diyordu.Bir zaman sonra serçe, kalbi hüzün, gözü yaşla dolu bir halde bir ağacın dalına kondu. Hiçbir şey söylemiyordu öyle sessiz sessiz bekliyordu.Allah,serçeye seslendi.Söyle bana! Canını sıkan ve kalbini hüzne boğan derdin nedir senin?Melekler serçe ne söyleyecek diye ona bakıyordu.Serçe mahzun biraz da sitemli ses tonuyla; “Küçük bir yuvam vardı. Yorulduğumda dinlendiğim üşüdüğümde sığındığım. Kimseyi rahatsız etmiyordum ve kocaman Dünya’da ufacık bir yerdi kimsenin yerini dar etmiyordu.Sen onu da bana çok gördün neydi o zamansız fırtına? Esip yıktı yuvamı ve beni yuvasız bıraktı.” Artık konuşamadı serçe sözleri boğazında düğümlendi.Sessizlik Arş-ı rahmanda yankılanıyordu ve melekler başlarını eğmiş Allah’ın vereceği cevabı bekliyordu.Allah; “ sen, o yuvanda dinlenirken seni avlamak isteyen bir yılan yuvana doğru geliyordu, seni yılandan korumak için fırtınaya emrettim yuvanı yıksın diye böylece sen oradan uzaklaşarak yılandan kurtuldun.Nice belalar var ki muhabbetimle senden uzaklaştırdım ve sen kuşatıcı muhabbetimi görmüyor geçici belalardan dolayı bana düşman oluyorsun.Serçenin gözleri doldu ve hüngür hüngür ağlamaya başladı ve onu çok seven Allah’ın şefkat ve merhametine hayran kaldı.Utangaç bir sesle: “Affet Allah’ım “ diyebildi sadece.Ve gönül sözü Arş-ı İlahi’de yankılandı “Affet Allahım!” Başımıza gelen her musibbette,elbette ki nice hayırlar gizlidir.Rabbimize isyan etmek yerine,olanda hayır vardır diyerek rıza göstermek gerekir…

************* 

2 ADET HIYARLA PAÇAYI KURTARAN GAZETECİ…

Fıkra gibi
12 Eylül Döneminde Ali Baransel sadece TRT`nin değil, tüm basın yayından sorumlu olarak atanır. Bir gün gazetelerden birinde bir fıkra yayınlanır.
Kenan Evren bu fıkrayı görünce çılgına döner. Fıkra şöyledir;
Güney Amerika`da bir uzmana sormuşlar; darbe yapmak mı daha kolaydır, yoksa hıyar turşusu yapmak mı?
Uzman, soruyu cevaplamış; darbe yapmak daha kolaydır. Çünkü hıyar turşusu yapmak için aynı boy taze hıyarları seçeceksin, onları uygun kıvamda tuz, limon, sirkeli suyun içinde uygun süre bekleteceksin, vs, vs, oldukça uzun iş.
Tabii bir de erimesi erimemesi var.
Ama darbe yapmak için üç hıyarı yan yana getirmek yeterlidir.
Kenan Evren bu fıkrayı okuyunca derhal Ali Baransel`i çağırır, başlar kızmaya;bu ne rezalat, böyle bir saçmalığın yayınlanmasına nasıl izin verirsin, neden konrtol etmiyorsun…..
Ali Baransel ne olduğunu anlamak için gazetedeki fıkraya bir göz atar ve;
“Sayın paşam, boşuna üzülüyorsunuz, bakın burada üç hıyar diyor, beş hıyar demiyor ki”
Bunun üzerine Kenan Evren gazeteyi alıp fıkraya tekrar bakınca hak verir;
“Evet ya, doğru diyorsun, bir an farkedememişim”
😊😊😊
Zeki olmak da başka bişey, iki hıyarcıkla nasılda kelleyi kurtarıvermiş ama.

******************     

Kaçıncı Rekattayız.

Vaktiyle, Basra’nın en büyük camisinin imamı, yatsı namazının farzını kıldırdıktan sonra, döner ve cemaate sorar:
“Ey cemaat! Acaba namazı 3 rekat mi, yoksa 4 rekat mi kıldık? Bugün biraz dalgınım, şaşırmış olabilirim”
Cemaatten farklı cevaplar gelmeye başlar. Kimisi 3 rekat kıldık, kimisi de tam kıldık derler.
Tartışmalar devam ederken, caminin yakında esnaflık yapmakta olan cami cemaatinden biri tartışmaya son noktayı koyuverir:
“Namaz 3 rekat olarak kılındı, bundan emin olabilirsiniz” der.
Cemaat, nasıl bu kadar eminsin, diye sorunca, adam cevap verir:
“Çünkü hergün yatsı namazının farzını kılarken, dükkânın hesabını yapıyordum. İmam tekbir alırken, şu kadar mal satıldı, şu kadar dirhem masraf, şu kadar dirhem kâr kaldı diye hesap yapmaya başlardım. Fakat bugün hesap yarım kaldı. Bu da namazın eksik kılındığına delildir”

******************  

Ceviz kurdu, gireceği kadar bir delik açarak cevizin içine girer.

Cevizin içi insan beynine benzer, başlar onu yemeye.

Buraya kadarı normal. Yedikçe şişmanlar.

Karnı büyür.

Yeterince yükünü tutup doyunca gitmek ister ama girdiği delikten çıkamaz.

Daha da kötü olanı; içi yenilen ceviz de kurumuş ve sertleşmiştir, o deliği genişletmek artık imkansızdır.

Kurtçuk oturup bakar, delikten geçip çıkmak için tek çaresi vardır: Zayıflamayı beklemek.

Aç kaldıkça zayıflar, eski cılız haline döner.

Ve bir gün çıkar.

Ama çıktığında mevsim bitmiş, ortada aç ve cılız bir kurtçuk ile bir içsiz ceviz kalmıştır.

Kimi insanlardaki para ve mal – mülk hırsı da ceviz kurduna benzer.

O hırsı yenip, artık yeter, dediğinde baharlar ve yazlar bitmiş olur.

Geriye sadece, ömrünün sonbaharı ve belki de çeşitli hastalıklar, ilaçlar ve diyetler ile geçirmek zorunda kalacağı, koskoca bir kara kış kalmış olur.

*************  

SAVCI BEY: EŞKIYALIK HIRSIZLIK YAPTIM, KARI KIZ PEŞİNDE KOŞTUM, SARHOŞ GEZDİM TUTTUNUZ BURAYA GETİRDİNİZ…HADİ BUNLAR KÖTÜ YOLLAR DEDİM, BARİ DİNİMİ YAŞAYAYIM DEDİM, YİNE BENİ BURAYA GETİRDİNİZ…BANA BİR YOL GÖSTERİNDE ORAYA GİDEYİM…


Bir eşkıya olan “Koruk Efe” Risalei Nur’ları tanıyınca nasıl bir inkılap’tan geçiyor…yirmibirinci asrın tüm üniversiteleri, eğitim sistemleri bir insanı böyle değiştirebilirmi!..

Koruk efe eşkıyalıktan temin ettiği bir atı Barlalılara veresiye satmıştı. Bilahare atın parasını almak üzere Barla’ya gidiyor. Fakat atı sattığı adam tarlalara gitmiş. Onu beklerken Barla sokaklarında Barla insanlarıyla sohbet etmeye başlamış…

Birden, dağ gezisinden dönen Hazret-i Üstad’ı, üstünde siyah cüppe ve beyaz sarıkla evine girdiğini görüyor. Koruk Efe “bu kimdir?” diye soruyor. Barlalılar: “Şarktan gelme çok değerli bir âlimdir” diyorlar. Koruk Efenin âlimlerle bir işi yok aslında. Aklına takılan, “bu adam şarklı olduğuna göre, belki yanında antika silah veya kasatura gibi şeyler vardır” diye düşünüyor. Ve Hazreti Üstadın evine çıkıyor, kapısını çalıyor…

Üstad kapıyı açıyor, “buyurun” diyor. “Hocam sizin şarklı olduğunuzu duydum, ben antika meraklısıyım, tabanca kasatura gibi bir şeyin varsa alıvereyim” diyor. Hazret-i Üstad onun yüzüne bakarak, sana “Yâ Bâki entel Bâki” vereyim diyor. Cahil eşkıya bu ne demek diye düşünürken, üstad o mübarek esmanın tefsirini yapıveriyor. “Seni, beni ve bütün âlemleri yaratan Hâlikımın dostluğunu vereyim” diyor…

Koruk Efe o güne kadar böyle bir hitaba muhatap olmadığından, kendini bir heyecan basıyor. Kriz gelip yere düşüyor. Bir müddet baygın kaldıktan sonra gözlerini açıyor. Hazreti Üstad yerinden kalkıyor tavana astığı enva-i çeşit üzümlerden bir çıngıl koparıp birer birer tanelerini ağzına veriyor. Sonra kolundan tutup kaldırıyor. “Haydi, ben sana müsaade ediyorum, o atın parasını alma. ‘Yâ Bâki entel Bâki’ okuyarak evine git” diyor…

Kapısından dışarıya çıkarıyor. At parasını almaya geldiğini söylemediği halde, Hazret-i Üstadın: “O atın parasını alma” demesi ve “Yâ Bâki entel Bâki” münacatının manasını vakarla ve ciddiyetle ona anlatması, Koruk Efenin içini hıçkırıklarla dolduruyor. “Şu Barlanın sokaklarından çıkayım da, bağıra bağıra bir ağlayayım” diyor…

Barla’dan uzaklaşınca başlıyor bağırarak ağlamaya, içi boşalmıyor. Sessiz sessiz içinden ağlıyor, fakat içi yine boşalmıyor. “Ben ne yaptım bu güne kadar, bu ömrü niye boşa geçirdim, bunca günahlar işledim…” deyip pişmanlıkla, “Yâ Bâki entel Bâki” okuyarak evine geliyor. Barlaya eşkıya olarak giden Koruk Efe Çobanisa Köyüne tam bir Müslüman ve Nur talebesi olarak dönüyor…

Koruk Efe nur talebesi olduktan bir müddet sonra, başındaki takke yüzünden iki jandarma tutup onu karakola götürüyorlar. O zaman şapka kanununa muhalefetten mahkemeye veriyorlardı…

Koruk Efe savcıya ifade verirken şöyle diyor: “Ben eşkıyalık, hırsızlık yaptım tuttunuz; sarhoş gezdim, karı-kız peşinde ahlaksızlık yaptım tuttunuz buraya getirdiniz. Tamam, bu yollar yanlış imiş, anladık. Bari Müslümanlığı yaşayayım dedim, tuttunuz yine buraya getirdiniz. Yahu Savcı bey! Bana bir yol gösterin de oraya gideyim!” deyince savcı jandarmalara: “Bu adamı niye getirdiniz” diyerek salıveriyorlar…

************** 

DERLEYEN

MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesHaziran 29th, 2022

TARİHÇİ GÖZÜNDEN

TARİHÇİ GÖZÜNDEN

“Yakın tarihimizde birçok menfi cereyanın yuvalanıp neşv-ü nema bulduğu yer, Selanik’tir. İttihat ve Terakki Cemiyeti orada kurulup gelişmişti. Umumi Merkezi Selanik’ti. Meş’um Hareket Ordusu da İstanbul’a oradan gelmiştir. Çünkü Sultan Bayezid Endülüs katliamından kaçan Yahudileri oraya yerleştirmişti. Bu durum bize asıl menfi amili tesbit için bir ipucu değil midir?!”[1]

Geçmişten günümüze uygulanan birçok şey, bugünde olduğu gibi, başka yerde pişirilip, buralarda uygulanmıştır.

Kirli şeyler ve kirli kimseler, bu temiz toprakların mahsulü değildir.

Harf devrimleriyle bu imparatorluğun bir yandan Araplarla ve bir yandan da Türklerle bağlantıları koparılmıştır.

“Ruslar 1 926’da Bakü’de bir Türkoloji kongresi topladılar. Bu kongrede alınan bir kararla Rus esiri Türkler’ e Latin alfabesinin kabulü mecburi bir hale getirildi.
Ertesi yıl Rus esiri Türk topluluğu için 27 çeşit alfabe kabul edilmiştir. Ruslar bu hususta bir kongre de Taşkent’te topladılar (1928).
Dikkat oluna ki; aynı din, dil ve kültüre sahip Türk topluluğuna birbirinden farklı 27 çeşit Latin asıllı alfabe kabul ediliyordu. Bilahare Türkiye Latin alfabesini kabul
edince Ruslar bu defa Latin alfabesi yerine Kiril asıllı alfabeler ikaame ettiler. Maksad, Türkler ‘in birbirleri ve Türkiye Türklüğü ile aralarında bir anlaşma imkanı olmasın!
1925 – 28 arasında Türkiye ‘deki Azeri münevverler, şiddetle Latin harfleri taraftarlığı yaptılar. Böylece Ruslar tarafından Azerbaycan’ da Latin harflerinin mecburi kılınmasıyla ülkelerinin Türkiye ile irtibatlarının kesilmesi tehlikesini önlemek gayesini güdüyorlardı.

Bernard Lewis’e göre:
” Yazının Latinleştirilmesi fikri, farklı nedenlere dayanmakla beraber Mustafa Kemal’in politikasına iyice uyuyordu. O ‘nun görüşünde Latin alfabesi Azerbaycan Cumhuriyeti ile bir bağdan çok Osmanlı İmparatorluğu ‘na karşı bir engeldi. Göründüğüne göre, yeni yazıyı öğrenip, eskisini unutmak suretiyle, geçmiş gömülüp unutulabilecek ve yalnız yeni Latin harfleri Türkçe ‘de ifade edilen fikirlere açık yeni bir kuşak yetiştirilecekti.
Yeni yazı Kasım 1928 ‘de resmen kabul edildi ve eski Arap yazısı yeni yıldan itibaren yasaklandı. Geçmişe karşı bu büyük engelin dikilmesi, dil reformu için yeni ve görülmemiş bir fırsat yarattı ve ta başından beri bu fırsattan yararlanma niyeti açık hale geldi. “[2]

Batı Arap dünyası ile bağımızı koparmaya çalışırken, Rusyada Türk dünyası ile bağımızın koparılmasına gayret gösteriyordu.

Harf inkılabı ile de bu her ikisine çanak tutulmuş oldu. Böylece İmparatorluk temeline bomba konuldu.

“1947 Yılı’nda, İstanbul’da münteşir “Büyük Doğu Mecmuası “na yazdığı bir mektupta Rusya’da geçirdiği uzun ve tehlikeli maceralardan bahsederek; “Türk Dil İnkılabını, bizzat meydana getirenler ve emredenler yoluyla değil de, onların arasına sürdükleri gizli ajanları vasıtasıyla destekleyen ve planlayan Moskova ve “Polit Büro”dur.
Bana bu haberi veren de aynı Büro azasından bir Türktür” diyen Rıza Çavdarlı bizzat şahid olduğu hadiselerle Rus komünistliğinin Türkiye’de lisan inkılabını nasıl tahrik ve
teşvik ettiğini açıkça ortaya koymuştur.”[3]

Aziz Bekof şöyle diyordu:” “Polit Büro”da 1927 senesinde bir karar verildi. Karar şöyleydi:
Türk gruplarını birbirinden ayırmak için onlarda dil ayrılı­ğı vücuda getirmek şarttır!.. Bu ayrılık da ilk defa kendisini Türkiye ‘de göstermelidir!. . Ben o vakitler Türkiye ‘de maruf komünistlerin “milliyetçi ” namı altında Türk Dil ve Tarih Kurumu ‘na girdiklerini biliyordum. Bunlar Moskova ‘nın ve “Polit Büro”nun direktifleri altında çalışıyorlardı.
Türk Dillerini birbirinden ayırma hakkında da şöyle bir karar çıkarılmış ve şu esas prensipler kabul edilmişti:
1- Türk Dili ‘nde halk dilinden toplanan kelimeler peçesi altında uydurma tabirler kullanılacak, Arapça ve Acemce ‘den kaçılacaktır.
Çünkü aynı Arap ve Acem kelimeleri, Özbekler ‘de, Tatarlar ‘da, Başkurtlar ‘da da vardır Bu yerleşmiş kıvam, tam bir dil birliği vücuda getiriyor.
2- Yeni Türkçe “Dede Korkut ” kelimelerini almalı: fakat bu kelimeler bile tadile uğratılmalı ve yepyeni bir lehçe ile ifade edilmelidir.
3- Bunun için yeni Türk Dili ‘nin bütün geçmişini aramak lazımdır.
4- Arapça ve Farsça kelimelere karşılık aranacak, bu karşılıklar bulunamadığı takdirde, eski Türk Dili köklerinden geliyormuş gibi yeni kelimeler icad edilecektir.                      5- Bunun ile, Dil Cemiyeti uğraşacak; icad edilen yeni Türkçe ‘yi bu cemiyet bir kılavuzla gösterecektir.
6- Türkçe karşılığı bilinen, herkesin kullandığı sözler yeni Türk Dili hududları haricinde bırakılacaktır.
7- Bu yeni dile, bugün kullanılmayan eski kitaplarda rast gelinen (mesela Yunus Emre nin şiirlerindeki Türk kelimeleri gibi) kelimeler katiyyen girmeyecektir Her şey tam bir sun’iliğe ve köksüzlüğe gidecektir,
8- Yeni kelimeler icadı yoluna gidilmesi lazımdır,
Bunlar halkı avutacak bazı prensip ve kaideler ortaya çıkarılarak yapılmalıdır,
işte “Polit Büro”nun planı!. ,”[4]

-“İnönü, Ulus Gazetesi ‘nde yayınlanan hatıratında açıkça ifade ederek: “Harf İnkilabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz Okuma yazma kolaylığı Enver Paşayı tahrik eden sebebdir. Ama harf İnkilabının bizde tesiri ve büyük faydası kültür değiştirmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk”[5]

Böylece yeni bir beşeri din ihdas olunuyordu.

-Din Dili Dinin Dili -Dinin Lisanı Ve Lisanın Dini.

*******************

“Bana müceddidlik geldi. Ben kabul etmedim. Müceddidlik, Sultan Abdülhamid’e olsun, dedim!”[6]

-Merhum II. Abdulhamid kendi zamanında anlaşılamamış, arkasından Rızâ Tevfik BÖLÜKBAŞI gibi ruhaniyetinden istimdat edilirken, onun devri mumla aranır olmuştur.

“Padişahım! Gelmemişken yâde biz,
İşte geldik senden istimdâde biz,
Öldürürler başlasak feryâde biz,
Hasret olduk eski istibdâde biz.
Dembedem coşmakta fakr ü ihtiyaç
Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç.
Memleket mâtemde, öksüz taht ü taç.
Hasret olduk eski istibdâde biz.”

-Bu millet bir asırdır Merhum Sultana ve ailesine yapılanların vebalini yüklenmiştir.

