Risale-i Nurda Eğitim

Risale-i Nurda Eğitim

No ResponsesOcak 10th, 2015

Video-4-

Maide Suresi-2-3

No ResponsesOcak 9th, 2015

ALÇALIŞIN ADI KİBİR

ALÇALIŞIN ADI KİBİR
lema-17-nokta-2-insan-kibir1Sözüm kibirli insana.
Başlangıcı –Atılmış bir damla (pis) su- dan,sonu cife-leş ve gübre olan, yedikleriyle gübre üreten,içine giren en lezzetli yemeklerin en necis bir hal aldığı bu insanın bu gururu nedir? Nedendir?
O insan ki;kanallarından kirli şeyler akar.
Adeta çöp üreten bir makine ve bir fabrika.
-Bilgi ve seviyeleriyle muhatablarını alt edemeyenler,tehdit ile üstün gelmeye çalışmaktadırlar.
Kibir insanın alçalışının bir başlangıcıdır.
İnsanın yükselişi kibrin terk edilip,tevazu gömleğinin giyilmesi iledir.
O halde gurur hortumunu kırmalıdır.
*Kibirli insanlarla beraber oturup kalkanlar,Behlül-ün tarifine uyan kimselerdir.Şöyle ki;
-Bir gün Harun Reşid danışmanlığını yapan Behlül-e vezirlik teklif ederek,yalnız yaşamamasını,insanların içine karışmasını söyler.
Behlül, bir danışayım der.
Tekrar karşılaştıklarında Harun Reşid ne olduğunu sorar.
Behlül,hayır cevabını verir.
Merak eden Harun Reşid,kime danıştığını sorar.
Behlül de;tuvalettekilere,cevabını verir.
Merakı daha da artan Harun Reşid,ne dediklerini sorar.
Behlül cevabında;Bana dediler ki,Behlül aklını başına al.Bak bizler bir zamanlar en lezzetli yiyecekler,baklavalar,vs idik.
İnsanların içine girdik,böyle olduk,der.
Harun Reşide susmak düşmüştür.Dersini almıştır.
*Mevlana da;” Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.”der.
-Yine bir gün Mevlana müridleriyle beraber giderken,kaba ve kabadayı birisi Mevlana-ya, üzerinde giymiş olduğu şatafatlı ve değerli elbisesiyle sorar;
-Hocam benim değerim ne eder?
-Mevlana cevaben;300 akçe ettiğini söyler.
Hiddetlenen kabadayı Mevlanaya kükreyerek;
-Hop hop hoca,sadece üzerimdeki aba 300 akçeden fazla eder.
-Oğlum,bende zaten ona değer biçtim!,der.
-1970-lerde laboratuvarda insanda mevcut olan kimyevi maddelerin birim fiyatı hesap edilir.
Çıkan sonuç;500 liradır.
Şimdiki fiyat itibarıyla ise varın siz hesaplayın;
-İnsanın vücudunda;bir ramazan topunun atımına yetecek kadar barut,7 kalıp sabun yapacak kadar yağ,bir büyük çivi yapacak kadar demir,küçük bir tavuk kümesini badanalayacak kadar kireç vardır.
Hepsi bir kuzu fiyatı bile etmemektedir.
Bunları çıkartmak için harcanacakları da hesaba katmıyoruz.
-Ölmüş olan çok sevdiğiniz bir yakınınızın yanında bir gece kalır mısınız?
Yüzünüzü ekşittiniz değil mi?
*Çıplak olarak bu dünyaya gelen şu insan,bir kundağa sarılıyor.
Kundak kabuğunu kırıyor,dünya pazarında maddi manevi alış verişini yapıyor.
Sonuçta tekrar üstüne aldığı tüm giysilerden soyunarak,büyük bir kundak olan kefene sarılıyor.
Bir şey getirmediği gibi,bir şeyde götüremiyor.
*Anne karnına sığan,kucakta kaybolan şu insan;dünyaya değil,kâinata sığmaz hale geliyor.
Duygular açıldıkça,o da açılıyor.
Neredeyse cennet bile ona dar geliyor.
O’nu,rü’yetullahı istiyor.
*Şeytanı ulvi makamından en aşağı derekeye sukut ettiren kibirdir.

10428579_620089691452639_8860619144650933288_n
*”Büyük görünme, küçülürsün.
Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mîzanı bilmeli: Her adam için elbet cemiyet-i beşerde, içtimâî binada,
Görmek görünmek için, şu mertebe denilen bir penceresi var. Ger pencere kâmet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek,
Uzanacak. Ger pencere, kâmet-i himmetinden alçaksa, tevâzuyla tekavvüs edecek, eğilecek.
Kâmillerde, büyüklük mikyâsıdır küçüklük; nâkıslarda, küçüklük mîzanıdır büyüklük. “
-“Zaaf, gururun madenidir. sığar-ı nefs, tekebbürün menbaıdır.”
-“ İslâmiyet, tevhid-i hakikî dinidir ki; vasıtaları, esbabları ıskat ediyor. Enaniyeti kırıyor, ubûdiyet-i halise te’sis ediyor. Nefsin rubûbiyetinden tut, ta her nevi rubûbiyet-i batılayı kat’ediyor, reddediyor. Bu sır içindir ki; havasdan bir büyük insan tam dindar olsa, enaniyeti terk etmeye mecbur olur. Enaniyeti terk etmeyen, salabet-i diniyeyi ve kısmen de dinini terk eder.
Şimdiki Hıristiyanlık dini ise; “Velediyet Akîdesi”ni kabûl ettiği için, vesait ve esbaba te’sir-i hakikî verir. Din namına enaniyeti kırmaz; belki Hazret-i İsa Aleyhisselamın bir mukad-des vekili diye, o enaniyete bir kudsiyet verir. Onun için, dünyaca en büyük makam işgal eden Hıristiyan havasları, tam dindar olabilirler. Hatta Amerika’nın esbak Reis-i Cumhuru Wilson ve İngilizlerin esbak Reis-i Vükelası Lloyd George gibi çoklar var ki, mutaasıb birer papaz hükmünde dindar oldular. Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nadiren tam dindar ve salabetli kalırlar. Çünkü, gururu ve enaniyeti bırakamıyorlar. Takva-yı hakîki ise, gurur ve enaniyetle içtima edemiyor.”
– “Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.”
-“ Üçüncü hastalık: “Gurur”dur.
Evet, gururla, insan maddî ve mânevî kemâlât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar. “
-“ Arkadaş! İnsanın vücudu, bedeni, emvâl-i mîriyeden bir neferin elinde bulunan bir hayvan gibidir. O nefer, o hayvanı beslemeye ve hizmetine mükellef olduğu gibi, insan da o vücudu beslemeye mükelleftir.
Aziz kardeşlerim! Burada bana bu sözü söylettiren, nefsimle olan bir münakaşamdır. Şöyle ki:
Mehâsiniyle mağrur olan nefsime dedim ki:
“Sen birşeye mâlik değilsin, nedir bu gururun?”
Dedi ki: “Madem mâlik değilim, ben de hizmetini görmem.”
Dedim ki: “Yâhu, bu sineğe bak. Gayet küçücük zarif elleriyle kanatlarını, gözlerini siler süpürür. Her işini görür. Sen de lâakal onun kadar vücuduna hizmet etmelisin” diye ikna ettim.
Takdis ederiz o Zâtı ki, bu sineğe nezafeti ilhamen öğretir, bana da üstad yapar. Ben de onunla nefsimi ikna ve ilzam ederim. “
-“ Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şûle kaldı. Ömrün geçti, şuurun söndü, bir lem’a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı.images
Zamanın geçti; kabirden başka mekânın var mı? Bîçare! Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihâyetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hali bir insanın ne olacak hali? Hazâin-i rahmet sahibi Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîme, böyle bir aczle itimad etmek lâzımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zaife cihet-i istimdat. “
MEHMET ÖZÇELİK
07-01-2015

No ResponsesOcak 7th, 2015

Osmanlıca vs.Risale Oku

http://www.seyrangah.tv/diger-sitelerimiz http://www.risaleonline.com/risale-oku

No ResponsesOcak 6th, 2015

MEKKE İMAMI MAHİRDEN KURANI KERİM.MP3

MEKKE İMAMI MAHİRDEN KURANI KERİM.MP3

No ResponsesOcak 5th, 2015

Sesli Şiirlerim-İndir

http://www.4shared-china.com/postDownload/pJB8CtqOce/MEHMET_OZCELiK_SiiRLERiM_10_AR.html

No ResponsesOcak 5th, 2015

index

index

No ResponsesOcak 5th, 2015

Mekke-Medine Canlı İzle

http://www.kabelive.com/kabeden-canli-yayin-a.html

No ResponsesOcak 4th, 2015

Can Veren Pervaneler-İndir

cvpervaneler

No ResponsesOcak 4th, 2015

Videolar-3-

http://www.youtube.com/user/tesbitler1/videos

No ResponsesOcak 4th, 2015

Video-2-

http://www.youtube.com/watch?v=PNtk1HKoLZk&list=UU4CWXran2JdLJAlJH5d38Sg

No ResponsesOcak 4th, 2015

Video-1-

No ResponsesOcak 4th, 2015

Video Arşivi

video arşivi

No ResponsesOcak 4th, 2015

Tüm Siteyi İndir

tüm siteyi indir

No ResponsesOcak 4th, 2015

TELEFONLAR İÇİN SESLİ RİSALE-İ NURLAR

telefonlar için sesli risale ve eserler

No ResponsesOcak 4th, 2015

Sesli Tv Sohbetleri-İndir

SESLİTVSOHBETLERİ

No ResponsesOcak 4th, 2015

Sesli Makalelerim

SESLİ MAKALELERİM

No ResponsesOcak 4th, 2015

Sesli Eserler

sesli eserlerin linki

No ResponsesOcak 4th, 2015

Ramazan Umre Videoları

RAMAZAN UMRE VİDEOLARI1

No ResponsesOcak 4th, 2015

Radyo Sohbetleri İndir

radyo sohbetleri linkleri

No ResponsesOcak 4th, 2015

Din Kültürü ve Dosya Arşivi

din kült.linkleri

İLAHİLER

No ResponsesOcak 4th, 2015

Rüyalar

181304SmallPicture-gül animasyonu

abdunnur1

abdunnur2

Abdurrahman cerrahoglu

ALİ UCARIN RÜYASI

ali_u_k

ali_u_k_bedzmn

bayram yüksel

Bekir Berk

Bekir Berk2

bilal-i habesi

BİSRİ HAFİ

cocuklar…..

efendimiz

Efendimizi gördüm

Efendimiz’i Rüyada Görmek-m.f.g

elmas_kaya

evliya celebi

goup

Hacı Zahir köyele

halil yürür

Hekimoglu ismail

hepsi

HUSREV EFENDİ

Hz Osmanın rüyası

Hz.Ebubekirin rüyası

İbrahim fakazlı-P

ikbal

imam-i azam

index

isimsiz

ismet orhan

Mahmut allahverdi

mahmut caliskan

muhammed_nur1

muhammed_nur2

Mustafa ramazanoglu

nazif1

nazif2

ruyalar

rüyada bir hitabe

salavat okuyan

salih ugurtan

sultan1

sultan2

Süfyan-ı Sevri

tuana ozcelik

yavuz sultan selim

zulkadirbilen

No ResponsesOcak 4th, 2015

Teklif ve Projeler

index

proje.56

proje-1

proje-2

proje-3

proje-4

proje-5

proje-6

proje-7

proje-8

proje-9

proje-10

proje-11

proje-12

proje-13

proje-14

proje-15

proje-16

proje-17

proje-18

proje-19

proje-20

proje-21

proje-22

proje-23

proje-24

proje-25

proje-26

proje-27

proje-28

proje-29

proje-30

proje-31

proje-32

proje-33

PROJE-34

proje-35

proje-36

proje-37

proje-38

proje-39

proje-40

proje-41

proje-42

proje-43

proje-44

proje-45

proje-46

proje-47

proje-48

proje-49

proje-50

proje-51

proje-52

proje-53

proje-54

proje-55

No ResponsesOcak 4th, 2015

Vaaz ve Hutbe Örneği

1-her doğan islam fıtratı

2-7 sınıf insan

3-kıyamet fitneleri

4-gemiyi delenler

5-iyi ve kötü meclisin misali

6-yaklaşan şerden…

7-kuvvetli mümin

8-kişi kıyamet günü getirilir

9-zulümden sakının

10-terbiye-i nebeviye

11-islamın adaleti

12.Tilavetil Kuran

13-ameller niyetlere göredir

14-dünyanın fitnesi

15.müslümanlarla yahudiler savaşmadıkça…

16-imanın şubesi

17-servet ve zenginlikle imtihan

18-Müminlerin imtihanı

19-anne bababa hakkı

20-Giyinen çıplaklar

21-Hayır ve şer

22-Beş öğüt

23.ilk darbe anında sabır

24-Rıfk ile nasihatta bulunmak

25.Nefisle cihad

26-Çocuk terbiyesi

27.Emanetin zayi olması

28-kADINLARA öĞÜT

29-Peygamberimizin mucizelerinden

30-kıyametin dehşeti

31.Hayanın Hakikatı

32.Allah Yolunda

33-İhlasın hakikatı

34-Cennet kılıçların gölgesindedir

35-Muhtelif Hadisler

index

No ResponsesOcak 4th, 2015

Tarih ve Osmanlı

19_mayis

27_mayis

31_mart

700_yilinda

abd

anadolu

avrupa

bati

bati_dini

bilinen_osmanli

bos

bosna

canakkale

ermeni

habitat

harem

hazin_yillar

hilafet

ihtilal

index

ingiliz

iran

israil

istanbul

itizar

kelle

kore

mart_ayi

nusayrilik

olmeden

osmanli

osmanli_hatirasi

osmanli_hilafet

osmanliiyi_par

ozal

tanzimat

tarih

turkler

turkler_osmanli

yavuz

yillar

No ResponsesOcak 4th, 2015

Akıllı Hamdi

hanginiz

harcanan_hafizlarimiz

hayat23

hayattan

her_insan_biraz_delidir

kahtu_rical

karanlik___olaylar____2

karanlik___olaylar____3

karanlik___olaylar____4

karanlik___olaylar____5

karanlik___olaylar___1

karanlik___olaylar___6

korku____namazi

rahat…

sigara

tarih dede

taslar

tayyibi

titci

tit-i mi….

No ResponsesOcak 4th, 2015

Sorular ve Cevablar

ahirette kabiliyet

AHİRZAMAN

allahı sevmek mecburimi

azeri sorular

bilim

cd kopyalama

cehennem

cemaat namazının sevabı….

cemi takdim

cenaze namazı

cenaze nere yikanmali

cenaze yıkamanın sevabi…

cennet ve cehennem elan

cennette çocuk

cennetten çıkarılış

cennetten ihraç hikmeti

cihad-gece baskınlarinda….

cinlerden

cocugun zararini kim oder…

duada

dusuncenin etkisi

elfazı küfür ve.

eti yenilen hayvanlar

ezan ve kamet cezmle..

ezan

futbol

geçmişteki günahları

hamilelerde…

hicret

hristiyanlara

hz.Aise

hz.aiseye iftira

ibni teymiyenin gazaliyi tenkidi

ingilizce siteye gelen sorular

İnisiyasyon ve Ezoterizm

insanlar mahşerde

irade

israkiyye duası

KADINLARIN HAYIZ OLMASININ HİKMETİ

kafirllerin küçük yaşta ölen

kalbler

kanın

kardeş katli

kelime-i tevhid

kendine saygı

KENDİSİNİ PEYGAMBERE HİBE EDEN MÜMİN KADINI, DİĞER MÜMİNLERE DEĞİL

mescid-i nebi

müsebbiat-ı aşere

mütevatirin hükmü

namaz kılmayan

namazı cem

namazın sırları

nema-faiz

nikah…

ölülerimizi

peygamberimiz

peygamberimizin hediye kabulü

risalei nurda

rukye

sakal

selam

semsi tebrizi ve felsefeciler

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ SAV MUTE SAVAŞINDA NEDEN KENDİSİ ORDU KOMUTANI OLARAK ORDUNUN BASINDA GİTMEMİŞTİR DE

seytan…

siir

su ürünlerinin zekatı

sünnet namaz

şüphe durumunda

tövbe suresi

virüs

yeniden dirilme

yüksek sesle..

zalimlere meyletmeyin

zina yapan

No ResponsesOcak 4th, 2015

Haftalık Makaleler

28 subat ve derin devlet

28_subat

68 küsagi

2007 istanbul hatrlr

a.gül

abd

Abdulhamid ve Biz

adiyaman kiri

adiyamanin talihsizligi

adiyamanli sairler

Âhirette seni kurtaracak…

ahlak

aile anketi

akil nimeti

allah_dualari_kabul_eder

ALLAHA VERİLEN DİLEKCE

amtbmm

avrupa

ayetler isiginde…

ayetlerinden

bediüzzaman

Beklenen Ben

Ben benim Mi

beni asın…

berzahlar…

bezm

bir_asrin

bosanma

bugünde kârdayiz

Burada madde yok…

bürokratik engeller

cemaatlar_farkliklar_hazimsizl

cennette üc sey

chp ve dogu

cocukluk hatıralari

dabbe…

Dedem Nerde

d-gn-hediye

dib.ali.b.

din dersi anketi

dua nedir…

dusun

dünya hayati bir cifedir

Dünyada ve Türkiyede CIA-nın etkisi.

düsündüren_gercekler

ecevit

egitim anketi

egitim sen ve din dersi

Egitimde Harcayanlar ve Harcananlar

ettimde bulmadim

Evlenecek genclere

ey..

eyalet mi dünya devleti mi…

fark….

ferdiyet

goc

göz yasi

göz_kulak_kalb

gundem5

hafiza resetlenmesi

haramin akibeti

Haramin önündeki en büyük engel

Harcanan Yıllar

hayalimdeki

Hayrettin Karaman Hocaya cevab

hayriyenin

Hersey hayal mi,hakikat mi

hikayeler…

hikmet

hitabet

hukuk

Hulusiyi anlat

husu

idealist

ifrit

ihtilat

ilahi

ilk emir ökü

illei_gaye

Image4

Image5

Image6

Image35

Image36

Image37

imam

intak

isa

ismi azam

istanbul seyahati

istikamet

k.k.de ki

kabul edilen beddualar

Kabul edilen dualar

kader…

kadnn serri

kafesdeki dev

kasemat

Kaynayan kazan ortadogu ve kaynatanlar

keffaret ölümü

kim….

kim_aydin

kimin

kirli isler

kiyamet_ne_zaman_kopacak

kuranda nahnu

kur’an-i kerimde yaklasin ve yaklasmayin

küskünlerin ilahi

lanet

lanetlendik

mac

madde

manevi destek

masonluk…

medresetüz zehra-pkk-idam

medya

mevt

milletin hakimiyeti

milli egitimde neler yapilmali

milli egitimin…

misafirle…

Modernizm ve İslam

mürettip

namaz nedir

Nereye gittiler

nicin tesettüre karsilar

ogrencilerin

ohh be..

ordu

osman….

öldürülemeyen adam-Deccalx

ölmeden evvel

peygamber sıfatı,vermek

radyo___ve____gazete

rasulullah bu zamanda…

referandum ve tezkere

resül_mal

ruhun…

sahsi manevi

sanal gunah

sayin basbakan R.Tayyib Erdogan….

seciliyoruz

secmek

sener ve dursun cavus

siddet anketi

Sigaranin akibeti

sigaranin kerameti

sıra bana gelir mi ki

sirrinca

siyasallasan hukuk ve Ergenekon

Siyaset heyecani

siyasetin_ iki…

skader

soru ayetleri

su testisi su yolunda

su testisi

suunat

tam

taslar yerinden oynatiliyor

Türkiye agliyor

Türkiye tezatlıklar ülkesi

uc aylar

uyarma

vahdeddin

varlık yokluktan gecer

varolmak-varolus

ya günahimizden…

yahudi zulmü

yakindim

yasanan….

yenilikcilik

yokluk ve yok olus

yyy

No ResponsesOcak 4th, 2015

Orijinal Tesbitler

orjtesp

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Mailler

mailler

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Kâfiye-Slayt

KÂFİYE-SLAYT-MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Fıkıh ve Kelâm

F I K I H K Ö Ş E S İ

Bir şeyi anlamada asıl olan usüldür.Bundandırki fıkıh usülle başlar.Anlamanın yöntemlerini bilip ortaya koyarak,anlamaya çalışmak.

Hanefilere göre fıkıh;Kişinin amel bakımından lehinde ve aleyhinde olan şer’i hükümleri bilmesidir.

Şer’i hüküm ise;İnsanların toplum hayatındaki münasebetlerini düzenleme,yaptıkları işlerinin neticelerini almak için koymuş olduğu nizam ve hükümlerden ibarettir.

Usulü fıkıhda,ortaya konulan kaide,ele alınan deliller ile ameli hükümleri ortaya koymayı amaçlar.

Bunun faydası;hüküm çıkarmada hataya düşmemek,geçmiş müçtehidlerin takib ettikleri yol ve görüşlerini bilmek,münakaşanın dayandığı kaynakları öğrenmek,hükümler içerisinde seçme imkânına sahip olmak,en önemli bir noktası da işin hikmet cihetini anlamaktır.

Bundan gaye;Hükmün nasıl ve ne şekilde çıkarılacağını bilerek,hükmün derinlik ve inceliklerine vakıf olmayı sağlar.Bununla Kur’an ve Hadisin daha iyi anlaşılmasına hizmet edilmiş olur.Bir insan İmam-ı Âzam veya İmam-ı Şafii olamaz.Ancak onların ortaya koyduğu delilli hükümler ile Kur’an ve Hadisi anlamamıza basamak teşkil etmiş olur.

Hayatımızın içerisinde bir çok problemlerle karşı karşıya kalmaktayız.Usulü fıkıh bunların çözümünde önemli adımı oluşturur.İbn-i Haldun-un ifadesiyle:”Şer’i ilimler içerisinde en büyük ve en çok faydası olan bir ilimdir.”der.

Hadisde buyurulan:”İlim kadın ve erkeğe farzdır.”ifadesi,Allah’ın emir ve yasaklarını,rızasını neler ve nerede olduğunu bilmektir.

Fıkhın alan ve şümulü gayet geniştir.Bunlarda özet olarak:”1)Ahvali şahsiye.Şahsi işler olup,evlenmek gibi.

2)Muamelat.Uygulamaya yönelik ticaret gibi.

3)Siyaset-i Şer’iyye.Devlet yönetimi ve idaresi gibi.

4)Ukubat yani ceza kanunları.

5)Siyer yani devletlerle olan ilişkiler.

6)Ahlak ve ahlaki kurallar.

-Sahabeler her alanda ihtisas kesbetmiş külli şahsiyetlerdir.Fıkıh alanında yetişen sahabelerin 130 kadar,bunlar içerisinde meşhur olanların 30 kadar ve bunlar arasında da en meşhur olanları ise şunlardır:

1)Hulefa-i Raşidin.Dört halife.

2)Abdullah ibni Mesud.

3)Abdullah ibni Ömer.

4)Abdullah ibni Abbas.

5)Hz.Âişe.

6)Zeyd bin Sabit.

7)Muaz ibni Cebel.

8)Ebu Musa el-Eş’ari.

-İkinci asır olan tabiin asrında müslümanların gelişmesi ve genişlemesiyle yetişen fakihler ise:a)Mekke’de yetişen;1)Ata ibni Rebah.

2)Mücahid.

3)Ümeyd ibni Ümeyr.

4)Amir ibni Dinar.

5)İbni ebi Müeyke İkrime.

b)Kûfede yetişenler;1)İbrahim bin Neha-i.

c)Basrada yetişenler;1)Hasan el Basri.

d)Yemende yetişenler;1)Yahus ibni Keysan.

e)Şamda yetişenler;Mekhur.

f)Horasanda yetişenler;1)Ata-ul Horasanî.

g)Medinede yetişenler;1)Said ibni Müseyyeb.Bununla beraber altı kişi daha vardırki bunlara,Fukaha-i seb’a yani yedi fakihler denilir.

h)Yemamede yetişenler;1)Yahya ibni ebi Kesir.

MEZHEBLER

Mezheblerde fıkhın konusu içerisindedir.Bunlarda;Fıkhi ve İtikadi mezhebler diye ikiye ayrılır.Bunlarda ehli sünnet ve bid’at diye ikiye ayrılır.Fıkhî mezhebler; Hanefî,Şafiî, Malikî, Hanbelî,Zahiriyye,Evzaî,Sevrî,Taberî,Zeydiyye,İmamiyye olup,ilk dördünün ve özellikle ilk ikisinin mensubu daha çoktur.

İtikadi mezhebler ise;Maturidiyye,Eş’ariyye,Mürcie,Müşabihe, Hariciler,Şia, Cebriyye,Mu’tezile,Kaderiyye.Bunlarında ilk ikisi hak mezheb olup,diğerleri batılmezheblerdendir.

Maturidiyye mezhebi;Hanefi mezhebine mensub olanların itikattaki mezhebleridir. Eş’ari ise;Şafii mezhebine mensub olanların itikattaki mezhebleridir.

Aralarındaki farklılıklar ise;Ehli sünnet vel cemaatin itikadına göre;Her şey sonradan yaratılmıştır.Allah bir ve Vacib-ul Vücuddur.Herşeyi yaratandır.Peygamberler gibi büyük zatlarda beşeri sıfatlara sahibdirler.Ruh müstakil olup,hulul başkasına giremez.Amel,imandan bir cüz değildir.Allah’a hiçbir şey vacib değildir.Mü’minler Allah’ı cennette görürler.Kadere iman farzdır.Müslümanların kendilerine bir başkan seçmeleri gerekir.

Ehli dalaletin itikadına göre ise;Allahın sıfatlarında hataya düşerek inkâr ederler.Kaderi inkâr ederler.Kul fiilinin halıkıdır.Allah’ın kullarının faydasına olan şeyleri yaratması ona vacibdir,gerekir.İtaat edip etmeyene,mükâfat ve ceza vermesi Allah üzerine mecburidir.Büyük günah işleyen kâfirdir.Kaderi inkâr edip,insan iradesini reddeden Kaderiye mezhebi.İnsanları Allah’a benzeten Müşabihe.Hz.Ali’yi tekfir eden Hariciler.Hz.Ali’ye ilâh diyenler.Cennette Allah görülmez,diyen Mu’tezile.

Ehli Sünnet mezheblerinden;

HANEFÍ :Numan bin Sabit.İmam-ı Âzam Ebu hanife.(80-150)Kûfede doğup,Bağdad’da vefat etmiştir.Küçük yaşta Kur’an-ı hıfzetmiştir.Hadis,ilim,takva ve Kıyasda farklı bir özelliğe sahibdir.Yetiştirdiği bir çok talebeleri içerisinde özellikle;İmam-ı Muhammed,İmam-ı Yusuf,İmam-ı Züfer meşhur olanlarındandır.Fıkıhda hocası Hammad bin ebi Süleymandır.Onunda hocası İbrahim bin Neha’i-dir.Zekâsı ve kıyası konusunda,Bir direğe altındandır dese,isbat edcek bir özelliğe sahibtir.

Peygamberimizin;”İlim süreyya yıldızında da olsa,onu ordan alacak biri gelir”diye övgüsüne mazhar olmuştur.

Osmanlı devletinin Hanefi mezhebini devlet mezhebi olarak benimsemiş olması,mensublarını arttırmıştır.Daha ziyade şehirli kesimlerin kabul ettiği bir mezhebdir.

ŞAFİÍ : Ebu Abdullah Muhammed bin İdris eş-Şafiî.(150-204)Soy itibarıyla soyu Peygamberimizin soyu ile Haşimilerde birleşir.Şam’a bağlı Gazzede doğmuş,Mısırda vefat etmiştir. 7 yaşında Kur’an-ı ezberlemiş, 10 yaşında iken meşhur hadis kitabı Muvatta’yı ezberlemiş ve 25 yaşında iken hocası tarafından fetva vermeye mezun kılınmıştır.İmam-ı Âzamın talebesi İmam-ı Muhammeddden Irakta ders okumuş ve bir deve yüküne yakın kitap yazmıştır.

İmam-ı Malikin yanında dokuz sene kalıp Muvatta kitabını okumuştur.Hem hanefi hem Maliki fıkhını öğrenerek âdeta bunları mezcetmiştir.Ahmed bin hanbel yetiştirdiği kimselerdendir.

Peygamberimizin övgüsüne mazhar olmuştur.”Kureyş’in alimi,yerin tabakalarını ilimle dolduracak.”

İmam Ahmed bin Hanbel:”O alim,İmam-ı Şafiidir.”demiştir.[1]

Ümmetin fırkalara ayrılacağını peygamber Efendimiz bildirmişlerdir.”Benim nefsim kabza-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki;benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.Bunların içinde birisi cennette,yetmişikisi ise cehennemdedir.”

MESAİLİ MÜTEFERRİKA

1)Lafızlar sevkedildikleri yöne göre mâna alırlar.

-“Hırsızlık eden erkek ve kadının,yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan (başkalarına) bir ibret olmak üzere ellerini kesin.Allah izzet ve hikmet sahibidir.”[2]

Burada umumu içerisine almaktadır.Herhangi bir ayırma ve tahsis yoktur.

-“…Erkeklerinizden iki şahid gösterin.Eğer iki erkek bulunamazsa,rıza göstereceğiniz şahidlerden olmak şartıyla bir erkek iki kadın gösterinki,onlardan biri yanılırsa diğeri onu düzeltsin ve doğru söylesin.”[3]

Burada ise bir hususiyet durumu söz konusudur.

-“Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün,onları yakalayın,onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin.”[4]

Bu âyet umum kâfirleri ifade etmekle beraber,diğer âyetle bu umumiyet tahsis edilmiştir:”Ve eğer müşriklerden biri senden eman dilerse,Allah’ın kelâmını işitip dinleyinceye kadar ona eman ver,sonra (müslüman olmazsa) onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır.”[5]

Bu hadisde bunu te’yid etmektedir:”İhtiyar kadın ve erkekleri öldürmeyiniz.”

-“Boşanmış kadınlar,bizzat kendileri üç aybaşı hali veya üç temizlik müddeti beklerler.(beklesinler)”[6]

Buradaki Kurû ifadesi müşterek olup,hem temizlik hemde hayız anlamınadır.Ancak Hanefiler Hayız anlamına,Şafiiler ise Temizlik manasına kullanmışlardır.

-2)Bulunulan yere göre yapılacak olan Kıraatlar şunlardır:

a)Cenaze meclisleri ve taziyelerde okunacak olanlar;Bakara.153-157.âyetler.Yasin,Tebareke,Kabre konurkende Yasinin 7 âyeti…

b)Mevlidlerde okunacaklar;Âyete-el Kürsi,Hüvallahullezi…veya Allah’ın isimlerinin geçtiği yerler.

Hak taala bahrinden önce;Bakara.98-136,253.âyetler.Âl-i İmran.84-135 arası veya arasından,171.

Veladet bahrinden önce;Tevbe.128 ve devamı.

Merhabadan önce okunacak;Bakara.151,Âl-i İmran.31-32.

Mi’raç bahrinden önce;İsra 1 ve devamı,Necm.1-18.

c)Cami temeli atıldığında veya açılışda;Tevbe.17-22,Bakara.114-121.

d)Düğün,nişan,nikahlarda;Nisa.4-5,19,A’raf.189-190,Nur.32-34,Rum.21.Ahzab.50,Hucurat.13,Zariyat.49.

e)Hatim ve hafızlık merasimlerinde;Bakara.23-24,Yunus.38…

-3)Kur’anda secde âyetlerinin geçtiği sureler:Ra’d,A’raf,Nahl,İsra,Meryem,Hac,Sad;bu yedisinde açıkca belirtildiğinden dolayı yapılması farzdır.

Furkan,Secde,Fussilet;Bu üçü okunduğunda yapılması vacibdir.Müşrikler bunlar ookunduğunda yüz çevirmişlerdir.

Neml,Necm,İnşikak,Alak;bunlarda yapmak sünnettir.Çünki bunlar okunduğunda peygamberimiz secde yapmışlardır.

-4)Kur’an-ı Kerim üç tarzda okunur;Tertil,Tedvir,Hadr.En uygun olanı tertil üzere okumaktır.Çünki Kur’an-ı kurallarına riayet ederek okumak farz,Kur’an ilimlerini tahsil etmek ise,farzı kifayedir.

-5)Zelletül kari’de denilen namazda Kur’an-ı yanlış okuma durumunda;özellikle iki görüş öne sürülmüştür.Biri,İmam-ı Âzam ve Muhammede göre mânanın bozulması esas alınırken,İmam-ı Yusufa göre,Yanlış okunan kelimenin bir benzerinin Kur’an-da bulunup bulunmaması esas alınır.Mesela İ’rab hataları namazı bozmamakla beraber mânada meydana gelecek bir bozulma namazı bozar.Tıpkı Bakara.124 ve Fatır 28,Tevbe.18.Buralarda olduğu gibi üstünü ötre,ötreyi üstün okumak manayı bozar.

Okunan kelime Kur’anın başka bir yerinde ok vede mana bozulursa namazda bozulur.Yanlış olmakla beraber,başka yerdede bulunmuyor,manada bozulmuyorsaİmam-ı Âzam ve Muhammede göre bozulmaz,İmam-ı Yusufa göre bozulur.Nefes kesilmesinden dolayı veya durulmaması gereken yerde durmadan dolayı namaz bozulmaz.

[1] Bak.Mektubat.B.Said Nursi.105-106,R.N.Kudsi Kaynakları.A.Badıllı.418-419.

[2] Mâide.38.

[3] Bakara.282.

[4] Tevbe.5.

[5] Tevbe.6.

[6] Bakara.228.

-6)Edille-i şer’iyye yani dinin kaynakları dörttür;Kitap-sünnet-icma-kıyas.

-7)Şehadet parmağını kaldırmak,”Tenvirul Ebsar”adlı kitabda geçmektedir.İhtiyar yani yapıp yapmama da seçme durumu kişiye bırakılmıştır.

-8)Cübbe veya boydan bir elbise giymek sünnet olurken;soğuk memleketteki bir insanın kaban veya kürk giymesi sünnetin terki manasında anlaşılmamalıdır.Hasen olan her şey sünnet hudutları içerisindedir.

-9)Aynı sonuca varanların farklı vesile ve yol takib etmeleri neticeyi aynı kılmasından farkları yoktur.Normal namaz kılmayanla,nefsin ve tenbelliğin fetvasıyla dar-ı harb deyip 5 vakit ve cumayı kılmayanlar neticede itiifak etmektedirler.neticeler farklı olsada…

-“Hanefi ekolünün kurucusu Ebu Hanife’nin, uygulanan hukuk sistemi ne olursa olsun müslümanların can ve mal güvenliği içinde bulundukları ve Cuma ve bayram namazı, hac ve kurban gibi toplumsal yönü ağır basan ibadetlerini yerine getirebilme imkanına sahip oldukları ülkeleri Daru’l-Harb olarak isimlendirmemesi ve Şafi’î bilginlerinin bir İslam yurdunun hiçbir zaman Daru’l-Harbe dönüşmeyeceği şeklindeki görüşleri dikkat çekicidir. Ebu Hanife’nin zikrettiğimiz yaklaşımının hem pratik hayata hem de İslam’ın ruhuna daha uygun düştüğü görüşündeyiz. “(Diyanet)

-10)Bilindiği gibi İmam Ebû Hanîfe, adının ilk duyulmaya başladığı dönemlerde –haksız biçimde– kıyası hadislere tercihle itham edilmiştir. Muhtemelen bir hac mevsiminde Medine’ye gittiğinde İmam Muhammed el-Bâkır ile bir araya gelmişlerdi. Söz konusu ithamlar İmam el-Bâkır’ın da kulağına gitmişti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:

– Sen, dedem Hz. Peygamber (s.a.v)’in dinini ve hadislerini kıyasla değiştiriyormuşsun?

– Allah korusun, böyle birşey nasıl olur?

– Belki de böyle birşey yapmışsındır (ki kulağımıza geldi).

– Siz layık olduğunuz makamınıza oturun; ben de bana uygun olan yere oturayım. Zira benim size hürmetim vardır. Hayatında ashabı arasında muhterem olan dedeniz Hz. Peygamber (s.a.v) hürmetine sizlere saygı göstermek hepimizin borcudur. Size üç sorum var; onlara cevap lütfedin.

İlk olarak; kadın mı daha zayıftır, erkek mi?

– Kadın daha zayıftır.

– Kadının mirastaki hissesi kaçtır?

– Erkek iki hisse alır, kadın ise bir.

– Bu, dedeniz Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözü (hadis) değil midir? Eğer ben O’nun dinini bozmuş olsam, kıyasa göre erkeğe bir, kadına iki hisse verirdim. Çünkü kadın zayıftır, kazanç yolları azdır. Erkek ise kuvvetlidir; çok çalışır, çok kazanır; nasıl olsa geçinir. Fakat ben (burada) kıyas yapmıyor, nassla (Kur’an ve Sünnet’le) amel ediyor (ve erkeğe iki, kadına bir hisse veriyor)um. İkinci olarak; Namaz mı daha efdaldir, oruç mu?

– Namaz daha efdaldir.

– Dedeniz Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözü (hadisi) böyledir. Eğer ben O’nun dinini bozmuş olsaydım, kıyasla amel eder ve kadına, hayız durumundan temizlendikten sonra orucunu değil, namazını kaza ettirirdim. Fakat ben kıyasla böyle birşey yapıyor muyum? Üçüncü olarak; idrar mı daha pistir, yoksa meni mi?

– İdrar daha pistir.

– Eğer ben dedeniz Hz. Peygamber (s.a.v)’in dinini kıyaslarımla değiştirmiş olsaydım, kıyasa göre idrardan dolayı gusledilmesi, meniden dolayı ise normal abdest alınması gerektiğini söylerdim. Fakat ben, hadise aykırı bir şekilde şahsi görüşle ve kıyasla amel ederek Hz. Peygamber (s.a.v)’in dinini değiştirmekten Allah’a sığınırım. Böyle birşeyden Allah beni korusun.” [1]

-11)Kuşeyrinin ifadesiyle:”Orucun vücubunun şer’i sebebi,hilalin gözle görülmesi değil, görülebilecek bir konumda ufukta bulunmasıdır.Görme bu bulunuşu bilme vasıtasıdır.Bu bilgiye başka bir yoldan da ulaşılsa,şer’i sebeb gerçekleşmiş olur.”[2]Hilalin farklı yerlerde görülmesi durumunda:”Birbirinden uzak olan yerlerde her beldenin kendi rü’yeti mu’teberdir.”[3]

-12)Niza kazadan iyidir.kaza olup yaralanmaktansa,niza olsun tartışmalı kalsın daha iyidir.Deydimi deymedimi olması,deydiydiden veya kaza olmuş olmaktan daha iyidir.Sabah ve ikindi namazında;güneş doğdumu,battımı,kesin bilgisi yoksa,kılıp oldumu olmadımı durumu,olmadıdan daha iyidir.

Zira kaza yapıp yaralanan bir insan,ölen insandan üstün ve farklıdır.Hayatı gidenle,organları giden bir olur mu?Bunun gibi de;kaza yapanla,kaza yaptı mı yapmadı mı belli olmayan,yapıp yapmadığı şüpheli olan elbetteki evladır.

Hiç olmamış bir namaz olmaktansa kazalı olması veya kaza olmaktansa nizalı olması daha evladır.

-“Kur’an’da vaktinde kılınamayan namazların kaza edilmesi ile ilgili olarak açık bir ifade bulunmamakla birlikte, Hz. Peygamber bizzat kendisi vaktinde kılamadığı namazları kaza etmiş ve ashabına da bunu tavsiye etmiştir: Peygamberimiz Hendek savaşı sırasında harbin şiddetlenmesi nedeniyle ikindi namazını kılamamışlar; bunun üzerine “Bizi ikinde namazından alıkoydular. Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun” demiş ve ikindi namazını akşam ile yatsı arasında kaza etmiştir .[4]

Ayrıca Hayber Fethinden dönerken, bir yerde konakladıklarında gece uyuya kalmışlar ve vaktinde kılamadıkları sabah namazını güneş doğduktan sonra kaza etmişlerdir .[5]

Yine Peygamberimiz “Kim namazı unutursa veya uyuyup kalırsa hatırlayınca onu kılsın” buyurmuş ve “ekımi’s-salâte li zikrî” [6] âyetini delil getirmiştir.[7]

– Hz.Ali-den rivayetle””Üzerinde farz namaz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe Allah’u Teâlâ onun nafile namazlarını kabul etmez.

-13)”Kur’an-ı Kerim’ de beş vakit namaza mücmel olarak işaret eden ayetlerden Taha Süresinin 130 uncu ayetinde:

“…Güneşin doğmasından önce de, batmasın dan önce de Rabbını övgü ile tesbih et. Gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, rızaya ulaşasın.” buyurulmuş; güneşin doğmasından ve batmasından önce , gece saatlerinde ve gündüzün iki ucunda olmak üzere beş ayrı vakitte Cenab-ı hakk’ ı tesbih yani namaz kılmak emredilmiştir.

Bakara Süresinin 238 inci “Namazlara ve ayrıca orta namaza devam edin” mealindeki Ayet-i kerimede “namazlar” anlamındaki “salâvat” kelimesi çoğuldur. Arapça da çoğul üçten başlar. “İki” ye tesniye denir ve ”iki namaz” sözü “salateyn” şeklinde söylenir. Demek oluyor ki, ayetteki ”salavat” sözünden en az üç namaz anlaşılır. Ayrıca bir de “orta namaz” var. Çünkü matuf, matuf aleyhten (üzerine atıf yapılandan) ayrıdır. Bu sebeple “orta namaz”, “namazlar” ifadesine dahil olmadığı gibi, her iki yanında eşit sayı bulunmadığı için, üç namazın arasında yer alacak bir namaza ”orta namaz” denilmesi de mümkün değildir. O halde, ayetteki “salavat” kelimesi, en az dört namazı ifade eder. Orta namaz buna eklendiğinde beş vakit namaz ortaya çıkar. Orta namazın ikindi namazı olduğu bazı hadislerde açıklanmıştır.

Hud süresinin 114’üncü ayetinde ise, “Gündüzün iki ucunda ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl…” buyurulmaktadır.

Ayet-i celilede ”gündüze yakın saatler” anlamındaki “zülef” kelimesi, “zülfe” nin çoğuludur. Yukarıda belirtildiği üzere en az üç adedi ifade eder. demek oluyor ki, bu ayete göre gecenin gündüze yakın saatlerinde, (akşam, yatsı ve sabah namazı olmak üzere) en az üç namaz var. Ayrıca gündüzün iki ucunda da iki vakit var. Böylece bu ayet-i kerimeden de namazın beş vakit olduğu anlaşılmaktadır.

Bunlardan başka Nisa, 4/103. Hud, 11/114; İsra, 17/78; Rum, 30/17-18; Nur, 24/36; Kaf, 50/39-40; Dehr (İnsan) , 76/25-26 ayet.-i kerimelerinde de beş vakit namaza veya vakitlerine mücmel o1arak işaret eden ifadeler bulunmaktadır. Bu mücmel ifade ve işaretler, Rasulüllah ( s.8. ) , in söz ve uygulamalar ile açıklanmış, onun açıkladığı ve uyguladığı şekilde bütün Müslümanlar tarafından ameli uygulama olarak günümüze kadar devam ettirilmiştir. Asr-ı Saadetten beri her asırda Müslümanlar beş vakit namaz kılmış hiç kimse bunun aksini söylememiştir. Bu itibarla “Kur’an’ da beş vakit namazın bulunmadığı iddiasının ilmi hiç bir değeri yoktur.”[8]

-14)Hadis-i şerifte, “Hürriyetine sahip olmayan köle, kadın, çocuk ve hasta .müstesna olmak üzere, cemaatle cuma namazı kılmak, her müslüman üzerinde vacip bir haktır.”[9] buyurulmuştur.

-Hadis:”Namazda erkek saflarının en faziletlisi en önde olanı, fazileti en az olanı ise en arkada bulunanıdır. Kadın safların en faziletlisi ise en arkada kalanı, en az faziletlisi ise en önde olanıdır.”[10] buyurmuştur.

-15)Ashabın ileri gelenlerinden Selman-ı Farisî’nin İranlı hemşehrilerinin isteği üzerine Fatiha Sûresini Farsçaya çevirip onlara gönderdiği bazı kaynaklarda [11]yer almıştır.

Ayrıca bir benzerini ortaya koymak için, insanlar ve cinler bir araya toplanıp birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını ifade eden ayet-i kerime’[12]den de, Kur’an’ın bir benzerinin yapılamayacağı ve bu itibarla tercemesinin Kelamullah sayılamayacağı, o hükümde tutulamayacağı ve dolayısıyle namazda tercemesinin okunamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim, 1926 yılında İstanbul Göztepe Camii İmam-Hatibi Cemal Efendi’nin Cuma namazında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercemesini okumasıyla ilgili olarak İstanbul Müftülüğü’nün 20 Mart 1926 tarih ve 92-93 sayılı yazısı üzerine, altında Atatürk tarafından göreve getirilen ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin imzası bulunan 9 Ramazan 1324/23 Mart 1926 tarih ve 743 numaralı Müşavere Hey’eti kararında:

“Namazda kıraet-i Kur’an bi’l-icma farz ve Kur’an’ın hangi bir lügat ile tercemesine Kur’an itlakı kezalik bi’l-icma gayr-ı caiz ve namazda kıraet-i Kur’an mahallinde terceme-i Kur’an’ın adem-i cevazı da bi’l-umum mezahib fukahasının icmaı ile sabit olduğundan, hilafına mücaseret, namazı vaz’-ı şer’isinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe şekline vaz’ı mutazammın olduğu gibi, beyne’l-müslimin iftirak ve ihtilafa ve memlekette fitne hûdusuna bâis olacağından, fiil-i mezbure mecasereti sabit olan merkum Cemal Efendinin uhdesindeki vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i, emr-i zaruri halini almış olmakla ol vechile tebligat icrası…” denilmiştir. ”

-16) GÜNCEL DİNİ MESELELER İSTİŞARE TOPLANTISI-I

SONUÇ BİLDİRGESİ

18 Mayıs 2002 İSTANBUL

Temel görevi toplumu din konusunda aydınlatmak olan Diyanet İşleri Başkanlığı, kurulduğu günden beri bu görevini en iyi şekilde yerine getirme çabası içinde olmuştur.

Bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerin hızlandırdığı sosyal değişim, geleneksel din anlayışlarını derinden etkilemiş, bir çok meselenin yeniden ele alınmasını zorunlu kılmış ve acil çözüm bekleyen yeni problemler ortaya çıkarmıştır.

Bilimsel yöntemlerle çözümlenmesi gereken bu problemlerin, kamuoyu önünde tartışmaya açılması, sağlıklı çözümlere ulaşmayı engellediği gibi, toplumda zihinsel bir karmaşaya yol açmakta ve halkımızın dini duygularını rencide etmektedir.

Buna bağlı olarak, dinî meselelerin gereksiz bir gerilim konusu olmaktan çıkarılması ve önerilen çözümlerin dinine bağlı halkımızı ikna ve tatmin edebilmesi için, spekülatif beyanlar yerine, hem geleneksel tecrübeyi hem de çağdaş gelişmeleri dikkate alan yöntemlerden hareket edilmesinin bir zorunluluk olduğu açıktır.

Dinî meselelerde görüş açıklanırken bilimsel bir yönteme dayanılması, dinî kaynakların keyfi bir şekilde, “meşrulaştırma aracı” olarak kullanılmasını önlemesinin yanı sıra, halkın genelini tatmin eden çözümlere ulaşmayı mümkün kılacak ve din konusunda marjinal eğilimleri etkisizleştirecektir.

Dinin doğasını, Müslümanların tarihsel tecrübesini ve çağdaş dinî meseleleri akademik disiplinler çerçevesinde inceleyen ilahiyat fakültelerimizin bilgi ve tecrübe birikimi, bu problemlerin üstesinden gelebilecek, hatta diğer İslam ülkelerine örneklik edebilecek bir potansiyele sahiptir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, İstanbul Büyük Tarabya Otelinde 15-18 Mayıs 2002 tarihlerinde Güncel Dinî Meselelerin Çözümü konusunda bu birikimden yararlanmak amacıyla, Din İşleri Yüksek Kurulu üyelerini akademisyenlerle bilimsel bir zeminde buluşturan bir istişare toplantısı düzenlemeyi gerekli görmüş ve gerçekleştirmiştir.

Bu toplantıda, farklı konuları tartışmak üzere;

1. Dinî metinlerin doğru anlaşılıp yorumlanmasında gelenekçi ve modernist yaklaşımlar ve toplumsal yansımaları,

2. Çağdaş dünyada kadın problemleri ile ilgili dini tartışmalar,

3. Hac ibadeti ile ilgili tartışmalar,

4. İbadetler ile ilgili güncel tartışmalar,

adlarıyla oluşturulan 4 ayrı komisyonun yürüttüğü çalışmalar sonucunda, halen yaşanmakta olan bazı problemler pratik çözüme kavuşturulurken, bazılarının çözümü için önemli adımlar atılmıştır. Genel kurulda görüşülerek kabul edilen bu kararlar, din ile evrensel değerler arasında özde bir çatışmanın bulunmadığını ve sosyal değişmenin ortaya çıkardığı problemlerin sağlıklı bir perspektifle çözümlenmesinin mümkün olduğunu göstermektedir.

Bu kararların dini konularda yaşanan zihin karışıklığını gidermesini, toplumsal uzlaşma ve barışın sürdürülmesine katkıda bulunmasını temenni ediyoruz.

Komisyonlarca hazırlanan ve Genel Kurulumuzda görüşülerek kabul edilen kararlar şunlardır:

1. Dinî metinlerin (Kur’an ve hadisler) anlaşılması ve yorumlanmasında izlenen yöntemleri “gelenekçi” ve “modernist” şeklinde ikili bir tasnif içinde ele almak, yönlendirici ve yanıltıcı olabilir. Anlama ve yorumlama konusunda İslam bilginlerince ilk dönemlerden itibaren geliştirilen klasik yöntemlerin yanı sıra, çağdaş yöntemlerden de yararlanılması gerekir.

2. Dinî metinlerin anlaşılması ve yorumlanmasının çok yönlü faaliyetler olduğu göz önünde bulundurularak, bu konunun özel bir proje olarak ele alınıp, farklı bakış açılarının tartışılacağı ihtisas toplantılarının yapılması ve ikinci istişare toplantısının bundan sonra gerçekleştirilmesi yararlı olacaktır.

Söz konusu ihtisas toplantılarında özellikle aşağıdaki konuların tebliğ ve müzakere hazırlığı yapılarak ele alınması uygun bulunmuştur:

a) Anlama ve yorumlama,

b) Tarihsellik,

c) Dil,

d) Klasik yöntemin sorunları,

e) Talil-taabbüd ayırımı ve sınırları,

f) Hz. Peygamber’in dindeki konumu,

g) Akıl-vahiy ilişkisi,

h) Din-toplum ilişkisi,

ı) Din-bilim ilişkisi.

3. Dinî metinlerin anlaşılmasında ve yorumlanmasında öznellik belli ölçüde kaçınılmaz ise de, metinlerin lafzi delaleti, İslam toplumlarının tarihsel tecrübesi ve bu tecrübenin ana gövdesini oluşturan icmâ anlayışı, bu öznelliği en aza indiren unsurlar olarak görülmelidir.

4. Dinî konularda yapılan açıklamalarda ve özellikle kamuoyu önünde cereyan eden tartışmalarda şu noktaların gözönünde bulundurulması yararlı olacaktır:

a) Kur’an ve hadislere anlam verirken ‘metne sadakat’ ilkesine riayet edilmesi,

b) Dile getirilen görüş ve çözüm önerilerinin birer kişisel yorum olduğu ve başka görüşlerin de teorik olarak doğruluk imkanına sahip bulunduğu belirtilmek suretiyle, herhangi bir yorumun mutlak hakikat olarak algılanmasına yol açacak üsluplardan kaçınılması ve muhataba tercih imkanı ve hareket alanı bırakılması,

c) İslam’ın temel kaynağının sadece Kur’an olduğu, Sünnet’in kaynak değeri taşımadığı izlenimine yol açacak üslup ve söylemlerden kaçınılması.

5. Klasik dinî kaynaklar Müslümanların tarihsel süreçte dinî metin ve meseleler etrafında geliştirdikleri zengin bir birikimi yansıtır. Bunlar gerek müelliflerinin bakış açılarını gerekse yazıldıkları döneme kadarki ilmî mirası yansıtmaları, ayrıca İslam’ın tarihsel tecrübesinin bir kesitini teşkil etmeleri yönüyle büyük bir önem taşırlar. Bununla birlikte, bu klasik kaynakların günümüz dinî problemlerinin çözümünde tek belirleyici kaynak olarak görülmesinin yetersiz olabileceği gibi, bunlar göz ardı edilerek doğrudan Kur’an’dan ve hadislerden çözüm üretilmesi de teorik ve pratik açıdan bazı olumsuzluklar taşıyacaktadır.

6. Klasik kaynaklarda dinî hükümlerin örneklendirilmesi ve günlük hayata uyarlanması tarzında yer alan olay ve yargılar, büyük ölçüde bunların telif edildiği dönemin ilmî ve kültürel birikiminin ürünüdür. Bu örnek olay ve yargıları, İslam’ın temel öğretisinin bir parçası olarak algılamak da, bunlardan seçilen olumsuz örnekleri günümüz anlayış ve bilgi düzeyi ile karşı karşıya getirerek onları peşinen mahkum etmek de isabetli değildir.

7. Dinî hükümlerin zaman ve mekan bağlamında değişmesi, temel itikat ve ahlak esaslarında ve ibadetlere ilişkin dinî metinlerin açık hükümlerinde söz konusu olmayıp, genelde ibadetlerin ifasının içtihada açık ayrıntı ve şartlarında ve formel hukuki hükümlerde gündeme gelmekte ve gerek izlenen yönteme gerekse çağın bu alandaki mevcut telakki ve uygulamasının etkisine bağlı olarak farklı eğilimler ortaya çıkmaktadır.

8. Din ve değişme konusu bazı münferit örneklere indirgenerek bu örneklerden hareketle genellemelere gidilmesi, dinle çağdaş değerler arasında çatışma olduğu izlenimi yaratmakta, Kur’an ve Sünnet’in sağlıklı anlaşılmasını önlemekte ve bunların asli işlevi olan hidayet kaynağı olma vasfını önemli ölçüde gölgelemektedir.

9. Dinî hükümlerde amaç-araç (makâsıd-vesâil) ayırımı, bunlarla gözetilen maslahatlar, kamu yararı düşüncesi, ictihat yöntemleri, hükümlerin konuluş gerekçesinin bilinip bilinemeyeceğine ilişkin ölçütler, tarihsel ve metinsel bağlam gibi hususların dikkatle incelenmesi, günümüzde dinî hükümlerin ne ölçüde ve ne yönde değişebileceği tartışmasına ciddî boyutta katkılar sağlayacaktır.

10. Toplumun dinî nitelikli sorunlarını tespit etmek ve çağdaş ihtiyaçlara cevap verecek yeni yorumlara dayanak oluşturmak üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde, veri tabanları oluşturacak ve gerekli istatistik çalışmaları yapacak bir araştırma merkezinin kurulması yararlı olacaktır.

11. “Kadın problemi”, sadece günümüzün değil, insanlık tarihinin temel bir sorunudur. Özü itibariyle dinler bu sorunu hak ve adalet ölçüleri çerçevesinde çözmek için önemli düzenlemeler getirmişlerdir. İslâm dininin getirdiği esaslar bu açıdan özel bir öneme sahiptir. Ancak erkek egemen toplum yapıları, dinlerin getirdiği bu iyileştirmeleri kabullenmekte zorlanmış, zaman içerisinde bunu tersine çevirecek bir arayış içine girmiştir. Hatta, kadın aleyhtarı düşünce zaman zaman dinî bir kisveye bürünmüştür.

12. İslâm’ın temel kaynaklarına (Kitap ve sünnet) göre, kadın ve erkek eşit ve birbirini tamamlayan varlıklardır. Gerek ontolojik olarak, gerekse dinî sorumluluk, hukukî ehliyet, temel hak ve hürriyetler bakımından ilkesel bazda kadın erkek ayrımı söz konusu değildir. Ancak kadının konumunun belirlenmesinde, bu ilkesel esasların yanı sıra, İslâm’ın doğup geliştiği toplumlardaki sosyal ve kültürel çevre, özellikle ataerkil aile yapısı etkili olmuştur. Bu durum, İslâm toplumlarında farklı kadın anlayışlarının ortaya çıkmasının da sebebidir.

13. Kadın ile ilgili Kur’an ayetlerini anlamada ve yorumlamada, ayetlerin sosyo-kültürel nüzul süreci ve literal (lafzî) anlamının yanı sıra hangi gayelerin esas alındığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca, kadının sosyal ve hukuki statüsü konusunda daha ileri adımlar atılması Kur’an’ın ruhuna aykırı değildir. Bunun yanı sıra Kur’an-ı Kerim’in ana ilkeleri ve Hz. Peygamber’in kadın ile ilgili genel tavır ve prensipleri ışığında, cinsiyet ayırımını çağrıştıran, kadını kadın olduğu için aşağılayan ve temel hak ve hürriyetlerden mahrum bırakan bütün haber ve rivayetlerin ya özünden saptırılmış ya da uydurma olduğu dikkate alınmalıdır. Söz konusu uydurma haber ve rivayetlerden dolayı, İslâm dinini ve Peygamberini suçlama ilmî ve ahlakî değildir.

14. Yukarıda ifade edilen kadın ile ilgili bütün yanlış düşünce ve telakkilerin ortadan kaldırılması sağlıklı bir eğitime bağlıdır. Nitekim Cumhuriyetimizin ve çağdaşlaşma konseptinin temel hedeflerinden biri, kadının aile ve toplum içindeki statüsünün yükseltilmesidir. Bu hedefe ulaşabilmek, kız çocukların ve kadınların eğitim ve çalışma haklarının güvence altına alınmasına; fırsat ve imkan eşitliğinden tam olarak yararlandırılmalarına; olumlu ayrımcılık yöntemleriyle teşvik edilmelerine bağlıdır. Bu sebeple kız çocukları ve kadınların, eğitim ve çalışma olanaklarını kısıtlayan, engelleyen ya da engelleme ve kısıtlama ihtimali taşıyan anlayış ve uygulamalar yeniden gözden geçirilmeli ve gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

15. Evlenme İslâm kültüründe tarafların hür iradeleriyle oluşan bir sözleşme olarak düzenlenmiştir. Şahitler huzurunda yapılması gibi aleniyeti sağlayan şekil şartları dışında özel bir merasimi gerektirmez. Halk arasında dinî nikah olarak bilinen uygulama, Türkiye’ye özgü tarihi, dinî ve hukukî şartların ürünüdür. Ancak, eşlerin evlilikten doğan haklarının zayi olmaması açısından, bu uygulamanın resmî nikahtan sonra yapılması tavsiyeye değer bulunmuştur.

16. Evlilik birliğinin devamı asıl gaye olmakla birlikte İslâm dini, eşlerin, birbirleri ile uyuşamadığı ve ayrılmanın zaruret haline geldiği durumlarda, Kur’an ve Hz. Peygamber’in gözettiği amaçlar ve hukukî süreç dikkate alınarak bu birliği sona erdirme haklarının bulunduğunu kabul eder.

17. Müslüman hanımların gayrimüslim erkeklerle evliliği konusunun daha detaylı incelenerek bir sonraki istişare toplantısında görüşülmesi uygun olacaktır.

18. Şahitlik konusunda, borçlanma ayetinde belirtilen ve dönemin şartları ışığında, kadınların ticarî faaliyetlerdeki pasif rolünden kaynaklanan farklılık, genel düzenleme içermez; ilgili diğer ayetler bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bu sebeple, borçlanma ayetindeki farklılığın, kadınların zihinsel eksikliğinin sonucu olarak gösterilmesi kabul edilemez.

19. Miras paylaşımında kadınların payının erkeklere nispetle genel olarak farklı düzenlenmesi, erkeğin çeşitli alanlardaki mali sorumluluğunun kadına nispetle daha ağır olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Öte yandan, kadının ihtiyacının daha fazla olduğu veya erkeğin mali sorumluluğun daha az bulunduğu durumlarda, karşılıklı rıza ile bu paylaşım daha farklı bir şekilde yapılabilir.

20. Kadınların özel hallerinde, namaz yükümlülüğünden muaf tutulmaları, onların temiz olmamaları sebebiyle değil, psikolojik ve fizyolojik yüklerini hafifletme düşüncesiyledir. Ancak kadınlar, bu gibi durumlarda, Kur’an okuyabilecekleri gibi mescitlere de girebilirler. Çoğunluk bilginler karşı olmakla birlikte, bazı bilginlerce tavaf yapabilecekleri de ifade edilmiştir.

21. Kadınlar, günlük namazlara, bayram, Cuma ve cenaze namazlarında cemaate iştirak edebilirler. Hz. Peygamber dönemindeki uygulama dikkate alarak, Cuma ve Bayram namazlarının kadın ve çocuklar için özendirilmesi gerekir.

22. Nisa 34. ayetinde geçen “kavvam” ifadesi erkeklere hak ve sorumluluk yüklemektedir. Ayetin literal (lafzî) anlamı konusunda farklı görüşler olmakla birlikte, söz konusu ayetin, bugün de yaygın olarak görülen aile içi şiddete dayanak yapılamayacağı, aksine kadınlara yönelik davranış biçiminin belirlenmesinde Hz. Peygamber’in uygulamasının örnek alınması gerektiği özenle vurgulanmıştır.

23. Konu ile ilgili ayetlerin bütünlüğü ve Hz. Peygamberin sünneti gözönünde bulundurulduğunda hac: “bilinen aylarda” yani Şevval, Zilkade ve Zilhicce ayları içerisinde vakfesi Zilhiccenin 9. gününde olmak üzere yılda bir defa yapılabilen bir ibadettir.

24. Hac ibadeti ile mükellef olanlar bu ibadeti istedikleri yılda yapabilirler. Can ve mal güvenliğinin ciddi bir şekilde tehlikeye düşmesi dışında hac ibadeti engellenmemelidir. Kaldı ki, can ve mal tehlikesi halinde bu mükellefiyet, tehlike devam ettiği sürece ertelenir.

25. Hac ve umre niyetiyle doğrudan Mekke’ye gidildiği takdirde, “Hill” bölgesi içinde kalan Cidde’de ihrama girilemez.

26. İhram yasaklarının ihlali durumunda öngörülen cezalarda, İslam bilginlerinin farklı görüşleri göz önünde bulundurularak, kolaylık ilkesine riayet edilmelidir.

27. Müzdelife vakfesinin, bayram gecesi gece yarısından itibaren güneşin doğuşuna kadarki süre içerisinde yapılabileceği görüşü benimsenmiştir.

28. Hz. Peygamberin uygulaması ile sabit olan Cemerat’a taş atmanın haccın menasikinden olduğu bilinmeli ve taş atmanın günü ve zamanı konusunda da İslâm bilginlerinin uygulamayı kolaylaştırıcı görüşlerinden istifade edilmelidir.

29. Ayetler, hac ve umre ile ilgili kurbanların (hedy) Harem bölgesinde kesilmesi gerektiğini açıkça ifade etmektedir. Dolayısıyla niyet edilen haccın çeşidi kurban kesmeyi gerektiriyorsa bu kurbanlar sadece Harem bölgesinde kesilir.

30. Hac’dan önce veya sonra Medine’de Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret etmek ve Mescid-i Nebevi’de 40 vakit namaz kılmak haccın menasikinden değildir. Ancak hacca giden bir kişinin Hz. Peygamberin kabrini ziyaret edip imkanlar ölçüsünde Mescid-i Nebevi’de namaz kılması da uygun bir davranıştır.

31. Haccın yanında ömürde bir kez umre yapmanın da farz olduğunu söyleyen görüş kabul edilmemiş, bunun müekked bir sünnet olduğu görüşü benimsenmiştir.

32. Hac menasiki, mümkün olan en kısa süreye indirilmelidir. Bu durum, maliyetleri düşüreceği gibi kurban kesmeyi gerektiremeyen İfrad Haccı’na da özendirici olacaktır. 33. İlmi bir komisyon tarafından biri görevlilere, diğeri hacılara yönelik olmak üzere anlaşılır bir Türkçe ile ihtilafların en aza indirgendiği fotoğraf, harita ve kroki gibi görsel unsurlarla desteklenen fıkhi boyutunun yanısıra haccın tarihi ahlaki kültürel boyutlarının da ele alındığı teorik ve pratik bilgileri içeren iki ayrı kitap hazırlanmalıdır.Benzer bir çalışmanın video kaseti ve CD şeklinde de hazırlatılması cihetine gidilmelidir.

34. Hac menasiki esnasında ortaya çıkan çeşitli aksaklık ve ihtiyaçların giderilmesi için İslam ülkelerinin katılacağı bir hac şurası düzenlenmesinin faydalı olacağı kanaatine varılmıştır.

35. Kur’an-ı Kerim’in değişik dillere çevrilmesi ve anlaşılır tefsirlerinin yapılmasına büyük ihtiyaç vardır. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, hiçbir tercüme, aslının yerini tutamaz ve her bakımdan aslına tam bir uygunluk arz etmez. Çevirisine Kur’an denilemeyeceği ve o çevirinin Kur’an hükmünde olmadığı konusunda İslam bilginleri görüş birliği içerisindedir.

Namazda kıraat, hem Kur’an’ın belirlemeleri hem de Hz. Peygamberin açıklama ve örnekleriyle kesin ve sabit bir farz olup, kendi özgün dilinde okunmasıyla yerine getirilebilecek bir rükündür. Herkesin konuştuğu veya dilediği dilde kıraat farzını yerine getirmesi halinde, bir çok kargaşanın, çekişmenin ve bölünmenin ortaya çıkacağı açıktır. Böyle bir uygulama, beraberliği zedeleyeceği, toplumsal bütünlüğü bozacağı, ibadetlerden beklenen asıl amacı ortadan kaldıracağı için de mahzurludur. Fakat namazın ihmal ve tehir edilemeyeceği dikkate alınarak, Kur’an’ın asli lafzını okuyamayanların, öğreninceye kadar tek başına namaz kılarken mealiyle kılması mümkündür.

Dua ise, kulun doğrudan Yaratıcısına sığınıp ondan istekte bulunması demek olduğundan, bunun herkesin kendi diliyle yapılmasından daha tabii bir şey olamaz.

36. Ezan İslam’ın değişmez bir simgesidir. Dünyanın neresinde olursa olsun, Müslüman varlığının ve kimliğinin bir göstergesidir. Özgün dilinde okunması konusunda 15 asırlık bir gelenek ve bir ittifak söz konusudur. Ezanın asıl amacı, vaktin girdiğini bildirip namaza davet olduğundan değişik dilleri konuşan Müslümanların hepsine bu davetin ulaştırılması, ancak yine hepsinin ortak bilincine hitap etmekle olur ki, bunun yolu da bilinen asli lafızlarıyla okunmasından geçer.

37. Namazın günde 5 vakit oluşu Kur’an, Sünnet ve Müslümanların ittifakı ile sabittir.

Bununla birlikte Hz. Peygamber’in bazı uygulamaları sefer halinde öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının hem takdim hem de tehir biçiminde (birini diğerinin vaktinde) cem edilerek bir arada kılınabileceğini göstermektedir. Hz. Peygamberin mukim iken de bazen cem yaptığına dair rivayetler ve sahabe yorumları bir bütün halinde değerlendirildiğinde bunun sebepsiz olmadığı, alışkanlık haline getirilmemek kaydıyla dinen geçerli bir mazerete dayandığı anlaşılmaktadır.

38. Meşruiyyetini Kur’an ve sünnetten alan kurban ibadeti, Ebu Hanife’ye göre vacip; İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre ise sünnettir.

Ancak bir ibadetin farz olmayışı, onu ibadet olmaktan çıkarmayacağı gibi, ifa şeklinin değiştirilmesini de gerektirmez. Bu itibarla, kurban kesmek yerine bedelinin tasadduk edilmesi, bu ibadetin yerine geçmez.

Kurbanların İslam’ın öngördüğü temel şartlara uyularak, çevre temizliğine gereken duyarlılığı göstererek kesilmesi esastır. İhtiyaç halinde kesim esnasında, canlı olarak kesmek kaydıyla, kurbanlık hayvanın uygun tekniklerle bayıltılmasında bir sakınca yoktur.

39. Fıtır sadakasının belirlenmesinde, bir kişinin ortalama bir günlük normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktarı ölçü olarak alınmalıdır.

Zekat nisabının belirlenmesinde ise, Hz. Peygamberin belirlediği miktarların aynen korunması veya asgari geçim ve benzeri endekslerin dikkate alınması şeklinde görüşler bulunmakla birlikte, geniş ve çok boyutlu olduğundan, konunun daha sonra düzenlenecek istişare toplantısında etraflıca müzakere edilmesi benimsenmiştir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.Mehmet Nuri YILMAZ.Divan Başkanı

Prof. Dr. Ali TOKSARI,Divan Başkan Yardımcısı, Doç. Dr. Şamil DAĞCI,Divan Başkan Yardımcısı,Prof. Dr. Mehmet AYDIN,Sekreter, Prof. Dr. Hamza AKTAN,Sekreter,Prof. Dr. Mehmet ERKAL,Sekreter, Prof. Dr. Celal KIRCA,Sekreter,Recep AKAKUŞ,Üye, Prof. Dr. Salih AKDEMİRÜyeAli AKINÜye Doç. Dr. Ali AKPINARÜyeProf. Dr. Hamza AKTANÜye Yusuf ALTAŞÜyeMehmet ALTUNKAYAÜye Prof. Dr. Yunus APAYDINÜyeFahrettin AŞIK,Üye Prof. Dr. Fahrettin ATARÜyeProf. Dr. Ali Osman ATEŞÜye(Toplantıya Katılmadı) Prof. Dr. Süleyman ATEŞ,ÜyeAbdullah AYANÜye Prof. Dr. M. Akif AYDINÜyeProf. Dr. Mehmet AYDINÜye Dr. Ali Arslan AYDIN,ÜyeDoç. Dr. Ali BAKKALÜye Prof. Dr. Mustafa BAKTIRÜyeProf. Dr. Ali BARDAKOĞLUÜye Doç. Dr. Abdülaziz BAYINDIRÜyeProf. Dr. Bayraktar BAYRAKLIÜye Prof. Dr. Mehmet BAYRAKTARÜyeProf. Dr. İ. Lütfi ÇAKAN,Üye Rıdvan ÇAKIRÜyeProf. Dr. Orhan ÇEKERÜye Hüseyin ÇINARÜyeYaşar ÇOLAKÜye Doç. Dr. Şamil DAĞCI,ÜyeDoç Dr. Nihat DALGINÜye Dr. Lüfti DOĞANÜyeProf. Dr. Hamdi DÖNDÜRENÜye Prof. Dr. İ. Kafi DÖNMEZ,ÜyeProf. Dr. Ömer DUMLUÜye Doç. Dr. Hasan ELİKÜyeDr. Sadık ERASLANÜye Prof. Dr. Mehmet ERDOĞANÜyeProf. Dr. Mehmet ERKALÜye Prof. Dr. İsmet ERSÖZÜyeDoç. Dr. Bünyamin ERULÜye Prof. Dr. Osman ESKİCİOĞLU ÜyeProf. Dr. Hüsnü EZBERBODURÜye Prof. Dr. Ethem Ruhi FIĞLALIÜye(Toplantıya Katılmadı)

Doç. Dr. H. Tekin GÖKMENOĞLUÜye Halil GÜNENÇÜyeDoç. Dr. Mehmet GÖRMEZÜye Prof. Dr. Beşir GÖZÜBENLİÜyeProf. Dr. Mevlüt GÜNGÖRÜye Prof. Dr. Hüseyin HATEMİÜye(Toplantıya Katılmadı)Prof. Dr. Nasuhi Ünal KARAARSLANÜye Doç. Dr. İsmail KARAGÖZÜyeM. Zeki KARAKAYAÜye Prof. Dr. Hayrettin KARAMANÜyeDoç. Dr. Fikret KARAMANÜye Doç. Dr. Mualla KAVUNCUÜye Dr. Hüseyin KAYAPINAR,ÜyeMehmet KESKİNÜyeDoç. Dr. M.Fatih KESLERÜye Prof. Dr. Sadık KILIÇÜyeProf. Dr. M. Hayri KIRBAŞOĞLU,Üye Prof. Dr. Celal KIRCAÜyeMehmet Kaya KURTÜye Prof. Dr. Mehmet MAKSUDOĞLUÜyeNecmettin NURSAÇANÜye Prof. Dr. Hasan ONATÜyeDoç Dr. Salim ÖĞÜTÜye Dr. Fatma ÖMEROĞLUÜyeDoç. Dr. M. Emin ÖZAFŞARÜye Şükrü ÖZBUĞDAYÜyeHarun ÖZDEMİRCİÜye Doç.Dr. Talip ÖZDEŞÜyeDoç. Dr. Ömer ÖZSOY,Üye Prof. Dr. Y. Nuri ÖZTÜRKÜyeDr. İbrahim PAÇACIÜye Prof. Dr. Selahattin POLATÜyeProf. Dr. Bilal SAKLAN,Üye Prof. Dr. Kemal SANDIKÇI ÜyeProf. Dr. Ekrem SARIKÇIOĞLUÜye Prof. Dr. Rıza SAVAŞÜyeMehmet SAVAŞ,Üye Doç. Dr. Necdet SUBAŞIÜyeAyşe SUCUÜye Dr. Muzaffer ŞAHİNÜyeDr.Hidayet ŞEFKATLİ TUKSALÜye Prof. Dr. Mehmet ŞENERÜyeNecati Tayyar TAŞÜye Prof. Dr. Ali TOKSARIÜyeProf. Dr. Bekir TOPALOĞLUÜye Prof. Dr. Salih TUĞÜyeProf. Dr. Şahin UÇARÜye Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞÜye Doç. Dr. Serpil Sancar UŞURÜye(Toplantıya Katılmadı) Prof. Dr. İsmail Hakkı ÜNALÜyeYrd. Doç. Dr. A. Kerim ÜNALANÜye Mustafa VARLIÜyeProf. Dr. İsmail YAKITÜye Doç. Dr. Ahmet YAMANÜyeProf. Dr. Y. Vehbi YAVUZÜye Mehmet YAVUZÜyeProf. Dr. Davut YAYLALIÜye Prof. Dr. Celal YENİÇERİÜyeProf. Dr. Ali YILMAZÜye Prof. Dr. Osman ZÜMRÜTÜyeDoç. Dr. Halil ALTUNTAŞÜye(Toplantıya Katılmadı) Prof. Dr. Mualla SELÇUKÜyeToplantıya Katılmadı)

-17)Milli gazeteden Ebubekir Sifil 9-7-2002-deki yazısında;”İslâm hukuku ve Osmanlı”yazısında herkesin aynı görüşte bulunurken,Prof.Ali Bardakoğlu-nun -aykırı- olan yazısına atıfta bulunarak,Bardakoğlu-nun makalesi olan;”Osmanlı hukukunun Şer’iliği üzerine”adlı makalesini delil getirirerek orada -Osmanlı hukukunun şer’i olmadığı yönünde beyanda bulunduğunu delil getirir.Aslında A.Bardakoğlu Hüseyin Atay-la beraber yıllardan beri aynı yollarda aynı -aykırı- oyunları oynarlar.

Nitekim 1984 yılında son sınıf öğrencilerine konferans vermek üzere Ankara İlahiyattan Hüseyin Atay davet edilir.Ancak bir önemli şartla;Kimse soru sormayacak,diğer bir ifadeyle kuzu kuzu itiraz etmeden dinleyecek.Ancak konuşmasını bir süre sürdüren H.Atay içerisindekileri kusmaya başladı.İmam-ı Nevevi gibi bilmem ne heriflerin yüzünden insanların hazıra konarak araştırma yapamadıklarını diyerek hakarete başlayınca;Ben parmak kaldırarak ayağa kalkıp konuşmaya çalışınca başta Ali bardakoğlu engel olmaya,konuşturmamaya başladı.Hadis hocamız Selahaddin Polat oda dayanamayıp konuşmaya çalışınca konuşturulmadı,giriş ve çıkışlarda zaten yasaktı,birkaç saat böylece tek taraflı konuşan Hüseyin Atay’a Ali Bardakoğlu’da Hâmilikte bulunmuş oldu.

Hüseyin Atay-ın aykırı konuşmasında kimseyi konuşturmayıp engel olmasıyla birlikte,sınıfta ısrarla içtihat kapısının mutlak olarak açık olup herhangi bir şartın söz konusu olmadığını savunan Ali Bardakoğlu’na sınıfta bir gün kalkarak;İçtihad kapısının açık olduğunu,ancak oraya girmenin bazı şartlarının ve manilerin olduğunu söyleyip anlatmam üzerine kızaran sayın hocamız,içerisinde gizlediği hesabını yazılılarda göstermişti.Aynı zamanda bunlarıda unutmayan birisidir.Öyleki kendim yardımcı olup çalıştırdığım kimseler iyi not alırken,bizimki düşük gelmeye başladı.Her ne ise…

-18)Usulsüz vusül olmaz.

-19)Rasulullah kendisinden fetva isteyenlere fetva verirken bazende fetva vermez,vicdanına danışmasını söylerdi.Sâlim bir vicdan en iyi müftüdür.

Hadisde;”Fetvayı kalbinden iste”[13]veya kalbindeki müftüye danış,buyurulur.

-20)Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, 3 Şubat 1993 tarihli kararının sonunda, âyet ve hadislere dayanarak şu husus açıkça belirtilir: “Kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik câiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri; başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin, Kitap (Kur’ân), Sünnet (Peygamberimizin hadisleri ve yaşayışı) ve İslâm âlimlerinin ittifakı ile sâbit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dinî bir vecîbedir.”

-21) “Hz. Ömer’in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer’in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)’ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal’acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer’in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).

***İlk vakıf olayı onun kendi malını vakfetmesiyle başlamıştır.

***Hz.Ömer ilk İfta Mahkemelerini kurmuştu.

-22) Yedi kıraat imamı:1-İbni Kesir-Mekkede.2-Nafi.Medinede. 3- İbni Amir.Şamda. 4- Ebu Amr.Basrada. 5-Hamza.Kufede. 6-Kisa-i.Kufede. 7-Asım.Kufede.Asımın ravisi Ebu Ömer Hafs bin Süleyman.H.180./M.796.[14]

Kıraatı Seb’adan sonra 3 meşhur kıraat gelir ki onlarda;1-Ebu Cafer Yezid Medeni.(H.132/M.749) 2-Yakub bin İshak.(H.205/M.820) 3-Ebu Halef bin Hişam.(H.229/M.746)(Age.72.)

-23)Ölen insanlar hürmeten toprağa gömülürler.Topraktan yaratılan insanlar yine toprağa verilirler.Mevlânaya;Ölüleri tabutla mı gömelim yoksa kefenlemi gömelim?dediklerinde Mevlâna;Çocuk annesine mi verilir yoksa kardeşine mi verilir?Ağaçtan olan tabut kardeşi iken,toprak annesi olup,annesinin sinesine verilir,diye cevab verir.

-24) Mekki, Medeni Âyetler:

Mekki, Medeni

Mekki

Medeni

1

Fâtiha

7

2

Bakara

286

3

Âl-i İmrân

200

4

Nisâ

176

5

Mâide

120

6

En’âm

165

7

A’râf

206

8

Enfâl

75

9

Tevbe

129

10

Yunus

109

11

Hûd

123

12

Yusuf

111

13

Ra’d

43

14

İbrahim

52

15

Hicr

99

16

Nahl

128

17

İsrâ

111

18

Kehf

110

19

Meryem

98

20

Tâ-Hâ

135

21

Enbiyâ

112

22

Hac

78

23

Mü’minûn

118

24

Nûr

64

25

Furkan

77

26

Şuarâ

227

27

Neml

93

28

Kasas

88

29

Ankebût

69

30

Rûm

60

31

Lokman

34

32

Secde

30

33

Ahzâb

73

34

Sebe’

54

35

Fâtır

45

36

Yâsîn

83

37

Sâffât

182

38

Sâd

88

39

Zümer

75

40

Gafir

85

41

Fussilet

54

42

Şûrâ

53

43

Zuhruf

89

44

Duhân

59

45

Câsiye

37

46

Ahkaf

35

47

Muhammed

38

48

Fetih

29

49

Hucurât

18

50

Kaf

45

51

Zâriyât

60

52

Tûr

49

53

Necm

62

54

Kamer

55

55

Rahmân

78

56

Vâkıa

96

57

Hadîd

29

58

Mücâdele

22

59

Haşr

24

60

Mümtehine

13

61

Saff

14

62

Cum’a

11

63

Münâfikûn

11

64

Teğâbün

18

65

Talâk

12

66

Tahrîm

12

67

Mülk

30

68

Kalem

52

69

Hâkka

52

70

Meâric

44

71

Nuh

28

72

Cin

28

73

Müzzemmil

20

74

Müddessir

56

75

Kıyamet

40

76

İnsan

31

77

Mürselât

50

78

Nebe’

40

79

Nâziât

46

80

Abese

42

81

Tekvîr

29

82

İnfitâr

19

83

Mutaffifîn

36

84

İnşikak

25

85

Bürûc

22

86

Târık

17

87

A’lâ

19

88

Gaşiye

26

89

Fecr

30

90

Beled

20

91

Şems

15

92

Leyl

21

93

Duhâ

11

94

İnşirâh

8

95

Tîn

8

96

Alak

19

97

Kadir

5

98

Beyyine

8

99

Zilzâl

8

100

Âdiyât

11

101

Kâria

11

102

Tekâsür

8

103

Asr

3

104

Hümeze

9

105

Fil

5

106

Kureyş

4

107

Mâûn

7

108

Kevser

3

109

Kâfirûn

6

110

Nasr

3

111

Tebbet

5

112

İhlâs

4

113

Felak

5

114

Nâs

6

Mekki

Mekki, Medeni

Mekki

Medeni

1

Fâtiha

7

6

En’âm

165

7

A’râf

206

10

Yunus

109

11

Hûd

123

12

Yusuf

111

14

İbrahim

52

15

Hicr

99

16

Nahl

128

17

İsrâ

111

18

Kehf

110

19

Meryem

98

20

Tâ-Hâ

135

21

Enbiyâ

112

23

Mü’minûn

118

25

Furkan

77

26

Şuarâ

227

27

Neml

93

28

Kasas

88

29

Ankebût

69

30

Rûm

60

31

Lokman

34

32

Secde

30

34

Sebe’

54

35

Fâtır

45

36

Yâsîn

83

37

As-Sâffât

182

38

Sâd

88

39

Zümer

75

40

Mü’min

85

41

Fussilet

54

42

Şûrâ

53

43

Zuhruf

89

44

Duhân

59

45

Câsiye

37

46

Ahkaf

35

50

Kaf

45

51

Zâriyât

60

52

Tûr

49

53

Necm

62

54

Kamer

55

56

Vâkıa

96

67

Mülk

30

68

Kalem

52

69

Hâkka

52

70

Meâric

44

71

Nuh

28

72

Cin

28

73

Müzzemmil

20

74

Müddessir

56

75

Kıyamet

40

77

Mürselât

50

78

Nebe’

40

79

Nâziât

46

80

Abese

42

81

Tekvîr

29

82

İnfitâr

19

83

Mutaffifîn

36

84

İnşikak

25

85

Bürûc

22

86

Târık

17

87

A’lâ

19

88

Gaşiye

26

89

Fecr

30

90

Beled

20

91

Şems

15

92

Leyl

21

93

Duhâ

11

94

İnşirâh

8

95

Tîn

8

96

Alak

19

97

Kadir

5

100

Âdiyât

11

101

Kâria

11

102

Tekâsür

8

103

Asr

3

104

Hümeze

9

105

Fil

5

106

Kurey

4

107

Mâûn

7

108

Kevser

3

109

Kâfirûn

6

111

Tebbet

5

112

İhlâs

4

113

Felak

5

114

Nâs

6

Medeni

Mekki, Medeni

Mekki

Medeni

2

Bakara

286

3

Âl-i İmrân

200

4

Nisâ

176

5

Mâide

120

8

Enfâl

75

9

Tevbe

129

13

Ra’d

43

22

Hac

78

24

Nûr

64

33

Ahzâb

73

47

Muhammed

38

48

Fetih

29

49

Hucurât

18

55

Rahmân

78

57

Hadîd

29

58

Mücâdele

22

59

Haşr

24

60

Mümtehine

13

61

As-Saff

14

62

Cum’a

11

63

Münâfikûn

11

64

Teğâbün

18

65

Talâk

12

66

Tahrîm

12

76

İnsan

31

98

Beyyine

8

99

Zilzâl

8

110

Nasr

3

-25)İbni Abbas;Ya eyyühennas ile Mekke ehline,Ya eyyühellezine Amenu ile Medine ehline hitab edildiğini söyler.[15]

-26) Ya eyyühennebiyyü iza tallaktümünnisae;[16]Cahiliye döneminde talak bilinir mi?dedi. İbni Abbas;Evet,bilinirdi. Bain olarak üç talak vardı,diyerek Beni Kays bin Sa’lebelerden Aşa-nın bu husustaki beyitlerini okudu.

-27)”Ve kendinizi öldürmeyiniz.”[17]İntihar edene cennet haram kılınmıştır.Kendisini ne ile öldürmüşse,o şekilde cehennemde ebedi olarak cezalandırılır.Kebairden sayılmıştır.[18]

-28) Bizden öncekilere ganimet haram idi.,Enfal suresi ile helal kılındı ve sonra Hums ile enfal neshedildi..”…Bilin ki,ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a,Resulüne,O’nun akrabalarına,yetimlere,yoksullara ve (harçlıksız kalmış) yolcuya aitti.rAllah her şeye hakkıyla kadirdir.”[19] Hadisde:”Allah bizim zaaf ve acizliğimize binaen,bizden öncekilerden herhangi birine helal kılmadığı ganimetleri bize helal kıldı.”[20]

[1] el-Mekkî, Menâkıb, 143.

[2] TDV:İslam Ans.18/7.

[3] TDV.İslam Ans.18/3,bak.age.18/1-10.

[4] Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 627.

[5] Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680.

[6] Taha, 20/14.

[7] Buhârî, Mevâkîtü’s-Salati, No: 562; Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680-684.

[8] Diyanet.gov.tr.

[9] Ebu Davad, Salat, 168, Hadis No:1O67; Beyhekı, III, 172.

[10] (Müslim, Salat , 132;Ebu Daud, Salat, 97. Tirmiz.i, Mevakıt, 52; Nesai, İmame, 32; İbn Mace, İkame, 52.

[11] bk. Serahsi, el-Mebsut, I, 37, Beyrut, 1398/1978.

[12] İsra, 17/88.

[13] İsl.Ans.24/231.

[14] Son ilahi kitab Kuranı Kerim.O.Keskioğlu.sh.71.

[15] Mecmuatün minet-Tefasir.Kadı Beyzavî.1/73.

[16] Talak.1, Heysemi.Mecmauzzevaid. 6 / 303-310, 9 / 278-284,İslâm Tarihi-Medine Devri.A.Köksal. 5 / 184.

[17] Nisa.29.

[18] Mecmuatün minet-Tefasir.Kadı Beyzavî.2/58.

[19] Enfal.41, Mecmuatün minet-Tefasir.Kadı Beyzavî.3/4.

[20] Mecmuatün minet-Tefasir.age.3/72.

K E L Â M D E R S L E R İ

-Kelâmın Doğuşu:Kur’anı Kerimin dörtte biri Kelâmın konusu olan itikadı esas alır.İman esaslarının sağlı olarak nasıl olması konusunda sistematik olarak tedvin ve tasnifi kelâmın alanına girer.Nasıl inanılacak?Sağlıklı bir iman nasıl olmalıdır?Dinde sabit kılıp veya çıkartıcı sebebler nelerdir?Birine iman etmemenin veya yanlış inanmanın dünayevi ve uhrevi neticeleri nelerdir gibi kapsamlı bir alanın konusudur kelâm…

Tarihçilere göre kelâmın doğuşuna sebeb olan durum ise;Hasan-ı Basrinin meclisine birisi gelerek;Haricilere göre;Büyük günah işleyen kâfir oluyor.Mürcielere göre ise,imanı üzere bâki kalıyor,kendisinin ise ne diyeceğini sorması üzerine,talebelerinden Vasıl bin Ata (131/748) hemen öne atılarak;Ne Mü’indir,ne de kâfir.-el menziletü beynel menzileteyn- o fasıktır,der.

Hasan-ı Basri ise;Münafık görüşünü benimsemekte idi.Vasıl bin ata bu olaydan sonra üstadının meclisini terkeder,yani i’tizal eder,ayrılır.Bunun üzerine Hasan-ı basri onun için;-Gad i’tezele annâ Vâsıl- yani Vasıl bizden ayrıldı,der.Böylece bu olaydan sonra ona ve ona tabi olanlara Mu’tezile yani ayrılanlar adı verilmiş olur.Bu olayda Kelâm ilminin doğuşunda bir adım olur.

Ve kelâm alanında ilk eser Vasıl bin Ata tarafından verilmiş,Ehli sünnette deFıkhı Ekberiyle İmam-ı Âzam eser vermiştir.

Mu’tezilenin bu şekildeki doğuşunda en önemli âmil ise;aklı ön plana çıkarmasından kaynaklanır.Buda kaynak olarak;Mu’tezilenin eski Yunan felsefesi ve yabancı kültürlerle teması neticesinde etkilenmiş olması sebebiyledir.

Bu olayla birlikte Hicretin 2.asrında kelâm ilmi teşkil edilmiş oldu.

Peygamberimiz zamanında insanlar Peygamberimize gelip öğreniyorlardı.Ancak daha sonraki asırlarda bu eksiklik ve ihtiyaç bu ilmin doğuşunu hızlandırmış oldu.

Bu arada gayrı müslimlerinde islâmiyete girmeleriyle birlikte,eski bilgilerinin de yaygınlaşması,İslâmın dışa açılması etkili olmuş oldu.

Hicri 3. asırda ise sistemleşerek,4. asırdan itibaren Eş’arî ile başlayarak ve Maturidi akaidleriyle sağlıklı zeminine oturtuldu.

-Kırk yıl boyunca Mu’tezilenin içinde kalan Eş’ari,bir gün hocası Ali el-Cübba-i ile aralarında şöyle bir olay geçer.Aynı zamanda bu olay onun ayrılmasına,Eş’ari ekolünü kurmasına da sebeb olur.

Hocasına,üç kardeş var;Biri mü’min,biri Kâfir,diğeride Sabi.Bunların durumu ne olur?der.

Cübba-i;Mü’min mükâfatlandırılır.Kâfir cezalandırılır.Sabi ise ne cezalandırılır,ne de mükâfatlandırılır.

Eş’arî;Ya abi mü’min derecesine çıkmak istese,izin verilir mi?

Cübba-î;Hayır,iyilik yapmadı onun gibi.

Eş’arî;Peki,Allah’tan yaşatılmasını ve öyle olmasını istediğinde durum ne olur?

Cübba-î;Sen yaşasaydın kâfir,âsi olurdun.Onun için yaşatılmadın.

Eş’arî;Peki kâfir olanı da biliyordu,onu niçin yaşattı?

Cübba-î;Vesveseye tutuldun,der.

Eş’arî ise;Hayır,cevab verecek durumun kalmadı,der.