Ah çekiyoruz. Ahı çekiyoruz.[7]

Zira;

“O’nun bir oğlu Abdurrahim Efendi Paris’te aç kalıp intihar etmiş, diğer oğlu ise
Marsilya’da açlıktan ölüp, cesedi denize atılmıştır.
Benzer fâciâlar saymakla bitmez. Hadi bunlar yurd dışında oldukları için irtibat sağlanamadı diyelim. Fakat 1952’deki kısmî afvdan istifâde ederek ömürlerinin bakiyesini İstanbul’da geçiren Müşfika Kadın efendi, Ayşe ve hele Şâziye Sultan’a kim
vefakârlık göstererek bir el atabilmiştir. Şekerci Hacı Bekir’in Cihangir’de verdiği iki odalı bir evde, merhum Vehbi Bilimer’in tahsis eylediği cüz’i bir maaşla kût-u lâyemût yaşayan Şâziye Sultan ve diğerleriyle ilgili fâciâlar…” [8] küçümsenecek cinsten değildir.

-“Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin Sultan II. Abdülhamid’i senâ eden pek çok beyânını, O’nun yakınlarından ve damadı olan Kemal Kaçar Bey’den naklen ve defaatle dinlemişizdir ki, bunlardan bir ikisini nakledelim:
Süleyman Hilmi Tunahan, Şeyh Sirâceddin Hazretleri’ne mensubiyetinden dolayı müridlerine Sultan Abdülhamid Han’ı her vesile ile medh u senâ eder ve:
“-O, sizin mânen amcanız mesâbesindedir!..” dermiş. Buna bir de şunu ilâve edelim:
Süleyman Efendi Hazretleri’nin “Tesbihçi Dede” denilmekle meşhur olan yetişmiş bir müridi vardı. II. Meşrûtiyet’in ilânı sırasında Sultanahmed Meydanı’nda yapılmakta olan şenliğe gidip bakmak istemiş. Süleyman Efendi, kendisine:
“-Olur, git, bak!.. Ama üzüleceksin. O şamatacıların en önünde Hızır aleyhisselâmı göreceksin!..” demiş ve ilâve etmiş:
“O büyük velî (yani Sultan Abdülhamid) baş rolde Hızır (a.s.)ınm olduğuna vâkıf bulunduğu için Selânik’ten gelen “Hareket Ordusu”na karşı kılını kıpırdatmamıştır.
Şâyân-ı hayrettir ki, kendisinin en yakını olan bir kimseden (Kemal Kaçar), Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin bu beyânına muttali olduktan az bir müddet sonra bu gerçeğin o büyük Sultan tarafından da aynen ve yazılı olarak ifade edilmiş olduğunu hayretle öğrendim.”[9]

-““Çanakkale Harbi sırasında İstanbul işgal tehlikesi altına düştüğünden o sırada Beylerbeyi Sarayı’nda menkûb olan Sultan II. Abdülhamid’i, hükümet, Anadolu içlerine nakletmeyi düşünmüş ve bu maksatla Talat Paşa, yanma Meclis’i temsil etmek üzere bir meb’us arkadaşını alarak Hünkâri ziyarete gitmiştir. Sultan II. Abdülhamid, bu teklifi şiddetle reddetmiş ve ziyaretçilerine dehşetli bir siyâset dersi vermiştir:
“Beylerbeyi Sarayı’ndan sandalla ayrılan Talat Bey, refikine:
“-Azizim!..” dedi. “Bu adamı tahttan indirmekle büyük hata etmişiz. Bunu takdir etmek de bir meziyettir. ”[10]

-“İbnül-Emin,[11] bir dipnotla:
“Adaleti tahkir etmesi, âsî Ermenileri tedib etmek istemesinden mütevelliddir, değil mi, “Kızıl Sultarı”cı kızıl!., “cevabını vermiş bulunmaktadır. (İbnüT-Emin- a.y.) Bu çirkin “Kızıl Sultan” tâbirini sonradan maâlesef meşhur Fransız tarihçisi Sorel de kullanmıştır.”[12]

-“Cennetmekânın, başı ucunda bir tuğla bulunurdu. Onu hiç yanından eksik etmezdi. Uykudan uyanınca hemen teyemmüm eder, ondan sonra musluğa kadar gider abdestini alırdı. Abdestsiz yere basmazdı.”[13]

-“İngilizler birtakım adamlar bularak, Halife’nin Kureyş Kabilesi’nden olması lâzım geldiğini, Osmanlılar’ın “Halife” sıfatını taşıyamayacaklarını iddiâ eden kitaplar yazdırdılar. Bazı Arap kabilelerini ve bu arada Şerif Hüseyin’i elde etmek sûretiyle Arap Âlemi’nde Sultan II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesinden sonra da tahriklere devam etmişlerdir.

İngilizlerin bu maksadını bilen Sultan II. Abdülhamid, Şerif Hüseyin’i İstanbul’da tutuyordu. İttihatçıların, müteselsil gafletinden biri de, O’nun Hicaz’a gitmesine ve orada bir isyan çıkarmasına imkân vermiş olmalarıdır.

Sultan II. Abdülhamid, bütün bu İngiliz faaliyetlerine karşı İslâm Dünyası’na Fas’tan Hindistan, Çin ve Japonya’ya kadar çeşitli hocalar göndererek İngiliz propagandalarını akım bırakmak hususunda insanüstü bir gayret sarf etti. Eğer Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilmemiş olsaydı, Siyonizm’in oyuncağı olan İttihad Terakki mârifetiyle gerçekleşen kopmalar aslâ vâki olamazdı. Çünkü Sultan II. Abdülhamid’in “Hilâfet Siyâseti” geniş müslüman kitleleri öylesine tesir altına almıştı ki, halkın bu hissiyâtı karşısında İngiliz altınlarıyla cezbeye gelerek taht ve tâc peşinde koşan Şerif Hüseyin gibi mahdud kimselerin arzusu ile halka rağmen bir kopma gerçekleşmezdi.”[14]

-“Misyonerler, bütün faaliyetlerini Rum ve Ermenilere yönelttiler. Baş­langıçta Ermeni Kilisesi buna direndi. Fakat 1850’de Türk Hükümeti, Protestan Ermeni Kilisesi’ni tanıdı. Fakat Amerikan Misyonerleri’nin en büyük başarısı, “Robert Kolejleri” vâsıtasıyla oldu.
İstanbul’daki kolej, 1840 yılında, Cyrus Hamlin tarafından kuruldu. Sonradan “Robert Kolej” adını aldı. İlk talebelerin hepsi de ermeni gençlerden müteşekkildi. ”
“…Kapitülasyonlardan istifade eden «Amerikan Misyonerleri» tamamen Osmanlı Devleti’nin aleyhinde çalışıyorlardı. Bunlar, Ermeniler’in Gregoryan (Lusavoriçagan) Kilisesi’ni, Protestan yapmaya uğraşıyorlardı.
Amerikan Protestarilanna göre, «Müslümanlar kâfirdir.» Bu yüzden, onların aleyhinde sistemli propaganda yapıp insan kasabı oldukları efsânesini yayıyorlardı. Ermenilere ise, sunî olarak evliyalık payesi veriyorlardı. ” (The Rebirt Turkey-Clair Price)
“…Misyonerler tamamıyla din tesirinde kalarak Ermenileri Müslümanlara karşı hazırladılar, dinamit yapmasını öğrettiler ve her fırsatta onları İslâmlar’a karşı kullandılar.” [15]

-“Malumdur ki, Sultan Abdülhamid-i Sânî hal’inden sonra Osmanlı hükümeti idâresi tam mânâsıyla Siyon-Yahudi cemiyetinin «İttihad ve Terakki» nâmındaki teşkilâtına tâbi ümerâ ve ricâl eline geçti.
1325 senesi Teşrin-i Evveli’nin hatırımda kalmayan bir gününde «İttihad ve Terakki» Selanik’te bütün şubelerinin katılmasıyla büyük bir kongre yaptı. Bu umûmî kongrenin hâricinde erkân ve rüesadan mürekkeb heyet, ayrıca gizli bir celse tertip eyleyip Siyon Cemiyeti’yle ona bağlı Şark Yahudi Mason Locası’nın:
«Bundan sonra Türkiye nasıl idare olunacaktır?» sorusuna aşağıdaki dört maddelik karar ile cevap verdiler:
1-Bundan sonra Türkiye’nin idâresi; Türkiye’de dinin nüfuz ve kuvvetini kırmak sûretiyle;
2- Türkiye’nin mâlî ve iktisâdi kaynaklarının mason biraderler arasında taksim edilmesi sûretiyle;
3- Hilâfet’i saltanattan ayırarak zaafa uğratmak sûretiyle;
4- İmkân bulununca Cumhuriyet ilân edilmek ve Osmanoğullarının yıkılmak sûretiyle» idare olunacaktır.”[16]

MEHMET ÖZÇELİK

29-06-2022

 

 

[1] Boykot. KADİR MISIROGLU.sh.34-35.

[2] Age.sh.48-49.

[3] Age.53.

[4] Age.57-58.

[5] Age.61.

[6] SAYDA-İ TÂGİ (k.s.a3)M. Hanefî Mert- Ariflerden İnciler, İstanbul, 2003, sh:269. Bak. KADİR MISIROĞLU-BİR MAZLUM PADİŞAH:SULTAN II. ABDÜLHAMİD.sh.8.

[7] http://www.tesbitler.com/2020/05/12/ah-cekiyoruz-ahi-cekiyoruz/

[8] Age.26-27,139

[9] Age.29-31.

[10] Bkz. Refî Cevat Ulunay, Bu Gözler Neler Gördü, İstanbul, 2004, sh: 21,Age.32.

[11] Son Sadrazamlar, sh: 1288.

[12] Bkz: Ahmet Reşit Rey-Gördüklerim, Yaptıklarım, İstanbul 1945, sh: 14 vd.”Age.138.

[13] Age.142.

[14] Age.155-156.

[15] Forein Affairs, c: 7, sh: 398, E. M. Earle,Age.324.

[16] Mevlânzâde Mehmed Rıfat ,Türkiye’yi Yıkan Yahudiler, Köstence, 1923, sh: 8 vd. 594 Dr. Rıza Nur- a.g.e., sh: 220,Age.508-9.

 

No ResponsesHaziran 29th, 2022

KUŞATMA

KUŞATMA

-“Tarih 1993’ u gösteriyordu.

….Uğur Mumcu; Derin Devlet, PKK ve bunların İsrail ile bağlantılarını araştırıyordu. Araştırmaları sonucunda çok önemli bilgilere ulaştı. Mumcu, hemen Çankaya köşkünü aradı. Cumhurbaşkanı Özal ile bir randevu talep etmiş, yaptığı araştırmalardan bahsedip çok önemli delillere ulaştığını bildirmişti. Özal duyduklarına inanamadı, hiç düşünmeden Mumcunun sözünü kesti, “Eş­ref Bitlis Paşa ile görüşün ve birlikte yanıma gelin” dedi.
Uğur Mumcu, telefonu kapattı ve hemen Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’i aradı. Paşa, konunun önemli olduğunu anlamıştı, fakat Ankara dışındaydı. Döner dönmez görüşmeyi gerçekleştireceklerini söyledi.
Uğur Mumcu konuyu Paşaya anlatırken, Turgut Özal da konuyu danışmanı Adnan Kahveci ile paylaştı. Uğur Mumcunun Özal ile yaptığı telefon görüşmesinden sonraki 4 ay içinde 4 isimde hayatını kaybetti….”[1]

-“Fethullah Gülen, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının yayınladığı “Küresel Barışa Doğru” isimli kitabında şöyle diyor: “Yahudileri ve Hristiyanları azarlayan ayetler, ya
Hz. Muhammed döneminde yaşayan ya da kendi Peygamberleri döneminde yaşayan bazı Yahudiler ve Hristiyanlar hakkındadır. Hz. Rasulullah zamanında ve zamanımıza
kadar gelen süreçte yaşananlar ve zamanımızda bulunan Yahudiler ve Hristiyanlar bu azarlamanın dışındadırlar.”168 Tam da Vatikan’ın istediği tarzda konuşmalar.”[2]

-“Papa 2. John Paul 24 Aralık 1999’da tüm kiliselerin işbirliği hedefini açıklamıştı: “Birinci bin yılda Avrupa, ikinci bin yılda Amerika ve Afrika Hristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya’yı Hristiyanlaştıralım.”[3]

-“Ça­ğımız misyonerlerinin asıl amacı Hristiyanlaştırmak değil, hakiki Müslümanlıktan uzaklaştırmaktır.

Lois Massignon adlı bir misyoner şu itiraflarda bulunuyordu:
“Müslümanların her şeyini bozduk yok ettik. Dinleri, inançları, dine bağlılıkları ve insani duyguları yok oldu.

Onların millî manevî değerlerini Batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. İslâmiyeti öğrenmeyi, namaz kılmayı, Kuran öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu hiçbir şeye tam olarak inanmıyorlar. On dört asırlık dinlerini, itikatlarını, ibadetlerini tartışılır hale getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük. Bundan sonra biz misyonerlerin işi daha kolaylaştı.
Maaş bağlayarak vize vaadi, yurt dışında iş imkânı, hatta cinselliği kullanarak Müslümanları Hristiyan yapınız!

….AB’ye girişe kadar 5 milyon ve 2020 yılına kadar 10 milyon Türk’ü Hristiyanlaştırmak Hristiyan dünyasının başta gelen hedefidir. Bu iş şu merhaleler sonucunda olacaktır:
1) Millî manevi değerlerden ve kültürden koparmak.                                                           2) Halkı çeşitli yollarla fakir hale getirmek.
3) Misyoner faaliyetleri ile Hristiyan yapmak.
4) Askeri işgal.
Cemil Meriç’in yıllar önce ifade ettiği gibi: “Misyonerlerin amacı Hristiyanlaştırmaktan çok, İslâmiyetten koparmak, Müslümanlığımızı anlamsızlaştırıp direnme gücünü yok etmektir. İnancını koruyamayan vatanını asla koruyamaz.”[4]

-“Kadir Mısıroğlu televizyonda yapmış olduğu bir konuşmasında şöyle diyor: “Amerikalılar, Said Nursi’nin vefatından sonra Bediüzzamanın talebesi Mustafa Sungura giderek, bizle çalış seni Risale-i Nur cemaatinin başına getirelim teklifine karşı Mustafa Sungurdan hayır cevabını alırlar. Bunun üzerine bana geldiler. Benden de
hayır cevabını almaları üzerine Fethullah Gülene gittiler. Ondan sonra kimseye gitmediler.” der.

…..1950’lerden sonra dünyanın efendiliğine soyunan ABD, kıtalar arası imparatorluğunu sürdürebilmek için her kıtada kendine bağlı tarikatlar ve cemaatler örgütledi. CIA tarafından yürütülen bu faaliyetin ilk başarılı örneği Moon Tarikatıdır. ABD, Kore’de bu Hristiyan tarikatının kurulup büyümesinde rol oynadı. Bu tarikat
Güney Kore nüfusunun %40’ını Hristiyan yapmayı ba­şardı. Amerika’ya uyumlu kafalar oluşturdu.

Moon Tarikatı ABD için kullanılacak en iyi silahtı. Moon Tarikatına CIA tam destek
verdi. Büyüttü geliştirdi. Moon Tarikatı, Hristiyanlık için de büyük hizmetlerde bulundu. Moon Tarikatı sayesinde Korede 10 aileden en az 3’ü Budistlikten vazgeçerek Hristiyanlığı kabul etti. ABD’nin desteği ile tarikatın ticaret ve diğer faaliyetleri de büyüdü. Sun Myung Moon, ABD ile faaliyet yürüttüğü anlaşılınca soluğu ABD’de aldı. CIA tarafından Amerika’ya kaçırıldı. ABD’de daha rahat olarak faaliyetlerine devam etti. Çok daha hızlı yayıldı. Çok ülkeye yayılıp dev faaliyetler yaptı. Kardeşlik Kilisesi ve Birleşik Kilise adında vakıflar kurup dev sempozyumlar düzenleyip Hristiyanlığı yaydılar. Bu sempozyumlara Türkiye’den de çok tanıdık kişiler davet edildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan davet edildiği halde gitmedi. Deniz Baykal davet edildi ve dinleyici olarak gitti. Deniz Baykal’ın Moon Tarikatı ile ilişkisini Kasım Gülek sağlamıştı. Kasım Gülek, Moon’un Türkiye’deki üyesiydi. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr.
Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Salih Tuğ, Fehmi Koru ve Yaşar Nuri Öztürk de bu toplantılara katıldı. Yaşar Nuri Öztürk, Moon’un vakıf ve sitelerine bilgi yardımında bulundu.”[5]

-“Fethullah Gülen tarafından yurtdışında özellikle de Türkî Cumhuriyetlerde açılan okullarda diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA ajanları İngilizce öğretmeni diye barındırılıyor. Bu durum bizzat Türkiye’de üst düzey yapılan bir toplantıda Fethullahçı okulların yöneticisi tarafından itiraf edildi. Özbekistan’da 18 okulun sahibi olarak gözüken Silm AŞ’nin sahibi Mehmet Mesut Ata bu toplantıda şöyle itiraf ediyor: “ABD, dostluk köprü­sü adı altında getirdikleri 70 öğretmene diplomatik statü kazandırmışlardır.” Ama ABD, CIA ajanlarını kamufle etme ihtiyacı bile duymamış, hepsinin cebine diplomatik pasaport koymuş.”[6]

-“Bir dönemin Dışişleri Bakanlığını yaparak İngiltere’nin siyasetine yön veren Lord Curzon 1909’da Lordlar Kamarasında yaptığı konuşmasında: “Doğu insanlarının yalnız dinlerine değil, törelerine, hissiyatına, geleneklerine, tarihine de aşina olmamız, doğu ruhu diyebileceğimiz şeyi anlama maharetimiz, kazanmış olduğumuz mevkiyi gelecekte de koruyabilmemizi sağlayacak tek dayanaktır.”[7]

-“CIA Orta Amerika eski şefi David Mac Michael, “IŞİD’i CIA kurdu.” diyordu ve ekliyordu “Dünyaya açıklamadığımız di­ğer önemli bir konu da domuz gribi meselesidir. Domuz gribini bundan yıllar önce CIA, biyolojik bir savaş silahı aracı olarak üretti ve geliştirdi.” Evet, bazen bir hastalık üretip, bazen kiralık bir örgüt oluşturup dünyaya ve bölgelere bu hastalık ve örgütlerle savaş açıyorlardı.”[8]

-“Gizli bilgilerini sızdırdığı için kaçarak Rusya’ya sığı­nan CIA ve NSA eski çalışanı Edward Snowden, “Irak’ta kaosa neden olan IŞİD’in arkasında ABD, İngiltere ve
İsrail istihbarat teşkilatları vardır. IŞİD bölgede İsrail’in güvenliğini tesis ediyor.” dedi.”[9]

-“İsrail Parlamentosu Knesset’te, Niİ’den Fırat’a kadar uzanan bir harita halen asılı durmaktadır. İsrail bayrağında yer alan iki mavi çizgi de Nil ve Fırat’ı simgelemektedir.
Ama bir sorun var: Büyük İsrail Devletinin sınırları, Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesi ve Nevşehir Kapadokya’ya kadar uzanıyor. Bunu bizzat Siyonizmin fikir babası Theodor Herzl söylüyor. Peki, bunu nasıl yapacaklardı? El Cevap: 15 Temmuz Darbesi.”
[10]

– Türkiyede menfi cereyanların çıkması konusunda Hikmet Çetinkaya’nın şu tesbiti yerindedir;” Türkiye’de devletin hâkim sistemi iki şeyi aradı durdu. Mümkünse İslâm ’ı değiştirmek, ona gücü yetmezse müslümanların din anlayışını değiştirmek. Kemalizm’in
en önemli özelliklerinden biri, dinde reformu amaçlaması idi.”[11]

****************   

-“Haşmet Atahan(68’liler Vakfı Başkanı)- 12 Mart’ın bugün yarattığı CIA tarafından Türkiye’de yapıldığı açıklamalarla ortaya çıkıyor.
Biz hemen kısa bir açıklama yapalım. İhsan Sabri Çağlayangil, ki o zamanın Dışişleri Bakanı’dır, yapmış olduğu bir İsmail Cem’le söyleşide şunu söylüyor:
“CIA benim altımı oyar. Elinde imkan var adamın. Girmiş en fiziksel bir biçimde. Onun için hiç şaşmam, arasam da bulamam ki, nasıl yaptı bulamam. Bakınız Amerika şuna aldırmaz; bir memlekette demokratik idare olmuş, şoven idare olmuş, faşist idare olmuş.”
Hulki Cevizoğlu- Bunu nerede söylüyor?