-Kelâm ilminin tarifi:Allah taalanın zatından ve sıfatlarından,nübüvvet ve risalete dair meselelerden,dünya ve ahiret itibarıyla yaratılmışların hallerinden,islâm kanunu üzere bahseden bir ilimdir.

-Gayesine göre ise:İlmi kelâmı kesin deliller kullanmak suretiyle,meydana gelecek şüpheleri izale etmek suretiyle,dini akideleri isbata kudret kazandıran bir ilimdir.

Burada esas olan;Kesin olan delillerin kullanılması,şüphelerin ortadan kaldırılması ve dini akidelerin isbata kudret kazandırmış olmasıdır.

-Peygamberimiz zamanından sonra ilk fikri hareketler Hz.Osmanın şehid edilmesi,Cemel ve Sıffin savaşları ve bu savaşlarda öldürmeler ve büyük günahın durumu,iman ve kader meseleleriyle bu fikri hareket başlamış oldu.

İslâmdaki fikir özgürlüğünün olmasıda kelâmın doğuşunda önemli bir sebebdir.

-Mütekaddimin yani öncekiler olan Eş’arî ve Maturidî ehli bid’atla mücadele ederken,Müteahhirin yaniİmam-ı Gazaliyle başlayan kelâmcılarda islâm filozoflarıyla mücadele etmişlerdir.

-Kelâmın en önemli konularından biride şüphesiz Rü’yetullahtır.Yani Allah’ın kafa gözüyle âhirette görülüp görülmeyeceğidir.

Âyette:”İyilik ve güzel amel yapanlara daha güzel mükâfat (cennet),bir de fazlası (rü’yet) vardır.”[1] Hadisde buradaki ziyade-nin rü’yet olduğu belirtilmiştir.

Bunu kabul edenlerin sürdükleri deliller ise;Vücud varlığı ifade etmektedir.O halde var olan Allah’da görülecektir.Nitekim mantıken dahi biliyoruz ki,evvelden görülmeyen bir çok şey görülebilmektedir.Mikroskobik canlılar,mikroskobla görülebilmektedir.

Hz.Musa’nın Allah’a;”Rabbim!Bana (kendini) göster;seni göreyim!dedi.(Rabbi),Sen beni asla göremezsin.Fakat şu dağa bak,eğer o yerinde durabilise sen de beni göreceksin,buyurdu.”[2]

Böylece buradaki şartın yani dağın yerinde durması halinde görüleceği ifade edildiğine göre, olması halinde görmede gerçekleşecektir.

Hz.Musanın burada muhal olacak bir şeyi istemesi söz konusu değildir.Eğer normal olmayan bir şeyi istemiş olsaydı,bu onun için bir kusur olurdu.

Âyetteki –Len- olumsuzluk eki;ebediliği ifade ettiği gibi,belli bir vakit manasını da ifade eder.Nitekim Âyette:”Onlar,ellerinin yapıp koyduğu işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir.”[3]

Oysa gerek toprak olmayı,gereksede ölümü Allah’tan isteyeceklerdir.Ve onlara; Siz, kalacaksınız,denilecek.

Rü’yet konusunda tüm islâm alimleri ittifak etmişlerdir.Bizzat ahirette Allah mü’minler tarafından görülecektir.Kâfirler ise bundan mahrum olacaklardır.

H.Yazır bu konuda;Minareye uzaktan baktığımızda;ne gözümüz minareye gitmiş,nede minare gözümüze gelmiş,gözümüze girmiştir,der.

Allah’ı görmek mümkün olan bir şarta bağlanmıştır.Oysa şöyle bir imkânsız cümle ile ifade edilmemiştir.Âyette:”Bizim âyetlerimizi yalanlayıpta onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya,işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar,Deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir.!Suçluları işte böyle cezalandırırız.” [4]

Burada devenin iğne deliğinden girmesi nasıl imkânsız ise,kâfirlerinde cennete girmesi öylece imkânsızdır.Oysa dağın yerinde sabit olması şartı,mümkünattandır.

Şairin;İki kavmin sulhu konusunda;”Kardeşimin gözünün beyazı birbirine dönünceye kadar sulh etmezler.”Burada da imkansıza hamledilmiştir.

-Rü’yeti kabul etmeyenler ise;Görmenin cihet,mesafe ve sınırlılığa delalet ettiğini söylemektedirler.

Âyette:”Gözler onu idrak edemezler.”[5]

Buna istinaden Mu’tezile ve Zemahşeri,Allah görülmekten münezzehtir,der.Tenzih cihetiyle inkâra giderler.

Oysa buradaki idraktan maksad;ihata yani Allah’ın kuşatılmasının,ihata edilmesinin imkansızlığı söz konusudur.Elbetteki sonsuz sonlu tarafından sonlandırılamaz ve kuşatılamaz.

Ve –Len- ifadesinin geleceğe de delalet etiğini söyleyerek,ebedi olarak ahirette de görülemeyeceğini iddia etmişlerdir.

-Kelâm sahasının en önemli bir konusuda Hudus delilidir.Allah’ın varlığını isbat konusunda; alemin sonradan yaratıldığı,sonradan yaratılanın elbette bir muhdisi yani ihdas edip yaratıcısının olduğu,o halde bu aleminde yaratıcısının Allah olduğu delilinden hareketle isbat etmişlerdir.Yani aşağıdan,varlıklardan yukarıya doğru giderek isbat yolunu seçmişlerdir.Alemin varlığının onun varlığına bir delil olduğunu akli ve nakli, delillerle izah etmişlerdir.

-Cisimler tasnif edilirken,altı kısımda ele alınmıştır;Zatı mümkin,sıfatları mümkin,hem zatı hem sıfatı mümkin,zatı hâdis,sıfatı hâdis,hem zatı hem sıfatı hâdis olan varlıklar.

-Kelâmın bir konusuda,Şerrin Yaratılması meselesidir.Mu’tezilenin şerri Allaha vermemesi bir tenzih düşüncesinden kaynaklanır. Kesb ve Halk yani işlemek ile yaratma olayları birbirine karıştırılır. Oysa bilmezki;şerri yaratmak şer değil,şerri işlemek şerdir.Oysa bir talebe gibiki not sistemini kuran ve o notları defter ve kayıtlara geçiren,bütün zararına dönen olaylardaki rolü,sadece bir kaç saatlik yazmaktan ibarettir.Sistemi kuran ve devam ettiren nasıl devlet ise ve bu durum onun için bir nakise ve zulüm olmuyorsa;hayır ve şer sistemini kurup,hayrı teşvik eden Allahın bu sistemine muhalefet eden dünyanın dönen çarkı arasında kalırsa elbette müstahak olmuş olur.

-Meşhur kelâmcılar şunlardır;İmam-ı Âzam,İmam-ı gazali,nesefi,Cüveyni,Harputi, Pezdevi, Cürcani,Eş’ari,Maturidi,Bakillani,Taftazani,Bediüzzaman Said Nursi…

-Belli başlı kelâm kitapları ise;

1)Maturidiye akaidi.Sâbûnî.Tercüme.Bekir topaloğlu.

2)Kelam İlmi.(Giriş)B.Topaloğlu.

3)Allah’ın Varlığı.B.Topaloğlu.

4)El-İnsaf.bakillanî.

5)Kitabut Temhid.Bakillanî.

6)İtikatta Orta Yol.İmam-ı gazali.

7)Akaidun Nesefiyye.Taftazani.

8)Kitabul Makasıd.Taftazani

9)Akaidi şerhi kesteli.Taftazani.

10)Kitabut Tevhid.Maturidi.

11)El İbane an Usulid Diyane.Eş’ari.

12)El-Lüma’.Eş’ari.

13)Fıkhı Ekber.İmam-ı Âzam.

14)Şerhul Emali. Li Aliyyil Kâri.

15)Merahul meâli fiŞerhil emali.

16)Tebsiretül Edille.Nesefi.

17)Şerhul Mevakıf.Seyyid Şerif Cürcani.

18)Kelâm.Manastırlı İsmail Hakkı.

19)Muhassalul Kelâm vel Hikme.İzmirli ismail Hakkı.

20)Ez-Zevra-u vel Havrâ.Musa Kâzım.

21)Muvazzah İlmi kelâ.Ömer Nasuhi Bilmen.

22)Ehli Sünnet Akaidi.Pezdevi.

23)Akaid ve kelâm.Süleyman Uludağ.

24)Nakdul Kelâm fi Akaidil islâm.Giridi Paşa.

25)Tenkihul Kelâm.Harputi.

26)Şamil.Cüveyni.

27)İrşad Cüveyni.

SORULAR CEVABLAR

Soru-1)Kur’an-ı Kerim Anadolu selçukluları devrinde yakıldığına ilişkin rivayetler var.Gerçek Kur’an-ı Kerim olduğuna deliller nelerdir?

Cevab:Bizzat Kur’an,Allah tarafından koruma altına alınmıştır.Bunu söyleyen Allahtır.[6]Kur’an-ı Kerim 23 yılda peygamberimize inmiş,sürekli peygamberimizin yanınsda bulunan ashab-ı suffa ve Kur’an hafızları tarafından hem ezberlenmiş,hem namazlarda okunmuş,hem papirüs kağıtlara ve ceylan derilerine yazılmış,hem her yıl ramazanda Cebrail ile beraber peygamberimiz,o zamana kadar gelmiş olan âyetleri tekrarlamış ve emredilen yerlere koymuştur.Ve son senede iki kere tekrar edilerek âdeta kontrol edilmiştir.

Ve her asırda yüz binlerce,milyon ve şimdi milyarlarca kimseler tarafından ezberlenip,okunup ve en çok basılan kitap olmasına rağmen,bunda bir farklılık görülmemektedir.

O zamanda yazılıp Hz.Osmanın okuduğu Kur’an,bugün İstanbul Topkapı müzesinde bizzat açık olarak mevcuttur.Biz gördük,görülebilir.Bir benzerinin Özbekistan-Taşkent müzesinde de mevcut olduğu bildirilmektedir.

Eğer kur’an hakkında nokta kadar en küçük bir şüphe mevcut olsaydı,diğer dinler ve batı dünyasınca bu durum tüm dünyaya büyük reklamlarla duyurulacaktı.

Zor olan kılınç yolu değil,kolay olan harf ile mücadele yolu seçilecekdi.Durum ise tersi olmuştur.Çünki diğer yol imkânsızdır.

Soru.2)İslâm,hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya,yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışınız diyorsa,neden İslâm ülkeleri bu kadar fakir,sefil durumda?Dünyanın en geri ülkeleri arasında neden İslâm ülkeleri var?

Cevab:Âyette:”Bilsinki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”[7]

Bir çok âyet çalışmayı emrederken,ortada bir ölçüsüzlük olduğu gerçektir.Yoksa müslümanların sahib olup,ellerindeki zenginlik,hemen hemen hiçbir millette yoktur.Bunun bir çok sebeblerinden mesela;

-Kalble aklın ortak hareket etmemesi.

-Ya Avrupa kâfirleri veya Asya münafık ve zalimleri tarafından elinden gasbedilmektedir. Zira dünyanın gelirlerinin % 80-ini % 20 yemekte, % 20-sinide % 80 yemektedir.Tam bir adaletsizlik,kurt kuzu payı ve bahanesi.

-Ancak bu olumsuzluklarla beraber,1400 küsur yıldır yükselme;Selçuklu,Osmanlı gibi dönemlerde koca bir imparatorluğa sahib olmalarda,sıfırdan bu derece yükselmelerde göz ardı edilmemelidir.

Sürekli çıkışın geçici dönemlerdeki inişleri olarak değerlendirilebilir.

-Soru.3)Kâbe neden Mekkede yapılmış da başka yerde yapılmamış?Arabistana göre Türkiyenin coğrafi yönü daha iyi olduğuna göre neden Türkiyede yapılmamış?

Cevab:Kâbe dünyanın merkezidir.Oralar daha önceki dönemlerde de kutsallığının olma özelliğinden kaynaklandığı gibi;Tarihi seyri uzun olan Kâbenin İbrahim peygamberin oğlu İsmaille beraber yapılması,Allah’ın bir emrinin gereğidir.

Hatta İbrahim peygamber de;Ya Rabbi! Buraya kim gelecek?dediğinde Cenâb-ı Hak;-Sen çağır,ben gönderirim,demiştir.

Bugünkü hacca gitmeler,o davete bir icabettir.

Zemzem oradadır.Hacerül Esved orada.Âhirzaman peygamberi orada gelecektir.Olayın sadece coğrafi değil,sosyal,psikolojik gibi bir çok yönleriyle ele almak daha sağlıklı olur.

-Soru.4)İslâm Türkiyeden dünyaya yayılacakmış.Bütün dünyanın gözü Türkiyede.O zaman Allah Türklere neden bir peygamber göndermiyor da,Araplara gönderiyor?

Cevab:Öğretmen sevk ve tayinlere ihtiyaca göre yapılır.Tıpkı en çok sevkin doğu ve Güneydoğuya yapılması gibi.Peygamberlerin gönderilmesi de bir ihtiyaca binaendir.O toplumun azgınlığıda göz önüne alınmalıdır.Nitekim en çok peygambrin yahudilere gelmiş olmasını sadece bir imtiyaz olat-rak değil,aynı zamanda en azgın bir millet olmaları yönüylede değerlendirmek gerekmektedir.

Peygamberimiz Hz.Muhammed son peygamberdir.Ondan sonra ise peygamber gelmeyip,alimler onun vazifesini deruhte edeceklerdir.

-Soru.5)Kadın-erkeğin eşit olmadığını söylüyorsunuz.O zaman delillerini açıklayınız?Kadının merhameti erkeğe göre daha fazla nasıl olabilir?

Cevab:Kadın erkek hukukda eşit değildir.[8]Yoksa insanlık ve üstünlük cihetiyle değildir.Bunların sebebleri;Kadın fıtratı itibarıyla zarif,zayıf,hassas,şefkatli,hisli,güçsüz olması vede diğeri tarafından hem hatırlatılıp takviye edilmesi amaçlanmış olup,dış tesirlerden de korunmuş olmaktadır.Bunda da kadın korunması amaçlanmaktadır.

Kadının erkekler gibi yük taşıyamaması onlar için bir kusur ve eksiklik,haksızlık değildir.

Kadın biyolojik yapısı,anne-evlat ilişkisinden dolayı erkeğe göre daha şefkatli,şefkat kahramanı oluşudur ki,buda onu tüm zorluklara rağmen eclad yetiştirmeye sevkeder.

Soru.6)Namazda neden şekil-şemail aranıyorda,kalbe bakılmıyor?

Cevab:Namazdaki şekil bir simgedir.Bütün duyguların kendi ibadetlerinin bir göstergesi olup,insanın tüm duygularıyla beraber Allah’a teşekkürüdür.

Askerin komutanının,öğrencinin öğretmeninin,evladın babanın huzurundaki durumu önemli olup,bir hürmet ve saygının ifade ve göstergesidir.

Kulda bu simgelerle tüm meleklerin ibadet şekillerini kendi ibadetinde toplamaktadır.

Ve herşeyden önce Kur’anın emrinin o merkezde olmasıyla beraber,uygulamada peygamberimizin öyle yapmış olması bizim için bir emir ve vazifedir.

Şekil kalbin aynasıdır.Bir göstergesi ve işaretidir.Hiç banyo yapmayan,temizlik işlemini yerine getirmeyen bir insanın;sen benim kalbime bak demesi veya çalışmayan bir talebenin öğretmenine karşı;hocam siz benim kalbime ve aklıma bakın demesi elbetteki abes olur.

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

Görünür şahsı rütbe-i eserinde.

Soru.7)Hacı Bektaş-ıVeli Hz.-leri hakkında bilgi verin.

Cevab:Mâneviyat erlerindendir.

Eline-Beline-Diline sahib ol,sözüki sahib olmamanın neticesinde umum sıkıntılar insanoğlunun başına gelmektedir.

Hakikat-Tarikat-Şeriat- diyerek insanlık yolunu çizen,suyunu Kur’an kaynağından içen bir insan takdire şâyan bir insandır.

Hayatı ile ilgili olarak kitaplarda geniş bilgiler vardır.

Soru.8)Bediüzzamanın şahsının ve mesleğinin diğer alimlerden farkı nedir?

Cevab:Talebesi Mehmet kayaların ifadesiyle:”O Ferid idi.Ulûm-u evvelin ve âhirine vakıf idi.Avucunu açarak;kıyamete kadar gelecek nur talebelerini sayarım,diyor.

Bu zat;geçmiş sülehadan kimsede bulamadığını bediüzzamanda bulduğunu ve onun Ferid makamının müntehasında olduğunu,söylemektedir.

Asrın vekili,müceddidi,sahibi,sorumlusu,görevlisi,tek şahsiyeti.

Mesleği ise;Şimdiye kadar hep velayet ayağıyla hakikata yol açılmış.Bediüzzaman ise;Hem kurbu risalet,hemde kurbu velayeti cemetmiştir.Kurbu risalet olan iman hakikatlarının neşrini birinci derecede esas almıştır.

Nitekim Tarikatlar velayetin halifeleridirler,biri gider,diğeri gelir.Bediüzzamanın mesleği ise,risaletin halifesidir.âdeta dört halifeyle omuz omuza veriş gibi.

Gündüzde eczaneler açık,hastahanelerde doktorlar mevcuttur.Ancak gece nöbetçi eczane ve nöbetçi doktorun durumu farklıdır.Hayat kurtarır.

Bediüzzaman bu zamanda kararan gecelerde Nöbetçi eczane ve nöbetçi doktor görevini yapmaktadır.

Üstad ve mesleği veraset yoluyla hakikatları omuzlayıp yüklenirken;anne tarafından Hasen140,baba tarafından Hüseynî olarak her iki taraftanda bütün tarikatların hakikatını velayet cihetiylede yüklenmiş bir şahsiyettir.

Üstad diyor:”Allah bana tesbihi gösterecek,bunun imamet vazifesi gibi bir vazifeyi vermiş.Yani mebde ile müntehayı,başlangıç ile sonucu birleştirme görevi…Sahabe mesleği gibi ki;Tesbihin birinci habbesinden başlayıp otuzüçünü dolaşmadan,direk otuzüçüncüye geçme hakikat ve sırrı.

Bediüzzaman talebelerinde Mustafa Sungur’a-dizine vuraraktan:”Ulema ve evliyalar kabirlerinde kıyamete ve mahşer meydanına kadar dizlerine vuracaklar ki;neden bu hakikatları görmedik,almadık,sahiblenmedik.”

Buda göstermektedirki;Asrının imamını tanımayan cehalet üzerine ölür.

Mehmet ÖZÇELİK

[1] Yunus.26.

[2] A’raf.143.

[3] Bakara.95.

[4] A’raf.40.

[5] En’am.23.

[6] Hicr.9.

[7] Necm.39.

[8] Bak.Miras.Nisa.7-8,11-12,32-33,126,Şahidlik.Bakara.282,

No ResponsesOcak 3rd, 2015

İktibaslar

11eylül

15 bin türk

27 mayis

27may

28 sübat

28

a_tasg

abd baskanlarinin…

abd

ailem dergisi

amerika

aponun devlet baglantisi

aya ilk ayak basan

bayraktar_bayrakli

bediüzzamani

bunlar

bush-türkiyeyi biz

bürokratik engeller

cemaatlar_farkliklar_hazimsizl

cinler hakkinda

darimi-talak

derin devlet

devlet_adamlari_ve_politikacilar

edward

efendi

egitim raporü

ergenlik_zor_zenaat___ergenlik_d

ey

hasan

hurufi mukattaa

index

ismet

israil

itiraf..

kadinin dövülmesi

kemalizm

kim_kurdurtuyor_bu_partileri

kuran oküyan genc

kurandaki tekrarlar

kutan

lozan

m.sinanin

mailler

may

medrese

mit

mucize

nüzulü isa

ogretmenin not defteri

öcalan

rasulillahin hilmi

saddamajan

sen nurcilerin

sia

sinekdeki

ugur mümcü

y_dünya düzeni

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Düşündüren Olaylar

40 sene

abdestini eksik alan…

abdullahin

adalet

aganin yeri

ahsenul_kasas

aksemseddin

allahim sen….

AVUSTURALYADA BİR KURBAGA

azrail

behlül

beyaz elbise

beyazidi bestami

bilgece

bilinmeyenler

bir annenin kızına nasihatleri

bir ayet okudu

bir bebegin

bir hayatin sönüsü

bir profesörün ilk kapısı

bizi böyle kirdirdiler

bizkimiz

borsa

buda gecer ya hu

cingene

d__o__k__t__o__r

davut

dersler

dervis

dini inanclar

dul kadin

dünya

engin

etiket

ev yap

fani dünya

fatih ve vefa

felaket

firinda

garip_ama_gercek

gürani

güzel sözler

haci bayram

hatem-i tai

hatim

hizir bey

hollandali

hüdhüd

hz.musayi

hz.ömer

ibrahim amcanin hikayesi

ibretli hayatlar

ibretlik…..

inandigi allah

inanıyormusun

inci szöler

incili

index

kilitlemek….

kim yener

kissalar

köye

kralin cobani

kuranla konusan

kücük hafiz kiz

masite hatun

mustafa sabri

nasip ile

neme_lazim

nizamül mülk

nusirevan

oduncu ve seytan

oglu

ondan…

osman gazinin

osmanlida egitim

osmanliyi

ölümü

ömerin…

pakistan…

putperest

renklerin dili..

sehit

sehvetin

seyrani

seyrani_1102_87153

seytan

sinekteki…

sizden fazla

sultanimizi üzme

tefekkür levhalari

tefekkür

televizyon kültürü

unutulmaz___cevablar

uzun emel

vefasızlık-insanlık-merahmet ölmesin diye…

ya beni de

yahudi nasil

yasanmis

ykb

zekat

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Dini Hikayeler

99

abdest

acele

adalet

adam

adem

aga

aise

aldat

allah

allahı

altinoluktan

alulv

anne

annesini

annesini_dariltinca_dili_durdu

anzak

arkamdan

aslan

ayasofya

ayaz

azamdan

banko

bardak

baslık

bayrak

bedeli

bedeli_canakkalede

bedi

behlul

ben

bencil

berat

besmele

beyaz

bir babanın evlenecek

bir

birinden

borc

buadama

büyük

cak

cay_kusu

celcelut

ceza

coban

cobanin

cocacola

corek

deve

dilenci

dini_hikayeler

diyet

doktor

dolmus

dua

durduramaz

ebced

edebal

emin

esegini

esma

etiket

fatihi

ferezdak

fıstık

gazali

gece

gecelerin

gercekten

gulumse

güzel

habibe

hadis

hafsa

haram

hassas_ayarlar

hastalıga

hava_durumu

hayatın

hayvan

hayvansevgisi

hikaye3

hikaye4

hikaye6

hikaye22

hikaye23

hikaye30

hikaye51

hikaye53

hikaye56

hikaye62

hikaye95

hikaye97

hikaye104

hikaye106

hikaye107

hikaye110

hikaye113

hikaye117

hikmet

hk1

hk2

hk3

hk4

hk5

hk6

hocam

ibadet

ibretli

ilahi_adalet

ilk

ilmin

iman inkilabi

inandı

insan

insan2

intihar

isyan

iyiler

kadere

kaderin3

kafirolarak

karınca

kaside

kazanamazı

kim

kırdırdı

komsuluk

köpek

kuran_müsbet

lok

magara

marlboro

masallar

maskotum

maymun

mehmedin

mektub

menkıbe

mezara

misafir

misvak

nabi

namazvakit

namazve

narhikaye

nasihat

nasıl

nefsine

nekadar

nesibe

omer

pad

peygamber1

peygamber2

peygamerimiz

psa

pulsuz

risale i nuru okuma anlama

sabretmek

sadece

safiyye

salebe

seherde

sempati

sende

sevde

sevgi

sevri

seytan

soför

somuncu

sskso

tacirin

tarih63

tarih64

tarihten

tele

unutulmaz

vaktin

vatanın

Vazfn

veda_hutbe

vermeyince

yahudi

yakub

yardım

yavuzun

yolcu

yolumuzdaki

zengin

zenginlikle

zeyneb

No ResponsesOcak 3rd, 2015

İlginç Haberler

11_eylül

11eyl1

11eyl2

11eyl3

11eyl4

11eyl5

11eyl6

28subat

28subat_yok

28subatda…

31_mart_hadisesi

31_mart_vak

111

aba

abd.hamidin_h_d

abduhun

abdulazizhan

abdulhamidhan

AdKavmi

adolf hitler

ahkamayetleri

ahmet_f

ajan

akifin

akp_meb

Akşam

Ali Ulvi KURUCU – Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatının ÖNSÖZ’Ü

alkol

amerika…..

anadolu_ve_balkanlarda_alevi_yer

anasol

aponun_asala

arafat

arapca

aryrm

ataismeti

Atatürke homoseksüel yakıstirmasi

atatürkün sir vasiyeti

ateist

ateizmcöktü

basarmak_icin

basörtüsü

bediüzzaman…

bediüzzaman

bediüzzamanın mezar…

bilderberg

bilim

bir babanın evlenecek

biyoenerjinizi_kontrol_edin

biyoloji

böcekler

bugün_bize_pir_geldi

bunlari biliyormuydunuz

canakkaden mektublar

canakkale siirleri

canakkale

celcelutiye

cep telefonu

chp

chp2

coca_cola

corek_ot

darbeler

degistirilendin

denktas

deprem

derinmi

devletin_derini

diabetle

Din Kültürü’nde uygulanacak tecrübeler

din_ve_siyaset

dsab

düsündüren_olaylar

EFENDiMiZ

efendimizin..40…

el_kaide diye bir örgüt…

erbakan

ermeniler_kendi_kazdiklari_kuyuy

esirmaddesi

faili_malum

fikhi ekber

fikriye

fisleme

gaybi haberler

genler

gercek_furkan

gerçek nedir_

guzel

h_m_mektublar

haim

halepçe

hasimiler

hatrl

hicri_miladi

hidayet tablolari

hiram_abas

hizbullah

hureyre

icenler ordudan atılmadı

ihl

ihl2

İkindi

ilg.bilg.

illimuminati

ilmi

imam

index

ingiliz_gizli_servisi

ingilizler_iki_ermeni_devleti_pl

isann

isim

islami

israil

iste sülü

kabala_ve_masonluk

kadin nedir

kaide

kapalı

kayınpederi

kenedy

kiliselerde

kisilik testi

kontgerilla_abd

kslal

kudüs…

kuranve bilim

levlake levlake

mason

masonlar_ayri_bir_devlet_gibi

masonlar_perdede

mehdilik….

mehdiyet_ahirzaman

mehmetVehbiEfendi

mesveret

miras

misyonerler…

mit

mitte….

mt

Muharreftevrat

Musalla-Tasi

mustafa_kemal

mustafa_sungur

mutluluk_sizce_nedir

n.g.mektubu

namaz…

nazım

nazımgökcek

nazımgrnhm

necmeddin_sahiner

newyork’ta kadın imam

nostradamusun sırlar dünyası

nursi

ofk

ogrenci

orhanpamuk

osm_abd_iliskileri_tarihi_seyri

osmanlının

Öğle

ömer_bin_abdulaziz

özal suikasdi

özkökün…

padisahlar_evliligi

papaz ve islam

papazın

perincek

prof

r_c_tavrı

rakkadn

raporlarla

ruhaniyetinden…

rusyada

Sabah

saddam

sarsan incil

satanizm

satranc

sauna

seher vakti

senerd

sessizligin…

sevgi nedir_

seytanla

sezer

sıbyan

sol neden iktidar….

sonan

soru-cevab

st5e

su

sultanlar

süleymanname

tarihten……

tasavvuf

tez

tit

uc dinin

uydurmalardan_bir_demet

Yahudi

yahudilerin gercek yüzü

yasotuzbes

Yatsı

yesil

yil_2003

yıllara

yönetmelik

z.gündüzalp,tahiri.mutlu

zihin

zülkarneyn

No ResponsesOcak 3rd, 2015

Adıyaman Nur Röportajları

ABDULKADİR EVREN

“Tabîattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmiyecek bir surette öldürüyor; küfrün temel taşlarını zîr ü zeber ediyor.”

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Abdulkadir Evren..1958 Samsat doğumluyum.15 yıl gardiyanlık yaptım.Şimdi emekliyim.Allah-a şükür fırsat buldukça Risale-i Nurları okuyorum.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
1974 tarihinde Mustafa Demir hocamızın Samsat ilçemize gelmesi ve bizlerle ilgilenmesi, Kur’an’ın bu asırda Mu’cize-i manevisi olan Risale-i Nuru tanımamıza vesile oldu.Allah O’ndan ebeden razı olsun.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nuru okuyunca hayatımda yüzde yüz bir değişiklik oldu.Namaza başladım.Eski başı boş arkadaşlıklarımı bıraktım.Ağzımdan çıkan kötü sözleri terk ettim.Çok şükür eskiye göre hayli mesafe aldım,diyebilirim.Şüphesiz bu Risale-i Nur ve birbirimize tesanüdle çalışan kardeşlerimiz sayesinde oldu.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Unutamadığım bir hatıra;bizim Ömer isminde saf ve biraz da ölçüsüz bir kardeşimiz, Adıyaman’dan Samsat’a gelen garajda görüştüğü yeni tayin olunan solcu bir savcıyla tanışıyor.
Savcıya hizmetlerden bahsediyor.Mustafa Hocanın yaptığı güzelim hizmetleri bir bir anlatıyor.
Tunceli’li olan savcı da Samsat’ta göreve başladıktan birkaç gün sonra Mustafa Hocanın kaldığı yeri basıyor.Biz o zaman ortaokuldaydık.Bizi de çağırdılar.Sonra halk bize sahip çıktı.Hasan ağa vardı.Nurlara çok dosttu.O bize sahip çıktı.Ve savcıda yaptığı hareketten vaz geçti.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Gençlik rehberini çok okurum.Aslında Risale-i Nurun hepsi güzel ve mükemmel.
Sözler, Lem’alar ve 23. Söz çok hoşuma gider.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İhtilallerin daima hizmetimize büyük zararı olmuştur.Çokları kitaplarını sakladı, korkup da derslere gelmeyenler oldu.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerin bol bol Risale-i Nuru okumalarını ve anlatmalarını,not tutmalarını tavsiye ediyorum.
Bu asrın en tesirli ilaçları Risale-i Nurdur.Küfrün temel taşlarını tar-u-mar ediyor.
“Tabîattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmiyecek bir surette öldürüyor; küfrün temel taşlarını zîr ü zeber ediyor.” (Lem’alar.)

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

ABDULKADİR KARABİBER
Risale-i Nur benim kalbimin sonsuz arzularına tam bir gıda oldu.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1957 doğumlu,Adıyaman’ın Kâhta ilçesindenim.Bilahere İmam-Hatip’te okumak için Adıyaman’a geldim.25 yıllık İmamlık ve Müftülükte memurluk yaptım.Sonra ise emekli oldum.Şu an kitapçılık yapmaktayım.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Kâhta ilçesinde orta okulu okurken değerli arkadaşlarım M.Emin Tatar ve Mehmet Doğan vesilesiyle tanıdım.Bilahare İmam-Hatip ve Risale-i Nur okuyan arkadaşların ve değerli öğretmenlerimin yardımıyla –Allaha çok şükür-Risale-i Nurdan çok istifade ettim.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur benim kalbimin sonsuz arzularına tam bir gıda oldu.Çeşitli sorulara cevab oldu.Adeta sırtımda çok ağır bir yükü yere indirmeme ve rahatlamama vesile oldu.Kâinat adedince şükürler olsun.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
İlkokul öğretmenimizin bize şefkatle yanaşması ve 5. sözü anlatmasını hiç unutamıyorum.Allah ebeden razı olsun.
İmam-Hatib de okuyup da Risale-i Nuru okumayanlara hep şaşarım.Demek birazda kısmettir diye düşünmek lazım.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Lem’alar kitabının 17.lem’asının 12.Notasını hiç unutamıyorum.O fevkalade tesirli ve ihlasla yazılmasından,bazen ağladığımı söyleyebilirim.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Evet. Kemalizm’in ve gizli zındıkanın Üstada yaptıkları amansız zulümlerden dolayı protesto ediyorum.
Onun o muazzam iman ve şecaatine bin barekallah diyorum.
Davası için bu kadar sebat ve azmine hayran oluyorum ve saygıyla minnetle onu anıyorum.
Üstad yazdığı eserlerle küfrün belini kırmış ve milyonlarca insanın imanını kurtarmaya vesile olmuştur.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Kur’an-da Rabbimizin;”İnananlar kardeştir.” mesajını çok net ve mükemmel işleyen hatta hayatının her safhasında bunu bizzat yaşayan Said Nursi mutlaka araştırılmalı ve ne büyük hizmetler yaptığı mutlaka bilinmeli diye düşünüyorum.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Risale-i Nuru tanıyan gençleri dünyanın en bahtiyar insanları olarak görüyorum.Onları tebrik ediyorum.Eğer mutlu olmak istiyorlarsa okusunlar..Okusunlar hatta 80 defa da olsa 180 defa olsa okusunlar diyorum.
MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY
ABDÜLKADİR KAYIR
Adıyaman halkı Risâleleri çok sevdi, himmetini eksik etmedi .

Sıla-yı rahim maksatlı gittiğim Adıyaman’da, Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin “Seni talebeliğime kabul ettim” dediği, Adıyamanlı Abdülkadir Kayır Ağabey ile mütevazî evinde hasbihâl ettik. Belden aşağısı tutmayan Abdülkadir ağabey, Allah razı olsun, bizi kırmadı ve o yılları şimdi yaşıyormuş gibi, Üstadla olan hatıralarını bizlere anlattı. Evinden ayrılmadan önce unutamayacağımız Risâle-i Nur sohbetiyle gönlümüzü doyuran Abdülkadir Ağabeyi, sadece Adıyaman’daki Risâle-i Nur talebeleri tanıyor. Biz de, onu herkes, bilhassa diğer Risâle-i Nur okuyucuları da tanısın istedik.İşte, onun dilinden Üstad ve Risâle-i Nur hizmetleri:

* Tarihçe-i hayatınızı kısaca öğrenebilir miyiz?
1924 Adıyaman doğumluyum. Adıyaman ve çevre illerde medrese eğitimi gördüm. 1950’li yıllarda Adıyaman Müftülüğü’nde görev yaptım. Risâle-i Nurlarla alâkadar olduğum için 1957 yılında mahkeme kararıyla görevimden alındım. O günden bu yana Risâle-i Nur’la meşgul olmaktayım.

* Risâle-i Nur’u ve Üstadı kimin vasıtasıyla tanıdınız?
O yıllarda (1952) Gençlik Rehberi mahkemeleri oluyordu. Sebilürreşad mecmuası Adıyaman’a posta ile geliyordu, biz bu mecmuâ sayesinde Üstadın mahkemede geçen konuşmalarını okuyorduk. Bu şekilde risâleleri ve üstadı sevdik ve risâleleri öğrendik. O yıllarda Sebilürreşad mecmuası sayesinde benim gibi bir çok kişi Risâle-i Nurlarla tanıştı.

* Üstad ile görüştüğünüzde, aranızda ne gibi konuşmalar geçti, hatıralarınızdan bize biraz bahseder misiniz?
Üstad ve Risâle-i Nur’u Sebilürreşad’da tanıdıktan sonra, görmek istedim. 1952 yılında Emirdağ’a gittim. Oralarda o zamanlar, hükümet yetkilileri, polis ve jandarma tarafından çok sıkı tedbir alınıyordu. Üstadı görmeye ve konuşmaya muvaffak olamadım. İkinci defa, 1955 yılları olsa gerek, Isparta’da Üstad’ı ziyaret ettim elhamdülillah. Üstad Hazretleri iltifat buyurdular bize…
Benle beraber başka yerlerden de onu sevenler gelmişti. Ben daha önce Üstad’a tebrik mahiyetli mektuplar göndermiştim. İsimlerimizi sorduğunda, bana “Abdulkadir sen misin?” demişti. “Evet” dedim, başımı sıvazladı ve “Seni Risâle-i Nur talebeliğine kabul ettim” dedi. Elhamdülillah buna nâil oldum ve duâsını aldım. Böylece ayak üstü de olsa Üstad’ı gördüm ve konuştum.
Oradan ayrıldıktan sonra Risâleleri Adıyaman’a getirmek istedim, tabiî ben o zamanlar matbû Risâleler çıkmadığı için el yazması Risâleleri Adıyaman’a getirmiştim.

* El yazması Risâle-i Nurları kim ya da kimler neşrediyordu?
İstanbul’da Ahmet Aytimur Ağabey ve şimdilerde Almanya’da yaşayan Muhsin Alev Ağabey vardı; bunlar Risâle-i Nurların neşri ile uğraşıyorlardı. Ben, onlardan bir bavul dolusu Risâle-i Nur aldım ve Adıyaman’a getirdim.
Adıyaman’a geldikten sonra Risâle-i Nurları buradaki arkadaşlarımla yaymaya çalıştım. Aradan yedi sene geçti, tekrar Üstad’ı görmek için üç arkadaş (Dursun Kutlu Ağabey, M. Emin Akbaş Ağabey, Hacı Bektaş Ağabey) ve kardeşimle beraber Isparta’ya, Üstad’ın kaldığı eve gittik.
O zamanlar Üstad hasta yatıyordu. Ellerini yorganın üstüne koymuştu. Uyandığında elini öptük. Bizlere duâ etti. Daha sonra oradan ayrıldık. Bu şekilde Üstad’ı iki defa ziyaret etme şerefine nâil oldum.
Tabiî Üstadı, öyle ayak üstü görmekle, sadece aylarca, yıllarca hizmetinde bulunarak anlayamayız, kim olduğunu tam anlamıyla bilemeyiz. Bunun için Nur Risâlelerini baştan sona tekrar tekrar okumakta fayda vardır.
Teşbihte hata olmasın, nasıl ki Kur’ân-ı nâtık olan Resûlullah’ı (asm) tarif için Kur’ân’ı okumak gerekiyor; Üstad’ı tarif edip anlamak için de Risâle-i Nur Külliyatını okumak lazımdır.
İşte Üstad’la bu şekilde hatıralarım oldu. Ben de bu görüşmelerden sonra, bendeki el yazması Risâleleri buradaki diğer kardeşlerime dağıttım. Elhamdülillah Adıyaman’da yayılmasına vesile oldum. Benim çalışmamla beraber, Adıyaman’a atanan müfettiş Ahmet Satılmışoğlu diye bir kardeşimiz Risâle-i Nurların yayılması için çok uğraştı. Millî Eğitim müfettişiydi. Allah razı olsun, kendisi çok faaldi bu hizmette. O, Dursun Kutlu Ağabeyin hibe ettiği evin bir odasında Risâleleri okuyor, bizler de dinliyorduk.

* O yıllarda Risâle-i Nur’a bakış nasıldı? Nelerle karşı karşıya kaldınız, size yardım eden oldu mu?
Ben müftülükte çalışıyordum. Ulu Camii’nde Risâleleri okurdum, haberi olanlar gelir dinlerdi. Risâle-i Nur’u ilk olarak camide okumaya başlamıştım. Dışarıdan sesimi duyanlar, derse iştirak ediyorlardı. Daha sonra Mahmut Allahverdi Ağabey ve Dursun Kutlu Ağabey sayesinde yaptığımız medresede Risâle-i Nurları okuyorduk.
Adıyaman halkı Risâleleri çok sevdi, himmetini eksik etmedi .Risâle-i Nur’a. Ama neticede hükümet yetkililerinin gözü hep üzerimizdeydi. Kaç kez diğer kardeşlerimizle beraber tevkif edildik. Ben Risâle-i Nur’la meşgul oldum diye görevimden oldum. Diğer kardeşlerim (Dursun Kutlu, Mahmut Allahverdi, M. Emin Akbaş, müfettiş Ahmet Satılmışoğlu) bir defasında jandarma tarafından toplu olarak tutuklandılar. İnkılâp (ihtilal) yılları olduğu için bir hafta boyunca nezarette kaldılar.
Ama o günlerden bu günlere bakıyorum elhamdülillah çok şey değişti. Risâleler her yerde okunuyor, neşrediliyor. İmkânlar çok olduğundan Risâle-i Nur’u okumak adına dershaneler, vakıflar, dernekler kurulabiliyor. Lâkin bizim zamanımızda buna müsaade yoktu, çok sıkı tutuluyordu. Risâleleri okuduğumuz dershanenin penceresi muhakkak bir polis tarafından dinlenirdi,devamlı takip edilir, evlerimiz aranırdı.
Ben işimden oldum diye Risâlelerle daha fazla meşgul olmak ve diğer ağabeylerle hizmet yapmak için Adana’ya, Abdullah Yeğin Ağabeyin yanına gittim. Biz onunla daha önce de tanışıyorduk.
Daha sonra Urfa’ya geçtik. Orada Hulusi Ağabeyler hizmet ediyordu. Aralarına sonradan Abdulkadir Badıllı Ağabey katıldı. Oradan da Adıyaman’a geçtik. Ben Hulusi ağabeyle orada tanıştım. Adıyaman’da asıl Risâle-i Nur hizmetine vesile olan O’du. Kendisi Elazığlı’ydı. Biz onun yanına gider, ders alırdık. Adıyaman’a senede 2-3 kez gelirdi. Hulusi Ağabeyin Adıyaman’a hizmeti çoktu. Hatta Üstad ile son görüşmemizde, Üstad “Burası uzak, icab ederse Hulusi sizlerle ilgilensin” demişti. Yani, Risâle-i Nur’u bu bölgelere tanıtmak, tam anlamıyla Hulusi ağabeyin işi ve himmetiydi. Allah ondan daima razı olsun.

* Risâle-i Nur talebelerine neler tavsiye edersiniz?
Risâle-i Nur’u sık sık okusunlar.Okumakla beraber onu yaşayarak, ihlâsla sımsıkı sarılarak sahip çıkmaları gerekiyor.
Risâle-i Nur’un düsturlarından olan;
“Der tarîk-ı aczmendî lâzım âmed çâr u çîz:
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz”i rehber edinmeliyiz.
Yani Risâle-i Nur’u şevkle okumalıyız. Üstad Risâle-i Nur’da dostluğu, talebeliği, kardeşliği tarif etmiştir. Onun tarif ettiği şekilde olursa; dostsan kardeş, kardeşsen talebe olursun. Temennîm ve duâm: Allah, Risâle-i Nur talebelerini Risâle-i Nur’dan ve hizmetinden ayırmasın… Âmin.
Röportajı yapan:Ali KARABİBER
02.03.2007

http://www.yeniasya.com.tr/2007/03/02/roportaj/default.htm

ABDULLAH TEL

Risale-i Nur,kafanızdaki şüpheleri gideriyor.

*-Kendinizi tanıtır mısınız?
Abdullah Tel.48 yaşındayım.20 senedir Avukatlık yapıyorum.
Van Eğitim Enstitüsünü bitirdikten sonra Diyarbakır Hukuk Fakültesinden mezun oldum.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Çocukluk yaşımdan beri duymuştum.Pederimin Risale-i Nur talebesi olması ve benimle ilgilenip -Küçük Sözler- vermesi hayatımda bir nüve teşkil etmiştir.
1962’de babamla camiye gittiğimi ve camide benim gibi çocukların az olduğunu hatırlıyorum.
1976-78 yılları arasında Avukat Yusuf Kutlu’nun yanında çalışırken ve onun yanında -Uhuvvet,Ene ve Zerre- Risalesini görmüştüm.
Uhuvvet risalesini anladım ama ‘Ene ve Zerre’ risalesini anlayamıyordum.
Hacı Mahmut Allahverdi abimiz zaman zaman büromuza gelirdi.
Bir gün ona bu durumu açınca,rahmetli öyle nefis bir açıklama getirdi ki benim Risale-i Nuru daha da tanımama vesile oldu.
Bilahare Van-da Eğitim Enstitüsünü okurken dershanede kalmış olmam Risale-i Nuru ciddi manada okuma ve tanımama yardım etti.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Beş yaşımdan beri çok şükür babamın ve annemin teşvikiyle namazımı kılarım.
Camileri seviyordum ama niçin sevmek gerektiğini bilmiyordum.
İşte Risale-i Nuru okuyunca “Tahkiki İmanı” elde ediyor, adeta dava adamı olmak istiyorsunuz.
Risale-i Nur,kafanızdaki şüpheleri gideriyor.Kâmil manada bir müslüman oluyorsunuz.
Tahkik-i imanı elde edince dünyanın mevki ve şöhreti sizi aldatamıyor.Bildiğiniz gibi;

“İmân, yalnız icmâlî bir tasdikten ibâret değildir. İmânın çok mertebeleri vardır. Taklidî bir imân, husûsan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî İmân ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imânı elde eden bir kimsenin İmân ve İslâmiyeti dehşetli dinsizlik kasırgalarına da mâruz kalsa, o kasırgalar bu İmân kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur.”

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Çok hatıralarım var ancak çok orijinal ve beni etkileyen bir hatırayı sizinle paylaşmak istiyorum;
Bundan on sene evvel Kastamonu ilimize bağlı İnebolu ilçesinde bulunan bacanağımın yanına bir yaz tatilinde gitmiştik.
Orada bulunan Üstadın talebelerinden İbrahim Fakazlı abiyi ziyaret ettik.Fakazlı abiye;
‘Bize Üstadla veya Risale-i Nurla alakalı bir hatıranızı anlatır mısınız?’diye sordum.
Fakazlı abi de;
-Halk partisi döneminde bize karne ile ve çok az gaz yağı veriyorlardı.
Yine gazım bitmişti.Gazı almak üzere sıraya girdim.Sıram gelince gazyağı vermediler.
Ümitsizce hanıma ne diyeceğimi düşünürken,gözüm bir ara dış kapının eşiğine çevrildi.
Mevsim kıştı,her yerde kar vardı.Birde ne göreyim;karne ile alacağım gaz yağının belki yirmi misli bir bidonun içinde , kapının önüne konulmuş olarak duruyordu.
Bu elbette ki Risale-i Nurun kerâmetiydi.Çünkü biz hep gaz yağını Risaleleri yazmak için ışıklandırmada kullanıyorduk,dedi.

Bir de Risale-i Nuru okuyunca,dershaneleri gezince çok tevafuklarla karşılaşıyorsunuz.
Şüphesiz bunlar birer ihsan-ı ilahidir,diye düşünüyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Her yerde olduğu gibi,Adıyaman’a da Risale-i Nurlar gelmiş ve Allah’a çok şükür okunmuştur.
1952 yıllarından beri o muazzam Kur’an tefsiri olan Nur külliyatı manen virane evlere girmiş, onları tamir tamir etmiş,nursuz insanları nurlandırmıştır.Memleketin maddi ve manevi havasını değiştirmiştir.
Çok zor şartlar altında,çok küçük bir odadan başlamış,bu gün güzel daha geniş mekânlarla gençlerin ve ihtiyarların elinden düşmeyen bir hale dönüşmüştür.
Risale-i Nur insanlara mutedil bir kültür vererek taklidi imanı tahkik-i imana çevirmiş,Türkiye sınırlarını aşmış,Amerika’dan Afrika’ya,Endonezya’dan Rusya’ya,Türkî cumhuriyetlerden ta Yemen ve Suudi Arabistan’a kadar gönüllerde taht kurmuş,İnşallah layık ellerde hak ettiği yere gelecektir.
Bu milletleri cehalet,esaret ve ümitsizlik musibetlerinden kurtaracaktır.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yer ve cümle nedir?Bu meseleyi açar mısınız?
Risale-i Nuru sırayla okurum;Sözler-Mektubat-Lem’alar-Şualar-Mesnevi-i Nuriye okurum.
Sırasıyla İhlas Lem’alarını her on beş günde bir okurum.
Yalnız şahsî değil,cemaatle de okumak gerektiğine inanırım.Çünkü bu şekilde şahs-ı manevi oluşur.
“Evet, müteaddit eşya bir cemaat şekline girse, bir şahs-ı manevisi olacaktır. eğer o cemiyet, imtizac edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı manevisi, bir nevi ruh-u manevisi ve vazife-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.”

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Bilindiği üzere iman ve küfür ilk Peygamberle birlikte başlamıştır,durmuyor da…Şimdiye kadar da devam ediyor.
İslâmiyet Arabların gevşemelerinden sonra Selçukluların ve Osmanlıların hayatiyete geçmeleri bilahare Osmanlıların da son döneminde lakaydlık ve İslâmdan uzaklık hatta daha sonra milletin inançlarıyla savaşma,millete rağmen yapılan iş ve hareketler gibi tehlikelere karşı Bediüzzaman Said Nursi gibi kahramanların sayesinde sed çekildi.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İhtilalleri atmacaların serçe kuşuna tasallutu ve onların kabiliyetinin gelişmesi gibi görüyorum.
“Atmaca kuşunun serçelere tasliti, zâhiren rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder. Meselâ, “kar”ı pek bâridâne ve tatsız telâkkî ederler. Halbuki, o bârid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gâyeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez.”
İhtilallerin zararı büyüktür.Zulümdür,hak-hukuk ve hürriyeti hiçe saymaktır.Bu milletin inanç ve iradesiyle bir nevi alay etmektir.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Kur’an’dan çıkan Risale-i Nurlar Van’dan başlayarak İsparta ve muhtelif illerde yazılmış,topluma daima müsbet hareketi,muhabbeti,kavl-i leyyini ve asayişin teminini sağlamıştır.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Bir program dahilinde günün belirli saatlerinde okumaları gerektiğine inanıyorum.
Ayrıca Nur talebelerinin yanına giderek onları dinleyip,onların tecrübelerinden istifade etmeleri gerektiği kanaatindeyim.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

ABDURRAHMAN FIRAT

Üstad eserleriyle topluma heyecan vermiş,aşk vermiş,şevk vermiş ve bütün toplumu kucaklamış,elhamdulillah.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1944 tarihinde Merkez Çençen köyünde doğdum.Köy hizmetlerinden emekliyim.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nuru 1958 tarihinde köyümüzde İmamlık yapan Hacı Fehmi Efendi vasıtasıyla tanıdım.Sonra Adıyaman-da H.Mahmut Allahverdi,Dursun Kutlu ağabeylere giderek külliyata sahib oldum,çok şükür.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur bize insanca yaşamayı,iman ve namazın önemini en güzel bir şekilde anlattı.Onunla hayatımız değişti.Bu vesile ile bu cemaate girdik.Çokları gibi bizim de Risale-i Nur-u okuyarak hayatımız huzurlu ve nurlu geçti.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Unutamadığım hadiseler;Üstadın vefatında kırmızı toprağın yağmasını hiç unutmuyorum.Hatta hava karardı.Ramazan ayı olduğu için sehven orucunu bile açanlar oldu.
Bir de Samsat ilçemizde Hasan Ağa diye bir ağa vardı.Nurlara dosttu.Hulusi abi Adıyaman’a geldiğinde dikkatimi çeken şöyle bir soru sordu;
“Efendim,Allah-ı inkâr edenler çok,biz onlara nasıl cevab vereceğiz?
Hulusi abi de;Senin sorularının cevabı -rahlede bulunan Risale-i Nuru göstererek-bu risale-i Nurlarda,dedi.
Bazen polisler ve askerler tarafından aramalar oluyordu.İşte ben de böyle kitapları bir yere götürdüğüm zaman da beni gördükleri halde almadılar.Nurun bir kerameti diye düşünüyorum.

*Sizin bakışınızda Adıyaman-da Risale-i Nur –başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Maşallah,çok şükür,şimdi eskisine göre kat kat ilerleme var.
Nurların her bahsini okuyorum.Hacı oldum,emekli oldum,zengin oldum,çok şükür daha ne olsun?

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
“Hakiki imanı elde eden adam,kâinata meydan okuyabilir.”diyor Üstad.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstad eserleriyle topluma heyecan vermiş,aşk vermiş,şevk vermiş ve bütün toplumu kucaklamış,elhamdulillah.
Girdiği hapishaneleri islah etmiş bu suretle adam öldüren insanlar karıncayı bile öldürmekten kaçınmışlar.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerin Risale-i Nuru bol bol okumalarını ve cemaate gidip kendilerini yetiştirmelerini ve araştırıcı olmalarını tavsiye ediyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

ABDURRAHMAN TAŞTAN

Risale-i Nur bana cesaret verdi,hak ve hukuku aramayı öğretti.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1926 doğumluyum.Bağpınar köyüne bağlı Çençen köyünde Meryem’den doğma,beş çocuk babasıyım.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Yıl 1952..Bir yaz mevsiminde köyde bir ağacın altında otururken içimde manevi bir haz,bir halet hissettim.Sonra nurları okuyup anlayınca bu hazzın başlangıcının o olduğunu anladım.
Malatyalı Abdullah isminde bir arkadaş bana Üstadın Küçük Tarihçe-i Hayatını verdi.O beni çok etkiledi.Bilahare –Allah razı olsun- asker arkadaşım Dursun Kutlu’ların,Rahmetli Hacı Mahmut Allahverdi’lerin verdikleri kitaplarla,açtıkları dershanelere giderek,-çok şükür- Risale-i Nuru az da olsa tanımaya çalıştık.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur bana cesaret verdi,hak ve hukuku aramayı öğretti.
Ben Risale-i Okumadan evvel ehl-i tarik bir kişiydim.Aslında o zaman zaten ayrılığımız-gayrılığımız yoktu.Onlar bize gelir,bizde onlara gider,birbirimize çok saygı gösterirdik.
Ben Risale-i Nuru okuyunca,nahiyede bir baş çavuşumuz vardı.Bir gün Üstaddan bahsedince,başçavuş haddini aşıp Üstada hakaret etti.Haşâ ‘ o gerici,yobaz’ dedi.Ben karşı çıkınca bana bir tokat attı.
Bende onu alaya gidip binbaşıya şikayet ettim.
Bu duruş Risale-i Nurun bana verdiği o mukaddes iman sayesinde olmuştu.
Sonra binbaşı bizi barıştırdı ve benden özür diledi.
Mahkemedeki duruşmamıza ise o zaman yine nurların bir kerameti olarak Av.Arif Emre ücret almadan girdi.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Nahiyemiz olan Bağpınara Rizeli genç bir müdür gelmişti.Risale-i Nuru onlara anlatmaya çalıştım.İlk önceleri çok aleyhinde olduğu halde –Allaha şükür- Risale-i Nurları okuyunca namaza başladı hatta bizleri solladı geçti.Allah razı olsun.
1960 ihtilalinde yapılan haksızlık ve zulümleri unutamıyorum.
Diyarbakır-dan gelen bir yüzbaşı köylere gelip muhtarlara hakaret ve küfrediyor, silahları topluyor,rahmetli daima Menderesin aleyhinde konuşuyordu.O olayları unutamıyorum.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risale-i Nurda Üstadın 26.Lem’ası benim çok hem de çok çok hoşuma gidiyor.
Eskiden okuduğum Niyazi Mısri-nin:
“Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber.” ile başlayan o güzelim tasvirler adeta Üstadın fıtratımızı okuduğu kanaatını veriyor.
Üstadımı Babamdan daha çok seviyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Allah’a çok şükür..şimdi hizmetler hayli iyi ancak istenilen seviyede olduğunu da söyleyemem.
Rahmetli Bekir Berk abi o zaman birkaç defa Adıyaman’a Risale-i Nur davası için gelmişti.
Bir defasında komşu il ve ilçelerde hep mahkemeleri izlemek için büyük bir izdiham oluşuyordu.
Mahkeme reisi:”Bu ne kalabalık yoksa tekel binası mı açılıyor?”demişti.
Hakikaten fevkalade bir katılım olmuştu.O manzaralar insana şevk,gayret ve cesaret veriyordu.Çok şükür.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Ben gençliğimde o kadar Risale-i Nur okuyordum ki,adeta bana deli olmuş diyorlardı.
Bazıları:”Bağpınar’da –Bir kâtib var,herkese vaaz ve nasihat ediyor.”diye her tarafta duyulmuştum.
Gençlerin bizden çok çok ileri olmalarını , bu milletin birlik ve beraberliğini muhafaza için Risale-i Nurları okumalarını tavsiye ediyorum.Okusunlar,anlatsınlar ve yaşasınlar,vesselam…

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

ABDURRAHMAN ULUÇAY

Maşallah imanlı gençler çoğalıyor.Bu gençler milletini seviyor,dinini seviyor.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
-Adıyaman Kahta ilçesinde doğdum.25 yıl idarecilik yaptım.Yatılı ilk okullarda kaç nesil öğrencilerle hatıralarım oldu.
Bir idareci olarak, idarecilerin devlet tarafından eğitilmesine ihtiyaclarının olduğuna da inanıyorum.İdarecilik çok zevkli ama bir o kadar da zor bir iş.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale’i Nur’u 1988 tarihinde Menzil Şeyh’ i Kahta’ya gelmişti.Orada muhteşem bir karşılama ve toplantı yapıldı.Hatta mülkiye amiri,daire müdürleri vardı.Ben de gittim.Elini öpüp intisap ettim.
Ancak yatılı bölge okulunda arkadaşlarımdan Ramazan Oğuzhan ve Aziz Kaya hocaların halleri benim dikkatimi çekiyordu.
Bir gece Adıyaman’ dan misafir olarak Hacı Mahmut Allahverdi gelmişti.Onun konuşması ve benim eserleri okumaya başlamam,tahkiki dersin ruhumu ve aklımı tenvir etmesi ile Risale-i Nur’ u sevmeye başladım.
Bu asrın problemlerini bu eserin çözeceğine inanıyorum.Bu düşünceden dolayı tarikatı bıraktım.O zaman Kahta’ daki Şevket Hoca ve belediyede çalışan Mehmet Zamir de bana yardımcı oldu.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale’i Nur’ u okuyunca namazımı şevkle kılmaya başladım.Camilere gittim.Bir gün sabah namazında Kahta’da Kömür Cami’sine gittim.Orada 3-4 kişi misafir olarak gelmişti.Onların giyim ve halleri beni çok etkiledi.
Bilahare Gaziantep-Nizip’e gittim.Oraya Gaziantep’ ten Nazım abi gelmişti. Oradan da Birecik’e gittik.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Eskiden taklidi bir İslâmî yaşayışım vardı.Şimdi Risale’i Nur tahkiki iman dersi veriyor.Hem risale’i Nur Kur’ anın malıdır.hem Risale’i Nur’u cemaat tarzında okuyunca insana başka bir şevk ve gayret geliyor.
Unutamadığım bir hatıram şu ki; Bir gün Çelikhan Yatılı Bölge Okulundayken gece rüyamda oranın çok yüksek bir dağında bulunuyorum.Gördüm ki çok sevdiğim ve akrabamdan olan Kahtalı Mehmet Zamir uzaktan geliyor.Üstad’ın kıyafeti gibi bir kıyafet içinde onu gördüm.Bizler vazifeliyiz hizmet içindeyiz çok şükür,dedi.”

-Ayrıca Hayatımda büyük bir iz bırakan olay ise şuydu;
-Oğlum Merhum Mehmet Serhat Uluçay Yüksek Mühendislikden mezun olup,6,5 yıl Japonyada Nur hizmetleriyle meşgul oldu.
İngilizce ve Japoncayı öğrenmiş olmasından dolayı,Japonlara hizmetleri götürüyor ve anlatıyordu.
Bu vesile ile japonyada üç tane dershane açmıştı.
Japon eşi de müslüman olmuştu.
15 arkadaşıyla beraber hala -gidip gelenlerden de aldığımız haber üzerine- hizmetler harika bir şekilde devam etmektedir.
Kendisi iki yıl önce kanser hastalığına yakalanmış ve vefat etmiştir.Rahmetullahi aleyh.
Kendisi için okunan Yasinler 5250-yi bulmuş ve bir çok da hatimler yapılmıştır.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Eskiye göre fevkalade bir gelişme ve fütuhat var.Maşallah imanlı gençler çoğalıyor.Bu gençler milletini seviyor,dinini seviyor.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlere Risale’i Nur okumalarını ve aile ve çocuklarını iyi yetiştirmelerini tavsiye ederim.Üstad’ ın böyle olmasında babasının helal lokmaya çok dikkat etmesinin ve annesinin O’nu abdestsiz emzirmeyişinin rolü çok olduğuna inanıyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

ABUZER KARA

1.Kendinizi tanıtırımsınız.
Ben Abuzer Kara 1961 Samsat doğumluyum.İlk ve orta öğrenimimi Samsat ta bitirdim.1982 yılında evlendim.1983-1984 Yılları arasında askerlik görevimi ifa ettim.1987 Temmuzunda işe girdim. Şu anda Adıyaman Merkez Teke1 75.Yıl YİBO da Memur olarak çalışıyorum.Bahçelievler Mahallesinde ikamet edip,Evli ve beş çocuk babasıyım.

2.Risale-i Nuru nasıl,nerede,ve kimin vesilesiyle tanıdınız.
Risale-i Nuru Samsat-ta Lise öğrencisi iken Teyzem oğlu vasıtasıyla tanıdım.

3.Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu
.Bu soruyu cevaplamak için Risale-i Nuru okuyup yaşamaktan geçer.Neler kazandırdıkları ise;İnsanca yaşamayı,insanları ve diğer tüm mahlukatı(canlı-cansız) yaratandan ötürü sevip şefkat göstermeyi,doğru ve zararsız yolun İslamiyeti yaşamakta olduğunu,iman gözlüğünü göze takıp her hadiseye o nazarla bakmayı,ibret almayı,dünyanın hakikaten bir misafirhane olduğunu,Âhiret aleminin bir vitrin olduğunu,asıl ve ebedi hayatın diğer alemde olduğunu, ALLAH’ın varlığını ve diğer imani rükünleri(Meleklerin varlığı,Âhiretin varlığı,Haşır vb) gökteki güneşin gündüz içinde var olması katiyetinde gösterdiği ,başta insan olarak kendimizi çok güzel bir şekilde okumamızı,nereden gelip nereye gideceğimizi,insanın asıl görevinin neler olduğu,her şeyin kendi mahsus dili ile Yüce ALLAH-ı zikrettiğini ve kısacası hem dünya hayatını hem de âhiret hayatının nasıl ve ne şekilde kazanılacağını,ve sonunda da inşallah kabre iman ile girme gibi paha biçilmez bir sonucu kazandıracağına bütün zerratı vücudumla inanıyor ve o yolda son nefese kadar Yüce Mevlamın bizleri rızası dairesinde istihdam etmesini temenni ediyor ve yalvarıyorum.

4.Risale- Nur ile alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız.
Risale-i Nurla yeni tanışmış ve derslere devam ediyoruz.Adıyaman da Ömer Erdem kardeşimizde İmam hatip okulunu okuyordu.Bir gün Ömer Kardeşimiz Sıratut vakfında kalırken abdest almak için sıratut camisine gider.Akşam vakti,Karşıda Bir abi ve yanında tanımadığı bir kişi var.Abi, Ömer kardeşe derki; bu arkadaş sizin Samsata savcı olarak atanmış,buna yardımcı ol ,bir otel bul, der..Bu vesileyle Ömer kardeş Savcıyla tanışır ve bir otel bulur,savcı sorar,o kaldığınız yerde(Sıratut vakfı) epey sesler geliyordu,orası nedir?
Ömer kardeşde orası nur medresesidir.Öğrenciler kalıyor.Hatta gideceğiniz yerde de(Samsat) böyle bir medresemiz var,oradaki arkadaşlarla tanışırsanız size yardımcı olurlar der.Tabi bu arada savcı gördüklerini ve duyduklarını güzelce bir not alıyor.Savcı Samsata gelir göreve başlar,hemen kısa bir süre sonra Samsat medresesini gözetim altına alır.Kimler gider kimler gelir,biraz hakkında bilgi topladıktan sonra;bir gün biz okulda iken birkaç jandarma gelip bizleri okuldan alıp birkaç arkadaşla birlikte adliyeye götürdüler,sorgu,sual.Sizler dedi, burada bir aşevi var oraya gidiyor muşsunuz,Said Nursinin kitaplarını okuyursunuz,orada yemek ve çay içiyorsunuz vb.niye gidiyorsunuz,daha bunun dışında neler yapıyor ve niye gidiyorsunuz gibi,tabi geçmiş gün buna benzer sualler sordu.Bizlerde o zaman; evet böyle bir yere gittiğimizi, ama yemek veya çay için gitmediğimizi ,sırf dinimizi öğrenip,okul derslerimize rahat bir ortamda çalışmak için gittiğimizi, Said Nursiye ait kitapları da okuduğumuzu ve bundan böyle de okuyacağımızı söyledik.Birkaç kere birkaç arkadaşla bu şekilde ifadeye gittik ve sonunda da beraat ettik.
İşte bu olay epey zaman geçtiği halde halen zihnimde tazeliğini koruyor. Allah’ın yardımıyla çocuk denecek yaşta olmamıza rağmen korkmadık ve aynı kaldığımız yerden medresemize devam ettik.

5.Sizin bakışınızda Adıyaman’da Risale-i Nur Başlangıcından günümüze nasıl görülüyor?
Mükemmel bir şekilde görüyor ve şahit oluyorum.Çünkü bundan kısa bir süre diyebileceğim bir zamandı.1995 yılına kadar malumunuz şu andaki vakıf yerinde bulunan iki katlı bahçeli vakıf Cuma geceleri sohbetlerde bazen dolmadığı ve ancak mübarek gecelerde dolduğu halde,aradan 15 yıl gibi bir zaman geçmiş ve şu andaki ders yapılan salonun ALLAH’a çok şükür yapılan hizmetler netice vermiş oluyor ki tıklım tıklım doluyor,büyük çoğunluğunu da genç kardeşlerimiz teşkil ediyor.Elbette bunun bir sebebi de, üniversitenin açılması ise de diğer taraftan hizmette bulunan kardeşlerimiz ve ağabeylerimizin kendi üzerlerine düşen görevlerini bihakkın ifa ettiğine bağlıyorum.
Hatta şu andaki vakıf yapıldığı zaman böyle büyük bir salon nasıl dolar,böyle bir soluna ihtiyaç var mı şeklinde ben kendi kendime sormuştum.Hizmetin o günlerden bugünlere gelmesine vesile olan tüm Ağabey ve kardeşlerimizden ALLAH ebediyen razı olsun.

6.Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yer ve cümle nedir?

Risale-i nurun neresini, hangi mevzunu okumuşsam oradan istifade görmüşüm ve bundan dolayı herhangi bir yeri diğer yere tercih edemiyorum.
Bu soruya cevap vereceğim zaman şu konu,bu konu,diğer konu ve baktım ki baştan başa bütün külliyatın her bir konusu her tarafa ışıklar saçan elektrik lambası gibidir.Bununla birlikte çok cümleler var,ama bir cümle ve bir yer söyleyeyim;
“İman her nurdur,hem kuvvettir. Evet Hakiki İmanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.”
Birde Âyet-ül Kübra Risalesi çok istifade ettiğim yerler arasındadır.
Bununla beraber yinede Cennet sekiz tabaka olup,hiç birbirlerine mani olmadığı ve benzemediği gibi,birine girildiğinde onun letafeti evvelki girilenin lezzetini tazelendirdiği gibi,risaleler aynen öyledir.

7.Üstadın 28 sene hapis,19 defa zehirlenişi, ve hayatının sizde düşündürdükleri nelerdir?

Bu olaylar büyük zatların bir kaderi , ızdırabsız bir dava kök tutması zor., Hz.Ademle başlayan iman küfür mücadelesi kıyamete kadar devam edecektir.Ehli iman cephesinde görevli zatlar görevlerini ifa ederken karşı taraf ehli küfürde onlara engel olmak için elinden gelen engellerde bulunacak,hapse atacak,işkence edecek,öldürecek…
28 sene hapis yatması ise Risale-i nur için bir ilanat, adete bir duyuru olmuş,bu vesileyle çokları Nurları didik didik okumuş, düşman iken dost suretine dönmüş,hapishaneler olmuş, bir medrese-i yusufiye , iki üç kişiyi göz kırpmadan öldüren katil ,nur dersleri sayesinde tahta bitini öldürmeyecek bir konuma gelmiş, düşman zehirlemiş,ALLAH öldürmemiş,çünkü görev bitmemiş ve görevlidir.

8.Said Nursi Hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış neler kazandırmış?

Tüm Müslümanların birlik ve beraberliğinin perçinleşmesi için iman edenler kardeştir, hakikati ile yola çıkarak nesebi kardeşliğinden çok İslam kardeşliğine önem vermiş,bu bağlamda uhuvvet risalesini telif ederek birlik ve beraberliğinin oluşması için çok çalışmış, birliğin ve beraberliğin olduğu yerde dirliğin olacağını belirtmiş ve bunları da 20. ve 21. Lem’alarda izah etmiş,birlik beraberlik sonucu 3 kişinin bir cizgi üzerinde omuz omuza durmasını yapacağı hizmetlerinin yüz on bir kişinin hizmeti ile denk tutmuştur.İslamın birlik ve beraberliği için çok büyük çaba harcamış ve ALLAH- ın izniyle muvaffak olmuştur.

9.Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz.

Sesim yetişse Kâinatın yüksek bir yerine çıkıp sesim çıktığı kadarıyla küre -i arzdaki tüm gençlere diyecektim:Ey insanlar ve özellikle gençler, Risaleleri ciddi ve tefekkür-vari bir şekilde okuyun,okuyun ki kendinizi de okumuş olasınız.Dünyada iken,cennet hayatı yaşamak istiyorsanız kurulan Risale-i Nurların Manevi sofralarına oturun.O sofralarda ne ararsan bulursun, yok yoktur,ne ararsan o var,ama her göz sahibi tüm olanları görmeyebilir,sizlerde bu sofraya buyurun,bu sofradaki çeşitli manevi gıdalardan istifade edin yararlanın.Hayat burada,yaşam burada.Kur’anın hakiki bir tefsiri olan Nur Külliyatını biran evvel alın okuyun,okuyun,okuyun….. derdim.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

ABUZER DEMİR

Risale-i Nur Kur’ anın ruhunu, gayesini , hedefini izah eden çok mükemmel bir tefsirdir.
Risale-i Nur Kur’ anın ruhunu, gayesini , hedefini izah eden çok mükemmel bir tefsirdir.

-Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Adıyaman’ da doğdum.32 sene 10 ay Kur’an kursu hocalığı ve imamlık yaptım.İkisi erkek iki kız çocuğu olmak üzere tahsillerini bitirmiş 4 çocuğum var.

-Üstadı ziyaret etmişsiniz,görüşmeniz nasıl gerçekleşti?
-1955-56 -larda rahmetli H.Mahmut Ağabeyin verdiği bir adres üzerine Konya’ da rahmetli Abdulmecid Nursi’ nin yanına Arapça okumaya gittim.Kendilerinden Arapça gramer,mantık ve edebiyat dersleri aldım.

-A.M.Nursi uğradığı zulümleri sizinle paylaştı mı?

“Üstada güçleri yetmeyen gizli zındıka bana yöneldi.”sözünü bizzat O’ndan işittim. Abdulmecid efendinin yanında iki buçuk sene ders kaldım.Önceleri camide bilahare belirli saatlerde evine gider ders alırdım.Kendisi o zaman İmam-Hatip Lisesinde tefsir derslerine girer ve ücret karşılığında çalışırdı.Yani maaşlı bir öğretmen değildi.

-Siz onun yanına giderken bir zorlukla karşılaştınız mı?

Hayır, evvela Mevlana Camii ‘nin arkasında buluşur oraya yakın bir camide 2-3 ay ikindi namazlarından sonra ders yapıyorduk.Yıl 1958-60 aralarıydı.Daha sonra beni yakinen tanıdı ve güvendi.Evine davet etti.Sonraları ise evinde ders verir oldu.

-Siz ne yapıyordunuz, bir meşguliyetiniz var mıydı?

Benim de bir camide talebelerim vardı.Onlara Kur’an okutuyordum.Artakalan zamanımda da Abdulmecid efendiden ders alarak bilgimi zenginleştirmek istiyordum.

-Sizin Üstad ile görüştüğünüzü işittik.Bunu bizimle paylaşır mısınız?

Yanılmıyorsam 1960 tarihlerinde Üstad Ankara’ dan Konya’ ya geliyor.Vefatına yakın bir tarih.Bir sabah derse geldiğim zaman çok büyük bir kalabalık gördüm.Elimde ekmek vardı.Abdulmecid abi’ nin kapısının önünde siyah bir araba gördüm.Arabanın içinde üstadın olduğunu anladım.Arkasında askeriye jipleri O’nu takip ediyordu. Arabaya yaklaştım.Yanında Dr. Sadullah Nutku abi vardı.Arabanın içinde Üstad yorgana sarılmış vaziyette ve solunda, sağında talebeleri vardı.Bayram Abi arabayı kullanıyordu. Arabada Said Özdemir abinin olduğunu duydum.Bir çorba istediler içerden. Abdulmecid’ in ailesi bir çorba indirdi.Üstad sade suyunu içti.Ardından iki tane yirmi beş kuruşluk sarı parayı çorbanın içine attı.Sadullah Nutku abi Üstad’ ın kuşluk namazı kılacağını söyledi.Hiç olmazsa camiye girip arkasında kuşluk namazı kılalım dedi.Ben kalabalıktan dolayı girme imkanı bulamadım.Cami ve caminin avlusu insan doluydu. Adeta Konya oraya koşmuştu.Üstad’ a kavuşma imkanını maalesef bulamadım.Sonra Üstad’ ın Mevlana Camii’ ne gittiğini söylediler.Mustafa Veyiszade ziyaret etti.O Ali Ulvi Kurucu abinin akrabasıydı.Üstad’ ın geleceğini bir şekilde haber alıp tatil olmasına rağmen Mevlana türbesini açtırdı.Üstad’ ın dışarıda dua ettiğini söylediler.Hatta çok kalabalık ve izdiham olduğu için Bayram abi ’ye trafik müdürlüğünün istediği yolda gitmediğinden ceza kestiklerini ve para cezası verdiklerini duydum.

-Bize Abdulmecid Abi’ den biraz bahseder misiniz?

Çok büyük bir alimdi.Edebiyat ve Mantık’ ta çok mahirdi.Oğlu Fuat ile ilgili “Fuadiye” eserinin konusunu da;dünyanın kuruluşundan cennet- cehenneme kadar olayları teşkil ediyordu.Bu eserinin bir nüshasını bana verdi.Said Özdemir Abi benden isteyince bir fotokopisini verdim.Abdulmecid Abi’ den aldığım dersleri, Abdulmecid Abi’ nin Üstad’ dan aldığı dersleri ve notları bir kitap haline getirmiştim.
Yeğeni Abdurrahman’ a okutmak için kitap oluşturmuştu.Sonra yeğeni şehit olunca bu eser kitapları arasında kaybolmuş, kendisi “Ben müftülükten ayrılırken kitaplarım arasında yine buldum”dedi.Bu kitaptan ilk olarak sana ders veriyorum dedi.Hakikaten çok mükemmeldi ve ruhumu mest ediyordu.Bir gün bana Mantık dersi verirken
Üstad Bediüzzaman’ın iki kuşun cıvıldaştığı zaman ne dediklerini mantıktan anlayabiliyorum” dediğini aktarmıştı.

-Abdulmecid abinin mantık kitabı sizde bulunuyor mu?
Evet, var.Abdulmecid Nursi mantık kitabını Üstad’ a göndermiş.Üstad okumuş ve iki yerde ehl-i sünnet mezhebine uygun olmayan yeri tashih etmiş.

-Abdulmecid Abi’ yle hiç Risale’ i Nur dersi yaptınız mı?

Risale-i Nur’ dan bahsetmekten korkardı ve kendisi “Üstad ne kadar cesur ise ben de o kadar korkağım”derdi.Çok hem de çok çok ihtiyat ederdi.Çünkü kendisine çok zulüm etmişlerdi.Hem maddi yönü de çok zayıftı.Sadullah Nutku Abi’ nin evinde otururdu. Kanaatimce Sadullah Nutku Abi ondan kira almazdı.İmam Hatip’ te ders ücreti karşılığında ders veriyordu ve kut-u leyamut şekilde geçiniyordu.

-Hocam siz senelerce Kur’ an okuttunuz.Risale-i Nur nasıl bir Kur’ an tefsiridir?

Risale-i Nur Kur’ anın zahiri manalarını tefsir eden bir tefsir değildir.Ama Risale-i Nur Kur’ anın ruhunu, gayesini , hedefini izah eden çok mükemmel bir tefsirdir.Lafızdan gayeye giden bir tefsirdir.

-Üstad’ ın içtimai ve siyasi cihetinden biraz bahseder misiniz?

Üstad Said Nursi eşine çok az rastlanan bir zattı.İnsanlar arasında birlik ve beraberliği için elinden geleni yaptı.En sevmediği bence Müslümanların arasındaki tefrikaydı. Küfür ve dalaletin karşısına tek başına karşı çıkmış ve milyonlarca talebe yetiştirerek hedefine korkmadan yürümüştür.

İçtima-i yönden Peygamberimizi(S.A.V) nasıl taklit etmiştir?

Kur’ anî caddeyi çok mükemmel anlatarak hayatının her yönünde Sünnet’ i bizzat yaşamıştır.Allah’ ın varlığını onun kadar isbata çalışan ve peygamberimizi tarif eden ikinci bir adam asrımızda ortaya çıkmamıştır kanaatindeyim.Her şeyde Allah’ ın tecelliyatını muşahade etmiş, sünnnet’ i rehber olarak kabul etmiş.Bu hususu Mesnevi’ i Nuriye’ de çok mükemmel izah etmiştir.

-Risale-i Nur’ un ehli imanın birliğine katkıları sizce nelerdir?

Cumhuriyet ilanı arefesinde Müslümanlar lidersiz kalmıştı.Hadiseler Müslümanların aleyhinde cereyan ediyordu.Bu hengâmede bir lider ihtiyacı doğmuştu.İşte Bediüzzaman Kur’ andan aldığı ders ile öyle bir eser yazdı ki hem Müslümanları o ümitsizlik girdabından kurtardı hem de yazdığı eserle küfür ve dalaletin belini kırdı.Ayırca ehl-i İslamın itikadını ve zayıf olan imanlarını tehlikeden kurtarmaya vesile olmakla asrın manevi lideri olduğunu fiilen isbatladı.Bilhassa cephe-i harpte yazdığı İşarat-ul İ’caz’ dan çok zevk alıyor ve istifade ediyorum.

-Risale-i Nur’ la alakalı unutamadığınız bir hatırayı bizimle paylaşır mısınız?

Yanılmıyorsam 1956 yılında Şanlıurfa’ da Kur’ an kursuna bir arkadaşla beraber gidiyorduk.Bulunduğumuz kursun karşısında ikamet eden Abdullah Yeğin ve Hüsnü ağabeylerin yaşayışları, giyinişleri,hal ve hareketleri beni çok etkiledi.Diyebilirim ki Risale-i Nur’ u o vesileyle okudum ve tanıdım.Abdullah Abi bir defasında eskimez yazıdan Küçük Sözler’ i bana hediye etmişti.Bir keresinde de Hatay’ ın Kırıkhan ilçesine gitmiştim.Çok büyük bir alim olan Selahattin Hoca ve orda ismini sonradan öğrendiğim -şimdilerde Prof. olan- Alparslan Özyazıcı’ nın hareketleri ve İslami tavırları hala unutamadığım güzelliklerdendir.

-Bizlere Abdulmecid Abi’ den hiç unutamadığınız bir hatıranızı aktarabilir misiniz?

Abdulmecid Abi bir gün: “ Bu millet Mevlana’ yı yüz sene sonra anladı,ama Üstad Said Nursi’ yi daha erken anlayacak” demişti.Onu hiç unutamıyorum.

-Hizmetlerin gelişimi o zamandan bu zamana nasıl görünüyor?

Elbette o zamanki İhlas ve samimiyet şu anki gibi değil.Maddi gelişmeler ve bunun için de insanların biraz kendi rahatlarına meyli,Risale-i Nur’ lar yeteri kadar okunup yaşanmaması, tefrikalar ve maalesef cemaatlerin içindeki bazı temeyyüz etmiş insanların yanlışlarıyla hoş olmayan bazı durumları meydana getirmiştir.İhlas ile samimi çalışan tabiri caizse hizmet eden avam içinde problem hiç yoktur, kanaatindeyim.

-İhtilaller mesela 60,71,80,97 darbeler hizmetimize nasıl zarar vermiştir.?

Kanaatimce bunlar bizler için birer şefkat tokadı olmuş ve Risale-i Nur’ un bütün Müslümanların umumi malı olduğu hakikatı daha iyi anlaşılmıştır diye düşünüyorum.

-Üstad’ ın demokratları desteklemesini ve bugünkü demokrat misyonu nasıl görüyorsunuz?

Bazı arkadaşların hissi davrandığını düşünüyorum.Siyasi konuda daha itidalli olmalıyız.Cemaatın kendilerini bir partiye mal etmesini kesinlikle hazmetmiyorum.Bu konuda bazen zarar ettiğimizi de söyleyebilirim.Ben demokratlığı, insan hak ve hürriyetlerine taraftar, daima milletini ve dinini düşünmek diye biliyorum.
MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

ABUZER GÜVEN

Babam 1940 ların başında Malatya’ya gitmiş ve yerleşmiş.
Beşer bu eserlerle Kuranî hakikatleri tanıyacak,asıl mecrasını bulacak.

-Kendinizi tanıtır mısınız?
-1953 Malatya doğumluyum. İlkokulu Adıyaman’da köyde bitirdim. Adıyaman İmam-Hatip Okulundan 1975’te mezun oldum.. Adıyaman İmam-Hatip Okulu’nun ilk mezunlarındanım.
1 Eylül 1975’te Adıyaman Merkeze bağlı Kelüz Köyünde İmam olarak başladım. Bir yıl gibi kısa bir süre imamlık yaptım. Buna rağmen bu bir yılda güzel hizmetlerimiz oldu…
Çok güzel dostluklar edindim.- Celal Gözaydın Mahmut Doğan vb. bu güzellikleri arkadaşlarla paylaştık. Adıyaman’da derslere katılmamız ayrı bir heyecan ve şevk veriyordu…
1976 yılında Kahramanmaraş Eğitim Enstitüsünü kazandım. Tayinimi de İl merkezine naklettirdim. Bu dönemde hem çalıştım hem okudum. O günün şartları bunu gerektiriyordu. Zorluklarıyla beraber güzellikleri de vardı elbette!
Dershanede Mehmet Polat Ağabeyin yanında kaldım. Nevzat Ağabey de orda kalıyordu.
Onlarla da bir yıl beraber kaldık. Çok şeyler öğrendik. Allah ebeden razı olsun. Okulu bitirdikten bir yıl sonra öğretmenliğe Pazarcık ilçesi Sultanlar Köyünde başladım. Bu köyde de hizmetler açısından faydalı olduğuma inanıyorum.
Prof. Dr. Şükrü Özgan hoca o sıralar meslek lisesini yeni bitirmişti. Köyde kalıyordu. Nurlarla tanışmasına zahirde vesile olabildiysek ne mutlu… Burada da güzel dostlar edindik hamdolsun…
Daha sonra Adıyaman’da, Konya’da görev yaptım. Bu dönemlerde İktisat Fakültesini de bitirdim. Halen Adıyaman il merkezinde öğretmen olarak çalışmaktayım.

-Risale-i Nuru nerde, nasıl ve kimin vasıtasıyla tanıdınız?
– Risale-i Nuru tüm aile ile birlikte Rahmetli babamdan öğrendik.Babam üstadı ziyaret etmiş ve duasını almış bahtiyar bir insandı. Hizmetlerde Dursun Kutlu Ağabey ve Rahmetli Mamut Ağabey, rahmetli Abdülkadir Kayır ağabeylerle aynı yolun yolcuları idi. Malatya da derslere gidermiş. Babam 1940 ların başında Malatya’ya gitmiş ve yerleşmiş. Rahmetli babam Malatya Mensucat fabrikasında (Malatya Sümerbank) çalışıyordu. Tabiî ki o günün şartları çok ağır ve zormuş. Öz vatanlarında yabancı, hatta sanki düşman muamelesi görmüşler. Fakat memleket ve millet menfaati için bütün zorluklara sabretmişler, Üstadın ifadesiyle asayişin bekçiliğini yapmışlardı.
Okul hayatımızda gayretli, hizmet ehli arkadaşların çabasıyla hizmete yakın olanlarla beraber olmaya çalıştık .Bu yolda yürüyenleri hep sevdik.. İnşallah hayatımız boyunca bu halisane devam ederiz.

– Risale-i Nur size ne kazandırdı? Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
– Risale-i Nur bize bizi tanıttı. Hayatı, varlığı ve Rabbimizi bize tanıttırdı. Bu dünyada vazifemizi, yaratılışın gaye ve maksadını bize tanıttırdı… Risale-i Nurlar okuyucusuna kâinat kitabını okumayı, Allah’ın güzel isimlerinin yansımalarını görmeyi öğretti. Allaha ve Peygambere imanı ve Kuran-i hakikatleri tanımada akıl ve kalplerimize güzel yollar açtı ve açmaya devam ediyor…

– Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
– Henüz ilkokula yeni başlamıştım. Malatya’dan evi köye yeni getirmişiz. Komşu köylerin birinde kavga olmuş. Jandarma köye gelmiş. Kavga yapılan köyde yemek yememişler. Bizim bulunduğumuz mezraya gelmişler. Cemaattan Ahmet Amca (Ahmet Tanrıöver) o dönem Kuyucak nahiyesinde Nüfus memuru ve Nahiye Müdür Vekili imiş. Karakol Komutanı ile beraber köye geldiler. Yemekten sonra namaz kılındı. Sohbet nasıl devam etmiş bilmiyorum. Dayım babamdan bahsederek dini kitaplar okuduğunu ve bu kitapların da çok etkili olduğunu söylemiş. Ahmet Tarıöver’ de “o kitapları getir” demiş. Dayım o kitapları alıp götürmüş. Kitapların Risale-i Nur olduğunu görünce ‘Bunları geri götürün’ demiş.
Arada geçen konuşmaları tam hatırlamıyorum.Hatırladığım kadarıyla Ahmet Amca kitapları komutana göstermek istememiş. Komutan da bu kitapların bu köylere kadar nasıl geldiğini öfkeyle sorunca dayım kitapları toplamış ve bizi eve götürmüş. Herkeste bir korku ve telaş oluşmuştu. Köyden ayrılırken Ahmet amca tembihte bulunuyor ve babamın Kuyucak nahiyesine gelip kendisiyle görüşmesini” söylüyor. Bu gibi olaylar yüzünden Risale-Nurlar dağlarda,ıssız yerlerde saklanıyordu. Babam bir ara kayboldu.Eve geldiğinde kitapları sakladığı yerden alıp getirmişti. Sonra Ahmet amcanın yanına gitti. Çok neşeli döndüğünü hatırlıyorum.
Oysa giderken ailede korku vardı. -Tabiî ki babamda asla korku olmazdı- Babam Ahmet Amcayı kastederek;“Allah bana yeni bir ahiret kardeşi verir” demişti. Ogün bu gündür tüm kardeşler Ahmet amca der ve Amcamızdan fazla da severiz.

Risale-i Nur okuyanların kazanımları çok büyüktür. Hizmette koşuşturan ağabeylerdeki yüksek hasletler ibret vericidir.
İmam-Hatip okulunu bitirdiğimiz yılın (1975) yazında Ankara’ya gitmiştik. Bahçelievler’de –Ankara- misafir kaldık. Üniversitede okuyan Adıyamanlı öğrenciler bizi misafir etmişti.( Ali Fuat Köroğlu, Mehmet Sayıner, Yaşar Korkmaz, Necmettin Gürsoy ve çok kıymetli başka üniversite öğrencileri…)
Derslere giderdik. Rahmetli Bayram Ağabey Ulusta 27 Numarada kalırdı. Onun derslerine katılırdık. O döneme ait unutamadığım bir fedakârlık olayını da anlatmadan geçemem:
Yatacak yer ve yatak yoktu. Dershane kalabalık, gelen giden çok, fakat gözler ve gönüller de o kadar genişti. Ali Fuat Köroğlu kendi yatağına beni yatırıyor, kendisi de yerde basit bir iki minderi yan yana getirip yatıyordu. Bu, on gün kadar böyle devam etti. İtiraz ettiğimizde de şöyle espri yapardı. “Siz de benim kadar ihlâslı olun daha sonra böyle yerde yatın” derdi. Gerçekten böylesi güzel fedakârlıklar asla unutulmuyor ve kalıcı iz bırakıyor.. Risale-i Nur hizmeti böyle fedakâr insanların omuzlarında yayılmıştır. Tebliğin ve risaletin özünde de bunlar vardır.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
– Risale-i Nur hem Adıyaman’da hem Türkiye’de ve tüm dünyada okunuyor, kabul görüyor ve istifade ediliyor ve de daha da istifade edilecek. Beşer bu eserlerle Kuranî hakikatleri tanıyacak,asıl mecrasını bulacak. Bu ilahi müjde yerini bulacak. Öze dönüş olacak İnşallah.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
– Risale-i Nurun tümünü okumaktan keyif alıyorum. Manevi ihtiyacımızı gideriyor. Aç ve susuz adamın su ve gıdadan zevk alması gibi… Risale-i Nurlar manevi gıdalardır. Okumayan bilmez ve anlamaz. Bilmediğimiz ve yemediğimiz meyvelere iştah ve ihtiyaç duymayacağımız gibi… İnsanın ebedi duygularını tatmin eden Risale-i Nurları zevkle okuyor ve takip ediyorum.
Uhuvvet ve İhlas risaleleri toplumun birbirine bağlayan bağlardır.Lahikalar yine öyle… Fıtrata uygun olan prensipleri anlatarak birey ve toplumda fevkalade tesir bırakan, insanlığın problemlerini çözmeye matuf temel esasları açıklayıcı bir külliyattır. Ne mutlu istifade edenlere. Bu Kitaplar yalnız müslümanlara değil kanımca tüm insanlığa hitap etmektedir.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
– Üstadın 80 yaşında;”Dünyanın lezzeti, zevki namına bir şey bilmiyorum.”demesi ve peygamberlerin çektiği sıkıntının benzerini çektiğini hatırlatıyor. Milleti için hem dünyasını,hem ahiretini feda eden bir insana bu zulüm ve işkenceyi yapanların Müslüman ve Türk olmalarından şahsen utanıyorum,sıkılıyorum.
Tüm bunların kara bir leke olarak kalacağına da inanıyorum.
“Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki nâmına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esâret zindanlarında, yâhut memleket hapishânelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefâ, görmediğim ezâ kalmadı. Dîvân-ı harblerde bir câni gibi muâmele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyâde, ölümü tercih ettim. Eğer dînim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
– 1971-80 ve 28 Şubat vb. ihtilal ve muhtıraları toplumu tedirgin etmiştir. Hürriyetleri, insan haklarını çiğnemiş. İnsan onur ve haysiyetini ayaklar altına almıştır. Topluma maddi ve manevi büyük zararlar vermiştir. Tabiî ki işin kader boyutu ayrı. Bu yanlışlar toplumu olgunlaştırmıştır. Farklılıkların niza sebebi değil, zenginlik vesilesi olduğunu öğrenmiş ve bu olgunluğu kazanmıştır. Farklı görüş ve düşüncelere tahammül etme bilincini geliştirmiştir,diye düşünüyorum.
Milletin vergisiyle beslenen, bu güzel kurum; aziz milletin çocuklarına sahip çıkmalı. Asli görevine dönmeli. Bünyesine giren harici ve muzır nesneleri temizlemeli. Tarihte bünyesinde çok gazi ve şüheda barındırmıştır. O asli vazifesine dönmeli. Herkes kendi işini yapmalı. Kendi işini yapan sevilir ve başarılı olur…

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

AHMET KUTLU

Irkçılık afetini yazdığı müsbet eserlerle o tedavi etti.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Adıyaman doğumlu,Emekli esnafım.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nuru 1952 Sebilürreşad dergisi vasıtasıyla tanıdım.
Dergi Üstad Said Nursi’den bahsettiği için abone olmuştuk.Her sayısını dört gözle bekliyorduk.Sonra abim Dursun Kutlu, Üstadı ziyaret etmiş,Üstad Adıyaman’a dershane açılmasını isteyince abim;evimizin bir odasını dershaneye ayırmıştı.
Orada ders yapmaya başladık.
Bilahare orası dar gelince geniş bir yer yaptık.
Risaleyi Osmanlıcasından okuyordu,biz de dinleyip böylelikle Risale-i Nuru tanımış olduk,çok şükür.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Hayatımız çok değişti.Risale-i Nurun verdiği şevk-i mutlak bütün ümitsizliklerimizin yerini almış oldu,çok şükür.
Namaz sevgisi ve ibadet etme şuurunu okuduğumuz Risale-i Nurdan aldım.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Hulusi Yahyagil abinin Adıyamana gelişini ve Üstadı örnek alarak ders yapmasını hiç unutmam.
Derin ilmine rağmen mütevaziliği ve bana imamlık yaptırmasını bir türlü unutamıyorum.
Her geldiğinde bir hafta kalır ve bizde misafir olurdu.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
O zamanlarda da derslerimiz olurdu ama çok şükür şimdi gençler ve öğretmenlerin sahiplenmesi fevkalade bizi sevindiriyor ve ümitlendiriyor.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Ben Lahikalardan çok istifade ettim ve onlar bence olmazsa olmazlardandır.
Lahika mektupları hem irtibatı ve meslek ve meşrebimizin çok önemli konularını işleyerek birlikteliğimizi sağlıyor.
Çok önemsiyorum.Bunlar çok önemliymiş ki,Üstad Kastamonu,Barla,Emirdağ lahikalarını yazmış ve içtimai meseleleri burada halletmiş.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Şüphesiz bunlar büyük bir haksızlık ama Üstad pes etmemiş milyonlarca insanın imanını kurtarmış,Allah ebeden razı olsun.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
1960 ihtilalinde bize çok büyük haksızlık yapıldı..İhtilal dönemi Adıyaman valisi, abimin kitapçı dükkanının vitrinine zorla Atatürk posterini asmak istedi.
Abim müsaade etmedi..Sonra abimi karakola götürdüler.
O ara posteri astılar..sonra abim döndüğünde o resmi yine indirdi.
Valiye Abim;”Bu haksızlığı yapamazsın,kanunda illa asarsın diye bir şey yoktur.Ve mecburiyet bulunmadığı için bunu yapmaya hakkın yok.”dedi.
O da geri adım atarak abimle uğraşmaktan vaz geçti.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstad müsbet metodu,barış ve huzuru sağladı.
Irkçılık afetini yazdığı müsbet eserlerle o tedavi etti.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Okumadan başka bir şey söylemeyi fuzuli buluyorum.
Ayrıca risaleleri okurken not da tutabilirsiniz.Ne kadar istifade etseniz,o kadar başarılı olursunuz.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

AHMET POLAT

İslamiyet güneş gibidir.Üflemekle sönmez

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Adıyaman doğumlu ve beş çocuk babasıyım.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nuru çocukluğumdan beri bilirim.Ağabeylerimin nur talebesi olmaları benim için büyük bir nimettir.Mehmet abim 40 seneden beri dershanede yalnızca Risale- i Nur ile meşgul olur.Abimin nurları tanıması ise H.Mahmut abinin yanında terzi kalfası olarak çalışması ile başlar.Sonra Abdurrahman Bozdoğan Abi ile ticari ortaklık kurdular. Nar bahçeleri kiralayarak Kayseri’ ye nar ticareti yaptılar.Sonra Dursun Kutlu ve diğer ağabeylerin yardımıyla bir kitabevi açtılar. Bu işte pek istikrarlı olmayınca Mersin’ e dershanede vakıf kalmak üzere gitti.Mersin’ de enteresan hatıraları var.
Bir gün hizmet için bir köye 3-4 kardeşle gidiyorlar.Tabi bu bir kahvede sohbet yapmaya başlayınca bazıları muhalefet ediyor.Vaaz vermek istiyorsanız camiye gidin diyorlar.Onlar ise,”Efendim Cami’ ye adam kazandırmak lazım.” deyince,münakaşalar başlıyor. Derken,kahvedekiler iki grup oluyor.Kavga çıkıyor.Bu ara abim’ ler orayı terk edip Mersin’ e gidiyorlar.Ancak, olanlardan sonra Jandarma hadiseye el koyunca abimleri Mersin’ de buluyorlar.Ve neticesinde abim 8 ay hapis yatıyor. Sonra Adana’ ya geliyor.Bir müddet de orada kaldıktan sonra Kahramanmaraş’ ta 40 seneye yakın kalıyor.Bilahare Ankara’ ya gidiyor.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
1960-65 yıllarındaki esas Nur’ ları okumak ve çok fedakar kardeşleri tanımam benim için apayrı bir dünya oldu.O zaman Kenan Akın,E.Gürsoy,H.Kutlu gibi H.Yılmaz,Hüseyin Yılmaz’ ların güzelim halleri benim Nur’ ları tanımamda büyük rolleri oldu.Bazen mübarek gecelerde ve diğer zamanlarda bazen sabahlara kadar sohbetlerimiz,kitap okumalarımız oldu.Bunlar benim için çok güzel hatıralardır.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Risale- i Nur – u ortaokul yıllarında çok okurdum.Şimdi tembellik ediyorum, maalesef.O zaman da Vehbi Vakkasoğlu din derslerine girerdi.Ben İmam Hatip lisesinde okudum.Yıl 1972-73 sıralarıydı.Bize vecize yazdırırdı.Mesela; “ İslamiyet güneş gibidir.Üflemekle sönmez,gündüz gibidir,göz yummakla gece olmaz.Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar.” gibi .

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Müthiş bir gelişme hayatımda değişiklik oldu. Ben 50 yaşımdayım.10 yaşımdayken 15-20 kişi ders okurken şimdi binlerce kişi -cemaatlerle -Allah’ a şükür ders yapıyor.Eski ile yeni arasında kıyaslanamayacak kadar fütuhat var.Çok şükür Allah’ a bu da bize mutluluk ve huzur veriyor.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Derler ya meyveli ağaç taşlanır. Çilenin en büyüğünü aslında peygamberler ve başta Peygamberimiz(SAV)çekmişler. Üstad böyle zatların peşinden gittiği için o da çile çekmiş.
Bu davalar kolay elde edilmiyor.Maddi musibetler gibi manevi musibetler de imtihan gereği diye düşünüyorum.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Said Nursi birlik ve beraberlik için hiçbir fedakarlıktan çekinmemiş.Hep birleştirici, bütünleştirici şeyler yapmış.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
1980 İhtilali birliğimizi bozmaya çalıştıysa da Allah’a çok şükür bozamadı, Ufak tefek
bazı şeyler olduysa da yavaş yavaş telafisi yapılıyor Elhamdulillah.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Risale’ i Nur’ ları gençlerin okumasını bilhassa Asa-yı Musa,İman ve Küfür muvazenelerini,Gençlik Rehberini onlara tavsiye ediyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

AHMET TANRIÖVER

RİSALE-İ NUR KÂFİ VE VÂFİDİR

Adıyaman’ın değerli şahsiyetlerinden olan Ahmet Tanrıöver’in Üstad Bediüzzaman Said Nursi’yi ziyaret etmeleri üzerine yapılan bir röportajdır.

8 yaşlarımda iken bir gün rüyamda baktım ki;ölmüşüm,Kabirde üzerimden berrak bir su akıyor.
Bu rüyayı babama anlattığımda,büyük bir alim olacağımı ve bunu kimseye anlatmamamı söyledi.
Büyük alim yorumu ise,Risale-i Nurları tanımada çıktı.

*Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

A.Tanrıöver:Ben gaziantep/Araban/Süpürgüç köyündenim.Babam Abdulfettah çok alim olduğu için,elhamdulillah-ben onun Kur’an-ı Kerim-inden çok istifade ettim.
Ben burada Kur’an Kursunda okurken,Gani Hafız bana dedi ki;
-Senin Kur’an talimatını almana ihtiyacın yoktur.Seni okutan çok güzel okutmuş,dedi.
O arada,’Seni okutan kimdi?’dedi.
Ben de;Benim babamdı,dedim.
Baban kim,dedi.
Dedim,Fettah Hoca.Bunun üzerine;
O ise;’O bizim baş tacımızdır.’dedi.

*Babamla birlikte bir kıtlık anında Urfanın Koçhisar köyünde hocalığa çağırdılar..
Babamla birlikte gittim.Orada hafızlığa çalışıyordum.
Babam çocuklara Arapça okutuyordu.
Daha sonra Karapınar adında bir köye geçtim.Kur’an-ı Kerim-i okuttum.Hafızlıkta ise her cüzden ancak bir sayfayı ezberledim.
Onun haricinde diğer surelerden de bazı ezberler yaptım.

*O zorluk dönemlerinde Kur’an-ı Kerim-i nasıl öğretiyordunuz?

Öğretmede çok zorluk çekiyordum.Hatta bir defasında beni şikayet etmişlerdi.
Bir gece nahiyenin encümen azalarından biri bana şöyle dedi:
-Hocam,bu gece mübarek bir gecedir.Bize bir ezan oku da namaz kılalım.
O zaman Arapça yasağı vardı.Türkçe okunuyordu.Ben de ezanı Arapça olarak okudum.
Üç gün sonra jandarma gelerek;Seni Yaylaktan istiyorlar.Ben Yaylak’a gittim.
Karakola vardım.Karakol kumandanı ehli iman birisiydi.Yahu hocam,dedi.Şu Ramazan günü bu sıcakta niye zahmet edip,geldin?
Bir sandalye verdi,oturdum.Başımdan aşağıya su döktü.Kahveyi içeride içelim,dedi.
Suyu ise,adetleri olduğu üzere,başımdan aşağı dökmüşlerdi.Sebebi ise,sorgu-sual edecek ve ‘niye Arapça ezan okudun?’diyecekti.
Aslında oruç vakti idi ve ben de oruçtum.Kahveyi içeride içelim,bahanesi ise özel odasına geçmek içindi.
Ben de içimden;’ya hu ben oruçluyum,nasıl kahve içerim’,diyordum.
İçeriye geçtiğimizde ise,komutan hiç kahve’den falan söz açmadı.
İçeriye girdiğimizde şöyle dedi:
‘Hocam,Arapça ezan okumuşsun. Bu yasaktır.Sen yasak olduğunu biliyor muydun?’dedi.
Ben de,hayır,dedim.

Ben de;Nahiye müdürü ile encümen azası da orada idiler ve bana;
Hocam;bir ezan oku da,namaz kılalım,dediler.
Ben de ezanı Arapça okudum.
Komutan,onları karıştırma,dedi.
Ben de,peki,dedim.
O sırada komutan bana;’sen suç olduğunu bilemiyordun.Kanunen yasak olduğunu bilmiyordun.
15 lira cezadan ve 25 gün hapisten böylece kurtulmuş oldun.’dedi.Böylece oradan kurtuldum.

*Değişik köylerde imamlık yaptım.Ancak kadrosuzdum.Bazen köylüler işlerinin çıktığını söyleyerek,bir süre görev yapmama ara veriyorlardı.

*Risale-i Nuru nasıl tanıdınız?

Risale-i Nuru ise bu merhaleden sonra tanıdım.
Gaziantepte bir tornacı arkadaşım vardı.
Ahmet Efendi,dedi.’Şurada benim bir hocam var.Onun hocası İzmirdendir.Bir gidip görelim mi?’
‘Hay hay,gidelim’,dedim.Ancak daha sonra onun İsparta’ya gittiğini öğrendik.
Kerim Hocadan 1948 yılında Bediüzamanı işitmiştim fakat bir faaliyetim yoktu.
Kerim Hocadan öğrendikten sonra içime yer etti.Daha önceden ben Hacı Şükrü Efendiye intisap etmiştim.
İntisabımdan sonra Risale-i Nur elime geçince tarikatı ve evradı terkettim.
Bunu Üstadımız Efendimiz hazretlerine 9 Ağustos 1956 yılında söyledim.

*O günlerde Besni’de imamdım.Risale-i Nuru okuduğum için bana farklı bir gözle bakıyorlardı.
Daha sonra orada müftüden izin aldım.bana bir hafta izin ver,dedim.
Nereye gideceğimi sordu.
Ben de Afyon tarafına gideceğimi söyledim.
Hoca Efendiyi ziyarete mi gideceksin,dedi.
Evet,dedim.
Ve bunun üzerine bana;git,uğurlar olsun ve bir dilekçe yaz.Dilekçe yanımda kalsın,Allah etmesin bir şikayet olursa,dilekçesi var,derim.İşte burda.Bir şey olmazsa,sen geldikten sonra,o dilekçeyi imha ederim,dedi.
Adana’dan geçip Afyonkarahisar’a gittim.Yalnızdım.
Afyonkarahisarda bir cami vardı.Caminin hocası da benim gibi gençti.Baktım güzel Kur’an okuyordu.Çok hoşuma gitti.
Ondan sonra sabah oldu.Oraya doğru gittim.Baktım ihtiyar bir zat geliyor.İhtiyara yaklaşarak;
-‘Bediüzzaman Hazretleri nerdedir,bilir misin?’dedim.
-Hoca Efendi mi?dedi.
-Evet,dedim.
Onlar ,Hoca Efendi diyorlardı.
-Burada pazar var,dedi.Biraz sonra pazardan araba çıkıp,Emirdağına gidecek. Emirdağ onu daha iyi bilir,hemen git,dedi.
Gittim,sordum,araba hazır dediler.Bindim,gittim.
Yol Bolvadinden geçip,Emirdağına vardım.
Baktım uzaktan birisi;
Ooo hoca Efendi,sen ne gezersin burada?
O kişi Tokariste ben imam iken oda orada jandarma kumandanı idi.Ondan dolayı beni tanımış ve bana yaklaşmıştı.
Dedim,Bediüzzamanı görmek istiyorum.
-Hoca Efendiyi mi,dedi.
-Evet-dedim.
Hoca Efendiyi iyi tanıyan birinin yanına seni götüreyim,tanışın,dedi.
Bu kişi Mehmet Çalışkan’dı.
Oraya gittik,sohbetten sonra camiye gittim,baktım,döşemesi kilimdi ama tertemizdi.
Mehmet çalışkan bana;Hoca Efendiyi görmeye mi geldin?dedi.
Ben de ona,Üstad İstanbulda,oraya gitmeye benim gücüm yok,dedim.
O ise,yok yok,dedi.Üstad İsparta’da,benim oğlum da O’nun hizmetinde.Gerçi benim oğlum değil,onun oğludur,dedi.
Oradan çıkıp,bir at arabasına bindik.Bolvadine gittik.Bolvadin-de bir ticaret arabası geldi,bindim.
Afyona vardım.O gün Afyon-da kaldım.Sabahleyin erkenden bir trene binip İspartaya gittim.
Orada Hz.Üstadın talebelerinden önce Rüştü Çakın Hocayı gördüm.Üstad Barla’daymış.
O da inşaat malzemeleri için gerekli boya işleriyle uğraşıyordu.Çok güzel bir gülümsemesi vardı.
Üst ön iki dişi de düşmüştü.Güldüğü zaman sanki şefkatle-muhabbetle-kucaklamak isterdin.
‘Üstad filan yerdedir’dedi.Şimdi birisi gelecek,seni O’nun evine götürecek veyahut eğer sen çıkarabileceksen şuradan gidip dön,Üstadın evinin kapısı tahtadandır.
Hüsnü Bayram oradadır.Onu da Urfadan tanıyordum.
Kapıyı çaldım,Bayram Abi açtı.
Bayram abiye Üstadı görmek istediğimi söyledim.
Bayram abi,Hüsnü gelsin,belki tanırsın,dedi.
Ben de iyi tanıdığımı söyledim.Geldi ve kendisiyle konuştuk.
Bayram abi bana,çık,Üstadın evine gidelim,dedi.
Orda Tahir’i ağabey oturuyor.Beraber konuşuruz,dedi.
Tahir’i abiyle buluşup konuştuk.
Bana ‘sen Arapça biliyormusun?’dedi.
‘Arapça okumadım’dedim.
‘ Okursun,okursun’dedi.
Hüsnü abiye dönerek,kardeşe Mesnevi-i Nuriye-nin Arapçasını ver,dedi.
Hüsnü gidip Mesnevi’yi aradı ve geri gelip kalmadığını söyledi.
Tahiri Ağabey;Öyleyse Urfaya yaz,kardeşimize göndersinler,dedi.Daha sonra gönderdiler zaten.
Hüsnü abi,haydi Hüsrev abiyi görelim,dedi.Orada bir otel vardı.Ruhi Benli’nin oteli.
Ben o gece o otelde yattım.Benden otel ücreti almadı.Ve bana;
-Yarın iki Erzurumlu Üstada gitmek üzere,bir araba tutacak,ben seni onlarla gönderirim,dedi.
Hüsrev abiyle görüştüğümüzde,bana Üstadı anlat dediğimde,önce anlatacak gibi oldu sonra birden vaz geçerek;
-‘Ben üstadı anlatamam,anlatamam.’Ben burada bıraktım,hata ettim,dedi.
Hüsrev abi devamlı;’Bir gün ben Arapça lisanını öğrenmek istiyordum.’derdi.
Hocalara gittim,bana tarikata gir,dediler.Ben tarikat nedir,dediğimde;
-Sen bir gir,öğrenirsin,diyorlardı.
Bunun üzerine ben;Üstada uzunca bir mektub yazmıştım.Seni görmek istiyorum,dedim.Nasıl göreyim?
Üstad ise;Ya hu ben beş senedir seni arıyorum,sen nerdesin?Durma,hemen gel.
Gittim,diyor.Şimdi artık,Arapça konuşabilirim,dedi.
Üstad Hüsrev abiye ;’Sen esas Kur’an-ı Kerim-e muvafık bir Kur’an yap.’diyor.
Oda bu hizmeti bitirip üstada getiriyor.Üstad takdir edip;
Ve ‘Kur’an-ı Kerim-i yazdın,tebrik ederim.Tıpkı levh-i mahfuzdaki gibi.’diyor.
Sabah Eğridirden geçtik ve üstadı ziyarete gittik.
Şöförümüz;
-‘Böyle büyük adamları görmeye giderken,abdestli olmalı’,dedi.
Şoför meğer Ceylan Çalışkan’ın kardeşiymiş.
Beraber abdest aldık.Gittik kapının önüne,kapıyı çaldık,Zübeyir abi çıktı.
Kimsiniz?Nereden geldiniz?diye sordu.
O iki arkadaş Erzurumlu olduğundan;’Biz Erzurumluyuz,’dediler.
Bana;’Ya sen’,dedi.
Onlar benim yerime;Gaziantepli deyiverdiler.
Ben de;Gaziantepliyim fakat Adıyaman-ın Besni kazasının,Yenişehir camisinde imamım,diye açıklama yaptım.
Abi,’Tamam’ dedi,’öğrendim.’
Üstadın meşgul olduğunu söyledi.Uyanınca ben sizin geldiğinizi söyleyeyim.
Bir müddet sonra,Üstad uyanmış olacak ki,’Şimdi söyleyeceğim’,dedi.
Gidip üstada geldiğimizi haber verdi.

Üstad demiş;’Benim vazifeli talebelerim başka,mecbur olduğum başka arkadaşlarla sevkim başka.Bunlarla hiç bir mazeret olmadan yolculuk yapacağım. Kaderi ilahinin iktizası budur.
Üstadla beraber yanına jipe bindik.Fakat yalnız benimle konuştu.Onlara merhaba ve hoş gelmişsiniz,dedi.Memleketlerini falan sordu.
Ta Eğridire kadar yolculuğumuz devam etti.Arabada iki saate yakın yakın beraberliğimiz oldu.Barladan Eğridire kadar.
Yolda Üstadı gören çiftçiler koşarak Üstad’a doğru geliyorlardı.Üstad gelmemelerini söyleyerek,selam veriyordu.
Üstad orada bir yere işaret ederek,’Burada bir kardeşimiz şehittir,onun ruhuna bir Fatiha okuyalım’,dedi.
Üstad kimseyi unutmuyordu.Fatiha okuyup geçtik.
Ben Üstada ,’Üstadım ben 1946’da tarikata girmiştim.Nakşî tarikatına.Risale-i Nur elime geçtiğinde hepsini bıraktım,dedim. Risale-i Nur bana kâfi geldi.’dedim.
Dedi;’Risale-i Nur herşeye kâfi ve vafidir.’
Bir müddet sonra Zübeyir abi,bize dönerek,’Burada ininiz’Belki sizden şüphelenirler,size zarar gelmesin.Üstad’da;’Burda inseler,iyi olur.’diyor dedi.
Orada Üstad’dan orada ayrıldık. Risale-i Nur benim için her şey oldu.

*Üstad Hulusi abi için;-Benim neslimden olan Hulusiye de selamımı söyleyin,dedi.
Hulusi abi bazen bana mektub gönderir ve isim olarak da-Mahlasınız kardeşiniz-olarak adının yerine kullanırdı.

*Bir gün rüyamda üstadı gördüm.Kendisi ve ben Adıyamanın Samsat ilçesindeydik. Oysa Çelikan ilçesinde görevli idim.
Rüyadan sonra tayinim Samsata çıktı.
Adıyamandan üstadı ziyaret edenler;Mahmut Allahverdi,Dursun Kutlu,Abdulkadir Kayır,Hamsiyaroğlu Mehmet,Emin Akbaş,Hacı Pektaş gibi kimseler idi.
Hacı Pektaş bana şunu anlattı;Ben Üstadın elini öpmek istediğimde,elini çekti ve;
-Ben şeyh değilim,diyerek,öptürmedi.
Ben ziyaret ettiğimde,Hacı Pektaş’ın durumunu düşündüm.İşte ben de elini öpüp ayrılacağım sırada,o olay hatırıma geldi.
Elini öpünce elini serbest bıraktı.Elini öpüp tüm yüzüme sürdüm ve yedi defa bunu tekrarladım.
Hem öptüm ve hem de yüzüme sürdüm.Ve ondan sonra ayrıldım.
O dönemde Adıyamanda Risale-i Nuru tanıyan dört kişi idik.
Ben,Dursun Kutlu,Emin Akbaş,Abdulkadir Kayır .

*-Dursun Kutlu da Üstadı ziyarete gitmiş ve sonrasında Üstada;İstanbula muayene için gideceğini söyleyince üstad kendisine;
-Senin bir şeyin yok,git evine,demiş.
Dursun Kutlu da İstanbula gitmek amacıyla trene binmiş.Bineceği treni karıştırmış,bir de bakmış ki,Adıyamanın Gölbaşı ilçesinde.
Ve hastalığı olan veremden kurtulduğunu görmüş.
*Hacı Mahmut Allahverdi’ye Risale-i Nurları ben tanıttım.Kendisi tarikattaydı,Şeyh Ali’nin tarikatına mensubdu.
Üstadın mektuplarını kendisine okuduğumda,çok hayran kalmış ve’Bu ne büyük bir insan’,demişti.
Kardeşimiz Mahmut Allahverdi çok fedakârdı.Terziliğini de hizmete feda etti.Dışarıdaki hizmetlerle çok uğraşırdı.
Bir çok devlet adamlarıyla iç içeydi ve onlarla mücadele ederdi.Hakimler bile ona itiraz etmeye yol bulamıyorlardı.
Hatta evinin altında bir gazete bile çıkarmıştı.Zamanın muhalif valisine cesurane karşı koyuyordu.

*Memleketimizde Molla Çerkez’de şeyh olacak bir dereceye gelmiş olduğu halde,şeyhliği bırakıp,Risale-i Nura talebe olmuştu.
Ve şunu demişti:”Eğer ben Risale-i Nuru tanımamış olsaydım,istikametimi koruyamazdım.”

*Mahkemeye girişiniz nasıl oldu?

-Nüfus memuru idim.Üstadın vefatından sonra beni Halk partililer şikayet etmişlerdi.
Savcı evimize geldi.Aradılar ve Risale-i Nurları topladılar.Yatağın arasında Kur’an-ı Kerim vardı.Onu da aldılar.
Onun Kur’an-ı Kerim olduğunu söyleyip,’O’nu da mı alacaksınız’,dediğimde;
-Biz okumasını bilmediğimiz için,onu da alacağız,dediler.
Beni de götürüp dört gün nezarethanede yatırdılar.Gece saat onbirde bizi mahkemeye çağırdılar.
Sanki bizi gündüz çağırırlarsa,halk galeyana gelecekmiş düşüncesiyle gece mahkemeye çıkarıldık.
O sırada bana bir arkadaşım,kendisinin görevden istifa ettiğini ve bana da istifa etmemi söyledi.
Ben de istifa etmeyeceğimi söyledim.
‘Eğer istifa edersem,ne ile idare olacağım’,dedim.
Hakimin karşısına çıkarıldığımızda,hakim bize;üç gün içerisinde Ağır ceza dairesine istersek itiraz edebileceğimizi,söyledi.
Ben de bu düşünceyle hapishanede itirazımı yazdım.Arkadaşım ise kendisi yazmadığı gibi,banada yazmamamı söyledi.
Aksi takdirde bizi yassıadaya sürerler,dedi.
Bense bunun bizim bir hakkımız olduğunu söyledim.
Bu olay 1960 ihtilalinden on gün sonra olmuştu.Mecburen arkadaşımda itiraz dilekçesini yazdı.Ve Arif Atalay-a gönderdik.
Sonuçta beraat ettik.

*Avukat Bekir Berk abi de,Adıyamana iki defa mahkemeye savunmak için gelmişti.

*Sizi etkileyen en çok ne olmuştur?

-Beni en çok Sebilürreşadın neşrettiği Üstad hakkındaki hayatı ile ilgili yazısı etkilemiştir.
“Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. Içinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum.
Yolda biri beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!..
“Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin îmânını kurtarmak yolunda dünyamı da fedâ ettim, âhiretimi de. Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki nâmına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esâret zindanlarında, yâhut memleket hapishânelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefâ, görmediğim ezâ kalmadı. Dîvân-ı harblerde bir câni gibi muâmele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne
yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyâde, ölümü tercih ettim. Eğer dînim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.”(Tarihçe-i Hayat | Sekizinci Kısım : Isparta Hayatı | 543)

*Adıyamanda gördüğüm kadarıyla,Risale-i Nurun aleyhinde olan pek kimse bulunmamıştır.
Hulusi abi Adıyaman için;”Adıyaman taşıyla toprağıyla mübarek bir yerdir.”derdi.

*İşte 1953 yılında Kahta-nın Tokarış köyünde imamdım.Bir gün öğleden önce rüyamda baktım İspartadayım.Yüksek ve düzlük bir yer vardı. Üstadın emri altında Hüsrev abi siyah kaplı bir defteri okuyor.
Büyük bir cemaat iki sıra halinde oturmuş,üstadın emriyle Hüsrev abi de ders veriyordu.

*Risale-i Nurun önünde en büyük engel nedir?

-Risale-i Nurun önünde en büyük engel varsa oda ancak enaniyet yani benliktir.

*Yeni gençlere tavsiyeniz ne olur.

A.Tanrıöver:Gençlere yumuşak ve müsamahalı davranmalı,onlara Allahı tanıtmalıdır.Ve arkasından Risale-i Nuru okuyup aşina olmaları sağlanmalıdır.

MEHMET ÖZÇELİK-NUREDDİN GÜRSOY 26-02-2010/ADIYAMAN

AZİZ YUSUFOĞLU

“Bir zaman gelecek Risale-i Nur radyo lisanıyla bütün kainata ilan edilecek.”
Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1958 doğumluyum.Besni ilçesine bağlı Karagüveç Köyünde doğdum.30 yıldır İmam hatiplik yapıyorum.
Risale-i Nur’ u nerede,nasıl ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Her yaz ayında Besni ilçemizde bulunan yatılı Kur’ an kursuna giderdim.Allah razı olsun oranın hocası beni Adıyaman’ da yeni açılan İmam Hatip’ e ve orada tanıdığım ve sonrada çok istifade ettiğim Dursun Kutlu abi’ nin adresini verdi. Benim hem İmam Hatip’ te velim de olmuştu. Orada onların dershaneleri vardı.Ben orada kaldım.Bizi sık sık ziyaret eden M.Reşit Sayıner’ ler bizim Nurları tanımamıza vesile oldular.Allah onlardan razı olsun.Bilahare Adana’ ya bir vesile ile gittim.Allah rahmet eylesin.Hüseyin Bulut Abi’ nin fedakarlığı ve misafir perverliği nurları okumamı ve nurlarda gelişmemde faydası oldu.
Sizce Risale-i Nur’ lar istenen yerde hizmet ediyor mu ? Daha ileri olabilir miydi?
Şüphesiz şahsi kusurlarımız, tembelliğimizin olmasından dolayı Risale-i Nur hizmeti istenilen yerde değil. Ancak Risale-i Nur’ dan o zaman okuduğum bir parçadan “Bir zaman gelecek Risale-i Nur radyo lisanıyla bütün kainata ilan edilecek.”sözünü ben şahsen garipserdim.Bu olmaz mümkün değil diye düşünürdüm.Allah’ a çok şükür Üstadımızın dediği çıktı.Risale-i Nur’lar inkişaf etti.Bu gün dünyanın çok ülkelerinde ve çok dillere tercüme edilerek insanları irşad vazifesini bihakkın yapıyor.Haza min fadli Rabbi.
İhtilallerin Hizmetimize zararı olmuş mudur? Bu konuda ne dersiniz ?
İhtilaller şüphesiz haksızlık ve usulsüzlüğün ta kendisidir.Hatta ihtilalde askerlere kapıyı geç açtım diye beni dövdüler.Ama Nur talebelerinin ihtilal ve haksızlık karşısında boyun eğmeyişleri ve hizmette fütur getirmeyişleri de bir vakadır. Hem bazen onların haksızlığı karşısında sebat göstermek ve nurları okuyarak bazı hakikatleri anlamaya ve hatta imanımızın kuvvetli olmasına vesile olduklarını da söyleyebilirim.
Bediüzzaman Said Nursi’ nin müsbet metodunu nasıl anlamalıyız?
Üstad Said Nursi,müsbet metodu olan Kuran’ î yol sayesinde yazdığı risaleleri geniş kitlelere götürmeye vesile olmuştur.Hem zaman geçtikçe Risale-i Nur anlaşılması ve toplumun hem sosyal hem içtima-i hem de psikolojik yönünü çok güzel işlediğini müşahade ediyor ve üstadımız Said Nursi’ nin kıymetini biraz daha anlama fırsatını bulmuş oluyoruz.Hem Risale-i Nur İslamiyetin ve Kur’ anın ruhuna uygun ve ihlasla kaleme alındığı için onu okuyan her insanı cezb ve celb ediyor.
Gençlere ve gelecek nesillere mesajınız nelerdir?
Gençlere iman ve Kuran’ ın dersini vermek ve onlara örnek olmamız olmasa olmazlardan olmalı.Bir şefkatli anne yavrusunu korumak için sıcak kucağını nasıl daima açıyorsa biz de toplumun bu kadar keşmekeş içinde nice maneviyattan mahrum bırakılan gençlere bir anne gibi şefkatli kucaklarımızı açıp fedakârlık etmemiz gerektiğine inanıyorum.Böylelikle Risale-i Nur’ u okuyup inşaallah imanlarını kurtaracaklardır.Bu vesile ile şükür niyetiyle şunu da ifade etmek istiyorum.Allah’ a çok şükür 5 çocuk babasıyım.Çocuklarım Risale-i Nur’ u okuyor evimde sohbetler oluyor.
MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

– B –

BASRİ BİLGİÇ

Risale-i Nur ruhi sıkıntılarımı dağıttığı ve ibadet şuuru verdiği için hayatımın gidişatını değiştirdi.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1953 tarihinde Adıyaman-da doğdum.Adıyaman Lisesini bitirdim.Memuriyet hayatım Gölbaşı ilçesinde geçti.Şimdi emekliyim ve âhiret işlerine dikkat etmeye çalışıyorum.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Orta okul sıralarında çok değerli bir sınıf arkadaşım vardı.Mehmet Sayıner olan bu aziz dostum vesilesiyle Risale-i Nuru tanıdım ve okudum.Çok istifade ettim ve etmeye de ediyorum.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur ruhi sıkıntılarımı dağıttığı ve ibadet şuuru verdiği için hayatımın gidişatını değiştirdi.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
1971-72-lerde Yeni Asya gazetesi okuyordum.Gazetede:”Sor suali al cevabı” köşesi vardı.Dikkatimi çekti.Bende kimseye açamadığım ve içimi çok rahatsız eden vesvese vardı.Ben de bir mektupla o köşeye yazdım.
Hakikaten hiç unutamadığım ve beni ihya eden bir cevab gelince ve onun kaynağının da,21.Sözün İkinci makamı olduğunu öğrenince,Risale-i Nuru daha ciddi şekilde tedkik etmek ve okumak hususunda şevke geldim.Çok şükür,çok okudum,inşallah daha da çok çok okuyacağım.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Şüphesiz eskiye göre hayli bir ilerleme ve güzellik var.Dünyanın bu kadar güzele gitmesi karşısında o hizmetlerin geri kalması hazmedilir cinsden olmasa gerek.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Mesnevi-i Nuriye-Sözler ve diğerlerini seviyorum.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstada yapılan zulüm gizli zındıkanın ve menhus ruhun yaptığı planlardır.Ama Üstadımız evvel Allah imandan aldığı kuvvetle bunlara pes etmemiş,ehli imanın imanını kurtarmak için değil dünyasını hatta ahiretini de feda etmiştir.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Darbeler büyük zulüm ve zarardan ibarettir.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Said Nursi, Uhuvvet Risalesiyle topluma kardeşliğin,müsbet davranmanın ve bir ve beraber yaşamanın yolunu açmış.Allah ondan ebeden razı olsun.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlere Risale-i Nur okumalarını,bilhassa Gençlik Rehberinden başlayarak Risale-i Nuru çok çok okumalarını tavsiye ediyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

BEDİR BİLGİÇ

“Hastalar risalesi ruhumda büyük bir değişiklik yaşattı.”

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Adıyaman merkez köylerinden Kışla köyüne bağlı Meşetli köyünde doğdum.Sonra köyümüz baraj altında kalınca Adıyaman’a göç ettik.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nurları 1962 yılında Rahmetli Hacı Hanifi abinin bana ‘Konferans’ kitabını vermesiyle tanıdım.
Ancak pek okuma bilmediğimden ve imkânlarımız da sınırlı olduğundan bu kitaptan yeterince istifade edemedim.
Sonra hastalığım zamanında yine o muhterem abimiz bu sefer bana ‘Hastalar Risalesi’ni getirdi.İşte oradaki tesirli nasihat ruhumda büyük bir değişiklik yaşattı.
Bilâhare Adıyaman’a taşındığımızda Rahmetli H.Mahmut Allahverdi ve Dursun Kutlu ağabeylerin yanına gittim.Aradığım bütün soruların cevabını adeta bulmuştum artık.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nuru okuyunca hayatımda çok büyük bir değişiklik oldu.
Evvela,namaza başladım.Dini konudaki eksiklerimi tamamlamaya çalıştım..Hala da çalışıyorum.
Ancak maalesef gözlerim az gördüğünden okuyamıyorum.Onun için teyib kasetleri, video ve bazı televizyonlarda Risale-i Nuru okuyorlar.Bende Allah-a şükür ederek okuyor ve dinliyorum.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Unutamadığım hatıram Hastalar Risalesini okuduğumda aldığım manevi lezzet ve mahkemelerdeki davalarda ‘ Risale-i Nur’müdafaalarını unutamıyorum.
O zamanlar Bekir Berk abinin savunmalarını çevre il ve ilçelerden gelen kardeşlerin inanılmaz bir şevk içinde olmalarını hiç unutamıyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Eskiye göre fevkalade bir gelişme ve ilerleme olduğunu görüyorum.Yalnız çocuklarımın Risale-i Nuru okumamaları beni kahrediyor,üzülüyorum,onlar için dua ediyorum.Çok şükür şimdi biri okumaya başladı,dua edin inşallah daha iyi olur.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Bediüzzamanı zehirlemeleri şüphesiz fevkalade zalimce bir harekettir.Onlara beddua ediyorum.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstad topluma birlik ve beraberlik,kardeşlik dersini verdiği gibi,nurları okumayanlara, ’İsparta kahramanlarına kavuşmaz’diyor.
‘Feyzi kardeşim,Sen Isparta vilayetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede-Allah rahmet eylesin-mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur’un elli altmış şakirtleri içinde celbkârâne sohbet ettiği halde, yalnız birtek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar.

Risale-i Nur’un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu.

O şakirtlerin gayet keskin kalb ve basireti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale-i Nur’a hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mümini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mümine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder.

Velayet ise, müminin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.

İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki, benim gibi biçare günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı müctehidlere dahi tercih ettiler.

Bu hakikata binaen, bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, “Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım” dese, sen Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.(Kastamonu L. Sh.56)’

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlere Risale-i Nurları okumalarını..okumalarını..okumalarını tavsiye ediyorum…

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

BEKİR BİNİCİ

“Risale-i Nur Kur’an’ın bu asırda manevi bir mu’cizesidir.”

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1943 doğumluyum.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nuru küçüklüğümde duydum.Abim nur talebesiydi.Gençliğim onlar içinde geçti bende derslerde onlara su dağıtıyordum.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Hayatımda fazla bir değişiklik olmadı.Zaten namazlarımı kılıyordum.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Şimdi eskiye kıyas edilirse,bire on bin daha ilerdeyiz.Unutamadığım hatıram,Üstadın vefatında Urfaya gitmiştik.Cami ve etrafı tıklım tıklım doluydu.Ben Üstadın tabutuna elimi değdirmeye çalıştım.Çok zorlandım.Zorla parmağımı değdirebildim. Ayakkabımın biri düştü.Neredeyse ezilecektim.Zor kurtuldum.
Birde 1957 yılında Kemal Karabıyık ben ve başka bir arkadaş Abdullah Yeğin ağabeyi ziyarete gittik.Abdullah abi o zaman dergahın yanındaki bir caminin hücresinde kalıyordu.
Ondan sonra Diyarbakır-da Mehmet Kayalar ağabeyin yanına gittik.
Bir gün sonra da Elazığ-da Hulusi ağabeyin yanına gittik.Hulusi abi bana –Allah rahmet etsin- ‘sofi’ dedi,hikmetini bilmiyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Dursun Kutlu abi ve Rahmetli H.Mahmut Allahverdi abi,Abdulkadir Kayır abi, H.Fehmi Bilgin Efendi ve Mehmet ağabeyler vardı.
Toplam bunlarla beraber ancak 10-12 kişi oluyordu.
Şimdi çok inkişaf etti.Üstadı bütün dünya duydu.Çok şükür.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Benim yazım yok.Yalnız Risale-i Nur-u dinlerim.Evde eserlerim var.Çok az okurum,genelde dinlerim.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
O zaman camiye korkarak gidilirdi.Hatta bazen biz derslere gidince polisler bizi takib ederdi.
Bir defasında bir polis dershanenin kapısının önünde duruyordu.
Rahmetli kayın pederim Nur Talebesiydi.
Polise,’Ya içeri gel,ya da git”dedi.
Polis biraz sonra gitti.
Bunlara rağmen daima bir şevk ve gayret içindeydik.Risale-i Nur bunu bize veriyordu.Zaten o Kur’an-ın malı idi.Onun tefsiri,onun bu asırda bir manevi mucizesidir.
Üstad bize ihtiyatı emrediyor.
Bediüzzaman Risale-i Nur için,İslâmiyet için,Allah için çok zahmet,cefa görmüş.Zindana atılmış.Ben bir insan olarak bu yapılan zulüm ve haksızlığı kabul edemiyorum.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Vallahi bu nesil için yıllarca ömrünü vermiş hatta onların ahireti için ölüme bile razı olmuş.Allah razı olsun.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Allah gençlerimizi korusun.Onlara doğru İslâmiyeti yaşamayı Allah nasib etsin.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

– C –

ÇERKEZ YETİM

“Risale-i Nur âhirzamanda Nuh’un (A.S) gemisine benziyor.”

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Uzun yıllar önce Şanlıurfa’dan Adıyaman’ın Bağpınar köyüne gelmişiz.Emekli müezzinim.Allah’a şükür Risale-i Nuru okuyorum.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nuru ilk olarak Mermere köyünde kalırken bir Cuma günü o köye yakın ve karakolu olan Bağpınar köyüne gitmiştim.Orada Hanifi Doğan ve Abdurrahman Taştan bana Zühret-ün Nur Risalesini verdiler.
İnce kağıda el yazısı ve Osmanlıca olarak yazılı idi.Ben onu okudum.Ama tarikatın son mertebesi olan tefekkür kısmında olduğum halde o eser öyle hoşuma gitmişti ki,onda aradığımı bulmuş adeta ruhum bayram etmişti.Bunu Cuma namazının çıkışından köye kadar patika bir yolda okudum.Sonra askere gittim.Bilahare geldiğimde yine Hanifi ve Abdurrahman ağabeyler vesilesiyle H.Mahmut Allahverdi ve Dursun Kutlu ağabeylerle tanıştım.
Osmanlıca ve el yazısıyla Mektubat,Şualar,Mesnevi-i Nuriye,Sikke-i Tasdik-i Gaybi,Asa-yı Musa,Tılsımlar,işarat-ül İ’caz eserlerini yazdım.
Bir defasında Hulusi abi gelmişti.Bana bir de Sözler’i yaz dedi.Yazmaya başladım.Ancak üçte birini yazınca biraz tembellikle gaflet bastı,yazmayı bıraktım.
Birden o sıralarda sobamızın üzerinde güğümün içinde su vardı.Sobayla uğraşırken güğüm adeta iki parça olup,içindeki sıcak suyun bir kısmı kolumun bir kısmı da (biri sağ bir sol) ayağımın üstüne döküldü.
Yazı yazan kolumda-bakınız daha iz hala duruyor- Ben de bunu bir tokat telakki edip hemen yine yazmaya başladım.Allah-a çok şükür onu da bitirdim.Yani bitirmede tembellik ettiğim kitab olan Sözler’i işte görüyorsunuz,bitirdim.(Kitabı bize gösteriyor)

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur bana çok hem de çok çok nimetleri anlamama vesile oldu.Tarikatın son mertebesi olan tefekkür,Risale-i Nurun birinci dersiydi adeta.Allah’a şükür Külliyatı 10-12 defa okudum zaten.
Risale-i Nur hep tefekkürdür.Daha doğrusu Risale-i Nur bizi insan etti.İnsan gibi yaşamayı öğretti.Allah razı olsun o Üstaddan.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Eskiden 5-7 kişi civarındaydık.Şimdi Allah-a çok şükür şimdi sadece Adıyaman-da beş yüz kişiden fazlayız.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Üstad Mehdidir.Mehdi deccal-a karşı mücahede eden ve onun fikirlerini çürüten insan veya eser olarak düşünüyorum.
Rabbimiz sirkenin içinde bile canlı yarattığı mahluku varsa,hem Cercis (AS)
davası için kesiliyorsa,hakiki imanı elde eden Bediüzzaman said Nursi’ de Kur’an-dan aldığı dersle inkârcılara karşı cephe almış bir kahramandır.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
İlmimiz yok,cahiliz.Uhuvveti daima esas tutarım.İhlas risalesi en büyük bir nimet ve eser bilirim.Onun için Üstad her on beş günde bir defa okunmalı,diyor.Biz de bunu nefsimizde yaşayarak okumalıyız,diyorum.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İhtilaller kötüdür.Tasvib etmek asla olmaz ancak karanlıklar içinde nurları gösteren,hakikatların duyulmasında ve yayılmasında,idam da olsa gitmeyi anlatan Bediüzzaman ve talebelerini hatırlaması da manidardır.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstadımızı 1909-larda:” Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sakitane Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tahir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler, vesaireler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muasırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennetasa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.”
Bunları dinleyince sevincimden ağlayacağım geliyor.Risale-i Nur öyle bir hususiyeti ve cazibesi var ki,ay çiçeğinin güneşi görüp dönmesi gibi,onu okuyan ve dinleyen cüz’i de olsa anlayan ona yöneliyor,onunla huzur buluyor.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlere Risale-i Nuru tavsiye ediyorum.Ahirzamanın Nuh (as) gemisine benzetiyorum.Onu okuyan inşallah kabre imanla girer.

*Mu’cize-i Kur’an ve Sözlerden bir ilham bu fakir,aciz,günahkâr,gecede Sözler risalesini okurken birden bu şiir söylendi:

Ey mucize-i Kur’an ve ey sırrı Furkan
Hak esrarını senden olmuş beyan

Ey nur-u Kur’an ve ey şem’ayi Rahman
Ey Risale-i Nur telifi Bediüzzaman

Nurunla cümle alem olmuştur şâyan
Nurunla yer ile gök eyler cîlan

Senin mücahedene karşı bütün zî-ruh eder seyran
Göklerde melekler bu ulvi nur hizmetine kalmış hayran

Çünkü lisan-ı haliyle bütün zî-ruh sana eyler tebrik
Senin baş satırında yazılış’İkra’ bismi Rabbik’

Son asırda masumların yolunu açan sensin
Bizim gibi günahkârların imdadına koşan sensin

Ey fütuhat-ı ahirizzaman Risale-i Nur
Seni ruh-u kalbiyle dinlemeyen olur bî-huzur

Kalb gözüyle seni gören asla senden ayrılmaz.
Çünkü senin imdadınla bütün zî-ruh eder zikir ile elfaz.

Senden evvel zulmümüz için yer ile gök ederdi fîgan
Son asırda eriştirdi imdadımız seni Hayyı Sübhan

Sen olmasaydın idlalimiz dünyayı herc-ü merc ederdi
Elhamdulillah ki Hak Taala seni imdadımıza gönderdi.

Senden utanmayan Allah-dan utanmamış
Seni bilmeyen Allahını bilmemiş.

Sana uyan Allah ona rahmet eder
Son zamanda iman ile hatmeder.

Çok şükür ya Rab bu in’ama biz erdik
Bu Mehdiyyet zamanına biz rastladık.

Çünkü isyanımız dünyayı kapladı
Eğer Risale-i Nur imdada yetişmeseydi.

O zaman başımıza yer ile gök herc-ü merc olurdu
Çünkü imanımız çok tehlikede kalırdı.

Elhamdulillah ki yetişdi bize Risale-i Nur
Bütün dünyayı inşallah etdirir huzur.

‘İnnâ enzalnâ ileykel kitab’
Hak Taala bize açmış büyük bâb.

Çok şükür Allah’a Mehdiyyet zamanımızda etmiş zuhur
Ya Rabbi!Ene abdu müznib ve ente Rabbu Ğafûr.

ÇERKEZ YETİM

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

– D –

DAVUD GÜNEŞ

“Risaleler daima toparlayıcı ve toplumu kaynaştırıcı rol oynamıştır.”

*Kendinizi tanıtır mısınız?
32 sene memurluk yaptım.PTT-den emekliyim.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nurları Şeyhmus Güven Hocamın getirdiği kitaplar ve Ali Güven Hocanın bizi dershaneye götürmesiyle tanımış oldum.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Hayatımıza düzen ve mutluluk verdi.Ara sıra kıldığım namaz yerine artık bilerek namaz kılma şuurunu verdi.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Memuriyette tayinim Erzincan’a çıktı.Orada bulunan kardeşler bana sahip çıktılar.Hiç zorluk ve yabancılık çekmedim.Bilahare Mardin-e de giderken oradaki nur talebeleri bana yalnızlığımı hiç hissettirmediler.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Hizmetler eskiye göre maşallah çok iyi.Kıyas edemeyecek kadar inkişafta elhamdulillah.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risale-i Nurların hepsini okuyorum.Çünkü her birinin her bir yerde ayrı makamı var.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstada zulüm yapılmış ama o hiçbir zaman taviz vermemiş.Dünyaya meydan okumuş.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İhtilallerde daima haksızlık,karşıyı hor görme olup,keyfi kanun uygulanmıştır.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstadın Uhuvveti esas alıp,ırkçılığı men edici yazı ve risaleleri daima toparlayıcı ve toplumu kaynaştırıcı rol oynamıştır.
Kardeşçe yaşamaya vesile olmuştur.

Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlere tavsiyem,örf ve adetlerini korudukları gibi,asrımızın bütün yaralarına cevap veren Risale-i nuru okumalarını ve başkalarına da tavsiye etmelerini istiyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

DAVUT ÖNCEL

“Risale-i Nur’lar halka mal olmuştur.”

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Besni’ nin Sarı yaprak Köyünde doğdum.İmam Hatip Lisesi ni bitirdim.İmam Hatiplik yapıyorum.

*Risale-i Nuru nasıl, nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Sarı yaprak münbit bir köy.Hemen hemen %60-70 ‘ inin evinde Risale’ i Nur’ un her kitabı çok şükür var.
Burada hizmetlerin hikayesi; bir iftiradan dolayı rahmetli Mustafa Saplak isminde bir abi hapse giriyor.Orada Risale’ i Nur’ u tanıyor ve öğrendiği hakikatleri hapisten çıktıktan sonra evinin bir odasını hizmet için ayırıyor.Adıyaman ve komşu illerle irtibatı sağlıyor.Orda bir nüve olup,sonra dershane,sonra nisa dershanesi derken daire çok genişliyor elhamdulillah.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Benim Risale’ i Nur’ ları daha çok Adıyaman İmam Hatip Lisesinde okurken Allah Razı olsun Sefer Akgül,M.Ali Pektaş gibi ağabeyler vesilesiyle okudum ve önemini anladım.Sonra Bitlis İmam Hatip Lisesi’ nin yatılı kısmını kazanınca oraya gittik.Orada Allah Razı olsun Molla Yusuf,C.Huyut,Huyutlular bizlere Risale’i Nur’ un o muazzam hakikatlerini anlattılar.Orada o zamanın gençlik ve spor müdürünü hiç unutamam. Hemşerim Hasan Özbey bey ile İmam hatipte el ele vererek oradaki hemşerilerimizin dershaneye gelmesine vesile olduk.
Risale- i Nur’ u okuyunca hayatımızda namaz kılmanın önemini tahkiki imanın olmazsa olmaz olduğunu,haliyle hayatımız birden değişti.Hele o samimi insanların çalışması size öyle tesir ediyor ki , değişmemek mümkün değil.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Unutamadığım hatıram 1980 ihtilalinden evvel Bitlis’ te yatılı İmam Hatip-i okurken bir gün dershanemizi askerler basmıştı.2-3 asket bir de yüzbaşı vardı.Ben yazılı ve Arapça öğrenmek için gelmiştim,dedim.Onun üzerine beni bıraktılar.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Çok istikrarlı bir Risale-i Nur hizmeti var.Hatta halka mal olduğunu söyleyebilirim.
Kime sorarsanız sorunuz,Nur Talebelerine itimad eder ve onlardan zarar geleceğine inanmazlar.Hüsn-ü kabul görmüş haldeyiz,çok şükür.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risale-i Nurlardan Sözler,Mesnevi-i Nuriye-yi çok severim.
Anlamadığım en muğlak ve zor meseleyi üç-dört defa okuyunca,anlar ve huzur duyarım.
Vecize olarak da çok sevdiğim;” Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi’ ettik. Evet şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rü’ya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider…”vecizesidir.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Darbelerde, Nur talebelerinin müsbet hareket etmelerinden dolayı zarar çektiklerine pek inanmıyorum.Risale-i Nur âhirete yönelik bir hizmet olduğu için bize karışamıyorlar.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
“Cennet ucuz değil,cehennem dahi lüzumsuz değil.”
Bir dava sahibinin çok muvaffakiyeti onun çektiği zahmet ve belalara bağlıdır,diye düşünürüm.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Ben Üstadın İstanbul’daki hamallara verdiği nutukla sekiz taburu intizama getirmesini ve ırkçılık mikrobuna karşı İslâmiyeti esas almasını ve Risale-i Nur vasıtasıyla Türkçenin safiyetini korumasını fevkalade hadiseler olarak düşünüyorum.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerin kendilerini iyi yetiştirmelerini ve nesillerini iyi tanımalarını istiyorum.
Allah’ı iyi bilmeleri için de Risale-i Nuru çok hem de çok çok okumalarını tavsiye ediyorum.

*Hiç rüyanızda Rasulullah ve Üstadı gördünüzmü?Nasıl?
Mahrem olur ama şöyle bir rüya gördüm;
10-15 sene evvel ben bir havuzda yıkanırken Hz.Ebubekir (ra),Hz.Ömer (ra) ve Peygamberimizi rüyada gördüm.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

DURSUN KUTLU

“Risale-i Nur’un şah-ı manevi,Hz.hasan’ın bıraktığı hilafetin devamıdır.”
Dursun Kutlu Kimdir?

1928 Yılında Adıyaman’da doğdu.
Askerliğini İstanbul Davutpaşa’da yaptı. 1942 yılından 1960 yılına kadar ayakkabı
imalatçılığı yaptı.
1952’de Risale-i Nurları tanıdı. Bir çok kez Bediüzzaman Said Nursi’yi ziyaret etti, elini öptü.
1960 yılından sonra sekiz sene kadar kitap neşriyatıyla ilgilendi. Daha sonra halı ve mobilya üzerine esnaflığa devam etti.
Adıyaman’ın ileri gelenlerindendir ve halen Adıyaman’da oturuyor.

ÜSTAD BENİMLE ÇOK İLGİLENDİ

İlk olarak Bediüzzaman’ın ismini ve Risale-i Nur’u nerede ve nasıl duydunuz? Duyduğunuzda neler hissettiniz?

Askerden geldikten sonra arkadaşlarla beraber eski kötü alışkanlıklarımızı bırakmıştık. Her zaman gittiğimiz kahvenin bir köşesi,dini sohbet yeriydi. Ben Sebilürreşad’a abone olmuştum. O zaman Risale-i Nur’un mahiyetinden haberim yoktu. Aynı zamanda Binnur Mecmuası da vardı, fakat bu mecmua Nurcuların değildi. Bir ara Sebilürreşad’da Bediüzzaman’ın Gençlik Rehberi müdafaası, Eşref Edip bey tarafından yazıldı. Onu okuyunca çok etkilendik. Cesurane bir tavırla, “Ben istersem, şu kadar zamanda intikamımı alırım.” gibi cümleler adeta gönüllerimizi fethetmişti. Öyle hoşumuza gitmişti ki, biz de cesaretlenmiştik. Bediüzzaman ismini ilk olarak orada duydum. Sene 1952… idi.

Ben ara sıra ayakkabı malzemesi almak için İstanbul’a gider gelirdim. O zaman yine gittiğimde Eşref Bey’in yanına uğrayıp Üstad’ın müdafaasını okuduğumu, çok etkilendiğimi ve o Hazreti ziyaret etmek istediğimi söyledim. Nerede olduğunu sordum. Emirdağ’da olduğunu söyledi. Ben Bediüzzaman’ın Isparta’da olduğunu duymuştum deyince: “Eğer benden soruyorsan Üstad şu an Emirdağ’ındadır” dedi. Aslında mecmualarda da pek bahsi geçmezdi Nurcuların ve Bediüzzaman’ın. Bu sebeple de o güne kadar tanımayışımız normaldi.

O zaman karar verdim Üstadı ziyaret etmeye. Fakat araba yoktu. Eskişehir’e giden bir araba buldum. Eskişehir’den de Emirdağ’ına giden bir vasıta buldum. Emirdağ’ında bazı kişilerle karşılaştım. Bana nereye gittiğimi, neden buraya geldiğimi sordular. Ben de “Bediüzzaman’ı ziyarete geldim” dedim. Bana Osman Çalışkan’ın bakkal dükkânını tarif edip, oraya gitmemi, onun beni Üstada götürebileceğini söylediler. Dükkâna gittim. Osman ağabey önce bana “Hay hay götürürüm” dedi. Sonra da “Üstadın müsait olmadığını, görüşemeyeceğini” söyledi. Ben de üzülerek dışarı çıktım. Az evvel bana yol tarif eden adamlar dükkânın dışında bekliyorlar. Bana “ Ne yaptın?” diye sordular. Ben de durumu anlattım. Öyleyse “Mehmet Çalışkan’a git” dediler bu defa da. Zaten hemen yandaki dükkândaydı. O da tıpkı Osman Çalışkan gibi önce kabul etti, sonra “Üstad müsait değil, görüşemezsin” dedi. Kendi kendime “O kadar uzak mesafelerden geliyoruz, ne zahmetlere katlanıyoruz, fakat Bediüzzaman’ı göremiyoruz” diye söylendim.

Otele çıkıp ağlamaya başladım. Bu sırada el açıp, “Ya Resulallah! Sana gelen hangi bir bedeviyi geri çevirdin ki, Hoca böyle bizi geri çeviriyor?” diye içten bir dua ettim. Sanki biri bana “Kalk!” dedi. Ben kalktım. Aşağı indim. Doğru Üstadın evine gidiyorum, kapıda uzun boylu bir genci gördüm. Heyecanla “Ne yaptın?” diye sordu. Ben cevap vermedim. Evden içeri girdim. Genç benim şapkamı çıkarttırdı. Çünkü o zaman herkes şapka takıyordu. Bir asker edasıyla durdum. Sonradan öğrendim ki o kişi Mustafa Acet’miş. Daha sonra Üstad “Otur” dedi. Üstadın önünde oturduk. Benimle çok ilgilendi.

DERSHANE AÇTIK, ÜSTÜNE RİSALE-İ NUR DERSHANESİ YAZACAĞIM

Üstad Hazretleriyle neler konuştunuz?
Bu görüşme altın kıymetindedir gibi bir şeyler söyledi. Bana “Adıyaman kaç hanedir?” diye sordu. Ben de akıldan bir sayı söyledim. Üstad Risale-i Nurları anlatmaya başladı. Anlatıyor ama ben bir şey anlamıyordum. Emirdağ’ında bir yangın olmuş. Fakat o yangının olduğu yerde içinde Risale-i Nur eserleri olan bir dükkân da bulunuyormuş. O dükkân yanmamış. Aklımda kalan sadece buydu. Sonra, “Bu kardeşimize kitap verelim” dedi. Sonra vazgeçti, “Yakalarlar” dedi. Hulusi ağabeyden bahsetti bir de. Sanki her gün görüşüyorlarmış gibi bir şeyler sezdim anlattıklarından. “Burası uzak. Eğer bir müşkülünüz olursa Hulusi beye gidersiniz. Eserleri de ondan temin edersiniz” diye tembihledi. Bir ara sen, “Kürt müsün?” diye sorunca ben Kürtçe bilmediğimi, annemin Kürt, babamın Türk olduğunu söyledim.

“Baban da Kürt” diye cevap verdi. (Gülüşmeler) Meğer Üstad hiç Kürtçe konuşmazmış. Beni konuşturmak için soruyor bu soruları. Sonra bana ilk arabayla Emirdağ’dan çıkmamı söyledi. Dışarı çıktım. Üstü açık bir kamyonet “Çay” diye bağırıyor. Üstad ilk araba dediği için hemen kamyonetin arkasına atladım. Çay’a gelince, “Sen burada ineceksin” dediler. Gece yarısı olmuştu ama inmek zorunda olduğum için, Çay’da indim.

İlerde gördüğüm bir ışığı takip ettim. Baktım ki İstasyon. Tren de o sırada gelmek üzereymiş. Hemen bilet alıp trene bindim. Adıyaman’a gelip arkadaşlara anlattım. Fakat arkadaşlar da pek bir şey bilmedikleri için bir hafta sonra Malatya’ya, oradan da Elazığ’a gittim. Hulusi ağabeyin yanına gittim. Onu ilk görüşümdü. Üstadın selamlarını söyledim. Anlattıklarımdan Hulusi ağabey de etkilendi.

“Yakalarlar diye Üstad bana eser vermedi, sizden almamı söyledi” deyince bana, “Malatya’da Reşat Kuyumcusu var. Oradan temin edebilirsiniz” dedi. Zaten tam basılı eser yoktu o zaman, teksir makinesiyle yazılmış bölümler vardı. Ben hemen Malatya’ya gittim. Reşat Kuyumcusunu buldum. Bana küçük, küçük Osmanlıca yazılmış risaleler verdi. O eserleri Adıyaman’a getirdim. Kimse Osmanlıca bilmiyordu doğru düzgün. Emin Bey vardı Allah razı olsun. Hem güzel okur, hem güzel anlar, hem de güzel anlatırdı. Onun sayesinde anlamaya başladık. Diğer eserleri de onun sayesinde temin edebildik.

O zaman elektrik yoktu. Lamba vardı. Odanın yukarısına konulurdu. Fehmi ağabey de bir gözüyle o kadar güzel okurdu ki, çok etkilenirdik. Böylece Adıyaman’da kısa sürede tarikatçılar da bize katılmaya başladı. Benim evin dışında sokağa bakan küçük bir odamız vardı. Orayı dershane yaptık. Dershanemizin içinde iki hasır seriliydi. İki keçe vardı o kadar.

Daha sonra Üstadı ziyaretlerimin birinde, “Dershane açtık, üstüne Risale-i Nur dershanesi yazacağım” dedim. Üstad, “Yaz” dedi. Dışarı çıkınca Zübeyir ağabey koşa koşa yanıma geldi, “Üstad hazretleri hizmet adına ne söylersen yap der. Ama sen böyle yapma, suçtur” dedi.

BEDİÜZZAMAN: “MEMLEKETİN SELAMETİ İÇİN GERİ DÖNMEYİ KABUL EDİYORUM”

Üstadın yap dediği bir şeyin karşılığında Zübeyir ağabeyin yapma demesi sizce ilginç değil mi?
Bir gün bir müdafaa yazan bir talebe Üstadın yanına gidip müdafaasını okumuş. Üstad, “Tamam kardeşim, git oku!” demiş. Orada bulunan diğer talebelerse bu müdafaa okunursa bize zarar verir diyerek okumasını engellemek istemişler. O kardeş de müdafaasını değiştirmiş. Şimdi Üstadın, “Tamam” dediği hedefine gider. Hizmet adına Üstad engelleme değil, teşvik ettiği için böyle tamam diyor. Fakat Zübeyir ağabey ikaz etmek maksadıyla “Böyle yaparsan zarar görebilirsin” anlamında söyledi o sözü. Gerçekten de o zaman Risale-i Nurun ismine düşmandılar. Gerçi Elhamdülillah çok cesurduk. Fakat bu noktada Üstad da haklı, Zübeyir ağabey de haklı da. Zübeyir ağabey Üstadın arzusunu söyledi. Üstad aklındakini söylemiyor. Bizim şevkimizi kırmamak için bizim arzumuza tabi oluyor. Ama Zübeyir abi Üstadın her şeyde ihtiyat ettiğini bildiği için bizim ihtiyatlı olmamızı istemişti. Bu sebeple su-i zan etmemek gerekiyor.

Mesela bir defasında Ankara Mahkemesine gittik. Üstadı davet etmişler. Gece yarısı olmuştu. Her yerden Nurcu kardeşler gelmişti. Yarın da mahkeme olacak. O zaman Said Özdemir ağabey bakıyordu dershanelere. Üstadı getirmek için, kimin gideceğine karar verilemeyince kura çekelim dediler. Kurada İsmail adında bir astsubay çıktı. “Astsubay”Ben Üstadı görmüşüm. Refet Kavukçu gitsin” diye hakkını ona verdi. Diğerini ben çektim, üçüncüsünü de Fehmi Sağlamer çekti.

Üçümüz yola çıktık. Said ağabeye ait bir pikapla Emirdağ’ına gittik. Bizi Bayram ağabey karşıladı. “Ne oldu kardeşim?” diye sordu. Sağlamer, “Said ağabey bir mektup yazdı Üstada verilecek” dedi. Bayram ağabey mektubu istedi ama Sağlamer vermedi. “Ben götüreceğim” dedi. Yukarı çıktık. Üstad, “Zübeyir mektubu oku” dedi. O zaman Üstad, “Kardeşim! Ölüm de olsa bu davete icabet edeceğiz. Zübeyir arabayı hazırla!” dedi. Yani davete icabet ediyor, reddetmiyor. Son aylarını yaşıyor.

Sene 1960… Zaten Üstad Adnan Menderes’i ziyaret için gelmiş o zaman Ankara’ya fakat Menderes’le görüşememiş… Aşağı indik. Bizi emniyete götürdüler, sorguya tabi tuttular bir süre sonra da bıraktılar. Üstad arabasına bindi. Binerken, Isparta’ya gidiyoruz gibi bir görüntü verildi. Bir müddet gittikten sonra Ankara yoluna girdik. O önde, biz arkada beraberce Ankara yolunda ilerlemeye başladık. Bir ara üstadın arabasından öne geçmemiz için işaret geldi. Bizim araba öne geçti. Sonra yeniden biz arkaya geçtik.

Üstadın arabasında Hüsnü ağabey, Zübeyir ağabey ve Üstad Hazretleri vardı. Bizim arabada da şoförle beraber dört kişi vardı. Yolda bir benzinlikte namaz kıldık. Herkes ceketlerinin üzerinde kıldı namazlarını. Üstada baktım. Yirmi yaşında bir delikanlı gibi dimdik namaz kılıyor. Yolu keserler diye tedbiren Haymana yoluna girdik. Gölbaşı’na kadar geldik. Emniyet Genel Müdürlüğünün haberi olmuş, bir ekip göndermiş Ankara’nın girişine. Üstadla bir şeyler konuştular. Ne olduğunu bilemedik, fakat daha sonra gazetelerde yazdı ki Üstad, “Bu kanunsuz teklif kabul edilemez, fakat ben memleketin selameti için geri dönmeyi kabul ediyorum” demiş. Onlar geri döndü. Bizi emniyete götürdüler. Araba Said ağabeyin olduğu için onu da çağırdılar. Gece emniyette oldukça sıkı bir sorgu sual yaptılar. Zulüm ve işkence yapmadılar ama sanki biz hemen bir ihtilal çıkaracakmışız gibi davrandılar bize.

Nezarette bir gece kaldık. Said ağabey ve ben bir odadaydık, öteki arkadaşlar da bir odadaydı. Birbirimizi görmüyorduk. Mahkeme öğleden sonraya kalmıştı. Bizi de öğleden sonra serbest bırakmışlardı. Hemen gittik. O mahkeme beraatla sonuçlandı. Sonra milletvekillerine gidip soralım dedik, neden böyle kanunsuz muameleler oluyor diye. Baktık onlarda da hal yok. Tabii o zaman tam bir ihtilal havası esmişti. Üstad Hazretleri de son seneleri, son ayları olduğu için, her yeri dolaşıyordu daha önce gittiği yerler dışında gitmediği bir yer kalmış, Konya’ya kardeşini ziyaret etmeye gitmişti. Netice itibariyle Üstad, “Ölüm de olsa gideceğiz “ sözüne olan sadakatini göstermiş oluyordu.

SAİD ÖZDEMİR CAMİ KÜRSÜSÜNDE RİSALE-İ NUR OKUMUŞTUR

O günlerde çektiğiniz sıkıntılardan bahseder misiniz?
Üstad bir mektup neşretmişti. “Said Özdemir cami kürsüsünde Risale-i Nur okumuştur.” Bunun üzerine dedik ki risaleler her yere şümulü olan eserler, o zaman biz de okuyalım. Okumaya başlandı. Hacı Abdülkadir güzel okuyordu. O camide her sabah namazdan ve duadan sonra okumaya devam etti. Bir gün bir baskın oldu. Abdülkadir kardeşi alıp götürdüler.

Peki, artık kim okuyacak? Kimse yok, mecburen ben okuyacağım. Ben de İhlâs Risalesini okuyacağım. Fakat yine polisler gelir diye, dinle diyanetle alakası olmayanlar bile Sümerbank’ın müdürü Abdullah, kardeşi Sırrı ve birkaç kişi daha demişler, “Gelsinler o polisler görsünler, biz onları döveceğiz.” Polisler gelmedi, ben de ihlâs Risalesini okudum.

Sonra Siverekli Süleyman isminde bir Emniyet Amiri vardı. Geldi dedi ki, “Ya ne olacak bunun sonu? Niye bunları okuyorsunuz?” Biz de, “Gazeteler Risale-i Nurun hep yanlış olduğunu, zararlı olduğunu söylüyor. Biz de zararlı olmadığını söylüyoruz. Millet hakikati öğrensin diye, onları tekzip ediyoruz” dedik. “O zaman gelin biz sizi takip etmeyelim, siz de bunları okumaktan vazgeçin” dedi. Biz, “Peki. Öyle olsun” dedik.

ATATÜRK BÜSTÜNÜ DÜKKANA KOYMA BASKISI

Böyle sürekli tarassut altında yaşarken hiç korkmuyor muydunuz? Çoluk çocuk var. Ayrıca sizin de cezaevi hayatınız oldu mu?

İki kere 8’er gün nezarette kaldım. Öyle bir cesaret vardı ki, çoluk çocuk vız geliyordu. Zaten Hacı Abdülkadir ile beni her gün bir polis takip ediyordu. Kim gidiyor, kim geliyor diye bekliyorlardı. İşin en enteresan yanı 27 Mayıs ihtilalı olmuş. Alaeddin Kral isimli bir Paşa, Urfa’dan Adıyaman’a vali tayin olmuş. Mustafa adında bir vali vardı o bizi sekiz gün nezarete atmıştı. O gitti. Yerine Alaeddin Kral geldi. Ben de o zaman kitapçılığa başlamışım.

Bir polis ve bir belediye çavuşu dükkânımın önüne geldiler. O zaman dükkânın şimdikiler gibi vitrini de yoktu. Dediler ki, “Dükkânın vitrinine ya bir büst koyacaksın, ya da Atatürk’ün boydan çekilmiş bir fotoğrafını koyacaksın.” “Size bu emri kim verdi?” dedim. “Vali verdi” deyince, “O zaman vali gelsin” dedim. Korktular. Alaeddin Kral denince herkes korkuyordu. Öyle bir baskı oluşturmuştu.

Sabah saat 9 oldu. Babam da dükkândaydı. Alaeddin Kral geldi emreder gibi konuşarak, “Hani fotoğraf?” diye sordu. “Yok” dedim. “Benim sözüm kanundur” dedi. “Biz kanunu tanırız” dedim. Durdu, düşündü. Üst katımızda emniyet var. Yani biz Emniyet Müdürlüğünün alt katında bu işleri yapıyoruz. Polis memuruna dedi ki, “Bunu yukarı çıkar.” Gittik. Bizden sonra da gelenler oldu. Her gelen nurcu, her gelen nurcu…

Komisere sordum, “Ya siz Nurcu mu topluyorsunuz, yoksa fotoğraf asmayanları mı topluyorsunuz?” Tarih de 10 Kasım’dı…

“Bu işe karışma” dediler.

Baktım epeyce kişi olduk. Ben en baştaydım. En sonda da Ali Koçak vardı.
“ Arkadaşlar. Cesur olursanız evinize, korkak olursanız hapse… Ona göre hesaplayın” dedim. Tabi merasim sona erdi. Ben, “Şimdi Alaeddin Kral ileri giderse, ben ona bir yumruk vursam ne olur? Onu baş üstüne koyarlar, beni de bir ay hapse atarlar. O kadar” dedim. Yani bunu göze aldım. O sırada baktık defterdar, albay, vali falan… Merasim bittiği için hep beraber yukarı çıktılar.

ATATÜRK RESMİNİ ASMAM, BANA ASTIRAMAZSIN, KANUNİ DEĞİL

Yine aynı soruyu sordu Alaeddin Kral, “Neden fotoğraf asmadın efendim?” deyince ben “efendisine de şimdi derim” deyip yumruğumu sıkarak yüzüne sertçe bir bakış fırlattım. Baktı ki vurmaya hazırlanıyorum. “Ya!” dedi “Bu memleket kozmopolit değil. Niye böyle büyüklerini tanımıyorlar?” gibi şeyler söyledi, beni geçti. Herkesi teker teker geçti “Asarsın, asarsın, asarsın…” dedi. Sıra Ali Koçak’a geldi, “Asmam. Bana astıramazsın. Kanuni değil” dedi.

Ya ne kadar hoşumuza gitti. Ben onu söylemedim. O kardeş onu da söyledi. Daha sonra, “Peki, herkes gitsin“ denildi. Aşağı indim ki ilkokuldan bir boy fotoğrafı getirip içeri koymuşlar. İlk gün, “Kalsın” dedim. İkinci gün “Kaldırın. 10 Kasım bitti” dedim. Alaeddin Kral arkasında bir sürü adamla birlikte geldi. Hacı Molla Mahmud ağa vefat etmiş. O sebeple sokağın köşesi cemaatle dolu… Herkes Kral geliyor ne olacak gibisinden birbirine sormaya başladı. Alaeddin Kral geldi yine bana, “Hani fotoğraf?” diye sordu. “Kaldırdık” dedim. “Şuraya asıvereydin” dedi. “Lüzum görmedik” dedim. Şaşırdı kaldı. O zaman Yeni İstiklal gazetesi çıkıyordu haftalık. Dükkânda onu gördü. “Bu suçtur. Bu gazeteyi niye satıyorsunuz? Toplattırıldı” dedi. “O suç değildir. İhtilal dolayısıyla çok gazeteler toplattırıldı, fakat suç değildir” dedim. “Yolunuzda olun” dedi. “Zaten yolumuzda gidiyoruz” diye cevap verdim. Çekti gitti.

Oradakiler, “Dursun Kutlu bu Alaeddin Kral’ı ayağının altına alacaktı. Neden böyle yaptılar bu Halk partililer?” diye latife yaptılar. Çünkü kimsenin ağzını açamadığı bir zamandı o dönem. Bu olaylar olduğunda henüz otuzlu yaşlardaydım ben…

O günlerde Alaaddin Kral hocaları da toplamış onlara da çok hakaret etmiş, hatta müftünün başını da duvara çarpmıştı.

VALİDEN KLASİK SÖYLEM: BENİM ANNEMİM 360 HABBELİ TESBİHİ VARDI

Alaeddin Kral üçüncü gün geldi dükkana oturdu. Dedi ki, “Ahbap olacağız. Benim annemim 360 habbeli tesbihi vardı” falan filan… Sonra Urfa’dan kendisiyle beraber emniyet müdürlüğü yapmış olan bir kişiyi de yanında getirmiş. Dükkâna göz gezdirdi. Bediüzzaman’ın Mektubat isimli eserini raftan indirerek ne olduğunu sordu.

Ben de, “Said Nursi Hazretlerinin Mektubat isimli eseridir” diye cevap verdim. Yerine koydu. Sözleri indirdi onun da adını sordu, söyledim. Emniyet Müdürünü dükkanda bıraktı gitti. Bir plan kuruyorlar ya beraber… Emniyet Müdürüne dedim “Benim de sizden bir ricam var. Bu eserler hakkında umumi bilgisi olmayanlar çok. Belki sizin de pek bilginiz yoktur” dedim. “Bu eserlerle mücadele edebilmeniz için, bu eserleri bilmeniz lazım” dedim. “Al sana Sözler mecmuasını…” “Peki” dedi aldı götürdü. İkinci gün geri getirdi, “Okuyamadım” dedi. Korkuyorlar tabii. Ya o Kral diye peşinden gittikleri adam bile bizden öyle korkuyordu ki… Aslında Allah içlerine korku salmıştı. Elhamdülillah…

Sonraki günlerde yine geldiler. O zaman Birlik Partisi’ni kuruyorlarmış. Kendisi alevi idi. Bir de Ali ağa diye Adıyamanlı birinin oğlunu da yanına almış. Biz arkadaşlarla dükkanda oturuyoruz. “Neden geldiniz?” dedim. Şaşırdı kaldı. “Benim bir ahbabım vardı Antep’te, onun için geldik” falan filan dedi. Halbuki parti kurmaya gelmişler. Ondan biliyorum ki, Nurculardan o kadar korkuyorlardı. Nerede bir nurcu görse alıp götürüp içeri atıyordu ama gerçekte de nurculardan çok korkuyordu.

HULUSİ YAHYAGİL VE MEHMET KAYALAR

Dükkanda “babamla birlikteydik” dediniz. Paşayla, valiyle mücadele ediyorken, babanız ne diyordu?

Onlara hiçbir şey söylemedi. Yalnız benim kayınpederim vardı korkan. Bana bunun sonu şöyle olur, böyle olur diye nasihat ediyordu. Dedim, “Bunu sana katip mi söyledi?” “Evet” dedi. Dedim, “Kâtip korkak, sen de mi korkaksın?” Baktım o da dayanamadı “serbestsin oğlum nasıl biliyorsan öyle yap” dedi. Onun dışında babam, ailem bizleri hep destekledi…

Ağabeylerle ilgili hatıralarınızı anlatır mısınız?

Hulusi Yahyagil ağabeyin sohbetinde çok bulundum. Kendisi bize çok sık gelirdi. Adıyaman’a gelir, bizde kalırdı. Hatta Başka yere giderse otelde kalırmış. Fakat Adıyaman’a gelince bizim evde kalırdı.

Diyarbakır’da Mehmet Kayalar ağabey vardı. Çok cesurdu. Üstad Hazretleri onun cesaretine cesaret katardı. O da bu cesaretinden dolayı çok cesurca işler yapardı. O nedenle Hulusi abi de ona fazla bulaşmamamızı isterdi. Hizmete zarar gelir düşüncesi ile. Şeyh Said isyanı olduğundan halk orada iyice sinmişti. O durumu düzeltmek için onun bu cesaretine Üstad bir şey demez hatta teşvik ederdi. Gönderdiği mektuplarında da Kayalar abiyi methederdi.

O dönemde bir general “Sahte peygamber” iftirası atarak Üstadı karalamaya çalışan bir broşür çıkarmıştı. İşte, o general Faruk Güventürk Diyarbakır’a gelmiş. Mehmet Kayalar ağabey de bunu duymuş, bulursa dövmek için onu arıyormuş. Fakat bulamamış. Zaten kendisi de yüzbaşıymış, ama ordudan atılmış uzun boylu kuvvetli bir insan. Bulgar asıllı pehlivanmış eskiden. Babası da başpehlivanmış.

Doğrusu şöyledir sanırım. Aslen Konya’lı bir ailedendir. Osmanlı zamanında Selanik’e İslamı yaymak için gönderilmiş. Ama oralar Osmanlının elinden çıkınca tekrar Türkiye’ye dönmüşler. Yani asılları Konyalıdır.

Doğrudur.

ÜSTADIN MEHMED KAYALAR’I TEŞVİK ETMESİ

Risale-i Nur Külliyatında Mehmed Kayalar isminin geçtiği mektup göremiyoruz. Hem Kayalar abiyi biraz farklı anlatıyorlar. Oysa siz mektuplarında Üstadın onu methettiğini söylediniz?

Sanırım o mektuplar yayınlanmadığı için öyle zannediliyor. Bizim bildiğimiz o kişiyi Üstadın sevdiği yönündedir. Yalnız şunu açıklamam gerekiyor. O bir askerdi. Askerde edinmiş olduğu bazı alışkanlıkları vardı. Onu kolay kolay terk edemiyordu.

Mesela bir gün ben Diyarbakır’da Kayalar ağabeyin evindeydim. İki tane Demokrat Partili milletvekili geldi. Biraz konuştular, tartıştılar. Milletvekilleri ona ters şeyler söyleyince o da onlara çok sert şeyler söyledi. “Ben bunları, rejimi, altüst ederim falan..” gibi bir şeyler söyledi. Benim hoşuma gitmedi bu tavrı. Çünkü sonuçta iki tane milletvekili ziyarete gelmiş. Yani Kayalar ağabeyde meslekten gelen bir cesaret vardı. Bazen cesarette dayanamıyor ifrata gidiyordu. O kadar, yoksa çok ihlaslı biriydi.

Bir gün, Dicle’nin kenarındaki bir dershanedeydik. Gece yanımıza birkaç öküz, inek gibi hayvanlar geldi. Kayalar abi onları böyle başıboş dolaşıyor görünce dayanamadı argo kelimeler sarf etti. Ben de, “Bu yakışmadı ağabey” diye kalbimden geçirdim. Birden bana döndü, “Ben askerim kardeşim, benim halim böyle” dedi. Hem kerametvari bir şekilde kalbimi okudu hem de kendi durumunu anlatmış oldu. Yani askerlikte alışmış bu tarz konuşmayı… Kayalar ağabeyin çok fazla gündemde olmamasının sebebi, yazılan mektupların hiçbirisinin lahikalara girmemiş olmasıdır. Burada Risale-i Nur mesleğine uymayan hissi bir durum var sadece… Onun hareketleri şahsi idi, zaten o da bunun farkındaydı. O durum Risale-i Nurlara mal olamaz. Fakat Kayalar abi o tarz hizmetinde başarılı oldu. Nedir o? Diyarbakır’da Şeyh Said isyanından ezilmiş, sinmiş olan ruhları uyarıp, onlara cesaret verdi. O nedenle de Üstad teşvik ediyordu.

BU ADAMLAR PEYGAMBERİ TANIYOR DA, BEDİÜZZAMAN TANIMIYOR MU?

Hizmetlerle ilgili bir başka hatıram var onu anlatmak istiyorum.
Urfa’da Karakeçili bir kardeş vardı. O da kitapçılığa başlamış. Adıyaman’a geldiğinde birlikte İstanbul’a kitap almaya gittik. Onun bir yayınevinden alacağı kitaplar vardı. Oraya gittik. Baktım köşede bir yığın broşür var. Üstünde, “Sahte Peygamber Bediüzzaman” yazıyor. “Haza iftira” dedim. “Bu adamlar Peygamberi tanıyor da, Bediüzzaman Peygamberi tanımıyor mu?” Meğer o yayınevindeki adamlar komünistmiş. Epeyce münakaşa ettik. O karakeçili de bizi dinliyordu.

Dedim, “Kainata baktığımız zaman, trilyonlarca yıldızların müsademe etmeden hareket etmelerini neye veriyorsunuz? Hangi tesadüfe bağlıyorsunuz?” “Sen bizi Müslüman yapmaya mı çalışıyorsun?” dediler. Ben, “Bana bak! Sultanahmet’ten çıkan cemaat sizin üstünüzden geçse, sizi silindir gibi ezer geçer. Siz ne konuşuyorsunuz?” diye çıkıştım. Adamlar korkudan sustular. Hani derler ya, “Yağmıyorsan da gürle…”

BİZ ŞİRKETİMİZİN YARISINA ÜSTADI ORTAK ETTİK

Risale-i Nurlarla ilgili en büyük hayaliniz neydi?
Ben Risale-i nurları tanımadan evvel, hep “İslam’ı nasıl yayarım” diye düşünürdüm. Bizim orada Abdülkadir Tayyareci ve Muhammed ağa adında iki kişi vardı. Bana hangisini tercih edersin diye sorarlardı. Abdülkadir tarikatçıydı. Ben “Abdülkadir Tayyareci’yi kabul ederim” derdim. Bir gün Hulusi ağabey bana rüyamda, “Sen dünyayı mı istiyorsun, yoksa ahreti mi?” diye sordu. Ben, “Ahreti” dedim. “Peki” dedi. Ondan sonra baktım ki elimi neye atsam zarar çekiyorum. Her şeyi bıraktım bu yüzden.

Mal varlığınızın kaynağı nedir öyleyse?
Hulusi ağabeye bir mektup yazdım. Şöyle dedim, “Ben Risale-i Nur’a bir oda verdim. O bana bir apartman verdi. Hatem adında bir kardeş anlattı; İstanbul’da Soysallar varmış. Dört kardeş, aslen Adıyamanlı… Demişler ki “Biz şirketimizin yarısına Üstadı ortak ettik.” O yarıyı hizmet yolunda sarf ediyorlarmış, Adıyaman’da da 200 bin TL dağıtmışlar,merkez ve ilçelerdeki hizmetlere. Allah da onlara çok vermiş tabii… Bizim ki de öyle işte…

SAMİMİ, İVAZSIZ, HİÇBİR ŞEYE KAPILMADAN NE YAPARSAN ALLAH YARDIMCIDIR

Adıyaman da Risale-i Nurları ilk defa siz mi tanımıştınız. Yani ilk Nur Talebesi siz misiniz?
Evet Allah’a şükür ilk tanımak bize nasip oldu. Benden sonra Mahmut Allahverdi var. O önceleri ehl-i tarik idi sonra Nurcu olmuştu.

Çoktandır görmüyorum. Ahmet Hamdi var. Üstadı görenlerden biri… Mehmet Binici var. O da Üstadı görmüştü. Hacı Abdülkadir de Üstadı görenlerdendi… Hatta Üstada bir mektup yazmış. Altına Abdülkadir Dursun yazmış. Bu mektubu postadan alıp Isparta’dan Adıyaman Savcılığına göndermişler. Savcılık bu ismi araştırmış. Dursun adında bazı kişileri yakalayıp sorguya çekmişler. Adı Dursun Soyadı Abdulkadir olan bir kişiyi götürmüşler. Epey sıkıştırmışlar. Ama bizi bulamamışlar… Cenab-ı Allah hıfz etmiş bizi. Gerçi zaten bir şey yapamazlardı da… Çünkü ben şuna inandım, “Samimi, ivazsız, hiçbir şeye kapılmadan ne yaparsan Allah yardımcıdır.”

Bizi Çelikhan da 1980 ihtilalında ikinci defa sekiz gün nezarete aldılar. Nurculardan Hacı Mahmud Efendi gitmiş Horoz Partisini tutmuş. Ben onlara rağmen ANAP taraftarıydım. Oradaki Selamet Parti seçimi kaybetmiş. Suçlu olarak Hacı Mahmud Efendi gibi kişileri göstermişler. Bunlar tarikatçılık yapıyorlar falan diye savcılığa şikâyet etmişler… O zaman geldiler, ben çavuşu tanıdım. Dedi “ben savcıya gideyim.” Savcı demiş “şikâyet büyük yerden geliyor.” Çünkü şikâyet eden müftü… Bizi götürdüler. Giderken üzülen arkadaşlara dedim, “Korkmayın biz sekiz gün yatıp çıkacağız.” Allah söyletti herhalde. Sekiz gün sonra çıktık.

Mustafa Tanık da vardı. Erzincan’da epeyce hapis yatmıştı. O da bizimle beraberdi. Yine uzun süre hapis yatarız diye korkuyordu. Fakat elhamdülillah çıktık…

BÜTÜN GAYEMİZ, İMAN HİZMETİNİN DÜNYAYI SARMASI

Arkanıza dönüp baktığınızda eksik kalan bir şeyler olduğunu düşünüyor musunuz? İmkânımız kadar hizmetleri sürdürmeye çalıştık. Allah için yaptık her şeyi… Bizim bütün gayemiz, iman hizmetinin dünyayı sarması… Üstad bunu bize haber vermiş. Onu teyiden aynı şeyi biz de istiyoruz ve tahakkuk ediyor. Kimin hayaline gelirdi ki, bugün bu Ergenekoncular bu hale gelecek… Yapan Allah… Abdullah Gül meselesi, Ak Parti’nin kapanma meselesi… Ben dedim, “Kapatamazlar.” Allah’ın elinde mi? Kulun elinde mi? Allah’ın elindeyse, Allah artık Nur’unu parlatmak istiyor. Hiç üzülmesinler çark bizim lehimize dönüyor. Fakat çok ince eleklerden süzülerek geliyor. Cenab-ı Hak diyor ki, Ben size veriyorum, bunun kıymetini bilin. Hiç olmayacak şekilde sizin önünüze geliyor…

ZÜBEYİR GÜNDÜZALP: “BİZ DE ALEVİYİZ”

Sizin kısa bir siyasi hayatınızda oldu değil mi?
1977’den 1980’e kadar siyasetle ilgilendim. Zübeyir ağabey bana o zaman Milli Nizam Partisi için, “Bu partiye taraftar olmayın, bu partinin arkasında çok şeyler var. Eğer sana da bir vazife verilirse Adalet Partisi’nden kaçma. Bunun sebebi, biz fiilen de bu partiye girmezsek, bizi onlardan kabul edecekler“ dedi. Bu bakımdan zararın hem millete hem de bize dokunmaması için çok iyi bir tedbirdi elhamdülillah.

Zübeyir ağabey bir gün sanki ileride Hamdi Sağlamer’in hapishaneye girip, orada Alevilerle birlikte yatacağını biliyormuş gibi nasihat ederek, “biz de Aleviyiz, onlara şu şekilde davranmak lazımdır” demiş.

Birçok zatlar Allah’ın Hakim ismine mazhar oldukları gibi, Allah Zübeyir ağabeye de o feraseti vermişti. Hatta bir gün Nazım ağabey benden, İstanbul’a gidince Zübeyir ağabeye selam söylememi istedi. Zübeyir ağabeyin yanına gidince selamı iletmeyi unuttum. “Nazım’ın selamını baş üstüne kabul ettim” dedi.

Hacı Mahmud’la beraber müftünün yanına gitmiştik. Baktık müftü şapkalı… Dedim “Sen necisin?” “Müftüyüm” deyince, “Neden bu kılıkta burada duruyorsun. Bura şapkalı yeri mi?” dedim. Adam çok şaşırdı. Müfettiş miyim diye…

Ben siyasetin zararını çok gördüm. Siyaset kadar zararlı bir şey yok. Mesela siyasetçilerin yanına gidiyordum. Bakıyorum ayak ayaküstüne atmışlar. Ben atmadığım için, onlar da oturuşlarını düzeltiyorlardı. Ya da ben onlara uymak zorundayım… Hoş olmuyor yani…

Millet bize biraz iltifat etse, ne tür dalavere varsa çeviriyorlardı. Bizim bir akraba vardı. Kadir Kuştepe’ye demiş ki, “Benim şöyle bir işim var. Söyleyin yapsınlar.” O akşam toplantıdayız. Kadir Bey söyledi. Oradaki bir adam küfretmeye başladı. Ben de, “Madem yapmıyorsunuz. Niye küfrediyorsunuz?” dedim. Sabahleyin o akrabamız Kadir Kuştepe’ye sormuş “İşim ne oldu” diye. O da demiş ki, “Ben söyledim. Dursun Kutlu olmaz bu iş dedi” diye karşılık vermiş. Ben de yine bu olayı bilen birinin dükkânına uğradım. Bana, “Sana iş söylemişler niye mani oldun?” dedi. Ben onlara olanları anlatınca gerçeği anlayıp, gönlümü almaya çalıştılar. Yine mesela bir tanıdığın oğlu güya sınava girecekmiş de ben engel olmuşum. Acayip bir iş yani…

Sonra bir adam vardı partide aday olmuş, adam karısıyla gayrimeşru yaşıyor diye dedikodu edip, iftira atmışlardı. Siyaset bu kadar çirkin bir şey…

NURCULARA ATILAN SAKAL İFTİRASI

Şu an ailenizde bir milletvekili var. Hüsrev Kutlu…

Evet. Baktım çok hevesli. “Partiyi sen kur” dedim. O da siyasetten usanmıştı ama yeni bir parti kurulunca yeniden siyasetin içine girdi. Bense şu an hiçbir şekilde siyasetle alakadar değilim. Sadece Abdullah Gül için, “Devam etsin kazanacak” diye haber göndermiştim. Onun da kendine menfaati çok oldu. Cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi. Yine Ak Parti kapanacağı zaman ben demiştim “Kapanmayacak.” O zaman herkes “Kapanacak” diyormuş. Hüsrev, “Kapanmayacak” dediği zaman “Nerden biliyorsunuz kapanmayacağını” diye soruyorlarmış. O da, “Babam diyor” cevabını veriyormuş.

Hulusi ağabeyden bahsederken o zaman Elazığ’da iki imamından biriydi dediniz. Diğer imam kimdi? Hulusi ağabey 5. şuadaki şapka bahsini bilmesine rağmen neden şapka takıyordu?