Haşmet Atahan- İsmail Cem’le söyleşisinde, kitabında geçiyor bu:
“Faşist idare olmuş, ona hiç bakmaz. Amerika o memleketin kendisine ne ölçüde tabi olduğunu, kendi politikasına ne dereceye kadar uydu haline getirildiğine bakar.”
……. yine CIA başkanı Helms’in 12 Mart için yaptığı bir itiraf geçiyor. Sayın Tanzer Sülker’in kitabında alıntı olarak geçiyor. Aynen şöyle diyor:
“Evet 12 Mart’ı hazırlama oluşumları biz, ajanlarımız aracılığı ile düzenledik.”
Yani ajanları ile düzenlemiş olduğunu CIA Başkanı ifade ediyor.”[12]

**************  

Abd kendisini hep dünyanın üzerinde ilahi güç ve kudretin eli olarak görmektedir.

-“ABD’nin kurucusu Georges Washington, Başkan olarak yaptığı ilk konuşmasında, Amerikan siyasetinin günümüze kadar devam edip gelecek olan ana prensibinin en mükemmel formülünü vermişti: “İnsanların işlerine yön veren o görünmez ele hiçbir halk, Amerika Birleşik Devletleri halkından daha fazla şükretmek ve ibadet etmekle
yükümlü değildir. Millî bağımsızlık yolunda Amerika Birleşik Devletleri’ne attırılan her adım, ilâhî müdahalenin damgasını taşıyor görünmektedir.

…Washington, bu “görünmez el”de ferdî menfaatler ile genel menfaat arasındaki
ahengin temel kanunuyla beraber Allah’ın lütufkâr bir müdahalesini de görmektedir.

Halefi John Adams 1765’te şunları yazıyordu: “Ben Amerika’nın kuruluşunu,
insanlığın hâlâ köleliğe mahkûm durumda bulunan kısmını hürriyete kavuşturmak ve
aydınlatmak üzere tasarlanmış, bir ilâhî inayetin eseri olarak göre gelmişimdir.” 19. yüzyılda ise Herman Melvil şöyle diyordu: “Biz Amerikalılar, özel bir halkız, seçkin bir halkız, zamanımızın İsrailoğullarıyız; hürriyetlerin (kutsal) sandığını bizler taşıyoruz.” (America as a civilization / Bir Medeniyet Olarak Amerika, s. 893)

Bu durum artık “seçilmiş halk”ın yeni siyasetinin değişmez genel eğilimi olacaktır: Allah ve dolar iktidarın iki memesidir. Başkan Nixon da, tıpkı iki asır önceki gibi, şöyle diyecektir: “Allah, Amerika’yla birliktedir. Allah, Amerika’nın dünyayı yönetmesini istiyor.”[13]

-“Amerikancılığın yörüngesini çizmek demek, tıpkı Dante’nin Cehennem’inin iç içe
“halkaları” şeklinde sıralanışı gibi, bu sisteme bağlılığın gitgide genişleyen bölgelerini çizip tespit etmek demektir.”[14]

Abd tarih boyunca hep kan ve kaostan beslenmiştir.

Her yıl dünyada en çok silah satan ülke Abd-dir.

-“(1914’ten 1945’e kadar süren) o “30 yıl savaşı”nın ardından Avrupa’nın bağımlı hâle gelmesiyle gerçekleşti. Avrupa’yı bitip tükenmiş bir şekilde ABD’ye teslim eden Avrupa içi hakiki bir “iç savaş’lı bu.
Bu iki savaş sayesinde Amerikalılar, 1945’te, dünya zenginliğinin yarısını ellerine geçirdiler. (George Kennan, Policy Planning Studies /, 23 Şubat 1948).

….1914-1918 savaşı, Avrupa üzerinde dalga dalga kan ve Amerika’ya dalga dalga altın akıtarak bu iyimser tahmini haklı çıkarır. Ve Amerika zafer için yardıma ancak 1917’de, yani Alman ordusuna galip gelme şansını tamamen kaybettirmiş olan Verdun ve Somme savaşlarından sonra gelir (nitekim İkinci Dünya Savaşı -1939-1945- için müdahale yapacağı zaman da 1944 yılını, yani yine Nazı ordularına her türlü zafer ümidini kaybettiren Stalingrad savaşından çok sonrasını bekleyecektir).”[15]

Abd politikasını hep kendi menfaati üzerine bina etti.

-“1947’den itibaren CIA, savaş sonrasındaki Avrupa’da durumun gösterdiği, şu
çifte ekonomik ve siyasî tehlikeyi haber veriyordu:
“Amerika’nın güvenliği için en büyük tehlike, Batı Avrupa’da ekonominin çökmesi
ihtimalidir. Bunun neticesinde de komünist unsurların iktidara gelmesidir.”
Bu çifte tehlikeye çare bulmak için ABD yöneticileri, Avrupa’nın yeniden inşasına matuf dedikleri bir “Marshall Plânı” ortaya attılar.
Fakat bu yardımın siyasî şartları katıydı: Her şeyden önce de Batı hükümetlerinden komünistlerin bertaraf edilmesi şartı vardı.

Bu dış müdahale derhal kendini gösterir:
– 4 Mayıs 1947’de Fransız komünist bakanlar hükümetten atılır;
– 13 Mayıs 1947’de İtalyan komünist bakanlar hükümetten atılır;
– Aynı ay Belçika’da komünist bakanlar hükümetten atılır.
Bu atılmaların hemen ardından 5 Haziran 1947’de “Marshall teklifi” resmen ilân
edilir.”[16].

-“8 Mart 1992’de New-York Times, Pentagone kaynaklı- bir belge yayınlıyordu. Bu
raporda şunları okuyabiliyorduk: “Savunma Bakanlığı, soğuk savaş sonrası dönemde
Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasî ve askerî misyonunun Batı Avrupa’da, Asya’da veya Bağımsız Toplumlar arasında hiçbir rakip süper gücün çıkmasına meydan vermemeyi garanti altına almak olacağını beyan etmektedir.”[17]

Abd işğal ettiği yerlere demokrasi kılıfıyla giderken, kan ve göz yaşı bırakmıştır.

-“Başkan Nixon, emekliye ayrılması dolayısıyla “susma yükümlülüğü”nden kurtulmuş olarak, 7 Ocak 1991’de New York Times’ta, şunları yazıyordu:
“Biz oraya demokrasiyi müdafaa etmek için gitmiyoruz, çünkü Kuveyt demokratik
bir ülke değildir ve o bölgede demokrasi ile idare edilen bir ülke de yok. Biz oraya bir diktatörlüğü yıkmak için gitmiyoruz, aksi takdirde Suriye’ye gitmezdik. Biz oraya milletlerarası meşruiyeti savunmak için de gitmiyoruz. Biz oraya gidiyoruz ve bizim oraya gitmemiz lâzım, zira bizim hayatî menfaatlerimize dokunulmasına müsaade etmeyiz.

Bir diğer uyanık analist, General de Gaulle’ün eski bakanı, Alain Peyrefitte,  Saddam Hüseyin’den kurtulmak isteyen Washington’daki İsrail yanlısı baskı gruplarının rolünü hatırlattıktan sonra, 5 Kasım 1990 tarihli Le Figaro gazetesinde şu hakikati dile getirir:
“En nihayetinde ‘ticaret lobisi’, savaşın ekonomiye yeni bir hamle imkânı verebileceği kanaatine vardı. Nitekim İkinci Dünya Savaşı ve bu savaştan ötürü Amerika’ya verilen olağanüstü siparişler, Amerika’nın gerçekten de kurtulamadığı 1929 krizine son vermemiş miydi? Kore savaşı da yeni bir sıçrama sağlamamış mıydı? “[18]

-“Pentagon’un diğer temel tezi olan “sıfır ölümlü” savaş, yani savunmanın erişemeyeceği yükseklikten bombardıman yaparak hiçbir tehlikeye maruz kalmadan
imha etme gücü ise oldukça anlamlıdır Genelkurmay -Vietnam savaşından beri biliyor ki, bir idealin harekete geçirdiği düşmana karşı yapılacak bir kara savaşı, maddî kuvvetlerin oranı saldırganın haydi haydi lehinde olsa bile, ancak felâketle ve bozgunla sonuçlanabilir.”[19]

-“Amerika da esas itibariyle para babalarına bağlı. Amerikalı 20 milyarderden 17’si Yahudi. Onlar Amerikalı mı, Yahudi mi?”[20]

-“Noam Chomsky: Biz Amerikalılar hemen hemen iki yüz yıldır yerli halkları, yani milyonlarca insanı ya kovduk veya imha ettik, Meksika’nın yarısını zaptettik, Karayipler ve Orta Amerika bölgelerini talan ettik, Haiti ve Filipinler’i -100 bin Filipinli’yi öldürerek-istilâ ettik. Sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, dünya üzerindeki bilindiği şekilde egemenliğimizi genişlettik. Bütün bu olup bitenler sırasında, hemen hemen her zaman, öldürenler bizlerdik ve çarpışmalar bizim millî topraklarımızın dışında cereyan ediyordu.”[21]

MEHMET ÖZÇELİK

27-06-2022

[1] Kuşatma-Mustafa Güldağı-sh.298.

[2] Age.sh.305.

[3] Age.sh.306.

[4] Age.307-309.

[5] Age.sh.311-312.

[6] Age.316.

[7] Age.326.

[8] Age.362.

[9] Age.369.

[10] Age.374.

[11] İSLÂMCI GENÇLİĞİN EL KİTABI. KADİR MISIROGLU.sh.235.

 

[12] 68’in yazılı tarihi. Hulki CEVİZOĞLU.

[13] Roger Garaudy-Amerikan Efsanesi.sh.6-8.

[14] Age.16.

[15] Age.18-19.

[16] Age.23.

[17] Age.27.

[18] Age.34-35.

[19] Age.40.

[20] Age.58.

[21] Age.65.

No ResponsesHaziran 27th, 2022

ASIRLIK KRİPTOLAR

ASIRLIK KRİPTOLAR

ABD, İngiltere ve batı bizde önemli bir şeyi içerimize yerleştirmek veya kabul ettirmek için mutlaka bir darbeye teşebbüs ediyor.

Tıpkı 1980 -12 Eylülü hiç hesapta ve görünürde olmayan Kenan Evren’e yaptırarak Yunanistan’ın Nato’ya alınması sağlandı.

Sefahatle yeni bir kimlik ve neslin yetiştirilmesinin önü açıldı.

Ve bunun gibi zamanla ortaya çıkacak, kendisine boyun eğecek bir devlet oluşturma peşinde..

Bugünde hizaya getiremediği, istediklerini yaptıramadığı için bir yandan muhalefeti, bir yandan PKK-Ypg’yi ve şimdilerde Yunanistan’ı bizimle çatıştırma yoluna giderek güçsüz kılmaya çalışmaktadır.

İslam dünyası da buna alet edilip, kullanılmaktadır.

-“İran: Türkiye’nin Suriye operasyonuna karşıyız, desteklemeyeceğiz.

İran Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada; Türkiye’nin Suriye’de terör örgütü PKK/YPG’ye yönelik olası bir askeri operasyonunun, Tahran yönetimi tarafından desteklenmeyeceği duyuruldu.[1]

İran’ın bu tavrı hiç şaşırtmadı. Zaten onu öyle biliyorduk.

Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen ve de terörün bitmesi kendisini memnun etmeyen acem işi.

-Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasını sağladığı gibi. Rusya’yı zayıflatma uğruna, Ukrayna’yı av olarak kullanmış ve feda etmiştir.

Ve yine bizdeki yüz yıllık azınlık hakimiyetini Ortadoğu’da hatta dünyada uygulamaya çalışmaktadır.

-Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte rejimi oturtturmak amacıyla birkaç nesil heder edildi, susturuldu, asıldı, sürüldü.

1970 yılında gençler teröre kurban edildi.

1990 yılında eşkıya dağa çıktı, şehirdekiyle ortak terör estirdi.

Bu arada Fetö’de inançlı, iyi niyetli ve ibadet etmekte olanları nifak perdesine bürüyerek, ihtiyat perdesi altında kirli oyunlarına alet etti.

Birkaç nesli kaybettik.

-Artık bugün partiler ve partilerin mücadelesi yok.

O partilerin temsil ettikleri ideolojilerin mücadelesi devreye girmiştir.

Ermeni ve yunanın büyük ideası, Yahudi’nin seçilmiş oluşu, masonun dünya hakimiyeti, haçlının yayılmacılığı devreye girmiştir.

Ve bunları temsil edenler.

Müslümanlar ise dağılmış ve dağıtılmış, güç birliği etmesi yalan ve münafıklıklarla ve tarihi aynı oyunları devreye koyarak birlikleri ve beraberlikleri engellenmektedir.

İçimizdeki Yunan sevdalıları, İngiliz muhipleri, PKK sempatizanları, Esat kardeş ve arkadaşlıkları, ABD ve Batı hayranlığı gözleri kör etmiştir.

-Kabir ve mezar kaçkınları.

Kabrin bekledikleri devreye koyuluyor. Oysa kabir onları bekliyor.

Bir ömür boyu cellatlık yapıp, celladına aşık olan kaçık ve kaçkınlar.

Bunlar memleketin anahtarını yüz yıllık efendilerine teslim edecek olan kartlar.

-“27 Mayıs Milli Birlik Komitesi Genel Sekreteri Şükran Özkaya’nın arşivinden çıkan orijinal resmi belgeler, FETÖ’nün masonlarca kurulduğunu gösteriyor. 1991’de Özal’a sunulan rapora göre Gülen, Kasım Gülek ve Yaşar Tunagür’ün yanısıra 21 kişilik icra heyetinin 14’ü mason. Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 1972’de hazırladığı “Teokratik Devlet Yapılanmaları” başlıklı raporda, FETÖ ile masonların irtibat ve işbirliği ortaya konuluyor. Örgütün 1968 İzmir Kestanepazarı’nda kurulduğu belirtilen raporda, masonlarla FETÖ’nün irtibatının yanı sıra faaliyet usullerinin de aynı olduğuna dikkat çekiliyor. “Bu gizlilik nedeniyle sıradan bir insan masonluk faaliyetlerinin iç yüzünü bilemez” denilen raporda, aynı durumun FETÖ için de geçerli olduğuna işaret ediliyor. Aynı rapora göre FETÖ’yü CIA ve MOSSAD’ın finanse ettiği, FETÖ elebaşı Gülen’in Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneklerinin kuruluşunda yer aldığı, Bu dernekler ABD’nin Truman doktrini doğrultusunda özellikle NATO’ya üye ülkelerde açtırdığı Sovyet karşıtı yapılanmalardı.”[2]

-Dağdaki eşkıyadan, hapisteki darbeci, katil ve dolandırıcıdan medet uman bir siyaset ve seçilmek için her türlü hukuksuzlukta hak arama faaliyeti devrede.

Yılana sarılan muhalefet bu memleketi yönetmeye talip.

Altılı kumar masası.

Ya kazanırsak?

Oynadığınız at hastalıklı, sakat, kayıtsız, gayrı meşruda olsa, ya kazanır veya kazandırılır ya da sahada kaybetse de masada kazanabilirse!!..

-Zulme rıza gösteren bir toplum oluşmuş.

Aklı göbeğinde bir gençlik oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Sanal dünyaya bilinçsizce hapsedilen bir nesil türetilmeye, ahiret ve ahiret sorumluluğuna alternatif olarak metawerse dünyasına toplum çekilmeye ve cazib kılınmaya çalışılmaktadır.

İsanlığı tek bir merkezden kontrol edecek dijital dünyanın alanı genişletilmeye çalışılmaktadır.

Batının hırçın çocuğu Yunanistan bize kafa tutup tehdit ederken, bizdeki Yunan sevdalıları ve yunanlaşmış olanlar insancıllıkla yunanın yanında yer almaktadır.

Yüz yıl önceki İngiliz muhipler cemiyetinin yerine bugün genişletilmiş Ermeni, Yunan, Esed, PKK, batı gibi kimliksizler türemiştir.

Bütün bunlar kaos oluşturularak, etrafı toz dumana katarak yapmaktadırlar.

Onun içindir ki; Faili meçhullerin hep üstü örtüldü. Açılanlar kapatıldı.[3]

-İlk Ukrayna-Rus savaşı çıktığında bunun bir plan olduğunu yazmıştım. Yahudi asıllı olan Ukrayna Başkanı Zelensky, acaba İsrailin kuruluşundaki gibi dünyanın farklı yerlerinde bulunan Yahudiler kasıtlı olarak Filistini işgale mi, oraya yerleşime mi sevk ediliyor?

-“Ukraynalı 25 bin yahudi, Filsitinlilerin gasp edilen evlerine yerleştirildi!

Ukrayna savaşı en çok siyonist işgalin işine yaradı. İşgal rejimi, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasından bu yana 25 bin Ukrayna yahudisinin işgal altındaki Filistin topraklarına getirildiğini duyurdu.”[4]

Hep oyun oynanmadan önce planlar yapılır.