Ben bu konuyu çok bilmiyorum. Fakat diğerlerini de mesuliyetten kurtarmaya bir vesiledir. Mesela Üstad gençken sigara içip bırakmış. “Sigara içmek haramdır” diyor ya bazıları… Tabii Üstadın bu davranışı bu haramdır meselesini yumuşatmış. Üstad sekiz sene sigara içip, zararını görünce bırakmış. Sakal meselesinde de, “Nurcular sakala karşıdır” diye bir kampanya başlattılar. O zaman Hulusi ağabey bana “sen de sakal bırak” dedi. Ben de “Önce Hacı Mahmud bıraksın” dedim. O bırakınca ben de sakal bıraktım. Bu durumda zaten o dedikoduları, münkir-i sakal meselesini izale etti. Aslında Tahiri ağabey de, Hulusi ağabey de ve başka ağabeylerde de sakal vardı. Hiçbir mani yok bu konuda…

GENÇLER HİZMETİ DEVAM ETTİRİYORLAR, BİZE DE DUA ETMEK KALIYOR

Hüsrev Kutlu Bey’e siyaset konusunda bir tavsiyeniz oldu mu?
Hayır. Önemli olan dürüst olmak, samimi olmak… Bir menfaat üzerine hiçbir şeyi yapmamak… Zaten o da bunları biliyor. Bir gün çocuk iken geldi dedi ki, “Baba 25 kuruş buldum.” Dedim, “Gel bakayım, onu nereden bulduysan götür gene oraya koy sahibi gelip alır.” Götürüp yerine bıraktı. Mesela şu an bile o olayı unutmamıştır oğlum.

Bediüzzaman’ın meslek-meşrep görüşlerini kendi hayatınızda nasıl uyguluyorsunuz?
Sadece şunu biliyorum ki Risale-i Nurun şahs-ı manevisi Hz. Hasan’ın bıraktığı hilafetin devamıdır. Yani asr-ı saadeti yaşıyoruz. Hulusi ağabey diyordu ki, “Bir Nurcu, kim olursa olsun bir veli gibidir?” Neden? Sahabe mesleği olduğu için. Biz takdir edemiyoruz ama ehemmiyeti büyük. Şimdi sıradan bir Nur talebesi bir veli olursa, varın kıymetini takdir edin. Vakt-i saadettekilerine ulaşamıyorlar ya, diğerleri de Nurculara ulaşamıyor…

Son olarak şu an 85 yaşındasınız. Nelerle meşgulsünüz?
Bakıyorum bir yerim ağrıyor. Risale-i Nur okuyorum. Hemen geçiyor. Onlar olmadığı zaman bakıyorum daha çok hastayım. Çok huzurluyum. Şu an dershaneye gidiyorum. Cenab-ı Allah lütfetmiş 300-400 kişi olmuş. 370’i genç insan… Daha ne isterim. Bundan daha büyük mutluluk olur mu? 10-15 yerde dershanemiz var… Vakıflar yetişiyor. Gün geçtikçe Cenab-ı Hak imkânlarımızı da genişletiyor elhamdülillah. İki hasırdan, iki keçeden nerelere gelmişiz… Bunların hepsi lütf-u ilahi… İslamiyetin, Nurculuğun emeklisi yoktur. Ne yaşın, ne mekânın bir engeli olmaz insana. Her yaşta İslam, Kuran ve Risale-i Nur hizmeti devam eder, yapılır inşallah… Şu an gençler hizmeti devam ettiriyorlar, bize de dua etmek kalıyor geriye… Allah bütün gençlerden razı olsun, hizmetlerini daim etsin… Tavsiyelerini de Risale-i Nurdan alsınlar…

(12 Temmuz 2009
Röportaj: Abdurrahman Iraz-Nurettin Huyut / Risale Haber)

– F –

A.FUAT KÖROĞLU

“Seyahat ediniz, sıhhat bulasınız.”Bende seyahat etmekle hidayeti buldum.
Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
İsmim, A.Fuat Köroğlu.Adıyaman Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışıyorum.1956 yılında Adıyaman’ da doğdum.İlk öğrenimimi Adıyaman’ da, lise eğitimimi Erzurum teknisyen okulunda tamamladım.Ankara yüksek tekniker okulundan mezun oldum.İlk tayinim Diyarbakır Sanat okulu ,sonra Besni Sanat okulu müdürü,Konya Cihanbeyli ve Kâhta Sanat okulundan sonra Adıyaman Üniversitesine geldim.Halen orada çalışmaktayım.
Diyarbakır farklı bir yer, burada hiç hatıranız oldu mu?
Her Diyarbakır’ a gidenin bir hatırası olur.Bizim de Diyarbakır’da olduğumuz seneler 1980 öncesi fırtınaları ve fikirlerin kavgaya dönüştüğü sıkıntılı yıllardı.Bir cumartesi-Pazar Adıyaman’ a tatil için gelmiştim. Sonra okuluma dönerken yolda dolmuş biraz önce geçtiği için gecikmiştim. Halim selim etliye sütlüye karışmayan bir Balıkesirli öğretmen arkadaşı dövmüşlerdi. Ben hayret ettim.Sonra araştırdım ki onlar onu benim yerime dövmüşler.Sonra Kahraman Maraş hadiseleri ,okulda Cuma günü İstiklal Marşı’ nı okumayışları ve durumun çok gergin olmasından o arkadaşımız rapor alarak memlekete gitmesi ve tayinini kaldırması gibi hadiseler oldu.
Risale-i Nur’ u nasıl,nerde ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Aslında ben bu röportajı bu sorunuza cevap vermek ve bu vesile ile bazı gençlerinde şevklenerek İslamiyet ‘e ısınabilir niyetiyle kabul ettim.Yoksa böyle bir şey yapmam hoş olmazdı.Benim ilk hayatım ve aile yaşantımız dini kültürden uzak bir hayattı.Biz senede bir Ramazan ayında yalnız oruçta hatırlardık.Hadis’ i Şerifte : “Seyahat ediniz, sıhhat bulasınız.”Bende seyahat etmekle hidayeti buldum.Ben Erzurum’ da yatılı liseye gitmeseydim aile çevremiz ve yetişme tarzımız İslamiyet’ ten çok uzak olurdu,belki solcu olurdum.Çünkü yaşadığım çevre buna çok müsaitti.Allaha çok şükür Erzurum teknisyen okulunu kazanmam babamın okumamı çok istemesi hayatımızın hidayete dönüşmesinin ilk adımları olmuştu.Yatılı okulda okudum.1971 seneleriydi.Bir yanda anarşi, diğer yanda sağcıların hummalı çalışması şüphesiz okulumuza da tesir etmişti.Bizim üst sınıftaki arkadaşlar bizi topluyor, konferanslara ve bazı sosyal faaliyetlere götürüyorlardı.Bir seferinde Erbakan konferans verecek diye ta gece saat 12 ‘ ye kadar beklediğimiz oldu.Sonra öğrendik ki parti kuracakmış.Yatılı olduğumuz için hemen her hafta okula sinema getirilir.O zamanın kahramanlık ve macera ile ilgili filmleri seyrettirilirdi.Mesela; Malkoçoğlu ve Tarkan gibi.Ben Risale-i Nur’ u sinemada tanıdım.Çoğunun dini ortamda ve bazı arkadaşların vesilesiyle tanıdığı Risale-i Nur’ u ben bir gün Sinemada film seyrederken arka sıralarımızda oturan ve bizden bir üst sınıftaki arkadaşlar kendi aralarında sohbet ederken biri diğerine Nurcular mağarada yaşıyorlar demesi çok dikkatimi çekmişti.Bu asırda insan nasıl mağarada yaşar?Adeta şok olmuştum.Sonra durumu bir üst sınıftan sevdiğim bir Patnoslu arkadaşa açtım.Allah razı olsun o bana öyle bir şey olur mu, yok öyle bir şey, istersen ben onları tanıyorum bir cumartesi seni götüreyim dedi.Zaten cumartesi günlerinde gezmek bizim için zevkti.Erzurum’ un bir Cumhuriyet Caddesi vardı.Orayı bir geziyor ve bitiremiyorduk.Beni bir cumartesi günü alıp beraberce dediği yere götürdü.Benim hayalimde şehir dışında ahşap ve perişan bir yer olarak tahayyül ettiğim yere gitmeye başladık.Bir de baktık bir apartmanın önünde durdu.Ve kapının zilini çaldık.Kapı açılınca apayrı bir duyguya girmiştim.Çok aydınlatıcı bir ışık yanında okulumuzdaki bir öğretmen bizi karşıladı.Güler yüzlü bir haliyle bizi salona davet etti.Tefriş edilmiş olması ve yine orada bulunan öğretmenin okulumuzda sınıf öğretmeni olduğunu gördüm.Bu manzara beni şok etmişti.Sonra ders verecek bir hocanın geleceği söylendi.Bilahare bunun Mehmet Kırkıncı hoca olduğunu anladım.Ben ilmihal bilgiler vereceğini sanmıştım.Baktım aydan,güneşten,zerreden bahsediyor.Ve onunla Allah’ın ispatını yapıyordu.Oradaki insanların sempati ve benimle ilgilendiklerinden ve içimdeki boşluğu bu gıdalarla doldurduğunu ve aradığımı bulmuş gibi bir hal almıştım.Asistan Şener abinin benimle hususi ilgilenmesi ve Algan Hoca’ nın şefkatle koruması bizim bu daireye girmemize vesile oldu.
Bilahare şubat ayı Adıyaman’ a geleceğim zaman Vahdet abi bana Sözler kitabını hediye etmiş ve tatilde bitirmemi istemişti.Adıyaman’ da H.Mahmut Allahverdi‘yi ziyaret etmemi söylemişti.Adıyaman’ a geldiğimde namaza başlamıştım. İslami kültürden mahrum aileme karşı ne yapacağımı düşünüyor ve açılmamın zorluğunu zerrelerimde hissediyordum.Ama okuduğum ve yanımda getirdiğim Sözler kitabı bir güven ve namaz kılmamamın büyük bir vebal olduğunu adeta vicdanımda nakşetmişi.İşte bu duygularla kalktım evde namaza durdum.İlk olarak pencereden bana bakan annem, hemen babam ve kardeşlerime söyleyince onlarda bir bir pencereden namaz kıldığımı görünce ben artık rahatlamıştım.Çünkü vicdanımın sesini duymuş ve fıtratımın gereğini yapmıştım.Sıra H.Mahmut Allahverdi abiyi ziyaret etmeye gelmişti. Bir gün Ulu Cami’ de abdest alırken o okuldan arkadaşım Yaşar Korkmaz’ında yanıma gelip abdest aldığını gördüm.Camiye beraber gittik.Dertleştik, konuştuk derken birbirimizden ayrılırken yine başka bir zamandan randevulaştıkten sonra ayrıldık. Bilahare yine beraber namaza giderken Mehmet Sayıner’ i yanında gördüm.Sayıner ’ in ilk hali bana Erzurum’ daki milli mücadelecileri hatırlattığı için ve ağabeylerin onlara karşı ihtiyatlı olmamızı tavsiye ettikleri için yine açılmadım.Sonra onun öyle olmadığını öğrenince H.Mahmut abi’ yi sordum.Onlarda zaten biz de oraya gidiyoruz, dediler. Beraber gittik.Rahmetli zaten babamı tanıyordu.Beni o güler yüzlü sevecen haliyle karşıladı.Benim Nur’ ları tanımamda Şükrü Algan, Patnoslu Mehmet abi, Şener abi,H.Mahmut Allahverdi ve Dursun abi oldu.
Dursun Abidende bahseder misiniz?
Onun dükkanı vardı.Hep uğrardık.Bize çay içirir ,bizimle ilgilenir ve bize şefkat ederdi.Yine bu vesileyle söyleyeyim bir gün H.Mahmut Allahverdi abi, Dursun abi bana bir teklifte bulundular.Bir 15 günlük seyahat yapacağız.Babamdan izin aldım, zaten babam onları tanıyor ve onlara güveniyordu.Kendisi İslam’ ı yaşamasa bile onları taktir ediyor.Bir gün bana “Oğlum senin yolun doğru.” Ve bana devamlı destek oldu. Hele evimizde ders yapılırken bir köşede kendi haliyle bizi dinlemesini hiç unutmam. H.Mahmut Allahverdi abi, Dursun abi ve ben Malatya,Elazığ,Erzurum, Tırabzon, Van,Diyarbakır ve Samsat ilçesinde ve Fırat üstünde salla geçtiğimizi ve çok faydalı ve istifadeli unutmadığım bir seyahat yaptık.Ailemden ziraat mühendisi bir dayım benimle hayli uğraştı.Bizi İslami ölçülerle hareket ederek onu da rencide etmeyerek Allah’ a çok şükür ikna etmesek de ilzam ettik.Bu ara kardeşlerim bu hareketlerimizden dolayı en azından dost oldular.
Risale-i Nur’ dan okuyup istifade ettiğiniz bir mesele?
Risale-i Nur’ ların her konusu başlı başına insanın duygularını nurlandıran ve şevk veren gıdalardan hakikatlerle dolu; ancak bana Şener abi’ nin Lemalar’ daki Kuddüs isminden yaptığı açıklamayı hiç unutamıyorum.Orayı okurken büyük bir zevk alıyor, kâinattan kuddüs isminin tecellisini adeta aynelyakin görüyor ve büyük bir zevk duyuyorum.Bana o ismi hay isminden daha tatlı geliyor.
Sizin bakışınızda Risale-i Nur istenilen yerde mi?
Ben şunu söyleyeyim, Risale-i Nur’ u tanıdığımdan önce ve sonra büyük fütuhatlar olduğunu gözümüzle görüyoruz.Maşaallah çığ gibi büyüyor.Zamanında parmaklarla sayılan gençler bu gün maşaallah değil Türkiye’ nin Dünya’ nın bir çok ülkesinde Risale-i Nur okunuyor.Ve gençler sahip çıkıyor, Elhamdulillah.
Üstad’ ın 28 sene hapis, 19 defa zehirlenişi ve hayatının sizde düşündürdükleri nelerdir?
Üstad’ ın zehirlenişi, hapiste oluşu adeta bir ehli ihtisasın çok derslere çalışıp terakki etmesine benziyor.Başta Peygamberler,Evliyalar ve büyük zatlar hayatın bütün eza ve cefasını çekmişler.Üstad da mücedditliği yolunda çektiği sıkıntılara o gözle bakıyorum.
Askeri darbelerin hizmetimize fayda ve zararı sizce nelerdir?
Belki garip karşılarsınız.Ama ben hadiseye başka yönüyle bakmak istiyorum. Meşhurdur, “Nasılsanız öyle idare olunursunuz.” Bizler fert olarak çocuğumuza, ailemize ve toplumumuza karşı demokrat mıyız.Vazifemizi yapıyor muyuz.Bence ihtilale önce kendimizde başlamalıyız.Biz demokrat olmuyorsak aile ve toplumda ne olur?Hem bu bir süreçtir.Nasıl ki kölelikten ücretlik dönemine dönmüş, öyle de ihtilaller miadını doldurmuş ve sürecini tamamlamıştır, diye düşünüyorum.Hem ihtilalcilerin anayasasını bu millet yazdı,92 evet verdi.Demek önce fert düzelmeli sırasıyla diğeri gelir zaten. Bediüzzaman’ ın en büyük çalışmasının bir bölümü de bu değimlidir.
Üstad’ ın müsbet metodundan neler anlamalıyız?
Said Nursi’ nin en büyük dersi müsbet harekettir.Bütün insanlığı kardeş görerek hiçbir ayrım yapmadan fikir hürriyetini savunan ve radikal hareketlere girmeyerek topluma büyük bir huzur ve güven getiren ve İslami cemaatlerin müsbet hareket etmelerinde çok büyük payı olan ve devamlı müsbeti savunan ve ümit telkin eder bir mümtaz şahsiyettir.

Gençlere ve gelecek nesillere mesajınız?
Gençlik ateşten bir gömlektir.Asır çok tuzaklarla dolu.Sokakta da evinizdeki internete kadar gençliğin hissiyatına hitap eden ortam hepimizin malumu, işte bu ortamdan kurtulmak için onların Risale-i Nur okumaları lazım ki o tahribe karşı tamir edilsin.Yoksa kendilerini koruma ve muhafaza edilmenin mümkün olacağını düşünemiyorum.
Bu güzel çalışmanızdan dolayı Teşekkür ediyorum.
MEHMET ÖZÇELİK-NUREDDİN GÜRSOY

– H –

HACI MEHMET DOĞAN

“Risale-i Nurları okuyunca ahlakım güzelleşti.”

*Kendinizi tanıtır mısınız?
H.Mehmet Doğan 1937 tarihinde Güzelçay köyünde doğdum.Bakkallık yapıyorum.50 senedir bu işi yapıyorum.
Adıyamanın Kâhta ilçesinde ikamet ediyorum.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Çok dindar ve cömert H.İbrahim isminde fırıncı bir abimiz vardı.Ondan Risale-i Nuru aldım.Bir sohbet yeri açmıştı.Zaman zaman gidiyorduk.Çok istifade ediyor,Risale-i Nuru okuyor ve namaz kılıyorduk.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Nurları okuyunca ahlakım güzelleşti.Kendimi iyi hissettim,fena şeylerin her türlüsünden kaçtım..İslâmiyeti öğrendim.Allah affetsin genç iken şapka giyiyordum. Risale-i Nuru tanıdıktan sonra şapkayı giymedim.Allaha çok şükür.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Evvela çocuklarımın Risale-i Nuru okumaları,komşularıma Risale-i Nuru anlatmaları, onların namaz ve ibadet etmelerini hiç unutmuyorum.
Rahmetli annem bu kitapları okuduğum için hapse atılacağımdan korkar.’Aman dikkat et oğlum’derdi.
Babam ise,’Sen İslâmiyeti öğreniyorsun,korkma,sana bir şey olmaz’dediğini hiç unutmuyorum.
Hakikaten hiçbir şey olmadığı gibi,maşallah torunlarım bile Risale-i Nura sahip çıkıyor.
Bundan çok hem de çok mutlu oluyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Kâhta-da eskiden en çok Cuma geceleri on-on beş kişi olurduk.Allaha çok şükür şimdi üç dershanemiz var.Hem bazı gecede bine yakın oluyoruz.
Bu Kur’an-ın bir mucizesi olan Risale-i Nurun bereketi ve fütuhatın bir göstergesidir, inşallah.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Mektubat-Sözler-Gençlik Rehberi-Hizmet Rehberi-Hastalar Risalesi.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Zalim insanların Üstadı hazmedemeyişi,gizli zındıka planlı ve proğramlı üstadın hayatını ortadan kaldırmak istiyorlar.Ama koruyan Allah koruyor.Ne hadleri var ki hayatına son verebilsinler.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstad bütün insanlara Kur’anı mesaj vererek birlikteliği çok mükemmel yakalamış. Daima müsbet hareket ederek,Türkü-Kürdü-Arabı-Çerkezi velhasıl bütün ırkları İslâmın o tertemiz bağrında eriterek topluma fevkalade huzur ve barış getirmiştir. Allah ebeden razı olsun.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Üstad gençlere yazdığı Gençlik Rehberi aslında en büyük bir mesajdır.Böyle bir mesaj vermek haddimizi aşar.
Onun için gençler bilhassa gençlik Rehberinden başlayarak bir,beş yüz belki bin defa okumaları gerektiğine inanıyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

HACI ŞERİF AYDIN

“Her asırda büyük zatlar bu ve bunun gibi büyük imtihanla baş başa kalmışlar.”

*Kendinizi tanıtır mısınız?
H.Şerif Aydın.1934 tarihinde Adıyaman/Kahta da doğdum.Esnaflık yapıyorum.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
1952’de İstanbula gittim.Beraber gittiğim arkadaşım da ben de esnaf olduğumuz için İstanbuldan mal alırdık.O tarihte benim esnaf arkadaşım İstanbulda beni Kirazlı Mesciddeki dershaneye götürdü.O zaman genç bir kardeşimiz olan Servet Armağan bizi karşıladı.İlk olarak Risale-i Nur’u orada gördüm ve dinledim.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur bana hakikatı öğretti ve faiz yememe engel oldu.
Benim esnaf arkadaşların hırs belasıyla faize girerken,ben Risale-i Nur sayesinde o büyük günahı işlemedim.Allaha milyonlarca şükür.Yine aynı hal devam ediyor.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
1989 tarihinde rahmetli H.Mahmut Allahverdi abi bizi İspartaya götürdü.Üstadın kaldığı evi,cennet bahçesi dediği Süleymanın bahçesi ve mescidi görünce ben çok duygulandım.Manevi bir zevk içimi sardı.Onu unutamıyorum.

-İkinci bir hatıram da,genç yaşta vefat eden kardeşimin çocuklarına artı benim çocuklarıma bakma mecburiyeti beni bazen çok zorluyordu.Hatta bazen ıssız yerde ağlar,ne olacak halim,diye düşünürdüm.
Sonra Risale-i Nuru yarım saat okuyanı dinler veya ben okursam rahatlar,o ümitsizlik hali giderdi.O hadiselerin üstesinden çok şükür geldim.Bu hatıramı da unutamıyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Allaha çok şükür şimdi eskiye göre daha geniş dairde hizmet ediliyor,dershaneler, radyolar,tv-lerin bir kısmı çatır çatır Risale-i Nuru okuyup,muhtaçlara kendisini yetiştiriyor. Elhamdulillah.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Her okuduğum ve dinlediğim Risale bana yeni okuyorum veya dinliyorum gibi geliyor.Bu on-yirmi defa aynı bahisler tekrar olduğu halde usandırmıyor hatta bana zevk veriyor,beni mutlu ediyor.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Onlar Allahın ihlaslı ve mükemmel kullarıdır.Allahın takdiridir.Kendileri o büyük davayı kazanmak ve muhafaza etmek için Rabbim böyle büyük imtihanlara tabi tutuyor diye düşünüyorum.
Her asırda büyük zatlar bu ve bunun gibi büyük imtihanla baş başa kalmışlar.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Çok büyük hayırlar kazanılmış çünkü Üstad İslâm alemi ve bizim içimizdeki mozaiki yazdığı eserlerle bütünleştirmeyi başarmış gece gündüz çalışarak fevkalade hizmetlere imza atmıştır.Bunu da Kur’andan aldığı dersle ve Nebevi metotla başarmıştır.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Ben nurları okuyup dinlemeden evvel çok büyük şeyh ve alimlerin yanına gittim ancak Risale-i Nur gibi aklımı ve ruhumu doyuramadıkları için Risale-i Nura yöneldim.
Genç kardeşlerime derim ki; denemesi bedava,kıyas edebilirsiniz.
Onlar Risale-i Nuru okudukça ruhları rahatlayacak,akılları tefekkürden zevk alacak,insanın insan olma farkını anlayacaksınız.
MEHMET ÖZÇELİK
20-05-2010

HALİL ALKAYIŞ

Bir defasında rüyamda birisi bana Risale-i Nur’u uzatıyor ve silahı bırak bunu al diyor.
1- 1954 Adıyaman doğumluyum, merkez Hacıhalil köyünde ilkokulu, Adıyaman lisesinde ortaöğretimi tamamladım. 1981 Gaziantep Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümü mezunuyum, Mardin, Ankara ve Gaziantep’te Öğretmenlik yaptım, 1990’dan beri çeşitli kademelerde idarecilik görevi yaptım halen Adıyaman da idareci olarak çalışmaktayım.
2 – Risale-i Nur’u Adıyaman da, 1973-75 yılları arası tanıdım. Abdullah ÖZTÜRK, Abdülhamit DOĞAN, M. Reşit Sayıner, Nurettin GÜRSOY bizleri eserleri ve üstadı tanıtmaya çalışıyorlardı. Rahmetli Mahmut ALLAHVERDİ abinin evinin altındaki Sıratut mahallesindeki dershaneye arada bir gider kafamda oluşan sorulara cevap arar, yeni sorular sorar gelirdim. Sonra Mustafa DEMİR etkili bir şekilde benimle ev sohbetlerine katıldı. En çokta Abdullah Öztürk’ün tatlı bir üslubu vardı, sorularıma yumuşak ve müspet cevapları hep hazırdı. Kısmette de varmış ki, Üstadın bazı veciz sözleri aklımdan çıkmıyordu. ”Mesela; Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi ittiba-i Kur’andır.” v.b.
3- Risale-i Nur gerçek bir tefsir olduğu için insanın tüm benliğini sarıyor. Hayatta var olan her şeyle ilgili izahatı var, hastamı oldun; hastalar risalesi, genç isen gençlik rehberi, ihtiyarlar risalesi, hanımlar rehberi, haşir, kader, en önemlisi iman, Mu’cizat -ı Ahmediye v.b, zaten risale-i nuru okuduktan sonra başka eserlerden haz alınmıyor. Tarihçe-i hayatta; ”Risale-i Nur hakaiki islamiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor, kati ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtaracak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanın en kısa ve kolay yolu Risale-i Nurdadır.” denilmektedir.
Yine üstadın, “Aziz kardeşlerim, evvel ahir tavsiyemiz, tesanüdünüzü muhafaza, enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i demi ihtiyardır. ” gibi devam eden sözleri tabi ki bendede müsbet manada değişikliklere vesile oldu.
4-Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra çok geniş ve samimi bir dairede olduğumu anlamıştım. Tanıştıktan sonra anlatacak bir çok hatıram var. İlki biz 1975’te üniversite imtihanı için Ankara’ya gitmiştik. İlk defa Ankara’ya gittiğimiz için biraz gezeriz diye seviniyorduk. Gittiğimiz dershane de çorbalar içildi sohbetler yapıldı, imtihanla ilgili güzergahlar tespit edildi. Dedim ağabey buraya kadar gelmişken biraz gezdir bizi. Tabi tabi dediler, çıktık bir dershaneden diğerine bir türlü Ankara’nın çarşılarını göremedik. İkinci gün müsaade isteyip gençlik parkına gittik oh dedik.
1979 veya 80 de Mustafa Sungur Abi Adıyaman’a gelmiş buradan Gaziantep’e gidecekti. Kim beraber gidecek diye araştırılırken rahmetli Mahmut Abiye ben beraber giderim zaten okula gideceğim dedim. Neyse beraber sohbet ede ede Gaziantep’e vardık. Mustafa SUNGUR Abi o sıra Risale-i Nur ışığında “ANARŞİ, SEBEB VE ÇARELERİ “ adlı çok güzel bir kitap yazmış, öğretmen yazar, dahası Üstadın talebesi hala o sevinci yaşıyorum. Dili de biraz zor anlaşılıyor. “Oğlum, saatçi Cuma’nın dükkanına gidelim dedi olur dedim ama önce şu pazara bir girelim eskici pazarında eski bir palto aldı giydi engellemeye çalıştım, mümkün olmadı mütevaziliği karşısında çok şaşırdım. Ama bu mesleğe karşı sevgim daha da artı. Halbuki Gaziantep’dekiler istese ona en alasını zevkle alırlardı. Fakat anladım ki, Üstada talebe olmak demek böyle bir şey. Sonra Cuma abiye uğrayıp beraber Aydınbaba dershanesine gittik. Rahmetli Nazım GÖKÇEK abiyle sohbete katıldık.
Bir defasında rüyamda birisi bana Risale-i Nur’u uzatıyor ve silahı bırak bunu al diyor. Artık anladım ki doğru yerdeyim.
5-Risale-i Nur’a maalesef yeteri kadar zaman ayıramıyoruz. Oysa bu külliyatın başkalarına ulaştırılması ve tarafımızdan daha çok okunması sorumluluğumuz var.
Cevap ve teklifleri de yine Risale-i Nur’da;
İhlas risalesinde: Umuru Hayriye‘nin muzır manileri çoktur.
Aziz kardeşlerim, Hakaik-i imaniye, her şeyden evvel bu zamanda en büyük maksat olmak ve sair şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale-i nur’la onlara hizmet etmek en birinci vazife…
Hem Risale-i Nur’un has talebeleri, baki elmaslar hükmünde olan hakaik-i imaniyenin vazifesi içinde iken zalimlerin satranç oyunlarına bakmak vazife-i kutsiyetlerine fütur vermemek ve fikirlerini onlarla buluşturmak gerekir.
“İman hizmeti, iman hakaik-i bu kainatta her şeyin fevkindedir; Hiçbir şeye tabii ve alet olamaz…”
6-ihtilal kelimesi anlam olarak: ayaklanma, devlete isyan, bozukluk, karışıklık, şerre çalışmak düzensizlik. Yukarıda sayılanlardan hangisi olumlu, karışıklık çıkarma için yapılan bir işin neresinde hayır var? Bir de kutsal bilinen ordu tarafından kendi içinde çıktığı millete karşı yapılması akıl tutulmasından başka bir şey değil.Belki menfaat ve aşırı hırs olabilir. Milletin bütün kültür ve moral değerlerini yok sayan bir şeyin faydası var demek cünundur. İhtilal yine Üstadın ifadesiyle istibdattır.
“Ey dinini dünyaya satan ve küfr-ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek. Yüzer milyon kahraman başlar feda oldukları bir küdsî hakîkate, başımız dahi feda olsun; …Bize karşı gelen böyle bir istibdâd-ı mutlak altında hiçbir hürriyet; ne hürriyeti ilmiye, ne hürriyet-i vicdan ne hürriyet-i dîniye olmamasından, ehl-i namus ve diyanet ve taraftar-ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka çare kalmaz.
Evet ihtilal böyle bir şey, ya darağacı, İsmet İnönü’nün körükleyip hazırladığı sonunda “Sizi ben bile kurtaramam. ”Şartlar tamam olursa ihtilal meşru olur” dediği 27 Mayıs hala acı ve kanlı bir sayfa olarak duruyor.
7-Üstadın müspet hareket metodu; Cenab-ı Allah’ın yaratığı bu alemin kendi seyri içinde her canlıya yetecek kadar olduğudur. İnsanlar karışıklık için hırs göstermezse düzen ve intizam devam eder. Üstat Risale-i Nur eserlerini kainatın fıtri dengesi üzerine inşa etmiştir. Üstat, “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur” der. Yine Afyon müdafaasında; ”Eğer, Risale-i Nur’u tenkit fikriyle tetkik eden adliye memurları imanlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar, sonra beni idam ile mahkum etseler, şahit olunuz, ben hakkımı onlara helal ediyorum, çünkü biz hizmetkarız, Risale-i Nur-un vazifesi imanı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost düşmanı tefrik etmeyerek, hizmet-i imaniyeyi, hiçbir tarafgirliğe girmeyerek yapmaya mükellefiz.” Bundan daha müspet bir bakış açısı ancak Allah Resülünün metodu olur.
8-Gençlerle ilgili mesajımız yine Risale-i Nur’dan yani Üstattan olacak; Bediüzzaman, gençleri, öğrendiği hakikatlerle insanlığı intibaha getirecek yegane güç, hareket ve enerji kaynağı olarak kabul ettiği için, her büyük mütefekkir ve devlet adamı gibi Bediüzzaman da hitaplarında onlara hususi bir yer vermiş ve eserlerinin özünü lahuti vecizeler haline getirerek, cennetin renkli çiçek çekirdekleri gibi onların ruhlarına serptirmiş…
“Bir milletin gençliği ne zaman Kur’ân ve ondan lemean eden ilimlerle teçhiz ve tahkim edilmiş ise, o vakit o millet terakki ve teali etmeye başlamıştır. Gençlik, iman ve İslamiyet ihtiyacıyla yanan ruhları Kur’an tefsiri olan RİSALE-İ NUR füyuzat ve envarıyla doldurmaya başlamıştır. Görüldüğü gibi gençlik, Risale-i Nurun içinde ihtiyaç duyduğu her suale cevap bulacağından onları eserlere havale ediyorum. Günümüzde gençliği bekleyen tehlikeler karşısında imanı kuvvetlendirecek olan Risale-i Nurla gençleri baş başa bırakmak lazım.

HALİT ERTUĞRUL
“Risale-i Nur bizim gıdamızdır”
Halit Ertuğrul kimdir?
Eğitimci-Yazar Dr. Halit Ertuğrul, Adıyaman’ın Besni ilçesinin Şambayat Nahiyesinde dünyaya geldi. İlkokulu doğduğu yerde, Ortaokul ve Öğretmen okulunu da Kırşehir’de okudu.
Niğde Eğitim Enstitüsü ve Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümünü bitirdi. Cumhuriyet Üniversitesi, Kamu Yönetimi, Yönetim Bilimleri Bölümü’nde Yüksek Lisans; Sakarya Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü’nde de Doktora yaptı.
Yurdun çeşitli yerlerinde ilkokul öğretmenliği, okul müdürlüğü, Millî Eğitim Şube Müdürlüğü ve Millî Eğitim Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilâtında, Kurul Uzmanı ve Bakan Danışmanı olarak çalıştı. Akademik çalışmalarını tamamlayan Ertuğrul, çeşitli üniversitelerde yöneticilik ve öğretim üyeliği yaptı.
Evli ve iki çocuk babasıdır.

Sizin yazarlığınızın yanında bir de eğitimci kimliğiniz var. Bize eğitim hayatınızdan bahseder misiniz?

Rabbim’e en büyük şükrümdür benim, bana ilkokul öğretmenliği gibi bir meslekle bu güzel hizmete başlamamı nasip etti. Sebebi de şu: ilkokul öğretmenliğinin eğitimde çok özel bir yeri vardır. Bütün meseleyi temelinde kavrayabilme, çocukların saf-temiz dünyasını, çocuk psikolojisini anlayabilme, köylünün ve kasabalının içinde bulunabilme gibi çok temel bir meslek çünkü. Sonra kısmet oldu, ilkokul öğretmenliğinden sonra okul müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü, Bakan Danışmanlığı gibi; eğitimin her kademesi nasip oldu. Bizim acizane eğitimciliğimiz böyle bir dal olarak kalmadı. Yani eğitim dendiğinde akla gelen her kademe nasip oldu. Bir de üniversitedeki alanımızda gençlik ve aile konuları olduğundan dolayı ilkokul öğretmenliği ile üniversite hocalığımız arasında bir bütünlük meydana geldi. Şimdi, bundan daha öte şu manayı anladım: bu yaşadıklarımız bütün kitaplarımızın temelini meydana getirdi. Kitaplarımız içinde gençlik anlatıldı, aile anlatıldı… İşte, gençlik ve aile problemlerini ele aşmanın da bir yolu var, o da ilkokuldan beri ele almak ki işte öğretmenlik de orada nasip olunca sanki Rabbim bu şekilde ufkumuzu, önümüzü açtı. Eğitimciliğimizin başladığı nokta, geldiği noktayı takviye eden bir seyir izledi. Bundan dolayı hakikaten her yerde bunu onurla anlatıyorum. Rabbim’in herhalde en büyük ihsanlarından biri de bu oldu bizim için.

“AKLIM KARMA KARIŞIKKEN, KARŞIMA RİSALE-İ NUR ÇIKTI”

Hayatınızda Risale-i Nur’un yeri nedir?

Hangi Risale-i Nur talebesine sorarsanız sorun, Risale-i Nur onun için milattır, başlangıçtır. Bizim için de hamdolsun Risale-i Nur’u tanımak, henüz ortaokulda okurken, 1970 yılında nasip oldu. Tabi Risale-i Nur’u eğitimimizin ilk yıllarında tanıyınca, bir manada gençliğimizi, çalıştığımız bütün eğitim kademelerini Risale-i Nur’un süslemesine temel oldu. Risale-i Nur’u tanımamız, burada (Kırşehir) Doğan Biner diye çok değerli bir ağabeyimizin vesilesiyle, vasıtasıyla oldu. Hatta o zaman çok enteresandır, öğretmenlerimiz sınıfa girerlerdi, alırlardı tebeşiri ellerine, “Çocuklar, bugünkü dersimizin konusu Allah’ın, Peygamberin olmadığıdır.” derlerdi. Dine açık açık saldırılarla dolu bir eğitim seyri vardı o zamanlar. Tam olarak akıl ve fikirlerimizin allak bullak olduğu, şüphelerin zirvede olduğu bir dönemde karşımıza Risale-i Nur çıktı.
Risale-i Nur’ları yeni tanımıştık. Doğan Biner Ağabey açtı Tabiat Risalesi’ni, orada bir ders yaptı. O benim dünyalarımı altüst eden bir derstir. Malum Tabiat Risalesinde, kainatın varlığıyla ilgili bütün görüşler üç temel haline getirilmiş. İşte “Kainatı sebepler yapmıştır, kainat tesadüfen meydana gelmiştir ve kainatı tabiat yapmıştır diye. Şimdi, bunları olmayacağını ispat edersek, dördüncü yol olan Cenab-ı Hakk’ın yaptığı ortaya çıkacaktır.” diye enfes bir giriş yapıyor. O kadar etkilenmiştim ki… İşte Risale-i Nur hem benim psikolojik ve ruhi dünyamda, hem aile hayatımda, hem yazarlık hayatımda en büyük referans kaynağım olmuştur.

“EĞER RİSALE-İ NUR’U TANIMAMIŞ OLSAYDIM…”

Risale-i Nur’u tanımamış olsaydınız bugün nasıl bir Halit Ertuğrul olurdu?

Risale-i Nur’u tanımamış olsaydım, bugün ne kitaplarım olurdu, ne eğitimciliğim olurdu; böyle sıradan, maneviyattan, ruh derinliğinden, haz ve lezzetten habersiz, odun gibi yaşayan bir adam olurdum. Eserlerimiz sebebiyle çok yerlerde takdirler, tebrikler, mektuplar alıyoruz. Samimiyetle diyorum ki “Nefis dikkat et! Bu meziyet, mehasin sana ait değil. Eğer Risale-i Nur olmasaydı, bu elli kadar kitap da olmazdı, binlerce okuyucun da olmazdı, bu tebrikler, teşekkürler de olmazdı. Eğer varsa ortada bir güzellik, o Kur’an’ın hakikati Risale-i Nur’a aittir. O zaman bütün gönlünle, kalbinle O’na sarılmaya, O’nu okumaya devam et ki; bu nimetlerin şükrünü eda edebilelim.”

En büyük hayaliniz veya hedefiniz nedir?

Biz babasız büyüdük. Çok zor günlerden bugünlere geldik. Aç-susuz geçirdiğimiz günler oldu. İlkokulda okurken, bir kaymakam bana yardım etmişti. Pantolonum yamalı, ayakkabım yırtıktı o zaman. Arkadaşlarımın arasında gezmeye utanıyordum. Bana pantolon ve ayakkabı aldı, iltifatlarda bulundu. Bütün hayalim kaymakam olmaktı. Sebebi de şuydu: Kaymakam olunca, ben de benim gibi mağdur-çaresiz insanlara yardım ederim diye düşünüyordum. Kaymakamların işinin bu olduğunu zannediyorum çocuk dünyamda. Tabi okul bitti, Kırşehir’i dereceyle bitirmiştik. Sonra Siyasal Bilgilere girmek istedim kaymakam olmak için… İmkânımız izin vermedi, okuyamadım. O kadar üzülmüştüm ki o gün sabaha kadar ağlamıştım.

Siyasalın kamu yönetimini okuyacaktım ki kaymakam olayım, niyetim oydu. Yıllar sonra Rabbim kamu yönetiminde yüksek lisans yapmayı nasip etti. Biz lisansını okuyamadık ama kamu yönetiminin yüksek lisansını daha sonra okuduk. Bir manada anladım ki bir kaymakama bedel, bin kaymakamlık nasip etmiş Cenab-ı Hak…Öğretmenlik gibi, eğitimcilik gibi bir mesleğin yapılabilecek tüm hizmetlere cami olduğunu insan içinde olunca fark ediyor. Rabbim bir kapıyı kapamış belki ama bizim için çok daha geniş, çok daha ihatalı kapılar açmış; yaşayınca bunu fark ettik…

Kitaplarınıza olan ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Şunu samimiyetle söylüyorum, ben bu güne kadar oturup da bir kitap yazayım diye plan yapmadım. Ben öyle diğer yazarlar gibi hikayeci-romancı değilim. Tamamen kendi dünyamı altüst eden, kendimi çok etkileyen, kendime bir şifa kaynağı, bir yol olduğuna inandığım, yaşanmış çok ibretli hayat öyküleriyle karşılaştık, duyduk. Bana şuan günde onlarca mail, onlarca mektup geliyor. O maillerde-mektuplarda o kadar ibretli hayat öyküleri/kesitleri var ki; arkadan gelenler bundan ibret alsınlar diye biz gidiyoruz, o kişilerle görüşüyoruz ve o hayat öykülerini kitap haline getiriyoruz. İnanın, biz onları yazarken gözyaşlarıyla yazıyoruz. Önce o bizim dünyamızı altüst ediyor… Samimiyetle arz edeyim, edebiyatta ünlü bir kural vardır bilirsiniz. Denir ki, “Gözyaşıyla yazılan kitaplar, gözyaşıyla okunur.” Okuyucularım diyorlar ki, “Aşk olsun, bu kadar dramatik mi yazılır, ağlayarak okuduk.” Doğru söylüyorlar çünkü biz bunları ağlayarak yazdık.
Bir hatıramı arzedeceğim. Kitaplar içinde Canan adlı bir kitabım var. Canan Hanım bize uzun bir mektup göndermişti. Mektup beni o kadar etkiledi ki; o 14 sayfalık mektubu ağlaya ağlaya okudum. Sonra Canan Hanım’la temas kurdum. Onun hayat hatıralarını dinledim. Allah’ım, böyle bir hayat dramı olamaz. Geldim, elime kalemi aldım. Canan Hanım’ın hayatını yazmaya başladım. O kitap, başladığı gibi bitti. İnanın bana şuan deseler ki “Canan’ı, Düzceli Mehmet’i, Aysel’i, Kendini Arayan Adam’ı bir daha yazabilir misin?” Efendim yazmak ne mümkün? Hani, her insanın anılarında bazı özel anlar vardır, o bir kez yaşanır. İkinci defa yaşayalım deseniz yaşayamazsınız. Şuan birlikteyiz, “Gidelim Halit Hoca’nın bir daha çayını içelim” deseniz, belki biz bu kıvamı, bu atmosferi bir daha yakalayamayabiliriz.

Kitaplarımızın çok fazla okunmuş olmasının iki önemli nedeni var. Birisi; kısa, vurucu ve duygu yüklü cümlelerle kaleme alındı; gözyaşlarıyla yazıldı. İkincisi; Anadolu anlatıldı, Anadolu gençliği anlatıldı, güncel problemler anlatıldı… Her okuyan “Bu benim yaşadığım, benim problemim, bu benim amcamın oğlu, teyzemin kızı” dedi. Tanıdık hayatlar, bildik simalar, güncel simalar; insanların başlarından geçen olaylar konu edildiğinden, hamdolsun istifadeye sebep oluyor.

Yazdığınız kitapların büyük çoğunluğu gençlik üzerine… Gençliğin, sizi yazmaya teşvik eden ne tür problemleri var?

Aslında, önce onu ben yaşadım. Yani gençlik konusunu kendime konu edişimin iki nedeni var. Birincisi; ömür boyu bir baba hasretiyle yaşadım. Şuanda, Allah herkese nasip etsin, bir oğlum var. O doğduğu günden beri ben ona hiç adıyla hitap etmedim. Ben ona “baba” diye hitap ediyorum. Baba hasretimi, oğluma baba diyerek gideriyorum. O da bana baba diyor, ben de ona baba diyorum. Ona baba derken aldığım hazzı anlatamam ben size… Benim için aile öyle önemli hale geldi ki; bir anne olmanın, bir baba olmanın, bir abi/abla olmanın huzurunu, dünyanın en büyük mutluluğu olduğunu yaşayarak gördüm. İkincisi; hayatta yaşadığımız zorluklar; çalışmakla, çırpınmakla, çaresizlikle geçen öğrenciliğim, gençlik hayatım oldu. Onları yaşadım…

Bu yaşanan problemleri insan iki türlü ele alır. Birisi; hakikaten yaşadığı içine işler, “Bunu ben kitap haline getireyim de başkaları bunu yaşamasın.” der. Diğeri; bilim adamıdır, meseleye tepeden bakar, bilimsel bir çalışma yapar. Bizim kitaplarımız tepeden bakılan, bilimsel bir çalışma ürünü falan değil. Tamamen kaynağında, yaşanarak, tadılarak ele alınmış gençlik problemleri, aile hayatlarıdır.

Âcizane, 300’den fazla konferans kısmet oldu şimdiye kadar. Gittiğimiz yerlerde, aile ve gençlik problemlerini konu ediyoruz. Anlattığım konular dinleyenlerin o kadar ilgisini çekiyor ki – inşallah riyakârlık olmaz, dinleyenler çok iyi bilirler- 1,5–2 saat süren konferansları adeta nefes almadan takip ediyorlar. Çünkü onlara ben kendi hayatlarını, yaşadıklarını anlatıyorum. Bu böyle kurgu değil, üst düzey bilimsel kelimelerle süslenmiş versiyon değil… Bu tamamen kendi hayatlarında birisi… Hani bilirsiniz, ateş iki türlü tanınır; bilimsel olarak ateşin yaktığı bilinir. Diğeri, ateşe elinizi soktuğunuzda, elinizi yakar. O ateşin ne anlama geldiğini aslında ateşin elinizi yaktığı zaman anlarsınız. Hani, damdan düşenin halini yine damdan düşen anlar ya? Hamdolsun, aile hayatı ve gençlik problemlerini acizane yaşayarak geldiğimizden dolayı benim aile ve gençlik konusuna meftunluğum, aşıklığım da buradan kaynaklanıyor.

“HER YERDE BİR RİSALE-İ NUR UZMANINA İHTİYAÇ VAR”

Gençlerin Risale-i Nur’a olan ilgisini nasıl buluyorsunuz?

Harika buluyorum. Çünkü Risale-i Nur kadar genç bir kitap yok. Risale-i Nur kadar genetikleri gençleşmiş, gençlerin fıtratını, gençlerin arzu ve isteğini bilen, gençleri keşfeden, onları tanıyan, gençlik problemlerini bu kadar orijinal ortaya koyan bir başka kaynak yoktur. Ondan dolayı gençler, kendini tanıyan, kendini keşfeden, kendini fark eden, kendine bir yol haritası belirleyen kaynaklara karşı eskisi gibi ilgisiz değiller. Gençler, bir şeyleri telkin etmekle, emirlerle hareket etmiyor. Gidiyorlar, okuyorlar, biliyorlar; kendilerine göre bir yol çiziyorlar. Acizane dünyayı geziyoruz biz. Yalnız Türkiye’de değil dünyanın her tarafında böyle… Bütün dillere çevrilmiş, nereye gitsen Risale-i Nur’da uzman insan aranıyor.

Bir konferansımız sebebiyle İngiltere’ye gitmiştik. Orada arkadaşlar “Hocam bugün sizi bir yere götürmek istiyoruz, bizim için çok önemli” dediler. “Hayırdır?” dedim, “Bir teşkilat var burada, İngilizlerden kurulu. Onlar bir Risale-i Nur uzmanı arıyorlar” dediler. Yani her yerde bir Risale-i Nur uzmanı aranıyor. Çünkü Risale-i Nur herkesin dikkatini çekiyor. Risale-i Nur, felsefe üstü, bilim üstü, bugüne kadar yazılan kitaplar üstü harika bir vizyon meydana getirdi. Kur’an-ı Kerim’in ter-ü taze günümüzdeki tebliğ metodu… Ondan dolayı çok şükür gençler, çok fazla ilgi gösteriyorlar.
Risale-i Nur’un gençlere sunuluşunu, uyarlanışını nasıl buluyorsunuz peki? Gençliğin hastalıklarına, sorunlarına çare olabilmesi için Risale-i Nur hangi metotlarla gençlere ulaştırılmalı?

Risale-i nur’a ben 3 açıdan bakıyorum. Birincisi, Risale-i Nur, “Risale-i Nur” olarak devam etmeli. Onu muhafaza ederek devam etmeli. Ancak, Risale-i Nur üzerinden bilimsel çalışmalar, eğitim çalışmaları yapılmalı. Risale-i Nur’un kendi içinde açıklamalarıyla, kendi içinde farklı yaklaşımlarla, farklı bir kitap vizyonu ortaya koyarak değil. Risale-i Nur fıtratını, kendine has özelliğini, kendi tarzını devam ettirmeli benim görüşüm. Ama Onun üzerinde, eğitimciler bilim adamları, felsefeciler; çok çeşitli alanlarda Risale-i Nur üzerine çalışılmalı. Elde edilen o harika birikimler gençlere sunulabilmeli. Onlara uygun bir yolla takdim edilmeli.

“KİTAPLARIMIN RUHU RİSALE-İ NUR’DUR”

Mesela, acizane kitaplarımız içerisinde Risale-i Nur’dan çokça bahsediyoruz. Bütün anlatılanların aslında ruhu, Risale-i Nur’dur. Çok mailler, mektuplar geliyor bu konuda. Bana diyorlar ki “Hocam. Risale-i Nur ve Bediüzzaman’ı bir de sizin kaleminizde tanıyalım.” Yani, Risale-i Nur’u biraz daha anlaşılır hale getirin demek istiyorlar. Örneğin, “Said Nursi’nin destanlaşan hizmeti” diye bir kitap kaleme aldık. Orada istedim ki Üstad’ı gençler, kendi kafaları, akılları üstü tanısınlar…. Bediüzzaman’ı ben gençlere, gençlik penceresinden tanıtmaya gayret ettim. Anladım ki herkesin Risale-i Nur’u tanıması lazım. Gençlere ait bir Üstad yazılabilmeli, yaşlılara ait bir Üstad yazılabilmeli, çocuklara, hanımlara ait yazılabilmeli… Çünkü Risale-i Nur toplumun her kesimine bakıyor. Bu yüzden herkesin Risale-i Nur’a ihtiyacı var. Bunu eğitimciler, bilim adamları gerçekleştirmeli.
“EN ETKİLİ TERAPİ RİSALE-İ NUR OKUMAK VE DİNLEMEKTİR”

Bugüne kadar Risale-i Nur üzerine binlerce tez yapıldı. Daha milyonlarca yapılsa azdır. Onun için benim tarzım ve görüşüm, Risale-i Nur ele alınmalı, bir sohbet mekanında, bir rahle-i tedrisatta, o ilk kaleme alındığındaki tazeliğinde okunabilmeli, devam edilmeli. Sohbetler ki adı konmamış üniversitelerdir. Islah mekanlarıdır, en büyük terapi merkezleridir. Benim alanım psikolojik danışmanlık olduğu için, bana terapi noktasında danıştıklarında derim ki “En etkili terapi Risale-i Nur okumak ve dinlemektir.” Allah’ın beyinleri işliyor, hücreleri işliyor. Orada bütün problemleri birer birer çözüyor. Ancak buraya gelemeyen, sohbete/terapiye katılamayan yüzlerce, milyonlarca genç için de Risale-i Nur’lar, onların anlayış biçimine göre yorumlanmalı, onlara sunulmalı. Buna da Risale-i Nur’a bir geçiş, vesile ve vasıta olması açısından ihtiyacımız var.

Bir söyleşide “Eğitimde bir kural vardır. Bir öğretmeni öğrencileri, yazarı da okuyucuları yetiştirir diye. Bu doğrudur, beni de öğrencilerim ve okuyucularım yetiştirmiştir.” demişsiniz. Okuyucularınız, öğrencileriniz sizi nasıl yetiştirdi?

Bu tespiti çok severim. Benim için çok değerli olan Hatay/Kırıkhan’daki Ali Sert Hocamın bana olan emanetidir. Yaşayarak onun ne kadar değerli bir tespit olduğunu fark ettim. Şimdi, sınıflara girdiğim zaman benim ilk derste öğrencilerimden bir isteğim olur. Derim ki “Arkadaşlar, bu ders süresince zaman zaman sizlere öneriler sunacağım, sakın alınmayın. Bu öneriler, eksik ve noksan yaptığınızdan değil… Sizden bir isteğim olacak. Ben ders anlattığımda, ele aldığım konular açısından, tarzım açısından eksik ve noksanları lütfen benimle paylaşın. Çünkü siz benim eksik ve noksanımı söylerseniz, o hatayı başka derste yapmam. Bir arkadaşın, bir arkadaşına en büyük yardımı, onun yanlışlarını söylemektir.”
Üstad’ın o akrep örneği var biliyorsunuz. Çok harika bir örnektir. Boynunda seni sokmak üzere olan akrebi bir arkadaşının alıp atması, ah ne kadar büyük bir yardımdır. İnsanın yanlış davranışları, hataları, yanlış hayat biçimine karşı doğruların, bir dostu tarafından ona anlatılmış olması ne kadar teşekküre medar bir davranıştır.

İşte bizim öğrencilerimizden isteğimiz hep bu oldu. Allah şahit, 30 yıllık hocayım, öğrencilerimden bana gelen eleştirileri başüstüne kabul etmişimdir. Çünkü bana olan yardımların birinci boyutu bu. Bir de yetiştirmek derken, öğrencilerimizin bize gelen soruları, bizden istekleri de bizim eksikliklerimizi gösterir. Sınıfta soru sorarlar, bazen de maille sorularını gönderirler. Ben de anlarım, demek ki bu konularda ben kendimi yetiştirememişim. Yani bana gelen sorular, kendimi test etmemde en büyük bir seviyedir.

“RİSALE-İ NUR BİZİM GIDAMIZDIR”

Okuyucularım da öyle… Sabahleyin maillerime baktım. Gelen bir mailde, bir okurumuz konferansımızı dinlemiş. O konferansta biz ağırlıklı olarak gençleri anlatmışız. Yazmış ki “Hocam. Ben sizin konferansınıza geldim. Yanımda biri 17, diğeri 19 yaşında iki kızım vardı. Hep gençlere anlattınız, ben onların yanında utandım. Konferanslarınızda biraz da anne-babaların gençler gözündeki yerini anlatırsanız çok sevinirim.” Aslında buna ben çok dikkat ederdim. Ama demek ki orada bunu yapamamışız. Konferans seyri bazen bizi alıp götürüyor. Bakıyoruz ki konferans bitivermiş. O zaman anne onların yanında mahcup olmuş. Hep gençleri taltif ettik, gençlere nasıl davranmaları gerektiğini anlattık Ama sıra anne-babalara gelince konferans bitmiş, böylelikle çok büyük bir eksiklik meydana gelmiş. Artık ben gittiğim konferansta bunu yapar mıyım Allah aşkına? Bu anlamda hakikaten, kitaplarımızla ilgili gelen eleştirilere de ben titizlikle dikkat ederim.
Mesela, bana gelen eleştirilerden biri şudur: “Niye sık sık Risale-i Nur’dan ve Bediüzzaman Said Nursi’den bahsediyorsunuz? Niye hep bunları ön plana çıkarıyorsunuz? Niye hep bu konuları işliyorsunuz?” “Aynı konular” dedikleri imani konulardır. Ben de onlara derim ki: “İmani konuları yüz bin defa yazsak yine az… Bir insana “Kardeşim sen niye sürekli hava alıyorsun, yeter artık?” denilebilir mi? Hava insanın gıdasıdır. İmani meseleleri okuduğumuz Risale-i Nur bizim gıdamızdır. Biz her kitabımızda, her konuda bunları ele alsak bile yine azdır. Çünkü bunlar ne kadar tekrar edilirse beyne o kadar fazla yerleşecektir.”

“Yazdığım kitapların sadece isimleri bana ait. İçi tüm okuyucularıma ve öğrencilerime aittir.” demişsiniz. Bu söz biraz tevazulu olmamış mı?

Estağfurullah, asla tevazu değil. Yani bunu samimiyetiyle söylüyorum, Cenab-ı Hakk’ın lütf-u keremi oldu. Kitaplarımın içeriği bakımından –eğitim kitaplarım hariç elbette- hizmet kitapları dediğimiz kitaplarımızın muhtevası, tamamen okuyucularımızın, öğrencilerimizin benimle paylaştıkları dramatik olaylardır. Mesela, yeni çıkan “Sevda” kitabında, Sevda Hanım’ın öyle bir hayat hikayesi vardı ki, Allah şahit gönderdiği mektup bitene kadar ağladım. O kadar etkilenmiştim ki… Ben “Sevda”’yı iki gecede bitirdim. Şuanda kitaplarım arasında en çok okunanlardan birisi… “Aysel” diye bir kitabım var. O kitapta anlatılanlar benim adeta dünyalarımı altüst etti.

“HAYATIMDAKİ İLK NAMAZI BU GECE KILDIM”

Bakın size, bana 2 gün önce gelmiş olan bir mesajı okumak istiyorum. “Hocam şuan “Aysel” adlı kitabınızı okudum. Allah sizden razı olsun. Ben Belçika’da iki çocuk annesiyim. 36 yaşındayım, hayatımın ilk abdestini ben bu gece aldım. Hayatımdaki ilk namazı da ben bu gece kıldım. Ne olur bana dua edin. Bu Risale-i Nur hazinesi ve hakikati niye elimize bu kadar geç ulaştı? Bunlara vesile olduğunuz için Rabbim’e sizin için dualar gönderiyorum.” Riyakârlık olmasın, bunun gibi her gün onlarcasını alıyoruz. Hamdolsun, bunlar yaşanmış olduğundan dolayı herkesin hayatı bir manada, bir de içindeki hakikatler Risale-i Nur’dan hakikatler olduğundan dolayı bir hazine, öbür taraftan biz bunu yüreğimizle yazıyoruz, parmaklarımızla değil.

Düzceli Mehmet’in sinemaya aktarıldığı haberleri medyada yer almıştı. Bu konuda son durum nedir?

Sinemaya aktarılmadı henüz ama yurtdışından dünya çapında bir firma temas kurdu bizimle. “Düzceli Mehmet” bir model genç olarak çok etkilemiş onları. Bunu 6 dile çevrilecek şekilde sinema ortamına aktarmayı düşünmüşler. Onlar hazırlıklarına devam ediyor. İşte biz de bir senaryo yazdık. Ama benim senaryom bana göre, onlar kendilerine göre olgunlaştıracaklardır. Bu tür çalışmalar çok zaman alan çalışmalardır. İnşallah, biz de çok arzu ediyoruz. Düzceli Mehmet, ele-avuca sığmayan, asi, moral değerleri tanımayan bir genç… Sonra Hamdolsun Risale-i Nur’u tanıdı, depremde de şehit oldu namaz kılarken. Yani bir gencin başlangıçla bitiş hikayesi, tüm gençlere lazım… Herkesin bu ibretli derse ihtiyacı var. Bu bakımdan, projeyi sabırla bekliyoruz…

Sizin kitaplarınıza yönelik duyduğum bir eleştiriyi sormak istiyorum. Siz kitaplarınızın gerçek yaşamdan alındığını söylüyorsunuz. Eleştiri ise bazı kitaplarınızın gerçek hayattan alınmadığı noktasında… Bunun için ne söylemek istersiniz?

Allah razı olsun. Bunu çok yerde duyduk. Devam da edecek… Bütün kalbimle söylüyorum, kitaplarımıza hariçten bir kelime bile dahil olmadı. Tamamen yaşanmış olaylardır. Mesela biz Kendini arayan Adam’ın, Düzceli Mehmet’in, Aysel’in yüzde 20’sini bile yazamadık. Öyle özel konular vardı ki onları kaleme alamadık. Özellikle bu beni fazla ilgilendiriyor, sebebi şu ki ben bir eğitimciyim. Roman ve hikayeler kurgu olduğu için gençleri çok etkilemiyor. Adam kitabı eline alıyor, zaten kurgu diyerek okuyor… Ama yaşanmış olanlar öyle değil. Zaten bir okuyucu kitabı ele aldığı zaman onun yaşanmış mı kurgu mu olduğunu fark eder. Eğer hayatından bir kesitse, eğer çok tanıdıksa işte bu yaşanmıştır diyor. Ben, bana bu soruyu soranlara onların hepsinin yaşanmış olduğunu söylüyorum. İtimat etmeyenler de olabilir, onlar kitabı eline aldıklarında, oradaki iklimi kokladıklarında, ruhlarında ve kalplerinde yaptıkları tesire baksınlar. Onlar için ölçü o olmalıdır.

MUSTAFA SUNGUR’UN SÖYLEDİĞİ…

Mustafa Sungur Abi zamanında bana söylemişti: “Halit kardeşim, bunlar hikaye bile olsa, bunlar yaşanmamış bile olsa, Risale-i Nur’un, Bediüzzaman’ın anlaşılmasına vesile oluyor mu? Birçok insanın namaza başlamasına, örtünmesine sebep oldu mu? Kardeşim, o benim kitabımdır.”

Cemil Yüzer – RisaleHaber

HANİFİ TEPE

“Risale-i Nur sayesinde, dünyanın geçici ve aldatıcı olduğunu öğrendim.”

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Ben Adıyaman/Samsat/Yarımbağ Köyünde çiftçilik ve hayvancılık yapmaktayım.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale’i Nur’ u 1960 yıllarında tanıdım.O zaman askere gitmiştim.İspartalı ve nurları çok iyi bilen bir alim abimiz vardı.onun vesilesiyle dershaneye gittik. O memlekete gittiği zaman ben de dershaneye gelenlerle ilgilendim.Askerlik iznimi orada kullandım.
Üstad ona; “Sen Ankara’ ya git,oradaki gençlik üzerinde dur.”demiş.O da o işi yapıyordu.Fahri Türkmenoğlu isminde değerli bir zattı.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Çok çok memnunum.Namazı kılmaya başladım bu sayede.Dünyanın geçici ve aldatıcı olduğunu öğrendim.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Eskiden H.Ahmed isminde bir abi, köylere Risale’i Nur’ u satmak için gelirdi.Ben ondan kitap aldım.

*Sizin bakışınızda Adıyamanda Risale-i Nur –Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Biz kardeşleri çok seviyoruz.Her yerde dershanelerimiz var,evlerimiz var.Elhamdulillah Adıyaman-a gelip ağabeyleri ziyaret ediyoruz.Çok şükür.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yer ve cümle nedir?Bu meseleyi açar mısınız?
Ben Sikke’i tasdiki Gaybi’ yi ve Cevşen’i Kebir’î çok seviyorum.

*Üstadın 28 sene hapis,19 sefer zehirlenişi ve hayatının sizde düşündürdükleri nelerdir?
Üstadımızın 19 defa zehirlenmesi ve ona yapılan baskılar gerçekten tam bir zulüm ve alçaklıktır.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstad İhlas Risalesi yazmış.15 gün de bir defa okuyun demiş.Bu da birlik ve beraberliğimizi sağlamıştır.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerin Risale’i Nur okumasını çok istiyorum.Okurlarsa hem dünyalarını ve hem de ahretlerini kurtarırlar.Helal rızık kazansın ve namazlarını kılsınlar.

*Hiç rüyanızda Rasulullah-ı gördünüz mü?Nasıl?
Bir gün köydeyken gece rüyamda Peygamber (A.S.M) gördüm.Kendisi kâbedeymiş.ben kendilerini görür görmez ayaklarına kapanıp öptüm.Oda benim alnımı öptü.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

HASAN DEMİR

Üstad, Daima barıştırıcı olmuş,müsbet hareketi,uhuvveti ve ihlası esas almıştır.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1964 yılı Mart ayında Adıyaman/Kâhta/Büyükbey köyünde doğdum.
İlkokul 4-5.sınıfları Adıyaman-da okudum.
Adıyaman İmam-Hatip Okulunda okurken,Bitlis İmam-Hatib Lisesi Yatılı Bölümünü kazanan 4-5 arkadaşla beraber orada devam ettik.
İstanbul Hukuk Fakültesinden 1987 yılında mezun oldum.
Avukatlık stajını da yaparak,1990 Mart ayında Avukatlık yapmaya başladım.
Evli ve 4 çocuk babasıyım.3 kız,1 erkek oğlum var.Onların geleceği ve eğitimi için çalışıyorum.Eğitimi seviyorum ve onlara yardımcı olma gayreti içindeyim.

* Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Dindar bir aileden olduğum için Said Nursi-yi duyuyordum.Her genç gibi bende MHP gençliğinin sloganlarını ve o zaman Akıncı Gençliğin hareketlerini güzel
görüyor,bu grubun hareketleri hoşuma gidiyordu ama slogandan öte bir iş yapmadıklarını görünce onları tasvib etmiyordum.
O yıllarda yaz aylarında Merkez Sıratut camii İmam-Hatibden nurları duymam,Hüsrev Beylerin bizim Kur’an Kursunda halfe olmaları ve o zaman -Suriye Niye Bu Hale Düştü?- broşürünü bana vermeleri Risaleleri tanımama vesile oldu.
Ayırca Bitlis İmam-Hatib Lisesinde okurken Hasan Özbey-in bizi dershaneye götürmesi ve orada o zaman çok gündemde olan ırkçılık (Kürtçülük-Türkçülük gibi) konusunu anlatan H.Koçak ismindeki abinin 26.Mektubdaki Milliyetçilik bahsini okuması beni etkilemiştir.

“Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münasebâtı ve o münasebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin-tâ, o ordunun efradları, düstur-u teâvün altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri a’dânın hücumundan masun kalsın. Yoksa, tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.
Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsunlar.
Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gafletkârâne bir lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. Onun için, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara “Fikr-i milliyeti bırakınız” denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır:
Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet ve keşmekeşe sebeptir.
….. Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın?
Evet, menfi milliyetin tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ezcümle, Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler.
Hem Avrupa milletleri şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Almanın çok şeâmetli ebedî adâvetlerinden başka, Harb-i Umumîdeki hâdisât-ı müthişe dahi, menfi milliyetin nev-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi. “

Onların şevk ve gayreti bize heyecan veriyordu.
Bizzat meseleleri fikri ve kalbi izah etmeleri bizlerin çok hoşuna gidiyordu.
1979 ve 1983 yılları arasında MSP camiasının bize çok insafsızca mürted demeleri ve çok İslâmi olmayan hareketleri islâmiyetin aleyhinde yaptıkları tahribatı maalesef müşahede ettim.
Hatta o zaman onların içinden Hizbullah-Pkk ve benzeri gibi gruplar çıktı.
Okuduğumuz Bitlis İmam-Hatib Lisesi idarecileri iyi oldukları için çalışkan,temiz ve anarşiye meyletmeyen gençleri seçip alıyorlardı.
O sıra birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışanlar da maalesef yok değildi. Ancak biz devamlı birbirimizi çalışmaya,öğrenmeye teşvik ediyor ve birbirimize sahip çıkıyorduk.

* Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu?
Risale-i Nur bizlere bunları fark etme kabiliyetini verdi.Ferağatı,fedakârlığı ve nefsini islah için evvela kendinden başlamanın gerektiğini;iman hizmetlerinden aldığımız derslerle manevi bir hayatı yaşattı,fark ettirdi.
O hoş ve cennet-misal yeşillikler arasında okuduğumuz Tabiat Risalesi ve Âyet-ül Kübra-yı hiç unutamıyorum.

* Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Tabii Risale-i Nur hizmeti çok iyi ama külfeti de olan bir hizmettir.
İstanbul-da Üniversitede okurken bazen gece 03’00’e kadar Risale-i Nur okurduk. Biz Avrupa yakasında oturuyorduk.Ders ise Anadolu yakasında olunca haliyle bazen caddelerde balicilerden ve bizden başka kimse olmuyordu.
12 Eylülde Kâhta-ya gelen askeri bir komutan köyleri basıyor,bulduğu kitapları ve yakaladıkları insanları Adıyaman’a götürüp,hakaret edip ve karakolda dövdüklerini duyuyorduk.
Bizdeki kitapları saklamak isterken babam kitaplar benimdir,kimse karışamaz ve bir şey olursa benimdir derim,diyordu.
Hakikaten geldiler,kitapları gördüler.Ama hiçbir şey de yapmadılar.
Halbuki o kitapları babam okumuş da değildi.Demek Nurların kerameti babamın o samimiyeti onlara onu yaptırmadı.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Risale-i Nur hareketi Tevhidi,uhuvveti,sebatı veriyor.Adıyaman’da Saffı evvel olan Mahmut Allahverdi ve Dursun Kutlu abiler ve bunun gibi ağabeyleri ihlasla ve sebatla taravettar ve mükemmel bir şekilde,24 saat hizmet etmeye çalışmışlar.
Sünneti Seniyyeyi yaşayarak hayatlarını hep ibadetle geçirmişler.Biz ise maalesef cepten yiyiyoruz.Hizmetlerdeki aksiyonları onları daima canlı ve ihlaslı kılıyordu. Herkes sadakatı ve gayreti nisbetinde uğraşıyordu.
Ben Nur Talebelerinin ayrılmalarına üzülüyorum.Ama kaderin önüne de geçemezsiniz.Ancak ayrılmalar fikri değil,meşreb farklılıklarından oluyor kanaatındayım.
Birbirinden ayrılanlar hakkında hiçbirimiz nurlardan uzaklaştı ve kötü oldu diye düşünmediler diyorum.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
26.Mektub-un Milliyetçilik bölümünü çok seviyorum.
Risale-i Nuru okuyunca ta 1976-lardaki o mevzuyu okuyan H.Koçak hocamı hatırlıyorum.Özellikle Münazaratı çok seviyorum.Çünkü orada Hürriyet-Hukuk ve Cemaatın meşveret konusunu işliyor aslında.
“Sual: Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hattâ âdetâ hürriyette insan her ne sefahet ve rezalet işlerse, başkasına zarar vermemek şartıyla birşey denilmez, diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?
Cevap: Öyleleri hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira, nâzenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır.
Hürriyet-i umumî, efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şeni odur ki, ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunmasın.”
“Bizde olan istibdat, Asya’nın hürriyetine zulmanî bir set çekmişti. Ziya-yı hürriyet o muzlim perdeden geçemezdi ki, gözleri açsın, kemâlâtı göstersin. İşte bu seddin tahribiyle, fikr-i hürriyet Çin’e kadar yayıldı ve yayılacaktır. Fakat Çin ifrat edip komünist oldu. Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birden bire terazinin öteki gözünde olan vahşet ve istibdadı kaldırdı, git gide kalkacak.”

Risale-i Nurun her yerinde ayrı bir güzellik var.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstadın 28 yıl hapis hayatı ve defalarca zehirlenmesini Risale-i Nuru yazmasına bağlıyorum.Çünkü Üstad; Fena ve fâni bir adamın, güzel ve bâki şöyle bir sözü var:
Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Ben de derim:
Ehl-i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa,
Kur’ân’ın feyziyle, hâdiminde de
Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır,
Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.”

* Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Darbeler bizlere çok şeyler kaybettirdi.
Ben 1980 darbesini şiddetli hissettim.O zaman Bitlis-te İmam-Hatip-de iken 13 kürtçü grubu vardı.Her biri bir okulu rahatsız ediyordu.
Bir defasında abimi dövmüşler,çaresizlikler içerisinde abimi karakolda bularak getirdim.Ama bazı hususta da bizi biledi.Çünkü inancın için sana yaptığı haksızlığı bütün duygularınla hissediyorsun.Bu boşluğa İslâmiyetin o güzelim nuru dolunca daha da kuvvetli bir şekilde o hakikata sarılıyorsun.

* Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Bediüzzaman topluma hak ve hukukun savunmasını öğretmiş,devletin milletine hizmetkâr olmasını ve milletin emrinde olmasını,hürriyetin olmazsa olmaz olduğunu hatta Hürriyetin imanın nuru olduğunu,sosyal birliktelik,fertlerin hak ve hukuklarını bilmesi,cehalet düşmanını yenmesine bağlamıştır.
Daima barıştırıcı olmuş,müsbet hareketi,uhuvveti ve ihlası esas almıştır.

* Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerin okumasını ve bilhassa Risale-i Nuru bir değil belki elli defa okumasını tavsiye ediyorum.
Okudukça ufukları açılacak,yolları nurlanacak,kendilerine,ailelerine ve topluma yararlı bir kahraman olacaklardır.

MEHMET ÖZÇELİK-NUREDDİN GÜRSOY

. HASAN ÖZBEY
Risale-i Nur, yüksek gerilimi olan bir elektrik akımı gibi yani eline bir alan bırakamaz.
Sizi tanıyabilir miyiz?
Memleketim Adıyaman. 1960 doğumluyum. Dünyaya geldikten 10 gün sonra annem vefat ediyor. Ve annemi göremiyorum. Annemin en küçük evladıyım. 8 yıllık ilkokulu ilk olarak biz okuduk. Bizim üzerimizde bir deneme oldu. 8 yıllığın ilk mezunlarındanız. Ondan sonra Adıyaman İmam Hatip l. sınıfı okuduktan sonra, tekrar yatılı okul imtihanlarına girip, Bitlis İmam Hatibine naklimiz oldu. Oradan 1979’da mezun oldum.Adıyaman Besni kazasına imam olarak tayin oldum. Bir sene dört ay görev yaptıktan sonra, o zaman Medine İslam Üniversitesine kolay talebe kabul olunmuyordu. Çeşitli siyasi partilerden tavsiye mektupları alınarak Medine’ye müracaat olunuyor, sıra bekleniyordu. Biz tevekkeltü alellah deyip başvurduk.Hatta hiç unutmam abim öğretmendi.Yanına gittiğimde üniversite imtihanına müracaat ettin mi dedi, yok dedim, niye deyince, abi ben Medine’ye müracaat ettim oraya gidip okuyacağım cevabını verdim. Yav kardeşim nasıl olur , torpilimiz var mı? Diye sordu.
Abi ben evraklarımı hazırlayıp göndereceğim dedim.Evrakları hazırlayıp gönderdim.Fakat bir süre sonra evraklarım iade edildi.Bizim başvuru tarihlerimiz, şu şu tarihler arasındadır şeklinde açıklamalar vardı. Bu sefer kendim içimden geldiği gibi gönderdim.Arzuhalimi, okul yönetimine Türkçe olarak yazıp Medine’ye tekrar Türkçe olarak gönderdim. Demek nasipmiş kısmetmiş, ordan bize müsbet cevap geldi.
Neler yazdınız?
Yani maddi imkansızlıklardan dolayı Türkiye’de okuyamadığımı, Medine’de okumak istediğimi, talebelik yıllarımda çeşitli vesilelerle gelmek istediğimi belirttim. Kısa zamanda cevap geldi başvurunuz kabul olunmuştur diye. Hatta amcam bana espri yapardı., o zaman yeni ihtilal olmuştu.Orada burada’ Kenan Evren’in postacısı iken, Hasan’ın işini ben yaptım’ diye latife edermiş.
Suudi Arabistan’a geldim, 80’li yıllardı. İhtilalden bir-iki ay sonra. Ondan sonra İslam Üniversitesinin, Şeriat Fakültesi bölümünü okudum. biraz okulu uzattık.1989’da okulu bitirdim. Evliliğimi, üniversite 2. sınıfta yaptım. Talebelik hayatımda hiç sınıfta kalmamışım, düğünden sonra, Medine’de biraz daha kalalım diye iki sene üst üste kasten sınıfta kaldım. Yani üniversiteyi sekiz senede bitirdim. Ondan sonra Türkiye’ye döndüm. Türkiye’de o zaman Milli Eğitim imtihanları oluyor, tayinim çıktı. Kura çekimine bizi çağırdılar. O arada Mustafa Sungur abinin oğlu Muhammed Sungur, Cidde’deydi. Bana telefon etti “Hasan abi sana bir vize gönderdim, sen geleceksin Cidde’de beraber olacağız” dedi. Ben de o kura çekimine gitmedim, vizemi alıp tekrar Cidde’ye geldim. Aşağı yukarı 4-5 sene öyle çalıştım. Daha sonra tekrar Milli Eğitime müracaat ettim. Abim benim adıma müracaat ediyor, hatta Ferit abim bana çok benziyordu.Benim yerime rapor almış, müracaat etmiş, tayinim Batman Fatih Lisesine çıkmıştı. Ondan sonra bir aile istişaresinde bulunduk, hanım tarafı ağır bastı. İlle de Medine’de kalalım gitmeyelim diye. 80’den beri Medine’deyiz. Halen birkaç tane benim kefilimin dört tane oteli var. Medine’de o otellerin Türk kısmının sorumlusuyum. Ayrıca Dilruba, Feva Turizm, Emel Turizm, İlke Turizmin de Medine temsilciliğini yapıyorum.
Risale-i Nuru veya Bediüzzaman’ın ismini, nasıl, ne zaman, nerede duydunuz hatırlıyor musunuz?
Bizim sülalede, abim Yusuf Özbey, amcaoğlu İbrahim Özbey -rahmetli diş doktoru- bunlar Malatya’da okuyorlar liseyi. Tabi o zaman bunlara en yakın olan şey milliyetçilik damarlarıydı. Damarları kabarmış, daha ön plandaydılar. Üniversite yıllarında rahmetli İbrahim abim, İstanbul Diş Fakültesine, Yusuf ağabeyim de Konya Mimarlık bölümünü kazandı. Bunlarla Nurcular ilgileniyordu. Anadoludan gelmişler saf temizler,70-73 yıllarında bu ağabeylerim, amcamoğlu ve abimin vasıtasıyla, Özbey ailesine Risale-i Nurlar girmiş oldu. Ben o zaman temel eğitim yatılı bölge okulu, 6-7. sınıftaydım. İlkokul hocam Ramazan Oğuzcan, Allah ebediyen razı olsun o da bir Nur talebesiydi. O hocamız vasıtasıyla bir de Kahta’da, Fırıncı bey vardı Allah rahmet eylesin vefat etti. Dershanenin maddi manevi bütün masrafları, yükü rahmetli Hacı İbrahim abinin üzerineydi. Onlara gidip geliyordum. Onlar bize yakınlık ilgi ve alaka gösteriyorlardı. Hatta pek okuma isteğimiz olmadığı halde, bizi kazanmak için dersleri bize yaptırırlardı. Onlar da şerh ederlerdi. Bu vesile ile, ailemiz Nurları tanımış oldu. Hatta hiç unutmam, rahmetli Mahmut Allahverdi abi, bizim köye gelmişti. Ben daha sonra Medine’ye geldiğimde, tekrar Umreye geldiğinde görüştük. Özbey ailesi bir Nur fabrikasıdır diyordu. Ama biz Nur talebeliğine pek layık mıyız, değil miyiz bilemiyorum. Aşık Hizani’nin dediği gibi, olma gayreti içerisindeyiz.
Siz o zaman Risale-i Nurla birlikte büyüdünüz. Yani ben şöyle duydum da şöyle oldu deme şansınız yok. Çünkü aile içinde böyle Risale-i Nurla büyüdüğünüz gibi…
Risale-i Nur, yüksek gerilimi olan bir elektrik akımı gibi yani eline bir alan bırakamaz. Hangi paragrafı hangi satırı olursa olsun, insanı maddi manevi bilhassa içtimai hayatında… Bazen diyorum ki Ya Rabbi bu asırda, bu ahir zamanda bilemiyorum biz buna layık mıydık, değil miydik ama bize Risale-i Nur gibi önümüzü aydınlatan bir eser çıkarttı. Yol gösterici bir pusula yani. Hedefi şaşırmış mıyız, çölde miyiz, denizde miyiz, hangi dağa hangi taşa hangi nehirde boğulup gideceğimiz bilemiyoruz ama Elhamdülillah Risale-i Nur, yani Musa (AS)’a ‘Vur asayı denize ‘ dediği gibi, bütün meselelerde o asa elimizde çok şükür.
Kuba Mescidinde Cuma sohbetinde Hocanın sözlerini anlatmıştınız…
Medine’de bulunup Cumayı nerede kılarsın? Mescidi Nebevide tabi. Fakat biraz tembellik mi yorgunluk mu neyse bir Cuma geç kalmıştım. Hareme gitsem geç kalacağım. Yetişemem diye -evim Kuba ile Harem, Mescidi Nebevi arasında- o zaman dedim ki ben de Kuba Mescidine gidip orada namaz kılayım. Hutbeden sonra dua ederler geniş manada. Alemi İslamın ıslahı için, maddi manevi sıkıntılardan kurtuluş için. Hocaefendi çok beni duygulandırdı. Bir duasında, “Ya Rabbi, ehli Medine olarak, Resulullah’a komşu olarak biz bunu hak ettik mi, etmedik mi, amelimizle mi bunu hak ettik, bu da belli değil. Ama sen lütfettin, bu dünyada, günahlarımıza bakmaksızın, lütfettin kereminle, bizi getirdin bu dünyada Resulullah’a komşu yaptın. Ama Ya Rabbi biz senin bu lütfunu, bu keremini, bu ihsanını, ne olur ahrette de bizden esirgeme, yani günahlarımıza bakıp muamele etme. Bu dünyada nasıl bizi Resulullah’a komşu ettin ise, ne olur ahrette de (ASM)’a komşu yap” mealindeki duası beni çok duygulandırmıştı. Çok da hoşuma gitmişti.
Suudi Arabistan’a 1980 yılı Aralık –Ekim ayında gelmiştim. 1981’de okullar tatil olduktan sonra, Adıyaman’da dershaneye gittik kardeşler geldiler. “Medine’den geliyorsun eh ne mutlu sana, Hasan kardeş bize orayı anlat” deyip etrafımı sardılar. Dershanede şunu demiştim, “Medine’de bulunmak mühim değil, bana Medine sevgisini kazandıran, Mekke muhabbetini kazandıran, Medine’de yaşayanın sünnetini kendisine hayatında hayat edinen, bunu bana kazandıran bir şey vardır. O da Risale-i Nur’dur. Ben nice Medinelileri biliyorum ki, -Babı Selam Mescidi Nebevinin l. Kapısı- Babı selamda buluşalım dediğim zaman Babı selam neresi diyorlardı. Yani Medine’de yaşıyor. Medine’de yaşayıp kalbin dışarıdaysa eyvahlar olsun ama Medine dışında yaşadığın halde, kalbin Medine’de ise ne mutlu sana. Elhamdülillah bu gün Risale-i Nur var.Hani Üstadımız diyor ya, senin tahiyyatlarını hacerül esvede gönderir kabul ettirir. Mühim olan, bunu elde etmek.
12 Eylül’den sonra mı Arabistan’a gittiniz?
Evet 12 Eylülden l,5 ay sonra gittim.
İkinci dönemi hanımefendi de burada, onunla da konuşacağız. Şimdi siz buraya geldiğinizde, hatırlıyor musunuz Nur talebelerinden kimler vardı?
Uçak biletimizi okul göndermişti. Ankara Suudi Arabistan ateşeliğinden biletimi aldım. Uçak sadece İstanbul’dan kalkıyordu. İstanbul’a geldim amcamoğlu beni karşıladı, havaalanına götürdü, hayatımda ilk defa uçağa binecektim.
Uçakta orada okuyan bir arkadaşla tanıştım İbrahim Seymen, Adanalı, tabi daha sonra o okulu bıraktı gitti. Türkiye’de devam etti. O da Nur talebesiydi. Medine havaalanına indik, Medine’de herkesin gelip bir karşılayanı var, biz ortada kaldık, nereye gideceğiz ne yapacağız bilemiyorum. O arada arkadaşın biri geldi Adanalıymış, orada talebe imiş.Beni takip edin dedi. Beşir Ağa yurdu vardı talebeler orada kalıyorlardı. Babı Mescitteydi, şimdi oralar otel oldu. Oraya gittik, bir hafta okula gidip geliyoruz, ezan seslerini duyuyoruz ama Mescidi Nebevi nerede, neyin nesidir bilmiyoruz, gitmedik. Kenan Demirtaş abimiz vardı, şu an Moral Fm’de çalışıyor. Çok ihlaslı ehli hizmet bir ağabeyimiz. Buna demişler ki iki tane Nur talebesi gelmiş. Kenan abi bir geldi kan ter içinde, hani böyle çölde susamış, su arayan biri gibi. Birden geldi ‘Kardeşim siz burada ne yapıyorsunuz, çıkın bakayım dışarı.’ Sanki bize hapishanenin kapısını açtı, hürriyetimize kavuşturdu. Tabi Kenan abiyi görünce inanın, bu adamla sanki 70 yıldır arkadaşmışız gibiydik.
Elhamdülillah bizi oradan aldı, ne yapıyorsunuz dedik böyle böyle dedi. Resulullahı ziyaret ettiniz mi? Diye sordu.Dedik “Resulullah nerede” Meğer aramız beş dakika değilmiş. Aldı bizi götürdü ziyaretlerimizi yaptık, oradan aldı okul kayıtlarımızı filan. İlk olarak Medine’de Kenan Demirtaş abi ile tanıştık. Nur talebesi olarak tabi o zaman dersler onun evinde yapılıyordu. Yengenin o derslerde büyük bir feragati vardı, yani çocuklar hep ufak tefek. Bizler, gece gündüz demeden Kenan abi biz sana geliyoruz, canımız çay istiyor, Kenan abi geliyor. Dersi bahane ediyoruz, Kenan abi karnımız aç derse geliyoruz. Kenan abi ve yenge hanımın benim hayatımda büyük bir izleri var. Ben Kenan abiye bu konuda ne kadar teşekkür etsem azdır. Medine Üniversitesi’nde Vahhabilik fikri ön planda. Kenan abi bize o zaman ön ayak olmuştu. Ben şunu iddia ediyorum; Medine Üniversitesinden mezun olan, Risale-i Nur esaslarından habersizse itikadında muhakkak bir bozukluk olacaktır. Ha olmuyorsa inandığından dolayı olmuyor bunların fikri yanlıştır inadıyladır. Bu Vahhabi derslerinde birinci esas ilaç Risale-i Nurun esaslarıdır.
İlk defa Kenan Demirtaş ya sonra?
Daha sonra bizimle beraber gelen, Yusuf Kulu kardeşimizle buluştuk. Ondan sonra bizden önce Düzceli birkaç arkadaş daha var burada onlar işçi olarak çalışıyorlardı. Nuri Angın Trabzonlu o da burada işçi olarak çalışıyordu. Daha sonra Ahmet Emin abi, mühendis kendisi Erzurumlu. Ahmet Emin Koçak, o bir kontrol mühendisi olarak Medine’ye ikameli olarak geldi onunla tanıştık. O bizden sonra gelmişti. Ondan sonra Selahattin Yeşilyurt abi Allah rahmet etsin o geldi. Cemaat genişledi. Biz geldiğimizde Kenan Demirtaş, Nuri Angın, Abdurrahman Toprak zaten o senelerdir burada. Allah rahmet etsin Ali Ulvi Kurucu o zaman buradaydı.
Üstadın talebesi Ahmet Hamza abi?
Onunla görüşemedim.
Ahmet Emin Bey diyordu ki Ahmet Hamza abi derse gelir, kenarda, en arkada oturur, hiçbir zaman öne çıkarmazdı kendini. 1995’te de vefat etmiş. Bir de Bekir Berk abi vardı.
O zaman Cidde de çalışıyordu zaten. Medine’de dershane yoktu o zamanlar. Dersler Cuma akşamı Kenan kardeşin evinde yapılıyordu. Değil Medine’de ve Suudi Arabistan’da, o dış ülkelerden Türkiye’den bir Nurcu gelse muhakkak adres ve telefonla görüşürdük, buluşurduk. Şimdiki gibi değildi, mesela Umreye elli tane Türk gelmiş demek bir hayaldi o zaman,
Nasıl?
Önceleri Umre diye bir hadise yoktu,aşağı yukarı 7-8 senedir başladı. Ama şu anda Umreye gelenler hac sayısını geçmiş. Türkler çoğunlukta. Yani şu an Medine ve Mekke’de olan ziyaretçilerin yüzde 70’i Türktür. Şu an bu sayı Diyanet ve şirketlerle beraber 100 binin üzerine çıkmış vaziyettedir. Ki umre vizelerinin açılışı daha bir buçuk ay olmadı. Ramazana kadar bu ikiye katlanır. Bir o kadar da Ramazanda gelir, Hac sayısını çok çok geride bırakıyor.
Medine dershanesini Bab-ı Havalide tuttuk sonra. Mescid-i Ömer’in oraya intikal etti, sonra Kuba yoluna gittik. Şu an Medine’de 2007-2008’de dört katlı sekiz daireli, üstü de tamamen bir dershane salonu olmak üzere, bir bina satın alındı. Türkiye’deki abi ve kardeşlerimizin yardımıyla, Elhamdülillah müstakil bir dershanemiz var. Mülktür. Dershanede haftada üç gün ders var kadın ve erkekler olmak üzere. Hizmetlerimiz fevkaladedir.
Siz 1980’de Suudi Arabistan’a geldiniz. İlk dershaneyi 82’de açtınız. Birazda gözünüz açıldı, artık hizmetlere de koşuyorsunuz, hizmetlere devam ediyorsunuz. Bekir Berk abi gidip geliyor muydu?
Bekir abi -Allah rahmet eylesin- ayda en aşağı bir, bazen de üç-dört defa geliyordu. Mekke’ye gitmediği zaman Medine’ye geliyordu. Perşembe günü gelir, Cumayı kılar burada kalırdı, bazen iki gece kalırdı.
Medine’ye geldiğimizde o zaman bize öncülük eden Kenan Demirtaş abimiz vardı. Medine’deki Arif Hikmet Kütüphanesinin müdürü rahmetli Ali Ulvi Kurucu’ydu ve Mescidi Nebevi Kütüphanesine Risale-i Nurların Arapçası hediye edilmiştir. Buna dolaylı veya dolaysız vesile olduk. Bazıları da bizi vesile edip bunları takdim etti. Bizim hocalarımızdan samimi olduğumuz, uygun gördüklerimize Risale-i Nurları verdik. Hatta hiç unutmam, bizim sarf ve nahiv dersimize gelen Suriyeli bir hocamız vardı, bir de ders dışında -biraz sarf ve nahivde geri olduğumuzda bize özel ders verirdi. Daha da yakınlaştık hocayla, O’na Mesnevi Nuriyenin Arapçasını verdim.O zaman eserler tamamıyla tercüme edilmemişti. Ertesi gün, bize ders verirken, aynen şunu söyledi: “Hani siz Türk talebeleri İslam Üniversitesi bize, Arapçadan başka bir ilim vermiyor, biz Türkiye’ye gidip ne yapacağız, diyorsunuz ya. Ben size, bir yol göstereyim mi? Siz şu eserlere, -elinde Mesnevi-i Nuriye-Bediüzzaman’ın şu eserlerine sahip olursanız, Türkiye’nin sayılı alimleri arasına girersiniz” dedi.
Ve kendisi böyle yemin ederek, “Bu şeyhin, işaret ettiği bütün meseleleri ben daha önce selefi salihin kitaplarında okumuşum, o meseleleri değerlendirmişim, fakat Şeyh Bediüzzaman’ın kitabında okuduğum zaman, imanımın ziyadeleştiğini hissediyorum. Bunun tek sebebi var.Aynı meseleleri izah ediyorlar ama bu eserler büyük bir ihlas üzerine telif edilmiştir. Ben bu sırra vardım” dedi. Böyle çeşitli hocalarımıza münasip gördüklerimize, bu eserleri vermiştik. Bir de kendimiz, Medine’de Türk işçilerine gidip, dershaneye davet ediyorduk onlar gelmeyince biz onların yanına gidiyorduk. Medine’de bu seviyelere geldik Elhamdülillah.

Ne zaman evlendiniz?
1986’da. Hanım Aksaraylı. Ben Aksaray’a hayatımda bir defa gittim o da, hanımı görmek için gittim. Tanıştık ailesiyle. Ramazanın birinde görmeye gittim. Bayramın 4. günü düğün yaptım. Düğünden 23 gün sonra da, bırakıp Medine’ye tekrar geldim.
Yani görücü usulüyle evlendiniz.?
Öyle oldu.
Belki o gün görücü usulüydü ama bugün Cenab-ı Hak muhafaza etsin, daim etsin. Ben kaç defadır Hacca gidip geliyorum, bu sene de Umreye geldim, her geldiğimde de ailece sizi görüyorum. Cenabı Hak bu sevginizi daim etsin.
Amin. Ben hanımı görmeye gittiğim zaman, hanımın annesi, babası, ailesi ve kendisiyle konuştuğum tek şey şuydu; “Ben Aksaray’ın, sizler Adıyaman’ın örf ve adetine tamamen yabancısıyız. Ama müşterek olan bir noktamız var o da İslamiyettir. Bunu da perçinleştiren bir şey daha var o da Risale-i Nurun esasları. Benim kayınpeder emekli astsubaydı. Rahmetli Ali Uçar abi ile, Mahmut Allahverdi abinin has arkadaşıdır. Ben görüşmeye gittiğim zaman dedim ki “Ben geldim sizi gördüm, benim adresim, ismim cismim şu, siz de gelin Adıyaman’da beni sorun-soruşturun.” Ben Aksaray’dan ayrılınca, rahmetli Mahmut abiyi aramış. Mahmut abi sizin Adıyaman’dan bir delikanlı gelmiş kızıma talip olmuş ne diyorsunuz? O sene Mahmut abi de Hacca gelmişti. Rahmetli Mehmet Birinci abinin ifadesiyle ben Hacda bir metrekarelik bir yer açtım, ticari manada, Birinci abi bin metre diyordu. Mahmut abi de “Benim kızım yok, benim kızım olsaydı verirdim. Seninkine ben karışmam” demiş. İkinci gün kayınpeder telefon etti. “Tamam gelin, onay veriyorum” dedi. Yani bizim evliliğimizi perçinleştiren Mahmut ağabeydir. Allah razı olsun, Allah rahmet eylesin.
Çocuklarınızı çok güzel yetiştirmişsiniz
20. asırda, fitnenin zirvede olduğu bir devirde, eğer sizin bu söylediklerinize, gerçekten layıksak biz bunu Risale-i Nura boçluyuz. Hepimiz Risale-i Nura boçluyuz. Ve Elhamdülillah çocuklarım da Risale-i Nur dershanelerinde kaldılar. Bu güzellikler Risale-i Nurundur, yok desek Risale-i Nura hakikatlerini inkar etmektir. Ben şunu iddia ediyorum; en asiler de olsa bir ay Risale-i Nur eğitimiyle, çok munis, çok muttaki, çok daha düzenli bir hayata kavuşurlar. Yeter ki bu Risale-i Nurun düsturlarını hayatımıza tatbik edelim.
Buraya gelenlerle çok yakın ilgileniyorsunuz. Erkekler bu anlamda daha kolay adapte olurlar da hanımların ayak uydurması biraz zor. Bakıyorum, Nurefşan hanım sizin kadar belki sizden daha fazla böyle fedakar ve faal görünüyor…
Risale-i Nur dairesine sonradan girenler, bizlerden daha çok ihlaslı oluyor. Mesela evvelki sene Azerbaycan’dan Hacca gelen kardeşlerimiz vardı. 50’şer gurup halinde, inanın onlardaki ihlası bizim 70’li yıllardaki ihlas gibi. Hizmete sarılmaları, koşuşturmaları öyle oluyor. İhlaslarını başka türlü tarif edemiyorum. Şimdi her ne kadar biz bu işin içinden geliyoruz diyoruz ama benim hanım sonraları Risale-i Nurları tanıyıp, cemaate dahil olunca benden ihlaslı oldu o konuda.
Demenizde bir mahzur yok bence.
Kendi aile fertlerime bir bakıyorum, cemaate bakıyorum, bazen cemaatteki kardeşler daha ağır basıyor. Çünkü ailemle, kardeşlerimle, bacılarımla bazen ters düştüğümüz noktalar oluyor, küs oluyoruz. İşte şu oldu bu oldu, işte maddi manevi bir şeyler oluyor fakat davada dava içerisindeki kardeşlerde bunların hiç biri yok. Maddi şeyler ön plana çıkmadığı için maneviyatta kıskanma, şu bu yok. Onun için sanki, bu aile efratlarıyla daha kendimizi yakın hissediyoruz.
Nurefşan hanıma sormak istiyorum. Misafirlere evinizi açıyorsunuz, yemek veriyorsunuz, bir değil, iki değil üç değil… Bunu nasıl yapıyorsunuz?
Nurefşan Özbey-Ben hep Allah rızasını düşünüyorum. Allah’ın rızasından başka hiçbir şey düşünmüyorum. Biliyorum çocuğum uykusuz kaldı ama ona da bana da mükafatını verecektir.
Peki siz 86 yılında geldiniz buraya. Hadi Hasan bey burada okumuştu, okuyuncaya kadar bir şeyler öğrendi. Yanında Türkler vardı. Siz geldiniz, anadan, babadan, yardan, diyardan uzak, hiç kimseyi görmediniz, dil bilmiyorsunuz o günleri nasıl tasavvur edip hatırlıyorsunuz?
1986’da gelirken Ali Uçar abi beni yolcu etmişti Allah razı olsun. Beni Adana’dan bindirdi uçağa, geldim Said Özadalı, Hamit Doğan abiler karşıladı. İlk günden beni Rabbim burada mutlu etti, buraya gelmenin şerefini, lütfunu gördüm. Babam emekli astsubaydı,risaleleri tanıyordu elhamdülillah. Buraya geldikten sonra Selahattin abinin ailesi, Ahmet Emin Koçak abinin ailesi vardı. Ben hiçkimseyi tanımadan geldim buraya. Buranın sevgisi, aşkı, muhabbeti çok farklı. Rabbim burada (ASM)’a komşu ettin ahirette de komşu et diye dua ediyorum. Epey zorluklar çektim ben buraya geldiğimde. Özellikle kültür farklılığından dolayı çok zorluk çektim. Evimize günlük misafirler gelir, ağırlarız. Eşim talebe idi o zaman, hiç ummadığım bir saatte bir bakıyordum on-on beş kişi ile gelmiş. Ve de ben yemek yapmasını bilmiyordum. Ramazanlarda 70-80 kişiye çorba yaptığımı biliyorum. Ama buranın, Resulullahın aşkı, muhabbeti o çok farklı.
Size gelen ağabeylerden kimler vardı?
İlk geldiğim zamanlar Abdurrahman Toprak, Mustafa Canelli abi vardı. Bekir Berk abi çok misafirimiz olurdu. Kenan Demirtaş abi ile görüşüyorduk, Kırkıncı Hoca, Mehmet Fırıncı abi, Demirci abi, Birinci abi, Kutlular abi hatırlıyorum hep geldiler.
Hasan Özbay- Küba mescidindeki imamın ifadesiyle, layık olmadığımız halde Cenab-ı Hak bize Medine’de bulunmayı nasip etti. Bu vesile ile cemaatten gelen kardeşlerimize olsun, ağabeylerimize olsun Üstadın hizmetinde bulunan Türkiye’deki o ağabeylerin hepsiyle görüşüyoruz, görüştük. Elhamdülillah hepsinin derslerinde bulunduk, yüz yüze oturduk, konuştuk, hatıralarını anılarını anlattılar. Üstadla nasıl tanıştılar, gayelerini, hizmetlerini…
Bunların şükrünü nasıl eda ederiz bilemiyorum ama biz de diyoruz ki Medine’de bu davanın bir neferi olarak böyle devam edip gidiyoruz İnşallah. Cenab-ı Allah layık eder, layık oluruz.
Nurefşan hanım, Türkiye’deki hanımlara diyecekleriniz var mı?
Ne söyleyebilirim ki. Dua bekliyorum.
Röportaj: Abdurrahman Iraz-Risale Haber
Uzun yıllardır Medine’de bulunan ilahiyatçı Hasan Özbey anlatıyor…

HÜSEYİN GEZERGÜN

Allahın bir ikramı olarak rüya aleminde bana ders yapıldığını hiç unutamıyorum.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Emekli memur.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Ben evvela Risale-i Nuru dinlemiştim ancak araştırmadığım için tanıyamadım.Bilahare yazın çalışmak için gittiğim Mersinde değerli bir saatçi vasıtasıyla Allaha çok şükür tanıdım.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Evet.Risale-i Nur bana esas vazifenin Allah-ı tanımak ve ona ibadet ve kulluk yapmak gerektiğini anlattı.Bu sayede onu okudukça şüphelerim giderildi ve mutluluğu buldum.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Gazi ortaokulunda memurluk yaparken memur arkadaşlarıma Riale-i Nuru okumak ve onların okuması için yaptığım acizane hizmeti hiç unutamıyorum.
Çok tatlı bir hatıra olarak içimde bir mutlu günlerdir diye düşünüyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Şüphesiz biz çok zor ve maddi imkansızlıklar içinde hizmet ediyorduk.Şimdi gerek dershanelerimiz gerek gençlerin bir kısmı nurları iştiyakla okumaları çok ümid verici ve sevindiricidir.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Ben Sözler kitabını çok seviyorum.Hatta belki de şevkime medar olsun diye Allahın bir ikramı olarak rüya aleminde bana ders yapıldığını hiç unutamıyorum.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Tabi üstada yapılan zulüm ve işkence ve istibdattır..zorbalıktır.Ama üstad –Onlar bilmeyerek davamıza hizmet ettiler-diyor.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstad hazretlerinin uhuvvet risalesi ve ihlas risalesi ve müsbet hareketi fevkalade sorunuza cevab veriyor,diye düşünüyorum.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Risale-i Nuru didik didik okusunlar..okusunlar ve okuduklarını,anladıklarını başkasıyla paylaşsınlar çünkü çok çok önemli ve olmazsa olmazlardan olan bir kanundur.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

HÜSEYİN TAŞTAN

Her grub kendi kabiliyet ve istidadına göre hizmet ediyor.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Köy hizmetlerinden emekliyim.Bu sürede hem derslere gidiyorum hem Kur’an okuyarak-Allaha şükür- hayatımı verimli geçiriyorum.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Ben şanslı bir aileden olduğum için ilkokul üçüncü sınıfta iken Risale-i Nuru duydum. Zaman zaman da okudum.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur bana meslek hayatımda hata yapmamam için adeta bir koruyucu melek gibi oldu.Çoğu zaman kendi kendime,sakın Hüseyin,onun bunun malını yeyip yanlış yapma,yoksa senin şahsında,bulunduğun Nur Talebelerine söz gelir,sonra çok perişan olursun.
Onun için –Allaha çok şükür- 34 yıl 4 ay çalışma hayatımda Risale-i Nurun çok faydasını gördüm.Bana bir pusula gibi yönümü gösterdi.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Askerlik yaptığım İzmir’deki ağabeylerin fedakârlığını hiç unutamıyorum. Kitapçı Selim abi,halıcı Mustafa abi bana çok yardımcı oldular.
1971 yılı ihtilalinde derslere giderken,iki iki gidip dersleri şevkle yapıp,yine ikişer ikişer ayrılıp evlerimize gidişimizi unutamıyorum.
1980 ihtilalinde ise Risale-i Nur Külliyatını sakladığımı da hiç unutamıyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Allah-a çok şükür,eskiye göre hizmetler daha organizeli ve birbirini kıskanmayarak her sahada –maşaallah- fütuhatlar oluyor.
Her grub kendi kabiliyet ve istidadına göre hizmet ediyor.Zaten Üstadımız: ”Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktır.”diyor.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risale-i Nurun her yerini okur severim.Ancak 26.Lem’a benim fıtratıma daha uygun geliyor,diye düşünüyorum.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstadın hapishane hapishane dolaştırılmasının hikmeti,o davanın büyüklüğüne ve o davanın bir nevi reklamı olarak anlıyorum.Yoksa Üstad nasıl bu davasını duyuracaktı. Bence binlerce hikmetten biri de bu olsa gerek,diye düşünüyorum.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstadın Kürtlere ve Türklere hizmeti,ayrıca uhuvvet,tesanüd konusunda fevkalade hizmeti,hal-i hazır birlik ve beraberliğimizde büyük faydası olmuştur.
Hatta Üstadın bu hizmeti olmasa idi,İslâm aleminin daha perişan ve zavallı olduğu görülürdü.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerin Risale-i Nurları okumaları olmazsa olmaz olduğunu düşünüyorum.
Bir de gençlerin büyük yaşlı kimselerden ders almalarını tavsiye ediyorum.
Mesela ben Hulusi abiyi gördüm.Böbrekten ameliyat olmuş,torbası olduğu halde derse gelip,dershanede gençlerle beraber dinlemesi beni çok etkilemişti.
Onun için gençlerinde bunun gibi hadiselerden ders almasını tavsiye ediyorum.
Rahmetli kayınpederim de çok yaşlı olduğu halde bir genç gibi dersleri hiç ihmal etmezdi.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

Edebiyatçı-Yazar Hüseyin Yılmaz
Tevazu, ahlâk-ı hasenedendir; mü’mine de çok yakışır.
1959-60 da Adıyaman’ın Gerger ilçesine bağlı Çobanpınar köyünde dünyaya gelmiş. İlkokulu kendi köyünde okumuş, ortaokula Kahta’da başlamış Gerger’de bitirmiş, liseyi ise Adıyaman da okumuş Üniversiteyi Bursa İktisat Fakültesi Edebiyat Bölümünü okuyarak tamamlamış,
Mezun olduktan sonra Yeni Asya Gazetesinde dokuz ay çalışmış, evlilik arkasından da askerliğini tamamlamış. Daha sonra da Zaman Gazetesinde üç buçuk yıl çalışmış. O yıllarda daha çok röportaj, araştırma, seri yazılar ve yorumlar üzerine mesaisini teksif etmiş, sert mizacı nedeniyle bir yöneticinin suratına kapıyı kapatması sonucu gazetecilik hayatı sona ermiş.
Bundan sonraki dönemde Timaş Yayınlarında çalışmış, dokuz eser telif etmiş, üçü roman, altısı yakın tarihle ilgili. Son onbeş yılı ise ticaretle geçirmiş. Ancak, yazarlığa olan istek ve arzusu tekrar onu yazı yazmaya yöneltmiş, Edebiyatçı-Yazar olan Hüseyin Yılmaz güçlü bir kaleme sahip…
En büyük arzusu sesini dünyaya bir şekilde duyurmak…
Yazı serüveniniz ne zaman başladı?
Yazı serüveninin öncesini kaydetmem, daha doğru olacak. İlk mekteb dördüncü sınıfta kitaplık kolu başkanlığına seçildim. Muallimin teşviki miydi, ben mi taleb etmiştim; hatırlamıyorum… Köy mektebinin küçük ve derme çatma kitaplığında ilk defa birarada görerek hayrete düştüğüm bir kaç yüz kitabın arasından elimin ilk uzandığı kitab: Binbir Gece Masalları… Binbir Gece’nin ismi çocukluk muhayyileme pırıltılı gelmişti sanırım, bu tercihe başka bir mânâ yüklemek imkânsız… Ve Binbir Gece bütün bir şark, hattâ bütün bir insanlıktı. Kitabı kaç sefer okudum, onun açtığı yoldan yürüyerek kitaplıktan kaç kitab daha bitirdim, hatırlamıyorum. Hatırladığım ve bildiğim tek şey, yazı hayatımın ilk kapısının Binbir Gece’nin büyülü eşiği olduğudur.
Kitaplarım basıldıktan sonra birgün Gerger orta mektebinde okuyan yeğenimin arşivlerden çıkarıp bulduğu evrakı, bir sınıf hocasının ferâsetini ifâde ve takdir babından kaydetmek istiyorum. Yıl sonu kanaat notlarının kaydediliği evrakta hocam, fakîr için:
“Yol gösteren ve elinden tutanı olursa, ileride iyi bir yazar olabilir!” diyordu…
Ne doğru dürüst yol gösterenimiz, ne de elinden tutanımız oldu, lâkin kaderin hükmü en mütevazı ve zayıf tarafından da olsa, orta mekteb hocamı teyid etmişti…
İlk karalamalarım lise yıllarına aittir… Sonra üniversite yıllarında mahallî gazetelerde boyumu aşan, çoğu küstah ve rahatsız edici satırlara imza attım. Nihâyet cemaatî bir kavga meydanında gösterdiğim pervasız, belki bir parça da hadden aşkın gayretin mükafatı olarak İstanbul dâveti vuku buldu… Bu, aynı zamanda profesyonel mânâda mesleğe atılmış ilk adımdı. Dâvetin sahipleri, fakîre ihtiyaçlarının olduğunu söylüyorlardı. Gazetede faydalı olacaktım… Fakîrle birlikte, faydalı olsunlar, düşüncesiyle devşirilmiş kişiler arasından ilk kovulan oldum; medar-ı iftiharım bu birinciliği diğer faydalı olacakların dereceleri tâkib etti. Kaderin tecellisine bakınız ki, bu faydalı olacaklarına hükmedilenlerin tamamı faydalı oldu ama, başka müesseselerde, başka yerlerde.
İlk eserim olan Hüzün Çiçeği’ni askerlik vazîfesini îfâ ettiğim Sarıcaali Karakolu’nun Meriç nehrine nâzır bahçesinde kaleme aldım. İlk gözağrım, Zaman Gazetesi’nde çalıştığım sırada Timaş Yayınları tarafından neşredildi. Onu diğerleri tâkib etti. Meslekten koptuğumda 32 yaşında idim ve neşredilmiş 9 kitap geride bırakıyordum; üçü roman altısı yakın târih araştırmaları…
Neşredilmiş eserlerinizi sıralayıp, en çok hangisini ve niçin daha çok beğendiğinizi söyleyebilir misiniz?
Hüzün Çiçeği, Hiç Yaşanmamış Gibi ve Rejim Düşmanı Rıza, roman türünden. Cumhuriyetin İlk Yıllarında Devlet Terörü, İttihad-ı İslâm ve Hilafet, Doğu Gerçeği ve Müslüman Kürtler, İnkılâb Kurbanları, Ayasofya ile Öldükten Sonra Allah Diyen Bakan adlı eserler daha çok yakın târihimize dâir çalışmalar… Tabiî bir yazarın çok kesin hatlarla herhangi bir kitabını diğerlerine tercih etmesi güçtür, ama bir ısrar vâki olursa elim iki esere uzanır: Hüzün Çiçeği ve İnkılâb Kurbanları… Birincisi, ilk gözağrım, yılların heyecan ve ümidleriyle kaleme alınmış; diğeri, gazetecilik hayatımın hacmi küçük ama iddialı eseri… Bu kitaptan yargılandım, Cumhuriyet zindanlarını boylamaktan bilirkişi raporuyla sıyrıldım. İstinad edilen suç: M. Kemâl’e hakaret. Abes mi, abes bir dâvâ idi… Düşünce adamının …. gibi kovalandığı bir memlekette düşündüklerini haykırmak, cenk meydanında düşman saflarına kılıçsız kalkansız düşmekten farksız. Maalesef Türkiye bu iğrenç vaziyetten hâlâ kurtulamadı…
Müsaadenizle Müslüman Kürtler’e de bir pencere açmak isterim. Bu kitabı kaleme alıp neşrettiğimiz yıllarda Kürt Meselesi, Markist Kürtçüler ile Türkçü devletin tekelinde idi. Hakîkati haykırmak; ya budala, yahut ölüm dahil her türlü tehdid ve tehlikeyi göze almayı gerektiriyordu. Hepsini göğüsledik, eser o devirde güzel hizmetler etti. O gün haykırdıklarımızın Sağ câmia tarafından sayıklanması için yılların akması gerekti.
Risale-i Nur’la ilk temasınız ne zaman ve nasıl başladı?
Orta mektebin ilk yılında bir âile dostumuzun evinde kalıyordum: Fırıncı Hacı İbrahim… Allah gani gani rahmet eylesin, bu zât, Kâhta’nın ileri gelen eşrafından ve hizmet ehli bir Nur talebesi idi… Kırmızı kitaplarla sağlanan bu ilk göz temasının aşka inkılâb etmesi için, kendi hâlinde bir kaç yılın akıp geçmesi gerekmişti. Nurları hecelemeye lise birde başladım… Adıyaman, bir kaç fedakâr Nur talebesinin gayretleriyle nur şehri olmaya doğru yol alırken kervana dâhil olmuştuk; yolculuk devâm ediyor. Bu sualin kâmil cevabı zaman ister, kısa kesiyorum…
Üstad’ın tanınmış talebeleri arasında tanıdıklarınız var mı? Varsa bir hatıra veya intibanızı anlatmak ister misiniz?
Lisede okuduğum yıllarda bir ziyaretleri vesilesiyle Abdullah Yeğin ve Mustafa Sungur ağabeyleri tanıdım. Bir akşam sohbetinin bahşettiği imkânlar çerçevesinde bu ağabeylerin kal derslerinden ziyâde hal dillerinden derinden mütessir oldum. Onlar gibi olabilmeyi çok istedim, hâlâ çok istiyorum. Sonra merhum Hulusi Yahyagil ağabeyi tanıma ve birkaç dersinde bulunma bahtiyarlığını yaşadım. Zihnimde, muhayyilemde üstadvarî bir tesir bıraktı. Onu dinlerken ilk beş on dakikadan sonra silinip kayboluyor ve Üstâd gelip onun yerine oturuyordu. Hangi lâtifemin bahşettiği imkânla bu hâleti yaşadığımı bugün bile anlayabilmiş değilim…
Bayram abi, Abdulkadir Badıllı abi, Birinci ve Fırıncı abiler tanıma bahtiyarlığına eriştiğim ağabeylerden ilk aklıma gelenler; Allah cümlesinden râzı olsun… Zübeyir ağabey ile Mehmed Kayalar ağabeyi ise bilhassa tanımak isterdim. Birincisine yaşımız ve zemin müsaid olmadı, Kayalar ağabay ile temas kuramamış olmak ise tamamen benim gafletim. 1994 Haziran’ında Hakk’ın rahmetine kavuşan “Nurun Muallimi”ni bugün asla tasvib etmediğim cemaatî telkin ve inkârlara fedâ edişime ne kadar hayıflandığımı anlatamam. Halbuki onun Yalova ve İstanbul’da yaşadığı son onbeş yılı ben de Bursa ve İstanbul’da yaşamıştım. Heyhat, vuslat ebediyete kaldı… Rabb’im bu kutub yıldızlarının vefat etmiş olanlarına rahmet etsin, hayatta olanlarına ise sıhhat ve afiyet versin.
Güçlü bir kaleminiz var. Zaman zaman makaleler de yazıyorsunuz. Ancak, geldiğiniz seviyeden memnun musunuz?
Tevazu, ahlâk-ı hasenedendir; mü’mine de çok yakışır. Ne var ki, bâzen küfrân-ı nimete kapı aralayabileceği gibi, muhatabın kameti sebebiyle, hakikat de telâkki edilebilir. İkisi de yanlış, ikisi de tehlikeli… Güçlü kalem meselesine gelince… Gıpta ve hayranlıkla okuduğum tek isim: Cemil Meriç. Tanpınar, Kemâl Tahir, Necib Fâzıl gibi bir kaç isim arada bir yolumun düştüğü metruk ziyaretgâhlar… Daha yenileri ise okuyamıyorum… Tahrib edilen Türkçe’nin katilleri arasında yer alan müstağriblere düşmanlığım, düşüncelerinden önce dillerine…
Türkçeyi önce Cumhuriyetin kurucuları tahrib etti. Haklılardı… Haklılardı, çünkü Osmanlı’dan kurtulmak istiyorlardı. Dilini tahrib etmeden Osmanlı’dan kurtulmalarının mümkün olmadığını anlamaları için zeki olmaları gerekmiyordu. Sonra devreye Sol girdi… Dili tahrib etmekte Sol, akle hayâle gelmedik çılgınlıkları göze aldı… Çünkü dil tahribinin tehlike gördükleri bin yıllık bir irfân ve İslâmiyet’in mevtini netice vereceğini düşünüyorlardı. Akla yakın bir zân… Bu şenî tahribkârlığa Sağ uzun yıllar direndi. Dil tahripçileri için Nurcular aşılması ve fethi en zor hisardı. Necib Fâzıl, Kaplan ve Kabaklı gibi isimler de birer heykel-i mücessem gibi karşı duruyorlardı… Fâzıl, Kabaklı ve Kaplan gibilerin ölümleriyle geride bıraktığı boşluğu, Nurcular’ın kırılan direnci ve eli kalem tutanlarının şuursuzluğu da büsbütün derinleştirdi… Bugünkü Türkçe ile değil bir uslûb kurup eser vermek, alelâde bir arzuhâl yazmak bile kabil değil. Sanırım bu büyük dâvânın tek divânesi kaldım. Bütün yapabildiğim, okunmamak ve anlaşılmamak pahasına da olsa uydurukçaya yazılarımda yer vermemek. Ümid ediyorum ki, gelecek nesiller, Nurlar ile birlikte geçmişlerini de öğrenmek cehdi ile dilin bu fetret devrinin yaralarını saracak ve mâzîdeki muhteşem irfânımızın hamîsi zengin Türkçe’ye yeniden hayat vereceklerdir.
Geldiğim seviyeden memnun muyum? Hayır… Onbeş yıllık bir inkıtâın sebebiyet verdiği kayıpları telâfi etmem gerekiyor. Sesimi daha geniş kitlelere duyurmanın bir yolunu bulmam lâzım. Kolay değil… Bugün sesini duyurabilenlerin sırtında devasa yumurta küfeleri var. Terennümleri serhad türküleri değil, harcıâlem nağmeler: Renksiz, kokusuz, musikisiz yâveler… Onların arasında bana yer yok… Yer yok, zirâ konuşmak istiyorum, onlar ise susmaktan yanalar…
Nisbeten haysiyetli duranları cemaatcılık ve tarafgirlik hissiyatı esir almış, bütün kapıları dışarıdan vuku bulan her ziyarete sımsıkı kapalı. Bu kapalılık, önce kendilerinin sesini boğuyor, haykırdıklarını sedece kendileri duyuyor. Aralarında olsam ne, olmasam ne…
Taraf’da yazmak isterim, daha da iyisi, bir Taraf’a hayat vermek isterim: Daha mü’min, daha müeddeb, daha biz olan cihânşümûl bir Taraf… Önce sermaye, sonra ölümüne birlikte yürüyebileceğim bir ekib. Ya kısmet…
Kaleminizi arzu ettiğiniz maksada muvafık kullanabiliyor musunuz?
Az önce ifâde etmeye çalıştım, imkânların elverdiği nisbette, evet… İnanmadığım hiçbir şeyi yazmadım, yazmıyorum… Kalemime açılabilecek kapıların azlığı ciddi bir handikap, aşmaya çalışıyorum.
Edebiyatçılardan teşekkül eden herhangi bir grubunuz var mı?
Maalesef… Mu’tâd olarak biraraya geldiğim, târif ettiğiniz gibi bir edibler grubu yok. Daha çok şahsî temasların öne çıktığı bir çevreden bahsetmem mümkün. Yazık ki, Türkiye’de edebiyat ve düşünce adamlarını bir araya getirecek zeminler fazla değil. Eskiden bu vazifeyi dergiler deruhte ederdi, ama artık dergilerin etrafında da bu kabil bir araya gelişler yok. Dergi var mı ki?..
Böyle bir grubu teşekkül ettirmek ve projeler geliştirmek istemez misiniz?
Hayır, demek; bütün iddialarımın inkârı olur. Elbet de isterim… Ancak yalnız başına istemek, bir şey ifâde etmiyor. Sizin gibi aynı yolun yolcularını bulmanız gerekiyor önce. Sonra yapılması gerekenlerin enine boyuna konuşulduğu, maddî-mânevî imkânların tahsis edildiği zeminler lâzım. Bitmek tükenmek bilmeyen himmetlere ihtiyaç var. Türkiye’de birşeyler yapmaya teşebbüs etmenin ilk şartı, korkmamaktır; korkmayacaksınız… İnandıklarınız hayatınızdan daha kıymetli değilse, yola çıkmayacaksınız. Zirâ tabiî uzuvlarına bile düşman nazarlar ile bakan bir devletin idaresi altınada yaşayanların hayatları ilk vazgeçecekleri şeydir, son değil…
Bu tarz çalışma yapmak isteyen grub veya kişilere ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz…
Çok basit: Nurcu olmalarını tavsiye ederim… 3 adedden 111’in gücünü elde eden bir formüle başka hiçbir yerde rastlamadım. Nurcu olmak demek, Said olmak demektir. Said, Barla inzivasında dünyâyı ihâta eden cihânşümûl bir hizmete zemin hazırlayandır. Çığır bir kere açılmıştır, arkadan gelenlere düşen, izleri tâkib etmek ve yolu daha da tahkim etmektir…
Yazar ve düşünce adamının birinci silâhı, kullandığı dil. Dili kullanamayan yazar, dâvâyı daha yolun başında iken kaybetmiş demektir. Dili iyi öğrenmenin yolu, kullandığınız dilde verilmiş en güzel eserleri bıkmadan usanmadan okumaktır. Dilbilgileri ile takviye, sonraki iş; teknik târif mesâbesinde bir faaliyet gramer. Bir dilin gramerini çok iyi bilmenin tabiî neticesi, iyi bir yazar veya edib olmak değildir. Öyle olsa idi gramer erbablarının ekseriyeti edib ve yazar olurdu.
Sadeleştirilmişlerinden uzak durmak kaydı ile Süleyman Nazif, Namık Kemâl, Halit Refik, Yakub Kadri, Peyami Safa ve Tanpınar’ı mutlaka okusunlar. Türkçe bütün zenginlikleriyle bu zevâtın eserlerinde arz-ı endâm eder… Nihâyet, Meriç… Meriç, Türkçe’nin Himalaya’sı. Tırmansınlar, küçük birer Himalaya olamazlarsa bile keşifleriyle zenginleşeceklerdir…
Sanırım bir röportajın imkânları bahsi daha da uzatmaya müsait değil, bu kadarla iktifâ edelim…
Nurettin Huyut’un röportajı:

– İ –

İMAM BEYAZ

Allaha çok şükür çok sevindirici gelişmeler müşahede ediyorum.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Emekli Sümerbank işçisiyim

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
1967 yılında bizim köye gelen rahmetli H.Mahmut Allahverdi vasıtasıyla nurları duydum.Değerli hocam Ali Güven hocanın vasıtasıyla dershaneye gelip Risale-i Nuru okuyarak Allah-a çok şükür bu nimeti az da olsa tanımış olduk.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Hayatın manası olan kardeşliği,ihlası ve iman-ı hakikiyi anladım.
Risale-i Nuru okuyunca ara sıra ihmal ettiğim o hatalı durumlardan namaza dikkat ettim.Eksikliğimi anlayıp Rabbi Rahime yöneldim.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Evet.O tarihlerde Mehmet Sayıner,A.Fuat,Yaşar Korkmaz hocanın cevval ve sebatlı şekilde gelip Risale-i Nur okuyarak bilmeyenlere bu hakikatleri anlatmalarını hiç unutamıyorum.Maşaallah bir arı kovanı gibi çalışıp,o güzelim manevi balı ihtiyaçlılara ulaştırmak için adeta seferber olmuşlardı.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Allaha çok şükür çok sevindirici gelişmeler müşahede ediyorum.Küçük koridor şeklinde iki odalı bir yerden,şimdi dört yüz,beş yüz metrelik yerlerde,500-600 kişiyle ders yapıyoruz.
Hem cıvıl cıvıl gençler ve olgun ihtiyarlar görünce gönlüm ve kalbim bayram ediyor.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
23.Söz,İhlas ve Uhuvvet risalelerini çok seviyorum.Ve zaman zaman okuyor ve tekrar ediyorum.İkindi derslerini de hiç ihmal etmem.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Peygamberi kendine rehber alan insan şüphesiz zerre de olsa onun çektiği zahmeti çekmesi sanki kaderde varmış gibi düşünüyorum.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Said Nursi Hazretlerinin müsbet hizmeti ve uhuvvet risalesi toplumda fevkalade bir birliktelik meydana getirmiş,kardeşçe yaşamanın olmazsa olmazını ifade ederek,fevkalade hizmet etmiştir.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Risale-i Nuru bol bol okusunlar.O zaman onlar insanlığın birer kahramanı ve rehberi olacaklardır.Hem Risale-i Nuru okuyan her genç kafasındaki ve kalbindeki binlerce sorunun cevabını bulma mutluluğuna kavuşacaktır.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

– K –

KEMAL KARABIYIK

Allah-a çok şükür şimdiki hizmetler kanaatimce eskiyi çok çok katlar.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Ben Kemal Karabıyık..Adıyamanlıyım.1938 yılında doğmuşum.Senelerce esnaflık yaptım.Şimdi ise emekliyim,sohbetlere devam ediyorum.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Sene 1950-51 yıllarında terzi olan babamın yanında çalışıyordum.O zaman komşumuz rahmetli H.Mahmut Allahverdi abi vardı.Çok faal ve konuşkan bir insandı.
Onun açtığı küçük bir dershanesi vardı.Bizi bir gün oraya davet etti.Zaten rahmetli babam da gelirdi.
Sonra Dursun Kutlu abinin bir yerini de bil-âhare öğrendim.Oraya da giderdik.Orada ağabeyler Risale-i Nuru okur,bizlerde dinlerdik.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Ben Risale-i Nuru dinleye dinleye hayatımda çok güzellikler gördüm.Mesela onun sayesinde çok zenginleştik,Adıyamanın sayılı zenginleri arasına girdik.Onu yine dershane yaparak ve hizmete vererek Allah-a çok şükür büyük mesafeler kat ettik.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Sene 1952 yıllarında İspartadan Süleyman Gaye isminde bir esanscı,Adıyaman-da Ulu Caminin önünde esans satıyordu.Küçük eserlerden Risale-i Nurları verdi.Gittiği yerlerde ve münasib zeminlerde ders yapardı.
Bir gün babam onu akşama eve yemeğe davet etmişti.Her lokma yiyişinde besmele çekerdi.Bu beni çok etkilemişti.Risale-i Nuru daima bize okurdu.
“-Beni bu taraftaki illere Üstad gönderdi-“derdi.
Sonra Hataylı çok değerli bir müfettiş abinin buraya tayini çıktı.O da Risale-i Nur talebesiydi.Onlardan çok istifade ettik.Gayeleri zaten Risale-i Nuru muhtaçlara anlatmaktı.Allah onlardan ebeden razı olsun.

Bir hatıram da 1954 yılında üç arkadaş Şanlıurfa da bulunan Abdullah Yeğin abiyi ziyaret ettik.Yolda hayli zahmet çektik ama değdi.
Sonra Diyarbakır da Mehmet Kayalar abiye gittik.Onun çok celalli olan dersine katıldık.Oradan da Elazığ-da Hulusi abiyi ziyaret ettik.Çok feyizli ve istifadeli bir seyahatimiz olmuştu.Hatta o yıllarda Malatya-da dershane yokken,bizde dershane iki taneydi.Alla-a binlerce şükürler olsun.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Allah-a çok şükür şimdiki hizmetler kanaatimce eskiyi çok çok katlar.Allah muhafaza etsin.İhlas ve muhabbetimizi hıfzetsin,daim etsin.İnşaallah.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben seksen ihtilalinde mahallemizde muhtar oldum.Muhtarı bir hadiseden dolayı almışlardı.Ben birinci aza olduğum için beni onun yerine atadılar.
İhtilalde bütün evleri ararlarken,bizim evi aramadılar.Allah hıfzetti.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençler Risale-i Nurları okudukça zihinleri açılır.Rızıkları bereketli olur..huzurlu ve mutlu olurlar.

*Hiç rüyanızda Rasulullah gördünüz mü?Nasıl?
Rüyamda bir gece Peygamberimizi gördüm.Ben hacca gidiyormuşum.Peygamberimiz (Sav) benim başımı okşadı.Ben O’nun ayağını öptüm.
Uyandım ki rüya imiş.Çok lezzetli ve manevi bir havayı teneffüs ettim.
Bunun üzerine bir mübarek gecede arkadaşlara tatlı yedirdim.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

– M –

MEHMET ALİ PEKTAŞ

Onun büyük bir davanın büyük kahramanı olduğuna inanıyoruz.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1958 tarihinde Adıyamanda doğdum.Mahallemiz Yeni Pınar mahallesi, komşularımız amcam Hacı Pektaş,Dursun Kutlu ağabeyler idi.
İlkokulu Cumhuriyet ilkokulunda okudum.Sonra İmam-Hatib Lisesine gittim.O yıllar İmam-Hatibler halkın gözdesi okullardı.Uyumlu bir ekibimiz vardı.Sosyal faaliyetimiz, okulun öğretmenleriyle diyaloğumuz fevkalade idi.
Tiyatrolar ve benzeri faaliyetlerle unutamadığımız günlerimizdi.
Bunu bilahare Kayseri de okuduğumuz Yüksek İslâm Enstitüsünde devam ettirdik.Kayseri’de mahalli gazetelere yazı vermek,Yeni Asya gazetesine bazen yazı göndermek,Ramazan ayında –ramazan sayfası-nda yazı yazıyorduk.
Hatta Sefer-Cevher ve ben mahalli gazetede müstear isimle yazı yazıyorduk.
Bu faaliyetlerimiz şüphesiz ki,edebiyata olan çok merakımızdandı.Bize yardım eden hoca ve ağabeylerimizin yardımlarını unutmak insafsızlık olur diye düşünüyorum.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nuru İmam-Hatib Lisesinde orta-1. sınıfında iken (1970 senelerinde) çok değerli öğretmenimiz Vehbi Vakkasoğlu bizi evine davet etmişti.Bir öğretmenin öğrencisini evine davet etmesi fevkalade bir hadise idi.Çok hoşumuza gitti.Bize kitab okudu,sonra bize küçük risalelerden –Küçük Sözler-i verdi.
Önceleri anlıyamadık ama sohbetlere devam ettik ve biraz gayret edince Nurların o tükenmez hazinesinden istifade ettik.Çok Şükür…
Rahmetli H.Mahmut Allahverdi bize Üniversiteye giderken adres vermesi ve orada dershanede kalmamız ve ayrıca oradaki Ali Mutlu ağabeyin Kayseri-nin zengin tüccarlarından olduğu halde fırçayı alıp lavabo ve tuvaletleri fedakârâne temizlemesi benim Risale-i Nuru tanımam ve okumama çok büyük bir sebeb oluşturmuştu.
Ayrıca bilahare kendisine ait meyve bahçesinin hizmet için yarısını vakfetmesi
ve orada okuma programlarının yapılması Rahmetli için sadaka-i cariye oldu.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur çok şeyleri bize kazandırdı.Her şeyimizi kaybedebilirdik. Mesela,şerefimizi,insaniyetimizi hatta Allah muhafaza namusumuzu kaybedebilirdik .Allaha çok şükür,Risale-i Nurla kendimizi koruduk,muhafaza ettik.Bu en büyük bir kazanım değil mi?

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Bizim ta ortaokuldan beri edebiyata merakımız vardı.Hala da devam etmektedir. İdealimiz de TRT’ye girmek ve güzel proğramlarla hem halkı aydınlatmak hem de o arzumuzu yerine getirmekti.Bu arzuların cevelan ettiği tarihlerde İmam-Hatip-i bitirmiş,üniversite imtihanlarının sonuçlarını bekleme arefesindeydik.O zaman ben ve teyzemin oğlu Sefer Akgül’le imtihana girdiğimiz Gaziantep ilinden sonra Niğde de Yusuf Bektaş ağabeyi ziyarete gittik.
Oradan İstanbula hatta Edirne Selimiye camisinde Cuma namazı kılmak için ta Edirneye gittik.
Sonra Konya velhasıl nefis bir gezi ile kendi dünyamızı zenginleştirdik.
Maalesef tercihleri iyi yapamayınca Edebiyat Fakültesine gidemedik ancak Kayseri’de yaptığımız sosyal faaliyetler de onu pek aratmadı diyebilirim.

Kayseri gençlik teşkilatı kurduk.Orda şiir geceleri,Bediüzzamanı anma proğramları,Mehmet Akifi anma proğramları,konferanslar tertib etmeye başladık. Mesela,Osman Demirci hocamdan,Yeni Asya yazarlarının hemen hemen bir çoğuna kadar çağırdık.Çok güzel faaliyetler vardı.
Bir minik mehteran takımı kurmuştuk.İlkokul talebelerinden müteşekkildi.Çok güzel gösteriler yapıyor,sonrasındaki konferanslarla çok güzel hatıralarımız ve unutamadığımız güzellikler oluyordu.
Türkiye’de bizim gibi kurulmuş bir Gençlik Teşkilatı İstanbul,Sakarya ve Gaziantep-ten başka yoktu.Bununla beraber Cevher,Sefer ve ben bir araya gelerek Kayseri-de sırayla Ahmet Arif isminde müstear isimle yazılar yazmaya başladık.
Bir kardeşimiz o ismin inançsız birisinin ismi olduğunu söyleyince biz de Ahmet Serdar ile başladık.Ancak o adamın eserlerini de okuma merakına düştük.Hatta bir ara kendimi neredeyse kaptıracaktım.Ancak sonradan onun yalan ve aldatmayla iş yaptığını fark edince Risale-i Nurdan aldığım derslerle ona mukabil hayli çalışmalarım ve yazılarım çıktı.Yeni Asya gazetesinde 15-20 gün bir biri sıra tefrika olarak yayınlandı.Bu ara TRT’ye girmek arzumuz devam ediyordu.Cevher İlhan kardeşimiz akrabası olan Necmettin Cevheri-nin bakan olmasını vesile yaparak Ankara’ya ziyaretine gittik.Bizi kabul etti.Bize sınıflarımızı sorunca üçüncü sınıfta olduğumuzu söyledik.Bize;
-Okulunuzu bitirin,gelin.Söz sizi alacağım TRT’ye dedi.Ancak sonra ihtilal oldu.Bu işimizde olmadı.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Bizim bakışımızda,Risale-i Nurun çok geniş bir alanda yayıldığını müşahede ediyoruz.Ders yerlerimizin,mekanlarımızın değiştiğini söyleyebilirim.
Adıyaman Merkezde tek bir mağaza olması mümkün değilse,farklı istidad ve kabiliyetteki kardeş ve ağabeylerimizin farklı yerlerde ders yaptığını düşünüyor ve öyle anlıyorum.Hatta beni yanlış yerde düşünen kardeşlerimin benim daha istidadıma göre daha geniş bir kitlede mesela,Radyo veya Tv’de olmamı istemeleri,benim için böyle düşünmeleri hizmetin daha verimli olacağını düşünmelerinden kaynaklanmaktadır. Ben bunlara nasıl karşı çıkabilirim.O kadar hak ve hukukumuz var.Bizim hizmetimizin ana prensibi fedakârlıktır.Bunu yapan herkese müteşekkirim.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risale-i Nurdan en çok Mesnevi-i Nuriyeyi seviyorum.Çünkü tabletler şeklinde.. biraz da şiirsel tarzda olmasıdır.Aslında diğerleri de bunun açıklama ve şerhleridir. Mektubat sorulara cevab tarzında,Muhakemat çok harikadır.Bana sorulursa Risale-i Nur kelime kelime okunmalı ve üzerinde durulmalıdır.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Düşünün Üstadın safiyeti davasının zirve noktasına çıkması ve kendisinin asrın hastalığını teşhis ve tedavi eden imam olmasındandır.Yoksa 19 defa zehirliyeceksin,o vazgeçmeyecek. Bize iki polis gelse,gitme dese biz bir daha gider miyiz?
Onun büyük bir davanın büyük kahramanı olduğuna inanıyoruz.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İhtilallerin hizmete zararları olmamış bilakis parçalanarak bölünüp çoğalmışlar.Her biri başka bir yerde hizmet etmiştir.Balyozu vurunca ölüp gitmemiş.Hücre bölünmesi gibi olmuştur.Bir iki olmuş,on beş,altmış olmuştur.Birinin diğerine kalben buğzu olmamıştır.Risale-i Nur büyük başarıları elde etmiştir.Onunla sonsuz ebedi hayatı kazanan binlerce belki milyonlarca genç olmuştur.
Şu ayrıntı da var.Risale-i Nuru okuyan kendini muhafaza etmiş.Hadiselerin çeşitli yönleri onu sarsıp ahiretini perişan ettirememiştir.Risale-i Nur talebesi siyasete cemaat şeklinde girmemiş.Şahıs adına siyasete girmiş ve karşısındaki dizsizlik cereyanına karşı demokratları koruyarak onları davanın lehinde istihdam etmiştir.
Bazı hissi düşünenlerin ve fanatiklerin;”Onlar sizi kullandı.”sözü asla doğru değildir.Bilakis Menderes-ten Demirel-e,Turgut Özal-dan Tayyib Erdoğan-a kadar siyasileri müslümanların hürriyetleri için,iyi insanların bazı yerlerde memleket hayrına güzel hizmetlere vesile olmaları için vesile yapılmıştır.
Ezan-ı Muhammedi Türkçeden aslına dönüşmüş,binlerce insan hak ve hukukunu savunmuş,İmam-Hatibler açtırılmış ve binlerce Kur’an Kursları açılarak milletin dinini ve ahiretini öğrenme hürriyeti sağlanmıştır.Bunu bilen Üstadın;”Zındıka komitesi” dediği komite Üstadı ve Nur Talebelerini yok etmek,Müslümanları birbirine kırdırmak için her türlü pespaye oyunları sergilemişler ama çok şükür bunda muvaffak olamamış,Nur cereyanı daha da büyümüş,gelişmiştir.
“Ecnebî parmağıyla idâre edilen zındıka komiteleri, İslâmiyeti imhâ için, İslâm memleketlerinde, bilhassa Türkiye’de öyle desîselerle entrikalar çevirmişler, hâince dolaplar döndürmüşler, hunharâne ve vahşiyâne zulümler irtikâb ve şeytânî ve menfur plânlar tatbik etmişler ve iğfalâtta bulunmuşlar; iblisâne, sinsi metodlar tâkip etmişler ve kardeşi kardeşle çarpıştırmışlar ve öyle aldatıcı yalan ve propagandalar ve yaygaralar yapmışlar, fitne ve fesad ve tefrika tohumları saçmışlardır ki; bunlar İslâmın bünyesinde derin rahneler açmış ve büyük tahribâtlar yapmıştır.
Fakat, o musîbetler, Cenâb-ı Hakkın imdâdı ile, tahrik ve istihdam olunan Bediüzzaman Said Nursî gibi ihlâs-ı tâmmı kazanmış olan bir zât vâsıtasıyla, rahmet-i İlâhî ile mededres ve şifâresân ve cihanpesend ve cihanşümûl bir mahiyeti hâiz Risâle-i Nur eserlerinin meydana gelmesine sebep olmuştur. Ve aynı zamanda, Müslümanları uyandırmış; onları halâs, kurtuluş çarelerini aramaya sevk etmiştir. Ebedî âhiret hayatlarını kurtarmak için, hakiki İmân derslerini almak ve Allah’a ilticâ ve emirlerine itaat etmek ihtiyacını şiddetle hissettirmiş ve bu husustaki gaflet ve kusurâtı; o musîbetlerin ihtar ettiğini idrâk ettirmiştir. Zâten, insanların, mü’minlerin başına gelen belâ ve musîbetlerin hikmeti budur. “
“Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”
İlk okuldan Üniversiteye,Prof ve Rektörüne kadar kendini okutturmuş, gönüllerde taht kurmayı Allaha çok şükür başarmıştır.Çünkü ilahi kanunlara göre hareket etmiş milyonlarca tüyü bitmemiş insanların hakkını savunma şuurunu vermiştir.Bunu yaparken şüphesiz bedel ödemişler.Çünkü Üstad:
“zaman gösterdi ki, cennet ucuz değil; cehennem dahi lüzumsuz değil.
Üstada ve davasına yapılan zulümlerin bence bir kısmı burada verilmiştir.Büyük bir kısmı da ahrette sorulacağına şüphem yoktur.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
İslâmın birliği için tarihi çok üstün bir vazife yüklenmiş,bu vazife ahiret ve dünya ile ilgili Üstad öyle değişik millet ve ırkları bir araya getirmiş ki, bakıyorsun,İngiliz var,Amerikalı ve Rus var,Filipinli ve Türk var,Kürt var ve bu insanları bir arada tutmak fevkalade bir şey işte.Bence Kur’anın cihan şümul prensipleriyle bunu başarmıştır.
Mesela;Şeyh Said isyanına karşı üstadın metodu çok harika.Aslında Üstadın müsbet metodu çok oyunları bozmuş bir kardeşlik havası estirip,dünyada bile cennet hayatı yaşatmayı başarmıştır.
Pkk-nın aslında alt yapısına bakarsanız Marksist bir temele dayanıyor.Maalesef bazı saf insanları tabiri caizse kullanıyorlar.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençler okuyacak.Yani dünyasını öğrenmek,kabiliyetlerini geliştirmek ve fıtratını yaşamak için okuması lazım.Aslında biz okumalıyız.Hem bunu bilerek yapmalı, yoksa sonradan şöyle yaparım,demektense hemen başlamalıdır.Çünkü ertelenen iş yapılmayan iştir.
Hem okuyan insanın aslında ben onu yazmasını ve ondan anladığını ve kendisine mal olanı alması için bizzat anlayarak ve yaşayarak okumasından yanayım.Her zaman mutlaka elimin altında bir kitabım olur.Not tutarım.Bazen şiir,yazı yazar ve onları dosyalarım.Beş altı kitap olacak kadar malzemem var.Allaha çok şükür.İstikbalde onları değerlendirmeyi düşünüyorum.

*Hiç rüyanızda Rasulullah ve Üstadı gördünüz mü?Nasıl?
Üstadı rüyamda görmedim ama genç iken ve safiyetimin olduğu yıllarda Peygamberimizi (Asm) rüyamda gördüm.Şeklini pek tasvir edemiyorum ancak nurani bir zat olduğunu ve elini öptüğümü biliyorum.Ondan sonra da göremedim.Maalesef safiyetim pek kalmadı.Anlaşılan “bu yaramaz çalışmıyor.”diyor,diye düşünüyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

MEHMET EMİN BİNİCİ

Ay ışığında Risale-i Nur okuyorduk.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1926 yılında Adıyaman-da doğdum.Esnafım.

*Risale-i Nuru nasıl tanıdınız?
Risale-i Nuru ağabeylerimizden Abdulkadir Kayır,Dursun Kutlu,Mehmet Emin Akbaş tarafından tanıdım.Bunlar Adıyamanın ilk nur talebelerinden idiler.
Bunlarla benim muhabbetim vardı.Arkadaşlığımız sürüyor,onlarla konuşuyorduk.Zaman içerisinde onlar tarafından aşılanmış olduk.

*Üstadı ziyaret ettiniz mi?
Üstadı İspartada iken Ben,Abdulkadir Kayır ve Zeyli Hasan arkadaş ile beraber ziyaret ettik.
Buradan İspartaya vardığımızda,orada bulunan ve tuzculuk yapan bir ağabeyin verilen adres üzerine,yanına vardık.Daha önceden Üstad hakkındaki tüm bilgileri ondan alacağımız söylenmişti.Yanına varıp selam verdik.Üstadı görmeye geldiğimizi söyledik.
Kendisi bize üstadın Eğirdir-de olduğunu ancak geri döneceğini bildirdi.
Bizde bu arada Hüsrev Altınbaşak ağabeyi ziyaret edelim,dedik.Ancak Hüsrev ağabeyinde ziyaretçi kabul etmediğini söylediler.Çünkü durum çok sıkı,sürekli baskı vardı.
Ve nihayet Hüsrev abinin evine vardık.Kapıyı çaldık,kapıyı açan abiye;Hüsrev abiyi ziyarete geldiğimizi söyledik.
O ise Hüsrev abiye söyleyeceğini ancak kabul edip etmeyeceğini bilmediğini söyledi.
Ve nihayet kabul edildik
İçeri vardığımızda Hüsrev abi Kur’an-ı Kerim-i yazıyordu.Hal ve hatırımızı sordu.Biraz oturduktan sonra kalktık.
Epey vakit geçmişti.Üstadın gelip gelmediğini öğrenmek için tekrar gittik ve orada bulunan bir çeşmenin arkasına saklandık.Sıkı bir takib olduğu için sadece ben gidip öğrenmeye çalıştım.
Bayram abi kapıyı açtı.Buyrun,hayır mı?dedi.
Ben de üstadın ziyaretine geldiğimizi söyledim.
İlk sözü;Üstad ziyaretçi kabul etmiyor,dedi.Kesinlikle kimse ile görüşmüyor.
Sonra da nereden geldiğimizi sordu.
Adıyaman’dan geldiğimizi söyledik.
Durun,dedi.Bir danışayım,eğer kabul ederse,size söylerim.Sende şu çeşmenin orada saklan,ben işaret ettiğimde gelin,dedi.
Bende öyle yaptım.
Bir müddet sonra kapı açıldı.Ve Bayram abi işaret ederek,gelmemizi söyledi.
Ve gittik.İçeriye girdiğimizde Üstad merdivenden aşağı iniyordu.Aşağı indi ve elini öptük.Başımı okşadı.
Dedi;Kardeşim,niye geldiniz?Bende ne var?Benim şimdi sizin yol paranızı vermem icab ediyor.Benim var mı ki,sizin paranızı vereyim!
Üstad bunu kendisi için bir borç addederdi.
Şimdi sizinle benim bedelime Afyona kadar Ceylan yolculuk edecek.Acele edin,kavuşun ona.
Ceylan abi bizden evvel istasyona gitmiş,oradan binip Afyona gidecekmiş.Ve bizde ondan ayrılıp Adıyaman’a gelecektik.
Bu söz üzerine acele acele gittik.Ceylan abiyle buluştuk.Ceylan abi bize hizmetin durumlarından ve Risale-i Nurdan anlattı.
Ceylan abi Abdulkadir Kayır abiye;23.sözü okumasını söyledi.Bu arada ben de dersimi almıştım.Bu bizim için büyük bir coşku oldu.
Üstad kimseyi kabul etmezken,bizi kabul etmişti.Hatta Van-dan gelenler olmuş,onları bile üstadın kabul etmediğini Bayram abi bizlere söylemişti.
Bunu Adıyaman’a karşı farklı bir durum olarak anlamıştık.
Bizi Üstada sevk eden saik ve büyük bir istek vardı.Bu durum sebeb olmuştu ziyaretine.

*Ziyaretimde hiç unutmadığım bir olay olmuştu?
Üstadın elini öptüğümde,Üstad benim başımı sürekli sıvazlayarak okşamıştı.
Benim başım ise senenin en az on bir ayı sürekli ağrıyordu.En küçük bir şeyden başımda rahatsızlığı hissediyordum.Ağrı sürekli idi.
Ancak o sıvazlamadan sonra kesinlikle bir daha baş ağrısı hissetmedim.
Başımı sıvazladığında bir yandan başımı sıvazlarken,bir yandan da adımı soruyordu.
-Maşallah Mehmet Emin Binici mi?
Evet,dedim.
O mübarek el başıma şifa olmuştu.

*Risale-i Nur hayatınızda ne gibi değişiklikler yapmıştır?
Risale-i Nuru tanımış olmam hayatımda ilk olarak ciddi bir şekilde ve ara vermeden namaz kılmamı sağlamış oldu.
Kendimizi her türlü günahtan muhafaza etmeye çalıştık.
Risale-i Nur hayatım boyunca benim için maddi ve manevi büyük bir nimet olduğunu gördüm.
Öyle bir nimet ki aramayla bulunacak gibi değildi.

*Risale-i Nuru okudukça sürekli derslere gidiyor,okumak için şehrin dışında bulunan bağlara kadar gidiyorduk.Gece bile ağabeylerin bağlarına giderek,ders yapıyorduk.
Ay ışığında Risale-i Nur okuyorduk.Bizde büyük bir şevk oluşmuştu.
İçimizde en çok Abdulkadir Kayır bizlere eserleri okuyordu.
Abdulkadir Kayır aynı zamanda benim namaza ciddi olarak eğilmemde önemli bir katkısı olmuştur.Çünkü bu konuda benim dikkatimi çeker ve hatırlatırdı.

*Şu andaki geçmişle kıyaslarsanız,hizmetleri nasıl görmektesiniz?
Ben Adıyamandaki Risale-i Nur hizmetlerinin önceki halini bildiğimden dört beş kişi ile ders yaparken,şimdi ise yüzlerce kişi ile beraber ders yapmaktayız.Artık dershaneler bu kadar kalabalığı almakta zorlanmaktadır.Büyük bir faaliyet görülmektedir.

Yeni yetişen gençlerimiz sürekli artmaktadır.O sıkıntılı dönemden yani üstadın dediği gibi:
“Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Siz inşaallah cennet-âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaklar.”(Emirdağ Lâhikası | Üstadımız Diyor ki | 344)

Öyle ki Risale-i Nur eserlerini torbalarla evden eve taşırdık.Sürekli arama olacak korkusuyla eserleri saklardık.Geceleri uygun olan evlere götürür,eserleri oralara saklardık.
Şimdi Elhamdulillah televizyon ve Radyoda okunmaktadır.
Ben hiç emniyete düşmedim.Ancak kardeşlerimiz birkaç kere sorgulanmak için celbedildi.

*Üstadı rüyada hiç gördünüz mü?
Ben üstadı birkaç kere rüyamda gördüm.Hatta bir seferinde rüyamda bir kişiye üstadı anlatıyordum.
Diyorum ki;Üstad memleketimizde bulunan ve kendisi bir komutan olan Abuzer Gaffari türbesi gibi değil,Üstad ondan çok üstündür.Ve Üstadı överek anlatıyordum.

*Risale-i Nurlardan en fazla okuduğunuz ve dikkatinizi çeken eser hangisidir?
Risale-i Nurda en fazla Lem’alardan İhtiyarlar risalesi beni celbetmiştir.
Orayı dinlemekten çok hoşlanırım.Önceleri hep dinlerdim,daha sonra kendim özellikle Lem’aları birkaç kez bitirdim.
Cevşen-ül Kebir ise devamlı her gün okuduklarım arasındadır.

*Üstadın onca çektiği sıkıntılar ile ilgili olarak ne dersiniz?
Üstada 28 sene hapis hayatı çektirenler ve onu on dokuz defa zehirleyenler ortadadır ve kabirde de azap çekmektedirler.Artık herkes tarafından da bilinmektedirler.
“Küfür devam eder,Zulüm devam etmez.”hadisi gereğince ne yapanlar ve ne yaptıkları gizli kalmamaktadır.

Adıyamanda müfettiş olan Ahmet Satılmışoğlu-nun ilk mahkemesi olmuştu.
Bunu ise malum partinin adamları yapmıştı.Allah onların tırnaklarını uzatmasın.
Üstad ise bunun devam etmeyeceğini önceden belirtmişti.
“Evet, ümitvar olunuz; şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslamın sadası olacaktır!”(Tarihçe-i Hayat | Birinci Kısım : İlk Hayatı | 120)
Üstad Ümitvardı ve ümitvar olduk.
Ve Allah’a çok şükür şu anda oda gerçekleşmektedir.

*Risale-i Nur topluma ne kazandırmıştır?
Risale-i Nur bir çok insanın ahiretini kurtarmaya vesile olmuştur.Bundan daha büyük mükafat olamaz.Yeter ki o ihlas bizde olmuş olsun.

*Gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Gençlere birinci görev olarak Risale-i Nur okumalarını tavsiye derim. Onu anlamaya çalışsınlar.Ellerinde geldiği kadar hizmet etmeye gayret göstersinler.
Arkasından namaza devam etsinler.
Allah razı olsun. Amin…

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY
15-03-2010

MAHMUT YÜKSEL

Eğer Risale-i Nur samimane okunursa,hallolmayacak bir problem olmaz.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Adıyaman’a bağlı Bağpınar köyünde doğdum.Kur’an kurslarına gittim.İmam-Hatib oldum.Şimdi de emekli oldum ve çiftçilik yapmaktayım.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nurları Kahramanmaraş-ta okurken,o zaman Maraş kalesinde Yeni Asya baş yazarı M.Nezihi Polat-ın bir konferansında duydum.Sonra külliyatı aldım.Bil-âhare köyde İmamlık yapan Çerkes Hocamın da yardımıyla –Allah-a çok şükür- Risale-i Nuru okuduk.Ve okumaya da devam ediyorum.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nurları okuyunca namazlarımı severek kılmaya ve ibadetlerimi ihlasla yapmaya başladım.İbadetten zevk aldım.Hayatım bambaşka oluverdi.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Unutamadığım hatıra ise,1978’de Van mevlidine gitmiştik.Bir otobüs dolusu toplu olarak tam bir şevki mutlak içinde gittiğimizi hiç unutmuyorum.
O zaman üstadın talebelerinden olan Molla Habib’in Üstadla olan hatıralarını yaşıyor gibi anlatmasını hiç mi hiç unutamıyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Şüphesiz eskiye göre hizmetler maşallah hayli gelişmiş ve ilerlemiş diye düşünüyorum. İlk dershaneye giderken dört-beş kişiydik ama şimdi iki yüz-üç yüz kişiden fazlayız,çok şükür.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risale-i Nurlardan ekseri Sözler-i daha fazla okurum.Bilhassa 23. Söz ve 10.Söz, Mu’cizat-ı Ahmediye,İşarat-ül İ’caz-ı da zevkle okurum.
Mesnevi-i Nuriye zaten başlı başına harika..zaten Risale-i Nurun fidanlığı.Kur’an-ın hem ilmi,hem de lafzi cihetlerini anlatıyor.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstadı zehirledikleri halde vefat etmeyişi de yine Kur’anî bir mu’cizedir.Çünkü üstad:
“Ya İlahî ve ya Rabbî! Ben îmanın gözüyle ve Kur’anın talimiyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve İsm-i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin. Ve hiçbir ecram-ı semaviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, senin Rubûbiyetine ve vahdetine şEhadeti ve işareti olmasın. Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzun hilkatıyla, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle senin haşmet-i uluhiyetine ve vahdaniyetine işaret ve şehadette bulunmasın. Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-u vücuduna şehadet ve saltanat-ı uluhiyetine işaret etmesin!..”diyor.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İhtilaller her ne kadar bazı ufak tefek ayrılmalara sebeb olmuşsa da,geçici olduğuna inanıyorum.
Eğer Risale-i Nur samimane okunursa,hallolmayacak bir problem olmaz,diyorum.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerin Risale-i Nurları çok çok okumalarını ve istikbale kendilerini hazırlamalarını tavsiye derim.
Çünkü Risale-i Nuru okuyanlar haya sahibi ve yüksek ahlaklı bir vaziyete giriyorlar.

*Hiç rüyanızda Üstadı gördünüz mü?Nasıl?
Bir defasında üstadımı rüyamda gördüm.Onun sebebi de acizane bazen tembellik ediyordum.Bana rüyada:
-‘Gevşeme,Kur’an oku’dedi. Ve eliyle başımı okşadı.
Çok şükür artık dersimi almış oldum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

MEHMET ARSLAN

Risale-İ Nur Bugün Birleşmiş Milletlerin Gündemine Oturmuş Durumda
Mehmet Arslan (Hacı Hoca) Kimdir?

1953’de Şanlıurfa’nın Bahçeli köyünde doğar. Doğarken ismi “Hacı” olarak konur, fakat babası nüfus kaydı yaptırırken “memurlar zorluk çıkarırlar” düşüncesi ile Mehmet yazdırır. Fakat aile içinde hep Hacı olarak çağrılır. 1973 yılında imamlığa başlayınca oradan da hoca ismini alır ve ondan sonra nüfustaki adından ziyade “Hacı Hoca” olarak bilinir.

İlkokulu köyde bitirdikten sonra bir yıl eğitime ara verir. Daha sonra İmam Hatip okuluna kaydolur. O yıllarda İmam Hatip Okulları ortaokuldan başlamaktadır. O nedenle ortaokul ve liseyi beraber okur. 1973 senesinde İmam Hatip’i bitirir. Aynı yıl Birecik merkez Mahmut Paşa Camii’nde imam olarak çalışmaya başlar.

Daha sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat fakültesini kazanır ve 1981’de mezun olur. Askerlik dönüşü altı ay Nizip’de Kur’an Kursu hocalığı, Adana’da iki yıl vaizlik, 1986 yılında 2 sene Samsat’ta ilçe müftülüğü, 1989’dan itibaren iki buçuk sene de Adıyaman’da İl müftü yardımcılığı, 6 yıl da Adıyaman İl müftüsü olarak görev yapar. Süresi dolunca 1998’de emekli olur. Üçü erkek, biri kız olmak üzere dört çocuk babası olan Mehmet Arslan Risale-i Nur gönüllüsü olarak Gaziantep’te ikamet etmektedir.

NAMAZINI KILDIKTAN SONRA GENÇLERLE KUR’AN OKURDUK

Risale-i Nurları ne zaman, nerede ve nasıl tanıdınız?

İlahiyat okuyan bir amcaoğlum vardı. Çok muttaki bir insandı. İlk Nur talebelerinden sayılırdı. Çok kitap okurdu. Risale-i Nurları onun vasıtasıyla tanıdım. Biz daha ortaokuldayken vefat etti. Daha doğrusu şehid oldu. Onun İmam Hatip’te okuyan bir kardeşi vardı. Hastaydı. Ona bir not bırakmıştı. Çok enteresan, “Kararan ufkumdan kara haberim gelirse şaşma! Beni sana sorarlarsa şöyle söyle; Onun gönlü her güzelin tutkusuyla tutuşan bir çöldü. Sevdi, sevildi, nihayetinde öldü.”

Askerlik yapıyordu. Birinin yerine nöbetteyken trafik kazası geçirdi ve şehit oldu. Onu Urfa’ya getirdiler. O zaman Süleymanpaşa Camisi vardı. Orada iki oda bulunuyordu. Bir odada Mustafa Kılıç Hoca kalıyordu, diğerinde de o amcam oğlunun kardeşleri kalıyordu. İsimleri Mustafa ve Mehmet’ti. Ben bir sene onların yanında kaldım. Orada Mustafa Hocayla beraber derslere gidip geldik. Orta birinci sınıfta Risale-i Nurları okumaya başladık.
Birecik’e gittiğimde daha önceden bir dershane açılmış, kapanmıştı. Caminin yanındaki lojmanı dershane yaptık. Orada Eczacı Kamil vardı askere gitmişti daha sonra geldi birlikte çalıştık. Yine Allah rahmet eylesin Mehmet Temel isimli bir kardeş vardı, hastaydı ama iki sene onunla da berber olmuştuk sonra vefat etti. Daha başka gençler de vardı, onlarla beraber Birecik’te hizmetlere başlamış olduk.

Caminin lojmanında beş sene bekâr olarak kaldım. Daha sonra bir dershane açtık. Camide imamlığım döneminde ikindi namazını kıldıktan sonra gençlerle Kur’an okurduk. Çay içip, ikramlarda bulunurduk. Gençlere gösterdiğimiz bu yakın ilgi onların da hoşuna gitmiş olacak ki, liseden birçok talebe arkadaşlarını da alıp gelirlerdi. Hem bu gelenler lisenin en çalışkan talebelerindendi. Hatta içlerinde ödül alanlar oldu. Mesela onlardan birini biliyorum daha sonra Konya’da çocuk doktoru oldu.

O gençler arasında bugün Risale Haber’de yazı yazan Mehmet Nuri Bingöl vardı. Hüseyin Soysal vardı. Bunlar bölgede birinci seçildiler. Gelenler içinde İbrahim Sözmen adında bir genç vardı. O camiye gelmeye başlayınca babasının iyi bir sol görüşlü arkadaşı çayhanede kâğıt oynarken, “Senin bu oğlun Nurcuların yanına gidiyor. Onu bozacaklar” demiş. O da hiç çekinmeden, “Bırak gitsin, bak oradan çıkanların hepsi doktor veya eczacı oldular. Kültürlü insan oldular. Onlardan zarar gelmez” demiş. O adam bizim gibi düşünmemesine rağmen, oğlunu bırakıyordu. Hakikaten kısa bir zaman içinde dediği gibi oldu o çocuk gayet başarılı oldu.

Diyebilirm ki, o dönemde bizim oraya uğramayan genç yoktu. Çok güzel hizmetler oldu. Dershaneyi zamanla büyüttük. Hala da o hizmetler devam ediyor. Birecik küçük bir ilçe olmasına rağmen büyük hizmetler oldu.

Ankara Üniversitesi İlahiyat fakültesinin İlk üç senesini devam etmeden okudum, fakat daha sonra “devam etmen gerek” dediler. Buna rağmen çalıştığım için çok fazla devam etmeden idare ettim ve bitirdim. Anlatsam uzun hikâye, Allah’ın bir lütfu, Risale-i Nurların kerameti sayesinde telefonla eğitim gibi bir şey oldu bizimkisi. Çok enteresan bir maceraydı. Allah da yardım etti, sene kaybı olmadan 1981 yılında bitirdim.

Resmi olarak çalıştığım yerlerde Allah nasip etti hep hizmetle iç içe bulundum. Ancak bir müftünün fiili olarak cemaatin içinde olması zordu. Hizmete engel oluyordu. O sebeple emeklilik süresinin dolduğu gün dilekçe verdim ve 1998’de emekli oldum.

AĞABEYLER ÇOK ŞEFKAT GÖSTERİYORDU GENÇLERE

Yetmişli yılların hizmetlerinden biraz bahseder misin? O zamanki hizmetler nasıldı?

O zaman hizmetlerdeki şevk bence daha farklıydı. Piknikler, geziler gençleri çok şevklendiriyor ve hizmete bağlıyordu. Aynısını biz Birecik’te de uyguluyorduk. Bir de ağabeyler çok şefkat gösteriyordu gençlere. Mesela Mustafa Hoca bana ortaokul ikide Lem’alar kitabını vermişti. Ben anlamıyordum ama Hocam vermiş diye okuyup bitirdim. Ağabeyler çok ilgileniyorlardı. Mesela İsmail Şentürk vardı. Onlar da her zaman dershaneye gelir giderlerdi.
O dönemde Abdülkadir Badıllı ağabey’de vardı değil mi?

Evet vardı. Bazen biz Badıllı ağabeyin yanına giderdik. Orada Zehraiye camisinde Mustafa Sungur ağabey gelmişti ben de orada kalıyordum. Cemaatin bir birlik ve beraberliği vardı. Badıllı ağabeyin ağırlığı vardı. Hem de kendini yetiştirmişti. Büyük bir ilmi vardı. Üstadla görüşmüş olmanın da bir etkisi vardı. Mesela biz Urfa’da öğrenciyken Badıllı ağabeyi görürdük. Yolda giderken başında külahı, elinde risalesi… Bir şeyh gibi, bir aşiret reisi gibi, dik dik yürürdü. Hakikaten çok farklı bir insandı. Hala da öyledir.

Mustafa Kılıç Hocayla ilgili hatıralarınız var mı?

Onunla beraber kalmadım tabii. Onun odası yandaydı, benimki ayrıydı. Daha sonra kendi evime geçtim. Ama irtibatı kesmeden her sabah namazından sonra Dergâh’a yakın olan büyük yolun oradan kalkıp gelirdik. Tahminen iki kilometreden fazla bir yolu yürüyüp gelirdik. Bir iki arkadaş daha vardı yanımda onları da getirirdim. Mustafa Hoca gelip ders yapardı. Cemaatten de çok arkadaş gelirdi. Hakikaten hizmetlere bağlanmamız için o derslerin devamı bize çok şevk ve gayret vermişti. İmamlık yapana kadar böyle devam etti. İmamlık yaptığım o beş yıl talebelerle birlikteliğimiz bizi hayli yetiştirdi.

Daha sonra Eczacı Kamil Bey askerden geldi. Onun arabası vardı. Biz her hafta bir ile, bir ilçeye gidiyorduk. Ta Elbistan’a, Maraş’a kadar, Adıyaman’a, Urfa’ya kadar gidiyorduk. Yılda bir iki defa üç beş kişiyle Türkiye turu yapıyorduk. O da ben de bekârdık. Rahatça geziyorduk. Böylece etrafımızda çok gençler toplandı. Yani eğer mesai dışında biraz daha gayret sarf ederse insan, hakikaten çok güzel hizmetlere vesile oluyor.

URFA’DAKİ BEDİÜZZAMAN MEVLİTLERİ

Biraz bize o günkü Bediüzzaman Mevlitlerinden bahseder misin? O günkü şartlarda mevlitler nasıl oluyordu?

Urfa mevlidi, Üstad hazretlerinin vefat yıldönümü olarak yapılmaya başlandı. Yani Ramazan ayının 25. gününü, 26. gününe bağlayan gece… Her sene o mevlit yapılıyordu. Hakikaten ilk başlarda, öğrenciyken ve daha sonra memurken, çok şevkli ve çok heyecanlı oluyordu. Cemaatin çoğu da birbirini tanıyordu. Bir buluşma gibi oluyordu. Büyük bir muhabbet zemini oluşuyordu. Daha önce Ulu Cami’de yapılıyordu. O sokaklar insanla dolup taşıyordu.

Tahiri Mutlu ağabey geldi mi hiç?

Tahiri ağabeyi ben İstanbul’da ziyaret ettim. İstanbul’da görüştük. Orada Mustafa Sungur ağabey, Bayram Yüksel ağabey, Abdullah Yeğin ağabeylerle görüştüm.

Urfa şimdi de söylendiği gibi kardeşlik merkezi gibi “Haliliye” adıyla da anılıyor.

Hakikaten öyle. Bizim cemaatlerimizin ayrı kulvarlarda hizmet etme olayı başladığında bile Urfa bir platform gibi bir araya gelme, görüşme, birleşme yeri olmuştur. Hatta şu son dönemlerde bile, 1980’lerden sonra özellikle mevlide destek vermek için bir araya geliyorlar. Üç dört tane Nur cemaati birleşip hizmeti göğüslüyor. O “Haliliye” anlayışı gerçekten oraya sirayet etmiş. Risale-i Nurla ilgisi olmayan halk bile evinde misafir ağırlıyor. Sonuçta Bediüzzaman’ı herkes tanıyor, biliyor. Gelenleri iftara davet edip, evlerinde yatırıyorlar. Bu büyük bir hizmete vesile oldu/oluyor inşallah. Hatta dışarıdan gelenler için büyük bir şans oldu bu mevlitler.

Hz. İbrahim’in dostluk anlayışı Urfa’da hemen her evde var demek ki?

Evet var. Bu çok farklı bir şey… Ben 1984 yılında karayoluyla hacca giderken şahit oldum. Karayolu ile Hacca gidenler orada birkaç gece konaklıyorlar. Mesela diyelim ki Karadeniz’den, Orta Anadolu’dan, batıdan gelmiş bu hacılar. Önce Urfa’ya uğrayıp, ardından hacca geliyorlardı.

Öyle bir gelenek mi varmış?

Evet, işte o karayolu ile gelen hacıları da Urfalılar evlerinde misafir ederlerdi. Akşam ağırlayıp, yemek yedirirlerdi. Urfa’nın öyle bir özelliği var. Üstad’ın dediği gibi Türkiye’nin Medine’sidir. Ve Alem-i islam’ın da ileri de merkezi olacak inşallah.

Üstad Medresetüzzehra projesi için, Arapça vacip, Kürtçe caiz, Türkçe lazım demiş ya, birleştirmiş. Mesela Urfa’nın merkezinde bu durum var. Yerli halk bir kısmı Kürtçe bilmezler ve Kürt değiller. Esnaf oldukları için köylülerle falan konuşurken bir miktar öğreniyorlar. Bir kısmı da Kürt, bir kısmı da Arap… Bu üç millet var Urfa’da. Mesela, Harran, Akçakale, Viranşehir’in bir kısmı, Suruç’un bir kısmı Arap. Diğer ilçelerde Kürt, merkezde de Türkler var.

İlahiyattan sonra müftülüğe nasıl başladınız?

1984 yılında Osmaniye Bahçe’de göreve başladım.

DİYANET’E BEDİÜZZAMAN’IN SÖZÜNÜ HATIRLATTIM

Diyanetin Risale-i Nurlara bakışı nasıl? Bildiğimiz kadarıyla çok fazla ilgili değiller. Bu kurumdan emekli olduğunuza göre bunun nedenlerini biliyor musunuz?

Bu bir devlet politikası olarak belki de Diyanet’e yansımış. Bediüzzaman ve Risalelere karşı biraz daha resmi bir duruş var. Ama şahsi ilişkilerimizde o duruşu kırmaya çalışıyorduk. Hatta bazı toplantılarda İl Müftüleri ve Din İşleri Yüksek kurulu üyelerinin katıldığı toplantılarda açılım o zaman da konuşuluyordu. İşte; “Bazı hizmetleri nasıl götürürüz” diye. Tabii guruplara ayrılmıştık. Selahaddin isimli biriydi bizim gurup başkanımız. Ben ona, “Herkes bir fikir öne sürüyor. Bediüzzaman diyor ki mealen, ‘Her milletin kendi dilini bilen birisiyle yönetilmesi daha iyidir’ gibi şeyler söyledim. Hemen kapattı orayı. Umumi toplantıda da gene o şekilde bir şeyler konuştum. O zaman Yaşar İşcan vardı. Ben lavaboya gittiğimde arkamdan gelmiş, ‘Hocam senin o söylediğin şey nedir?’ diye sordu. Çok dikkat çekmişti yani.
Güneydoğu ve Doğu illerinde oradaki halkın dilini bilen insanların hitap etmesi daha uygundur diyorsunuz öyle mi?

Tabii ki. Mesela şu an Şırnak’ta Abdullah Hocamız var. Halen orada müftü… Bu Hoca oradaki insanlarla hemhal olmuş. Zaten oralı… Kültürünü biliyor,dilini de biliyor. Diğer dışarıdan gelen insanlar eğer oranın dilini, kültürünü bilmiyorsa orada çok etkili olamıyor. Onlarla kaynaşması sorun oluyor. O noktada Bediüzzaman’ın tavsiyesi var. Ki, Diyanetin de buna dikkat etmesi lazım.

Son zamanlarda kısmen buna dikkat ediliyor ama yeterli değil. Şu an mesela Urfa’ya hiç Kürtçe bilmeyen bir Müftünün atanması uygun değil. Özellikle Arapça bilecek biri olması lazım. Orada alim insanlar çoktur. Yine Batman’a, Şırnak’a vs. diğer illere oraların diliyle konuşan müftüler, hocalar atanması uygun olur kanaatindeyim. Örf ve adetleri iyi bilmeleri lazım…

Şunu da söyledik onlara, “Risale-i Nur asrı saadeti tam olarak yansıttığı için, İslam kardeşliğini pekiştiren bir hakikattir.” Yani maahaza ırkçılık Risale-i Nur’da hiç yok. Vatanını, milletini, akrabanı sevmek, o ayrı. İslamiyet insanları bir vücudun azaları gibi kaynaştırmış. Risale-i Nur bu asırda İslamiyet’in tam tecellisi desek yerinde konuşmuş oluruz.

Yani Edirne’deki bir Nur talebesi ile Van’daki bir Nur talebesi birbiriyle kaynaştığı gibi, Van’daki bir Nur talebesiyle Edirne’deki bir tarikat ehli birbirini kucaklıyor. Tüm Türkiye birbiriyle dost, düşmanlık hissi yok. Mesela İstanbul’daki, Afyon’daki bir Türkle, şarktaki ehli iman bir Kürt kardeş oluyor. Bu şuuru Risale-i Nur veriyor. Mesela Doğu’da bakıyorsun bir çok alim var. Adam Kürtçü… Menfi ideolojileri savunan bir duruma gelmiş. Yani acıyor insan. Risale-i Nur’dan haberi olan insan o yanlışı düzeltiyor. Devlet Risale-i Nur’u, Üstad da öyle söylüyor ya, Risale-i Nur hizmetini Diyanet kendi eliyle yayması lazım. Eğer birliği, beraberliği, kardeşliği istiyorsa, bu anarşinin ortadan kalkmasını istiyorsa bu hakikatleri yayması lazım. Devletin bunu Diyanet eliyle yaptırması lazım…

DİN ŞURALARI ÇOK GÜZEL ORGANİZASYONLAR

“Müftüyken hizmet etmek biraz zor oluyordu” dediniz. Hâlbuki Risale-i Nur’u yaymak da Diyanetin bir görevi. Nasıl bir zorluk çıkıyordu?

Şimdi zorluk şurdan kaynaklanıyor: Fıtratlar farklı farklı… Şu an hala devam eden arkadaşlarımız da vardır. Bazı arkadaşların biraz daha fıtratı sakin, derse, sohbete gidiyor fakat çok fazla ortada görünmekten sakınıyor. Ama ben bu hizmetin her kademesinde görünmek istediğim için, fıtratım böyle olduğu için, bir de bizim müftülüğümüz küçük bir şehri kapsıyordu. İstanbul gibi bir yer olsa fark etmeyebilir de, ama o gibi küçük yerlerde başka cemaatler “Şu cemaatin adamı” şeklinde hizmet noktasında seni belirliyor. Yani işte bir müftü cemaatte gibi…

Ama Allah’a şükür biz her gurupla anlaşıyor ve diyalogu en üst düzeyde sağlıyorduk. Yani altı sene küçük bir ilde hiçbir problem olmadan kaldık. Bir de şu noktadan bakıyorum. Hizmetin her kademesine el atmak, her şeyin merkezi olması noktasında bir problem oluyordu. Yoksa insanlar bizi kucaklamıştı. Onlarla bir problem yaşamıyorduk.

Diyanetin organize ettiği Din Şurası oluyor. Onlara katıldınız mı? Ya da Din Şuraları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben o toplantılara katılmadım. Bizden sonra organize edildi o şuralar. Zaten ben on iki senedir ayrıyım Diyanet’ten. Ama o da güzel bir şey tabii. Dünyadaki ehl-i ilim insanlar, müftüler ve din adamları bir araya geliyor. Herkesin ortak bir noktada hareket etmek için çabası var. Bu bağlamda bazı iyi girişimleri var. Mesela “Rü’yet-i Hilal” meselesi daha önce başlamıştı. Tüm İslam âleminin aynı günde oruç tutması, aynı günde oruca bozması, aynı gün bayram yapması gibi… Fakat o fazla tutmadı. Anlaşmalara rağmen Türkiye istikrarlı gitti fakat diğer devletler buna uymadı.

MEKKE VE MEDİNE’DE RİSALE-İ NUR SOHBETLERİ

Mekke ve Medine’de dershane var değil mi?

Evet, ben 1984’lerden beri Mekke’de dershane olduğunu biliyorum. Mesfele tarafında bir dershanemiz var. Orada yine Nur talebeleri var. Bir araya gelip, konuşuyorlar, ders yapıyorlar. Daha sonra müstakil bir yere geçildi. Üst tarafı da kullanılıyor. Hacca gelen birçok Nur talebesi orada da kalıyor. Çok büyük bir hizmete vesile oluyor. Ve en son mülk dershane yapılıyor. Harem-i Şerif’e yürüyüşle on beş dakika. Üç dört katlı… Zannedersem bitme noktasına gelmiş. Türkiye’den de büyük destekler sağlanıyor. Çünkü Mekke’de insanlar cemaat farkı gözetmiyor. Her türlü cemaat, insan oraya geliyor. Özellikle Türkiye’de hizmet eden bütün Nur cemaatleri oraya geliyor.

Medine de ise dört sene önce bir mülk aldılar. Çok şahane bir terası da var. Çok güzel bir salonu var. Çok büyük hizmetlere vesile oluyor. Bir de Mekke’de haftada bir semt dersleri oluyor. Orada Suudlulardan da Risale-i Nurları tanıyan Seyyitler var. Onların evlerinde de dersler yapılıyor.

Arapça olarak mı yapılıyor?

Arapça da yapılıyor. Türkçe de fark etmiyor. Dershaneye de haftada iki gece onlar gelip Arapça ders yapıyorlar. Herkes eline bir kitap alıyor. Herkes sırayla okuyor.

Hanımların faaliyetleri nasıl?

Medine’deki dershanede ikinci kat hanımlara ait. Onların hizmetleri de orada devam ediyor. Fakat büyük bir gelişme daha var Suudi Arabistan’da. Daha önce kitapları içeri bırakmıyorlardı. İşte Hizbul Kur’an, Cevşen falan… Şimdi öyle bir gelişti ki, Cidde’de yayınevi kuruldu. Risale-i Nuru basan bir yayın evi. Arapça olarak basıyorlar Risaleleri. Geçenlerde orada bir kitap fuarı da düzenlendi. Araplarda, Suudlarda Risale-i Nuru tanıyan çok insan var. Hatta Risale-i Nurla ilgili, Kralın sınıf arkadaşı var, şu anda Üstad’la alakalı bir kitap hazırlıyor.

VAHHABİ DE ŞİA DA RİSALE-İ NUR’U OKUYOR

Hacda İslam alemi nasıl? Yani üstadın anlattığı gibi tanışma, yardımlaşma ve dayanışma gibi bir sonuç ortaya çıkıyor mu?

Orada bir eksiklik var. O da dil problemidir… Yoksa bakıyorsun bir Türk bir Arabı karşısına almış anlatıyor. Tarzanca… Veya bir Arap, diğeriyle konuşuyor. İngilizce… Ama bir harikalık var ki, o kaynaşmalar oluyor. Bu fikir alış verişlerinde Nurun hakikatleri anlatılıyor. Risale-i Nurun bu hususta büyük bir zenginliği var. Mesela ben iki üç sene önce bir mühendisle arkadaş oldum. Her ramazan da geliyor. Ben de orada bulunuyorum çok şükür. İkindiden sonra geliyor orada risalesini açıyor okuyor.

Tanıştıktan sonraydı. Bir gün Bediüzzaman’dan bahsettik. Dedi ki, “Varsa O’nun bir tarihçesini bana getir.” Ben de küçük bir Arapça kitabını ona götürüp verdim. Bediüzzaman’ın hayatı kısa şekilde yazılmıştı. Dedi, “Ya çok güzel. Bu zatın bir kitabı yok mu? Bana getir.” Arapça olarak Hastalar Risalesini götürdüm. Okudu geldi dedi ki, “ Bundan dört tane daha getir. Bu Said Nursi çok acayip bir insan.” “Neden?” dedim. Hani onlarda biraz Vahhabilik var ya, “Bu sufi değil” dedi. Üstad tevhid meselesinde “Yüzde yüz tamdır” dedi. Sadece Hastalar Risalesinde Üstadın itikadını tam mükemmel olarak anlamış.

Şimdi tam zıt kutuba git. Cevşen’i bir Şia’ya veriyorsun. Bakıyorsun çok güzel karşılıyor. Yani Üstad birbirine zıt olan Vahhabi ve Şia gibi iki gurubu kucaklamış. Yani herkes kendine göre bir şey buluyor Risale-i Nurda. Acayip bir iş… Hatta orda devam ettik. Bizim Selim kardeş var. Suriyeli, Türkiye’de okumuş. Güzel hizmetler yapıyor. Çok güzel Türkçe ve Arapça konuşuyor. Onunla da tanıştırdık o mühendisi.

Yani sen oturmuş Cevşen okuyorsun. Bakıyorsun yanındaki Arap, “Onu bana verir misin?” diyor. Adam böyle mest oluyor. Arapça Risale veriyorsun. Çok memnun oluyor. Yani aslında bizim oralara -bir seferberlik gibi- Risale-i Nuru götürmemize ihtiyaç var. Mesela diyelim ki yüz kişi sadece bu işle meşgul olsa. Hakikaten büyük hizmetlere vesile olabilir.

RİSALE-İ NUR BUGÜN BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN GÜNDEMİNE OTURMUŞ DURUMDA

Risale- i Nur’un bugün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

Tabi biz şimdi hem Türkiye, hem de İslam âlemi cihetiyle bakıyoruz bu olaya. Said Nursi… Onlar “Nevarsi” diyor. “Said Nevarsi” diyenler var. İslam Aleminde Üstad’ı hemen hemen işitmeyen çok az insan var. Türkiye’de de öyle. Said Nursi dediğin zaman herkes duymuş. Saygıyla, hürmetle anılıyor. Kimse aleyhinde bir şey söyleyemiyor. Birkaç tane istisna insanların dışında her gurup, her ehli iman, her ehli tarik Üstadı sitayişle kabul ediyor. Ve Üstadın yüz sene, atmış sene önce söyledikleri bugün tahakkuk ediyor. Türkiye’nin hürriyete doğru gittiği görülüyor. Ferdi teşebbüsün önemi artıyor. Özelleştirmeler bunu gösteriyor.

Bugün Risale-i Nur herkesin evinde var. Muhalif gurupların evinde bile var. Kendini Üstadın bir talebesi, Nur talebesi olarak görmeyen insanlar bile, Risale-i Nurdan istifade ediyor. Üstad’ın müjdelerinde de geçen, hani siz Risale Haber’de de demiştiniz. Badıllı ağabeyin bir hatırası vardı. Bugün Suriye’nin kapılarının açılmasına kadar, Üstad bunları istiyor, temenni ediyor. İslam âleminin gelişmesine, İttihad-ı İslam’ın gelişmesine Risale-i Nur büyük bir önayak olacağı görülüyor. Bu gün Filipinler’de, Malezya’da, Avrupa’da, Mısır’da, Ürdün’de, Suriye’de Risale-i Nur sempozyumları yapılıyor. Ve İslam âleminin ittifakını sağlayacak noktaya geldi Risale-i Nur. Şimdi bu gün 40-50 dile çevrilmesi bunu gösteriyor. Bugün Birleşmiş Milletlerin gündemine oturmuş durumda Risale-i Nur.
Bütün Nur cemaatleri arasında da güzel bir yakınlaşma başladı.

Evet. İşte onu da görüyoruz. Özellikle Mekke ve Medine’de bu daha güzel bir şekilde ifade ediliyor. Aradaki sebepler kalkıyor tabiri caizse. Bu Türkiye’ye de yansıyor. O lüzumsuz gerginlikler ve sürtüşmeler artık kalkıyor. Teavün başladı.

Geçenlerde Medine’de bir vakıf arkadaşımız ders okudu. Artık kimse “Bu bizim cemaatimizden değil” demiyor. Herkes hizmet yapıyor. Nur talebeleri, diğer ehl-i İslam herkes hizmetini yapmakla meşgul. Zaten Nur talebelerinin her cemaati kucaklaması, kardeş olması gerekiyor. Onların aleyhinde olmanın gıybet olduğunu söylüyor herkes. İşte bu noktaya gelindi. Hani Üstad diyor ya, “Senin mesleğin hak olabilir. Ama senden başka haklılar da var.” Yani meslekleri, yolları hak olan çok guruplar var. Bu çok önemli… Bir de hizmet de insanın yaşına benziyor sanki. Kemale eriştikçe o noktada daha iyi anlaşılıyor diye düşünüyorum. Ve hakikaten kaynaşmalar, yakınlaşmalar oluyor elhamdülillah.

VALİYE BAYRAM NAMAZINI “NEREDE KILACAKSINIZ” DEYİNCE

Bir de özellikle hizmetlerle ilgili şunu söylemek istiyorum: 1970 yılları inkarcılığın ve komünizmin kasıp kavurduğu dönemdi. Türkiye de bundan çok etkilenmişti. Bilhassa üniversite ve liseli öğrenciler karasaban gibi gelen bu musibete karşı çok etkileniyordu. Deccalizm de diyebileceğimiz inkarcılığın ilimden gelmesi büyük tehlike arzediyordu.

Tam bu helaket ve felaket döneminde Kur’an hakikatlarının tefsiri Risale-i Nur imdada yetişti. İlmi olduğu gibi, akla kabul ettiren delillerle inkarcılığa karşı koymuş. Gençlere bilhassa öğrencilere bir sığınak ve kale olmuştur. Kasırga gibi gelen inkarcılık fırtınasını kesmiş, etkisiz hale getirmiş hatta mağlup etmiştir. Üstad’ın belini kırmış olduğu dinsizliğin nefesi çıkmaz olmuş.

Tam bu sıralarda Anadolunun her yerinde olduğu gibi liseli gençlerin merkezi, uğradığı ve nefes alıp huzur bulduğu yerler dershaneler olmuş.
O dönemde Kur’an okumaya gelen ve Risale-i Nurları tanıyıp muvaffak olan çok genç vardı.