Bakıp bekleyelim daha ne gibi oyunlar çıkacak!!!

MEHMET ÖZÇELİK

17-6-2022

 

[1] https://www.haber7.com/dunya/haber/3227418-iran-turkiyenin-suriye-operasyonuna-karsiyiz-desteklemeyecegiz

[2] https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/demirelin-karadayiya-verdigi-devlet-seref-madalyasi-masonik-bir-dayanisma-mi-2063136

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=879504729149154&id=296795904086709

https://www.facebook.com/100002343181713/posts/3209306355824106/

https://www.yenicaggazetesi.com.tr/buyuk-bir-ipucu-yakalandi-aselsandaki-esrarengiz-muhendis-olumlerinde-son-gelisme-292551h.htm 

[3] https://www.yenisafak.com/yazarlar/tamer-korkmaz/mister-ortbas-da-demir-aldi-bu-limandan-2063154

[4] https://m.yeniakit.com.tr/haber/ukraynali-25-bin-yahudi-filsitinlilerin-gasp-edilen-evlerine-yerlestirildi-1665047.html

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ukrayna-yahudilerinin-israile-goc-taleplerinde-buyuk-artis-goruldu/2513387

 

No ResponsesHaziran 17th, 2022

ASRIN GLADİSTONLARI

ASRIN GLADİSTONLARI

Yüz yıl önce İngiliz Müstemlekat Nazırı yani İngiliz Kölelik Bakanı olan Gladiston beyanatında; “İngiliz Meclis-i Mebusanında, Müstemlekat Nazırı (Sömürgeler bakanı Giladiston avam kamerasında Osmanlı devletiyle ve Kur’an hakkındaki o meşhur hainane konuşmasında) elinde Kur’an-ı Kerîm’i göstererek söylediği bir nutukta, “Bu Kur’an İslamların elinde bulundukça, biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız” diye hitabede bulunmuş.”[1]

Yüz küsur yıl sonra İngilizin ektiği o tohumlar, sapı bizden olan veya öyle görünenlerce daha saldırgan bir tavırla sergilenmektedir.

-1900 yılının başında İngiliz müstemlekat nazırı yani kölelik bakanı Gladistone’un yapamadığını, dışarıdan yıkamadığını bugün hem ilahiyat camiasında ve hem de Diyanet camiasında, içeriden bazı kimseler Kur’an-ı Kerim’i tahrif etmeye ve yıkmaya çalışmaktadırlar. İşte 100 sene sonra asrımızın Gladistonları.

Bir yandan Kur’an’ı Kerim’in hitap olduğu söylenirken, kitap olduğu adeta gizlenmektedir.

Oysa Bakara süresinin daha ilk ayetinde O’nun bir kitap olduğundan ve şüphe edilmediğinden bahsedilirken, şüpheye sevk edilmeye çalışılmaktadır.

İslamoğlu risalet bitmedi, devam ediyor derken, belli ki bir Pavlus aranıyor.

Çünkü Pavlusta rüya gördüğünü, İsa’nın kendisine dini tamamlamayıp, kendisinin tamamlamasını söylediğini bildirir.

-Dün hadisleri inkar edenler, bugün menfiliklerin kapısından yanlışlıkların ve girişlerin yolunu açmış oldular.
Gayri meşruların meşrulaşmasının vebalini yüklenmiş oldular.

Diken ekenler, Zakkum biçmektedirler.

Eğer bilerek bunu yapmışlarsa tam bir cürmü azim, tam bir ihanettir.

-Mustafa İslamoğlu-nun tefsir mealinde muharref Tevrat gibi tahrif edici ve sinsice çok tuzak ifadeler yer almaktadır.

Kelimeleri çok rahatlıkla ve istediği gibi kullanmakta, daha doğrusu uydurmaktadır.

Eserini ben de tahlil ettim ve bir çok ehli sünnetle bağdaşmayan ifadeler bulunmaktadır.[2]

Ve bu konuda yapılan diğer bir çalışmada ise;

”Fatır 35/31’de: “Derken, bu ilahi kelamı (tebliğ işine) kullarımızdan seçtiklerimizi varis kıldık.”anlamı verilmiştir. Bu ayetin açıklaması sadedinde şu izah bulunmaktadır: “Bu ilahi kelamın varisleri ümmet-i Muhammed’dir. (…) Buna göre Hz. Muhammed’in vahye ilişkin sorumluluğu, onun vefatından sonra ümmetine miras kalmıştır. (…) “[3]

-Sadece zorluk Müslüman olmayanların, İslam’ın dışında olanlar için söz konusu değil. Müslüman olduğu halde İslam’ın içerisinde olanlar içinde aynı tercih konusu, seçme konusu, istikameti ve doğruyu, gerçeği ve iyiyi bulma durumu içerisinde karşı karşıyadırlar. Yani aslında Müslüman olduğunu söylediği halde imtihan olan insanın İmtihanı, Müslüman olmadığı halde Müslüman olacak olan insanın imtihanından çok da geri değil.

-Bir kalp, bir vicdan ve bir akıl ki, eğer Kur’an’ı Kerim’i dinleyip de kendine gelmiyor, etkilenmiyorsa kendisini bir kontrol etsin.

Onu başka bir şeyin etkilemesi sönük kalır.

Yani ev elektriğine çarpılıp da, trafo ve barajdan etkilenmiyorsa yapısını kontrol etsin.

Bediüzzaman bugünkü tehlikeye bir asır öncesinden dikkat çekmektedir: “Bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılabdan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek, i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.”[4]

“Kur´an´ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.”[5]

Dinde mutaassıb ancak Muhakeme-i akliyede zayıf, hariciler gibi hareket edilmektedir.

-Ne garip tecellidir ki, Rasulullahtan nakledilen Kur’an-ı Kerim kabul edilirken, hadisler muteber sayılmamakta ve de sürekli uydurma olarak hezeyanda bulundurulmaktadır.

Bununla da kalınmayıp; ‘AYET DE OLSA REDDEDERİM’, diyen Halis Aydemir gibi, direk Kur’an-ı Kerim’e saldırma ve pervasızlık gösterilmektedir.[6]

Bu bize Fetönün; “Cebrail (as) Parti kursa oy vermem” derken açtığı kapının genişletilmesi faaliyetidir.

Kendisine bir reddiye yazmayı düşünüyordum ancak Allahtan korkup hayra mani olmama düşüncesi de bir fayda vermedi.

Yumuşak gibi görülen tavırlarıyla görülüyordu.

Masum görünümünün altında bir sinsilik yatıyordu, elektrik mühendisinin!!!

Bu konuda kendisi için reddiyeyi düşünüp araştırdığımda en çok da Cübbeli Ahmet Hocanın reddiyeleriyle karşılaştım.[7]

Belli ki bunlar farklı olmayı, farkında olmadan, farkındalık oluşturmadan, farklı görüş belirtmekten geçtiğini zannediyor.

Hadisle ilgili Hadis ve ayetlere şüphe iras edip, çok rahat muhalefet ediyor.[8]

-Ali Fuat Başgil’in ilahiyat fakültelerine yönelik, “Mevcut programla, bu okullardan âlim değil, din münekkidi çıkar” sözü yabana atılacak gibi değildir.

Diz çöküp medresenin köklü eğitiminden geçmemiş, muhalefeti ilim adamı ve akademisyenlik zannediyorlar.

Bunların yetiştireceği öğrencilerde bundan etkilenecek hatta inanç sarsıntısı geçirecektir.

Bunların yaptığı ilim ve ilim adamı yetiştirmek değil, ihtilaf ve tenkid adamı yetiştirmektir.

MEHMET ÖZÇELİK

16-6-2022

[1] http://www.tesbitler.com/2020/12/04/gladistonca-mi/

http://www.tesbitler.com/2018/05/11/kuranin-harimine-saldiri/

[2] http://www.tesbitler.com/2015/01/02/mustafa-islamoglunun-meal-tefsirinin-tenkidi/

[3] HAYAT KİTABI KUR’AN-GEREKÇELİ MEAL-TEFSİR’ ÜZERİNE. Halis DEMİR. 13.

[4] bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Mesele.

[5] Hicr, 15/9.

[6] https://www.youtube.com/watch?v=fC53liS25r8

https://www.youtube.com/watch?v=_yJD5barnNo&t=4s

https://www.youtube.com/results?search_query=AYET+DE+OLSA+REDDEDER%C4%B0M

[7] https://www.google.com/search?client=ms-google-coop&q=Halis+Aydemir%27e+reddiye&cx=e1e94981b1149f591

https://www.reddiyeler.com/kategori.asp?katID=183

https://www.omerfarukkorkmaz.com.tr/2021/10/29/halis-aydemir-beyin-hadislerin-manen-rivayeti-ile-ilgili-iddialarinin-tenkidi/

[8]https://www.facebook.com/100006719822258/posts/pfbid0kwAUYj1o6KECvTPHaVTDpqdqH6WvARwJfjieonSrdgKxewnCPZ7MKm26Js7EzJadl/?sfnsn=scwspmo

 

No ResponsesHaziran 16th, 2022

HİSSE-26

HİSSE-26

Beyaz eşya pazarlamacısı kamyondan iner.

Beyaz eşya satan dükkana girer.

Dükkanda dini bir konuda sohbet yapılmaktadır.

Satıcı sohbet esnasında kafasını uzatarak:

Merhaba, ben ateistim, sizinle dini konularda tartışabiliriz, dedi.

Dükkanda bulunanlardan biri olan Necmi Abi

Hoş geldin Ateist kardeş,

Hoş bulduk

Buyur gel oturalım, sohbet edelim.

Ateist oturur.

İsminiz nedir ateist kardeş?

Yıldırım

Merhaba Yıldırım memnun oldum benim adım da Necmi.

Sağol.

Sen akıllı, zeki birine benziyorsun, dedi Necmi Abi.

Nerden bildin? Diye sordu Yıldırım.

Necmi abi baştan yağlama yapıyor ki kapı sonra gıcırdamasın

Pazarlama müdürüsünüz, akılsız adamı müdür yapmazlar. Ordan anladım, dedi.

Teşekkür ederim.

O yüzden sen ateist olamazsın. Ateist olmak için akılsız olmak lazım. Çünkü şu kainata baktığımızda her şey Allah’ın varlığını bize gösteriyor, dedi.

 

Yıldırım sessiz beklemede. Necmi abi cebinden gözlüğünü çıkardı.

Yıldırımcığım madem sohbet edicez, sevdim seni.

Ben de sizi sevdim, severim konuşkan insanları, dedi Yıldırım.

 

Necmi abi gözlüğü göstererek:

Buna ne dersiniz Yıldırımcığım?

Gözlük deriz, dedi.

Biz de gözlük deriz.

Cebinden kalem çıkartıp:

Buna ne dersiniz?

Kalem deriz, dedi.

Biz de kalem deriz, dedi Necmi abi. Buarada dükkan sahibi bir tepsi şeftali ortaya koydu sohbet esnasında afiyetle yensin diye.

 

Necmi abi bir şeftaliyi eline alarak:

Peki buna ne dersiniz Yıldırımcığım? dedi

Şeftali deriz, dedi.

Bak işte biz de şeftali diyoruz. Demek ki görüş ayrılığımız yok. Şimdi sen buna şeftali desem ben patates desem, diğerine kalem desen ben de baston desem herhalde bu adamla sohbet edilmez deyip kalkıp giderdin. Demek ki baktığımızda aynı şeyleri görebiliyoruz.

Şimdi biz bu şeftaliyi nerden aldık Yıldırımcığım?

Manavdan, dedi.

Hayır öyle değil. Yani denizden mi çıkardık, topraktan mı çıkardık, yoksa ağaçtan mı topladık?

 

Ağaçtan dedi.

Peki bu ağacın aslı nedir?

Nasıl yani? diye sordu Yıldırım.

Yani bu ağaç aslında bir odun değil mi?

Evet doğru, biz ağaç diyoruz ama aslı odun.

Peki bu odun şeftali yapmayı öğrenmek için okula gitti mi? Kursa gitti mi?

Gitmez tabi ki, dedi.

Aklı var mıdır bu odunun? Düşünüp desin ki : Ya ben bu insanlara şeftali yapayım de afiyetle yesinler.

Yıldırım düşündü:

Aklı yok, dedi. Okula da gitmedi.

Yani Yıldırımcığım, bu odun öyle bir şey üretiyor ki tadı, rengi, kokusu hoşumuza gidiyor, içindeki vitamin vücudumuzu besliyor. Yıldırımcığım bu şeftaliyi bize bizi tanıyan biri mi verebilir yoksa bu odun mu verebilir?

Yıldırım dondu kaldı. Durdu, düşündü:

Sen, dedi. Bir deryasın.

 

Necmi abi gülümseyerek:

Ben derya değilim , derya bizim okuduğumuz Kuran Tefsiri kitaplarıdır. İşte Yıldırımcığım. Bizi tanıyan, seven, acıyan ve neyden hoşlandığımızı bilen bir Rabbimiz var. O şeftaliye kokuyu veren , burnumuza da o kokuyu alma kabiliyeti vermiş. Tadını veren, dilimize tat alma kabiliyeti vermiş. İşte O bizim Rabbimizdir, Allah’ımızdır.

 

Necmi abi devam ederek:

Mesela dedi ineğin süt vermesi. İnek bizi tanımaz. Arının bal vermesi, arı bizi tanımaz. Şimdi biz bilim adamlarını toplayıp desek ki: Ya profesörler , bu arılar var ya çok terbiyesiz şeyler, biz balını almaya gidince bizi sokuyorlar. Biz bundan sonra arı balı yemek istemiyoruz. Bize siz bal yapın, bize profesör balı yapın biz ondan yemek istiyoruz desek. Bize arı gibi bal yapabilir mi profesörler?

Yapamazlar dedi.

Peki profesörün yapamadığı balı, bir sinek nasıl yapabiliyor? Kuran’da Nahl suresi var. Orda Allah diyor ki : Ben arıya vahyediyorum, emrediyorum insanlar için şifalı olan balı üretiyor. Kuran’da iki yerde şifa kelimesi geçer. Birinde Allah’ın Peygambere vahyettiği Kuran’ın inanlara şifa olduğu söylenir, diğerinde ise Allah’ın arılara vahyettiği balın bütün insanlara şifa olduğu söylenir.

 

Yıldırım iyice şaşkın vaziyette bakıyor. Necmi abi devam ederek:

Mesela 5 kişilik bir taksi, saat kulesinin etrafında kendi kendine döner mi?

Tabi ki dönmez, dedi Yıldırım.

Peki 5 kişilik taksi kendi kendine dönmezken 7 milyarlık dünya kendi kendine nasıl dönüyor? Demek ki onu bir döndüren var . Yıldırımcığım hiç baklava baklavacısız baklavalaşır mı?

 

Yıldırım gülümseyerek Hayır, dedi

İşte maalesef modern bilim baklavayı görüyor ama baklavacıyı görmek istemiyor.

Yahu siz nereye takılıyorsunuz? Hocanız kim? dedi Yıldırım

 

Sevgili kardeşim benim Hocam Bediüzzaman’dır, ben onun yazdığı eserleri okurum dedi Necmi abi.

Yapma ya o mu hocanız?

Necmi abi :

Sen bize takıl neşelenirsin , dedi

Belli ya çok neşeli bir insansın, bir odundan neler çıkardın, dedi Yıldırım.

 

O bu bişey mi Yıldırımcığım biz de daha ne odunlar var .

Gülüşerek vedalaşıp ayrıldılar.

**************  

Ateizm derneğinin kurucusu ZEHRA PALA diyorki :

Bazen diyorum da inançlı olmak iyi bir şey aslında.

Hep diyorlar ya ateist olmak kolayına kaçmak diye.

Ateist olmak çok zor.

Üzüldüğünüzde dayanacağınız hiçbir şey yok.

Umut etmek istediğinizde veya bana bunu ver diyeceğinizde kimse yok.

Bu bundan oldu hayırlısı buymuş diyeceğinizde bir şey yok.

Veya bunu yaptı ama öbür Dünyada cezasını çekecek de diyemiyorsunuz.

Ve diyorsunuz ki yaptı, yanına kalacak. Yani Lanet olsun…

Adam yada kadın onunla birlikte ölecek ve toprak olacak.

Bu çok zor bir şey. Bunu kabul etmek, delirmemek imkansız gibi….

**************

“Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan bir bedevi, güçlükle yürüyen, susuzluktan dudakları kurumuş bir adama rastlamış.

Adam, bedeviyi görünce su istemiş. Bedevi devesinden inmiş ve adama su vermiş. Suyu içen adam birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış.

Bedevi arkasından bağırmış:

“Tamam, deveyi al git ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma!”

Bu isteği tuhaf bulan hırsız adam biraz duraklayıp, nedenini sormuş:

“Eğer anlatırsan demiş bedevi, bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.”

*************** 

Abdülbaki Arvasi’nin Hatıralarından:

 

“Cumhuriyetin ilk yıllarındaydı. Kör Hüseyin Paşa babama gelerek, ‘Ben Seyda’nın yanına gidiyorum, beraber gidelim’ deyince, babam ‘Biraz işim var, sen istersen Abdülbaki’yle git. Ayrıca valiyle fırka kumandanı Süleyman Sabri Paşaya haber ver de öyle git’ dedi.

“Sonra Vali Tahsin Beye gittik. Tahsin Bey, ‘Benim de selâm ve hürmetlerimi söyleyin, ellerinden öperim’ dedi. Sonra Süleyman Sabri Paşaya gitik, o da aynı şeyleri söyledi. Atlara binerek Erek Dağına gittik. Üstad’ın yanında eskiden polislik yapmış Cevdet isminde bir talebesi vardı.

“Ziyaret sırasında Üstad gelecek günlerden bahisle, ‘Üzülmeyin, başınıza çok işler gelecek. Sizi çok rahatsız edecekler. Üzülmeyin, hak yerini bulur. Onlar şeriatı kaldırmak istiyorlar. Şeriati-ı garra (parlak Şeriat, İslâmiyet) incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah’tır. Bir koruyucusunu gönderir, yeniden İslâmiyeti ihya eder’ dedi.

****************  

👉… Hz.Hamza’nın katili olan Vahşi, Mekkeden yazdığı mektupta şöyle dedi…

️… Müslüman olmak istiyorum.Fakat sana inmiş olan şu ayet beni Müslüman olmaktan alıkoyuyor..

👍… Gerçek müminler o kimselerdir ki, bunlar Allah ile birlikte baska bir ilaha dua etmezler.Allahın dokunulmaz saydıgı cana haksız yere kıymazlar ve zina işlemezler.Kim bunları yaparsa cezaya çarpılır..(Furkan suresi ayet..68 )

Ben bu üç suçu da işledim, acaba tevbem kabul olurmu..?