O dönemlerde Mustafa Sungur ağabey sıkça uğrardı. Her sene Urfa mevlidinden sora Kadir gecesi Birecikte Fevzi Allahverdi ağabeyin babasının evinde iftar ve ihya için birçok ağabey de gelip iştirak ederdi. Fevzi ağabeyin kendisi de gelirdi.
Mahmut Paşa camiinde dersane olarak kullandığımız oda vardı. Kitaplarımız hep ordaydı. Tabi ben kime ne verileceğini biliyordum. İzine ayrıldığım sırada arkadaşlar gençlere kitap veriyorlar. Halk partili birisinin oğluna da küçük kitaplardan vermişler. Babası kitabı almış Emniyete şikayet etmiş. Onlar da arama kararı almışlar. Kitapları aldıkları gibi beni de istemişler. Hemen geri döndüm. Emniyete gittim. Kitapların benim olduğunu, okuduğumu söyledim.

Emniyet beni alıp savcılığa sevk etti. Peşimize insanlar, cemaat takılmış, 1974 yılı idi. İçişleri bakanı Oğuzhan Asiltürk’tü. Büyük bir cürüm işlemiş gibi savcılık ifademi aldı. İfade sırasında Ene ve Zerre Risalesini verdi “oku” dedi, bir şey anlıyor musun. Bu kitaplardan bir şey anlaşılmıyor zaten diyordu. Ben okudun izah ettim. Savcı “ezberlemiş” dedi. Tutuksuz yargılama devam etti. Neticede kitaplarımızı da aldık.
Bu sırada adliyenin üstünde kaymakamlık vardı. Kaymakam da Üstadın kardeşi Abdülmecid abinin damadı, ismini yanlış hatırlamıyorsam İbrahim Kaymak idi.

Adıyaman’da uzun bir süre kaldım. On yıl kadar başta valiler olmak üzere Emniyet ve diğer dairelerle iyi diyaloglarımız ve hizmetimiz oldu. Adıyaman’da Alevi vatandaşlarımızla da iyi diyaloglarımız oldu. On iki senedir ayrılmışım, halen arayan alevi vatandaşlarımız var. Mübarek gün ve gecelerde mahalli TV’de programlarımız oluyordu. Bir Beraat gecesinde halkın da telefonla soru sorduğu programda Alevi kardeşlerimizden Mustafa Bayır, daha sonra da iyi dost olduğum ve halen görüştüğüm zat soru sordu.
“Devlet cami yapıyor, niye cemevi yapmıyor?”
Ben de; “Devlet cami yapmıyor halk yapıyor. Ayrıca cami bütün müslümanların ortak ibadet yeridir. Alevi, Tarikatçı, Nurcu, Süleymancı, yani herkes gelir beraber namazını kılar. Sonra kendi cemaatlerinin özel mekanına gider. Devlet Nurculara Medrese, Süleymancılara Kur’an Kursu, Tarikatçılara Tekke yapmadığı gibi Alevilere de Cemevi yapmıyor” dedim.
Bunun gibi birkaç soru daha sordu, gerekli izahı yaptık. İkna oldu. Halen dostluğumuz devam ediyor.

Biz Adıyaman’da önemli bir şey daha yaptık. 1993 yılı yaz tatilinde bütün okullarda yaz Kur’an Kursu açtık. Danıştay saldırısında öldürülen Mustafa Yücel Özbilgin vali olarak izin verdi. Hatta yaz kurslarını resmi bir programla açtık. Açılışını da Vali yaptı. Tabi atv bir gün flaş olarak duyurduğu bu hizmeti büyük bir cinayetmiş gibi birinci haber olarak verdi. Bunun üzerine çok tebrikler aldığımız gibi tehditler de aldık.

Bir arefe günü adı geçen valimizin makam arabasında Alay Komutanı ile beraber köyden geliyorduk. Valimiz camiye gitmiyordu. Ben Valiye, “Yarın bayram namazını hangi camide kılacaksın dedim.” Vali “benim dinime karışma” dedi. Ben de, “siz bir vali olarak sevmeseniz de ilin takımının oynadığı maça Adıyamanlılar için de olsa seyirci olarak gitmeniz gerektiği gibi;halkın çoğunun gittiği bir bayram namazına da gitmeniz gerekmez mi?” dedim. Alay komutanı “Müftü Bey doğru söylüyor “ dedi.

Adıyaman’da hizmetlere omuz veren şevkli, gayyur, mütesanid bir cematimiz vardı. Aynı minval üzere devam ediyor. Nurettin abimiz halen her sabah dershaneye gelir, gençlerle sabah namazını kılar ve derslerini okurlar. Hizmette şunu esas almak gerektiği kanaatına vardım: Cemaat içinde mütevazi olmak. Herkes beni dinlesin, en iyiyi ben bilirim noktasından uzak durmak. Hep konuşmak değil, dinlemesini de bilmek lazım. Hep ben önde görüneyim, kimse beni geçmesin gibi kıskançlık duygulardan uzak kalmak. Gençlere değer verip önlerini açmak. En önemlisi de kucaklayıcı olmaktır.

RİSALE HABER ÖNAYAK OLDU

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak söyleyeceğim nokta şu; belki de sizin son sorunuzun cevabının mütercimi olur. Şimdi tabi birçok insan birbirini tanımıyor. Zamanla guruplara ayrılırken aradaki açı büyümüş ve yeni katılan insanlar birbirini tanımamış. Bu nokta da Risale Haber’in yaptığı büyük bir hizmet var. Risale Haber sayesinde herkes birbirini tanımaya başladı ve insanlar fikirlerini söylüyor, orada yayınlanıyor. Yani herkes hizmetin bir ucundan tutmuş veya elini taşın altına koymuş görünüyor. Risale Haber bunu gösteriyor. Ve insanlar görüyor. Hac da İslam aleminin kaynaşmasına büyük bir vesile oluyor ama Türkiye’de Risale Haber buna önayak oldu. Ucundan tuttu diyelim. Ben sizi bütün arkadaşları tebrik ediyorum Risale Haber olarak.

İnsanları sevmek lazım… Muhabbet etmek lazım… Hele Nur talebelerini itmemek, kakmamak lazım… Düşman olmamak lazım… Dışlamamak lazım. O gayrıdır, diğeridir dememek lazım… Yani herkes bize lazım… Herkesi kucaklamak lazım… Hele hele kapasiteli, fikir üreten, güzel projeler üreten insanların herkesi kucaklaması lazım. Üstad onu öyle yapmış. Bakın herkesi idare etmiş. Herkesi o şefkat kanatlarının altına almış. “Yok gözünün üstünde kaşın vardır” diye insanları dağıtmamak lazım diye düşünüyorum. Biz bundan sonra daha toparlayıcı olacağız inşallah diye düşünüyorum.

Röportaj: Nurettin Huyut-Risale Haber

MEHMET DEMİR

Gençler, Risale-i Nur okurlarsa hem kendilerini tanır ve hem de istikbale ışık saçarlar.
*Kendinizi tanıtır mısınız?
-Mehmet Demir.1962 doğumluyum.İmam Hatib lisesini bitirdim ve İmam Hatiblik vazifesini deruhte ediyorum.

* Risale-i Nuru nasıl ve nerede tanıdınız?
1975 tarihinde Adıyamanda risale-i Nurları duydum.Ancak Bitliste yatılı olarak İmam-Hatib okurken ağabeylerin nümune-i imtisal halleri beni çok etkiledi.Dolayısıyla nurları tanıma nimetine kavuştum.

*Risale-i Nuru okuyunca hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu?
-Gerçekten iyi bir Müslüman olmadığımı anladım.

*Unutamadığınız bir hatıranızı bizimle paylaşır mısınız?
-Bitlisteki eski Vakıflar Bölge Müdürünün mütevazi davranması hatta kendisi kapının yanında oturup bizleri yukarı oturtması bende hayli büyük tesir bıraktı.Onu hiç unutamıyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
-Maşaallah eskiye göre şimdi daha iyi olduğunu düşünüyorum.30-40 dershaneden fazla dershanemiz var.Hepsi kendi çapında hizmet ediyor.Hepsinden Allah razı olsun.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
-Asa-yı Musa-nın beş meselesi beni çok etkiliyor.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
-Bana üstadımın sahabe hayatını yaşadığını ve davasından hiç taviz vermediğini,ihlas ve samimiyetle önce müslümanlara ve insanlığa büyük bir hizmet ettiğini anlıyorum.

* Said Nursi Hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
-Tamamen gerçek bir hayat sergilediğini kimse kimseden üstün olmadığını,üstünlüğün ancak takvada olduğunu öğrendim.

* Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
-Risale-i Nur okurlarsa hem kendilerini tanır ve hem de istikbale ışık saçarlar diye düşünüyorum.

MEHMET ÖZÇELİK-NUREDDİN GÜRSOY

MAHMUT ALLAHVERDİ
Adıyaman’da doğan Mahmut Allahverdi 1991’de vefat etti.
“Risale-i Nur’u nasıl tanıdım?”
“Risale-i Nur’u ve Bediüzzaman’ı tanımaklığım bende çok acaip hallerin zuhuruna sebep oldu. Bu sayede çok büyük, tehlikeli vartalardan kurtulmuş oldum.
“Risale-i Nur’u tanımama Burdurlu Süleyman Kaya sebep olmuştu.
“Sene 1952. Namazlarımı ekseriya Adıyaman Ulu Camiinde edâ ederdim. Bir gün yine Ulu Camiye namaza gittiğimde, ihtiyar, beyaz sakallı, nuranî bir zat, gül yağı sandığı elinde, camiden çıkan Müslümanlara, ‘Isparta gülyağı var’ diye satış yapıyordu. Ben de yanına yaklaştım, selâmlaştım, halini hatırını sordum. ‘Buyurun dükkâna, bir çay içelim’ dedim. Ulu Caminin yan karşısında terzi dükkânım vardı. Oraya kadar teşrif ettiler. Nereli olduğunu sordum. O zat Burdurluyum ve Risale-i Nur talebesiyim’ dedi. ‘Risale-i Nur talebeliği ne demektir?’ dedim Cevaben ‘Isparta’da büyük ve meşhur bir hoca var. İsmi Bediüzzaman Said Nursî’dir. Bu zatın yazdığı çok kitaplar vardır. Kitaplarının ismini de Risale-i Nur Külliyatı denir’ dedi ve devamla, ‘Bunları okuyanlar ve içindekileri ihlas düsturlarına riayet edenlere de Nur Talebesi denir’ dedi. ‘Bu kitaplardan sende var mı?’ dedim. O da ‘Var’ dedi. ‘Peki burada nerede kalıyorsun?’ diye sorduğumda, ‘Falan yerde kalıyorum’ dedi.
“Akşam yanına gittim. Bir tek odası ve yanında üç-beş genç vardı. Onlara, bana bahsettiği risalelerden bir bahis okudu. Ben de oturdum, dinledim. O zaman tarikatta idim. İçimden; ‘Bunlar tarikata girseler daha iyi olur ‘ dedim. O gece böyle geçti.
“Bir gün Süleyman Kaya’yı evime davet ettim. Uzun uzun sohbet ettik. Üstad Hazretlerinin kerametlerinden bahsetti. Üstada karşı olan muhabbetim gittikçe artıyordu. Ara sıra o odaya gider, derslerini dinlerdim. Oradaki gençler Abdülkadir Kayır ve Dursun Kutlu bana eser verdiler, ‘Evde oku’ dediler. Ben okuyordum. O günlerde bir rüya gördüm.
“İmanı kurtarmak zamanıdır”
“Bir gece rüya âleminde bir şahıs yanıma geldi. ‘Seni bir zat çağırıyor’ dedi. Kalktım, beraberinde gittik. İki katlı bir binanın önüne geldik. Kapıdan içeriye giriş yeri çok tehlikeli, sanki bir uçurum gibi… Oradan korkarak içeriye girdik. Geniş bir oda, tam ortasında haşmetli bir kişinin ayakta durduğunu gördüm. Beni getiren adam, ‘Getirdim efendim’ dedi. O da bana işaret ederek, ‘Gel’ dedi. Tek olarak yanına gittim. Beni tam karşısına aldı. Bana beyaz bir gömlek giydirdi ve , ‘Bu zaman imanı kurtarmak zamanı, vaaz ve nasihat etme zamanıdır’ dedi. Tekrar o adam geldi, beni aldı, bu defa da bir başka kapıdan çıkardı. Kapıdan çıkınca çok geniş, uzun bir vadi içersinde insanlar gördüm. Onlara yanaştım. Tabii bu zaman imanı kurtarmak zamanı diye bildiklerimi konuştum, uyandım ki rüya imiş. Kendimi acaip bir hal içinde gördüm. Tarikata olan muhabbet ve aşkım yok olmuş, bütün muhabbet ve aşkım Üstada ve Risale-i Nur’a inkılâp etmişti. O tarihten itibaren gece gündüz Risale-i Nur’u okumakla meşgul oldum.
“Üstadı gidip görmek lâzımdır diye düşündüm. Emirdağ’a gittim. Mehmet Çalışkan Ağabeyin yanına uğradım. Üstadın Isparta’ya gittiğini söylediler. Oradan Isparta’ya hareket ettim. Isparta’da görüşmek nasip oldu. ‘Niye zahmet edip gelmişsiniz, Risale-i Nur’u okuyan benimle görüşmüş gibidir’ diyerek benim derhal dönmemi istedi. Hemen hareket ettim, memleketime döndüm.
“İşte rüyada bana gömleği giydiren zatın, Üstad olduğunu o zaman anladım.
“İkinci görüşmemiz”
“İkinci görüşmemiz ise şöyle oldu:
“Yine Üstadı görmek arzusuyla Isparta’ya hareket ettim. Sene 1960… Mart ayının ilk günü… Üstadın evine doğru giderken tam kapısına elli metre kala beni Zübeyir Ağabey karşıladı: ‘Kardeşim Mahmut’ dedi, ‘Üstad diyor ki: ‘Derhal gitsin, görüşme zamanı değil. Karşıdaki arsada bulunan jeepin içindeki iki polis nöbet tutuyor. Kapının ziline parmak basanı hemen çağırıyorlar, jeep içersine alıp iki tokat atıyorlar, adres alıp bırakıyorlar, sana da böyle yapmasınlar’ dedi. Zübeyir Ağabeye dedim ki: ‘Üstadım Efendime söyleyin, burada kalmama müsaade etsinler, buranın şimdiki valisi Adıyaman’dan geldi; benim de çok samimi dostumdur. İnşaallah bu jeepi buradan kaldırtırım. ‘Peki’ dedi, gitti. Üstada anlatmış. Biraz sonra tekrar Zübeyir Ağabey geldi. ‘Peki Üstad müsaade etti’ dedi. Ve devamla, ‘Git jeepi kaldırt’ dedi. Ben vilâyete gittim. Valiyi sordum, valinin yerinde olmadığını söylediler. Vali muavinine gittim. Vali beyin nereye gittiğini sordum. ‘Ne yapacaksın?’ dedi. Ben de cevaben, ‘Adıyaman’dan geliyorum’ dedim. ‘Vali Beyin yakın dostuyum. Dostumu görmek için geldim. ‘Hemen bana yer gösterdi, güzel karşıladı. Vali Beyin Isparta’da olmadığını ve kazaları teftişe gittiğini, ne zaman geleceğini bilmediğini söyledi. Ben de, ‘Vali Beyle mutlaka görüşmem lâzım, hangi kazalarda olduğunu telefonla ara, bul, beni görüştür’ dedim. ‘Peki’ dedi ve telefona sarıldı. Nihayet bir kazada buldu. Benim Adıyaman’dan geldiğimi söyleyince Vali, ‘Mahmut Beyi bırakma, selâm söyle, yarın geliyorum’ dedi. Vali Beyin bu iltifatını gören Muavin Bey, ‘Benim misafirimsin’ dedi. Akşam beni evine götürdü. O gece güzel konuşmalar oldu. Hattâ Risale-i Nur’un ehemmiyetini idrak eden Muavin Beyin hanımı, ‘Bu eserlerden biz de isteriz’ dedi.
“Saat on birde evden ayrıldık. Sabah olunca Hanımlar Rehberi, Ayetü’l-Kübra ile Gençlik Rehberi’ni vali muavinine getirdim. Zaten Vali Bey de Adıyaman’dayken, Sözler Mecmuasını okumuştu ve çok takdir etmişti. Isparta’ya tayini çıktığında beni çağırdı. ‘Üstadın memleketine vali olarak gidiyorum. Üstadını ziyaret ederim’ demişti.
Vali Beyle
“Nihayet Vali Bey, o gün makamına geldi, görüştük. İlk sorusu ‘Hoş geldin, Üstadını ziyaret ettin mi?’ oldu. ‘Hayır’ dedim. ‘Niçin?’ dedi. ‘Beyefendi, kapısının önünde bir polis jeepi duruyor, iki polis içinde nöbet tutuyor. Üstadın kapısına yanaşanı ve zile parmak basanı jeepin içine çağırıp dövüyorlar, sonra da adresini alıp bırakıyorlar. Halbuki siz, ‘Hem o zatla görüşürüm ve hem de hürmet ederim’ demiştiniz. Hürmetiniz böyle mi olacaktı?’ dedim.
“Vali Bey, ‘Benim jeepten haberim yok. Geldikten üç dört gün sonra yanıma çağırdım, gelmedi. İnşaallah bir gün kırda gezerken görüşürüz’ demişti.
“Yine Vali, ‘Mahmut Bey, bu jeepi buranın emniyet müdürü benden habersiz koydurmuştur. Çünkü emniyet müdürü Halk Partilidir. Milleti hükümete küstürmek için bu tertibi yapmıştır’ dedi. Derhal telefona sarıldı, emniyet müdürünü buldu.
“Hoca Efendinin kapısının önüne o jeepi niçin koydunuz. Maksadın nedir, kargaşalık mı çıkartmaktır?’ vs. gibi daha başka ağır lâflar söyledi. ‘Derhal jeepi oradan kaldır bir daha görmeyeyim’ dedi. Bana döndü, ‘Git Üstadınla görüş, gel bize gideceğiz’ dedi. Ben de ona, ‘Beraber gidelim’ dedim. Bana, ‘İşler çok kritik. İnönü bangır bangır Hoca Efendinin aleyhinde bağırıyor. Hoca Efendiye selâm ve hürmetlerimi söyle’ dedi. Ben oradan ayrıldım. Üstad Hazretlerinin evine geldim. Jeep kalkmış, ağabeyler çok sevinçli idi. Beni içeri aldılar. Üstad Hazretlerini odasına Zübeyir Ağabeyle girdik. Üstad Hazretleri yatakta yatıyordu. Biraz doğruldu, ‘Gel Mahmut’um gel’ dedi. Gittim elini öptüm. Başımı kucağına aldı, gözlerimden öptü. Mis gibi kokan göğsünü derin derin kokladım. Adeta bana hayat oldu. Sonra doğruldum, bana gösterdiği yere oturdum. Konuşmaya başladı: ‘Tahirî, Zübeyir, benim sesimin benden alındığına şahitsiniz, değil mi?’ Onlar, ‘Evet, Üstadım öyledir’ dediler. Üstad, ‘İşte sesim tekrar bana verildi. Mahmut kardeşle konuşmak için verildiği anlaşıldı. Biz de konuşacağız’ dedi. Benim de kat’î kanaatım budur ki, 1956’da görüştüğümüz zaman sesi o kadar az idi ki, Üstadla benim arama Zübeyir Ağabey girip, Üstadın ağzından çıkan kelimeleri ancak kendisi duyar, o da bana tekrar ederdi.
“Bu görüşmemde ise hakikaten araya kimse girmediği gibi, odanın neresinde oturulsa sesi duyulabilirdi. Jeepin kaldırılmasından çok memnun olduğunu söyledi. Ben Vali Beyin selâmını kendisine tebliği ettim. Üstad, ‘Vali Ahmet Beyi sevdiğim için burada kalıyorum. Onu duama dahil ettim’ dedi. Ve devamla: ‘Kardeşim Mahmut, bu gibi hâdiseler, korkak ile cesuru, ihlâslı ile ihlâssızı tefrik içindir. Yoksa küfür yıkılmıştır. İçi boş bir ağaç gibi gövdesini muhafaza ediyor. En ufak bir rüzgârın esmesinde yıkılacaktır. Eğer biz bu vatanda olmasa idik, bolşevik baykuşları ötecekti.’
“Biraz da benim şahsıma ait konuşmalarda bulundu; onları anlatmayacağım. Yalnız, ‘Tahirî, Zübeyr şahit olun, Mahmut kardeşimizin hizmetini sizin hizmet dairenizin içinde kabul ediyorum’ ve ‘Hulusi Bey nasıldır? Oraya gidiniz’ demişti. Böylece konuşmamız sona erdi. Elini öptüm, dua etti, ayrıldım. Aynı gün ikindiye az kala tekrar odasına girdim, görüştük. Zübeyir Ağabeye dedi ki: ‘Benim kitaplarımdan ve bana ait dolabımdan bir Şualar kitabı benden hediye olarak ver… ‘ O da getirdi bana verdi. Kapıdan çıkıyordum, beni çağırdı, ‘Baban, annen var mı?’ dedi. Ben de ‘size ömür, ikisi de vefat ettiler’ dedim. Üstad, ‘Babanı ve anneni Nur Talebeliğine kabul ettim’ dedi. Elini öptüm ve ayrıldım.
“O gece teravih namazını Isparta’da kıldım. Sabahleyin memleketime doğru Isparta’ dan hareket ettim.”
(Son şahitler adlı eserin, dördüncü cildinden derlenmiştir…)

MEHMET GÜNEŞ

Risale-i Nurun kerametini gördüm.İnayet altında olduğumuzu anladım.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1956 doğumlu,Kuyulu köyündenim.
Kur’an Kurslarına giderek Kur’an-ı öğrendim.Çok şükür daha sonra Ptt-de çalıştım ve şu an emekliyim.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nuru Kur’an Kursunda iken Silvanlı değerli bir hocam vasıtasıyla tanıdım. Hocam zaman zaman bize Risale-i Nur dersi yapardı.Bilahare Adana-ya gittiğimde camide karşılaştığım ve tanıştığım arkadaşların fedakârlığı beni çok etkilemiş ve Risale-i Nur gibi bir hazineyi yavaş yavaş anlamaya başlamıştım.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
İslâmiyetin serapa sıdk ve doğruluğunu anladım.
Bu kâinatı böyle mükemmel yaratan Allah olduğunu keşfettim.
Peygamberimizin (sam) Hatemul Enbiya olduğunu yine okuduğum Risale-i Nur vasıtasıyla öğrendim.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Ben Risale-i Nur Külliyatında bulunan 23.söz’ü daima cebimde taşırım.Her gün en az bir kaç satırda olsa okurum.
Bu cümleden olarak askere giderken bu küçük cep risaleyi şapkamda taşıdım.
Bir gün eğitim alanında arama yapılırken bunu gören yüzbaşım cin çarpmışa döndü ve beni kamelyasına çağırdı.Üstada hakaret etti.
Ben de neye mal olursa olsun karşı çıktım.Beni mahkemeye verecekti.Ancak bölükteki tabur komutanı bırakmadı.
Bu hatıramı hiç unutamıyorum.Risale-i Nurun kerametini gördüm.İnayet altında olduğumuzu anladım.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Ben Sözler kitabının 23.sözünü çok okudum.Daha da okuyorum.İnşaallah devam da edeceğim.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Risale-i Nurun hizmet alanı ve yüklendiği misyon çok büyük ve muazzamdır.Bu bazılarını korkutur.
Âhirzamanın gizli zındıka komiteleri bu zatı rahat bırakmamak ve zarar vermek için yaptıkları tahribatı düşündükçe,Bediüzzamanın büyüklüğünü daha iyi anlıyor ve onu tanımanın zevkini yaşıyorum..elhamdulillah…

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Said Nursi,İslâmın ilga edilmeye çalışıldığı o elim ve emsalsiz zulüm zamanında yatağından doğrulan bir arslan gibi,halka büyük bir şevk ve heyecan vererek,büyük bir dini vazifeyi üstlenmiştir.
Kâinata Kur’an-ın sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş olduğunu isbat etmiştir.
“Birgün, Tahir Paşa bir gazetede şu müthiş haberi ona göstermişti. Haber şu idi:
İngiliz Meclis-i Mebusanında, Müstemlekat Nazırı elinde Kur’an-ı Kerîm’i göstererek söylediği bir nutukta, “Bu Kur’an İslamların elinde bulundukça, biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız” diye hitabede bulunmuş.
İşte bu müthiş haber, onda tarifin fevkınde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letaifi uyanık ve ilim, irfan, ihlas cesaret ve şecaat gibi harika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman’ın, bu havadis üzerine, “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!” diye, kuvvetli bir niyet, ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır.“

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
His ve hevesin galib olduğu dönem olan gençlere,Üstad hazretleri çok önem vermiştir.
Onlara Gençlik Rehberini yazarak da şuurlanmalarını ve okuyunca dünya ve âhiretini nurlandıracaklarını haber vermiştir.Allah ebeden razı olsun.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

MEHMET GÜZEL

Üstadın birlik ve beraberlik konusundaki hizmetleri saymakla bitmez.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1946 Adıyaman/Besni/Şambayat/Atmalı köyünde doğdum.Babamın imamlığından dolayı çocukluğum Besni’de geçmiştir.Oradan da Suvarlı köyüne geçtik.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nurları tanımam Suvarlı’da olmuştur.Babam daha önce Atmalı köyünde iken Risale-i Nurla ilgili yazılar gelir ve öğretmenlerle birlikte okurlardı.Bundan dolayı asıl tanımama sebeb olan Suvarlı köyünde Ömer Pektaş ve Mehmet Özgün-dür.
Askerden önce tanımamla birlikte asıl tedkik edişim askerden sonraki döneme rastlar.
Ömer Pektaş’ın evinde derslere devam ederdik.Bunu sürekli devam ettirdik.
1972 yılında Şambayat’ta bir okula memur olarak atandım.İrtibatım devam edip, Adıyaman’a gider Hacı Mahmut abiyle görüşürdük.
Bazen ilçelere gidececeği zaman Mahmut abi beni de Şambayattan alır,ilçelere ders yapmaya giderdik.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur bana istikrarlı bir hayat kazandırdı.Zamanın fitnesinden o iman hakikatlarını okumakla belli bir noktaya kanalize edip,bunu çocuklarıma da vermeye vesile oldu.Beni bir çok yanlış şeylerden,saplantılardan korumuştur.Kardeşlerimizle irtibatımı sıklaştırmıştır.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
1974 yılında Bekir Berk abinin Adıyamandaki bir dava üzerine gelmesi ve mahkeme safhasındaki duruma şahid oluşum ve kardeşimizin davasının beraatla sonuçlanmasıyla beraber dışarıdaki mahşeri kalabalık unutamadığım hatıralarımdandır.
Bu da Risale-i Nurun iman hakikatlarının toplum üzerinde ne kadar etkili olduğunu göstermiştir.
-1974-75 yıllarında Rahmetli Hulusi abi iki sene üst üste yaz aylarında Adıyamana gelmişti.Kendisiyle beraber o zaman 15 gün kalma imkânım olmuştur.
Kendileri ve Mahmut abiyle beraber Samsat ve Kâhta ilçelerine gitmiş,oralarda kalmıştık.
Bir anda oradaki insanlarla birden kaynaşmış olduğunu gördüm.
O 15 gün içerisinde Hulusi abiye yaptığım hizmetleri unutamıyorum.

*Sizin bakışınızda Adıyaman-da (veya Türkiye ve dünyada) Risale-i Nur –Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
O zaman bir elin parmakları kadar iken,şimdi büyük gelişme göstermiştir.Ancak o günlerin tadını ve şevkini hiç unutamıyorum.O zaman okullardaki öğrencilerle yapılan hizmetler,şimdiki hizmetlerin şevkini oluşturmuştur.Şimdi ise onların semerelerini kat kat almaktayız.

*Üstadın 28 sene hapis,19 sefer zehirlenişi ve hayatının sizde düşündürdükleri nelerdir?
Üstad kendisi bunu kaderin bir cilvesi olarak değerlendirmektedir.Kader bunu bana layık görmüştür diyor.
-Vahşi Şaban abi Üstadın Risale-i Nur ile olan irtibatını kendisini ziyaretimizde şöyle anlatmıştı.
Zübeyir abi Afyon hapishanesine gidiyor.Üstadın yemeklerini hazırlayan Zübeyir abi gittikten sonra,kendisinin hayatının daima tehlikede olacağını düşünerek daima yemeğini yapacak ve gözü önünde bulunacak birisini istiyor.Benim yemeğimi kim yapacak dediğinde Vahşi Şaban abi;
-Ben yaparım,diyor.
Üstad devamlı yumurtayı yağda pişirir,üzerine yoğurt döker,yerdi.
Şaban abi yemeği yaparken Üstada;-Üstadım yumurtalarınız çok mu pişsin,diye sorar.Üstad buna cevap vermez.İki defa sorunca Üstad ensesine vurarak;
-Keçeli beni dünya ile meşgul etme,hizmetimi devam ettiriyorum.Görevini yapacaksan yap,yoksa çek git,diye kızdığı hatırasını anlatmıştı.
Görülmektedir ki,Üstad hayatının her safhasında ve her anında Risale-i Nurun inkişaf etmesi,o hizmeti kesintisiz olarak devam etmesi için dünya ile meşgul olan şeylerden uzaklaşmış,hizmete yönlendirmiştir.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
1960 ihtilaliyle beraber büyük zulüm yapılmıştır.Hizmetin neşrinde sıkıntılar oluştu.
O zaman Ahmet Tanrıverdi abinin ihbar edilmesiyle beraber Besni cezaevine götürülmüş,kitapları toplatılmıştı.Hatta onlardan Osmanlıca bir tane benim elime geçti,bende mevcuttur.
1971 mart muhtırasında da Türkiye genelinde bütün Müslümanların üzerinde bir baskı oluşturuldu.
1980 ihtilalinde ben Şambayatta iken bir öğretmenin ihbarı üzerine evim arandı, kitaplarımı alıp götürdüler.Sonra komutan yüzbaşı Oğuz Karaalioğlu sıkı yönetim komutanı idi.Kitapları tedkik ederek;Bu kitapların herhangi bir şekilde zararı yoktur dedi ve kitaplarımın verilmesini ve sahibi hakkında işlem yapılmaması emrini verdi.
1997- 28- Şubat kararlarıyla birlikte hakkımda karakola bazı ihbarlarda bulunulduğunu duydum.Yapılan ihbarları Allah benim hayrıma çevirdi.
Ancak Türkiye genelinde bu durum hizmetin daha da gelişmesine neden oldu.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstadın birlik ve beraberlik konusundaki hizmetleri saymakla bitmez.Uhuvvet ve İhlas risalesindeki meseleler Müslümanların müsbet manadaki münasebetini sağlamıştır.
Kendisine yapılanları müsbet karşılamış ve devam ettirmiştir.
İçimizdeki şahsi kinlerin İslâmın hizmetine sunulmasını ve onların nazara verilmemesini istemiştir.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Risale-i Nurun iman hakikatleriyle ilgili meselelerini sık sık okusunlar ve okuyup anlamadıkları yerleri bilenlere sorsunlar.Ve zamanla hayatlarındaki önceki halleri ile sonraki hallerinin farkını göreceklerdir.
Cemaata devam etsinler ve böylece istikamet dairesini kendileri tayin etsinler.
Gençlere bu hakikatları duyurmak için üzerimize büyük sorumluluklar düşüyor.
Aileler çocuklarının istikamet dairesinde Risale-i Nur camiasındaki irtibatlarını sağlasınlar. Ve çocuklarını bu konuda azami bir şekilde camianın içine çekmek için gerekli gayreti sağlasınlar.

*Hiç rüyanızda Rasulullah ve Üstadı gördünüz mü?Nasıl?
Suvarlı köyünde iken rüyamda bir odada Üstad talebelere ders veriyor,ben de oraya gidiyorum.Oda da iken eliyle bana sus diyerek,oturmamı istedi.Bu arada benimle konuşmayıp onlara ders vermeye devam etti.Başında da sarığı bulunmakta idi.
MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

MEHMET KAYA

Anarşi ancak imanı öğrenip yaşamakla yenilir.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1950 doğumluyum.Kâhta da Dilektepe köyünden Adıyaman’a geldik.Adıyaman Çimento fabrikasından emekliyim.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nuru köyümüze 1976-da gelen bir ilkokul öğretmeni vesilesiyle tanıdım.
Adamı dindar ve namazlı görünce hoşuma gitmişti.Ben de o zaman tarikata intisab etmiştim.Ve bu heyecanla öğretmeni de tarikata nasıl çekerim diye düşünüyordum.Allah razı olsun,bana Risale-i Nurları verdi.Onları bana anlattı ve beni –Elhamdulillah-Risale-i Nur dersine dahil etti.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Bana tahkik-i iman dersi verdi.Verdiği için dünyanın içindekilerin Allah-ı zikrettiğini anladım.Çok eksiklerimi hissederek,kendime bir çeki düzen verdim.Çok şükür.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Adıyaman’a geldiğimde dershanedeki kardeşlerin kaynaşmasını ve birbirine olan saygı ve sevgileri benim hiç unutamadığım bir haldi.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Maşallah eskiyi fersah fersah geçtik.O kısıtlı ve dar imkânlar içinden,şimdi çok şükür eskiye göre çok çok iyiyiz.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risale-i Nuru çok severim.Ama Asa-yı Musa-yı daha çok okur ve severim.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstadımıza yapılan zulmü,büyük insanlara yapılan zulmün başka bir yönüdür, diye düşünüyorum.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
İhtilaller daima zararlıdır.Hak-hukuk dinlemeden yapanlar mutlaka zararlı olanlardır.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Said Nursi topluma birlik ve beraberlik dersi vermiş.Anarşi ancak imanı öğrenip yaşamakla yenilir.İnançsız insan daima topluma zararlı ve muzır birer mahluktur.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerin Risale-i Nurları okuması ve cemaate gelmelerini tavsiye ediyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

MEHMET KUBAT

Avukat Bekir Berk abinin mahkemedeki müdafaalarından hakimlerin ağzı açık kalmış

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1954-de Adıyaman-ın Kamışlı köyünde dünyaya geldim.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nurları 1963’te Ahmet Tanrıöver-in küçük kardeşi Ömer Tanrıöver vesilesiyle tanıdım.Bizim Kur’an hocamız idi.
Hocamız bizi okuturken kendisi de orada el yazısıyla Risale-i Nurları yazar ve teksir ederek çoğaltırdı.
Bize de bu yazdığı mektublardan birer tane vererek okutturuyordu.
Ben o zaman mektebe gitmiyordum.İlk okulu okumamıştım.Ancak daha sonraları dışarıdan dersleri vererek bitirdim.
Kur’an kursuna devam ettim.Hocamızın bize verdiği mektublardaki hadisleri ezberlemiştim.Mesela;
“Yûzenu midadul ulemâ-i bi dimâiş şüheda-‘Kıyamette alimlerin mürekkebi,şehidlerin kanlarıyla ölçülür.’
“Men temesseke bi sünneti inde fesadi ümmeti felehu ecru mieti şehid.”
‘Ümmetimin fesada gittiği bir zamanda kim benim sünnetime sarılırsa,yüz şehidin ecir ve sevabını kazanır.’
İşte Nurları o hocamız vasıtasıyla tanımışdım ancak Üstad kimdir,bu konuda hiçbir şey bilmiyorduk.
Hocamız 2,5 sene köyümüzde kalmış ve kendisinden çok istifade etmiştik.

-Daha sonraları Bozovalı Hacı Ahmet bizim köyümüze gelirdi.Sırf Risale-i Nurları tanıtmak için keçe satmak bahanesiyle tüm köyleri dolaşırdı.Ve bunu gizlice yapardı.Çünkü yakalansaydı hapis cezasına çarptırılacağını bilirdi.Hatta bir defasında yakalanıp sorgulanmış.
Babam bana verdiği o Hastalar Risalesini ondan satın almıştı.
Ben yeni yazı bilmiyordum.Haşir risalesi,Uhuvvet risalesi,Hastalar risalesi Osmanlıca olup,babam bana hastalar risalesini vererek;
-Al bunları okursun,zaten Kur’an kursuna da gidiyorsun.-demişdi.
İşte o zamandan beri tanımaktayım.
-Hanifi abi,Bedir abi,Kâtib abi ve babam Adıyaman-a geldiklerinde aile dostumuz olan Mehmet Polat abiye ve Hacı Mahmut Allahverdi abiye uğrarlar ve onlar da bizlerle çok ilgilenirlerdi.
Böylece medresede dersleri dinlerdik.
1969-da ben okula başladım.Ali Topaç abi kanalıyla da dershaneye devam ettim.
O zamanki siyasetin yoğunluğu bizde tevakkufa sebeb olmuştu.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Abdulhamid Doğan’ın derslerde okuduğu müdafaaları hiç unutamıyorum.Çok etkilenmiştim.
Mücahid hocanın ihlaslı okuyuşları da beni çok etkilemişti.
Bir de H.Mahmut abinin çıkarmış olduğu gazetedeki bir şiirden dolayı sorumlu müdür olarak Samsat İlçesine gittiğinde savcı tarafından mahkemeye verilmiş ve bu vesile ile Avukat Bekir Berk abi geldiğinde,ben de mahkemeye gitmiştim.
Onun o mahkemedeki müdafaalarından hakimlerin ağzı açık kalmış,bizleri çok hayran bırakmış ve mahkeme de beraatla sonuçlanmıştı.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Hizmetleri fevkalade görüyorum.30 yıl önce en fazla 20-30 kişiyle,H.Mahmut abinin küçük dershanesine hepimiz sığıyorduk.
Şimdi ise bütün cemaatleri de göz önünde bulundurursak,yüzdelik itibarıyla çok artış olmuştur.
Böylece bütün cemaatler birbirlerinin eksiğini tamamlamaktadırlar.Ben bunlarla övünüyorum.Bunlar beni sevindiriyor.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risalelerin hiç birini birbirinden ayıramıyorum.Ancak mektub ve müdafaaları çok okuyorum.
Çünkü üstadın hayatı beni çok etkiliyor.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstadı tanımamıza vesile oldu.
Üstadı biz eğer tanımamış olsaydık,belkide şimdi ne haldeydik.
Hadisde vardır:”Asrının imamını tanımayan,cahiliyet üzerine ölmüştür.”
Ben bu hadisin sahih olduğunu da kaynaklardan tesbit etmişimdir.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstad bu uğurda hayatını feda etmiştir.
Bizlerin birlik ve beraberliğimizi sağlamamız,İslâma hizmet etmemiz,birbirimizi sevme ve saymamış için çaba göstermiş,bu uğurda hayatını feda etmiştir.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlere okumalarını..Risale-i Nurları okusunlar..okusunlar..okusunlar..bunu tavsiye ediyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

MEHMET ÖZÇELİK

-Risale-i Nur Batının kavgalı olan madde-fizik-akıl ve felsefesiyle,Doğunun mana, metafizik-kalb ve hikmetini yine hikmet potasında yoğurarak mezcedip barıştırmıştır.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1960 yılında Adıyaman’da doğdum.Bir yaşlarında iken babamın işinden dolayı İstanbul’a gittik.İlk okulu orada bitirip,10 yıllık bir süreden sonra memleketimiz Adıyaman-a döndük.
Ortaokul ve İmam-Hatip lisesini bitirip,iki yıllık İmam’lıktan sonra Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine kaydoldum.
24-Ocak-1986’da Din Kültür ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olarak göreve başladım,halen devam etmekteyim.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
1970 yılında İstanbul-dan memlekete gelince,bir yaz günü Musalla camiinde verilen yaz Kur’an kursuna katıldım.Hocamız Ali Güven’in bizi dershaneye yönlendirmesiyle ilk olarak Risale-i Nurlarla tanıştım.
“Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.
İşte, hakaik-i imaniye o saraydır. Her bir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. “İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur” der, kandırır. “
Risale-i Nur her kapıyı açan bir anahtara sahib olduğu gibi,benim dünyamı da açıp,kendisine bağladı.
-Risale-i Nur talebelerinin her zaman olduğu gibi 1970-lerde de kavgadan uzak bir hayat yaşamaları ve müsbet bir hareket tavsiye edilmesi,fikri mücadeleyle kendilerini savunmaları benim için seviyeli bir tavır olduğundan beni kendisine celb etti.
“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. menfi hareket değildir. rıza-yı ilahiye göre … vazife-i ilahiyeye karışmamaktır. bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle … tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor.”

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur bana evvela kendimi tanımayı,hayatın ve yaratılışın mana ve ehemmiyetini, insanın nereden gelip nereye gideceğini ve bu dünyadaki vazifesinin ne olduğunu öğretmiş oldu.
-En önemlisi hayatıma istikamet verdi.
-İmanımın inkişafına vesile olup,ibadete devamı sağladı.
-Risale-i Nurla tanıştıktan sonra yaptığım en önemli hareket,dershane ile olan irtibatımı asla kesmeyişim,sürekli gece gündüz meşguliyetimi devam ettirmemdir.
O imkânsızlıklar döneminde gece geç saatlere kadar dershanede kalır,karanlık ve anarşik bir ortamda çekinmeden evlerimize giderdik.Bu durumlar da hiçbir zaman için bizlerin dershaneye gitmemize bir engel ve korku teşkil etmedi.
-Risale-i Nur bana sebatı öğretti.
Onun sayesinde sele kapılan bir yaprak gibi hayata kendimi bırakmadım,hayatı elime aldım.
-Bediüzzaman cennetin en büyük zevklerini sıralarken,bunlar içinde ilmi de sayar.
Risale-i Nur bana ilme olan hayranlığımı ve ilgimi arttırdı.O zamandan beri her konuda notlar tutmaya başladım.
Bir hedefim oldu..hayatı ve çalışmayı kendime ideal edindim.Kazandığım hakikatları her vesile ile başkalarına da aktarmayı kendime bir görev addettim.
-Risale-i Nur maddi ve manevi hastalıklarıma bir deva oldu.O dönemde kominizm tehlikesine karşı en mukni esasları bu eserlerde buldum.
-Namaza olan devam ve hassasiyetim arttı.Sabah namazlarına kalkmada herkes gibi bende zorlanırdım..uyanamazdım.Bundan dolayı zaten namaza kalkan anneme hatırlatır,beni de kaldırmasını söylerdim.Ancak yine de çoğu zaman kaldırmak istemezdi.Sebebini sorduğumda da,geç yattığımı,uykumu almam gerektiğini, kalktığımda kazasını kılmamı söylerdi.Bu tavrı tamamen şefkatinden kaynaklanır ancak o bilmeyerek şefkati su-i istimal ederdi.
Bu sefer babama dönerek beni sabah namazına kaldırmasını söylerdim.O da olur der ancak ertesi günü o da kaldırmamış olduğundan kılamazdım.
Babama da neden kaldırmadığını sorduğumda,kendisi çok erkenden sabah namazına camiye gittiğinden kaldırmasını annem engeller,daha çok erken ve de ben sonra kaldırırım,diyerek kendisi de kaldırmazdı.
Ve anneme bunu öğrencilerime ibret olsun diye anlatacağımı söyledim ve o da anlat derdi.
“O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder. “

-1970-lerin Türkiye-sinde Risale-i Nurlar benim için bir Nuh’un gemisi mesabesine geçti, kendimi içine attım..Buna inandım..Bu günde bu inancım artarak devam etmektedir.
Çünkü Bediüzzaman M.Akif-in de dediği gibi;
Doğrudan doğruya Kur’an-dan alıp ilhamı
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâmı…
Gerçeğini bizlere ideal haline getirdi.

Her asra hitab eden Kur’an-ı Kerim-in bu asırdaki insanlara bir hitabı olan Risale-i Nurlara kendimi muhatab edinmeye çalıştım.
İstikamet ve sebat çerçevesinde araştırdığım tüm meseleleri Risale-i Nur penceresi ve şablonu içinde ele aldım.
-Risale-i Nur mensublarını İslâm sarayının içerisine alıp,imanın odalarını teker teker gezdiriyor.Kâinattan Halıkını soran bir seyyahın müşahedatı-olan Âyetül Kübra bunun en bariz örneğini oluşturuyordu.
-Bediüzzaman asırları asrımızda özetleyen asırlık bir çınardır.
Risale-i Nur eskiden tarikat yoluyla seyri süluk tarzında 40 yılda kazanılan meseleleri şimdi Risale-i Nur yoluyla 40 günde ve bazılara 40 dakikada kazandırmaktadır.

-Farzı muhal olarak;eğer bana şöyle bir tercihte bulunulsaydı;-Hz.Âdem’den kıyamete, Asrı saadetten zamanımıza kadar hangi asırda gelmek istersin veya isterdin-denilseydi;
-Tereddütsüz sadece ve sadece şu iki tercihte bulunurdum:
Biri,Asrı saadette,Rasulullah Efendimizin yanında bir nefer gibi bulunmayı isterdim.
İki;Böyle bir tercih imkânı olmadığı durumda ise,bulunduğum şu asırda Bediüzzaman Hazretlerinin bir talebesi olarak kalmayı ve devam ettirmeyi temenni ederdim.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
1970-in başından beri hep içinde olmaya çalıştığım bu hizmetin elbette bir çok cihetlerine şahit oldum.
1975 yılında Van mevlidine gittiğimde karşılaştığım durum unutulmaz manzaralardı.
Mevlana’nın;Hamdım-Piştim-Yandım- sözünde anlattığı üzere;eğer tabir caizse Adıyaman-daki durumum hamlık dönemi,1980’de Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsüne gidip oradaki hizmeti görüp ve de hizmetin içinde olma dönemi Pişme dönemi,1986 yılından itibaren Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliğine başlayışımdan bugüne süregelen dönemi ise Yanma içerisine girme dönemi olarak ifade edebilirim.
-Bir hatıra olarak aktarayım;1984 yılında okulu bitirmiş,ilk olarak yaptığımız anlaşma gereği, okulu bitiren herkesin bir yıl dershanede kalması kararını almıştık.

-Öğrencilerin başında olduğum 1985 yılında dört öğrenciyi yanıma alarak Sivas dershanesine gitmek için yola çıktık.Dershanenin adresi ise sadece İmam-Hatibin karşısında radyocu olan Selahattin abi idi..o kadar.
Arabaya ikişer ikişer binilmiş,ben ise tek kalmıştım.Kendi kendime;Ya Rabbi benim suçum nedir ki,ben yalnız olarak kaldım.
Kalkıştan yarım saat sonra otobüs bir yerde durup yolcu aldı,o geldi yanıma oturdu..rahatlamıştım.
O kişiyle sohbete daldık..yalnız biraz yapım gereği sesli konuştuğumdan ön sıralardan birisi sürekli arkaya dönüp bize bakıyordu.Bir saat kadar bu yolculuk böyle geçti.
Mola verdiği yerde yanımdaki inmişti,bindiğimde ön sıradaki yanıma gelmişti.
Bu sefer o kişiyle yaptığımız muhabbette içini dökerek,hayatının en zevkli günlerinin Nur talebeleri içinde geçtiği ve onlarla beraber köylere kadar gittiği günler olarak ifade etmiş ancak şahsi bir meseleden dolayı ara vermişti.Bir kaç sene içinde emekli olup İstanbula yerleşeceğini ve orada hizmetlere devam edeceğini,bir elektrikçi dükkanı açacağını söyleyince ben de;’Bari Nur elektrik olsun’dediğimde,aynen öyle düşündüğünü söyledi.
Sivas’a indiğimizde öğle saati olduğundan zorla bizi bırakmayıp yemek yedirdi ve aradığımız dershaneye kolayca bizi ulaştırdı.Dershanedekiler bu kişiyi gördüklerinde biraz hayret ve sevinçle şaşırmışlar ve içeriye davet etmişlerdi ancak kırgınlık belliki hala devam ediyordu..içeriye girmeyip ayrıldı.

-Kayseri’de Albay Galib Bulut abimizle geceleri varoşlardaki evlere gider,tanımadığımız bu kimselerle saatlerce sohbet ederek,onlara hakikatları anlatmaya çalışırdık.
-Ülkerci Ali abimizle ilçelere beraber gider,o mal dağıtırken bizde âhiret pazarlamasını yapardık.
-Kayseriyi anlatıp da Merhum Ali Mutlu Abimizi anlatmamak vefasızlık olur.Kendisi bizim adeta maddi-manevi babamızdı.Tam bir sahabetlik ederdi.
Bir gün kendisiyle dershanenin üzerindeki bir dairede annesi ölmüş TRT’de çalışan birinin evine taziyeye gitmiştik.Ali Mutlu abi konuşmaya başlayınca ev sahibi kendisine;
-“Acaba hangi üniversitede bulunmaktasınız?”deyince,bizler tebessüm etmeye başladık. Ali abi açıklamasıyla adamın şaşkınlığını giderdi ancak daha büyük bir şaşkınlığa yol açtı.
‘İlk okul mezunuyum,dedi.
-İki kimsenin hatıralarının kayıt altına alınmamasına çok üzülür ve bunu büyük bir eksiklik addederim;
Birisi ve her türlü konuya uygun fıkrayı konduran,şap diye yerli yerine oturtan ehliyetli kişi Kayseri’den Ali Mutlu abi,
Diğeri ise,Kırşehir’den Emekli İmam İhsan Barutçu hocamız.
Asrımızın iki Nasreddin hocası..fazlalıkları var eksiklikleri yok.Bu şahıslar Risale-i Nuru tanımış ve hizmet etmiş kimselerdir.
-Beni en sevindiren bir husus 1990’lı yıllarda Malatya’da Moral Fm radyosunun mahalli şubesinde tüm külliyatı okumuş olmamdır.
-Diğer bir husus benden sonrakilere inşallah devamlı dinleyebilecekleri bir şekilde, Risale-i Nurları sesli olarak kaydetmiş olmamdır.
-Ayrıca tüm Külliyatı adeta eleyerek,’Konularına Göre Veciz Sözler’adlı 424 sayfalık bir eseri 1997 yılında Malatya’da bastırmış olmamdır.Ki daha sonra bunu daha da genişletmiş olarak hem Arapça,osmanlıcalarından da yararlanarak muhtevasını genişletmiş olmamdır.
-Risale-i Nurda ve üstadımızda keramet ön plana çıkmaz ancak gerek üstadın gerekse de talebelerin ve de hizmetin içerisinde keramet ve ikrama çokça rastlanır.Bir tahdis-i nimet olarak söyleyebilirim ki;
1993 yılında 33 yaşıma kadar askerliğe gitmemiş,tecil etmiştim.Öğretmenlik mesleğini yürütürken birden bana askerlik şubesinden bir celb geldi. Yazıda bekaya kaldığım yazıyordu.
Resmi prosedürü bilmediğimden,apar topar alınıp götürüleceğimi ve çocukları nereye bırakacağımı düşünmeye başladım.
Ne yapabileceğimi şubeme sorduğumda bir ay öncesine aid bir rapor almam gerektiğini, bunu da özele giderek yapabileceğim söylendi.
Öğlen vakti doktorun muayenehanesine gittim,öğleden sonra geleceği söylendi.Bende telaş had safhada idi.
O boşluktan istifade ile dershaneye gidip namazımı kılarak vaktin geçmesini bekledim.Dershaneye vardığımda sehpanın üzerinde Tarihçe-i Hayat kitabı duruyordu.
Acaba dedim Üstad bu konuda ne diyecek,mülahazasıyla kitabı alıp tefe’ül ettim.Aşağıdaki yer çıktı.
“Bırak bîçare feryadı, beladan kıl tevekkül. Zîra feryad, bela ender, hata ender beladır bil!
Bela vereni buldunsa eğer, safa ender, vefa ender, ata ender beladır bil!
Madem öyle, bırak şekvayı, şükret; çün belabîl, dema keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefa ender, fena ender, heba ender beladır bil.
Cihan dolu bela başında varken, ne bağırırsın küçücük bir beladan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile bela yüzünde gül; ta o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.”
Birden gayet rahatlamış,gereksiz yere telaşa kapıldığımı anlayarak tevekkül etmeye başladım.Acele etmeden rahatça namazımı kılıp,doktorun muayenehanesine vardım.
Durumumu doktora anlattıktan sonra doktor ne kadar istediğimi sorduğunda bir ay öncesi için dediğimde doktor,ne kadar istersen vereyim,dedi.
Şaşırmıştım.Raporu aldım,parasının ne kadar olduğunu sorduğumda doktor;
-İstemez,dedi.
Ne kadar ısrar ettimse para almadı.
İş bununla da kalmadı,paralı askerlik çıktı iki ay olarak yaptım ve de askerlik tarihinde görülmemiş bir olay olarak bayrama denk geldiği için on beş gün öncesinde de terhis olduk adeta bir tatile gitmiş gibi rahatlığını yaşadık.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Üstad talebelerine sürekli olarak;-“ ‘Kardeşim,siz hizmeti düşünmeyin;Cenab-ı Hak en muhalife dahi hizmeti yaptırır.Sizin düşüneceğiniz, uhuvvet, muhabbet, ittihat ve tesanüttür.” buyurur.
Hizmet kendi kendine genişlemektedir.
Gerçekten Risale-i Nur hizmetleri tüm dünyada,bir çok dillere çevrilerek hızla genişlemektedir.
-İstanbulda Risale-i Nur sempozyumuna giden dinleyicilerden birisinden,Hindistanlı bir hadis aliminin naklettiği şu hadisi dinlemiştim:
-Her yüz senede bir müceddid gelecektir.Âhirzamanda gelecek olan hem kendi asrına hem de kendisinden sonraki asra hitab edecektir.”
Bu da göstermektedir ki,Üstadın da söylediği gibi:” Bu zamanda öyle fevkalade hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakikî beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.
Hem üç mesele var: biri hayat, biri şeriat, biri imandır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en âzamı, İmân meselesidir.
Fakat, şimdiki umumun nazarında ve hal-i âlem ilcaatında en mühim mesele hayat ve şeriat göründüğünden, o zat şimdi olsa da, üç meseleyi birden umum rû-yi zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev-i beşerdeki câri olan âdetullaha muvafık gelmediğinden, herhalde en âzam meseleyi esas yapıp, öteki meseleleri esas yapmayacak; ta ki İmân hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın ve avamın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksatlara âlet olmadığı tahakkuk etsin. “

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Geçmiş asırlarda bir çok İslâm üleması İslâmiyeti anlatmak ve Kur’an-ı Kerim-i tefsir etmek için otuz cilt ve onlarca cilt eserler yazmışlardır.
Bediüzzaman ise,asrın sürat asrı olmasından,maddi ilerleme gibi manevi ilerlemeyi de hızlandırmış,ciltleri cümlelere hatta ve hatta kelimelere indirmiştir.Şöyle ki:
“Birinci Sualiniz: Hazret-i Âdem’in (a.s.) Cennetten ihracı ve bir kısım benîâdem’in Cehenneme ithali ne hikmete mebnidir?
Elcevap: Hikmeti, tavziftir. Öyle bir vazife ile memur edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkiyât-ı mâneviye-i beşeriyenin ve bütün istidâdât-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mahiyet-i insaniyenin bütün esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netâicindendir. Eğer Hazret-i Âdem Cennette kalsaydı, melek gibi makamı sabit kalırdı; istidâdât-ı beşeriye inkişaf etmezdi. “
Buradaki Tavzif kelimesi üzerince istenildiği kadar konuşulabilir.
Veya:” İKİNCİ SUÂLE CEVAP: Eğer desen: “Şimdi şu tahkikattan sonra şüphem kalmadı ve tasdik ettim ki, Kur’ân’da sâir hakâikle beraber, medeniyet-i hâzıranın hârikalarına ve belki daha ilerisine işaret ve remz vardır; dünyevî ve uhrevî saadet-i beşere lâzım olan herşey, değeri nisbetinde içinde bulunur. Fakat niçin, Kur’ân, onları sarâhatle zikretmiyor? Tâ muannid kâfirler dahi tasdike mecbur olsunlar; kalbimiz de rahat olsun?”
Elcevap: Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhî bir tecrübedir. Tâ ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile müsâbaka meydanında birbirinden ayrılsın. “
Buradaki İmtihan üzerinde de istenildiği kadar konuşulabilir.
Beni Risale-i Nurda bu manada en meftun eden cümle şudur:
“Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.”
Risale-i Nurun Türkçesi-Arapçası-ve Osmanlıcasından hepsinden de istifade edip okudum.
Ancak Mesnevi-i Nuriye Arapçası ve Türkçesiyle gerçekten Üstadın dediği gibi,Risale-i Nurun bir fidanlığıdır.Beş yüz kerede okunsa bir usanç vermez,bir zevk verir,her okumada ayrı manalara pencereler açar.
-Risale-i Nur Batının kavgalı olan madde-fizik-akıl ve felsefesiyle,Doğunun mana, metafizik-kalb ve hikmetini yine hikmet potasında yoğurarak mezcedip barıştırmıştır.
-Risale-i Nur medresenin ilmiyle,tekke ve zaviyelerin tasavvufunu telfik edip bir araya getirerek ikmal etmiştir.
Ayrı ayrı götürülen akılla kalbi barıştırmış,aynı kulvarda koşturarak yarıştırmıştır.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Gayesi olan insanların karşısında gayesiz olanlar duramazlar.Gayesi uğruna,değil dünyasını âhiretini dahi fedaya hazır olan bir insanın karşısına elinde sadece dünya ve dünyalığı olan bir insan ne kadar durabilir ve dayanabilir?
“Birtek gayem vardır:
O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın İmân esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve Müslümanları imana dâvet ediyorum. Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedemle inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun. Bu İmân düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız, el birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah’ın birliğine hizmet edeyim.”
-Üstad vazifeli bir kişi olduğunun şuurundadır.Tam bir inayet altındadır.Bir nebzesi dahi insanı öldürecek güçte olan zehirlerin hiç biri ona hizmetinde engel olamamıştır.
-Başkaları için hapishane olan yeri Üstad Yusuf peygamberin bir medresesi haline getirmiş,hizmetini oradan yürütmüştür..Hikmeti ilâhiye işte dışarıdan daha güvenli bir ortam.

-Bediüzzaman bu asrın adamıdır..asrın Vekili..asrın hem müceddidi..hem müçtehidi..asırları özetleyen velayet zincirinin son halkası.
-Belaların en şiddetlisi başta enbiyalara,sonra evliyalara,sonra durumuna göre diğer insanların üzerine gelir.
Onların imtihanı şiddetlidir.Yüksek dağların başlarında kar,fırtına,duman hiçbir zaman eksik olmaz.
Bu zamanın dehşeti Bediüzzaman gibi dehşetli şahsı ortaya çıkartmıştır.

-Üstad Hazretleri bunu geniş perspektiften bakarak,beşer zulmetse de kaderin adil nazarıyla şöyle değerlendirmektedir:
“Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
Âdil kadere de derim ki:
Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşru ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî-mânevî füyûzât hislerimi feda etmeseydim, İmân hizmetinde bu büyük mânevî kuvveti kaybedecektim. Ben maddî ve mânevî herşeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-i imaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve mânevî herşeyden ferağat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır. ”

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
1978 yıllarında İmam-Hatiblik görevine başlamış,1980 Ekimine kadar devam etmiştim.
İhtilal olduğunda Cuma namazını kıldırmış beş kilometrelik merkeze bağlı Pirin köyünden eve yayan geldiğimde şehirde ihtilalin olduğunu duymuştum.
-Eve geldiğimde bir olay yaşandığını öğrendim.Meğer evimizi basan jandarmalar sandığın üzerindeki bavulda bulunan Risale-i Nur eserlerini babama sorarak;Bunlar kimin,diye sormuşlar.
Babam da,’Benim,ben okuyorum’demiş.
Onlarda bir babama bir o kitaba bakıp ve kafalarını sallayarak çekip gitmişler.
Babam o dönemler okumazdı fakat böyle bir fedakârlık yaparak sahip çıkmıştı.
-İhtilalden önce 163.madde yüzünden,ihtilalden sonra askeri baskıdan dolayı hizmette bir aksama olmadan,dersler ihtiyat içerisinde hep devam etti.
Bir azim,gayret ve keyfiyet vardı.
-Darbeler asla tasvib edilemez..Darbeler ehli imanın ve hizmetin önünde bahçeye dökülen gübre olmuştur.Bu gübrelerin fazla olduğu yerlerde bazıları yanmış ancak hizmetin gürleşmesini durduramamıştır.
-Darbeler İttihat ve Terakkiden beri devam eden gizli dinsiz bir komitelerin ürünüdür…Zaten üstadın mücadelesi de hep bunlarla olmuştur.
Ölsün diye sürgüne gönderdikleri Barla ehli imanın bir mektebi haline gelmedi mi?

-‘Beşer zulmeder,kader adalet eder’-sırrınca,darbelerin zulmü arkasında kaderin bazı adaletli uygulamaları olmuştur.
1970 lerin kominizm tehdidi gitmiş,yerini sefahet tehdidi almıştır.

-Darbelerin topluma bir darbe ve her kesimi az da olsa etkilendi ve toplumun geleceğine ipotek koymakla beraber,Nur talebelerinin hizmetlerine bir tevakkuf ve durgunluk oluşturamamış,hızla ve artarak hizmet devam etmiş,engel olamamıştır.Adeta bir budama etkisi yapmıştır..Daha gür çıkmasını sağlamıştır.
Bunun bir sebebi ise; Bağdat’ta çıkan ed-Difa gazetesinin muharriri İsa Abdülkadir’in-in yazmış olduğu makalesinde Mısırdaki İhvan-ı Müslimin ile Türkiye-deki Nur talebelerinin mukayesesini ve farkını geniş ve isabetli tesbitleriyle beraber,en önemlisi ve de darbelerin şiddetli etki etmemesinin sebebi de şudur ki;
Merhum Seyyid Kutup Mısırda İslâmı yerleştirmek amacıyla Kral Faruk-a karşı Abdunnasır-la ittifak edip,onu yıkmayı ve devleti yukarıdan ele geçirdikten sonra İslâmı orada yaşayıp yaşatmayı hedeflemişti.
Kral Faruk devrildi ancak başa geçen yürütmüş olduğu nifak hareketleri ile o da kendi hesabını yapmış ve başa geldiğinde kırk bin ihvanı müslimine kıymıştır.
Bütün İslâm ülkelerinde Avrupalıların desteğiyle uygulanan sistem,Tepeden inmeci ve darbeyle devleti ele geçirme formülüdür.
Menfi olanlar köksüz de olsa bunu başarmış,topluma kaos ve her türlü maddi-manevi sıkıntılar getirmiştir.
Müsbet olan Seyyid Kutub’un çıkışı ise başarısızlıkla sonuçlandığı gibi,kırk bin yetişmiş ve değerli insanın idam edilmesine sebeb olmuştur.
Bediüzzaman ve hizmeti ise aşağıdan yukarıya yani toplumdan devlete doğru bir çıkış hizmeti benimsemiş,evvela insanların iman yönünde mükemmelleşmesini sağlayıp, toplumu manevi seviyeye çıkararak köklü bir hizmet yolu takip etmiştir.
Tıpkı âyette belirtildiği gibi:” Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir.”
Bundandır ki halkı arkasına alan ve halka yönelik hizmetler köklü hizmetler olup, şiddetli fırtınalar yapraklarını dökse dahi kökünün toprağa sarılarak yayılmasına neden olur.
Aynen öyle de olmuştur.Bu gün tüm dünya dillerine çevrilmiş,bazı üniversitelerde eserler ders kitabı olarak okunmakta,hızla kökden dallara doğru yayılmaktadır.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
“Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur.”
Hakikatı gereği,herkesin kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmiş,başkasının mesleğine ilişmemeyi meslek edinmiştir.
Zira aksinin açtığı yara hiçbir zaman unutulmuyor.Şöyle ki:
-Benim kendisini sevdiğim,kendisinin de beni sevdiği ehli tarik bir büyüğüm;bir gün ben gece on ikiden sonra karanlıkta eve gelirken bir çukura düşmüş,dizim taşa değerek birkaç gün evde yatmak mecburiyetinde kalmıştım.
Beni görmeyen o büyüğümüz,beni babamdan sorup durumu öğrenince şöyle tepki göstermiş;
-Oh iyi olmuş,oraya neden gidiyor-diye meslek taassubuyla hareket etmişti.Düşman olmadım ama ona olan sevgim eskisi gibi olmamıştı.
-Üstad bu asrın en büyük hastalığı olup,İslâm dünyasını parçalayan ve Avrupadan içimize giren,seretan,kanser etkisi yapan ırkçılığı yazdığı uhuvvet risalesi,muhabbet ve tesanüd düsturlarıyla,ehli imanı birbirine bağlayan esas ve ortak bağlarını öne çıkararak;’Bizler muhabbet fedaileriyiz,husumete vaktimiz yok’diyerek,ırkçılık birliği yerine iman birliğini öne çıkarmıştır.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençler hizmetin bel kemiğini oluşturmaktadırlar.
Gençler fâni gençliklerini bâkiye,en verimli dönemlerini verimli hale,hislerini akıl ve mantığa çevirmek istiyorlarsa ki,her akıl sahibinin birinci isteği şudur-Risale-i Nuru okusunlar.Bu onların akıllarına istikamet,kalblerine nur olur.
“Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”

*Hiç rüyanızda Rasulullah ve Üstadı gördünüz mü?Nasıl?
Yıl 1985.İlâhiyattan yeni mezun olmuş,bir yandan talebelerin başında kalırken diğer yandan da öğretmen olmayı düşünüp tayinlerin açılma anını beklemekteyim.
Bu arada mesleğim gereği Arapça El-Lü’lü-ü vel Mercan adlı hadis kitabını kendi kendime okuyup takib etmekteydim.
Şefaat bahsine gelmiş ve de çok etkilenmiştim.Her mü’min için arzu edilecek ve istenilecek bir şeydi şefaat.
O gece rüyamda bir kamyonetin arka sağ tekerinin çamura batmış olduğunu gördüm.
Kamyonetin arkasına geçerek onu o çamurdan kurtarmak üzere büyük bir gayretle omuz verip çıkarmaya çalışıyordum.Bu arada sanki bir şeyler bekler gibi şöför mahallinin yan tarafına doğru bakıyordum.
Birden sağ taraf pencereden bir baş bana doğru çevrildi ve mütebessim bir eda ile gülümsemeye başladı.
Bu Rasulullah efendimizdi.
Sanki manevi bir bağlantı ve hat kurulmuş,gündüzdeki şefaat isteğimi tatmin etmek için;
-Ne istersin evladım,dedi.
Ben de hazırmışım ve bekliyormuşum gibi gayrı ihtiyari;
-Şefaat,dedim.
-Evet-manasında başını sallayıp,tebessümüne devam etti.
Ben de uyanmıştım.
O söz ve o göz hala canlılığını,tazeliğini,bal gibi akıcılığını her hatırlayışımda devam ettiriyor.
Her şeyi silip eskiten zaman,O’nu silemedii ve de eskitemedi.

*******************

Üstadla ilgili rüyaya gelince;
Rüyamda bir binanın en üst teras katında oturuyordum.Tek başıma idim.Düşünceler içindeydim.
Birden odada tek başıma iken Üstad hazretleri hızla nereden geldiğini bilmeden birden içeriye girdi.Ben de benimle müsafaha eder düşüncesiyle ayağa kalktım.Odada tek başıma idim.
Böyle iken Abdurrahman Aras hocam birden baktım ki yanımda hazır.Üstad onunla müsafaha etti.Ancak belliydi ki çok acele bir işi vardı.
Bana dönerek;-seninle görüşeceğim-diyerek müsafaha etmeden oradan birden ayrıldı, daha doğrusu kayboldu.
Ben bir yandan şaşkınlık bir yandan da bekleyiş içerisinde bu olaya bir mana vermeye çalıştım.
Hala da gelmesini bekliyorum.Çünkü o geleceğim dediyse,her ne pahasına olursa olsun mutlaka gelecektir.
Ancak nasıl gelecektir ve ne için gelecektir,onları gelince veya işaret olunca öğreneceğim…İnşaallah…
MEHMET ÖZÇELİK

MEHMET TEPE

Risale-i Nur, Severek ibadet yapma şevki verdi.Sünnet- i Seniyye’nin önemini anladım

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1944 doğumlu Adıyaman Samsat ilçesi Yarımbağ Köyünde Doğdum.Emekli İmamım.Risale’i Nur’ u severim.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale’i Nur’ u 1960 yılında bir hoca arkadaş vasıtasıyla tanıdım.Bana -Küçük Sözler’ i verdi.Sonra Adıyamanla irtibat kurdum.Allaha Şükür, ta o zamanlarda dershane açtık.Hizmetler hala da devam ediyor.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Hayatımı çok etkiledi.Severek ibadet yapma şevki verdi.Sünnet- i Seniyye’nin önemini anladım.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Bekir Berk Abi Bir gün Urfa’ dan Adıyaman’ a gelirken Samsat’ tan geçti.Biz çok mutlu ve mesrur olduk.O zaman rahmetli Hacı Mahmut Allahverdi ve Nazım Ağabeyler de vardı.Nazif Ağa yol paralarını verdi.
Çelikhan’ da bir öğretmen kardeşi ihbar etmişler.Onun Mahkemesine gelmişti.O zaman imkanlar çok azdı.Kamyonla gittik.Onlar şöför mahallinde otururken biz de üstü açık kamyonun arkasında Adıyaman’ a geldik.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Tabi çok gelişmeler var.O zaman bir oda vardı.Şimdi Maşallah saray gibi ders yapılan binalarımız var.Hatta iki katlı bir dershaneyi yıkıp yenisini yapmaya çalıştıklarında çok üzülmüş,hatta ağlamıştım.Nasıl böyle bir dershane yıkılır, diye düşünmüştüm.Sonra büyük ve mükemmel binayı ve hizmetleri görünce sevinmeye başladım.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risalelerin hepsini okurum ve çok istifade ederim.
Allaha çok şükür Risale’ i Nur’ u 15-20 defa okuyan birisiyim.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstad’a yapılan zulümlerden dolayı çok üzülüyorum.Bir adam düşünün ki, hayatını bu milletin âhiretine feda ediyor.Siz ise buna kalkın da zulüm yapın.Bu kabul edilir cinsten olmasa gerek.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Darbelerde Nur talebelerine pek dokunulmadı.Ama Darbe her yönüyle yanlıştır. Zulümleri de az değil.Mesela Başörtü zulmü gibi.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstad yazdığı Uhuvvet Risalesi ile toplumda çok büyük bir birliktelik ve sosyal barışı sağlamıştır.Ona ne kadar teşekkür etsek kanaatımca azdır.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

MUSTAFA ASLAN

Gençler Risale-i nur’u çok çok okumalı ki;hayatlarının mana ve ehemmiyetini anlasınlar.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
-1961 doğumlu,Adıyaman Tut ilçesinde dünyaya gelmişim.

* Risale-i Nuru nasıl ve nerede tanıdınız?
-1973 tarihinde Adıyamanda Musalla mahallesinde tevafuken bir cemaate gittiğimde,orada tanıdım.Risale-i Nur okunuyordu.Risale-i Nurdaki ihlas ve samimiyet beni çok etkilemişti.

*Risale-i Nuru okuyunca hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu?
-Risale-i Nur insanlar arası diyaloğu kazandıran ve insanları olgunlaştırdığına inanıyorum.

*Unutamadığınız bir hatıranızı bizimle paylaşır mısınız?
-Unutamadığım ikinci ve üçüncü sözlerdir.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
-Risale-i Nur hizmet dairesi hayli genişlemiş ve çeşitli gruplar ve cemaatler okuyor.Risale-i Nur benim kanaatimce siyasetler üstü bir harekettir ve bütün Müslümanların ortak malıdır.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
-Uhuvvet ve ihlası ve asrı saadet fedakârlığını bize anlatıyor.Allah razı olsun.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
-Kendi şahsının maddi ve manevi yönlerini feda eden bir şahıs olarak görüyorum.

* Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
-Gençler onu çok çok okumalı ki;hayatlarının mana ve ehemmiyetini anlasınlar.

MEHMET ÖZÇELİK-NUREDDİN GÜRSOY

MUSTAFA BERKCAN

Dünya ve ahrette mutluluk isteyenler Risale-iş Nurları okusunlar..okusunlar.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
-1960 tarihinde Adıyaman merkez köylerinden Kışlada doğdum.İlk okulu köyde,ortaokulu Adıyaman İmam-Hatib de okudum.Liseyi ise Bitliste İmam-Hatib de yatılı olarak okudum.

-Risale-i Nuru nasıl ve nerede tanıdınız?
-1975-6 tarihlerinde Bitlis İmam-Hatib de okurken arkadaşlar bizi dershaneye getirdiler. Oradaki ağabeylerin çok mütevazi ve fedakârlığı bizi çok etkiledi.O halleri bizlere nurları okumaya vesile oldu.Allah onlardan ebeden razı olsun.

*Risale-i Nuru okuyunca hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu?
-İbadetlerime bağlılık muhkemleşti.İbadeti severek yapmaya başladım.Hatta bu hali başkalarına anlatmak bana zevk verdi.

*Unutamadığınız bir hatıranızı bizimle paylaşır mısınız?
-Abilerin dershanede tevazu hallerini hiç unutamıyorum.Hele o Cezmi Huyut abinin derslerini unutamıyorum.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
-Eskiye göre dersler hem daha çok ve hem de daha sık sık oluyor.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
-Tarihçe-i hayat,Konferans beni çok heyecanlandırıp,şevklendiriyordu.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
-Enbiya ve evliyalar hep işkence,zorluk ve sıkıntılar çekmiş,Onu takib eden zatlarda sırasına göre sıkıntı çekmişlerdir.

* Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
-Günümüzdeki ırkçılığı Üstad getirdiği Kur’ani ölçülerle meseleyi halletmiş ve sosyal barışı sağlamıştır.

* Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
-Dünya ve ahrette mutluluk isteyenler Risale-iş Nurları okusunlar..okusunlar..

MEHMET ÖZÇELİK-NUREDDİN GÜRSOY

MUSTAFA DEMİR

Her şeyimizi o muazzam Kur’an hakikatlarına borçluyuz.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Adıyaman-ın Hasankendi köyüne bağlı Yazhöyük köyünde doğdum.Adıyaman-ın İlk İmam-Hatib mezunlarıyız.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nurları okulumuzda öğretmenlik yapan değerli Vehbi Vakkasoğlu vesilesi ile öğrendim.
O tarihte çok şevkli ve gayretli bir ekibimiz vardı.

Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Her şeyimizi o muazzam Kur’an hakikatlarına borçluyuz.Çünkü onda insan olma,ibadet etme,Sünnet-i Seniyyeyi sevme sırları saklı.Dolayısıyla bunları okuyunca hayatın böyle nurlu ve sürurlu oluyor.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
İlk tayinim Samsat ilçesine olunca,oradaki gençlerle haşir-neşir olmam,onlara Risale-i Nuru anlatmaya çalışmış olmam,dünyada bence en güzel ve unutamadığım hatıradır.
Hatta saf bir kardeşimiz yeni ilçeye gelen savcıya safiyane bizim hareketleri anlatınca,mahkemelik olduk.Ancak ilçe bizlere sahiblik etti.O problemi çözdük.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Şüphesiz eskiye göre hayli inkişaf var..Olmalı da.Çünkü dünya bu kadar gelişirken hizmetlerde zavallıca durmak Risale-i Nurun o muhteşem büyüklüğüne yakışmaz.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risale-i Nurun hepsini okumayı sever,kitap seçimi yapmam.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstad büyük bir zattır,bunlar onun büyüklüğündendir.
Maalesef o menhus ruhun,’her şey bana sorulmalı’ havası,bu zulüm ve işkenceleri yaptırıyor.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Darbeler bilhassa 80 ihtilalinde –Allah af etsin-bazı yanlışlıklar yapıldı.Sonunu hayır etsin diye dua ediyorum.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstadın esas müsbet metodu toplumda birlik,beraberlik,kardeşliği tesis etmiş,nice olmazları,getirdiği islâmi düsturlarla hal etmiştir.Çok şükür.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerinde Risale-i Nuru didik didik okumalarını ve anlamadıkları yerleri sormalarını ve mutlaka okumalarını,hele bir yerine beş-on belki yüz elli defa okumalarını tavsiye ediyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

MUSTAFA ERCAN

Risale-i Nurları okudukça İslâmiyeti daha şuurlu yaşamaya gayret ettim.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Mustafa Ercan.Adıyamanlıyım.İmam-Hatip-lik yapmaktayım.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nurları 1971-72 yıllarında kıymetli bir arkadaşım Kenan Akın vasıtasıyla okumaya başladım.
Ayrıca ailemde de Risale-i Nurları okuyanların bulunduğunu öğrenmem de nurları tanımamı daha da kolaylaştırdı.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Hayatımda çok ayrı bir yeri vardır.Risale-i Nurları okudukça İslâmiyeti daha şuurlu yaşamaya gayret ettim.Hadiselere bakışım çok değişti.Çünkü Risale-i Nur insana Kur’anî ve Nebevî bir gözlük veriyor.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Hizmetle alakalı iki önemli hatırayı hiç unutamıyorum.
Birincisi;Teyzem oğlu Mehmet Polat abi Mersin-e hizmet için gittiğinde,bir gün Mersin-e yakın bir köye giderler.Risale-i Nurları anlatmak için bir çay ocağına varırlar.
Çay ocağı aynı zamanda iskambil kağıtlarının da oynandığı bir yerdir.Din-İman-Kur’an diyerek hizmetleri anlatmaya başlarken,oyun oynayanlardan birisi;
-Efendim,bak burada bir cami var.Dini konuları anlatıyorsunuz.Camiye gidip de orada vaizlik yapsanız,olmaz mı?
Bizim Polat abi de;-Efendim,biz din anlatılmayan yerlere gideriz.Çünkü camilerde problem yok,buranın ise ihtiyacı var,deyince münakaşalar olmaya başlıyor.Köylü birbirine giriyor,kavga oluyor.
O Olaydan dolayı Polat abimiz bir buçuk yıl hapis yattı.

İkincisi de;Ben İmam-Hatibi bitirdiğimde,Irakta Üniversiteyi okumak için bazı değerli ağabeyler vesilesiyle gittim.
Irak Üniversitesi Dekanının yanında Risale-i Nurlardan bahsolunca Dekan,Üstad hazretlerini çok sevdiğini ve ‘O İslâm alemi için olmazsa olmazlardandır.’diyerek sitayiş-kârane bahsetmişti.

Bir hatıram da,hacca gitmiştim.Üstadın talebesi olan Salih Özcan abinin Üstadla olan hatıralarını anlatması beni hayli sevindirmiş ve etkilemişti.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Elhamdulillah.Şimdi eskiye göre çok çok iyi.Maşaallah çoğu elini taşın altına koyuyor.Hizmetler tam değilse de,hayli mesafe alındığına kanaatım tamdır.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstadın büyüklüğünü ben Kırıkhan da İmam-Hatib-de iken de müşahade ettim.
Bazen Diyanet İşleri Başkanlığında bazı yetkililer Kırıkhan-daki nur talebesi ve aynı zamanda büyük bir alim olan Sadreddin Hocadan fetva sorarlardı.
Şüphesiz böyle büyük insanları,hele Said Nursi gibi değerli insanı hazmetmeleri işlerine gelmediğinden bu haksızlıkları yaptıklarını anlıyorum.Ama onun üzerine gidildikçe de bu davanın bir nevi reklamı oluyor,diye düşünmüştüm.
*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Bütün risaleleri okurum.O risaleler üzerine kendinizi verdiğiniz nisbette o nurlar size açılır,onunla bir nevi cennet hayatı gibi mutlu,sevinçli,huzurlu bir hayat geçirirsiniz.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Müsbet hareket..kardeşlik ve tesanüd duygularını hareketlendirerek,menfi hareketlere büyük bir sed olmuş ve daima toplumu gerilimlerden kurtararak huzurlu yaşamaya vesile olmuş ve büyük bir hizmet ettiğine kanaat getiriyorum.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Evvela gençlerin Risale-i Nurları araştırarak ve severek okumalarını,not tutmalarını ve üzerinde titizlikle durmalarını tavsiye ediyorum.
O zaman siz gelin bunun neticesini seyredin.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

MUSTAFA İNAN

Bir genç ne kadar Risale-i Nuru çok okur ve devam ederse hem maddi hem manevi çok musibetleri evvel Allah’ın izniyle hal eder.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Adıyaman-ın Kâhta ilçesinden gelip Adyamana yerleştik.İmam-Hatib Lisesini bitirdikten sonra,Gölbaşı ilçesinde İmam-Hatiblik yaptım.Daha sonra merkezde devam edip,emekli oldum.Allah-a şükür sohbetlerimizi devam ettirmekteyiz.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Mazbut ve dindar bir aileden olduğumuz için,Risale-i Nurları görmek ve tanımak bize zor gelmedi.Abim Abdulkadir Hoca hem imam ve hem de yanında Risale-i Nur Külliyatı bulundurmaktaydı.
Bilhassa benim Risale-i Nura merakım bir kardeşimizle beraber bir yaz ayı içerisinde Şanlıurfa-da okuma proğramına katılmakla oldu.Orada Üstad hazretlerinin –Sözler- kitabını bitirdim.Çok istifade ettim.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Risale-i Nur bize çok şeyler kazandırdı.Ben bir hoca oğlu olduğum halde,şuurlu bir ibadet yapamadığım için lezzet alamıyor,manevi zevkini his edemiyordum.Ne zaman ki onu okudum,aklımı nurlandırdı,kalbime bir ferahlık verdi,aradığımı bulmuş ve manevi duygularım onu okudukça tatmin olmuştu.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Şanlıurfa-ya bir okuma proğramına gittiğimizde ve oradaki arkadaşların fedakârane çalışmalarını hiç unutamıyorum.
Bir hatıram mesela doktor olduğu halde lavaboları temizliyor,bize çay yapıyor,ikram ediyor, mütevazi halleri ve fedakârane bizlere hizmetleri ruhumda büyük bir inkilab yapmış, adeta benim imanımın kurtulmasına vesile olmuşlardı.Allah hepsinden razı olsun.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Kanaatime göre fevkalade bir gelişme var.Çok şükür.Maşaallah gençler, ihtiyarlar, esnaflar,vs. harıl harıl bir çalışma görüyorum.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Mektubat- da ki 2. Mektub beni çok etkilemiştir.Onu imkanlarım dahilinde uygulamaya çalışıyorum.
İnsanlardan istiğna edip hediye almamak düsturunun ben çok faydasını gördüm.Çok şükür kimsenin minnetini çekmedim.
Hayatımızda ölçü islâmi olursa,meselede tamam demektir.
Ben 2. Mektubu okur ve onu yaşamaktan zevk duyarım.
“Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-i cer etmekle itham ediyorlar, “İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar” deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır.
…Neşr-i hak için enbiyaya ittibâ etmekle mükellefiz.
….Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır. Halbuki, ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün’im-i Hakikîye ait şükrü, senâyı zâhirî esbaba verir, hata eder.
….Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk-ı Zülcelâle yüz binler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiye-i ömrümü de o kaideyle geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.
…Ve istiğnâ sebebinin en mühimi, mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hâcer diyor ki: “Salâhat niyetiyle sana verilen bir şey sâlih olmazsan kabul etmek haramdır.”

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstad hayatını iman Kur’an için feda etmiş.Allahın yardımıyla en zor şartlarda bu millete hizmet etmiştir.
Onu sevmeyen zındıka komitesi ona engel olmak istemişse de,Allaha çok şükür muvaffak olamamışlardır.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Said Nursi topluma müsbet hareketi öğretmiş.Uhuvvet risalesini yazarak Müslümanlar arasında olan problemlerin % 95-ini halletmiş,şefkat timsali bir kahramandır.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerin Risale-i Nuru anlayarak ve didik didik araştırmalarını tavsiye ediyorum.
Bir genç ne kadar Risale-i Nuru çok okur ve devam ederse hem maddi hem manevi çok musibetleri evvel Allah’ın izniyle hal eder.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

MUSTAFA TANER

Risâle-i Nur okudu, hayatı değişti

Kısaca özgeçmişinizden bahseder misiniz?

1960 Adıyaman-Merkez doğumluyum. İlk, orta ve lise öğrenimimi Adıyaman’da bitirdim. İçimde şekillendiğim aile biraz farklıydı. Annem namazını kılan biriydi, babam ise alkol alan, inançları zayıf bir insandı. Liseye başladığım 1974-75 yıllarında Adıyaman’da kendisini sosyalist tabir eden gruplar boy gösteriyordu. Adalet, eşitlik fikirleriyle mazlûmların yanında olma bir şekilde ideolojik söylem etrafında gerçekleştiği için insanı cezb ediyordu bu söylemler.

İmanî meselelerde fikri olmayan bir genç için bunlar çok güzel gözüküyordu. 1976’larda Türkiye genelinde olduğu gibi kendisini milliyetçi tabir eden grupların da Adıyaman’da gruplaştığı görülüyordu. Bu iki grup arasında ideolojik rekabetin de ötesine geçerek silâhlı çatışmalar da şekillenmeye başladı. O sıralar lise 2’ye gidiyordum. Ben de sol grup içinde yer alarak kendimi tatmin etmeye çalışıyordum. Bu şekilde halka hizmet yaptığımızı zannediyorduk. Lise 2’de ilk tutuklanmam da oldu, yaralama sonucu tutuklandım. Öğrenci olmam sebebiyle 45 gün yatıp beraat ettim.

Ailenizin bu olaylara bakışı nasıldı?

Cezaevinden yeni çıkmıştım 15-16 yaşlarındaydım. Ailenin gözdesiydim. Babam hal diliyle de beni destekliyordu. Cezaevine gittiğim zaman babam ikinci gün hemen ziyarete geldi. Lise 2’nin bir bölümünü Siverek’de okudum. Siverek’de de kendilerini ‘ulusalcı Kürt solu’ tabir eden bir grupla temaslarım oldu. 1977’den sonra kendilerini kürt devrimcisi olarak tabir eden bir grubun taraftarı olarak kendimi ifade ediyordum.

Lise sonda silâhlı çatışmada yakalandım, 1,5 sene hüküm yedim. Bu arada ben lise diplomamı da cezaevinde aldım, jandarma nezaretinde okullarda sınava giriyordum.

1980’de cezaevinden çıktım. Ama aklım başımda değildi. Sempati duyduğum örgüt yara aldı, böylece biz de ortada kaldık.

Bu süre içinde benim Adıyaman’da kalmam doğru değildi. Mersin’e yerleşmeyi uygun gördüm. İnşaatlarda demir işi yapıyordum. 1,5 sene de Mersin’de ikamet ettim. 1981‘in sonunda asker kaçağı pozisyonundaydım. Beni yakalayıp Tekirdağ’da askere aldılar.

Askerden sonra evlendim. Evliliğimde bir kızım ve bir oğlum oldu. Benim sempati duyduğum örgüt tasfiye olmuş, üyelerinin çoğu Avrupa’ya kaçmıştı. Bu ortam beni alkol içmeye kadar götürdü.

1989 sonlarında siyasî bir partinin kurulması gündemdeydi. Halkın Emek Partisi, CHP’den ayrılan Kürt kökenli kişiler tarafından oluşturuldu. Derken siyasette aktif rol aldım, 1992 yılının ocak ayının başında Adıyaman’da yapılan bir operasyonda ben ve eşim de gözaltına alındık. Gözaltından sonra Malatya Güvenlik Mahkemesine sevk edildik. Ben 12,5 yıl cezaya çarptırıldım ve bu cezamı çeşitli illerin hapishanelerine sürgün edilerek bitirdim. 2001‘in yazına kadar cezaevinde kaldım. Hapse girdiğimde,çocuklarımdan ilkokul 1’de bıraktığımı; lise sonda, anasınıfında bıraktığım çocuğumu da liseye hazırlıkta gördüm.
Toplam 13 sene gibi cezaevinde kalmışsınız, nasıl geçiyordu günler?

Cezaevinde çok kitap okuyordum, günde 700-800 sayfa okuduğumu hatırlıyordum.

Hangi kitaplar meselâ?

Dünya klâsikleri ve sol görüşlerle ilgili materyallerden oluşan kitaplar okuyordum. Aslında içten içe Allah inancım vardı. Kaba materyalist düşüncelere hiçbir zaman sahip olmadım. Sanırım tam anlamıyla sosyalist, komünist olmanın hakkını veremedim. Bir mânâ hep kalbimizde duruyordu, belki küllenmişti, ama inanç vardı. Sadece sosyalizmi sırf eşitlikçi yönüyle kabul ediyordum.

Bediüzzaman’ı o dönemlerde tanıyor muydunuz?

Bediüzzaman’ı bir âlim olarak biliyordum, ama kitaplarının var olduğunu bilmiyordum. Kemalizmin hışmına uğradığı için bir sempati duyardım. Fakat toplasanız o zamanlar bir iki cümleden ibaret tarif ederdim.

Bediüzzaman’ın düşünce anlamında büyük bir deha olduğunu tasavvur bile edemezdim.Bana göre köylü, mütedeyyin, müslüman bir insan olarak kimseye zararı dokunmayan biri olarak biliyordum. Kısır bir bilgiye sahiptim desem yanlış bir bilgiye sahiptim daha doğru olur.

Cezaevinden sonra hayatınızda neler oldu?

Eşimle aramızda sorunlar çıkmaya başladı. 2006 yılında boşanma kararı aldık. 2007 yılında babamın vefat haberini duydum. Cenaze ile ilgili işlemler için Adıyaman’a gelmek zorundaydım. İşlemleri bitirdikten sonra tekrar Adana’ya dönecektim. Benimle kuzeni olan bir hanımdan bahsettiler. Gerek annem, gerek teyzem bu süre içerisinde onunla evlenmemizi istediler. Ben de kabul ettim. Bu evlilik benim hayatımın dönüm noktası oldu.
Nasıl bir dönüm noktası?

Evliliğimde bir ayı doldurmuştum, bir akrabam olan Mustafa Biçer ile tanıştım. Mustafa Abinin hal durumu beni çok etkilemişti. Benim idealize ettiğim bir kişiliğe sahip olan kişinin bir ‘Nur Talebesi’ olduğunu öğrendim.

Yaşayışı, tavırlarına gıpta ettiğim bir halet içerisindeki Mustafa’yı bu kadar kâmilleştiriyorsa, mutlaka kaynağı daha güzeldir. İnsandaki yansıması bu şekilde tezahür ediyorsa kaynak daha harikadır dedim kendi kendime…

Ziyaretime gelirken sık sık cep boy kitaplar getirirdi.Ben de getirdiği KİTAPLARI okumaya başlıyordum. Yutar gibi okuyordum (47 yaşlarında bundan 3 sene önce…)

Tabiat Risâlesi, Âyet-ül Kübra, Küçük Sözler, Haşir… derken… Sonra bir külliyatın olduğunu öğrendim. Bir külliyat aldım. Elhamdülillah çok şükür dershanelerin olduğunu da öğrendim, bu dershanede her meslekten her yaştan kardeşlerin büyük bir huşu içerisinde nurları okuduklarını öğrendim. Risâle-i Nur sayesinde 5 vakit namazımı da kılmaya başladım.

Önceki hayatınızla, şimdi ki hayatınız arasında nasıl değişmeler oldu?

Risâle-i Nurlarla tanışmadan önceki hayatım ile tanıdıktan sonraki halim çok çok farklı. Ömrümde oruç tutmamıştım, namaz bile kılmamıştım fakat Risâle-i Nur ufkumu açtı. Gerginliğim sona erdi, çevremle ilişkilerimde iyileşmeler oldu. Olaylara bakışımda belli bir olgunluğa sahip oldum, önceleri küçük mesele için kavgayı, öldürmeyi göze alan ben şimdi olaylara çözümleyici bakışla bakıyorum. Bunu Bediüzzaman Hazretlerinin Risâle-i Nur eserlerine borçluyum.