Bunun üzerine şu ayet indi…

-Ancak tevbe edip salih amel işleyenler hariç.Allah böylelerinin kötülüklerini iyiliklere çevirir..( Furkan suresi ayet..70 )

Peygamberimiz bu ayeti yazdırıp Vahşi ye gönderdi .Fakat oda peygamberimize su cevabı yazdı…!

-Ayette tevbenin geçerli olması için, salih amel, işleme şartı koşulmuştur.Ben ise salih amel işleyebilip ,işleyemeyeceğimi bilmiyorum ….

Bunun üzerine şu ayet geldi..!

-Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez .Fakat dilediği kimsenin bunun dışındaki günahlarını affeder….( Nisa suresi ayet 116 )

Peygamberimiz bu ayeti yazdırıp Vahşi ye gönderince ondan şöyle bir cevap geldi…

-Bu ayette de şart var. Çünkü ,Allah’ın beni affetmeyi dileyip dilemeyeceğini bilmiyorum….

Bunun üzerine şu ayet indi..!

-De ki ; Ey nefisleri aleyhine ileri gitmiş olan kullarım ! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.Allah tüm günahları bağışlar.Çünkü O çok bağışlayan ve çok esirgeyendir…( Zümer suresi ayet 53 )

Peygamberimiz bu ayeti yazdırıp Vahşiye gönderince ,,Vahşi ayette hiç bir şartın koşulmadığını gördüğü için hemen Medineye gelip Müslüman oldu…

************ 

JAPONYA’DA İHTİYARA HÜRMET

Ehl-i Hizmet bir kardeşimiz, Japonya’da metroya binmiş ve oturmuş. Biraz sonra metro dolmuş ve ayakta yolcular çoğalmış. O yolculardan birisi ihtiyare japon bir kadın. Kardeşimiz kalkarak ona yer vermiş ve kibarca oturmasını istemiş.

İhtiyare japon oturduktan sonra kardeşimize sorar:

Niye bana yer verdin. Üstelik sen Japon da değilsin.

Kardeşimiz: Ben müslümanım. Bizim dinimizde ihtiyarlara hürmet etmek, yardımcı olmak çok kıymetlidir. Ben İslamiyetin emri diyerek size yer verdim, der.

İhtiyare Japon der ki: Bana adresini ve telefonunu ver Benim torunum var. Onu senin yanına göndereyim de, dininizi öğrensin, senin gibi ihtiyarlara hürmet etsin.

************  

EDİSON CENNETE GİRER Mİ 😯

Sene 1960 yılların sonu (Silopi o yılın nisan ayında ilçe olmuştu) Silopi Kaymakamı,İlçe Jandarma komutani (Yüzbaşı) Hakimi savcısı ve Doktoru. Sohbet ederken mevzu Elektrike ordan da Edison’a gelir.

Kaymakam ” Bana göre Edisonun yeri cennetir. Bak onun icad ettiği ‘Ampul’ yolları evleri aydınlatıyor.”

Hemen Yüzbaşı söz aldı” Tabii ki cennette girecek,Camiler ışıl ışıl,İsteyen bu ışık altında Kur’an da okuyabilir.”

Bu tartışma devam ederken.

Doktor “Gelin Cizre ye gidelim.

Orada Mahmut Bilge adında bir Müftü var,çok alimmiş ondan soralım.”der.

Atlarlar Cipe gelirler Cizre ye. Müftünün yazıhanesine Kendilerini tanıtırlar.

Müftü buyur eder.

Oturur oturmaz.

Hakim” Müftü bey bir sorumuz var sormaya geldik Acaba edison Ampulun mucidi Cennette mi girer yoksa;”

Müftü sözünü keser.

“Hele bir kahve içelim konuşuruz.”

İçeriden kahveler gelinceye kadar bir tanışma faslı olur.

Bu fasıldan sonra Müftü Döner yüzbaşı ya;

“Yüz başım sizin Habur gümrük Kapısında bir askeri birliğiniz var mı ?

Yüz başı,”var”

Müftü devam eder.”

Edison Irak’tan Türkiye ye geçecek,Köprünün üzerin de,Sizin Nöbetçi Asker ondan pasaport ister.

Edison Kimliğini gösterir der “ben elektrik mucidiyim dünya beni tanır pasaporta ne gerek var.”

Asker Kanun bu geçemezsin der. Edison Askeri iteler çekil der.

Müftü bu konuşmayı bitirmeden

yüzbaşı kızarak.

“Şerefsiz Edison,kendini ne zan ediyor,hem pasaportu yok hem askere hakaret ediyor.

Pasaportsuz geçemez ki.”

Müftü oradakilere dönerek:

“Edison Iraktan Türkiye ye pasaportsuz giremiyor da Cennette nasıl pasaportsuz girer.

Cennetin Pasaportu ‘Lâ ilaheillellah Muhammed resulullah’ dır beyler. Bu kabul edilmedikçe kimse cennete giremez. 😯

************** 

Erzurum?da yaşayan ihtiyar ninenin bir cuma günü kocası vefat eder. Bizim inancımızda cuma mübarek bir gündür ve bu günde meydana gelen her şeyde bir hayır aranır.

İhtiyar ninemizin kocası da cuma günü öldüğü için hayırlı bir ölüm olarak kabullenip, kocasının cennete gitmesini ister ama kendi kendine de; ?Eyi bu herif cuma güni öldi ama ya cennete gidemese? diye şüpheye düşer.

Şüphesini gidermek ve rahatlamak için, çevrede bilinen ve tanınan bir bilgine gidip derdini açar ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:

– Hoca efendi rahassız etdim, bi? derdim var, içimde bi? şübhe var, gendi gendimi yiyir duriram.

– Söyle hele kadın nedir derdin, ne sızlanıp durursun?

– Hoca efendi benim gocam cuma güni öldi, sizce cennete gider mi getmez mi?

– Bre kadın, ben cennet ve cehennemin bekçisi ya da bu işlerin Erzurum sorumlusu muyum, nerden bileyim, senin kocanın nereye gideceğini?

– Ama hoca efendi hani diyirler ya cuma güni doğannarla ölenner, heyirli günde doğmuşdur ve ölmüşdür, isdirem ki, gocam cennete getsin. Hele bi? bah hocam.

(İhtiyar kadının hele bir bakıver hocam demesine dayanamayan hoca efendi, başlar ihtiyar kadına sorular sormaya)

– Bre hanım, kocan namaz kılar mıydı?

– Vallah hocam heç namaz gıldığıni görmedim ama namaz gılannari bi? severdi bi? severdi, deme getsin.

– Peki, Oruç tutar mıydı?

– Hee, zöhüre (sahur) gahirdi, yiyirdi, içirdi, yatirdi; ama gündüzün gene yiyir içirdi, fakat oruç dutannari bi? severdi, bi? severdiii. Hem de onnarınnan ahşam ifdarlara gatılırdi.

– Peki, zekât verir miydi?

– Şimdiye geder heç zekat verdığıni görmedim ama zekat verenneri bi? severdi, bi? severdi, onnari hep metedirdi, övirdi.

– Peki, hiç hacca gitti mi?

– Çoooh niyetlendi ama hep gidecaği zaman vazgeçdi. Yalnız hoca efendi, haca gidenneri bi? severdi bi? severdi, onnarın yoluni gözlirdi, yüzühlerini, tesbihlerini alırdi, hurmalarıni yerdi ve peh severdi.

– Peki, hiç Kelime-i Şehadet getirir miydi?

– Ne yalan diyim de günaha girim. Vallah oni da heç duymamişam.

– Eee ihtiyar hanım, benim sana söyleyeceğim şudur: ?Kocam cuma günü öldü cennete gider mi?? demiştin değil mi? Vallahi cumayı bilmem ama cumartesi günü kocanın canına okurlar.

****************** 

‎ بِسْــــــــــمِ ﷲِالرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Allahﷻ Şöyle Buyuruyor;

“İş bitirilince şeytan da diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu.

Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz.

O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın.

Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız.

Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim.

Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır.” İbrahim-22

***************  

“İmam-ı Azam (Rahmetullahi aleyh) ve Dehri (Maddeci) birisinin tartışması”

     “Rivayet olunduğuna göre, Bağdad’a Rum diyarından bir Dehri (maddeci, ahirete inanmayanlar) gelip insanların inançlarını sarsmak için ilim adamları ile münazaralara (ilmi tartışmalara) girişiyormuş. Bütün Bağdat âlimleri bu dehri karşısında aciz kalıp sorularına cevap veremediler. Yalnız görüşmediği âlim İmam Hammad kalmıştı. İmam Hammad ise, ben de gidip münazarada cevap veremeyip aciz kalırsam cahiller arasında İslâm inancı sarsılır korkusuyla münazara etmekten çekiniyordu. İmam Hammad bu düşünce ile muztarib (ızdıraplı, sıkıntılı) halde uykuya dalmış, gece rüyasında görmüş ki; bir hınzır gelmiş bir ağacın dallarım ve gövdesini yemiş, sadece kökleri kalmış. Bu esnada o civarda bir arslan yavrusu çıkarak o domuzu parçalayıp öldürmüş. İmam Hammad bir korku içinde uykudan uyanmış, kederli bir durumda düşünmeye başlamış. İmam Âzam Hazretleri o zaman onüç yaşında bulunuyordu. Hocası Hammad’ı kederli halde görünce sebebini sordu. İmam Hammad ona rüyasını anlattı. Bunun üzerine İmam Âzam rüyasını şöyle tevil etti (yorumladı):

 

     “O gördüğünüz ağaç ilimdir. Dalları diğer âlimlerdir. Kökü zat-ı âlinizdir (yüce şahsınız-kendiniz) . Arslan yavrusu ise benim, inşallah o domuzu ben öldüreceğim” dedikten sonra hocası Hammad ile beraber camiye gittiler. O sırada dehrî gelip minbere çıktı ve münazaraya başlayarak karşısına çıkacak birini istedi. Bunun üzerine Ebû Hanîfe karşısına dikildi. Dehrî yaşının küçüklüğüne bakarak onu küçümsedi. İmam Azam: “Ne sormak istiyorsan sor” dedi. Bunun üzerine dehrî İmam Âzâm’a şöyle sordu:

 

1-) “Başlangıcı ve sonu olmayan bir varlığın bulunması mümkün müdür? dedi. İmam Âzam tereddütsüz cevabında:

 

“Sen sayı bilir misin?” dedi. Dehri de :

 

“Evet, bilirim, dedi.” İmam Âzam:

 

“Bir sayısından önce bir sayı var mıdır?” dedi. Dehri:

 

“Bir sayıların evvelidir, ondan önce sayı yoktur,” cevabını verdi. Bu sözü karşısında İmam şöyle dedi:

 

“Bir sayısından evvel sayı olmaz da bir olan Allah’tan önce nasıl başka bir varlık bulunabilir?”

 

Bunun üzerine Dehri ikinci sorusunu sormaya devam etti:

 

2-) “Allah Teâlâ ne tarafa yönelmiştir?” Bu soruya karşılık İmam Âzam:

 

“Bir mum yakınca onun ışığı ne tarafa yönelir?” dedi. Dehri:

 

“Her tarafa yayılır” cevabını verdi. Buna karşılık İmam Âzam:

 

“Mecazî nur olan bir mumun ışığı her tarafı kaplar da göklerin ve yerin nuru olan Allah Teâlâ her tarafı kaplamaz mı? Bunun doğruluğu güneşten daha açıktır.” dedi.

 

Dehrî üçüncü sorusunu şöyle sordu:

 

3-) “Var olan her şeyin bir mekâna ihtiyacı vardır. Buna göre Allah nerededir?” Bunun üzerine İmam Âzam bir kâse içinde süt getirerek:

 

“Bu sütün içinde yağ var mıdır?” diye sordu. Dehrî:

 

“Evet, vardır.” cevabını verince İmam Âzam:

 

“Yağ bu sütün neresindedir?” diye sordu. Dehrî:

 

“Süt içindeki yağın belli bir yeri yoktur, sütün her tarafında yağ vardır.” dedi. Dehrinin bu cevabı karşısında İmam Âzam:

 

“Fâni ve zail olan bir varlığın belli bir mekânı olmuyor da Allah Teâlâ için nasıl bir mekân tasavvur edilebilir (düşünülebilir) ? Allah Teâlâ vardır ve O’nun varlığı her yeri kaplamıştır.” dedi.

 

Bundan sonra dehri dördüncü sorusunu şöyle sordu:

 

4-) “Rabbin şimdi ne iş ile meşguldür?” İmam Âzam:

 

“Sen birkaç soru sordun, ben ise cevap verdim. Soru soranın yüksekte, cevap verenin aşağıda olması yakışmaz. Sen in de minbere ben çıkayım.” dedi. Bu söz üzerine dehri minberden aşağıya inip yerine İmam Âzam minbere çıktı ve:

 

“Benim rabbim, senin gibi bir kâfiri minber üzerinde lâyık görmeyip aşağıya indirmekte ve benim gibi bir Tevhid ehlini minber üzerine çıkarmaktadır.” cevabını verince dehrî cevap veremez duruma geldi ve pes dedi. Böylece İmam Hammad’ın gördüğü o rüya gerçekleşmiş oldu..

 

(Fıkh-ı Ekber Şerhi-Al-i El Kari)

……

******************  

🔰…KAHRAMAN ORDUMUZ AĞLAYAN ALEM-İ İSLAMI

GÜLDÜRECEK.

🔰..Bediüzzaman Hazret­leri elyazma eserinde kendi el

yazısıyla yaptığı şu ilâvesinde.

🔰..Türk Ordusu kuvvetini kendi Milleti aleyhinde değil,

İslâm Dünyasının selâmet ve zaferinde kullanıp bü­yük

vazifeler göreceğini ihbar sadedinde şöyle der.

🔰..Kılıncını ayağına vurdurmaz..Düşmanına vurdu­rur.

Kur’ana hizmetkâr eder.Ağlayan âlem-i İslâmı güldürür.»

MEHMET ÖZÇELİK

13-06-2022

No ResponsesHaziran 13th, 2022

SAYIN CUMHURBAŞKANIM

SAYIN CUMHURBAŞKANIM

Sayın cumhurbaşkanımız.

Bizi korkutup tedirgin eden olay, sizin bir şey yapıp yapmamanız değildir.

Allah korusun, sizin yerinize gelecek olanların yıkımının vahametidir.

En masum hareketle hiçbir şey yapmamaları ve güvensizliktir.

Sizlerin bu milleti mağdur etmeme konusundaki samimiyet ve gayretiniz, bu millete güven veriyor.

Ancak yıllardır bu gayretle beraber ihmal edilen veya gereği gibi, yeterli olmayan işler de var.

Mesela yıllardır Milli Eğitim de gördüğüm hep şu olmuştur;

Her gelen eğitimin kaportasını değiştiriyor, cila vurup parlatıyor ancak doğru dürüst motora el atan olmadı.

Herhalde motorun elinde kalacağından ve saldırılara uğrayacağından korkuyor olsa gerek.

Motoru rektifiye eden yok.

Şimdiye kadar gayet yerinde ve ileriye dönük yatırımlar yaptınız.

Nankörlük edenin burnu sürünsün.

Muhalefet; hazine dolu ya! diyerek, belli ki hazine bir senede boşaltılıp, İmf’ye tekrar borçlanılacak, İstanbul belediyesi gibi.

Artık insana ve vatandaşa direk olarak yatırım yapma zamanı geldi.

Elden gitmeden vatandaşın büyümesini öncelikli olarak ele alın.

Bu vesile ile toplumu karıştıranların eli ve ağzı bağlanmış olur.

Memleketi soğan ve patatese değiştiren ve değiştirebileceklerinde olabildiğini hesaba katın.

İşi yavaşlatma gibi devleti kötüleme amaçlı işlerin olabileceğini sizler gelen şikayetlerle daha iyi bilmektesiniz.

Mesela; Şehir Hastanelerindeki randevu alma sıkıntısı gibi.

-”Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan hastanelerdeki randevu sorununa dair talimat.

Kurmaylar “Bazı hastanelerde de randevu geç veriliyor. Randevu, 10-15 gün sonrasına erteleniyor. Vatandaşlar sağlık hizmeti alma konusunda gecikiyor” dedi. “[1]

-İki aydır bende Kayseri Şehir Hastanesindeki Romotoloji bölümünde bu sıkıntıyı yaşamaktayım.

Acaba tüm Kayserililer Romotoloji bölümüne mi gidiyor?

Fırında bir amca devleti tenkit ederken, bir bak bakalım, Şehir hastanesine sıra alabiliyor musun, dedi. Telefonunu uzatarak bakmamı söyledi.

Birileri belli ki kasıtlı olarak işleri yavaşlatmaktadır. Yapılanları bu yolla ve ne gerek va gibi çeşitli kirli yollarla gölgelemeye çalışılmaktadır.

Türk Tabipler Birliğinin burada bir dahli var mı?

İşte haberler;” Uzman çavuşlar, Türk Tabipleri Birliği’nden “Türk” ifadesinin kaldırılmasını talep etti”[2]

-“Bahçeli’den Türk Tabipler Birliği’ne çok sert tepki: PKK’nın yanında olan bunlardır![3]

MEHMET ÖZÇELİK

11-06-2022

[1] https://www.haber7.com/guncel/haber/3230625-cumhurbaskani-erdogandan-hastanelerdeki-randevu-sorununa-dair-talimat

https://www.tgrthaber.com.tr/gundem/erdogandan-kurmaylarina-hastane-talimati-2831975

https://www.yeniakit.com.tr/haber/mhrs-randevu-ne-zaman-aciliyor-mhrs-hastane-randevu-saati-kac-1631944.html

https://www.ntv.com.tr/saglik/neden-randevu-alamiyoruz,xyg5LUg9Ok2LIOQAwEz3Dg

[2] https://www.haber7.com/guncel/haber/3205949-uzman-cavuslar-turk-tabipleri-birliginden-turk-ifadesinin-kaldirilmasini-talep-etti

https://www.haber7.com/siyaset/haber/3204417-bbp-genel-baskani-destici-turk-tabipler-birliginden-turk-kelimesi-kaldirilsin

https://www.haber7.com/guncel/haber/3203515-feto-firarisi-aytavin-yayinina-cikan-ttb-baskani-fincanci-hakkinda-suc-duyurusu

https://www.haber7.com/arama?q=ttb

[3] https://www.haber7.com/siyaset/haber/3204949-bahceliden-turk-tabipler-birligine-cok-sert-tepki-pkknin-yaninda-olan-bunlardir

 

No ResponsesHaziran 11th, 2022

TÜRKİYE’NİN MESELESİ

TÜRKİYE’NİN MESELESİ

Evet Türkiye’nin en birinci meselesi hariçte değil, dahildedir.

Hariçteki düşmanla değil, dahildeki münafık yapılı veya ona kapılmış Müslüman görünümlüdedir.