Bana şimdi sorsanız kaç yaşındasınız diye, abartısız Risaleleri tanıma tarihini esas alarak “3 yaşında” olduğumu söyleyebilirim. Bundan sonra hakikatleri daha çok anlamaya gayret edeceğim, ulaşabildiğim her insana kendi yakınlarımdan başlayarak Nurları sevdirmeyi kendime amaç edineceğim.
Eski hayatınızın durumunda olan çok insan var. Sizce onlara Risâle-i Nuru istifadeye nasıl sunabiliriz?

Çoğu insanımızın ismini bilmediği ülkelere bile Risâle-i Nurların gittiğini duyuyoruz, bizi bu çok mutlu ediyor. En çok basılan kitaplar arasında olduğu da ayrı bir sevinç kaynağı…

Fakat bunlarla yetinmememiz lâzım, öyle bir çalışma hedefi güdülmeli ki Risâle-i Nurlardan nasiplenmeyen insan kalmamalı. Bu hakikatlere sadece Müslümanlar ihtiyaç duymuyor, Nurların mesajına herkesin ihtiyacı var.

Bunda basın organlarına çok iş düşüyor. İnsanlığa ulaştırma yönünde önemli bir konuma sahip; fakat elden ele insanlara temas ederek onlarla ilgilenerek bire bir, bir araya gelmek her şeyden daha önemlidir.

Çalkantılı siyasî hayattan gelmiş biri olarak, Bediüzzaman’ın hürriyet ve demokrasi konusunda izahlarını nasıl buluyorsunuz?

Adını nasıl koyarsak koyalım bu mesele herkesi ilgilendiriyor. Rejimin kuruluşunda beri ortaya çıkan sorunlar var. Sağlıklı reçeteler uygulanmadığından bu sorun daha da büyüdü.

Bediüzzaman, Münâzarât adlı eserini de iki defa okudum. Bu eser Üstada çok güzel ilham olunmuş, insanlarla genel konuları mütalâa eden Üstad’a bu konuyla ilgili sorular geliyor, bu sorulara eserinde ki cevaplarla, büyük ölçüde bu işi sorun yapanlara irtifa kaybettiriyor, daha da ettirecek.

Bu iki millet bin yıldır birlikte yaşamış savaşlarda zorluklarda birlik yapmış bir milletin evlâtları son dönemde kin ile bir birine bakıyorsa çok acı bir durum söz konusudur.

İnşaallah bu millet daha fazla kan kaybetmez, yaralarını sarar. Bu yüzden Risâle-i Nurların okunması bu yaranın tedavi edilmesinde etkili olacağı muhakkaktır.

Röportaj: MUHAMMED ZORLU

– N –

NUREDDİN GÜRSOY

Biz okudukça allah bildiğimizi paylaşacak yeni insanlar gönderiyor.

Nurettin Gürsoy?
1952 yılında Adıyaman’ın Altıntop köyünde 6 kardeşin üçüncüsü olarak dünyaya geldi. İlkokulu köyde, ortaokulu Adıyaman’da okudu. Babası okul okuyamadığı için, evlatlarının eğitimine çok destek verdi. Lise yıllarında Risale-i Nurlarla tanıştı.
Dershanede kalmaya karar verdi. Kâhta ilçesindeki hizmetlerle birebir ilgilendi.
Askerlikten sonra bir kitapevi açtı. Yıllarca kitap işiyle uğraştı.
Hala hizmetlerle aktif bir şekilde ilgileniyor.

RİSALE-İ NUR OKUDUKÇA HAYATIMIZIN ŞEKLİ DEĞİŞTİ

Risale-i Nurlarla ne zaman tanıştınız, Risale-i Nurun, Bediüzzaman’ın adını nerede, nasıl duydunuz? Duyduğunuzda neler hissettiniz, ne yaptınız, o zamanki hisleriniz nelerdi?

Ben Risale-i Nurlarla ilk defa 1970-71 yıllarında tanıştım. O zaman tarifsiz bir boşluk hissediyordum. İçimde çok büyük istekler ve hedefler vardı. “Onlara nasıl ulaşırım” diye sürekli hayaller kuruyordum. Üstadın dediği gibi, “İnsanın sonsuza uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş fikirleri gösteriyor ki, insan bu dünya için yaratılmamış.”

İşte böyle bir halet-i ruhiye içinde olduğum bir zamanda Mehmet Sayıner adında çok kıymetli bir ağabeyimiz vardı. Bir Ramazan teravihinin ardından, bizi derse davet etti. Biz de kabul ettik, ben yalnız değildim birkaç arkadaşla beraberdik. Hatta benim gibi ilk defa gidecek olan arkadaşlardan biri, “Boş verin, gitmeyelim” demişti. Ben de, “Gidelim, hoşumuza giderse devam ederiz, yoksa bir daha gitmeyiz” demiştim. Bu şekilde küçük bir tartışmamız da olmuştu.

Fakat gidip, dersi dinleyince çok hoşumuza gitti. Çok şükür, Rahmet ayında, rahmete kavuşmuş olduk. O ilk dersten çok etkilenmiştim. Dediğim gibi o zamanlar çok büyük bir boşluktaydık. Ruhumuz maneviyata susamış bir haldeydi. O dersten sonra tiryakisi olduk, sürekli okuyorduk. Okudukça rahatlıyorduk, rahatladıkça okuyorduk. Kısa zamanda çok istifade ettik. Okudukça hayatımızın şekli değişti…

RİSALE-İ NUR’UN CAZİBESİ BİZİ ÇEKİYORDU

Dersi kim yapıyordu?

Vanlı Bülent Oktar isminde, İmam Hatip’te öğretmen olarak çalışan, çok kıymetli bir ağabeydi. O sırada dershanede kalıyordu. Şu an Mersin’de hizmetlerle ilgileniyor hala. Rahmetli Mahmut Allahverdi’nin dört katlı bir evi vardı onun katında ders yapıyordu. Yaz aylarıydı o nedenle terasta yapıyordu. Ayrıca o ağabey’in çok güzel bir âdeti daha vardı. Her sabah namazının ardından ders yapardı cemaatle birlikte. Sabah namazına giderdik camiye cemaat dağıldıktan sonra iki üç kişi de olsa gider orada ders yapardık. Ben bu derslerin hemen hepsine dört-beş sene fasılasız katıldım. Çok istifade ettim. Çok şeyler öğrendim. Hatta bir gün çok kar yağıyordu. “Nurettin gelmez” falan demişler. Fakat ben o gün de gitmiştim. Bayağı şaşırmışlardı. Bize bu şevki Risale-i Nurlar veriyordu. Cazibedar bir hali olduğu için, ne olursa olsun derslere katılmaya çalışıyorduk.

O dönemde Said Özadalı ile arkadaşları Kahta’dan derse gelirlerdi. Çok sayıda öğrenci geliyordu. Orada hizmetler hayli ileri idi. O nedenle bir müddet oraya gitmem gerekti. Bir yıl orada dershanede kalıp hizmet ettim. Hiç unutmuyorum o dönemde Kahta’nın tüm gençleri dershanemizi ziyaret etmişti. Yani derse getirilmeyen genç hemen hemen kalmamıştı.

Risale-i Nurları tanıdıktan sonra Adıyaman’da neler yaptınız?

Aslında kışın köye gidiyorduk. O zaman liseyi bitirmiştim. Yaz aylarında da Adıyaman’a gelip hizmetlerle uğraşıyorduk. Risale-i Nurun cazibesi bizi çekiyordu. Evi terk edip yaz boyunca dershanede kalıyor hizmet ediyorduk. Çok güzel anılarımız var o günlerden. Orada çok gençler yetişti. Bu kardeşler yetişince artık Adıyaman’da ihtiyaç kalmadı, ben en iyisi Kâhta’ya gideyim dedim. Ve kimseye haber vermeden oraya gittim.

BİZ OKUDUKÇA ALLAH BİLDİĞİMİZİ PAYLAŞACAK YENİ İNSANLAR GÖNDERİYOR

Kahta’da, Adıyaman’da çok güzel hizmetleriniz olmuş, Şu an birçok insan Risale-i Nurlarla sizin vasıtanızla tanıştığını söylüyor. Bu hizmetlerinizi anlatır mısınız?

Risale-i Nurların çok çekici bir gücü var. Biz sadece aracı oluyorduk, bizim yaptığımız iş dershanede kalmaktı. Allah gönderiyordu. Bir kez içine girdiğinizde, onun düsturlarını hayatınıza geçirmeye başladığınızda Allah (cc) size, bildiklerinizi paylaşacak yeni insanları gönderiyor. Kâhta ilçesine ilk gittiğimde, orada bir öğretmen kardeş vardı. O öğretmen kardeş bazı yerlerde seminer veriyordu. Seminere katılıp, Risale-i Nuru tanımak isteyen kişiler de bize geliyordu. O grup 30 kişi kadar olmuştu. Bunların içinden dört-beş tanesiyse çok güzel yetiştiler. Mesela Said Özadalı kardeş bunlardan biridir. Sonra Hüseyin Yılmaz, Hasan Gürsoy, Abdullah, Abdülhamit kardeşler de hepsi daha sonra çok güzel hizmetlere vesile oldular.

Seneler içinde hizmetler arttı, gelişti, değişti. Birçok insanla tanıştım. Görüşüp, sohbet ettim. Sayısını ben bile bilmiyorum. Aslında Cenab-ı Hak istihdam ediyor. Biz sadece hizmet etmek için dua ediyoruz. Allah duamızı kabul ediyor ve bizi hizmetlerde istihdam ediyor. Bu kadar çok gencin yetişmesi Risale-i Nurlar sayesindedir.

O kadar çok talebe geldi geçti ki, hiç unutmam bir gün bir talebeyle birkaç sene aynı dershanede kalmıştık, sonra o talebe başka memlekete gitmişti. Aradan seneler geçmiş, unutmuşum. Daha sonra bir vesileyle karşılaştığımızda, ben onu tanıyamadım, fakat o beni sesimden tanıyarak eski günleri hatırlattı. Çok büyük bir nimet bu tabii duygulanmamak elde değil…

Adıyaman içinde şu an bile Üstadı görmüş yedi- sekiz tane ağabey var. Bunun yanı sıra çok hizmet ehli insan da yetişmiş, yetişmekte. Toprağı çok bereketli bir yer…

Çok şükür. Kardeşler bir tesanüd içinde, sadakatle hareket ettikleri için, Cenab-ı Hak onların o samimiyetine binaen hepsini istihdam etmiş. Mesela rahmetli Mahmut Allahverdi ağabey, kendisi Hoca olmadığı halde, çok hocalara Risale-i Nurları anlatırdı. Hocalar karşısında donup kalırlardı. Dursun ağabey yine sadakatiyle, dik duruşuyla, kendisini geniş çevrede tanıttığı gibi, çok talebenin yetişmesinin yolunu da açmıştı. Çok demokrat bir insandı.

“BİR GENÇ DİNSİZ OLMUŞ” HABERİ KARŞISINDA

Arkanıza baktığınız zaman yarım bıraktığınız, size acı veren bir anınız var mı?

Bana acı veren tek şey var, o da bu gençlere yeterince hizmeti ulaştıramıyoruz. Tek acımız budur. Zübeyir abinin ifade ettiği gibi “Teessür ve ıztırap karşısında kalbden bir parça kopsaydı, “Bir genç dinsiz olmuş” haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince param parça olması lâzım gelir.” Bu gençleri sefahatte ve dalalette gördükçe çok büyük ızdırap duyuyorum. Ayrıca, İslam’ın maruz kaldığı sıkıntılar da bana acı veriyor. Yoksa kendi şahsımıza ait bir sıkıntımız mevcut değil. Hem hizmete devam ettikçe Üstad Hazretlerinin dediği gibi kalbe ferahlık, maişete kolaylık, rızka bereket oluyor. Bunu yakından görüyoruz. Fakat diğer tarafta her haliyle bozulmuş, imanı zayıf bir genci görünce çok üzülüyorum.

SİSTEMLİ BİR ŞEKİLDE OLSA BU HİZMET DAHA GENİŞ KİTLELERE ULAŞIR

Senelerdir hizmete devam ediyorsunuz, dikkat ediyoruz hizmet heyecanınızda herhangi bir eksiklik olmuyor. Hatta artan bir heyecanla devam ediyorsunuz. Bu bitmeyen enerjiyi nereden alıyorsunuz?

Bu enerjiyi haliyle Risale-i Nurlardan alıyoruz. Risale-i Nurlar okundukça yirmi yaşındaki bir gencin heyecanını yaşıyoruz, öyle bir heyecan veriyor. Mesela bu yıl boyunca ya bir defa veya iki defa sabah namazını gençlerle kılmadığım olmuştur. Her sabah gelip gençlerle birlikte namaz kılıyorum ve arkasından tesbihat ve ders yapıyoruz. Bisikletim var on dakikada geliyorum. Bu da Allah’ın bir lütfu. 58 yaşındayım ama hiçbir sıkıntı çekmeden gelip gidiyorum. Adeta genç bir delikanlı gibiyim. Gençlerin arasına girince kendimi onlardan farklı hissetmiyorum.

Aslında hizmet anlamında elimizden geleni yaptık. Fakat daha sistemli, planlı, programlı bir tarzımızın olmasını çok isterdim. Bundan sonra da olmasını isterim doğrusu. Geçmişteki imkânlarımızda bazı şeylere el vermiyordu, fakat Allah’a şükür eksiklerimiz de olsa, hizmetlere koşturduk. Sistemli bir şekilde olsa bu hizmet daha geniş kitlelere ulaşır, daha çok kişiye ulaşılır, daha güzel olur. Mesela eskiden “günün birinde radyoda Risale-i Nur okunur mu acaba?” diye hayal ederdim hep. Bu hayal gerçekleşti Allahın izniyle. Bir de televizyon açmayı Allah (cc) nasip etti. Bir de ileride bir üniversitemiz de olursa çok daha güzel olacak inşallah.

Radyo ve televizyonda Risale-i Nur mu okuyorsunuz?

Evet. Bir dönem radyoda risale programı yaptık. Şimdi de televizyonda perşembe akşamları iki saat süreyle Risale-i Nur okuyup, sohbet ediyoruz bir arkadaşla birlikte. Çalışmanın içinde muaccel bir ücret var. Bu sebeple bu gibi hizmetleri yaparken aldığı lezzet insana yetiyor. Dışarıdan izleyen kişilerin yaptığı takdirler de olunca, insan daha çok mutlu oluyor ve zaten bir nevi ücretini almış oluyor. Cenab-ı Hak daha güzel ve kapsamlı hizmetlere vesile olmayı da nasip eder inşallah. Benim her zaman yaptığım dua şudur: “ Allah’ım! Beni bu hizmette istihdam ettir.” Çok şükür Allah-u Teâlâ istihdam ediyor zaten.

MEDRESETÜZ-ZEHRA PROJESİ GERÇEKLEŞİRSE IRKÇILIK MİKROBU ÖLÜR

Bediüzzaman Hazretleri Medresetüz-zehra Üniversitesini doğuda açmak istemiş. Fakat bu hayali gerçekleştirememiş. Sizce bu hayali gerçekleştirme noktasında bize düşen vazifeleri yerine getiriyor muyuz?

Doğrusu üzerimize düşeni yapma noktasında çok eksiklerimiz var. Birbirimizle iletişimde tam olarak açılmıyoruz. Mesela yetişen bir çok akademisyen kardeş var. Bence onlar, sırt sırta vererek, güzel bir organizasyonla bu hizmetleri çok geniş kitlelere yayabilirler kantindeyim. Bugün Diyarbakır’a baktığımızda oradaki kardeşlerin çok sistemli ve programlı çalıştıklarını görüyoruz. Bundan dört- beş ay evvel ziyaretlerine gitmiştim. Çok mükemmel kurulmuş, sistemli çalışan bir dershaneleri olduğunu gördüm. Çok iftihar ettim, çok duygulandım. Bu hizmeti genişletip Adıyaman, Şanlıurfa, Van ve Diyarbakır hep birlikte çalışırsa ve alt yapıyı oluştururlarsa Medresetüz-zeha projesi hayata geçer diye düşünüyorum.

Doğunun önemine gelince, şarkın en büyük problemlerinden biri ırkçılık… Çünkü dış mihraklar bizi ırkçılıkla kışkırtarak, birbirimize düşürmeye çalışıyorlar. Üstadın Medresetüz-zehra projesi gerçekleşirse, o ırkçılık mikrobu da ölür kanaatindeyim. Bunun gerçekleşmesi için, hep beraber kafa yormalı ve fikir üretmeliyiz.

35-40 kırk sene öncesine geri dönebilseniz, hayata tekrar başlama imkanınız olsa ne yapardınız? Nurettin Gürsoy yeniden başlasaydı ne yapardı?

Aynı şeyleri yapardı. Dar daireden başlayarak çalışmaya devam ederdi. Daire genişledikçe, hizmet arttıkça ben de o dairelerde hizmet etmeye devam ederdim.

EN BÜYÜK HAYALİM, RİSALE-İ NUR’UN ÜNİVERSİTELERDE, OKULLARDA OKUTULMASI

Çevre illerle birlikte çalışmak gerektiğinden bahsettiniz. Şu an böyle bir çalışma var mı?

Evet var. Şanlıurfa ve Gaziantep’le birlikte belli zamanlarda toplantılarımız oluyor. Çok ahenkli, fikir alışverişleri yapıyoruz. Eskiden Malatya, Maraş, Adana ve Mersin ileri de dâhildi. Daha sonra o illerden katılım olmayınca ilçelerdeki kardeşlerle hizmetlerin durum tahlilinin yapmaya devam ettik. İnşallah gelecekte diğer illerle olan bağlantımız çoğalırsa daha güzel olur. Son bir yıldır Diyarbakır’la da irtibatımız arttı. Çok istifadeli diyaloglar yapıyoruz. Üstad hiçbir şeyde değil, ama irtibatta ifratkarane irtibatı emrediyor. Bunu çok önemsiyorum. Bu sebeple muhabbetimizi herkese fazlasıyla göstermeye çalışıyoruz. Bu konuyu çok önemsiyorum.

En büyük hayaliniz nedir?

En büyük hayalim, Risale-i Nur eserlerinin Üniversitelerde, okullarda okutulması… Üniversitelere ve okullara ders kitabı olarak girmesi… Yani her öğretmen kendi branşına uygun olarak gelip talebelere ders formatında Risale-i Nur’u anlatsın istiyorum, biz burada dershanede bunu başlatalım diyorum. Konular ilkokul, ortaokul ve lise düzeylerine göre ayarlanıp planlı, programlı anlatılsın istiyorum. İleride de bu ders kitapları inşallah okullara girer ve yapılan hazırlık sayesinde sıkıntı çekilmeden müfredat kitapları hazır olarak okullarda okutulur. En büyük emelim ve arzum budur. Bu olursa inanıyorum ki, bu nesil kurtulur.

Bundan dört- beş sene öncesine kadar cemaatler arasında büyük bir taassup vardı. Fakat son yıllarda cemaatler arasında da güzel diyalogların başladığını görüyoruz. Adıyaman’da da diğer nur cemaatleriyle diyalogunuz var mı?

Çok güzel bir diyalogumuz var. Özellikle mübarek gecelerde, ramazanlarda, bayramlarda birbirimize ziyaretlerde bulunuruz. Onlar bize gelir, biz birkaç kişilik bir komisyon şeklinde gider mutlaka ziyaret ederiz. Televizyon programlarımızda, Nur cemaatinin yanı sıra, diğer tarikatlardaki arkadaşları da çağıralım diye düşündük. Birkaç programdır bunu devam ettiriyoruz. Bundan sonra da hep çağıracağız inşallah. Mesela programda muhabbet konusunu ele alıyoruz diyelim. Bu konuyu 15- 20 dakika okuyoruz. Daha sonra diğer arkadaşlarla beraber konuyu derinlemesine tartışarak, fikir alışverişi yaparak konuşuyoruz. Çok birleştirici ve güzel şeyler çıkıyor ortaya.

Bu konudaki tepkiler de oldukça güzel… Çok takdir ediliyor. Bizi tanımayan, nur cemaatini bilmeyen kişiler “ne kadar güzel kitap okuyorsunuz” diye takdirlerini beyan ettiler. Sadırdan değil, satırdan okuyorsunuz diyorlar.

Adıyaman’da daha ne gibi hedefleriniz var, neler yapmak istiyorsunuz?

İnşallah bu programlar, bu koşuşturmalar daha yeni hizmetlere vesile olur. Zaten daha önce dört katlı bir yer yaptırdık. Şimdi de ileride daha kapsamlı külliye tarzında, içinde genç nesil için spor tesisi, yüzme havuzu bulunan bir kompleks kurmayı düşlüyor ve hedefliyoruz. Hanımların da istifade edebileceği bir tesis olacak İnşallah.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Şunu söylemek istiyorum. Cenab-ı Allah bu hizmette hepimizi istihdam etsin.
Risale-i Nurları tüm dünyaya hâkim kılsın ve bizleri de bu yoldan ve rızasından ayırmasın inşallah…Amin..

06 Temmuz 2009 / 23:52
Röportaj: Abdurrahman Iraz- Nurettin Huyut/Risale Haber

– O –

OSMAN ÖZMEN

Müslümanlıktan daha büyük bir nimet yoktur.Said Nursi-de buna vesile olmuş.

1960 Adıyaman/Kahta doğumluyum.16 yıl İstanbul-da kalıp1989-da Adıyaman-a yerleştim.

*Nurları Tanımanıza kim vesile oldu?
Risale-i Nurları tanımama Nur talebeleri vesile oldu.Risale-i Nurları okuyarak tanıdım.

* Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
İlim,manevi menfaat ve namazları severek kılmaya başladım.

* Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Vardır.Said Nursi-yi okuyunca duygulandım,tesiri altında kaldım.O kadar işkence görmüş,şehirden şehre sürgüne gitmiş.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Muhakkak bir gelişme vardır.Mesela ben 94-95-den beri biliyorum.Çevrem genişledi.Çoluk çocuğum okuyarak nurlandı.Cemaatle her hafta bizde ve çocuklarımızda sohbet olmaktadır,bunlar ise fevkalade bir gelişmedir.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Okudukça daha güzel oluyor.Yazdığı cümleler birbirinden daha güzeldir.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
O zatın namına üzülüyor.İşkence çekmiş..memleketin her köşesinde bulunup vicdanı olan herkes üzülür elbet…

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Darbeler memlekete,dine zarar vermiştir.Darbe varsa memleket ve din geri kalıyor demektir.

* Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Müslümanlıktan daha büyük bir nimet yoktur.Said Nursi-de buna vesile olmuş.Elbette bundan daha güzel bir şey olamaz.

* Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlere ilim,doğruluk,Risale-i Nur okumalarını tavsiye ederim.Okuyan şüphesiz islâmiyete yönelir.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

– S –

SAİD ÖZADALI
Asıl beni Risale-i Nura bağlayan Zübeyir Abinin müdafaası olmuştu.

Adıyaman’ın Kahta ilçesinin Adalı köyünde dünyaya geldi
Said İsmi, annesi rüyasında gördüğü bir zatın tavsiyesi üzerine konuldu.
İlkokul eğitimini aynı köyde tamamladı, Ortaokulu Kahta’da, ardından, İmam Hatip Lisesini Adıyaman’da bitirdi, Üniversite eğitimine Mekke-i Mükerreme’de bulunan Ümmü Kurra Üniversitesindeki Arap Dili Enstitüsünde başladı. Ardından Davet-i Usuluddin Fakültesini okuyarak ikmal etti.
Mekke ve Medine’de, Risale-i Nurların üniversitelere girmesine vesile oldu.
Üniversiteyi bitirdikten sonra, 1989’da gelip Ankara’ya yerleşti, dört yıl Ankara’da kaldıktan sonra 1993’de İstanbul’a taşındı.
Kâbe’ye hacı götüren Ten-Tour Turizm Firmasının ortaklarından olan Özadalı’nın, mukaddes beldelerde Risale-i Nur hizmetleri için Nur dershanelerinin açılmasında emeği geçti. Risale-i Nur hizmetlerinde Bekir Berk ile birlikte hareket etti.
Mukaddes mekanlarda hizmet edenlere destek olmaya devam etmektedir.
İstanbul’un Üsküdar semtinde oturmakta, evli ve beş çocuk babasıdır.

* Said Nursi ismini ilk defa nerede ve nasıl duydunuz? Risale-i Nurlarla nasıl tanıştınız?
Kâhta’da ortaokulu okuduğum yıllarda H. Mehmet Doğan isimli bir abimizin kahvaltılık malzemesi satan bir dükkânı vardı, ben de bazen oraya kahvaltılık almaya giderdim. Her gidişimde hiç değişmeyen bir durumla karşılaşıyordum. Mutlaka birini karşısına almış bir şeyler anlattığını görürdüm.

Haşirden, kıyametten, Cebrail (as)’den, mahşerden bir şeyler anlatırdı. Ama farklı bir anlatım tarzı vardı. İfade tarzı bizim bildiğimiz klasik bilgilerden farklıydı. O nedenle malzeme alırken oyalanırdım. Ne anlatıyor diye merak ederdim, kulak misafiri olur, dinlerdim.

Bir gün birkaç arkadaşla dükkânın önünden geçiyorduk, Hacı Mehmet Abi, içimizden birini dükkânına çağırdı. Çocuk gitti biraz konuştular tekrar geri geldi. Ben merak edip sordum. “Hayırdır, bu adam kimdir? Seni neden çağırdı?” dedim. “Bu adam benim amcamdır” dedi. “Senden ne istiyor?” dedim. Dedi: “Onların Ulu Caminin orada bir yerleri var, Medrese diyorlar. Oraya eskiden gidiyordum, şimdi gitmiyorum. Zaten kimse yok, üç beş ihtiyar var. Gitmediğim için benden hesap soruyor. Bana “neden gelmiyorsun diyor.”

Ben “neresi orası” dedim. “İşte Ulu caminin yanında bir yer” dedi. “Gelir misin beraber gidelim?” deyince. Ben de “Gelirim. Bu adam iyi birine benziyor, bizi yanlış yerlere götürmez gidelim” dedim. Ve akşam dört arkadaş birlikte oraya gittik, ilk gidişim böyle oldu. Rahmetli Hacı İbrahim Abi vardı, yaşlı bir abi… Selam verdik içeri girdik. Kitabı bana verdi ve “Sen oku biz dinleyelim” dedi. Gidiş o gidiş…

Ondan sonra her gece gitmeye devam ettik. Daha sonra Nurettin Gürsoy, liseyi yeni bitirmiş ve vakıf olmak üzere oraya geldi. O bizi sıkı takibe aldı. Biz de devamsızlık etmedik sürekli gittik.

Asıl beni oraya bağlayan Zübeyir Abinin müdafaası olmuştu. Sanırım okumam biraz düzgün olduğundan olacak, İbrahim Abi o müdafaayı bana birkaç kez okutmuştu.

Ortaokulu bitirdikten sonra liseye kaydolmuştum. Bir yıl da okudum ama 74 affı nedeniyle ne kadar terörist varsa okulumuza geri gelmişti. Onlara yeniden eğitim hakkı verildiğinden bu haktan yararlanmak istemişlerdi. İleri yaştaki çocukların hepsi bizim sınıfa gelmişti. Dev-Sol, Dev-Genç gibi derneklere üye bilumum solcuların her çeşidinden vardı. Malum 70’li yıllarda sağ-sol çatışması çoktu. Ama Nurculuk henüz bilinmiyordu. O nedenle o solcu komünistleri biz derse götürüyorduk onlar da oranın ne olduğunu bilmediklerinden geliyorlardı.

Oradaki karışık durum nedeniyle ben Adıyaman’a İmam-Hatip’e geçtim ve dershanede kalmaya başladım. İmam-Hatip’i bitirdikten sonra Kader-i İlahi bizi Mukaddes beldelere gönderdi. Hulasa Risale-i Nurları ortaokullu yıllarımda tanıdım.

Risale-i Nurları tanıdıktan sonra ismimi merak ettim ve anneme sordum bu Said ismi nerden geliyor diye. Çünkü bizim ailelerde Said ismine rastlamak mümkün değil. Onun ifadesi, ben daha doğmadan evvel bir rüya görüyor. Rüyasında, bir zatı görüyor. O zat ona “Senin bir oğlun olacak ismini Seyda koyacaksın” diyor. Bu rüyayı babama anlatıyor. O da anneme “Sen kim Said Nursi kim senin rüyana girecek” diye istihza ediyor. O tarihte Üstadı duymuşlar ve onun büyük bir zat olduğunu da biliyorlar. Daha sonra ben dünyaya gelince babam diyor ki, “sen haklıymışsın gerçekten oğlumuz oldu ama Seyda değil de Said koyalım bari” ve ismimi o şekilde belirliyorlar.

O günlerde babam Köyün muhtarı imiş. Aynı tarihlerde bir öğretmen gelmiş köyümüze. Cafer ismindeki bu öğretmen Risale-i Nur talebesiymiş. Köyde uzun kış gecelerinde yapacak bir şey olmayınca bu öğretmen köy odasında köylüyü toplar ve Risale-i Nur okurmuş. Ondan dolayı da bir aşinalık var zaten. Said ismimiz o şekilde konmuş anlaşılacağı üzere…

12 Eylül’den sonra Mekke’ye gittim. O tarihte Bekir Berk Abi oradaydı. Bu defa onunla beraber oldum.

* Bekir Berk Abi ile yaşadığınız döneme ait unutamadığınız, sizi etkileyen bir hatıranız var mı? Onu nasıl tanırsınız? Nasıl bir insandı?

Bekir Abiden kalan ve beni etkileyen çok hatıralar var. Bekir Abi ile biz ilk defa Cidde’de, daha doğrusu havaalanına indiğimde tanıştık. Ben ilk defa yurt dışına çıkacaktım. İstanbul’da Havaalanında o tatlı telaşı yaşarken baktım bir köşede bir hanımefendi ile bir beyefendi ellerinde Yeni Asya Gazetesi okuyorlar.

Gittim selam verdim. Tanışabilir miyiz? Beyefendi dedim. “Ben Alaattin Köseoğlu” dedi. Ben de kendisine “Ben de Said Özadalı” deyince kalktı “Ooo! kardeşim nerdesin, ben de seni arıyorum.”

Alaattin Abiyi o güne kadar hiç görmemiştim ama mektuplaştığımızdan gıyabında tanıyordum. İmam-Hatip’in son sınıfında üniversiteye müracaat ettiğimde, sormuştum “kimler var” diye. Bekir Abi ile Alaattin Abiyi öğrendikten sonra mektup göndermiştim.
Orada Alaattin abi, “Bekir Abi bizi karşılamaya gelecek” dedi. Oradan beraber gideriz. Gittik hakikaten havaalanında bizi bekliyor. Birlikte Mekke-i Mükerreme’ye gittik.

Ben 1980’de oraya gittim. 12 Eylül ihtilali olmuştu. 81–82 deki ihtilaflar baş göstermişti. O nedenle Bekir Abi benim unutamadığım ve kendime düstur edindiğim şöyle bir şey söyledi: “Bana göre nurculuk Risale-i Nurları kendimize ve muhtaç olanlara neşriyat yolu ile ulaştırmaktır. Neşriyat esastır. Üstadın hayatı neşriyatla devam etmiş, ömrünün sonuna kadar da neşriyatla uğraşmış, tahşidat yapmıştır. O nedenle neşriyatla beraber yapılan hizmet tarzı benim mantığıma daha uygun geliyor.” demişti. Ben onun bu sözünden çok istifade ettim. Risale-i Nurları neşriyat yolu ile önce kendimize daha sonra diğer insanlara ulaştırmada benim düstur-u hayatım oldu.

Bekir abide benim gördüğüm ve istifade ettiğim en önemli vasfı, hizmetle ilgili olarak mazeretin olmamasıydı. İkinci bir vasfı kendisi entelektüel olmasına ve hakikaten beyefendi bir yapısı olduğu halde, (Biz o zaman fukara-i sabirindendik, üniversitenin yurdunda kalıyorduk) her hafta gelir bize misafir olurdu, bizimle kalırdı. Yattığı yere önem vermezdi “Yumuşak bir taş bulsam kafamı koyup yatsam bana yeter” diyecek kadar mütevazi bir insandı. Onun bu hali bende çok büyük etki yapmıştı.

Bir başka özelliği kendisini size candan bir arkadaş olarak hissettirirdi. Hiç resmi davranmazdı. Arkadaş hissini verirdi insana. Benim ondan en fazla istifade ettiğim cihetlerinden biri de buydu.
* Risale-i Nurları tanıdıktan sonra Mekke’ye gittiniz ve orada üniversite eğitimi aldınız. Bir nur talebesi olarak üniversitede etkinlikleriniz oldu mu? Dini ilimlerin adeta merkezine gitmiştiniz, bu durum sizi veya karşınızdakileri etkiledi mi?

Tabi bizim gittiğimiz yıllar, yani seksenli yıllar, siyasal islam’ın revaçta olduğu yıllardır. Türkiye’de Erbakan hareketi, Mısır’da İhvan hareketi, Ürdün’de tebliğ cemaati, Pakistan’da ve diğer İslam ülkelerinde bu hareketin başka versiyonları vardı. Yani, tepeden inmeci mantık Müslümanları sevk ve idare ediyordu. İslam’ı devlet ve siyaset gücü ile topluma kazandırma ve yayma mantığı daha fazla iş görüyordu.

Üniversiteye girdiğimizden itibaren Bekir Abinin de teşvikleri ile Mekke Üniversitesi Risale-i Nurları tanımış oldu. O tarihte İngilizce Risaleler yeni çıkmıştı, Arapçaya çevrilmiş küçük eserler geliyordu. Onları meraklılarına ve kütüphanelere veriyorduk.

Asıl Fakülteye geçtikten sonra Harekat’ül Bahs’ül İslami, yani İslami Hareketler diye bir dersimiz vardı. Hafız-ıl Caberi isminde Filistinli hocamız bu derse girerdi. Mecburi bir dersti. İşte bu derste Türkiye’deki İslami hareketler anlatılırken Nurculuk ve Risale-i Nur birinci sırada anlatılıyordu. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte iki isim öne çıkmıştı. Mustafa Kemal ve Said Nursi…

Nurculuk hareketi anlatıldığında, bu hareketin bir iman kurtarma, bir ıslah hareketi olduğu şeklinde, tek tek fertlerin imanlarının kurtarılması şeklinde bir hizmet tarzında gittiği anlatılıyordu. Yetmişli yıllara kadar bu hareketin devam ettiği ama yetmişli yıllardan sonra bayrağı Erbakan’ın üstlendiğini yazıyordu. Yani öyle olduğuna inanılıyordu.

Şöyle tarif ediliyordu: “Nursi’nin başlattığı iman-Kur’an davasını geniş dairede Erbakan devam ettirmiştir.” Ayrıca Nurculuk için özel bir değerlendirme yapmış. Nurcuların, sünnet-i seniyyeyi takip etmediklerini ve uygulamadıklarını, sakala karşı olduklarını yazmış. Derste bu kitap takip edilerek verildiği için ben bu kitabı okuyunca bu kısımların altını tek tek çizdim. Daha sonra bu kitabı Fırıncı abiye gönderdim. Özellikle bu yanlış kısımları işaretledim.

Hocamla bu konuyu görüşürken bu fikirleri nereden temin ettiğini sormuştum. O da, yetmişli yıllarda İstanbul’da Mustafa Muhammed Taha isminde Erbakan’ın hayranlarından birisinin yazmış olduğu bir kitaptan alıntı yapmış meğer. Onun kitabında Nurcularla ilgili 11–12 maddelik bir bölüm var ama hepsi yanlış bilgiler. Yani, tamamen siyasi bir nazarla bakılmış. Fakat işin garip tarafı, bu kitabı Avrupa Milli Görüş teşkilatı hem basıyor hem de dağıtımını yapıyordu.

Orada üniversitede okuyan, onlarla irtibatı olan bir arkadaşa dedim ki, “Sen bu kitaptakileri tasvip ediyor musun?”, “Etmesek dağıtımını yapmayız” dedi. “Peki” dedim “Bu yaptığınız çifte standart değil mi? Türkiye’de Said Nursi’ye sahip çıktığınızı ve onun yaptıklarını desteklediğinizi sadece siyasi düşüncesini tasvip etmediğinizi söylüyorsunuz, ondan sonra burada tamamen yalan yanlış yazılmış aleyhteki bir kitabı yayınlıyorsunuz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu”. Bu defa “Şöyle olmuş, böyle olmuş; onu methettiğimiz kitaplar da var.” deyip geçiştirince, bu hali beni tatmin etmemişti.

Bunun üzerine, gidip hoca ile görüştüm. Hocama dedim ki, “Bu kitaptakiler yanlış” “Peki” dedi “Doğrusu nasıldır?” Dedim “Doğrusunu anlatmak böyle ayaküstü olmaz, ben size bunu yazılı olarak takdim edeceğim.” Bunun üzerine kitabı İstanbul’a gönderdim, sağ olsun Fırıncı Abi yememiş içmemiş, Zeki Sarıtoprak ile birlikte altını çizdiğim bölümlerin cevaplarını Arapça yazmış göndermişler.

Ben bu cevap içeren yazıyı alır almaz sınıfta herkese birer fotokopi dağıttım, en son bir tane de hocaya verdim. Hoca okuduktan sonra dedi “Allah Allah galiba biz bu işte yanlışlık yaptık.” Dedim, “Mesela şu anda bir maddesini çürütme şansımız var.” “Nedir?” dedi. Dedim “Sizin, Nurcular sakala karşı çıkıyorlar, sakal bırakmıyorlar” diye bir iddianız var.” “Evet” dedi. Bunun üzerine dedim “Siz akşam müsait misiniz?”, “Evet müsaitim” deyince “O zaman” dedim “Akşam namazını Beytullah’ta, Rükn-ü Yemani karşısında beraber kılalım.” O da “Tamam” dedi.

O akşam Abdulhamit’le birlikteydik. Kırkıncı hoca da o günlerde umre ziyareti yapıyordu. Gittim onu buldum ve kendisine dedim. “Hocam bu akşam kimseye randevu verme, Beytullah’ta önemli bir işimiz var seninle” O da “Tamam” dedi. Akşam gittik, Kırkıncı Hocanın da maşallah sakallar göbeğine kadar iniyor. Fiili olarak her şeyi anlatıyor zaten. Hocamız geldi. Şimdi, Kırkıncı hoca gerçekten âlim bir zat, o anlatıyor biz de tercüme ediyoruz. Ama Kırkıncı hoca bizim tercümemizi beğenmiyor. Kendisi de pratik Arapçayı beceremiyor. Bu defa dizlerine vuruyor. “Ahh!” diyor “Ben niye öğrenmedim” diye sitem ediyor. Fakat bizim Filistinli hocayı asıl şaşıran o, gözleri fal taşı gibi açıldı. Çünkü Kırıkıcı hoca çok derin meselelere girdi. Mantıktan felsefeden, tefsirden, hadisten, kelamdan anlatıp duruyor. Tabi bu duruma hocamız çok şaşırdı. Ben de kabarıyorum. Neden kabarıyorum? Çünkü alıntı yaptığı kitabında diyor ki, “Nurcular köylülerden müteşekkildir, onlarda ilim olmaz.” Elhamdulillah hocanın o derin anlatışı sayesinde bu yanlış fikirlerin tamamını boşa çıkardı.

Daha sonra Filistinli hocamız kitabı bana uzatarak “Alır mısın bu kitabı. Bu kitaptaki nurculukla ilgili bölümü istediğiniz gibi düzeltip getirin ben ondan sonra yeniden basayım” dedi.

Ben de alıp İstanbul’a tekrar gönderdim, onlarda düzeltip geri gönderdiler ve o şekilde yeniden basıldı. Daha sonra bu hocamız Hafız Caberi iyi bir Risale-i Nur okuyucusu oldu.

İkinci bir hatıram: Abdurrahman Habennekal el Meydani isimli çok değerli bir hocamız vardı. Şamlı büyük ulemadan, özellikle 19–20. asırda Avrupa Kültür Emperyalizmi ile ilgili çok ciddi eserleri vardı. Aynı zamanda bu konu onun uzmanlık alanıydı. Bahsettiğim kitabın menfi tarafları ile ilgili o hocaya da gittim. Dedim ki, “Hocam, Bediüzzaman’ı bilirsiniz?”, “Evet bilirim” dedi. Dedim, “Şam ulemasına çok fazla meth-ü senası var, hürmeti, sevgisi muhabbeti var, onun sizi bu kadar meth-u senasına karşılık sizin de onu savunmanız gerekmez mi?”, “Noldu ki?” dedi. “Mustafa Muhammed Taha’nın böyle böyle bir yanlışı var.” dedim. Bunun üzerine güldü dedi “Yahu!. Said Kardeşim, sen siyasete bulaşmış bu hareketi ve bu hareketin içindeki insanları bu kadar ciddiye alma, bunlar saman alevi gibidir bir anda parlar bir anda sönerler. Sen Bediüzzaman’ı bunların yanına neden koyuyorsun, şimdi ben bunlara cevap versem, bunlar kendilerini bir şey zannedecekler. Ben o konuyu çok iyi biliyorum. O kitabı da okudum. Ama tamamen siyasi, günlük, eyyamcı şeyler.” diye cevap verince ben rahatlamıştım. Yani onların dikkate alınmaması hoşuma gitmişti.

Okurken anlatılan derslerde hocalarımızın tıkandığı yerlerde Risale-i Nurlarla hemen imdatlarına koşuyorduk. “Bakınız burada bu konu böyle izah edilmiş” deyince “Tamam biz de aynı şeyi söylemeye çalışıyorduk.” diyorlardı. Bir defasında, tefsir dersinde “Cenab-ı Hak, gökleri ve yeri yaratmış” manasına gelen ayeti izah ederken, “Neden gökleri çoğul olarak ifade ediyor?” sorusunu cevaplarken bir türlü işin içinden çıkamamıştı. Öğrenciler itiraz ediyor. Çünkü, Arapça kurallarına göre birinci kelime çoğul gelmişse arkasından gelen kelime de çoğul olması lazım. Oysa burada önce çoğul geliyor sonra tekile iniyor.

Orada ben Risale-i Nurdan aldığım derse binaen dedim “Hocam bu kelimeyi keyfiyet olarak çoğul düşünemez miyiz? Yer derken yerde üretilenler açısından bakıldığında semavata adeta denk gelecek sayıda mahlukat yaratılmış, semavat çoğunlukta gibi görünüyorsa da dünya sürekli ürettiği için semavata keyfiyet açısından denk gelebilir. Bunu böyle düşünemez miyiz?” deyince durdu ve bana döndü dedi “Sen bunu nerde okudun bakayım” dedim Risale-i Nurlarda var. Sözler adlı eserde geçiyor. Dedi “Bana o kitabı getirir misin?” Alıp okuduktan sonra “Bediüzzaman demişse ancak ona şapka çıkarılır. Çünkü bu gibi meseleleri ancak o izah edebilmektedir.” demişti. Allah rahmet etsin daha sonra bu hocam vefat etti.

Özetle Mekke-i Mükerremedeki Üniversitenin Risale-i Nurlarla tanışması bizim oraya avdetimizle başladı. Elhamdulillah, şimdi çok daha ileri seviyede bir alaka ve ilgi var.

* Adıyaman’da çocukluk ve gençlik hayatı, ardından Mekke hayatınız, oradan Ankara ve daha sonra İstanbul hayatı… Tüm bunların şimdiki hayatınıza yansımaları nelerdir? Biraz da ondan bahseder misiniz?

Hayatımın bu şekilde yönlenmesi benim isteğimle olmadı. Liseli yıllarda Mekke’ye gitmeyi arzu ediyordum ama bu durum fıtri bir şekilde gelişti. Hadiseler beni bu şekilde yaşamaya götürdü. Bir sevk-i İlahi olarak görüyorum. O nedenle Rabbime şükrediyorum.

Mekke’de bulunduğum dönemde hem çalıştım hem okudum. Hac mevsiminde hacılara hizmet ediyorduk, okulu bitirdiğim yıl bir özel sektörde hac rehberi olarak çalışmaya başladım. Mezun olduktan sonra da işim nedeniyle Ankara’ya gelip yerleştim. Dokuz yıllık yurtdışı maceramdan sonra Ankara’ya gelip yerleşmem benim için önemli bir kesittir. Adeta, ilk göz ağrımdır. O nedenle Ankara’yı severim, kalbimde ayrı bir yeri var.

Bir kısım insanlar Ankara’yı sevmez ama ben severim kendi memleketim gibi, evim gibi kabul ediyorum. Burada çok dostlarım var. Onları her zaman yâd ederim.

Ankara’da rutin denecek bir hayatımız oldu, ama benim aklımda ve kalbimde hep neşriyat hizmetleri vardı. O nedenle bir radyo kurmayı düşünüyordum. Batıkent’te mütevazı bir yerimiz vardı. Onun çatı arasını “Acaba burada bir radyo yayıncılığı yapamaz mıyız?” diye düzenlemiştik. En azından Batıkent semtine hitap edecek kadar olsa razıydık.

Yine benim hayal ettiğim bir diğer husus Ankara’ya bir Kültür Merkezi yapmaktı. Giriş katının herkese açık olduğu, Risale-i Nur mantığının ve hayat biçiminin yaşandığı ve sergilendiği bir Kültür Merkezi hayal ediyordum. Batıkent’teki o yerimizde bunu gerçekleştirmek istedik ama istediğimiz gibi olmadı.

Daha sonra, 93 ün sonuna doğru, iş nedeniyle İstanbul’a taşınmam gerekti. İstanbul, Ankara’dan farklı bir yer. O nedenle İstanbul’da benim dünyama farklı pencereler açıldı diyebilirim.

Bunlardan en önemlisi kişisel eğitimlerle tanışmış olmamdı. Çocukluk hayallerimden biri öğretmenlik yapmaktı. Daha doğrusu eğitimle ilgilenmek hep istiyordum. İstanbul’da bu hayalimi yakaladım diyebilirim.

Kişisel gelişimle ilgili her türlü eserlerle tanışma imkânını yakalamış oldum. Yani, bu anlamda Avrupa’da, Amerika’da yayınlanmış, Kişisel gelişimle ilgili her türlü yeni tarz eğitimle ilgili eserlerle tanışmış oldum. Bu eserleri tanımamın bana faydası şu oldu; Risale-i Nurları bir de o gözlükle okuma ihtiyacı duydum.

* Özel eğitim mi aldınız?

Evet, o tür eğitimlerin hemen hemen hepsine gittim diyebilirim. Özel kurslar, özel eğitimler, kişisel gelişim kursları vs…

Bu eğitimleri almamdaki amaç, öncelikle kendimi çözmek istiyordum. Bu Said Özadalı’yı çözmeliydim, keşfetmem gerekiyordu. Ama bu eğitimleri alırken yalnız değildim. Eşimi ve çocuklarımı da yanıma alarak gidiyordum. Şuna inanıyordum, aldığım eğitimleri yanıbaşımdakiler de almalıydı ki faydalı olsun. Yoksa fayda sağlamıyor. Sonuç olarak eşimi çocuklarımı da ikna etmek suretiyle bu kurslara katılmış olduk. Eşimin bu noktada bana çok fazla desteği oldu diyebilirim.

* NLP Risale-i Nurun çizgisine ters algılanıyor. Deniyor ki, NLP de “biz” yerine “ben” demeyi tercih ediyor. Oysa Risale-i Nur’da “ben” değil “biz” demen lazım ki iyi bir Nur Talebesi olabilesin. Yani “ene” yoktur “nahnü” vardır. Bu iki fikri nasıl bağdaştırdınız?

Evet, maalesef her konuda olduğu gibi bu konuda da herkes bir şeyler söylüyor. Bilen de konuşuyor bilmeyen de. O nedenle bu meseleyi bilenlerin konuşması daha doğru olur diye düşünüyorum.

Eğer siz NLP’ye bir mana yükler onu bir felsefe gibi algılarsanız; doğrudur sizi yanlışa götürür. Ama ben NLP’yi çağdaş iletişimde teknik bir malzeme olarak görüyorum. İletişim tekniğidir, bir vesiledir, bir vasıtadır, teknik bir araçtır. Siz ona ne yüklerseniz o onu taşır. Elması koyarsanız elması, kömürü yüklerseniz kömürü götürür. Bu Risale-i Nurları önce kendinize sonra muhtaç olanlara ulaştırırken NLP ‘nin tekniklerinden yararlanabilirsiniz. Bir başkası kalkar da küfür ve küfraniyeti NLP’nin teknikleriyle başkalarına taşımak isterse o da faydalanabilir.

* Yani, NLP bir fikir, bir felsefe değil diyorsunuz öyle mi?

Evet, yani, bu bir fikir akımı değil, bir tekniktir bir iletişim aracıdır. NLP’nin A’sından Z’sine kadar tüm eğitimlerini aldım. Bu işin en ileri uzmanlarından ders aldım. Dr. Vayt Vuzam vardı, daha sonra Müslüman oldu. NLP’nin dünya çapındaki üç uzmanından biridir. Bu adam 70 yaşında Bahreyn’de Müslümanlığı kabul ve ilan etti. Müslüman oluşunda da Risale-i Nurların çok büyük katkısı oldu. İsmail Benek, Risale-i Nurların İngilizcesini kendisine takdim etti. Birlikte birkaç özel görüşmelerimiz oldu. Bu görüşmelerimizden sonra Risale-i Nurları okudu ve okuduktan sonra da Müslüman olduğunu herkese ilan etti.

NLP’ye bir fikir akımı imiş gibi bakarsak orada bazı sıkıntılar oluşur. Ama asıl mantığı anlaşılırsa bir problem yok. Siz “ene” yok “nahnü” var diyorsunuz ama biz kabre girdiğimiz zaman, orada “biz” yok “ben” var. Mükellefiyet, ferde inmiştir. Topluma inmemiştir. Orada da ıslah edilmesi gereken yanlış bir mantık var diye düşünüyorum.

Sen sen olmadıkça siz olamazsınız. NLP’nin anlattığı öncelikle söylediği şey; “Sen kimsin? Nereden geldin? Nereye gidiyorsun? İnsan denen bu makineyi nasıl kullanacaksın? Sinir dilini kendin programla diyor. Sadece kullanma ve programlama işini öğretiyor. İçine ne koyacağını söylemiyor, içerikle ilgilenmiyor.

Bu konuda üzülerek ifade etmem gereken bir konu daha var. Kişisel gelişim ikidir. Biri vahye dayanır, diğeri ise şeytana dayanır. Nasıl ki, Üstad hazretleri Avrupa ikidir diyor. Biri beşere nafi fenleri bulup çıkaran Avrupa ile sefahat ve rezaleti terviç eden ikinci Avrupa’yı birbirinden ayırıyor. Öyle de NLP’de de durum aynıdır. Aslında her şey böyledir. Siz kişisel gelişim anlamında imanınızı kurtarır hatta bu imanla kainata meydan okursunuz. Aslında bunu yaparken sen tek başınasın. Siz olarak yapmazsınız, her insan kendinden sorumludur. Fert olarak yapmaktasın. İman ferde bakar. Zaten Cenab-ı Hak insanı fert olarak muhatap alıyor. Dolayısıyla, vahye dayalı bir kişisel gelişim zaten İslamiyet’in arzu ettiği ve Risale-i Nurlarında çığır açtığı mukaddes yoldur.

Ene bahsinde Üstadımız ne diyor. “Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır.” O kapıları açacak olan anahtarı Cenab-ı Hak insanın enesine takmıştır. Onunla hakikatin pencerelerini açabiliyor. İnsanın melaikeye üstünlüğü yine bu “ben”i tanımakla mümkün olmuştur.

* Üstad, ene bahsinde “Meselâ, “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim; öyle de, şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş” der.” diyor. Daha sonra bu bölümün anlaşılmasından sonra “Vaktâ ki, ene, vazifesini şu sûretle ifâ etti; vâhid-i kıyasî olan mevhum rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder,” diyor. Sanki aynı paralelde anlatılıyor…

Evet, ama tenkit edenler diyor ki, NLP dersini alanlar eneyi bırakmıyor. Olabilir. Zaten imtihan dünyasındayız, terk edenler alay-i illiyyine çıkar, terk etmeyenler de esfel-i safiline gider.

Bu bir modelleme tekniğidir. Başarılı bir insanı alırsınız, onun yaptıklarını modellersiniz ve o modeli kendinizde uygularsınız ve siz de başarıya ulaşırsınız. Zaten Müslümanlar da öyle yapmıyor mu? Yani, peygamberimiz için “O sizin için güzel bir modeldir” denmiyor mu? İşte bu modeli bu teknikle hayatımıza nasıl taşıyacağımızın cevabını buluyor.

Bir başka husus, bizim amacımız NLP’yi methetmek, onu anlatmak değil. Burada söylemek istediğim toptancı olmak doğru değil, her şeyin bir iyi bir de kötü tarafı vardır. Bu da öyle, siz iyi tarafını kullanırsınız.

* Evet, isterseniz konuyu biraz değiştirelim. Sizce Risale-i Nurdaki manaları hayata nasıl taşıyabiliriz? Fiilen nasıl uygulayabiliriz?

Bana göre Risale-i Nurlar Bediüzzaman Hazretlerinin yaşadığı hayatın bir açılımıdır. Kendisi pratik olarak hayatında uygulamış, yaşamış daha sonra bunları kitaplaştırarak bize nakletmiştir. Yani, bunlar yaşanmayıp sanal alemde üretilmiş de bize takdim edilmiş ilaçlar değil. O, bu hakikatlerin tümünü 84 senelik hayatında yaşamış zaten. Hatta yaşadıklarının bir kısmını bize aktarmış.

“İnsan bu dünyaya taallümle tekemmül etmek için gelmiştir.” Hakikatının manası sadece taallüm etmek değildir. Öğrendiklerini yaşama sanatıdır. Veya yaşayarak öğrenme de diyebiliriz. Burada talim var. Yani, sizin kalbi dünyanıza gelen manaların sizin davranışlarınıza yansıması hadisesidir. Yansımazsa zaten bir ehemmiyeti yoktur.

Eğer siz öğrendiklerinizi uygulamazsanız, bu edindiğiniz bilgiler sizde manevi bir şişmanlık meydana getirir. Yani, manevi obezite dediğimiz bir durumla karşı karşıya kalırsınız. Öğrendiğiniz bilgiler ne kadar güzel olursa olsun bunu hayata geçirmediğiniz takdirde bu manevi hastalık olarak sizin karşınıza çıkacaktır. Nedir bunlar? Enaniyettir, hodfuruşluktur, benliktir vs. vs.

Mesela Risale-i Nur da Sözler kitabında isterseniz yerinden okuyalım. “İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekâvet-i uhreviyeden ve tazyikât-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.” (Sözler sh.285)

Burada Üstad birkaç hakikati birden zikrediyor. Bizim sinn-i kemale erdiğimiz yaş ki, biz o yaşta artık her şeyi fark etmeye başlıyoruz. O noktada bir duruşumuz var. Diyoruz ki “Ey Allahım ben bu yaştan itibaren senin çizdiğin yolda devam edeceğim. Siz bir yolcusunuz. Yani bir yola çıkıyorsunuz. İşte o yolculukta, hadiseler ne olursa olsun, etrafınızdakiler size nasıl bakarsa baksın önemli değil. Önemli olan sizin bakış açınızdır. Eğer siz bakış açınızı geliştirirseniz ve onlardan sadece “Bir’i” tanırsanız oraya kilitlenirseniz. Daha doğrusu kilitlenirsiniz/odaklanırsınız. “Benim hedefim Allah ile beraber bu yolculuğu başından sonuna kadar yürümektir.” dersiniz.

* Bu fikri tercih ettiğiniz zaman, kâinatın dilenciliğinden kurtulursunuz. O zaman ben kâinattan bir şey istemem kardeşim. Neden aracı kullanayım ki, o kâinat dediğimiz mahlûkatın tamamı benim gibi Allah’tan güç alıyor. O halde neden onlara müracaat edeyim?

Veya bu yolculuk esnasında etrafımda meydana gelen ve bana zarar verecekmiş gibi görünen hadiselere de o nazarla bakarım. Rahat ve huzur içinde onların içinden geçer yoluma devam ederim. Çünkü ben biliyorum ki, onlar da benim gibi birer yolcudur. Ve bana zarar verme yetkisine sahip değiller. Benim o yolculukta keyfimi bozamazlar, aksine yolculuğuma renk ve güzellik katacaklarını bildiğimden rahat ederim.

Hulasa bu konu biraz geniş ve derin bir konudur.

* Sizce Risale-i Nur bugün gelinen noktada gerektiği gibi okunup anlaşılıyor mu? Hayata aksettiriliyor mu? Veya anlaşılmasını sağlayacak alt yapı var mı?

Risale-i Nur bizim tembelliğimizden dolayı bizden küsmüş ve bizim yanımızdan uzaklaşmış olabilir. Ama inanıyorum ki, bir yerlerde en iyi şekilde okunuyor, en iyi şekilde anlaşılıyor ve uygulanıyor. Aksi takdirde bir manası kalmaz. Ben kendim için söylüyorum; Said Özadalı’nın, bugün okuduğundan çok daha fazla okumaya ve çok daha fazla tefekkür etmeye ihtiyacı var. Çünkü madem biz sürekli yenileniyoruz, o halde bu yenilenen dünyamın sürekli bu manalarla süslenmesi gerekir. Eski öğrendiklerimle devam edemem. Yenilenen vücudumla beraber yeni manalar elde etmem gerekir ki, yolculuğuma sağlıklı bir şekilde devam edeyim.

Ben Risale-i Nurların çok iyi anlaşıldığı kanaatini taşıyorum. Kendi açımdan bu anlayışa benim de ulaşmam gerektiğini düşünüyorum ve onun için de gayret sarf ediyorum.

* Bugünün şartlarında sizce Nur Talebeleri bölünmüşlükten nasıl kurtulabilirler? Daha doğrusu hangi şartlarda bir ve beraber olabilirler?

Nur Talebeleri fiziki olarak bir araya gelmek zorunda değiller. Ama belli projeler etrafında bir araya gelebilirler veya birbirlerinin meziyet ve güzellikleri ile iftihar edebilirler. Mesela, ben duysam ki, Filipinlerde Nur Hanım Risale-i Nurları alıp Üniversitelerde ders kitabı yapmış, ben onunla iftihar ederim ve ona dua ederim.

Veya Risale-i Nur Araştırma Vakfı Mısır’da bir sempozyum düzenlemişse ben mana alemimde onlara dua ederim ve manen destek olurum. Elimden gelirse destek olur ve teşvik ederim ve o faaliyetten dolayı da iftihar ederim. Aslında bu dediğimiz şey şirket-i maneviyedir. Şirket-i maneviyede insanların fiziken bir araya gelmelerine de çok fazla gerek yoktur. Birbirlerine dua etmeleri, birbirlerini teşvik etmeleri, birbirlerinin projelerine destek vermeleri bir ve beraber olduklarını göstergesidir.

Bu gün dünya çapında gelişen hadiseler de bunu gösteriyor. Üstad hazretleri ihlası tarif ederken “Kimden ve nereden olursa olsun İslam’a hizmet edenlere taraftar olmaktır” diyor. Bize bir ölçü veriyor. Yani, “Bu Risale-i Nurları ben yayar ve onun neşrine ben hizmet edersem benimdir yoksa değildir.” anlayışı çok yanlış bir anlayıştır. Bunun modası geçti artık. Herkes kendi iç dünyasında okuyup yaşıyor ve bir başkasına anlatıyor veya anlatmaya, ulaştırmaya çalışıyor zaten. Hiç ummadığımız ve beklemediğimiz yerlerde Nur Talebeleri ile karşılaşıyoruz. Demek birileri onlara ulaştırmıştır. O insanlar da o eserleri almış okumuş ve kendi dünyalarında uygulayarak dünyalarını güzelleştirdiklerini müşahede ediyoruz. Bunu için ille de bir olmak gerekmiyor.

Mesela RisaleHaber, bu meselede en güzel örneği teşkil ediyor. Nerede ve ne zaman olursa olsun, kimden gelirse gelsin her türlü faaliyet ve hareketi, yorum ve hizmeti ayırım yapmadan yayınlıyor. Cezayir’de, Filipinler’de, Mısır’da; Risale-i Nurlarla ilgili nerede güzel bir haber varsa, onu efkârı ammeye neşrediyor. İşte bu güzel bir beraberliktir.

Diğer taraftan Merak Kitap’a gidip baktık, orada her türlü kitap vardı. Nurlarla ilgili her eseri orada bulabilirdiniz. Ayırım yapmadan Risale-i Nur’la, Bediüzzaman’la ve Nur Talebeleri ile ilgili hatta Nur Talebelerinin yazdığı kitaplar da dahil olmak üzere her türlü kitap biraradaydı. Yani, orada şu veya bu yayınevi ayırımı yapılmamıştı. Hiçbir yayınevi dışlanmamıştı. İşte, birlik budur, buna denir. Yani, artık o eski anlayışlar yavaş yavaş tükeniyor. Herkes birbirini kabulleniyor ve birbirinin hizmetleri ile iftihar ediyor. Bir olmak budur.

* Günümüzün İslam Dünyasını bilen ve İslam Birliğine gidecek yolları araştırmış biri olarak 2009’un Nur Talebeleri, olaylara bakarken Türkiye zaviyesinden mi bakmalı yoksa evrensel mi bakmalı? Bu konuda neler söylersiniz?

Her şeyden evvel Nur Talebelerinin Tazyikat-ı Türkiye hapsinden kurtulmaları lazım. Yani Risale-i Nur hizmeti dediğimiz zaman sadece bir halkadan veya bir daireden ibaret olmadığını bilmemiz gerekiyor. Bu hizmete, bu daireye girmiş insanlar sayısınca daireden oluşmuş bir hizmet nazarıyla bakmalıyız.

Yani, üzerinde insan yazılı her canlıyı dikkate almalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Eskiden yaşadığımız ve bugünlere taşıdığımız o dar kalıplar içerisinde kalarak bu bahr-ı umman olan, hatta bir Arap kardeşimizin dediği gibi “Sahili olmayan bir umman”, böyle bir ummanı siz mahalli kalıplar içine hapsedemezsiniz. Mahalli ölçeklerle tartamazsınız. Ölçülerinizin, ölçü kalıplarınızın veya kaide ve kurallarınızın artık enternasyonal olması lazımdır. Ki insan muhataplı bir hizmet tarzı geliştirebilesiniz.

Mahalli kalıplar veya mahalli kavgalar hapsinden kurtulup uluslar arası kalıplara ve ölçeklere yelken açmalısınız ki, hedefe ulaşasınız. Zaten dünya biraz da âdem zamanına döndü gibi o zaman milletler yoktu, devletler de yoktu sınır da mevcut değildi, sadece insan vardı. İnsanla muhatap oluyordun. Habil vardı bir de Kabil vardı, yani bir tarafta inanan vardı diğer tarafta inanamayan başka yoktu. Yine o şekle bürünüyor. Ama bu zamana kadar birçok güzellik oluşturmuş olan insan bu kazandığı güzellikleri bir şekilde birlikte paylaşma düzenine ulaşmıştır. Nur talebeleri bu paylaşımın dışında kalamazlar. Nur talebeleri bu gelişimin gerisinde durmamalı ve insanlar nerede yürüyorsa Nur talebeleri de orada o platformda yürümeli ki bu nurları onlara gösterebilsin. Yoksa o yürüyüşün gerisinde veya dışında kalırlarsa bu hakikatleri diğer insanlara gösteremezler.

* Peki, bugün gelinen noktada birçok cemaat var. Sizin anlatımlarınıza uyan bir davranış gözleniyor veya biz öyle temenni ediyoruz. Sizce bu cemaatlerin tümü için “Ayrı ayrı kulvarlarda da olsalar kendi alanlarında ihtisaslaşmış tek bir nur cemaatidir.” diyebilir miyiz?

Şimdi bunlar gayede ve maksatta aynıdırlar. Bunlara baktığınız zaman hâşâ hiç kimseyi ihanetle suçlayamazsınız. Bu insanlar samimi, temiz, dürüst ve Risale-i Nurları muhtaçlara ulaştırma gayreti içinde olan kimselerdir. Bunların hepsi böyledir. Bunlar arasındaki ayrışma biraz ilimsizlikten kaynaklanıyor. Yani, zahiren burada ihtilaf olmaz/olmamalı; çünkü hedef aynı, gaye aynı, kullandığınız materyal aynı, ihtilafı gerektirecek bir durum yok. Görünen ihtilaf Risale-i Nur’dan veya farklı anlayışlardan kaynaklanmıyor. İhtilaf, insanlar arasındaki geçimsizlikten kaynaklanıyor. Veya geçmişte kalmış bir takım siyasi ve içtimai anlayış farkından kaynaklanıyordu. O da bana göre geçici bir arızadır. Bir gün gelecek hepsi “Hakikaten bu ayrılmalara gerek yokmuş.” deyip aradaki soğukluğu kaldıracak. Fiziken bir araya gelmeseler de anlayış olarak bir ve beraber olacaklar. Bana göre bu çok yakındır.

Bizim dershanelerimiz var bu dershanelerimiz sürekli eleman yetiştiriyor. Ama yetiştirdiğiniz elemanları taksim’ül amel tarzında görev taksimi yaparak vazifelendiremiyorsunuz. Bir sıkışma meydana geliyor. Bu sıkışmayı önlemenin yolu farklı zeminlerde bu insanları istihdam etmenizden geçer. Bunun için farklı farklı hizmet ortamları oluşturmalısınız.

Dershaneleri çoğaltmanız yanında sivil toplum kuruluşlarını geliştirmeniz ve o insanları o yerlerde istihdam etmeniz lazım. Siz bu taksim’ül amel kaidesini kendi iradenizle kuramazsanız veya kuramayınca bu birikim fıtri olarak şişerek bir yerde patlıyor. Şu veya bu gerekçe ile ayrışmalar meydana geliyor. Ama bir noktada bu patlama ve ayrışma rahmet oluyor. Sizin birlik iken ulaşamadığınız noktalara ayrışma nedeniyle birileri gitmiş oluyor. Bu durum Risale-i Nurların yayılmasına neden oluyor. O zaman diyorsunuz ki, “İyi ki ayrılma olmuş eğer o ayrılmalar olmasaydı bugün hizmette bu çeşitliliği yakalayamayacaktık. Bu eserlerin en ücra köşelere kadar yayılmasına imkân bulamayacaktık.”

Ben Nur Talebelerinin cemaatlerini bir üniversitenin fakülteleri gibi görüyorum. Zahiren ayrılmış gibi görünseler de hakikatte her biri bir fakülte gibi değişik bir branşta ve alanda hizmet etmektedir. Aslında bunların hepsi birdir, bir hedefe bir maksada hizmet ediyorlar.
(24 Şubat 2009
Röportaj: Nurettin Huyut/RisaleHaber)

SEFER AKGÜL
Asr-ı Saadette Kur’andan bir âyet işitip cümlenin belağatı karşısında secdeye varan Arap edipleri gibi benim de aklım ve kalbim, metnin iman ve İslam hakikatlerini anlatma üslubuna karşı secdeye gitti diyebilirim.
Kendinizi tanıtır mısınız ?
1959 yılında Adıyaman’da doğdum.İlk ve ortaöğrenimimi Adıyaman’da yaptım. l982 yılında Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldum.Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde “ Divan Edebiyatı” dalında yüksek lisansım var.1982 yılından beri yurdun çeşitli yerlerinde Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersleri öğretmenliği görevinde bulundum.Halen Adıyaman’da merkeze bağlı bir okulda idareci olarak çalışmaktayım
Bilimsel ve edebî çalışmalarım ulusal ve yerel gazete ve dergilerde yayımlandı.
Yerel radyo ve televizyonlarda dinî ve kültürel program yapımcılığı; sosyal alanlarda tiyatro yazarlığı ve yönetmenliği yaptım.Edebî çalışmalarımdan sadece “Bekleyiş” isimli şiir kitabımı yayımlatabildim.1996 ilâ 2009 yılları arasında Yeni Asya gazetesinde müstear isimle haftalık köşe yazıları yazdım.
Evli ve 4 çocuk babasıyım.
Risale-i Nur’u nasıl, nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız ?
-Risale-i Nur’u ilk olarak 1971 kışında Adıyaman İmam-Hatip lisesi orta birinci sınıftayken ders hocamız Vehbi Vakkasoğlu sayesinde tanıdım.(Allah ondan razı olsun) .Bizleri 10-12 kadar öğrenci arkadaşla birlikte bir gece sohbeti için evine davet etti.Aynı sınıfta okuduğumuz teyzem oğlu M.Ali Pektaş’la birlikte davete icabet ettik.Doğrusu çağırma sebebini bilmiyorduk.Bizi çalışkan ve hareketli gördüğü için ders çalışma yöntemlerinden bahsedeceğini sanıyorduk.Ama başka bir şeyle karşılaştık.Kutu gibi daracık bir odada yerlere diz çöküp oturduk. Bizlere güler yüzle hitap ederek hal hatır sorup çay ikram ettikten sonra küçük bir kitaptan yavaş yavaş , tane tane okumaya başladı.”Hem madem, hem madem” lerin paragraf başlarında tekrar edildiği bir metindi bu.Okunanların çoğu Osmanlıca terim ve kelimelerden oluştuğu için pek anlayamadım.Ama okunan parçanın üslubu,hitap tarzı öylesine kalbime ve beynime etki etti ki anlatamam.O kadar değişik ve farklı bir hitap tarzıydı ki, inanın perde arkasında yüksek bir yerde oturmuş, gür sesli, kendinden ve bilgisinden gayet emin bir zat, sanki bana ve tüm tabiata hitap ediyor gibi bir halet-i ruhiye hissettim.O güne kadar camilerde dışarıdan gelen meşhur vaizlerin vaazlarını, radyolarda meşhur şahısların hitabelerini dinlemiştim fakat bu metindeki hitap tarzı bambaşkaydı.Bu metnin yazarı farklı bir kişiydi.Tabiri caizse Asr-ı Saadette Kur’andan bir âyet işitip cümlenin belağatı karşısında secdeye varan Arap edipleri gibi benim de aklım ve kalbim, metnin iman ve İslam hakikatlerini anlatma üslubuna karşı secdeye gitti diyebilirim.Vehbi hocamız, o parçada sıfatları ve faaliyetleri anlatılan zatın kim olabileceğini bizlere sorduğunda, kalbimden dudaklarıma doğru gayr-ı ihtiyari olarak “Allah” kelimesinin çıkması üzerine bana takdirkârane nazarla baktı.Ama bunun benim zekâmla ilgili olmadığını o anda hocama anlatamazdım.Çünkü okunanların çoğunu anlayamamıştım ama parçadaki “ Mânânın ruhu” diyebileceğim bir idrak, bulut gibi, hava gibi, vahyi bir soluk gibi insanı sarıvermiş ve anlamı kalbime ilka etmişti. Hani derler ya”Bir roman okudum hayatım değişti.”Ben de “Bir ders dinledim hayatım değişti” diyebilirim.
Belki etkilendiğimi fark ettiğinden olsa gerek belki geri bildiğim yoklaması nevinden Vehbi hocam dersi beğenip beğenmediğimi sordu.Çok beğendiğimi söylediğimde “Çağırsam tekrar gelir misin?”diye tekrar sordu.”Gelirim efendim” cevabını verince de “Peki baban bırakmazsa yine gelir misin?”diye üçüncü bir sual sorunca ben de tereddütsüz ”Babam böyle sohbetlere gelmeme karşı çıkmaz.Ama izin vermezse yine de gelirim” dedim.Öylesine risale-i nurları benimsedim o andan itibaren.
Kendimi dört açıdan bahtiyar hissediyor ve Allah’a şükrediyorum.Dinlerden en ekmeli İslamiyete; Peygamberlerden en eşrefi Hz.Muhammed’e (S.A.V), kitaplardan en câmi olan Kur’an’a ve üstadlardan en râsihi Bediüzzaman Said Nursî’ye tevafuk ettiğim için..Rabbime ne kadar şükretsem azdır.
Vehbi hocamın bana ezberlettiği vecizelerden dolayı risale-i nura aidiyet hissiyle doldum. Nereye gitsem bana vecize okuturdu.Kısaca risale konusunda ilk tohumu atan Vehbi hocamdı.Risale-i nurların meslek ve meşrebini anlamada , diyalektiğini kavrama ve temellendirmede ise Allah uzun ömürler ve afiyetler versin Ali Güven hocamın emeği büyüktür.Ali hocam, 18 sene süren medrese tahsilini bitirip Adıyaman’a gelmişti.Sıratut camisinin hücresinde kalıyordu. Henüz resmi olarak imamlık görevi almış değildi.Fahri olarak camilerde vaaz veriyordu.Risale eksenli vaazları herkes gibi beni de etkilemişti.Yakın ilgi gösterdi. Hoca –talebe ilişkisi içinde gece geç saatlere kadar ikili dersler yaptık. Ben bıkmadan –usanmadan sorular sorardım, O da bıkmadan usanmadan cevaplarını verirdi.Benim için muallim-i sâni oldu desem yeridir.
Adıyaman’da hizmetlerde iki büyük rükün vardı.Ağabeyler içinde faaliyet ve aksiyon açısından hep önde giderlerdi bu iki ağabey.Birisi Rahmetli Hacı Mahmut Allahverdi ağabeydi ki, risaleleri okuma ve anlatmada, hizmetlerin meslek ve meşrebe göre yürütülmesinde hep ön plandaydı.Diğeri Dursun Kutlu ağabeydi ki Allah uzun ömür ve afiyetler versin ders esnasında oturuş ve duruşuyla , ağırbaşlı tavırlarıyla zihinlerimizde yer etti.Dersleri dinlerken çok az konuşması ve sükut içinde dersi dinlemesi bile bizlere sekînet ve güven verirdi.O netâmeli dönemde, dikkat çekip takip edilmemek için üç kişiden fazla yan yana yürümenin riskli olduğu yıllarda Dursun ağabeyin derslerde tabiri caizse bir samuray gibi oturuşu bile yetiyordu bizlere.Allah o dönemde bizlere hep şefkatle yaklaşan, kusurlarımızı hoş gören bir kez bile yüzünü ekşitmeyen tüm hoca ve ağabeylerimizden ebeden razı olsun.
Risale-i Nur, hayatınızda ne gibi değişiklikler yaptı ?
– 1971 de risaleleri tanıyalı birkaç ay olmuştu. Orta 2.sınıfa geçtiğim yaz tatilinde ateşli bir hastalık geçirdim ve bir gecede iki kulağım birden sağır oldu. Dış dünyaya kapalıydım artık.Babam dahil herkes bana bu halimle okuyamayacağımı söyleyip saatçilik, radyo tamirciliği gibi bir mesleğe yönelmemi tavsiye ettiler.Ama ben risalelerin verdiği şevkle okumak istiyordum.Nitekim kararımı verdim ve okumaya devam ettim.Hem orta öğrenimimi hem de yüksek öğrenimimi bitirdim ve öğretmen olarak hayata atıldım.Öğrencilikte devamsızlıktan sınıfta kalmamak için okula devam ediyordum. Çünkü konuşulanları duymazdım, öylece zilin çalmasını beklerdim. Öğretmenin yazdırdığı notları yanımdaki sıra arkadaşıma bakarak aynen deftere geçirirdim.Bazen bana yöneltilen soruları da arkadaşım defterimin bir köşesine yazar ben de kalkıp cevap verirdim.
Risale-i nur dersleri de okuldaki gibi geçti diyebilirim.Derslerde okunanları ve anlatılanları işitmezdim.Ama sırf o mübarek ortamda feyz almak için gece derslerine,talebe derslerine vs. iştirak ederdim.Rahmetli H.Mahmut ağabey, benim özrümü bildiğinden genellikle bir dersi bana okuturdu.Kendileri de açıklamalar yapardı.Bu inceliği ve anlayışı asla unutamam.O günün üniversite hocaları böyle bir şeyi düşünemezlerdi.Bu işitme özrümden dolayı çok şey kaybettim. Keşke o açıklamaları duyacak kadar bir menfez açılsaydı diye düşünüyorum. Sadece risale açıklamaları için ama..Sadede gelecek olursak, eğer Risale-i nur dersleri ve nur talebelerinin oluşturduğu o huzurlu ortam olmasaydı dünya bana dar gelirdi.Zira daha dört yaşındayken geçirdiğim kemik iliği hastalığından dolayı gurbet illerine düşmüştüm.Anadan, babadan, kardeşten uzak hastane hastane dolaştığım oldu.Aylarca hastane koğuşlarında yapayalnız kaldım.Babam beni bırakıp giderdi. Memleketteki akrabalar da dahil ihtiyacımız olan maişet parasını temin etmek zorundaydı. Ben de hastanelerde acıdan sancıdan uyuyamadığım sonu gelmeyen, bitmek bilmeyen gecelerin bitmesini bekledim hep.Ayrılık ve daüssıla dolu gündüzlerin, ameliyathanelerin, ilaç kokularının, hasta feryatlarının, çocuk çığlıklarının koridorlarda yaptığı yankıların ruhuma kanırta kanırta açtığı derin izler ruhumu şekillendirmişti.Bu yüzden hayata bakışım bir açıdan negatif olmuştu.Çocukluğumu yaşayamamıştım ve hayat bana işkence gibi gelmişti.Bu açıdan risale-i nur’un kazandırdığı müspet bakış olmasaydı, altını çizerek söylüyorum, diğer dini kitaplar da beni tatmin etmeyeceğinden , o halimle Jean Paul Sartre’ın materyalist Egzistansiyalist felsefesinde geçtiği gibi var olmanın dayanılmaz ağırlığı altında,ya ezilecektim ya da isyankâr bir halet-i ruhiye içinde hatalar yaparak başkalarını ezecektim.Hem kendi içimde , hem de dış dünyada çöküşler yaşamam kaçınılmazdı.Yanlış yaşamak kavramının bir versiyonuydu bu kanaatimce.Dünya benim için bir zindan olacaktı.İsyanın eşiğindeydim.Ama Risale-i nur bana isyan etmenin bir hak olmadığını öğretti.Evet sadece şu “O’nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır.O’nu unutan saraylarda bile olsa zindandadır ve bedbahttır” vecizesi bile kitaplar dolusu teselliyi ve eczaneler dolusu ilacı bana ikram etmeye yetti de arttı bile.Bu vecize tüm dünya ve ahireti içine alacak kadar anlam yüklüdür. Şerh ve izahına girilirse kitaplar dolusu bilgi ve sonuç çıkarılabilir diye düşünüyorum.Yani sıradan bir cümle sayamazsınız. Risaledeki cümlelerden hiç birisi sübjektif niteleme veya tasvir içermez.Onlar tamamen fıtratta var olan gerçeklerden bahseder.
-Risaleleri Edebiyat açısından nasıl görüyorsunuz ?
– Sırf edebiyat açısından bakarsak risaleler belağat ve estetik açısından da dikkat çekici özelliklerle doludur.Bir iki örnek verecek olursak.Edebiyatta umumi kabul görmüş kurallar vardır.Şair, eşyayı isimlendirerek canlandıran insandır. Üstad bu kuralı risalede kullandığı Kur’anî ve İslamî terimolojide gerçekleştiren insandır.
Mesela edebiyatta mazmunlar vardır.Kısaltılmış istiare de denilen mazmunlar aslında bir açıdan sırr-ı ekberdir.Ama asıl sırr-ı ekber insanın kendisini tanımasıdır.Men arefe ….meselesinde geçtiği gibi.Üstadın”Ey kendini insan bilen insan kendini oku, yoksa hayvan ve camit cisim olma ihtimali var” vecizesi işte bunu içinde barındırır.Risaleler Kur’anın ve kâinatın sırlarını açan anahtarları insanın eline verir.Evrendeki mazmunların sırrını çözme metodunu öğretir insanlara..
Yine mesela,semantik bilimi üstadı Haya Kawa “Terimlerimizi tarif edelim.Ta ki, hepimiz ne hakkında konuştuğumuzu bilelim” der.Bediüzzaman kelimelerdeki anlamı ve anlam kaymalarını yeniden Kur’anî atmosfere çekmiştir. Kâinatın ve Kur’anın ortak dilini yeniden kurmuştur.Sözgelimi kâinata kitap diyor,tabiata mistar diyor.Asa-yı Musa diyor, A’za-yı İbrahim diyor.Yeni bir dil ve terimoloji getiriyor.Aslında Seleften bu yana Kur’an dili oluşturulmuştu ama zamanla silindi ve tozlandı. “Dinsizliği işmam eden kelimeler ağızda dolaşıyor” diye bu noktaya dikkat çekiyor.Tabiatperest dil ve İsrailiyyat diyalektiği her alana hakim oldu.Üstad bu dillerin tasallutundan kurtarmak için bir saykal vurma misyonunu ifa etti.Bir başka tabirle,Üstad bilimi Tevrat’ın tasallutundan kurtarıp Kur’ana tilmiz ve talebe olma yollarını döşedi.Muhakemat’a bu gözle bakılabilir.
Yine edebiyatta istiare sanatını en güzel kullanan birkaç nadir şahsiyetten biri olarak bakıyorum Üstada.Derler ki, Eflatun’un “Mağara istiaresi” en büyük şiirlerden birisidir.Ben de diyorum ki Üstadın “Küçük Sözler”deki temsilî hikayeleri mağara istiaresinden daha beliğ ve daha nettir.Üstelik İbrahim a.s.’a gelen suhuflardan örnekler verilir.Ayrıca ilginç bir şey daha var.Üstadın bir kuyuya düşen adamın , siyah beyaz fare,aslan, kuyu dibindeki ejderha temsili mesela bir Anna Karaninna romanında da vardır yanlış hatırlamıyorsam.Tabii ne Eflatun ne de Bediüzzaman sırf edebiyat yapmak için bunları kullanmış değildirler.Ama bu orijini gerçekleştirmişler işte.
Ve son olarak Batı’da edebiyatında tabiata insani vasıflar atfetmeye Personification denir.Bizim Tasavvuf edebiyatında ve sofîlik mesleğinde bunun tam tersi yapılır.Ters bir personification yani.Mesela kırmızı gül İlahî güzelliği ve özellikle Peygamberimizi sembolize eder.Üstad bu geleneği devam ettirir. Sözler’de geçen “Bülbül bahsine bir temimme” bölümünü okuyalım.Gül ve bülbül mazmunlarını nasıl Peygamber s.a.v.için kullandığını müşahede edelim ve Üstadın edebiyat alanındaki şahsiyetini görelim.
Kısaca risale-i nur hayatımıza hayat oldu.Var olmanın ,varlıkların, duymanın, düşünmenin kısaca her şeyin anlamını derk ettirdi,her şeye anlam kazandırdı.Hani âşık olursunuz.O aşk dolayısıyla yağmurun yağışı, güneşin doğuşu, kuşların ötüşü hatta duygusal değeri olmayan bir sineğin, bir ineğin, bir köpeğin bile mevcudiyeti yeni bir anlam kazanır.Mâlum Mecnûn, Leylâ’nın köyünün köpeklerini bile severmiş.Aşk böylesine her şeye anlam kazandıran bir olgu.İmandaki aşk olayı diyebileceğimiz Muhabbetullah da böyle bir şey.Hatta ondan daha yüce ve daha derin. Böyle Allah namına her şeye muhabbet risalelerle başlıyor. Hapishanede risaleleri ve üstadı tanıyan cani/katil kişiler, tahtakurusunu bile öldürmekten çekinmeye başlıyor.Bu arada Risale-i nur’un esas terimolojilerinden birinin niçin “Tahkikî iman” olduğunu da hatırlamamak elde değil.Risale yeniden doğmak nasıl bir olaysa insanlarda öyle bir değişim oluşturuyor,yaşama şevki veriyor.Zorluklara direnme ameliyesini bir sıklet olarak değil yüksek bir şevk ve ulvi bir zevk olarak yaşatıyor.
-Risale-i nurla alakalı unutamadığınız bir hatıranızı bizimle paylaşır mısınız?
– Anlatacak çok hatıram var.Ben sadece bir-iki tanesini paylaşırım sizinle. 1982 Haziranında öğretmenlik için bakanlığa başvurdum.İman kurtarma davası için göreve başlayacağım anı sabırsızlıkla bekliyordum.”Allahım beni denizi ve ormanı olan bir yere tayin et.Daha fazla ihtiyaç olduğu için beni İmam -hatip lisesi’ne değil bir lise’ye tayin et.Liseler içinde de inananların zorda olduğu, inanmayanların güçlü ve hakim olduğu , o günkü tabirle komünistlerin kalesi sayılan bir liseye tayin et.Ta ki iman kurtarma hizmetinde istihdam olunayım.” diye hep dua ettim..Aralık ayının sonunda atamam yapıldı.Görev yerim bu üç unsuru tam da içine alan bir yerdi.Ondan sonrasını tahmin edebilirsiniz.
Bir tanesi de kulaklarımın sağır olduğu yıllara ait.Çok üzülüyordum bu özrümden dolayı.Ve bunun uzun süre böyle devam etmeyeceğine inanmıştım. Risale derslerine gidiyordum ama daha yeniydim.Bu arada Rahmetli Hulusi ağabey Adıyaman’a gelmişti.Rahmetli Hacı Mahmut Allahverdi ağabey beni ders arasında Hulusi ağabeye takdim etti ve “Bu kardeşimize kulakları açılsın diye dua ediniz” ricasında bulundu.Hulusi ağabey “Risale-i nurları okusun inşallah açılır” dedi.Ertesi gün halı dükkanında risaleleri satan Dursun Kutlu ağabey’e beni gönderdiler senin Tiryak’ın orada diye.Dursun ağabeye gittim ve bana şifa için bir tiryak verecekmişsiniz dedim.Dursun ağabey de bana küçük risale şeklinde bir kitap verdi.Üzerinde “Tiryak”yazılıydı.Bu kitabı okursam kulaklarım açılacaktı bana göre.Ama okuduğum halde hiçbir değişiklik olmadı. Yıllar geçti risalelerin verdiği inanç şuuru bu özrümü özür olmaktan çıkardı benim dünyamda.Artık şikayetçi değildim ve “Elhamdülillah sağırım” diyebiliyordum içimden.Yıllar sonra anladım ki risaleler baş kulağını değil can kulağını açıyormuş meğer…
-Risale-i nura istenen hizmet yapılabiliyor mu ? Teklifleriniz?
-Allah bir kulunu severse onu ihtiyaç olan yere gönderir, sözünü hep önemserim..Hizmette istenen yerde istihdam edilmemiz esastır.Elbette ki kabiliyet ve marifetler önemli faktörlerdir.İş bölümü yapmak ve ekip ruhu içinde olmak muvaffakiyetin fıtrî kanunlarıdır.Bunlar dünyevî konularda nasıl geçerliyse uhrevî konularda da geçerlidir.Ama bir farkla ki uhrevî konularda istemek yerine istenmek daha ağır basar.Aramak yerine aranmak, daha halisane gelir bana.”Bu güzel meseleyi ben söyleyeyim “bahsinde geçtiği gibi. Aslında Risale-i nur, hizmetleri kendi kendini yürütüyor.Sahibi var, müzahiri var.Bizim kaygımız,cüz’i irademizi kullanarak hizmetlerde istihdam edilme sevabını kazanmaktan ibarettir.Risale-i nurlar su gibi, hava gibi, ışık gibi hissettirmeden her yere yayılıyor zaten.
Tekliflerimi uzatmadan sıralarsak, “ Marifet iltifata tabidir” kuralını ihmal etmeyelim.İnsan’a yatırım, binaya- tesise yatırımdan daha önemlidir. Doğru kişinin, doğru yerde istihdam edilmesi hayatî önemi haizdir.Neyse vaaz vermek istemem en kısa ve en emin yol ,”İhlas “risalesindeki 4 unsuru uygulamaktır.
Hatırıma gelmişken anlatayım.12 Eylül İhtilâli’nin akabinde ihtilaflar baş göstermişti.Rahmetli Mahmut ağabeyle bir sabah dersinden sonra konuşa konuşa eve dönüyorduk” Bir takım olayları kısaca anlatıp “Çok zor Sefer kardeş çok zor” diye esefle başını salladı.Ben safiyet ve saflık eseri “ Çok kolay ağabey, çok kolay” dedim.Afallayarak yüzüme baktı ve” Nasıl ?”diye sordu.Ben de “Ağabey her ne yaparsak ihlâsla yapalım, gerisi kolay..”deyince derin düşüncelere daldı ve ondan sonra hiç konuşmadı. Hala aynı görüşteyim.Usr ve yüsr iç içe zaten.Birindeki zorluk, diğerinde kolaylık oluşturuyor.Hizmeti Allah için yap, gerisine karışmayacağız.İhlas yoksa gerisi boştur .
-Sizce İhtilâllerin hizmetimize zarar ve faydası var mıdır ?
–İhtilâller, hizmete zarar verdi.Aramızdaki muhabbete, ittihada zarar verdiği için bu görüşteyim.Belki iyimser zaviyeden bakarak”Hizmet her şeye rağmen büyüdü, parçalandıkça çoğaldık” demek mümkün.Bu değerlendirmelere saygı duyarım.Ancak mesela bir 12 eylül olmasaydı hizmetler bu günkü seviyeye 20 yıl önce gelmiş olurdu.Süfyan mesleği de belki 20 sene önce fâş olacaktı.Bu açıdan ihtilâlin bir çok fütuhatı geciktirdiğini ve maliyetini yükselttiğini söyleyebilirim.
İhtilâl ihtilafında herkesi canı kadar seven ben aciz kardeşiniz, ayrılık yüzünden o kadar muzdarip oldum ve o kadar yetimlik/öksüzlük hissi çektim ki anlatamam.Çünkü ben mesela H.Mahmud ağabeyi ve hayatımın Kayseri safhasında rahmetli Ali Mutlu ağabeyi manevî babam bilirdim.Risale-i nur talebelerinin trajedisi bence en çok 12 eylülde yaşandı.Hapse girsek böyle acıklı gelmezdi.Hizmetler açısından öyle parçalandık ki, dağ parçalansa böyle olmazdı.Ama derdimizi içimize attık.Ketumiyyet gösterdik.Vâkıa ihtilal çok planlı ve programlı gelmişti.Maddi ve manevi alanda take off noktasında yapılmıştı.Anarşi belâsı ile milletin şefkat damarına girildi.83 Anayasası oylamasındaki evet-hayır ihtilafı da bu cemaatin Kerbelâ’sı oldu.
Bir açıdan bu kırılma noktasında adalet-i izafiye ve adaleti mahza ihtilafı vardır diye düşünüyorum.İki taraf da iyi niyetle ve hasbî duygularla hareket ediyordu. Ama bir aidiyet hissi ve safını belirleme aşamasında ölçüyü kaçıran mübarekler de oldu.Yıllarca hizmet ettiği dersaneden atılıp bir gece yarısı sokağa terk edilmek, dışlanmak ve kovulmak gibi ciğersûz vakalar genç beyinlerimizde telafisi zor yaralar açtı.Ne diyelim, bir Cemel, bir Sıffin yaşadık gibi.Lahikaların fonksiyonunu da o yıllarda pek bilmiyorduk,tecrübesizdik.Hadiseler bizi sarstı. Zamanla gördüm ki 19.Mektup’ta geçen gaybî bölümdeki olayların ahirzaman versiyonunu yaşamaktaydık.Ama olan olmuştu.
Bu arada Demokratlara verilen destek çekilince, demokrat misyon da afalladı ve şaşırdı..Bu yalpalama dünyadaki diğer gelişmelere de etki etti. Nurcular nereye destek verirse orası hareketlenir ve bereketlenir.
Geniş kitlenin kulvar değiştirmesi bir çok şeyi de değiştirdi. Neyse bu gün bütün olanların getirisini ve götürüsünü kadere havale etmek durumundayız . ”İza Cael kader umiyel basar.”meselesi. İnşaallah Süfyanizmin ikiye bölüp ortasından yürüyüp geçtiği Şahs-ı manevi tekrar dirilecek ve doğrulacaktır, diye ümit ediyorum.
Üstadın müsbet metodundan neler anlayabiliriz?
– Üstadın metodundan herkes bir şey anlayabilir.Müsbet terimi çok geniş anlamlı , yoruma ve te’vile muhtaç bir kavram olduğundan dolayı ille de anlamı budur demek zor.Hizmetlerde nur var, topuz yok; ikna var, cebir yok; kitap, kalem, kağıt var,tabanca, bıçak bomba yok.İlk elde müsbet medot bu mealde yorumlanmaktadır.Risale dilinde hapishane Medrese-i Yusufiyye olarak adlandırılır. Bu risaleye has bir kavram.Burada da müsbet metodun bir versiyonu tezahür eder.Ancak bu yaklaşım miskinlik,teslimiyet anlayışı değil, sivil direniş, soğukkanlılığı ve itidali bozmadan , hatta ezber bozacak yeni açılımlar yaparak fıtrata uygun bir metot oluşturmaktır.Muhaliflerin oyununa gelmemektir.Ancak bu metot gelip geçici bir davranış kalıbı değildir. Özümsenmiş, genel kaide olarak her şartta uygulanacak olan bir metottur.Kısaca fıtrattaki sırat-ı müstakim ile Kur’andaki sırat-ı müstakimin buluşma noktalarının bir ifadesidir diyebilirim.
– Gençlere ve gelecek nesillere mesajınız ?
– Gençlere şunu söylemek isterim.Risaleleri kelime kelime teemmül ederek okumalıyız.Teemmül ile okunmazsa risaleleri baştan sona elli kere bitirseniz okuma sevabından başka bir kazanımınız olmaz. Ki bunları kasetler ve cd.’ler de yapar. Ayrıca risaleler bir bütündür.Lahikalar diğer maruf eserlerle aynı öneme sahiptir.Risale-i nur talebeliğinin farkı Lâhikalarda kendini gösterir. Mesela Sözler’i, Mektubat’ı vs.hangi müslüman cemaate veya ferde okusanız beğenir, tahsin eder,en azından itiraz etmez.Ama Lahikaları okursanız itiraz edebiliyor veya kabullenmeyip alternatif görüş ileri sürebiliyorlar.Demek Lahikalar meslek ve meşrebimizin mikyası olmaktadır.Lahikalar basit mektuplaşmalar koleksiyonu değildir,Risale-i nurun metodolojisidir.Bunun için lahikaları aynı titizlikte okumak gerekir. Netice itibariyle bu mesleğe ve hizmete en ufak katkısı olanlara varıncaya kadar herkesten Allah razı olsun diyorum. Risale’ye talebe olmak, değil tüm müslümanlara ve İslâm dünyasına belki bütün insanlığa hizmet etmek ve faydası dokunmaktır diye düşünüyorum vesselâm.
MEHMET ÖZÇELİK-NUREDDİN GÜRSOY

SEYDİ İSLAMOĞLU

Darbeler hizmetleri hiç engelleyemedi.Fakat memlekete çok zararı oldu.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
1938 Adıyaman/Besni doğumluyum.Demircilikle uğraşmaktayım.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nurları tanımama bir rüya vesile oldu.Şöyleki;
1956 yılında evde yatıyorum.Uykuyla uyanıklık hali yani yakaza halinde iken,birde baktım ki batı tarafından güneşten daha büyük bir yıldız doğuya yani Urfanın üzerine doğru kaydı ve büyük bir patlamayla patladı.O patlamadan sonra binlerce yıldız etrafa dağıldı.
Sabah uyandığımda berbere vardım,bir adam traş oluyordu.Bu arada bir rüya tabir ediyordu.Birden aklıma gece gördüğüm rüya geldi.
Rüyayı kendisine anlattığımda şöyle yorumladı;
Batı tarafından büyük bir alim kalkıp Urfaya gelecek ve orada vefat edecek. Talebeleri de belki binlerce katı onun yerini dolduracak şekilde etrafa yayılacaklar.Bir iken on bin olacak.
Ben şaşırdım.Allah Allah bu kimmiş yahu dedim.Acaba bu alim kim talebeleri kim,diye taaccübde bulundum.Öyle geçti.