Türkiye’nin meselesi kesinlikle şahıs ve parti meselesi değildir.

Türk milleti ile PKK’ya bürünmüş Ermeni, masonluğa dönüşmüş Yahudi, haçlıya dönüşmüş olan Hristiyan, münafığa dönüşmüş olan Müslüman görünümüyle mücadele meselesidir.

Kısaca Kabille Habil, Nemrutla İbrahim, Fir’avun’la Musa, Ebu Cehille Hz. Muhammed’in yani imanla küfrün mücadelesidir.

– Terörün hamisi açıkça Avrupa’dır.

“AP Türkiye Raportörü Amor: HDP kapatılırsa Türkiye’nin AB süreci biter.”[1]

-“PKK’yı besleyen ABD sınır ötesi operasyondan rahatsız oldu: Mevcut hatların korunmasından yanayız.”[2]

Abd teröre ve teröristlere desteğini gizlemiyor.

Rolünü çok açık ve net oynuyor.

İçten destekle ve kirli ortaklıklarla bunu sürdürebilmektedir.

Kirli ve gizli buluşmalar, Mit tırları meselesi gibi.[3]

Ne kadar hazin değil mi?

Altılı masanın ve gizli, aslında gayet açık yedinci teröre destek verip onu mecliste temsil eden ortaklarından medet umması tarih boyunca affedilmeyecek bir davranıştır.[4]

Memleketi yıkmak, parçalamak, karalamak ve karıştırmak da olsa ki zaten her şey onun için.

Zira Zulme rıza zulümdür.[5]

******************   

KISIR VE KISIRLAŞTIRILMIŞ ZİHNİYET

Kayseri Talas Belediye Başkanı okulumuza kariyer sohbeti münasebetiyle geldi ve Başkanlığa kadarki serüvenini anlattı.

Kaski Genel Müdürü iken bir su aboneliği için 18 yere müracaat etmek gerekiyordu.

Kaski’nin önünde taksiler bekler ve özellikle yurt dışından tatile gelenleri bekleyip, bir haftada olacak işleri hızlandırmak için çok yüklü para alırlardı.

Fazla görüldüğünde de sebep olarak yarısını içeri verdiklerini söylerlerdi.

Şimdi ise bunun tek bir yerde ve kolayca yapıldığını dile getirdi.

Aslında tüm belediyelerin ve de devlet kurumlarının hali bundan geri değildi.

Bir asırdır milletin enerjisi hep böyle tüketildi.

Dost, ahbap ve akraba bahanesiyle gereksiz eleman alındı ve ona bir masa verilerek işler zorlaştırıldı.

Bir işe 18 görevli.

Kısır zihniyetin kısırlaşmış ürünü.

Hala bu defolu ürünün kalıntıları bulunmaktadır.

Maalesef bu millet bir asırdır bu kısır zihniyetin mengenesi altında ezilip, yıllarını ve ömrünü kaybetti.

Bunların bir kısmı toprağın altında hesap verirken, bir kısmı da o yolda.

Gel de bunlara hakkını helal et!!!

Toprakları bol olsun.

Gavurların kılıcını çalanların ateşi bol olsun.

MEHMET ÖZÇELİK

9-6-2022

 

 

[1] https://gobeklitepehaber.com/haber/17659/ap-turkiye-raportoru-amor-hdp-kapatilirsa-turkiyenin-ab-sureci-biter.html

[2] https://www.yenisafak.com/dunya/pkkyi-besleyen-abd-sinir-otesi-operasyondan-rahatsiz-oldu-mevcut-hatlarin-korunmasindan-yanayiz-3832685

[3]https://www.facebook.com/100003219759299/posts/pfbid02G3z31xZRKnS6UVSRU1VoaZmQxDziAGcGRTAhvCspA2a5ZhcqHrCyZ3C7vg6oi96Tl/

https://www.yenisafak.com/gundem/eski-chpli-mehmet-sevigen-mit-tirlari-belgelerini-kemal-kilicdaroglu-verdi-3833239

[4] https://www.yenisafak.com/video-galeri/gundem/kemal-kilicdaroglu-kavala-ve-selahattin-demirtasin-hakkini-savunmak-istiyorsaniz-bize-katilacaksiniz-2235301

[5]https://www.facebook.com/1706782887/posts/pfbid08ena23sbPFy4M25qZzdGZE5Z3EKMpzuR82BH32QPiDgwzgeTnDM1jjsq42C1Y4HGl/

https://www.facebook.com/574804359/posts/pfbid0354X4LBEem9JzboD3GisBPJ8JqQhSNFi6bgM2V6cJY2QQPPMbwG76agPh89VdjnAPl/

 

 

No ResponsesHaziran 9th, 2022

HİSSE-25

HİSSE-25

Efendimiz (s.a.s) buyurdu ki; “Diğer milletler, tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler.” Bunun üzerine sahabiler şaşkınlıkla sorarlar: “Ya Rasûlullah, o gün sayımız çok mu az olacak?” Efendimiz (S.A.V.): “Hayır” der. “Bilakis, o gün sayınız çok olacak. Fakat siz bir akıntıyla sürüklenen çer-çöp gibi olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu silecek, sizin kalbinize de “vehn” verecek.” Bunun üzerine sahabilerden biri sorar: “Vehn nedir ya Rasûlullah?” O da buyurdu ki: “Dünya sevgisi ve ölümü sevmemek, ondan nefret etmek.” (Ebû Davud)

**************

Dediler: “İttihada şedit bir muarızdın. Neden şimdi sükût ediyorsun?”
Dedim: “Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan. Düşmanın hedef-i hücumu, onların hasenesi olan azim ve sebattır ve İslâmiyet düşmanına vasıta-i tesmim olmaktan feragatıdır.
“Bence yol ikidir: mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.”

*************  

1957 yılında Amerika’nın güneyine araştırma yapmak üzere üs kuran Nasa’yı birgün küçük bir kızılderili çocuk fark eder ve koşa koşa epeyce uzakta bulunan kamplarına gidip Büyükbabasına haber verir.

-Büyükbaba, beyaz adamlar gelmiş,aşağıdaki vadide gördüm. Çok kalabalıklar ve birşeyler yapıyorlar.
Yaşlı kızılderili homurdanmaya başlar, belli ki epeyce sinirlenmiştir.
-Onlarla konuştun mu?
-Hayır, beni görmediler. Ben büyük tepenin üzerinden onları izledim.
-O zaman yarın yanlarına git ve orada ne aradıklarını sor.
Küçük kızılderili ertesi sabah yola koyulur.Üsse varır ve beyaz adamlardan birinin yanına gidip;
-Burada ne yapıyorsunuz? diye sorar.
Beyaz adamlardan birkaçı küçük kızılderilinin başını okşarlarlar, ona gülümserler ve;
-Hani geceleri gökyüzünde parlayan birşey var ya, biz buradan onu seyrediyoruz.
-Ay’ımı? Peki ama neden?
Adamlar küçük çocuğun sorusunu yine gülümseyerek yanıtlarlar.
-İleride… çok yıllar sonra buradan oraya insanları götürebilmek ve orada yeni bir hayat kurabilmek için… Anladın mı?
Küçük kızılderili şaşkınlığını gizlemeye çalışarak “Anladım” der ve koşa koşa uzaklaşır.Öyle hızlı koşmuştur ki, kampa geldiğinde konuşamaz haldedir. Hemen büyükbabasının yanına gider ve kendisine söylenenleri bir bir anlatır. Yaşlı kızılderili torununun anlattıklarını dinledikten sonra iyice sinirlenir,bağırıp çağırmaya başlar.Ertesi sabah yine torununu yanına çağırır ,hayvan derisi üzerine kızgın bir çubukla ve kendi lisanınca yazdığı notu torununa uzatarak der ki;
-Bunu al, beyaz adamlara götür ve onlara de ki;” Bunu büyükbabam gönderdi… Oraya, yani Ay’a gittiğinizde bunu oradakilere verecekmişsiniz”
Küçük kızılderili kendisine söyleneni aynen yapar. Üs deki beyaz adamlardan birine notu verir, Büyükbabasının söylediklerini de iletir ve yine koşaradım uzaklaşır.
Üs çalışanları, belli bölümleri yakılmış deriparçasına bakıp bakıp saatlerce gülerler. Ancak aradan bir kaç gün geçtikten sonra, yaşlı kızılderilinin o notla, sözde ayda yaşayanlara nasıl bir mesaj iletmek istedigini merak etmeye başlarlar. Bu merak günden güne öylesine büyür ki,bir tercüman çağırmaya karar verirler.
Tercüman geldiğinde herkes bir araya toplanır ve merakla beklemeye başlarlar. Bu arada gülüşmeler ara ara devam etmektedir.
Tercüman deri parçasını eline alır , okur ve gözleri fal taşı misali açılmıştır . Herkes şaşkındır, gülüşmeler yerini iyiden iyiye meraka bırakmıştır.
Tercüman gözlerini kalabalığa çevirir ve der ki;
-Not aynen şöyle;
“Bu adamlara dikkat edin,elinizden topraklarınızı almaya geliyorlar!”

************* 

Şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk.

Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı madere geçtik, neşv ü nema bulacağız.

Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden inşâallah mu’cize-i Peygamberî ile, şimendifer-i kanun-u şer’iye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şer’iyeye fikren bineceğiz.

Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz.

Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler.

Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebadiye bineceğiz, geçeceğiz.

Belki câmi’-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-i İslâmiyenin ve istidad-ı fıtrînin ve feyz-i imanın ve şiddet-i açlığın hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz.

Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.

Tarihçe-i Hayat – 56

***************   

GENÇ KAMYONCU

   

Musa Yukarı, Salim Acar ve Veli

Başarır 1957 yılında İzmir’den Isparta’ya Bediüzzaman’ı ziyarete giderler. Isparta’da kaldıkları süre içinde Bediüzzaman’la görüşmeye muvaffak olamazlar.

Geceleri bir handa kalırlar. Han, geceleri tıklım tıklım dolu olurdu.

Farklı şehirlerden iş gereği Isparta’ya gelip bu handa kalanlar gece odalarına geçmeden önce gruplar halinde masa başında sohbet ederdi.

Genellikle sohbet konusu memleketlerinde yaşanan ilginç olaylar olurdu. Handaki gece sohbetleri, önemli bir radyo haberi dinler gibi herkes tarafından ilgiyle dinlenirdi.

Üç arkadaş handaki gece sohbetine sandalyelerini çekerek katıldılar. Masada oturan gençten biri üç arkadaşa hoş geldin diyerek onları sohbete çekti. Genç onlara nereden geldiklerini ve burada ne aradıklarını sordu.

Musa Yukarı, İzmir’den Bediüzzaman’ı ziyarete geldiklerini ama bir türlü Bediüzzaman’la görüşemediklerini söyledi. Genç, Musa’yı dikkatle dinledikten sonra üç arkadaşın yakınında bir yere sandalye çekerek otururdu.

Onlara “Siz Bediüzzaman’ı mı ziyarete geldiniz?” diye sordu. Musa, “Evet, onun ziyaretine geldik.” deyince gencin yüz çizgileri derinleşti.

Sonra anlamlı anlamlı üç arkadaşa baktı. Genç, sandalyesini onlara biraz daha yaklaştırdı: “Ben size başımdan geçen bir hadise anlatmak istiyorum!” dedi.

Hanın loş ışığı altında üç arkadaş gencin ağzından dökülecek kelimeleri merakla beklediler.

Genç: “Ben kamyon şoförü olarak çalışıyordum. Bir gün taksiyle yanıma tanımadığım üç kişi geldi. Benimle önemli bir iş konuşmak istediklerini söylediler. Onlara “olur.” dedim ve kimsenin bizi görmeyeceği bir köşeye geçtik. İçlerinden biri kısık bir ses tonuyla “memleketimizde Bediüzzaman adında zararlı bir âlim var.

Eğer onu öldürürsen sana elli bin lira para vereceğim. Senin işin, kamyonunla taksiye çarparak olaya kaza süsü vereceksin.” dedi. Bir an yerimde çivilenmiş gibi kaldım.

Birden hayatımın yoksulluk günleri gözlerinin önüne geldi. Paraya çok ihtiyacım vardı. İşi kabul ettim.

Bana çarpacağım taksinin rengini ve plaka numarasını verdiler. Onlara güvenebilmem için de parayı benim tanıdığım birine emanet olarak bıraktılar.

Paraya bir an önce kavuşmak için hemen işi bitirmek için yola çıktım. Daha önce üç adam beni taksinin geçeceği yol güzergâhına getirerek nerede kazayı yapacağını gösterdiler.

Daha sonra kazayı yapacağım yol güzergâhına geldim ve sabırla taksinin gelmesini beklemeye başladım.

Direksiyonun başında, gelen taksilere baktım. Beklediğim taksi bir türlü gelmiyordu.

Nihayet kâğıtta yazılı renkte bir taksi uzaktan görününce anahtarı çevirdim. Taksi biraz daha yaklaşınca plaka numarasından da emin olunca hemen gaza bastım.

Beklediğim taksi birden yolun sağ tarafına çekildi ve durdu.

Taksiden genç biri indi.

Taksinin yol kenarına çekildiğini görünce ben de frene basarak yavaşladım.

Taksiden inen genç yolun sol tarafına geçti ve bir yolcu gibi bana durmam için elini kaldırdı.

Ne oluyor diye frene bastım ve gencin önünde durdum. Kamyonun kapısını açtım:

 “Buyur ne var?” dedim. Genç,

“Hoca Efendi takside seni çağırıyor.” dedi. Bir an durakladım.

Kendi kendime acaba hoca efendi benim onun canına kast ettiğimi mi öğrenmiş diyerek korku içinde biraz bekledim.

Sonra yavaş yavaş kamyondan indim. Şaşırmış ve merak içinde karşıya geçtim. Taksinin yanına yanaştım. Hafif eğilerek açık taksi camından içeriye baktım. Başında sarığı, yüzü nurlu hoca efendi de başını camdan çıkarınca onunla göz göze geldik.

Hoca efendi bana “Oğlum ben memlekete zararlı bir hoca değilim. Sana yanlış bilgi verdiler. Bu teşebbüsünden vazgeç.” dedi.

Hoca Efendi’nin yumuşak, şefkat dolu sesi bana öyle sıcak ve samimi geldi ki yüreğimi iki eline almış gibi kendimi ona yakın hissettim.

Hoca Efendi’nin o sözlerinden sonra kamyon çarpmış gibi darmadağın oldum” diye o günü anlattı.

O gece handa masa başındaki üç arkadaş donmuş birer ağaç gibi sessizce onu dinlediler.

Genç kamyoncu: “Eğer o an

bana para teklif eden o üç kişiyi görseydim üçünü de acımadan kamyonumla ezerdim.” dedi.

Kamyoncu genç, olayı anlatırken öyle heyecanla ve korku içinde anlatıyordu ki Bediüzzaman’dan çok etkilendiği her halinden anlaşılıyordu.

Üç arkadaş, Bediüzzaman’la ilgili hadiseyi dinledikten sonra kendi aralarında:

 “Bu ziyarette Bediüzzaman’ı göremedik ama bu hatırayı dinlemek geldiğimize değdi.” dediler.

       #Kaynak: Ömer Özcan- Ağabeyler Anlatıyor-2-            O Meraklı YOLCU

 

**************   

Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış.Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları.

Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. “Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor” demiş aslanlardan birisi. “Evet” diye tasdik etmiş diğerleri.

“Nereye gideriz” diye düşünürlerken “Bir dakika” diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa. Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan.

“Hayır” demiş, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi.”

İnanmamış kimse ona ama “Haydi bir şans verelim ne çıkar” diye düşünmüşler.

Topal aslan elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına. Öküzlerin lideri olan boz öküz sormuş ne istediğini.

Topal aslan “Saygıdeğer öküz efendiler” diye başlamış lafa:

“Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet size defalarca saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden… Onun rengi gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz. Bunların hepsi sarı öküzün suçu. Verin onu bize, siz kurtulun biz de barış içinde yaşayalım!”

Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı benekli öküz “Olmaz” demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.

Zavallı sarı öküz teslim edilmiş aslanlara. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki! Bütün sürünün selameti için bir öküz. Gerekliymiş bu.

Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki? Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra.”Acıktık !” demişler

Topal aslan boz öküzün yanına giderek “Selam !” diye girmiş söze:

“Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Yalnız buraya bunu söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var!..”

“Nedir?” demiş boz öküz merakla.

“Şu sizin uzun kuyruklu öküz” demiş topal aslan ve devam etmiş:

“Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğu salladıkça bizim de aklımız başımızdan gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Gelin verin onu bize bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve huzur içinde iki taraf da hayatını sürdürsün.”

Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de “Verelim gitsin” demişler…

İstişare daha da kısa sürmüş bu defa. Dışlamışlar uzun kuyruğu sürüden.

Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara.

Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar, alabildiğince güçlenmişler.

Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler.

Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. “Verin bize şu öküzü sonra karışmayız” derlermiş sadece.

Zavallı öküzlerin “Hayır” diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde. Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.

“Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük?” diye sormuş biri boz öküze. “Biz” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek, “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu kavgayı!.”

**************   

MEHMET ÖZÇELİK

8-6-2022

No ResponsesHaziran 8th, 2022

HEYKEL

HEYKEL

Bu asır genelde ve özelde, dünyada ve bizde heykel asrı ve heykel hakimiyetidir, denilse yanlış olmaz.

Diriler ölülere heykellerle mahkum edildi.

Heykeller keyfi olarak milletin boynuna takılıp çekilen zincirler oldu, olundu.

Heykeller güç kaynağı oluşturuldu.

Başta Abd olmak üzere dünyada heykeller yıkılıyor.

Bu eski görüşlerin yerini, yeni görüş ve ideolojilerin aldığını göstermektedir.

-Türkiye-nin problemi Atatürkçülükte mi yoksa Atatürk’te mi?

Atatürkçülükten uzaklaştıkça İslam dünyasına yaklaşıyor, kabuğumuzu kırıyoruz.

Acaba Türkiye’nin en büyük problemi Atatürk’ü aşmamasında mı yoksa daha doğru bir ifadeyle aştırılmaması, aşmasına müsaade edilmeyip, engellerin konulması mıdır?

İstanbul Atatürk havaalanına Millet bahçesi yapılıyor, sırf adı Atatürk diye hırçınlık, çığırtkanlık, densizlik yapılarak engellenme yoluna gidilerek, terör estiriliyor.

Teröristler de Atatürk’ü mü kullanıyor?

Yani dün Atatürk’e her türlü hakareti yapanlar, bugün onun arkasına gizlenip, meşru olmayan hareketlerine, meşruluk kazandırmaya çalışıyorlar.

Hükümet bu teröre sebep olacak bahaneleri ortadan kaldırmalıdır.

Tarih ve belgeler konuşmalı, gerçekler konuşturulmalıdır.

-Dış müdahale, İslam Birliği ve dışa açılmayı Atatürkçülük mü engelliyor?

Atatürkçülük bir fren görevimi yapıyor?

İçte de kabuğunu kırmanın önündeki engel Atatürkçülük müdür?

Rejim tehdidi kabuğumuzda kalmamıza mı sebep oluyor?

Neden yüz yıl önce biçilip dikilen deli gömleğinden çıkamadık?

-İstanbul Belediyesi heykel yarışına devam ediyor.

Ankara belediyesi de peşinde…[1]

Tüyü bitmemiş yetimin ve millet için harcanması gereken paralar, yapılan heykellerle çarçur ediliyor.

-“İBB; Sirkeci’de Emirler Mescidi’nin bulunduğu alana heykel dikti.

İstanbul 4. Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu; Sirkeci’de bulunan Emirler Mescidi’nin korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmesine karar verdi ancak CHP’li Ekrem İmamoğlu yönetimindeki İBB mescidin bulunduğu alana heykel dikti.”[2]

Acaba şimdiye kadar ne gibi başarı gösterdi, heykel dikme başarısı gibi.

Acaba heykel dikme birilerini memnun etme, bir yerlere mesaj verme ve en önemlisi de yapmadıklarını örtmek ve projeleri olmadığı için midir?

-“Sanemperstliği şiddetle, Kur’ân, men ettiği gibi; sanemperestliğin bir nevi taklidi olan sûretperestliği de men eder. Medeniyet ise, sûretleri kendi mehâsininden sayıp, Kur’ân’a muâraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz sûretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riyâ-i mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyâya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. “[3]

-“Memnu’ heykel, sûretler, ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid riyâ, ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır; celb eder o habîs ervâhları.”[4]

UTANÇ TABLOSU

Buna eğitimin bir asırlık yüzü de diyebilirsiniz.

Eğitimin uğraştığı ve ulaştığı noktaya bakın da ibret alın.

Eğitimde bir asırdır kavgayı bitiremeyen, kardeşliği, seviye ve başarıyı elde edemeyen eğitim politikası kendisini göstermelik uygulamalar ve sloganlarla teselli etmeye, kapanmaz ayıbını kapatmaya çalışmaktadır.

-Atatürk büstüne kar topu atan çocuklar büyük bir marifetle, maarifin elemanının marifetiyle cezalandırıldı.

-“12 çocuğa 5816 zulmü.

Büste kartopu attığı iddiası ile sürgün edilen 12 yaşındaki öğrenciye yaşatılan zulüm büyük tepki toplarken, Atatürk’ü Koruma Kanunu adlı 5816 ucubesinin çocuklara büyük mağduriyetler yaşattığı tespit edildi. Kemalizm’in ideolojik sopasına dönüşen 5816 sayılı kanun gereğince 2018 yılında tam 112 çocuğun hakim karşısına çıkarıldığı belirlendi.

..Bayburt Merkez Gaziler İmam Hatip Ortaokulu’nda Mustafa Kemal büstüne kartopu attığı için sürgün edilen 12 yaşındaki kız çocuğuna yaşatılan zulüm gündemdeki yerini koruyor. [5]

Asrın yüz karası bir uygulama ve hukukun düştüğü son nokta…

İnsanların ayıplarını perdelemeleri ve başarısızlıklarını örtmeleri için sürekli kullanılmıştır.

Uğur Mumcu’nun ifadesiyle; ”Banka soyanlar kar maskesi, ülkeyi soyanlar ATATÜRK maskesi taktılar.” demişti.

Öğrencileri Atatürk büstünün önüne mahkum etmek, düşünceyi değil bedeni kontrol ve hapsetmenin basit bir uygulamasıdır.

 

Cahiliye putperestliği geri döndü.

Eğer Mekke Medine elimizde kalsaydı ve bu adamlar onun içine çok rahat 360 put koyarlardı. Bu konuda Bediüzzaman;

“İKİNCİ MESELE: Yirmi sene evvel tabedilen Sünuhat risalesinde, hakikatli bir rüyada, âlem-i İslamın mukadderatını meşveret eden ruhani bir meclis tarafından bu asrın hesabına Eski Said’den sordukları suale karşı verdiği cevabın bir parçası şimdilik tezahür etmiştir. O zaman, o manevi meclis demiş ki: “Bu Alman mağlubiyetiyle neticelenen bu harpte Osmanlı Devletinin mağlubiyetinin hikmeti nedir?”

Cevaben Eski Said demiş ki: “Eğer galip olsaydık, medeniyet hatırı için çok mukaddesatı feda edecektik. Nasıl ki yedi sene sonra edildi. Ve medeniyet namıyla âlem-i İslam, hususan Haremeyn-i Şerifeyn gibi mevâki-i mübarekeye, Anadolu’da tatbik edilen rejim kolaylıkla, cebren teşmil ve tatbik edilecekti. inayet-i İlahiyeyle onların muhafazası için kader mağlubiyetimize fetva verdi.”[6]

“CHP’li Maltepe belediyesinden ‘her mahalleye bir heykel’ hamlesi.

CHP’nin heykel sevdası resmen boyut atladı. CHP’li Maltepe belediyesinin, Gürcistan, Özbekistan, Rusya ve Türkiye’den sanatçıların yapacağı heykelleri mahallelere yerleştirileceği açıklandı.”[7]

Cahiliye dönemi yeniden hortladı.

Peygamberi mesaj gerek.

Elleriyle put yapanlar, yaptıkları putlara tapmakta, inanmama veya iman zayıflığını bununla gidermektedir.

Kaderin şu tecellisine bakın ki, düne kadar dindar insanlara ve başörtüsüne saldırıp gerici diyen, herkes aya giderken bunlar başörtüsüyle uğraşıyor diyenler, bugün kendileri heykel dışında bir marifet gösterememektedirler.

MEHMET ÖZÇELİK

08-06-2022

 

[1] https://seslimakale.com.tr/videodetay/suleyman-ozisik–mansur-yavasin-cevap-veremedigi-soru-41615

[2] https://www.ahaber.com.tr/gundem/2020/09/08/ibb-sirkecide-emirler-mescidinin-bulundugu-alana-heykel-dikti

https://www.haber7.com/dunya/haber/3223778-ibbnin-koruma-altina-aldigi-inonu-heykelinin-altindan-tarihi-cami-cikti

[3] Bediüzzaman. Sözler. 374.

[4] Age.668.

[5] https://www.yeniakit.com.tr/haber/112-cocuga-5816-zulmu-1072187.html

https://www.facebook.com/100044344933494/posts/pfbid02atjG3joim1WYUZ6S6cAbKEuUhMXXQJYFbWwfxvBnetPbbTtVaHLpbAPGr8gVZg3Hl/

https://youtu.be/F6ZLYfoD8R4

http://makale.yalanyazantarihutansin.org/2019/01/25/ingilizlere-komik-gelen-19-mayis-torenimiz/

https://www.sabah.com.tr/galeri/turkiye/tarihci-murat-bardakci-101-yil-sonra-tum-detaylarini-aktardi-o-gemide-asker-ve-sivil-79-yolcu-vardi

[6] Kastamonu lahikasi.19.

[7] https://www.haber7.com/guncel/haber/3148101-chpli-maltepe-belediyesinden-her-mahalleye-bir-heykel-hamlesi

 

No ResponsesHaziran 8th, 2022

GEÇMİŞTEN GELECEĞE YOLCULUK

GEÇMİŞTEN GELECEĞE YOLCULUK

Allah insanı bu dünyada o sonsuz olan kosmosa ve Ezeli ve Ebedi olan kendisine celp etmektedir.

Yani insan sonsuzluk yolcusudur.

İnsanı bu dünya okulunda, bu dünya staj yerinde, kabiliyetlerinin açılımı yerinde neşvünema bulacağı adeta bir ekin yeri olaraktan burada talim ettirmekte, öğretip geliştirmektedir.

Yani diğer bir ifade ile bu dünyayı kendisi için yaratmış olduğu bu insana, bu kainatı böylece hazırlamaktadır. Bu dünya insana hazırlanmış, kainatta aynı şekilde insanın kabiliyeti doğrultusunda insan için yaratılmıştır.

Kainat için insandır.

Ezel canibinden yola çıkan ve kainat Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle ebede doğru yol alıp gitmektedir.

Zamanın belli bir dilimini ve noktasını, ilk başlangıcını bir iptida noktası düşündüğün zaman, sona doğru, ebediyete doğru gitmektedir.

Her şey önce nokta ile başlar ve neticede kelime ve cümle olur. Sonu yine bir nokta ile bitmiş olur.

Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle insan tüm varlıklarla beraber yol alıp gitmektedir.

************

İleride olacak veya olabilecek bazı şeylerin tahmininde bulunmak, gaybı[1] yani geleceği bilmek değildir.

Yukarıya doğru yükselenler elbette başkaları için geçmiş ve gelecek olan şimdiki zaman gibi olur.

Manen yükselenlerde gaybi olan haberleri keşifleriyle önceden tahmin edebilirler.

Tıpkı bir ay öncesinden hatta yıllar öncesinden bazı coğrafik olay, yağmur ve kar olacağını hava tahmin raporlarıyla tahmin etmesi gibi.

Zira bu durum kesin değil, tahmin raporudur.

-Müştâk Baba’nın Ankara’nın başkent olacağını önceden bilmesi gaybı yani geleceği bilmek değildir.

“Müştâk Baba Hazretleri, bir târihde Hacı Bayrâm Velî Hazretlerinin türbesini ziyâret ettiği sırada gönlüne gelen ilâhî bir ilhâm ile Ankara’nın başkent olacağını keşfetmiş ve bu keşfini, pek zarîf remzlerle ve işâretlerle dolu olan şu nutk-i şerîfiyle beyân etmişdir. Bu nutk-i şerîf, 1847 senesinde neşredilen meşhûr dîvânında 73. sıradaki manzûmedir.”[2]

-Rahmetlik babama bir zatın 50 sene öncesinde, 73 yaşında öleceğini söylemesi ve neticesinde aynen hiçbir şeyi yokken 73 yaşında ölmesi bir gaybı bilmek değildir.

Hatta 73 yaşına girdiğinde kendi kendime düşündüm; acaba başı mı, ortası mı, sonu mu?

Ortasında vefat etti.[3]

-Bediüzzaman’ın kendi vefatına tarih düşmesi ki, bunun benzerleri gayet çoktur.[4]

-İstanbul’un fethine tarih düşülmesi gibi.[5]

-Peygamber Efendimizde gelecekle ilgili, İstanbul’un fethi gibi hususlarda doğru haber vermesi gibi.

*Hakeza Ahmet Amiş (1807-20 Şaban 1338-9 Mayıs 1920 Fatih-İstanbul) Efendinin verdiği haberlerde gayb cinsinden değildir.

· Hazreti Âdem’e bütün diller teklif edildi, ama Türk lisanını seçti. Onun için Türk devleti ilelebet payidâr olur.
· Yerde gökte büyük değişiklikler olacak.
· Semâvatta büyük değişiklikler olacak bir yıldız peyda olacak.

*Paris şehri semavî bir hâdise ile mahvolacak.

*Üçüncü Dünya Harbi çıkacak, Efendim hazretleri buyurdu ki; “Rusya mahvolacak, küçük bir devlet haline gelecek.” Anadolu ahalisine dua ettim, bu badirede onlara ziyan gelmeyecek. Bu esnada avucunu sıkar gibi yaparak “Rusyayı küçülttüm, küçülttüm.”
· İngiltere ve Yunanistan mahva mahkûmdur. İngilizler o zaman Türk donanmasına bakıp gıpta edecekler, hayıflanacaklar.
· Ona memnunum ki sizi çok iyi günler bekliyor. Efendim ( Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri nakletti):
60 – 70 sene büyük iyilik olacak. Memleket selâmla idare edilecek. Ben görmem ama sen görürsünüz, buyururlardı. Efendim de ( Hoca Efendi Hazretleri ) orada idi ama kemâlâtından ötürü ona değil bana söylerlerdi.

-Bir sabah Efendimin huzuruna girdiğimde:
“Mustafa ne haberler var ?” diye sordular. O sabahki gazeteler Yunanlıların Bursayı işgal ettiğini yazıyordu. Arz ettim.
“Gelen kitabî, biz değiliz” buyurdular. Gazeteyi kendilerine verdim. Gazetedeki resimde bir Yunan zabiti Orhan Gazi’nin sandukasının üzerine oturmuş, elindeki kamçı ile sandukaya vuruyordu. Bunu görünce mübarek gözleri doldu. Hiddetle:
“Bu kâfirler Anadolu’dan çıkacak! Çıkacak! Çıkacak! Onlar nasıl kaçtıklarını; kovalayan nasıl kovaladığını bilemeyecek” buyurdular. Her bir ‘çıkacak ‘ lâfı bir seneye tekabül etti. Üç yıl sonra Yunanlıları Anadolu’dan kovaladık. Onlar nasıl kaçtıklarını, bizimkiler nasıl kovaladıklarını bilemediler.
· (Bu beyan Mustafa Özeren Efendi’den rivayettir. Nakleden Dr. Hamdi Hizalan Beyefendi’dir.)
1919 da Ahmed Amîş Efendi’ye: İzmir işgal oldu haberi iletilince:

“Muvakattir!” (vakitli, geçici bir zamandır) buyurup, aynı sözü üç defa tekrarlamışlar. Gerçekten İzmir işgali üç sene sürmüş..

… Fatih ile Yavuz Selim Han, İmâmeyn silkindendir. Türk devleti ( bir defasında da: Türk Milleti) ilâ yevmi’l – kıyâme baki kalır, payidar olur. Fakat şekl-i idaresi şekilden şekile tahavvül eder.”[6]

MEHMET ÖZÇELİK

8-6-2022

[1] http://www.tesbitler.com/2015/01/03/gayb/

http://www.tesbitler.com/2021/01/30/kuran-i-kerim-den-ilmi-ve-gaybi-hakikatler/

[2] https://defter-i-ussak.blogspot.com/2018/10/ankaranin-baskent-olacagini-bir-asir-oncesinden-haber-veren-zat-kimdi.html

[3] http://www.tesbitler.com/2020/02/20/41-yasinin-kerameti/

[4] https://www.risalehaber.com/said-nursinin-siirindeki-yikik-mezar-sirri-112713h.htm

[5] http://www.tesbitler.com/2020/07/11/istanbulun-fethi-ve-fatih/

[6] FATİH SERTÜRBEDÂRI TIRNOVALI-Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn
Mürşid-i Kâmil El-Hâc- AHMED AMÎŞ EFENDİ-Kaddesellâhü sırrahu’l azîz)Sh.40-41,43.

 

No ResponsesHaziran 8th, 2022

HİSSE-24

HİSSE-24

Hindistan’da filleri evcilleştirmek için ilginç bir yöntem kullanılırmış. Orman zeminine, filin içine düşebileceği büyüklükte bir çukur kazılır ve üzeri dallarla örtülür. Yavru fil gelip dallara bastığında çukurun içine düşer.

Fil, çukurdan çıkmaya çabalar ama başaramaz, takatsiz kalır, kurtulma ümidi kaybolur, hayatına dair müthiş bir korkuya kapılır, çaresizce bir mucize kurtuluş yolu veya ecelini beklemeye başlar.

Fil avcıları yüzlerini de kapatan tümüyle simsiyah giysiler içinde, ellerinde sopalarla gelip fili şiddetli bir şekilde döver, yara bere içinde bırakırlar.

Hayvan, yediği sopaların ve yaralarının verdiği acıdan ve çukura düşmesi nedeniyle yaşadığı korkudan dolayı, hayatında görmediği bir bunalım ve ruhi çöküntü yaşar, birkaç saat içinde…

Sonra aynı avcılar, ağaçların arkasına gider ve üzerlerindeki siyah elbiseleri tümüyle çıkarıp, baştan aşağı beyaz elbiselerle ve ellerinde çeşit çeşit yiyecek ve meyve sepetleriyle geri gelirler.

File şefkatle yaklaşır, onu besler, yaralarına pansuman yapar, okşayıp sever, güzel sözler söyler ve onu düştüğü çukurdan çıkarırlar.

Fil, bu beyaz giysili kurtarıcılarının kendisine gösterdiği karşılıksız sevgi ve ilgiden dolayı o kadar minnettar kalır ki o andan itibaren ömür boyu onların gönüllü kölesi olur, her istediklerini yapar ve asla sözlerinden çıkmaz.

Onların kendisini az önce tuzağa düşüren, bunalıma sürükleyen ve döven siyah giysili adamlar olabileceği aklına dahi gelmez…

******************  

Kurtuluş mücadelesinde, İngiltere ile Yunanistan arasında yapılan gizli bir anlaşma gereği Anadolu toprakları işgal edilecekti. Anlaşma gereğince İngiltere elli bin kişilik Yunan ordusunun bütün silah ve mühimmat ihtiyacını karşılayacak ve bu ordu Anadolu topraklarına saldırarak Bizansı geri alma hayallerini gerçekleştireceklerdi. Her şey hazırdı. Saldırı yarından itibaren başlayacaktı. Fakat tam bu esnada beklenmedik bir şey oldu. Yunan başbakanını her anlamda destekleyen ve İngiliz başbakanının da can dostu olan Yunan Kralı Aleksandros kendi evinin bahçesinde, akşam vakti dolaşırken, Moritz isimli maymunu tarafından ısırıldı ve Kral kan zehirlenmesi sonucu hayatını kaybetti. Bu arada bahtiyar maymunu da öldürdüler.

Bir anda bütün planları alt üst oldu. İngiltere Başbakanı Lloyd George’un bu şok olayı, “Tarihin akışını değiştiren bir hadise.” olarak değerlendirdi ve Anadolu’yu istila planları suya düştü.

Bütün bu gelişmelere, zahirî olarak bir maymun sebebiyet verdi. İşin bir de mânevî boyutu vardır ki, bunu da işgale karşı bütün kuvvetiyle mücadele eden Bediüzzaman Said Nursî’nin gece boyu sabahlara kadar devam eden duâlarından anlamak mümkün.

O günlerde, Üstad Bediüzzaman’ın yanında bulunan Molla Süleyman ismindeki talebesi ve hizmetkârı şunları anlatıyor:

“Yunan Başbakanı Venizelos, İngiliz Başbakanı Lloyd George’dan 50 bin kişilik silâh alıyor. Bu silâhlarla Anadolu’ya taarruz edecekleri sırada, bir cuma gecesi Bediüzzaman, namazdan sonra duâya başladı. O gece sabaha kadar uyumadı. Devamlı duâ etti: ‘Ya Rabb! Senin askerin daha çoktur. Bu mel’unlara fırsat verme!'”

“Sabahleyin, ben Divanyolu’ndan gazetesini ve çorbasını almaya çıktım. Gazeteler Yunan Kralı I. Aleksandros’u maymun ısırdığını, maymunun ise öldürüldüğünü yazıyordu. Gazeteyi görünce, Bediüzzaman çok sevindi ve gülerek, ‘Bir kalem getir de Süleyman, bu hayvanın arkasından bir mersiye yazalım.’ dedi.”

Mersiye şudur:

Mücahit Bir Hayvan Mersiyesi

“Rabbin Tealanın askerini kendinden başka hiç kimse bilmez.” (Müddesir, 74/31)

“İşte o cünuttan bir gazi şehid,

Nev-i hayvandaki meymun-u said.

Ey maymun-i meymûn! 

Mü’minleri memnun, kâfirleri mahzun, 

Yunan’ı da mecnun eyledin. 

Öyle bir tokat vurdun ki, 

Siyaset çarkını bozdun. 

Lloyd George’u kudurttun, 

Venizelos’u geberttin. 

Mizan-ı siyasette pek ağır oturdun. 

Ki, küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini, 

Bir hamlede havaya fırlattın… 

Başlarındaki maskeleri düşürüp, 

Maskara ederek, bütün dünyaya güldürdün. 

Cennetle mübeşşer (müjdeli) olan hayvanların isrine (safına) gittin. 

Cennette saîdsin; çünkü gazi, hem şehidsin.”

Yunan kralının ölümüyle Venizelos’un hain planı suya düşmüş olur. Plan bozulur. Anadolu’nun istilasından vazgeçilir. 

****************   

“Bir sabah, Boğaz Köprüsü’ne gidip üzerinde birkaç adım atmak istedi Mehmed Orhan. ‘Etrafı göremesem bile (gözlerinden rahatsız), havasını içime çekerim’ dedi. Köprüde durmak yasaktı ama ‘artık ne olursa olsun’ deyip, otomobili bir kenara park ettik. 100 metre gerimizde, gişelerin olduğu yerde polisler vardı. Durduğumuzu görünce, üç polis bize doğru yürümeye başladı. Göğüslerindeki yıldızlar, rütbeli olduklarını gösteriyordu.

Birinin elinde, o gün ilk sayfasında Orhan Efendi’nin resminin bulunduğu gazete vardı. Yaklaştılar ve içlerinden biri ‘Niçin durdunuz?’ gibisinden bir şey sordu. Gazeteli olanı, okuyarak geliyordu. Birden, gözü otomobilin arka koltuğunda oturan Mehmed Orhan’a takıldı. Bir gazeteye, bir ona baktı, sonra arkadaşına gösterdi.

Bana, ‘Bu o mu?’ diye sordular. ‘Evet’ dedim ve o anda hiç beklemediğimiz bir şey oldu. Polislerden biri otomobilin açık penceresine eğildi ve ‘Memleketine hoşgeldin’ dedi. ‘Gazete, Fransa’ya geri döneceğini yazıyor. Senin vatanın burası. Burada kal.’

Ve, üçü birden Mehmed Orhan’a selâm durdu. O da, polisler de ağlıyordu…

Polislerle vedalaşıp köprüden ayrıldığımız sırada, ‘Pek garip bir tecelli’ dedi. ’68 sene evvel, kovulma emrimi tebliğ eden komiser de ağlıyordu, bugün bana ‘Memleketinize hoşgeldiniz’ diyen polis de ağlıyor. Hem ağlıyor, hem beni ağlatıyor’.

Murat Bardakçı-Son Osmanlılar-Osmanlı Hanedanının Sürgün ve Miras Öyküsü, s. 29.

**************

Revan Köşkü’nü gezerken kulağıma derinden bir Kur’an sesi geldi. Birden bire İslam mimarisini tam manasıyla gördüm. Çünkü İslam mimarisinin içine bir ruh gibi muhakkak rahle başında bir Kur’an sesi lazım. O ses olmadığı zaman bu mimari kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfü Bey’e söyledim. Ve bu Kur’an sesinin nereden geldiğini sordum.

‘Hırka-i Saadet Dairesi’nden!’ dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye yaklaştım. Baktım; yeşil, yemyeşil rûhânî bir daire, pencereye arkasını vermiş bir hafız, öteki âleme dalmış bir ruhun istirahatiyle okuyor; diğer bir hafız da gözlerini yummuş bir köşede tesbihini çekerek bekliyor.

Rehberim Lütfü Bey’e sordum. Hırka-i Saadet’te ne zamanlar bu hatim indirilir? Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki: ‘Her gün! Her saat! Dört yüz seneden beri geceli gündüzlü, bilâfasılâ…’

Hayretten gözlerim kapanmış dinliyordum. Lütfü Bey biraz malumat verdi: ‘Yavuz Sultan Selim, hilafetin alameti olan Hırka-i Şerif ve diğer Emânât-ı Mübârekeyi Mısır’dan İstanbul’a hatimler indirterek getirmiş; İstanbul’a vardığı gece Saray’da yüksek bir mevkie yerleştirmiş; mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşa ederlerken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece, geceli gündüzlü Kur’an okunması için bir vazife tertip ederek, kırkıncısı bizzat kendisi olmak üzere kırk hafız tayin eylemiş. İşte o günden bu âna kadar, bu dairede bir saniye tevakkuf etmeksizin (durmaksızın) Kur’an okunuyor. Bu hafızlar el’an kırk kişidir. Daima ikişer ikişer nöbetleşe vazifelerini ifa ederler. Bugün de bu iki hafızın nöbeti’ dedi.

Bu gece bu saat, ben burada bu satırları yazarken Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’an okunuyor. Tam dört yüz seneden beri böyle fasılasız okunmuş.

O günden beri bu düşünce bir saat rakkası gibi hafızamda sallanıyor. O günden beri hilafetin Türk kalbinde ne kadar derin bir temeli olduğunu duydum. Hilafet makarrı (başşehri) olan İstanbul’da, böyle bir makamın yanında dört asırdır durmamış bir Kur’an sesi olduğunu bilmezdim. Nice Türkler, hatta nice İstanbullular da bilmezler. Bu sarayın içinde dört yüz seneden beri olmuş ihtilaller, hal’ler (tahttan indirmeler), kıtaller (kanlı olaylar) bu Kur’an sesini bir an bile susturamamış. Bu hadiseyi idrak ettikten sonra İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz, bu şüpheyi halleder gibi oldum.”

Şairimiz 30 Mart 1922’de Tevhid-i Efkâr gazetesinde de yayımlanan bu yazısını şöyle bitiriyor:

“Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki, hâlâ okunuyor. Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okunuyor!”

Fatih’le Yavuz’u – dede torun olarak – böyle dini, deruni bir geleneği bize miras olarak bıraktıkları için bir kere daha rahmetle, minnetle yâd ediyoruz. Rabbim, âhiret komşuluklarını nasip eylesin.

Yahya Kemal

***************

MEHMET ÖZÇELİK

6-6-2022

 

No ResponsesHaziran 6th, 2022

HİSSE-23

HİSSE-23

Küçük Bir çocuktan Büyük Bir Ders.

 

Namaza-koşan-çocuk Adaletiyle meşhur Hz. Ömer (r.a.), ezanın okunmasıyla birlikte camiye yönelmişti. Arkasından gelen küçük bir çocuk, Hz. Ömer’i (r.a.) geçip hızlı adımlarla ilerledi.

Hz. Ömer (r.a.), çocuktaki bu telaşın neden kaynaklandığını merak etti. İçinden “Acaba bir derdi, bir sıkıntısı mı var?” diye geçirdi. Hemen yetişip “Yavrum, hayırdır, telaşlı telaşlı nereye gidiyorsun?” diye sordu. Hz. Ömer’i (r.a.) tanımayan çocuk:

– Camiye gidiyorum amca!

Hz. Ömer (r.a.) şaşırmıştı. Zira çocuk, çok küçüktü. Hz. Ömer (r.a.), hayretini gizlemeyerek çocuğa şöyle dedi:

– Yavrum, sen daha küçüksün! Namaz sana farz değil, bu kadar telaşa gerek yok ki!

Çocuk, Hz. Ömer’in (r.a.) bu sözüne katılmadığını belirten bir tavırla cevap verdi:

– Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olmaz! Mahallemizde daha dün bir çocuk öldü. Üstelik o, benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok! O yüzden her yaşta buna hazır olmak gerek. Hem bu yaşta namaza alışmazsam büyüyünce zor gelebilir!

 

Ölüm, büyük küçük ayırmaz. Her işimizi sanki hemen ölecekmişiz gibi itinayla yapmalıyız.

**************  

1593-1634 yıllarında Sultanahmet’te doğup-yaşayan Bekri Mustafa kendini genç yaşında ‘içki’ye verir, ‘gece-gündüz içtiği’ için Bekri namıyla ün yapar ve 41 yaşında ölür.

Bekri Mustafa’nın ‘imam’ olma hikâyesi ise;

“Bekri Mustafa, yoksul bir mahallede ‘Küçük Ayasofya Camii’nin önünden geçmektedir… O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur.

 

Cemaatin, beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu, sırtında cübbesiyle oradan geçen Bekri Mustafa’yı ‘hoca’ zannederek namazı kıldırmasını söylerler.

 

‘Yok, ben hoca değilim’ dese de, dinlemezler ve zorla öne geçirirler.

 

Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar.

 

Cemaat, ölüye ne söylediğini merak eder.

 

Bekri Mustafa gülerek cevaplar:

 

‘Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa Ayasofya’ya imam oldu dersin. Onlar durumu anlar…’ dedim.”

**************  

Yavuz Sultan Selim Han zamanı çok fakir bir adam borçları ödeyemeyince zora düşmüş ve bir gece Allah’a yalvarmış :

 

Ey Yüce RABBİM derdimi senden başkasına söylemedim çareyi sende bilirim deyip yatmış.

 

Gece rüyasına Peygamber Efendimiz s.a.v girmiş ve sabah soluğu Yavuz Sultan Selimin yanında almış demiş ki:

 

Sultanım bana bir kese altın verecekmişsiniz.

 

Selim han : Vereyim vermesine de bir neden söyleyecek misiniz? Der.

 

Fakir adam : Dün gece rüyama Fahri Alem Efendimiz girdi dedi ki ;

 

 Bizim Selime söyle her gece okuyup bana hediye ettiği Salavat-i Şerifi dün gece unuttu bunu karşılık olarak sana bir kese altın versin, demiş.

 

Selim han  Hemen bir kese altın vermiş ve demiş ki ;

 

 Ne olur tekrar söyleyin adam aynı sözleri tekrar etmiş adama bir kese daha vermiş sonunda on kese altın ederince tekrarlatmış. Selim hanin yardımcısı Hasan Can bunu fark etmiş ve adama yeter artık sonra tekrar gelirsiniz demiş adamı göndermiş.

 

Yavuz Sultan Selim han hazretleri:

Duydun mu Hasan Can Fahri Alem Efendimiz benim için bizim Selim demiş binlerce şükür olsun bizi bu şerefe nail etti, Rabbime Hamd olsun, eğer bu yaşlı adamı biraz daha göndermesen o sözü tekrar duymak için neyim var neyim yok her şeyimi verirdim demiş.

************   

Nasrettin Hoca’ya sormuşlar:

“Kimsin?”

“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”

Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:

“Sen kimsin?”

“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.

“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.

“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.

“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.

“Vezir” demiş adam.

“Daha daha sonra ne olacaksın?”

“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”

“Peki, ondan sonra?”

Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:

“Hiç.”

“Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım:

 

“Hiçlik makamında!”

**************    

Süleyman aleyhisselâm’ın oğlu vefat etti. Süleyman aleyhisselâm bundan dolayı şiddetle üzüldü. Bunun üzerine iki melek kendisine geldi. Onun huzurunda hasım şeklinde diz çöktüler. Birisi dedi ki:

 

– Ben tohum ektim. Biçecek vaziyete geldiği zaman bu adam çiğneyip geçti. Ziraatımı ifsad etti.

 

Süleyman aleyhisselâm diğerinden sordu:

 

– Sen ne diyorsun?

 

Dedi ki:

 

– Ben yol üzerinde yürüdüm. Ziraatin üzerine geldim. Sağa sola baktım, gördüm ki yol ziraatin içinden geçiyor.

 

Süleyman aleyhisselâm ziraat sahibine sordu:

 

– Neden yola tohum ektin? Bilmez misin halk için yol gereklidir.

 

Ziraat sahibi:

 

– Sen çocuğun için neden üzülüyorsun? Bilmez misin ölüm ahiret yoludur!

 

Bunun üzerine Süleyman aleyhisselâm Rabbine tevbe etti. O günden itibaren çocuğu için üzülmedi.

*************  

Ünlü İtalyan dalgıç Enzo Maiorca, Syracuse de denizine daldı ve teknede bulunan kızı Rossana ile konuşuyordu.

Tekneye girmeye hazırlanırken, sırtına hafifçe vuran bir şey hissetti.

Dönüp bakınca bir yunus gördü.

Sonra yunusun oynamak için değil, bir şeyler anlatmak için dokunduğunu fark etti.

Yunus dibe doğru yüzünce Enzo da onu takip etti.

Yaklaşık 12 metre derinlikte, terk edilmiş bir ağa yakalanmış bir başka yunus olduğunu gördü.

Enzo hemen yukarıya yüzüp, kızından dalış bıçaklarını vermesini istedi.

Kısa süre sonra kızıyla birlikte dalıp ağlara takılan yunusu serbest bırakmayı başardılar ve yunus “neredeyse insan çığlığı” (Enzo’yu anlatır) benzeri sesler çıkardı.

(Bir yunus su altında 10 dakikaya kadar kalabilir, sonra boğulur.)

Serbest kalan yunusun yüzeye çıkmasına Enzo, Rosana ve diğer yunus yardım etti.

İşte o zaman bir süprizle daha karşılaştılar: kurtardıkları yunus hamileydi!

Erkek yunus onların etrafında daire çizerek yüzdü ve sonra Enzo’nun önünde durdu, sanki minnettarlıkla yapar gibi yanağına (bir öpücük gibi) dokundu ve sonra ikisi de yüzüp gitti.

Enzo Mallorca bu olayı şu şekilde bir son ifade ile anlatır .

“İnsan, hayvanlar dünyasına saygı duymayı ve onunla konuşmayı öğrenene kadar, dünyadaki gerçek rolünü asla bilemez.”…

MEHMET ÖZÇELİK

 

No ResponsesHaziran 2nd, 2022

YÜZ YILLIK VE ASIRLIK HESAP

YÜZ YILLIK VE ASIRLIK HESAP

Şu anda Türkiye’de sürdürülmeye ve özellikle 1990 ve 2000- lerden itibaren hızlanan savaş;

Yüz yıl önceki ermeni hesabı yani zulüm gerçekli, mazlum görünümlü ermeni harekatı.

Göç anında özellikle kızlarını geri bıraktığı ve Pkk ile beraber dışarıdan destekledikleri ve doğuda yüz bini aşkın kripto ermeni faaliyeti.

Diğer yandan Selanik’ten göçüp gelmiş iki yüz bini aşkın Yahudi’nin İslamiyet’le olan asırlık hesaplaşmasının sürdürülmesi

Asırlardır gözü bizde olan ve batının hırçın ve huysuz kullanımlık çocuğu yunanın bir atakta daha bulunarak, tekrar öne sürülüp desteklenme aşamaları.

Batı ve haçlı zihniyetinin eski Bizans’a kavuşup, Ayasofya’yı aslına çevirmek için dışarıdan her türlü müdahalelerle içte karışıklıklarda bulunarak, muhalif ve muhalefeti destekleme çabaları.

İran mı?

O zaten 1400 yıl süresi içerisinde, hiç batıyla savaşmayıp 23 defa bizle savaşa girerek tekrar Sasani imparatorluğunu kurmak, Safevi hükümdarı olan, Şeyh iken Şahlığa soyunan Şah İsmail’in Safevi devletinin yayılmacılığını sürdüren İran’ın her türlü entrikanın altından -pkk da dahil- çıkmasıyla, acem işini sürdürmesi.

İçteki Truva atı.

Derin devletin bir yandan rejimi korumaya çalışmasıyla birlikte, diğer yandan rejimi ele geçiren derin devletin rejim görüntüsü altında sol, sosyalist, Lgbt, Pkk, Ermeni, Yunan, Yahudi, mason ortaklıklarıyla kendisini muhafazaya çalışması, yeni bir devrim gerçekleştirmesi.

Batı ve Abd odaklı.

Yüz yıl önceki perdeler kalktı. Oyunlar açık oynanmakta ve tüm piyonlar devreye sürülmektedir.

Bütün bunlara karşı; bin yıllık Osmanlıyı yeni versiyonlar ile bir araya getirmek ve bunu İttihad-ı İslam’la güçlendirmek ve de 1400 sene önceki inanç merkezine oturtturmaktır.

Sonuç mu?

Kıyamete kadar devam edecek olan iman ve küfür mücadelesi tüm oyun ve oyuncularıyla devrede ve sahnededir.

Bu milleti bir yüz yıl daha iman ve hayat cephesinden vurmak.

İşte 90 yıl önce faaliyete konulan uygulamanın tezahürü olan şimdiki sefahatle bozulan nesil için düşündürücü oyun;

– Olay 1932 yılında Belçika’nın Spa şehrinde düzenlenen bir güzellik yarışmasında geçiyor. 28 ülkenin katılmış olduğu bu güzellik yarışmasına, bizden Keriman Halis gitmişti. Yarışma bitmiş, iş sonucu açıklamaya gelmişti. İşte o zaman jüri başkanı kürsüye gelip, şöyle demiştir:

“Sayın Jüri üyeleri! Bugün Avrupa’nın ve Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa Hıristiyanları bitirmiştir. Elbette Amerika’nın ve Rusya’nın hakkını inkar ede­meyiz. Neticede bu “Hıristiyanlığın Zaferi”dir.

Bir zamanlar sokağı bile kafes arkasından seyrede­bilen müslüman kadınların temsilcisi Türk Güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu Türk kızını zaferimizin tacı olarak kabul edeceğiz ve onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş, bu hiç önemli değil… Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz, Avrupa’nın zaferini kutluyoruz …

Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdahele eden Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu, işte mayo ve sütyen ile önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik.

Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın bu coşkulu zaferi için kaldırıyoruz. “[1]

Millet olarak fabrika ayarlarına dönmemiz gerekir.

Yoksa mahvoluruz.

MEHMET ÖZÇELİK

28-02-2022

[1] https://www.google.com/amp/s/m.yeniakit.com.tr/amp/haber/163103/muslumanlara-karsi-bu-hristiyanligin-zaferidir

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=pfbid02y6eRCjxJP2QFH4KGSv5Et3v67fnW5fBLRj4zqDJjBEbfKdEVs1kYLE3crpDQytxul&id=208637342652745

 

No ResponsesMayıs 28th, 2022