-Ben askere gittim.Askerde Mevlüt Bayrak diye Samsunlu bir arkadaşım vardı.Onunla beraberken eşyalarımız arandı.Onun bavulundan Gençlik Rehberi adında bir kitap çıktı.Binbaşı dedi ki;Eğer ben bunu mahkemeye verirsem askerliğin yanar..dikkat et,bunu hemen kaybet,görmemiş olayım,dedi.
Ben şaşkınlıkla,Allah Allah bu kimin kitabı ki,dedim..içime bir şüphe düştü.Nasıl mahkemeye verince askerliği yanıyormuş?
Terhis olup Besni-ye geldim.

Kur’an Kursu açan Abuzer Demir’in kursuna kayıt yaptırdım.Kur’an okuyordum.Bir gün hocaya sordum ki;
Hocam,Said Nursi hakkında ne biliyorsunuz?
Beni ilçede bulunan tarikat ehlinden zannedince,kısaca üstü örtülü bir cevap verdi.
Bir iki sene sonra Besniye Ömer Pektaş diye,-şimdi Ankaradadır-biri geldi.Kendisiyle tanıştık.Hal hatırdan sonra namazlı niyazlı olan bu kişi Said Nursi’den övgüyle bahsetti.
-Bir gün çarşıda kendisiyle karşılaştığımızda çiğ köfte yapacaklarını söyleyerek bizi evine davet etti.Kendisi bekârdı.Yemeği yedikten sonra biraz da kitap okuyalım diyerek kitaptan;-Ales sevri vel hut- bahsini okudu.İlk dinlediğim ders oydu.
Bende çocukluğumda –Ahmedi Mürşid-diye bir kitap okumuştum.Onda dünyanın durumu hakkında;balığın su üzerinde,öküzün balık üzerinde,dünyanında onun iki boynuzu arasında üstünde durduğu şeklinde bir yorum okumuştum.
Ben okula hiç gitmedim.Sadece Kur’an Kursuna devam ettim.
Bazen öğrenciler bana bunu isbat etmemi söylüyorlardı.Ben de bilmediğimden susuyordum.Çünkü fennin anlattıklarıyla bu cümle birbiriyle çatışıyordu.
Bende bu dersi dinlediğim esnada birden,-Keşke o öğrenciler gelse de,onlara bir cevab versem,diyordum.Çünkü cevabı öğrenmiştim.
Ders bittikten sonra kitabı masanın üzerine koydu.Sürekli bir boşluk anı kollayarak, keşke kimse görmeden kalkıp bu kitabın ne kitabı olduğunu öğrensem, diyordum. Kitap masaya ters tarafına konulmuştu.Çok sıkılgan olmama rağmen bir boşluk anından istifade ederek kitabı çevirdiğimde üzerinde –Lem’alar- yazılı olduğunu gördüm.Hemen yerine indirdim.Daha sonra dağıldık.
O akşam evde uyuduğumda bir rüya gördüm.İki odalı bir evdeyiz.Ortada bir kapı var,ders yapılıyordu.Aynen Ömer-in evindeki ders gibiydi.Ders bitti ve ben ayağa kalktım.
-Ben hastayım,dedim.
Önden birisi kalktı,Ben Doktor Sadullah Nutku-yum,dedi.Gel seni muayene edeyim.
Gittim,soyundum,fanilyan kalsın,dedi.
Güzel bir muayene yaptı ve bir reçete yazarak bana;
-Eğer bu reçeteyi kullanırsan,iyi olursun,hiçbir şeyin kalmaz,dedi.
Ben reçeteyi elime alıp baktım,reçetede Mektubat,Lem’alar yazıyordu.
Bu da ney dedim..uyandım.
Aradan beş on gün geçti.Ömer bey bize,Haydi Adıyamana gidiyoruz,dedi.
Ne yapacağız,dediğimizde,
Abilerle tanışırız,dedi.
Olur,dedik.
Bir cip tuttuk,1967 yıllarıydı.Sıratuttaki Mahmut abinin dershanesine vardık.Ömer bey kapıyı çaldı.Bir talebe çıktı.
Ben dedim ki,bu herhalde evin oğlu acaba kadında var mı,diye çekindim.Bir baktım iki-üç kişi daha var ve baktım herkes giriyor,bende girdim.
Mahmut abi bize ders yaptı.
Dersten sonra,-Bu kitaptan var mı,dedim.
Var,dedi.
Gece saat 12 idi.Oradan bir talebe çağırdı,-Bunu Emin Akbaş-a götür,istediği kitapları versin-dedi.
Orası da ayrancı pazarının orasıymış,gece gittik.Emin Akbaşı çağırdık,geldi bize dükkanı açtı,içeriye girdik.Bir kanepeyi kaldırdı ve sadece iki kitap kalmış dedi. Bunlarda Rüyamda gördüğüm Mektubat ve Lem’alar idi.Biri 25 diğeri 35 lira idi.
Yalnız,dikkat et,dedi.Yolda arama falan olmasın.
Bende kitapları gömleğimin altına koyup sakladım.Arama olmamıştı.
Böylece o zamandan beri Risale-i Nurları tanımış oldum.
Hacı Mahmut abinin de çok emeği oldu bize.

Aradan geçen birkaç yıl sonra bana soruyorlardı;-Sende mi nurcusun?
Ben de ‘hayır’diyordum.
Neden dediklerinde ise;’Ben onlara layık değilim ki,onlar pırlanta gibi adamlar,ben kim onlar kim’diyordum.
Bunun üzerine bir gün bir rüya gördüm.Sakallı bir adam geldi,dedi ki;Bir adam hacca gitse ve gelse,hacı olsa,o da ben hacı değilim dese,ne olur?dedi.
Bende;-Hacı olmaz,hacılıktan çıkar,dedim.
Peki bir Müslüman,Müslüman değilim,dese ne olur?
İslâmdan çıkar,kâfir olur,dedim.
Sen de nurcu değilim diyorsun,ona buna söylüyorsun,kardeşim sen nurcusun,dedi.Bir daha böyle şey söyleme.
Ben uyanarak Allaha hamd ettim.
Allah bu cemaatın içinden ayırmasın..bunların içinde ruhumu alsın.

-1958-de İstanbulda Levazım şöförü idim.Eratı hastaneye götürüyordum.Arkadaşlar gazete isterlerdi.O zamanda Allahtan ve peygamberden bahseden gazete yoktu. Gazeteler Bediüzzaman aleyhinde manşet atarlardı.Konyanın Hadım köyünde 35 nurcu ayin yaparken yakalandı.Bu menfi yayınlarını sürdürüyorlardı.
Bu durum hayretimi çekerken,bir yandan da beni araştırmaya sevk ediyordu.Bunlar kim deyip öğrenmeye başlıyordum.

-Birde Yeni Asya gazetesi kurulup matbaa alma durumunda İhsan Atasoy ve Ali Demirel Besniye de geldiler.Umduklarından fazla para burada topladılar.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Namazlarımda daha ciddi oldum.Dinime daha iyi sarıldım.Abilerle sürekli irtibat halinde oldum.
Bekir Berk Abi Mahmut abinin mahkemesine geldiğinde ordaydık.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
1978-de İspartaya gitmek üzere otobüs tutulmuştu.Bizi de çağırdılar.Otobüse binmek üzere iken Mahmut abi beni çağırdı.Bana dedi ki;Bak,İspartaya gidiyorsun,Üstadın kabrini ziyaret etmeden gelme.
Ben dedim ki;Abi İspartanın neresinde,ben bilmiyorum ki.
Sen oraya varınca sana gösteren olur,dedi.
Mevlidi dinledikten sonra telaşlanmaya başladım.İlk defa gelmiştim.Dursun Kutlu abi gelerek,bana gel,dedi.Biz Üstadın kabrini ziyarete gidiyoruz.
Beraber gittik.Hastahanenin karşısında,kabristana girişte sağda idi.
Üstadın kabri bu,dedi.Böylece ziyaret etmiş olduk.

-5-Mart-1980-de Besni genelinde bir arama yapıldı.Benim kitaplarımı da aldılar.Beni sıkıyönetime götürdüler,bir gün yattık.Orada bulunanlar bana ‘seni 163’den,’bizi de 141-142.maddeden sorgulayacaklar’diyorlardı..Onlar solcu idi.Orada da namazımı rahatlıkla kıldım.Ertesi günü cuma idi.Sorgulayıp bu kitaplarda suç yoktur,diyerek beni serbest bıraktılar.
Akşam eve geldiğimde akrabalar gelmiş ve tepki göstererek bu kitapları okumasın, diyorlardı.Ben içeri girince sustular.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Çığ gibi bir büyüme söz konusu.Biz önceden altı kişiydik,bunun dördü öldü,iki kişi kaldık.O zaman bir ders yerimiz bile yoktu.Kiraya tuttuğumuz yerin sahibi önce kirayı almadı,daha sonra yeri bize bağışladı,şimdi ise oraya dört katlı bir dershane kurduk.Önceden talebeler kalmak için geliyor alamıyorduk.Artık şimdi alabileceğiz.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Tam bir zulüm idi.Tek kelimeyle zulmetmişlerdir.Peygamberimizde buyurur:’Dünya mü’minin cehennemi,kâfirin cennetidir.’
Peygamberimiz de büyük cefalar çekmiş.Bütün mü’minler de derecelerine göre çekecekler.Üstad gibi büyük birisi çekmez mi,o da o büyük kafileye katılacaktır.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Darbeler hizmetleri hiç engelleyemedi.Fakat memlekete çok zararı oldu.Hizmetler yavaş da olsa büyüdü şimdi ise çığ gibi büyümektedir.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Müslümanları kardeş yapmıştır.En başta-Mü’minler kardeştir-âyetini Uhuvvet risalesiyle izah etmiştir.Ayrılıkları önlemiş,milleti toparlamış,yeni bir çığır açmıştır.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençler Risale-i Nura sarılsınlar..okusunlar..Allaha kul olsunlar..İslâmı yaşasınlar.

*Hiç rüyanızda Rasulullah ve Üstadı gördünüz mü?Nasıl?
Peygamberimizi bir defa şöyle gördüm;
O zaman sakalım yoktu.Onu da rüyada sakalsız olarak gördüm.
Bunu birilerine söylediğimde,senin sakalın olmadığı için,bu sakala işarettir,dediler ve ben de sakal bıraktım.

-Üstadı birkaç kere gördüm.
Birisinde kendisi kapının önünde ayakta.Bizde kanepede oturuyorduk.
Üstad ziyaretine gelenlere 10-25 kuruş para verirmiş.Onu da ağabeyler bereket olsun diye keselerinin dibine dikerlermiş.
Bana da öyle bir para verdi…galiba sarı 25-likti.
Parayı ben alayım derken,orada bulunan bir kardeş kalkıp aldı.
Üstad bana-İslâmoğlu niye almadın?-dedi.
Üstadım kardeş aldı..ben ne diyeyim?
Üstad bana altın bir yüzük verdi..iki kaşlı idi.Bu yüzüğü parmağına tak,dedi.
Ben dedim ki;Üstadım bu çok olmuyor mu?Ben buna layık mıyım?
Dedi ki;-Kıyamete kadar bu sende kalacak,tak onu parmağına-,uyandım.

Bir diğeri ise;Dershanenin yapımına başladık.Ümitsiz beş kuruş paramız yok.Gece rüyamda gündüz hayalimde.şaşkınız.
Rüyamda baktım,bir yerdeyim.Odanın ortasında bir delik var.Aşağıdan tuğla ve inşaat malzemesi veriyorlar.Kardeşlerde götürüyor.
Ben de alayım götüreyim,dedim.
Biri dedi ki;sen dur,sana Üstad verecek.Bir baktım ki,Üstad geldi,elinden tuğlayı aldım,o anda da elini öptüğümü zannediyorum.
Uyandım kendi kendime İnşaallah Allah yardım edecek,dedim ve öylede oldu.
Üstadın tuğla vermesi inşaatı yapmaya işaretti.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

ŞEYHMUS GÜVEN

Said Nursi topluma daima kardeşlik,İhlas ve itidali tavsiye etmiş.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Adıyaman Merkez Turuş köyünde doğdum.İlk okulu köyde bitirdim.Sonra medrese eğitimi aldım.Emekli İmamhatipim.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?

Risale’i Nur’ u rahmetli Hacı Şükrü efendinin tavsiyesi üzerine Adıyaman Merkez köylerinden Kamışlı Köyüne Kur’an Öğrenmeye gittim.8-9 ay orada kaldım.Orada hocamız Ahmet Tanrıöver bana küçük sözleri verdi.Onu hem yazdım hem okudum.Böylelikle Risale’i Nur’u ve Osmanlıcayı da öğrenmiş oluyordum.Daha 11-12 yaşlarındaydım.Sonra İhlas Risalesini,Ramazan,iktisat ve Şükür Risalelerini okudum ve yazdım.bu hayatımda bir çekirdek oldu.sonra Diyarbakırda bir köyde Hocanın medresesine gittim.O hoca Efendi de Risale’i nur’ u tanıyordu.
Bilahare,Mardin’in bir köyünde devam ettim.Orada halis bir nur talebesi ve daha sonra müftü olan Ahmet Yılmaz’ dan 1966-67 yıllarında ders aldım.Ve çok istifade ettim.
Bilahare Adıyaman Gölbaşı İlçesinde imamlık görevine başladım.Sonra Besni İlçesinde 22 yıl görev yaptım.ve daha sonra Besni’ ye gelen ve siyaseti çok seven bir müftüyle münakaşalarımız oldu.O zaman çok alim ve fazıl olan Abdussamed Hoca Üstadın faziletlerini anlatınca o müftü ikna oldu.Bizi büyük bir sıkıntıdan kurtardı. Allah ondan razı olsun.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Besni deyince Asım abiyi unutmak haksızlık olur.O Mübarek ve Rahmetlik insan her sabah gelir ve bazen sabah kahvaltısı yaptırır,fakirlere bakardı.Risale’i Nur’ u çok çok okurdu, Allah Rahmet eylesin kabri nur içinde olsun.

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Eskiye göre, Maşaallah Çok hayli fütühatlar var.O zorluklardan şimdi çok şükür saray gibi yerlere çıkılmış.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
İşaratul İcaz’ı çok seviyorum.Risale’i Nur’ un zaten her yeri kendi makamında ayrı ayrı özellikleri var.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstad’ ın inayet altında olduğuna inanıyorum.Yoksa o kadar zehir ve hapisler insanı deli etmese de bu kadar hizmeti yaptırmaz diye düşünüyorum.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorusunuz?
*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Said Nursi topluma daima kardeşlik,İhlas ve itidali tavsiye etmiş.Ve topluma daima barış ve sulh’ u sağlamıştır.Devletin yapamadığını yapmış bir kahramandır.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlere Risale’ i Nur’ u okumalarını,araştırmalarını ve cemaat şeklinde okumalarını tavsiye ediyorum.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

SIRRI SÜREYYA ÖNDER

“Bu coğrafyanın yüreğinden konuşan adam

Yazar-yönetmen Sırrı Süreyya Önder’i köşesine taşıyan Yeni aktüel Dergisi yazarı Alper Görmüş, Önder’in Risale-i Nur ile olan ilgisini de aktardı.
Sırrı Süreyya Önder’in “Bu coğrafyanın yüreğinden konuşan adam” olduğunu ifade eden Görmüş, Önder’in bununla ilgili “Ben yedi yaşımdan itibaren okuma sürecimin içerisine bütün Risale-i Nur külliyatını da dahil ettim. Çünkü babam böyle bir gelenekten geliyordu. Dayım da insan güzeli, bir Nur şakirdiydi. Ve çocukları çok ciddiye alırlardı” dediğini söyledi.
Önder ile ilgili çeşitli bilgiler de veren Görmüş, “Bence samimiyet, sahicilik ve iyilik elele verseler ve “ete kemiğe hüründük Sırrı diye göründük” diye halay tutsalar yeridir yani. İhtiyacımız olan şey, Sırrı Süreyya Önder’vari bir samimiyet ve sahicilik… Böyle olunca, sizi herkes dinler. Böyle olunca, düşünce ayrılıkları baki kalır ama, bunlar göz oyma nedeni olmaz… Sırrı Süreyya Önder’in insan olarak gücü samimiyetinden, sahiciliğinden ve her an gözlerine yansıyan “iyi insan”lığından geliyor.”

http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=69443

Babam ölünce Risale-i Nur derslerine gittim

…..Babam öldüğünde sekiz yaşımdaydım, onun ölümüyle birlikte o zaman dershane tabir edilen ve Risale-i Nur okutulan derslere devam ettim. 12-13 yaşından sonra da babamın kitaplarını keşfettim. Babam öldüğünde kendisinden geriye 1970’lerin parasıyla 30 bin TL borç ve bir sürü de kitap kalmıştı. Orhan Kemal, Kemal Tahir, Ahmet Arif, Nâzım Hikmet’i bu kitaplardan keşfettim. Yolculuğum Risale-i Nur’dan sosyalizme doğru bir kayma gösterdi. Fakat o kanalları hiç kapatmadım. Şunu o zaman keşfettim: Bir insan sizin perspektifinizden bakmayabilir, ama bu konuşmanızın önünde engel değil. Bunun için iki şeye ihtiyaç var, birisi mutlak saygı, diğeri reddettiğiniz şey hakkında asgarinin üzerinde bir bilgi sahibi olmanız.

……Cezaevindeyken bana -annemin okuma yazması yoktur- iki kişiden mektup gelirdi. Birisi amcamdı ki sosyalist öğretmen hareketinin önemli isimlerinden biriydi, birisi de dayımdı. Dayım bizzat Bediüzaman’ın yanına kadar gidenlerden biriydi. Dayım mektuplarda sık sık Hz. Eyüp kıssasını anlatırdı. Her mektubunun sonuna bir beyit yerleştirirdi. Amcam eski Adıyaman’ı anlatırdı, eskiden yaşanılanları, sıkıntıları. Onat Kutlar’ın bir değerlendirmesidir bu, cezaevindeki mektuplaşma için ‘fısıltıyla konuşmak’ tabirini kullanır. Onu bihakkın tecrübe etme imkânım oldu. Çünkü alt metin, satır arası okumak denen şeyin örneğini verdik yıllarca.
…..İslami bir mevzuda görüşüm sorulduğunda, bilmediğim bir meseleyse hiç konuşmuyorum. Bildiğim bir meseleyse bildiklerimi tekrar gözden geçirip bir cümle kuruyorum. Bu ona duyduğum saygının bir göstergesidir. Ben bu saygıyı lafla göstermiyorum. Teoloji okumalarım toplam okumalarımın yarısından fazladır. Çünkü dünyada yaşayan insanların yüzde 70-80’i bir tanrıya inanıyor. Sen yeni bir dünya vaat ediyorsun. Ama dünyanın yüzde 80’inin iman ettiği, tüm hayatını buna göre tanzim ettiği bir meseleyi bir nebze araştırma, öğrenme, merak etme ihtiyacı hissetmiyorsun, olmaz böyle şey.

SUAT ALKAN

Nur risalelerinin her meslek mensubu tarafından mesleğiyle mezci, ifadesi, dava ve bürhan halinde kendi kimliğinde sindirilmiş olması.
*Kendinizi tanıtır mısınız?
1940 denizli doğumlu, orta yüksek tahsili Türkiyede, Fransada bir yüksek lisans ve doktora yapıp 2008 yılında 50 yıllık Türkiyedeki kültür yeniliklerini ifade gücüne erişmiş “elif ekibi” nam-ı diğerle “elif ekolü” mensuplarıyla “elif” dergisini çıkarmağa başladık. el’an bu çalışmayı sürdürüyoruz.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
1957 yılında,17 yaşında komşu odadaki İsparta İmam Hatip okulu beşinci sınıf öğrencisi Mustafa Çetin-in elindeki “Risale-i Nur nedir, Bediüzzaman kimdir” başlıklı A 4 ebatlı bir sayfa üzerindekileri okuyup ertesi günlerde bizzat Bediüzzaman hazretlerini ziyaretle ve 45 dakika hitabına mazhariyetle tanıdım.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Bana o yaşta. gençliğime ekilmiş bir hayat tohumu gibi, bütün ömrümde, düşünce ve duyarlığıma hakim olduğunu ihsas ettirdi.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Üstat hazretlerinin İsparta Tugayı temel atma merasimindeki karşılanışı, ahaliyi selamlayışı, mukabilinde selamlanışı, temele ilk harcı koyması için yüksek rütbeli bir subayın teklifi…

*Sizin nazarınızda Adıyamanda , Türkiye ve Dünyada Risale-i Nur hareketi Başlangıcından günümüze- nasıl görülüyor?
Büyük bir havuza atılan taşın gösterdiği mütedahil daireler şeklinde,İsparta, Barladan, Türkiyede dairesi büyüyen, Şerif Mardin-in 1986 yılında Paris üniversitesinde Paul Dumont’la birlikte yaptıkları panel ve 1992 de Amerika Suny Presse üniversite yayınıyla bütün dünyaya “Bediüzzaman olayı ve Türkiyede sosyal değişme” isimli kitabıyla 20 seneye yakın dünyadaki akislenmeler ve bütün ideolojilerin bittiği bir hengamda Risale-i Nurun dünya kültüründe algılanmaya doğru gidişi şeklinde görülüyor.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
“iman bir hüsn-ü mücerred ve bir hüsn-ü münezzehtir” bu batı endüstri medeniyetinden sonra dünyada doğan modern dünya algılanışının bilim ve sanat alanlarında iman meselesiyle mezcedilişini ve seküler yeni dünya algılanışının mukaddes algıla inkılabının temelini teşkil eder. Himmet üç arkadaşımızın bütün hayatında mesleğiyle temzic ve teşrih etmeğe çalıştığı yegane ilmî ve artistik bir yaklaşımdır.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Bediüzzamanı hapsedenlerin, kendilerini nefislerinin mahpusu ve korku ve üzüntü gibi, kamil müminin hassası keder ve korku ve selametten mahrumiyete mahkumiyet gibi katlanılamaz bir işkenceye maruz kaldıklarını düşündürüyor.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Darbeler en çok darbecileri yaralamıştır. Sanat ve fikir baskıdan doğar.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Bediüzzaman hazretlerinin verdiği halk ve avam reçetelerinin tarifi veçhile istimal edilmediği bir yerde toplumdan bahsetmek mümkün olamaz.Ancak hasta bir toplumdan bahsedilebilir. Avrupanın Osmanlı devletinin sonunda Osmanlılar hakkında kullandıkları hasta adam ve şimdi bizim kullanmamızı mümkün kılan hasta Avrupa vasıflandırmasına liyakatı gibi. Fakat kültür değerlendirmeleri noktasından bunu kavramış olmak şartıyla…

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Nur risalelerinin her meslek mensubu tarafından mesleğiyle mezci, ifadesi, dava ve bürhan halinde kendi kimliğinde sindirilmiş olması. Ayrıca şimdiye dek bu yöndeki fakirliğin istiğnaya kavuşturulması hakkında bir düşünce kişiliğinin oluşmasına iblağ, fikren büluğa ulaşmakta iyi beslenmek..şiarı..

*Hiç rüyanızda Rasulullah ve Üstadı gördünüz mü?Nasıl?
Rüyamda bir nur, görmek neye delalet eder ? İkinci olarak üstatla kardeşi Abdülmecid efendiyi (ki benim bir yıl arapça hocam oldu.) apartman yüksekliği boyunda yan yana dev adımlarla yürümelerini seyredişim rüyalarımın şahı olmuştur.

MEHMET ÖZÇELİK-NUREDDİN GÜRSOY

– Ş –

ŞEMSEDDİN BİLGİN

BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NURLA İLGİLİ ANILAR

1951 yılı yaz aylarının bir gününde babam:(A. Fehmi Bilgin) Başöğretmen Abdulkadir bey’e git bir, iki kitap verecek al gel dedi. Ben de Yeniyol ilkokulu (ki o yıllarda Adıyaman’da tek bir ilkokul vardı. Şimdiki Cumhuriyet ilköğretim okulu ) Başöğretmen’i Abdulkadir Erkmen beyin evine giderek babamın selamı var kitap verecekmişsiniz dedim. O da biri Osmanlıca yazılmış kalınca ciltli teksir sayfalarından oluşan bir kitap diğeri ise Eşref Edip beyin BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ adlı kitaplardı. Aldım ve babama getirdim. BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ adlı kitabı zevkle okudum. Bir defa okumakla yetinmeyip sınıf arkadaşlarımla birlikte büyük bir mütefekkir ve dava adamının hayat hikayesini zevkle ve heyecan duyarak birkaç defa okuduk… Babamın nereden temin ettiğini bilemiyorum ama gün geçtikçe evimizde Mektubat’tan, Lem’alar’dan, Sözlerden ve diğer Risale-i Nur külliyatından teksir sayfalarından oluşan küçük broşürler halinde kitapçıklardan çoğaldığını gördüm. Risalelerin ve ilgili mektupların postadan ziyade nur talebelerinin elden Anadolu’ya dağıttıklarını tahmin ediyorum. Gün geçtikçe risalelerin merak saikiyle okunduğunu birçok esnaf ve memurlardan kimselerin birlik ve beraberlik oluşturduklarını başka bir ifade ile nur talebelerinin çoğaldığını müşahade ediyordum. Gerçektende o yıllarda en çok ihtiyaç duyulan husus iman konusu idi Müslüman bir toplum olmamıza rağmen dinin özünden uzaklaşmış olmamız, gençliğin önemli bir çoğunluğunun dini bilgilerden yoksun olduğu dolayısıyla iman zafiyeti ile karşı karşıya kaldığımız görülmekteydi.
İşte Risale-i Nur bu boşluğu doldurmak azmiyle toplumun imdadına yetişmişti. Bütün dikkatleri iman ve İslam üzerine çekmeye çalışan bir kurtuluş reçetesi oldu. Anadolu’nun ufkunda parlayan bu nurdan Adıyamanımız’da nasibini alıyordu. Günden güne çoğalan nur talebeleri Risale-i Nuru okumak suretiyle o iman menbanından nasibini almaya çalışıyordu. Bunun için de bir nur medresesine ihtiyaç vardı. Allah kendisinden razı olsun, Dursun Kutlu ağabeyimiz ayrancı pazarındaki evin bir odasını kapısını sokağa açmak suretiyle medrese olarak tahsis etti. Artık kendilerini nur talebesi olarak tanımlayan genç ihtiyar birçok kişi geceleri burada toplanarak Risale-i Nuru ihlasla ve dikkatle okuyor, dini hayatlarını daha ciddi ve anlamlı hale getirmenin gayreti içerisine giriyorlardı. Rahmetli babam dini kültürü olan bir kişiliğe sahipti. Genelde medresede Risale-i Nuru kendisi okur ve gerekli açıklamalarda bulunurlardı. Dinleyenler bu açıklamalardan mutlu olurlardı. O yıllarda bizlerde lisede okuyan gençler olarak hafta sonlarında medreseye gider, okunanları ve açıklamaları pür dikkat dinlerdik. Risale-i Nuru açıklayanlardan bir diğeri de rahmetli Abdulkadir Kayır ağabeyimizdi. Risale-i Nuru büyük bir coşku ile dinleyen gözyaşlarıyla duygulanan birçok kimseler medresenin müdavimleri vardı. İsimleri hatırımda kalanlardan Emin Akbaş, Hacı Pektaş, Mehmet Binici ve birçoklarını burada rahmetle anıyorum hayatta olanlara hayırlı ömürler diliyorum.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bütün ömrünü toplumun iman zafiyetinden dolayı fedakarlık örneği göstererek yazdığı risaleler ve yetiştirdiği talebelerle büyük bir mücadeleye talip olmuş imansızlık felaketini önlemeyi azmetmiştir. O malum yıllarda bu mücadelenin önüne geçilmesi uğruna birçok anlamsız yasakların olduğuna şahit oluyorduk. Risalelerin muhtevası imanı hakikatler ve konuların Kur-an ve Hadis ışığında topluma yansıtılmak istenmesinden başka hiçbir amacı taşımadığı ayan beyan ortadaydı. Kimler nerede toplanıyor ne okuyorlar, ne yapıyorlar doğrultusunda takipler aramalar hatta nezaretler… şayan-ı dikkattir ki bütün bunlara rağmen nur talebeleri inandıkları dava uğrunda daha da birbirleri ile kenetleniyorlardı. Zaman zaman bu ulvi davayla ilgili hususlar mahkemelere intikal ediyor. Fakat sonuçta hiçbir suç unsuru olmadığı anlaşılıyordu. Buna rağmen bu mücadeleden kuşku duyan bazı çevreler sözde entellektüel sayılan malum kimseler Risale-i Nurun anlatmak istediğini anlamıyorlar veya anlamak istemiyorlardı.
Bediüzzaman Sait Nursi hazretlerini ziyaretinizi anlatır mısınız?
Sene 1957 lise ikinci sınıfta idim.Babam; Bediüzzamanı ziyarete beraber gideceğimizi söyleyince sevindim. Hatırladığım kadarıyla önce Adana’ya oradan da Isparta’ya gittik. Elimizdeki adresle Hasan Efendi diye biriyle tanıştık. Babam kendini tanıtarak üstadı ziyaret etmek üzere Adıyaman’dan geldik, dedi. Fakat o zat “Boşuna gelmişsiniz Bediüzzamanı ziyaret etmeniz mümkün değil çünkü hem kendisi rahatsız hem de ikamet ettiği ev emniyetin kontrolü altında kimlerin gelip gittiği tespit ediliyor zor durumda kalabilirsiniz”. Babam ısrarla ziyaret amacıyla uzak yerden geldik muhtemel riske katlanacağımızı ve bu durumda yardımcı olmasını ısrar etti. O da “Günah benden gitti gelin size evi göstereyim” dedi. Birkaç yüz metre yürüdükten sonra, yüz metre kala eliyle işaret ederek şu ilerideki sokağa gireceksiniz …. nolu evde dedi ve vedalaşarak ayrıldık.
Tarif edilen eve vardık ve kapıyı çaldık. 25-30 yaşlarında genç bir adam kapıyı açtı. Babam “ Biz Adıyaman’dan üstadı ziyaret etmek amacı ile geldik” dedi. Genç adam ise “Bugün mümkün değil üstad rahatsız kimseyi kabul etmiyor” dedi. Babam yine uzaktan bu amaçla geldiğimizi ziyaretimizin kısa süreceğini fazla rahatsız etmeyeceğimizi, söyledi ise de isteğimizi kabul etmedi. Babam “ O zaman kendilerine Adıyaman’dan Abdurahman Fehmi Bilgin’in ziyaretine geldiğini haber verin ve cevabını bekliyorum” dedi. Genç adam, ikna olarak kapıyı kapattı.10-15 dakika bekledikten sonra tekrar geldi ve bize “buyurun ziyaret edebileceksiniz” dedi. Kapıdan geniş avlulu eve girdik. Sağda bulunan açık merdivenlerden ikinci kata çıktık. Solda bulunan bir odaya bizi aldılar. Odaya girdiğimizde birkaç kişinin odada bulunduğunu hummalı bir çalışma içerisinde bulunduklarını gördüm. Daha sonra öğrendiğim kadarıyla o kişiler üstadın yanından ayrılmayan risaleleri yayan, teksir eden ve yurdun dört bir tarafına gönderen Risale-i Nur talebeleriydi.
Kısa bir süre o odada kaldıktan sonra üstadın bizi istediğini söyleyince üstadın bulunduğu karşı odaya yöneldik. Odaya girdiğimizde sağda karyolada yattığını, ancak bizi görünce doğrularak “hoş geldiniz” dedi. Babam elini öptü o da ona sarıldı ve “ Fehmi bak yazdığın şiir çok hoşuma gitti. Bak yanımda bulunduruyorum. Seni bütün nur talebeleri adına kabul ediyorum” dedi. Akabinde bende elini öptüm. “ Seni de liseli nur talebeleri adına kabul ediyorum” dedi. Bir süre yanında oturduk babamla kısa da olsa sohbet ettiler ve huzurundan ayrıldık.
İsparta’dan Konya’ya geldik orada da Bediüzzamanın kardeşi Alim bir zat olan Abdülcelil Efendiyi ziyaret ettik.
İşte böyle kutlu bir seyahat sona ermiş oldu.

M.ŞEMSETTİN BİLGİN
EY RİSALE-İ NUR

Senden doluyor vicdanlara hep hazz-ı sürur
Senden doğuyor kalplere her mânay-ı huzur
Misbahı müeyyed kıldı seni zat-ı şekûr

Nuru-ı ezelin mişkatısın ey risale-i nur
Burc-ı ebedin mirsadısın Ey Risale-i Nur

Bu asırda ümmet’e bir ihsan-ı hudasın
Sen bu hüviyetle evet mahz-ı hudasın
Hak yolda daim ve dalaletden de cüdasın

Nur-ı ezelin mişkatısın Ey risale-i Nur
Burc-ı ebedin mirsadısın Ey Risale-i Nur

Mizabısın pürnur inna a’teyna mağzının
Hem dahi miftah-ı inna fetehna remzinin
Veddühasısın gümansız nübuvvet şemsisin

Nur-ı ezelin mişkatısın Ey Risale-i Nur
Burc-ı ebedin mirsadısın Ey Risale-ı Nur

Dense sezadır ki sana mir’at-i hakaik
Vechinde celi nice bin hikmet-i dekaik
Rüşt menba-ı nutkunda ki manay-ı rekaik

Nur-ı ezelin mişkatısın Ey Risale-i Nur
Burc-ı ebedin mirsadısın Ey Risale-i Nur

Ey dürre-i kenz-i kemal ru’yunda safa var
Ey şule-i nuru cemal sadrında şifa var
Elbetteki fasık’a berkinde cefa var

Nur-ı ezelin mişkatısın Ey Risale-i Nur
Burc-ı ebedin mirsadısın Ey Risale-i Nur

Şehbân aşarak seb-ı semavatı gezersin
Bu kevn-i mekan olan nice esrarı süzersin
Şakirtlerini dönerek irfanla bezersen

Nur-ı ezelin mişkatısın Ey Risale-i Nur
Burc-ı ebedin mirsadısın Ey Risale-i Nur
Sihr iptaline Lem-ı âsa sende göründü

Hem nefes-ı feyz-ı Mesiha sende göründü
Bir cilve-i hulku azime sende göründü
Nur-ı ezelin mişkatısın Ey Risale-i Nur
Burc-ı ebedin mirsadısın Ey Risale-i Nur
Cümle-i âyât-ı Güzin meal olmuş sana
Anın çün ehl-i İslam ahlaf olmuş sana
Lutfu Rabbani hoşca hal olmuş sana

Nur-ı ezelin mişkatısın Ey Risale-i Nur
Burc-ı ebedin mirsadısın Ey Risale-i Nur

Revnak-ı hüsnün Füruğ-ı arşı âlâdan mıdır
Bu tecelli sana seyr-i senadan mıdır
Füyuzun yoksa ol sırr-ı ev ednadan mıdır

Nur-ı ezelin mişkatısın Ey Risale-i Nur
Burc-ı ebedin mirsadısın Ey Risale-i Nur

Ya rab bu hakir Fehmi’yi hem bezm-ı visal et
Nur zümresinde koy da anı hüsnü hisal et
Cümlemizi ol hazreti Üstaze Bilal et

Nur-ı ezelin mişkatısın Ey Risale-i Nur
Burc-ı ebedin mirsadısın Ey Risale-i Nur.
ABDURRAHMAN FEHMİ BİLGİN

ŞÜKRÜ DAĞTEKİN

Risale-i Nurdan Mesnevi-i Nuriye ve İşarat-ül İ’caz-ı çok seviyorum.Okudukça şevk ve gayretim artıyor.

*Kendinizi tanıtır mısınız?
Aslen Şanlıurfadan gelmişiz.Samsat ilçesine bağlı bir köyden sonra İmam-Hatibe gittim.32 sene İmam-Hatib ve Müftülükte memurluk yaptım.

*Risale-i Nuru nasıl,nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Şanlıurfa-da Abdulkadir Badıllı ağabeyin bulunduğu bir camide Kur’an Kursuna giderken Risale-i Nurları okudum.
Bilahare Külliyatı alarak hayatımı nurlandırdım.

*Risale-i Nur size ne kazandırdı?Hayatınızda ne gibi değişiklik oldu?
Hayatımı çok etkiledi.Namazlarımı severek kılmayı ve tahkik-i ve derin neleri verdiğinin bilincine vardım.

*Risale-i Nurla alakalı unutamadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Şanlıurfa-da ki Üstad için Ramazanlarda olan Mevlidleri hiç unutamıyorum. Çünkü orada sevgi seli hakim oluyor.İnsan mutlu oluyor.Kardeş kardeşle kucaklaşıyor.Kur’an okuyup mevlid dinlemek benim için büyük bir şevk kaynağı oluyor.

*Risale-i Nurdan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nedir?
Risale-i Nurdan Mesnevi-i Nuriye ve İşarat-ül İ’caz-ı çok seviyorum.Okudukça şevk ve gayretim artıyor.

*Üstadın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenişi vs çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstadın zehirlendirilmesi o devrin istibdadı ve üstadın onlara pes etmemesiyle olmuş.Çünkü onlar bizim dediğimiz kadar Müslüman ol,diyorlar.Tabi bu zulüm ve işkencedir.

*Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Darbeler halkın hak ve hukukunu askıya almanın adıdır.
Gazetemiz Yeni Asya-nın 470 gün kapanması bunun ne kadar haksızlık yapıldığının bir göstergesidir.

*Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir?Bu yolda neler yapmış,neler kazandırmıştır?
Üstad daima barışı,sulhu ve müsbet hareketi tavsiye etmiştir.
Toplumun bireylerini daima birleştirici ve bütünleyici mesajlar vermiştir.Hatta bazı aşiretlerin barışında aciz kalan devletin işini tek başına evvel-Allah yapmıştır.

*Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda nasıl bir mesaj verirsiniz?
Gençlerin gençlik rehberinden başlayarak okumalarını,bir yerine beş belki yirmi beş kere okumaları gerektiğine inanıyorum.Çünkü –Burada okunmazsa,kabirde okunmaz.”diyor Zübeyir abi.

MEHMET ÖZÇELİK/NUREDDİN GÜRSOY

– Y –

YUSUF TEKBAŞ

“Risale-i Nur dünyevî ve uhrevî yolumuzu aydınlattı, hayatımıza hayat oldu, dersem Risale-i Nur’ a karşı hakkı teslim etmiş olurum.”
Kendinizi Tanıtır mısınız?
1954 yılında Adıyaman merkeze bağlı Hasankendi köyünde doğdum.İlk ve ortaöğrenimimi 1974 yılında Adıyaman’da yaptım.1975-1976 yıllarında Karadut köyünde 1,5 yıl kadar İmam-hatiplik görevinde bulundum.1977-78 yılları arasında Meslek Yüksek Okulu Sosyal Bilimler Bölümü’nün sevk ve idare şubesinden mezun oldum.
1980 yılında Sümerbank mağazasında göreve başladım.14 yıl Sümerbank satış mağazasında çalıştım.1983 yılında Erzincan’da 4 aylık kısa dönem askerlik yaptım.1993 yılında Sümerbank satış mağazası müdürlüğünden Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesine personel dairesi başkanı olarak naklen atandım.Daha sonra İktisadî İdarî Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümü İdari Bilimler ana bilim dalında öğretim elemanı görevinde bulundum.2004 yılında emekliye ayrıldım.
Emekli olduktan sonra Flaş Birdem-Eğitim Merkezinin kurucu temsilciliği ve müdürlüğünü yaptım. Şu anda Vizyonkent, profesyonel apartman yönetimi ve emlak gibi özel işlerde çalışıyorum.
Evli ve 4 Çocuk babasıyım.
Risale-i Nur’ u nasıl, nerede ve kimin vesilesiyle tanıdınız?
Risale-i Nur’u Adıyaman’da, ortaokul dönemlerinde 3-5 kişinin vesilesiyle tanıdım Ortaöğrenimimi Adıyaman İmam-Hatip Okulunda yaptım.O dönemlerde pek çok meslek ve meşrep sahipleriyle tanışarak, kaldıkları mekanlara gidip geldim.Bunlardan bir tanesi Millî Mücadele cemaati idi.O sıralar çok ateşli bir gurubu vardı.O grubun çoğunluğu da aslen bizim köylülerden oluşuyordu.. Onların evlerinde verdikleri yemekli davetlere kerratla iştirak etmiştim. İkincisi ehl-i tarik cemaatlere de gidip geldim.Zaman zaman sohbetlerinde bulundum,zikirlerine katıldım. Üçüncüsü, Risale-i Nur’un yazıcı cemaatinin mensubu Emin Akbaş Ağabeyin yanına da ara sıra gidip gelmeye başladım. Dördüncüsü, o yıllarda siyasî ekol olup yeni kurulan Milli Nizam Partisi vardı.Onlar da siyaset kanalıyla İslamiyet’i getirmeyi veya başka bir deyişle İslamiyet’e siyasetle hizmete çalıştıkları iddiasındaydılar.O sıralar Yusuf Çelebi onlar içinde aktif bir rol oynuyordu.Hatırladığım kadarıyla il veya ilçe başkanlığı görevi de verilmişti.O teşkilata da gidip gelmeye başladım.Fakat hiç birinde de aradığımı bulamamıştım. Beni tatmin etmemesine rağmen yine de hepsiyle diyalogumu devam ettiriyordum.
İmam Hatip okulundayken Vehbi Vakkasoğlu benim hocamdı üstelik sınıf öğretmenliğimizi yapıyordu.O da benimle ilgilenirdi.Bana Risale-i Nur’ un küçük kitaplarından;Tabiat Risalesi,İhlas,Uhuvvet,küçük Sözler,Gençlik Rehberi gibi kitapları vererek okumamı isterdi.Zaman zaman da sınıfta tahtasında şema ve şekil çizerek Risale-i Nur’un hakikatlerini misallerle anlatırdı.Onun anlatma tarzı çok hoşuma giderdi. Bir seferinde Tabiat Risalesi’ndeki dört yol hakikatlerini tahtaya şema ve şekil çizerek anlatışı hala gözlerimin önündedir.
Vehbi Vakkasoğlu, bir gün hiç unutmam “Yusuf ne yapıyorsun ?” dedi. Ben de “Hocam arı gibi her çiçekten bal topluyorum” dedim.”Yani tarikattan istifade ediyorum. Milli mücadeleden istifade ediyorum.Milli Nizam partisinden istifade ediyorum.Risale-i Nur talebelerinden rahmetli Emin Akbaş ağabeye gidip istifade ediyorum”demiştim. Kendisini de çok sevdiğim Vehbi Vakkasoğlu hocam bana “ Bak Yusuf, şurada 10 tane musluk düşün,hepsinden de su akıyor,kovanı doldurmak istersen bütün muslukları dolaştırsan mı erken dolar, yoksa bir musluk altında tutarak mı erken dolar?” diye sormuştu. Ben de “ Kovamı bir musluk altında tutarak daha erken doldurabilirim” demiştim. Bana vermek istediği mesajı almıştım.Düşündüm, gerçekten dediği mantıklı geldi. Artık sadece Risale-i Nur kitaplarını okumaya ağırlık verdim.Her okumada bunu bitirip diğerine başlayayım diye içimde bir şevk ve huzur duydum.O sıralarda Bozdoğan,Mahmut ve Dursun Ağabeylerin de isimleri kulağıma geliyordu.Rahmetli Bozdoğan ağabey esnaftı, O’na gittim.Artık küçük kitaplar beni tatmin etmiyordu ve kısa sürede okuyup bitiriyordum. Tarihçe-i Hayat’ı Bozdoğan ağabeyden istedim. O da kitabı severek verdi.”Okuyup getir sana başka kitapları da verebilirim “ demişti..Kitabı büyük bir iştiyak ve zevkle okudum ve tekrar kendisine iade ettim.Bir süre sonra Risale-i Nur Külliyatını alıp bu yolda gideceğim diye kesin kararımı verdim.Sohbetlere iştirak etmeye başladım. Hele hele Rahmetli Mahmut ağabey ve Dursun ağabeyin bana gösterdikleri ilgi, alaka ve emeklerini hiç unutamam.Onlara şükran borçluyum ve onlara her zaman dua ediyorum.Risale-i Nur dairesine girmemde çok payları ve emekleri oldu.Onları da her fırsatta yad ederim.Bana her zaman rehber olmuşlardır.Rahmetli Mahmut ağabey, beni evlatlarından fazla severdi dersem bence mübalağa etmemiş olurum. Ayrıca, o zamanlar en çok hayran olduğum ve kendisinden çok istifade ettiğim Abdullah Öztürk’ün de bana çok faydası oldu ve emeği geçti.Onunla ilgili tatlı hatıralarımızı hiç unutmam.Hele hele lise öğrencisi Fuat Köroğlu’nun Risale-i Nur okuyuşunu, Mehmet Sayıner’in fedakârane şevk ve gayretini hiç unutamam. Mehmet Sayıner “Sana okul derslerinde yardımcı olayım” diyerek derslerin yanında Risale-i Nur’u da bana anlatırdı.
Cenab-ı Hak hepsinden razı olsun ve cümlemizi son nefesimize kadar Risale-i Nur dairesinden ayırmasın.
Risale-i Nur Size ne kazandırdı? Hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu?
Risale-i Nur hayatıma hayat oldu. Bakılması gereken güzelliğe bakmanın, güzellikleri duymanın,düşünmenin mahiyetini derk ettirdi.Yaşama sevinci ve azmi verdi.Zorluklara direnci, mukavemeti öğretti.Her hadisede bir hikmet aranması gerektiğini öğretti.
İhlas’ın ne demek olduğunu,yani İhlası kazandıran harekatındaki sebebin sırf bir Emr-i İlahi ve neticesi Rıza-i İlâhi olduğunu düşünmeyi ve vazife-i iİâhiye’ ye karışmamak gerektiğini, ibadetin ruhunun ihlas olduğunu; ihlasın ise yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılması gerektiğini öğretti.
Siyasi, içtimaî,ailevî ve her türlü meseleye bakış açımı değiştirdi.Olaylara serinkanlı ve temkinli yaklaşma disiplinini kazandırdı.Bin düşünüp bir söylemeyi öğretti.Hal-i alemdeki keşmekeşlerin altında hizmete bakış gözlüğünü taktırıp bunlara karşı büyük imtihan altında olduğumuzu ve tebliğin mutlaka ve mutlaka lisan-ı hal ve kal ile birlikte yapılmasının elzem olduğunu idrak ettirdi.
Bana ne? Bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesinin safsata olduğunu öğretti.
“Her dediğin doğru olmalı,her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.” Prensibiyle, yerinde söylemenin önemini belletti.
Meslek ve meşrepler arasındaki bakılması gereken mihrak taşı ve ölçüsü olan “Mesleğim haktır veya daha güzeldir demeye hakkın var.Fakat; hak yalnız benim mesleğimdir demeye hakkın yok “ hakikatını öğretti.Yani gerek kendi mesleğine ve gerekse gayrın mesleğine yaklaşım tarzının nasıl olması gerektiğini açık ve seçik bir şekilde gözlerimin önüne serdi. Müsbet şekildeki bütün meslek ve mezheplerin insanın fıtratına cevap vermek için var olduğunu; bunların gayesinin Allah’ın rızasını esas tuttuklarını anlama dürbünlerini gözümüze,aklımıza,ruhumuza,insafımıza ve bütün manevi duygularımıza taktırdı.Özetle Risale-i Nur dünyevi ve uhrevi yolumuzu aydınlattı. Hayatımıza hayat oldu dersem Risale-i Nur’a karşı hakkı teslim etmiş olurum.
Ayrıca bu soruyu iki bakış açısıyla cevaplandırmak istiyorum.
Risale-i Nur bana ne kazandırdı, hayatımda ne gibi değişiklikler yaptı meselesinden ziyade Risale-i Nur’un bize ne kazandırdığını ifade etmek lazım.Risale-i Nur’a hizmetin fazilet ve faydalarından bahsedersek daha isabetli olmuş olur.
A)Risale-i Nur bize ne kazandırıyor?
Risale-i Nur bize şuurlu bir şekilde 5 türlü ibadet yapmayı kazandırıyor.
1) idrâkinde olmasını Manen cihat etmeyi.
2) Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmeyi.
3) Bazen bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî olan bir ibadeti yapmayı.
4) Ümmetin fesada gittiği bir zamanda Resulullahın sünnetine ittibaın yüz şehit hükmünde olduğunu hatırlamayı.
5) Sünnete uymanın ehemmiyetini kazandırıyor.

Risale-i Nur’ a hizmetin fazilet ve faydalarına gelince:
1) Risale-i Nur ile meşgulken vefat eden,şehadet makamını kazanır.
2) Risale-i Nur talebelerinin imanla kabre girmelerini sağlar.
3) Risale-i Nur’ a hizmet kalbe rahat,rızka bereket,vücuda sıhhat verir.
4) Risale-i Nur’ a hizmet geçim kolaylığını sağlar.
5) Risale-i Nur’ a hizmet maddi ve manevi sıkıntılardan kurtarır.

Risale-i Nur hizmetinde ciddi çalıştığımız zaman hayatımızda:
-Rızkımızda bereket,kalbimizde rahat ve sürur,geçim derdimizde kolaylık, yapmış olduğumuz işlerimizde muvaffakiyet olduğunu görürüz.
Acizane ben e Risale-i Nur’ un hizmetinde bulunduğum günde o yaptığım hizmetin derecesine göre kalbimde,bedenimde,dimağımda,maişetimde bir inkişaf, inbisat,ferahlık,bereket gördüğümü Allah’ın izni ile söyleyebilirim.Ayrıca Risale-i Nur’un bana şuurlu bir şekilde ibadet yapmayı kazandırdığını da söyleyebilirim.
Risale-i Nur ile alakalı unutmadığınız bir hadiseyi anlatır mısınız?
Adıyaman İmam hatip okulunda okuyordum. Sınıf öğretmenimiz Vehbi Vakkasoğlu idi.Avukat Bekir Berk ağabey Adıyaman’ a gelmiş,Adıyaman’daki ağabeylerin mahkemesine girecekti.O gün de Vehbi Vakkasoğlu hocanın bize dersleri vardı.Av.Bekir Berk hrette müthiş savunma yaptığını duymuştum.Vehbi Vakkasoğlu hocanın derslerine girmeden mahkemeye gidip dinlemek istiyordum.Hocama”Bekir Berk mahkemede savunma yapacak.Kendisini dinlemek istiyorum dedim.”Hocam da işi bozuntuya vermeden,sözü duymazlığa alarak “Yusuf işin mi var, izin mi istiyorsun ?” dedi.Ben de meseleye hemen intibak ederek “Evet hocam işim var.İzin almak istiyorum” deyince “ Dersimden izinlisin gidebilirsin “demişlerdi.Mahkemeye gittim,mahkeme koridorları tıklım tıklımdı.Çünkü komşu illerden de mahkemeyi dinlemeye gelenler vardı..
Nihayet mahkeme safahatı başladı.Mahkeme salonunda yerimizi aldık.Pür dikkat etrafı süzerek Bekir Berk ağabeyin savunmasını dinledim.Hakim soru soruyor, Bekir Berk ağabey,öyle bir cevap veriyordu ki hakimlerin ağızları açık kalıyordu.Hepsi savunmaları hayretle pür dikkat dinliyorlardı. Bekir Berk ağabey savunması bitirdi.Çıkan karar beraattı…Duruşmadan sonraki manzara seyretmeyi değerdi.Akşam namazı geçmek üzereydi.Mahkeme koridorlarında ceketini yere seren namaza başlıyordu..Herkeste bir sevinç ve neşe.Gözlerin içi gülüyordu adeta.
Gaziantep’ten Nazım ağabey de gelmişti.Dışarıya çıktığımızda Nazım ağabey
“ Bekir ağabey,çok güzel bir savunma yaptı.Bir şey daha söyleyebilirdi. Risale-i Nur bir zehir ise bizim ona tonlarca ihtiyacımız var.Sayın hakimler eğer bunun yerini biliyorlarsa tayyarelerle bize sevkiyatını yapabilirsiniz deseydi daha da güzel olurdu”demişlerdi.Bu mahkeme aşk, şevk ve gayretimizi daha da kamçılamıştı.Burada Bekir Berk ağabeyi rahmetle anmamak mümkün mü?Ruhuna binler Fatiha olsun.
Sizin nazarınızda Adıyaman’ da, Türkiye’ de ve dünyada Risale-i Nur hareketi başlangıcından günümüze nasıl görülüyor?
“Bediüzzaman Said Nursi hazretleri 3-5 talebesi varken” Merak etmeyiniz kardeşler, bu nurlar parlayacaktır ve dünyaya hükmedecektir.” Demiştir. Yanındakiler hayretle bu sözü karşılamışlar.”3-5 kişi ile bu nasıl olacak?” demişlerdir. Bediüzzaman’ın bu sözleri Elhamdulillah bu gün tahakkuk etmiştir.
-Adıyaman’ da Dursun Kutlu ağabeyin evi eski demirciler çarşısında 2-3 odalı bir yermiş. Orayı hem dershane ve hem de ev olacak şekilde kullanıyormuş.2-3 kişi ile ders yapmaya başlamışlar.Orası bir çekirdek olmuş.Bu gün, nesvü-nema bulmuş,binlerce Nur talebesi ve tanıyanı bulmuş dersek gerçeği ifade etmiş oluruz.Bu gün elli’ye yakın Risale-i Nur okuyan hizmet evleri ve dershaneler mevcuttur.
Türkiye’ yi ve dünyayı Adıyaman’ a mukayese ettiğimiz zaman Risale-i Nur’ un hareketi başlangıcından günümüze nasıl bir tablo ile karşılaşacağımızı gözler önüne sermektedir.
Değişen bu dünya düzeninde Risale-i Nur’dan oldukça orijinal tespitler mevcuttur.Yüz otuz parça eserlerini tahlil ettiğimizde yaptığı büyük tesbitler bu günkü yeniden yapılanma çerçevesinde ele alındığında fevkalade isabetli fikirler ortaya çıkacaktır.Bu da onun vehbî bir ilme sahip olmanın yanında sosyal mesleklerdeki derin vukufiyetinin de rolü olduğu gerçeğidir.Bu da Türkiye’ de ve dünyada Risale-i Nur eserlerindeki tesbitlerin bu gün değişen dünya düzeni üzerinde fevkalade doğru ve isabetli olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır.
Bu yirminci asrın fen ve felsefesinden gelen saldırılara karşı bir Sedd-i Kur’an olan Risale-i Nur tüm dikkatleri üzerlerine çekmiştir.Bediüzzaman Müslümanların içinde bulundukları meseleleri en iyi bir şekilde anlamış ve bir hekim mantığı içinde onların hastalıklarını teşhis ederek ilaçlarını vermiştir.Buna bir misal verecek olursak, Osmanlı’nın yıkılmaya yüz tutması ve buna karşılık Avrupa da İslâmın beklentisi karşısında Bediüzzaman; “Avrupa da bir İslam devletine hamiledir.Günün birinde onu doğuracaktır.Osmanlı’ da Avrupa’ ya hamiledir o da onu doğuracaktır” demiştir.Nitekim Bediüzzaman’ ın dediği gibi ihbarâtın iki kutbu da tahakkuk etmiş.Bir- iki sene sonra Meşrutiyet devrinde İslam toplumunun güzel geleneklerinden ayrı,çok ecnebî adetlerini kabul etmek ve gittikçe Türkiye’ de yerleştirmek; ve şimdi Avrupa’ da Kuran’a ve İslamiyet’e karşı gösterilen hüsn-ü alaka bilhassa Amerika, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde seve seve İslamiyeti kabul etmek gibi hadiseler o ihbarı tamamiyle tasdik etmişlerdir.
Bediüzzaman’ ın yaptığı tesbitlerin en çarpıcılarından biri de Tiflis’ te Rus polisi ile yaptığı konuşmasıydı.Bu konuşmasında Rusya’nın yıkılacağını İslam ülkelerinin uyanacağını ders vermiştir.Bu da aynen tahakkuk etmiştir.Öyle anlaşılıyor ki Türkiye’ de ve dünyada gerçek ve kalıcı bir barışın sağlanabilmesi için Kur’an düsturlarının yaşanılır bir hale getirilmesi gerekir.Bu da Kuran’ın zamanımız anlayışına göre yorumu olan Risale-i Nur’a insan topluluklarının sahip çıkmasıyla mümkündür.”Sulh-ü umumî” Kuran’ın evrensel değerlerinin bütün insanlık tarafından benimsenmesinden sonra dünyada kendini gösterecektir.Kuran’ın zamanımız anlayışına göre yorumu olan Risale-i Nur’a tüm insanların sahip çıkmasıyla sulh-ü umuminin dünyada görüleceği aşikârdır.Ahmet Feyzi Kul ağabey ‘Mâidet-ül Kur’an’ da âyetin cifrî hesabından çıkardı. Kuran’ın Mücadele suresinde ilgili âyetin altına 2010 rakamını düşmüştür.”Ben ve Resullerim mutlak galip geleceğiz” (2010)
Mücadele ilk geçen referandumun yüzde elli sekiz evetle sonuçlanacağı ve İslam dünyasının kalbi mesabesinde olan Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bu olayın Kuran ‘ da yer alması ve buna da Ahmet Feyzi Kul’ un istihraç etmesi oldukça manidardır. İnşaallah Türkiye’de ve dünyada Allah ve Rasulullah’ın yolu mutlak galip gelecektir. Bunu Bediüzzaman eserlerinde de müjdelemektedir. İstikbalde en gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır demiştir.
Risale-i Nur cereyanı Kuran’a dayandığı için dünyevî çevrelerin tesiri ve kontrolü altına girmedi ve giremez.Ne var ki gizli münafıklar bu kutsi cereyanla uğraşmaktan vazgeçmiş değiller.Değişik taktik ve yöntemlerine devam ediyorlar.
Finlandiya’ da Risale-i Nur neşredilmekte ve bu sayede birçok Finli Müslüman olmaktadır.Japonya ve Kore’ de Risale-i Nur’ un pek çok okuyucusu bulunmaktadır. Risale-i Nurları Japon Üniversitelerine,Kore Kütüphanelerine Türkiye’ den giden Nur talebeleri hediye etmişlerdir.Bu vesile ile oradakiler istifade etmişlerdir.Mucizeli Kur’an ‘ da Kuran’ın lafzî mucizeleri gösterilmiştir.Bu tesbit, Âlem-i İslam başta olmak üzere bütün dünyaca büyük bir alaka ile karşılanmıştır.
Bütün bunlar Risale-i Nur’ un dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emareleridir.Bütün beşeriyet Kuran’ a ve Nur’ a muhtaçtır.Risale-i Nur 20. Asrın ilim ve fen seviyesini uygun müsbet bir metodla akla ve kalbe hitap ederek, ikna ve isbat yolu ile gittiği için yalnız Türkiye’ de değil dünya memleketlerinde de hüsn-ü kabule mazhar olmuştur.Eserler tüm dünya dillerine çevrilmeye devam ediyor.Bu sayede fevkalade teveccühe mazhar olarak geniş okuyucu kitlesi bulmuştur.
Bediüzzaman Şam da aralarında yüz ehl-i ilim bulunan on bin kişilik muazzam bir cemaate Cami-ül Emevî’de irad ettiği mühim bir hutbede Âlem-i İslam’ın geri kalış sebeplerini ve nasıl ilerleyeceğini izah ederek alem-i İslam’ın ittifakının ne kadar zarurî olduğunu açıklamıştır.Üstad Bediüzzaman Âlem-i İslam’ın manevî lideri olarak zikredilmiş.Bu gün Risale-i Nur İslam alemince İslamiyet’ e yöneltilen hücumları kıran bir Sedd-i Kur’anî olarak bilinmekte ve kabul edilmektedir.
Risale-i Nur Avrupa, Amerika ve Afrika’da da takdir görmüş,başta bahtiyar Almanya ve Finlandiya olmak üzere pek çok memleketlerde okunmaktadır.Bilhassa Almanya’daki İslamî gelişmede Risale-i Nur’un büyük rolü olmuştur.
Risale-i Nur’un mensup ve taraftarları 5-6 milyon olarak ifade edilen bir sosyal hareket dünyanın neresinde olursa olsun dikkat çeker ve ilgi toplar.
Risale-i Nur hareketi Türkiye ve dünyada başlangıcından günümüze nurlu bir kervan olanak yoluna devam ediyor ve edecektir. Risale-i Nur birkaç dünya gündemindedir ve dünya gündeminden inşallah düşmeyecektir.
Risale-i Nur’ dan en çok okuyup istifade ettiğiniz yerler ve cümleler nelerdir?
Risale-i Nur’ un 130 parça eserinin her birinin kendi makamında riyaseti var.Birbirine tercih edilmez. Risale-i Nur’ un her parçası defalarca okunmaya ve istifade etmeye değer.Kutsi,derin hakikat ve ilham kaynağıdır.
Her kesim Risale-i Nur’da aradığını buluyor. Gençlere Gençlik Rehberi ; hanımlara Hanımlar Rehberi; hastalara Hastalar Risalesi; ihtiyarlara İhtiyarlar Risalesi; alim ve ihlaslılara İhlas Risalesi,; siyasîlere ve içtimaiyatçılara Lahika Mektupları yine alimlere İşârat-ul İ’caz kitabından dersler ve hisseler veriyor.
Her bilim adamı – Astronomu, feylesofu , edebiyatçısı , Tıbbiyelisi – okuyup istifade ediyor.
Külliyattan acizane bir fert olarak ihtiyaç duyduğum her alanda istifade etmeye çalışıyorum. Bunlar içinde İhlas Risalesi, Uhuvvet,Onuncu söz Haşir bahsi, Risale-i Nur’ un fidancığı olan Mesnevi-i Nuriye en çok okuyup istifade ettiğim yerlerdir.
Risale-i Nur’ un hiçbir cümlesi yoktur ki bir âyet veya hadise dayanmış olmasın. Onun için cümlelerin her birisi güzeldirler , hakikattırlar.Bir kaç cümle ile misal vermek gerekirse “Âhiret’ te seni kurtaracak bir eserin olmadığı taktirde fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.”
“Allah’a abd olana her şey musahhardır, olmayana her şey düşmandır.”
“Dünyanın lezaizi zehirli bir bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.”
“Amelinizde Rıza-i İlahi olmalı.”
Bunlar birkaç cümle cevherdir.
Üstad’ın 28 sene hapis yatması,19 defa zehirlenmesi vs. gibi çileli hayatının sizde uyandırdığı duygular nelerdir?
Üstad, 28 sene hapis yatmasına, 19 defa zehirlenmesine ve çileli bir hayat geçirmesine rağmen “ Herkese hakkımı helal ediyorum” diyor.
Hz.Ebubekir’ in “Yarabbi vücudumu o kadar büyüt ki ben cehenneme gireyim orada ehli imana yer kalmasın ta ki hepsi cennete gitsin”diyor. Bediüzzaman’da Hz.Ebubekir’ in bu fedakarlığını görüyoruz.
Bediüzzaman’ın 28 sene hapis hapis yatması ; sürgünler,işkenceler,takipler, tevkifler, hakaretler görmesi; 19 defa zehirlenmek suretiyle çileli ve işkenceli bir hayat geçirmesi O’nu yolundan döndürmemiş.Milletin iman selameti uğrunda bir Said değil bin Said feda olsun demiştir. Yarabbi bu ne muazzam bir iman.İnsanlığın iman selameti için, iman kalesinin tehlikelerinden kurtulması için şahsının maruz kaldığı tehlikeleri hiç nazara vermemiş,asla isyan etmemiştir.
Bu nasıl bir iman ki “Milletimizin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım” dedirtiyor. Bediüzzamanın bu fedakarlığından dolayıdır ki bu gün O’nun yolunda Türkiye’de milyonlarca müntesipleri olmuştur.
Biz ne dersek diyelim.Bizde uyandırdığı duygular,Bediüzzaman bizatihi yaşadığı duyguları ve müntesiplerinin hissiyatları ve duygularının yanında; bizimki hiç hükmündedir.Onun için sözü fazla uzatmadan O’nun ızdırabını tam anlayan Eşref Edip ve müntesiplerine bırakıyorum.Şimdi sıkıntıları,musibetleri hiçe indiren bir hakikatlı teselliyi Bediüzzamandan dinliyoruz.
Birincisi: Hakkımızda zahmet rahmete dönmesi. İkincisi: Kader adaleti işinde Rıza ve teslim ve ferah. Üçüncüsü:İnayet-i hassanın nurcular hakkında hususiyetindeki sevinç. Dördüncüsü: Geçici olmasından zevalinde lezzet. Beşincisi: Ehemmiyetli sevaplar. Altıncısı: Vazife-i İlahiye’ye karışmamak. Yedincisi: En şiddetli hücumda en az meşakkat ve küçük yaralar. Sekizincisi: Sair musibetlere nisbeten çok derece hafif. Dokuzuncusu: Nur ve hizmetinde şiddetli imtihandan çıkan yüksek ilanatın tesirindeki sürur.
Dokuz adet manevi sevinçler, öyle teskin edici bir merhem ve tatlı bir ilaçtır ki, tarif edilemez,Ağır elemlerimizi teskin ediyor,”diyor.Ve yine devam ediyor,
“Bana ızdırap veren, yalnız İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. …Karşımda müthiş bir yangın var.Alevleri göklere yükseliyor,içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor.O yangını söndürmeye,imanımı kurtarmaya koşuyorum. ..Ben Cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, hrette de.Doksan küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.Bütün ömrüm harp meydanlarında,esaret zindanlarında,yahut memleket hapishanelerinde,memleket mahkemelerinde geçti.Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.
“Sonra ben cemiyetin iman selameti yolunda hrette de feda ettim.Gözümde ne cennet sevdası var ne cehennem korkusu.Cemiyetin yirmi beş otuz milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil,bin Said feda olsun.Kuran’ ımız yer yüzünde cemaatsiz kalırsa,cenneti de istemem orası da bana zindan olur.Milletimizin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.”
Üstad’ın 28 sene hapis yatması, 19 defa zehir verilmesi ve çileli hayatının kendisinde uyandırdığı duyguları Eşref Edip şöyle terennüm ediyor.”Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedâi; fitnenin,bozgunculuğun en büyük bir düşmanı.Milletin menfaatı için, her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor.Ona zulmedenlere beddua bile etmez.Onu zindanlara atanlara, ancak salah ve iman temenni eder.Gaye uğrunda ölüm,onun için basit bir şeydir.
-Bana ızdırap veren dedi, yalnız İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. -İman kalesi tehlikededir.İşte benim ızdırabım, yegane ızdırabım budur.Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur.Keşke bunun bin misli meşakkatte kalsam da iman kalesinin istikbali selamette olsa!
-Divan-ı harpler,mahkemeler,ihtilaller,inkılaplar,onun için kurulan idam sehpaları, sürgünler bu müthiş adamı,bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş!O bunlara imanından gelen,sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş.Kuran’ ı Kerimde “İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz”(Âli İmran suresi Ayet 139) buyuruyor.Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’ da tecelli etmiş!
Mahkemelerdeki müdafalarını okuduk.Bu müdafalar bir nefis müdafaası değildir,büyük bir davanın müdafaasıdır.Celadet,cesaret,zekâ eseri,şaheseri..
Darbelerin açtığı yaraları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Demokrasiyi sekteye uğratan, sosyal hayatta onarılmaz yaralar açan darbelerin yıkıcı neticeleri şiddetli bir şekilde her ocakta iz bıraktı.
Türkiye 28 Şubat sürecinin demokrasi ve sosyal hayatta açtığı yaraları halen saramadı.
12 Eylül 1980 darbesiyle ilgili rakamlar,darbelerin nasıl yıkıcı sonuçlara yol açtığını gözler önüne seriyor. Darbenin ardından 650 bin kişi göz altına alındı.230 bin kişi yargılandı.30 bin kişi işten atıldı.7 bin kişiye idam cezası istendi.50 kişi idam edildi.812 kişi değişik şekilde öldürülmüştü.Veriler, bu rakamların da üstünde dersek mübalağa etmemiş oluruz.
12 Eylül darbesinde toplumun her kesimi nasibini aldı. Memur,işçi, öğretmen, öğretim görevlisi ve üyeleri,asker, bilhassa muhafazakâr kesim.Sendikaları ve siyasi partileri kapattılar. Binlerce insanı tutukladılar.Darbenin üzerinden 30 yıl geçti amma açtığı yaralar hala kapanmış değil.
27 Mayıs 1960 darbesinin üzerinden de 50 yıl geçmesine rağmen yaşananlar unutulmadı.Yara kanamaya, vicdanlar sızlamaya devam ediyor.
Buna değinmeden edemeyeceğim :Cenâb-ı Hak bu hükümetin yaptığı hayırlı hizmetlerinden dolayı razı olsun.Darbelerin önlenmesi ve köklü çözümler hakkında çok çalıştı ve halen de çalışmaktadır.Bu tür hayırlı hizmetlerinden dolayı da muvaffak olması için dua edelim.Darbelerin hiçbir tutarlı tarafı yoktur.Müsbet gerekçesi bulunmamaktadır.His,heves,kin,nefret,koltuk hırsı ve kan kusmaktadır.Nice canlar yanmakta,nice evler yıkılmaktadır.Maddi ve manevi gelişmeler 50 yıl geriye gitmiştir.. Memleket adeta kaosa sürüklenmektedir.Darbelerin açtığı yaraların izleri halen kapanmamıştır.Cenâb-ı Hak bundan böyle inşallah darbelerin ve darbecilerin yüzlerini bize göstermesin.Teşebbüsleri varsa da akamete uğratsın inşallah.
Said Nursi hazretlerinin toplumun birlik ve kardeşliğinde oluşturduğu önemli hizmetler nelerdir? Bu yolda neler yapmış, neler kazandırmıştır?
Said Nursi toplumun her bir ferdindeki mü’minlerde;ayrılık,kin ve düşmanlığa sebebiyet veren tarafgirlik ve inad ve hasedin;hakikat,hikmet,İslamiyet,şahsi hayat, içtimai hayatı için zehir olduğu mesajını vererek toplumun birlik beraberlik ve kardeşliğine büyük katkı sağlamıştır.Arap ve Türklerin birbirinin hakiki kardeşleri olduğunu vurgulamıştır.Din ayrı olsa dahi ortak noktalarda beraber olup kenetlenmeye muhtaç olduğunu şu cümlelerle dile getirmiştir.
Şu zamanda dahi ehli diyanet ve ehli hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek , belki Hıristiyanların hakiki dindar ruhanileri ile dahi, medar-ı münakaşa ve niza etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar,demektedir.Said Nursi, Risale-i Nur külliyatı ile modern çağ insanına hitap eden ve onların inanç ile ilgili bütün meselelerini halleden 6000 sayfayı aşan bir Kuran tefsiri vücuda getirmiştir.
Bilim ve akıl adına imana ve İslam’a yoğun taarruzların yaşandığı modern çağda Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde,modern bilim, akli ve mantıki delillerle iman hakikatlerini isbat ediyor.
Türkiye’ de nüfusun çoğunluğu Risale-i Nur hakkında müsbet kanaate sahiptir.Geçen yüzyıl içerisinde olup bitenleri ve İslam’dan uzaklaşmak , iman esaslarını tahrip etmek için yapılanları dikkate aldığımızda Said Nursi’ nin başlattığı iman davasının zafer kazandığı ve önceden haber verdiği vakaların ziyadesiyle gerçekleştiği intişar edeceği ve hakim olacağı bilfiil görülmektedir. Bediüzzaman’ın siyasi faaliyeti yoktur.Topluma ilmi ve imanı kazandırma yönünde faydalı olmuştur.Onun mesleğinde cemiyetçilik ve tarikatçılık yoktur.Türkiye’de dinsizlerin planlarını alt üst etmiştir.
İstanbul’ da düzenlenen önemli sempozyumlarda Bediüzzaman Said Nursi’ nin mesajları geniş kitlelere duyurulmaktadır.Bu sempozyumların uluslar arası toplantı olduğu anlaşılmaktadır..
Özetle: Said Nursi toplumun birlik ve kardeşliğinde çok önemli hizmetler vücuda getirmiş, bu yolda Türkiye’ de ve dünyada pek çok müsbet manada kazanımlar sağlamıştır.
Gençlere ve gelecek nesillere bu konuda bir mesaj verir misiniz?
Gençlere ve gelecek nesillere en güzel mesajı Üstad vermiştir.Onun mesajı varken bizim mesajımızın bir değeri olur mu?
Onun için Üstad’ ın verdiği mesajla mesajı vermek istiyorum.
Gençlere ve gelecek nesillere verdiği binler mesajlardan sadece on mesaj.
1) En hayırlı gencin ihtiyar gibi ölümü düşünüp hrette çalışarak gençlik hevesatına esir olmayıp gaflete boğulmamaları.
2) Gençlerin daima Nur derslerini okumalarını zamanın ahlaksızlık tehlikelerinden sakınmalarının büyük menfaat ve saadetlerine vesile olacaklarını,Namaz kılmalarının lüzumlu olduğunu.
3) Gençlik damarının akıldan ziyade hissiyatı dinlediğini, his ve hevesin ise kör olduğunu, akıbeti görmediğini bir dirhem hazır lezzeti ileride bir batman lezzete terci ettiğini,bir saat sefahetin keyfiyle bir namus meselesinde binler gün hem hapsin hem düşmanın endişelerinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahv olduğunu
4) Gençliğin katiyen gideceğini,eğer meşru dairede kalınmazsa o gençliğin zayi olup başımıza hem dünyada hem kabirde hem hrette lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getireceğini.
5) Eğer gençliğin İslam terbiyesiyle o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taate sarf edilse,o gençlik manen bâki kalacağını ve ebedi bir gençlik kazanmasına sebep olacağını.
6) Gençlik hayatında eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse hayat zahiri ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler ,kederler vereceğini.
7) Gençlerin hayatın lezzetini ve zevklerini istemeleri halinde hayatlarının İman ile hayatlandırılması ve Farzlarla süslemeleri ve günahlardan çekinmekle muhafaza edilmesi gerektiği.
8) O şirin , güzel gençlik nimetini istikametle taatle şükredilse hem ziyadeleşeceğini hem bâkileşeceğini hem lezzetleneceğini yoksa hem belalı olacağı hem elemli gamlı kabuslu olup gideceğini hem akrabasına hem vatanına hem milletine zararlı bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet vereceği.
9) Hem gençlere ve hem de gelecek nesillere nasıl ki bu yaz ve güzün ahiri kış olduğu gibi öylede gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışı olduğu,
10) Risale-i Nur’ un gençlere ve gelecek nesillere ellerinden düşürmeyecekleri ve her alanda istifade edecekleri yegâne bir şaheser olduğu tereddütsüz ve kesin olarak bakmaları gerektiği mesajını verebiliriz.

Hiç rüyanızda Resulullah ve Üstad’ ı gördünüz mü? Nasıl?

Doğduğum köyde yani Adıyaman’ın merkeze bağlı Hasankendi köyünde Resulullah’ı görmüştüm.Şöyle ki; Köyümüze ve evimize yakın ağaçlık ve sulak dere kenarında bir bahçe vardı.Ben de o bahçeye yakın duruyordum.Dediler ki şu Resulullah, Hz. Muhammed (sav) dır. Şu anda simasını tam hatırlamıyorum. Yalnız rüyayı gördükten sonraki haz ve lezzeti tarif edemem. Şu kadar diyebilirim ki duyduğum huzur ve mutluluk bir hayli devam etti hala da hatırladıkça haz alıyor ve huzur buluyorum.
MEHMET ÖZÇELİK-NUREDDİN GÜRSOY
www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com

No ResponsesOcak 3rd, 2015

TESETTÜR

TESETTÜR

Tesettür;dini,ilâhi bir haktır.
Allah’ın verdiği,dinin kabul ve onayladığı bir haktır.
Kişisel bir haktır.Anayasal ve insan hakları gereği,-Bir kimsenin eğitim hakkından mahrum edilemeyeceği-açıkça belirtilmiş olup,bir eğitim hakkıdır.
Toplumda görülen böyle bir problemi çözmek amacıyla 411 milletvekilinin oyuyla verilmiş olan tesettür hakkı,bir lütuf değil belki gasbedilmiş bir hakkın tekrar hak sahibine iadesidir.
Anayasa mahkemesinin ise bunu reddetmesi,gasbedilen hakkın verilmesiyle tekrar gasbedenlere verilmesidir.
Bu ise hukuki bir skandaldır.
Hukukun üzerinde silinmez bir lekedir..o da hukuken kabullenilmiş ve anaylanmış bir leke!…
Tıpkı bin senedir unutulmayan haçlı seferlerinin bıraktığı ayıp ve leke gibi bir kayıptır.
Siyasallaşan hukukun,hukukun ötesinde siyasi bir karardır.

*En normal bir meselede bile,o meselenin mütehassısı olan kişilerine danışılır.
Hakim bile bir yaralama olayında,adli tıbbın otopsi kararına,kendi kararını bina eder,ona göre hükmeder.
En önemli bir mesele olan Dini konularda da ehil ve otoriter olanlara danışmadan verilecek olan karar da bir yetki gasbıdır..haddi aşmak,kişilik yetersizliği ve seviyeli bir davranış değildir.
Bu meselede söz sahibi Diyanet ve İlâhiyat camiasıdır.
Bunların dışında sinek vızıltısı kabilinden olan münferid sözler geçersiz ve tutarsızdır.
*İslam alimlerinin bu konuda bir ihtilafı yoktur.Dinin bakışı nettir ve ayetle sabittir.
*Ayette:” Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz! “

Ve iffetli davranılması gerektiği belirtilmektedir.

*“Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların zinetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

*”Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”
“vel hafizîne furucehum vel hafizati……..eaddelahu lehum mağfiratev ve ecran azîma.”Ahzab.35.

*”Cilbab’ın mâhiyeti hakkında birkaç görüş vardır:

l- Cilbab. bütün vücudu örten uzun gömlek veya entaridir.
2-Entari üzerine giyilen geniş elbisedir.
3- Başı. boynu ve çevresini örten atkıdır.
4- Üst tarafı göbeğe kadar örten ve ridâ denilen örtüdür.

Sibeveyhrnin üstadı olan Halil; “Bu mânâlardan hangisi kasdedilirse caizdir” diyor(2). Müslüman kadın, el ve yüzü müstesna bütün vücudunu örtmek mecburiyetindedir. Bir kimse buna inanır fakat uygulamazsa günahkâr olur. Amma inkâr ederse dinden çıkar, mürted olur.

*Cilbab calib olmamalı,dafi olmalı.Yani nazarları kendisine çekici bir şekilde,dikkat çekici olmamalı.
M. Vehbi Efendi:” Çarşaf dâfi’ olacak,câlib olmayacak ki,çarşaftan maksad hasıl olsun.”der.

Yörelere göre farklı giysiler olabilir.Çarşaf gibi.Ölçü bu değil,örtünmenin güzel bir şekildeki oluşumudur.
Hadisde:” — İyi giyimin örneğini verip yayılmasına sebeb olan hanımlar sebeb olduklarının sevabına lâyık olmaktalar. Kötü giyimin örneğini verip yayılmasına sebeb olan hanımlar da kötü giyimin vebaline mâruz kalmaktalar.”buyurulur.

*Kadının feryadına kulak vermeli.

*Üzerinde en çok oyun oynanan bir fert olmuştur.İlk fitne onunla başlamış,gömülmüş.harcanmış ve harcanma aracı olarak kullanılmış.

*Hadis-de”Gençlerinizin en hayırlısı (akıl ve inançta) ihtiyarlara benzeyeninizdir. İhtiyarlarınızın da en şerlisi (sefâhet ve dalalette) gençlere benzeyenlerinizdir.”buyurulmuş.

*Yani Bediüzzaman-ın izahıyla;”Gençlerinizin en iyisi,temkinde ve sefâhetlerden çekilmekte ihtiyarlara benzeyenlerdir. ve ihtiyarlarınızın en fenası,sefahette ve başını gaflete sokmakta gençlere benzeyenlerdir.”

*Gençliğin kurtarılmasında,sefâhetin engellenmesinde en büyük amil-ister erkek,ister kadın için,ister doğrudan –ister dolaylı olsun; Tesettürün toplumda yerleşmesi ile “mümkündür.

*Tesettürün sebeb ve hikmeti ise;Kadının korunmaya değer,değerli bir varlık olmasındandır. Yani kadının yüz kimliği ve şahsı belirlerken yapısı itibariyle çekici olmasından ve kendisine yapılacak her türlü menfi durumdan engellenmesi için örtüsü ona bir siper,bir kalkan ve bir zırh olmaktadır.

*Mücerret yani soyut olarak kadını ele alıb,örtünmesinin önemi muhterem,hürmete ve korunmaya değer bir varlık olmasındandır. Mesela;değerli mücevherlerin bir çok sargıya sarılması hatta çelik kasalar içerisinde gizli kasalara konulub korunması veya saklanması onun kıymetini düşürmez. Belki yükseltir.

*Orduda herkes insan ve asker olduğu halde rütbeleri farklı bir giyim içinde olması eşitsizlikten değil,belki adalet ve ölçünün bir gereğidir.
Eğer örtünmek o kadar önemli bir şey olmamış olsaydı,Cenâb-ı Hak insanlara da diğer canlılar gibi doğuştan gelen bir giysi,kıllı bir elbise giydirebilirdi

*Toplumdaki problem kapanmadan dolayı değil,açılmadan dolayı kaynaklanmaktadır.

*O. Yüksel Serdengeçti-nin dediği gibi;kadına hürriyet dediler,ev esaretinden kurtardık deyip,bir kocaya bağlanmaktan kurtaranlar, kendilerinin,binlerce insanın göz hapsine,kendi heveslerinin tatminine mahkum ettiler.
Bir bağdan kurtardılar ki-oda ne derece bir bağdır-konuşulub, düşünülebilir. Binlerce bağ ile bağladılar kadını.
Böylece kadının örtünmesi onun ruhunun ve kişiliğinin bir hürriyeti olup,ruhun bedene üstünlüğüdür.

*Kadının inancıyla beraber,namusuna denk tutulan bu tesettür emri, fransızın K.Maraş-da bir kadının örtülmesine saldırması karşısında def’ine kadar varmıştır.
Bu bilindiği için toplum hep bu noktadan tahrik edilmekte,isyana teşvik edilmektedir.

*İffeti az,kadınlara karşı zaafı olan Cüleybib-e Allah rasulü sordu:
“ Cüleybib! Duydum ki kadınlara sarkıntılık yapıyormuşsun. Şimdi bana söyle,aynı şeyin senin annene yapılmasını ister misin?
Hayır,ya rasulallah,istemem.
Unutma,senin sarkıntılık yaptığın da birisinin annesidir. Aynı şeyin senin kız kardeşine yapılmasını ister misin?
Hayır,ey Allahın rasulü!
Unutma,senin sarkıntılık yaptığında birisinin kız kardeşidir!
Ve Allah rasulü,Cüleybib-e daha bir çok yakınını sayar. Halana,teyzene böyle şeyler yapılmasını ister misin der,o da hepsine:” Hayır”cevabını verir.
Allah rasulü (SAM) de yine sözünü tekrar eder:
Senin sarkıntılık yaptığın da birinin halasıdır,teyzesidir.
Cüleybib,ikna olmuş ve rasulullahın duasına da mazhar olmuştu.
Sahabi yeminle;”Cüleybib o andan itibaren Medine-nin en iffetli gençlerinden biri olmuştu.”
Bir müddet sonra iştirak ettiği savaşta şehit olmuş. Herkes yakınını ararken,rasulullah da Cüleybib-i aramış ve bulamamış.
Sahabiye hitaben;” Hiç kaybınız var mı?” Onlar cevaben:”Hayır,ya rasulallah” cevabını alınca da,göz yaşlarını tutamadı ve ağlayarak,” Ama benim kaybım var!”deyip,eliyle yedi kişi arasındaki Cüleybib-i göstererek:” Evvela o yedi kişiyi öldürdü,sonra da onu öldürdüler.” ve devamla:
“Cüleybib bendendir. Ben de Cüleybib-denim.”

*Laikliğe aykırı gösterilmesi yönündeki bağlantısı ise;
Laiklik bir tarafsızlık ise,bu konuda da tarafsızlığını gösterib,açılana karışmadığı gibi,kapanana da karışmamalıdır.
Dinin kendisine karışmamasını isteyen laiklik,kendisi her vesile ile dine karışmakta,her türlü müdahaleyi zorbalıklarla da olsa yerine getirmeye çalışmaktadır.

*Cumhuriyetin kuruluşunda fıtrata uygun karar çıkarılmaması problemin bir asırdır devamına sebeb oluşturmuştur.Fıtri olmayan şey,mecrasından çıkarılan su gibidir..sel olur.

*Haydi kızlar okula kampanyası ile trilyonlar harcanmaktadır.
Oysa İmam Hatiblerde böyle bir kampanya başlatılmazken,hiçbir para harcamadan devletin başarısından daha fazla bir başarı göstermektedir.
Zira biri fıtri,değerlere değer verirken,diğerinde samimiyetten uzak bir resmiyet.

*Milyonlarca alkışlayana ve o kadar da satılan kasetleri olup,maddi her türlü imkana sahib batılı bir sanatçı,intihar etmeden önce yazmış olduğu yazısında;”Eğer anne olsaydım intihar etmeyi düşünmezdim.”diyor.
Hadis-de:”Cennet annelerin ayakları altındadır.”buyrulmaktadır.

*Boşanmanın önemli sebebi tesettürsüzlük ve güven duygusunun kalkmasıdır.

*Kur’an-ı Kerim-de Nisa (kadın)suresi var,rical suresi yok.

*Erkek Evin Direği,Kadın Erkeğin Direği…

*Hz. Haticenin öldüğü yıla –Hüzün yılı- denilmektedir.Kim eşinin öldüğü yılı şimdiye kadar hüzün yılı olarak ilan etmiştir?

*Bediüzzamanın talebelerinden Doktor sadullah Nutku’ya,meslek hayatında en ibretli bulduğu bir hatırasını anlatması istenildiğinde şöyle der:
Bir gün muayene için yaşlı bir kadın getirmişlerdi. Muayene esnasında kadın aniden ölmüştü. Artık yapacak bir şey yoktu. O sırada kadının beyi;
Zaten pekte hoşnut değildim. Devamlı dır-dır ederdi,diye şikâyetlerde bulundu.
Birden ölmüş olan kadın yattığı yerden doğrularak;Hayır,yalan söylüyor. Bana az mı çektirdi,deyip geri düşmüştü
Hepimiz bu olaya çok şaşırmıştık.

*-Bediüzzaman hazretleri talebeleriyle birlikte bir mezardan geçerken,yeni gömülmüş bir mezarın başında durur ve talebelerine gitmelerini söyler. Kendisinden iki yaş büyük olan Molla Rasulün dışında hepsi gider.
Tefekküre dalar ve bir ara tebessüm eder. Ayrıldıkları sırada Molla rasul ısrarla tebessümünün sebebini sorduğunda,Bediüzzaman şöyle izah eder:
Bu yeni konulmuş bir kadın mezarı idi. Kadın ipe boncuk saplarken ölmüş olup,kabrindede ipe boncuk saplamakla meşguldü. Öyleki,kıyamet kopacağı zaman diyecekki;Allah ,Allah. Nede çabuk kıyamet koptu. Daha ipe boncuğumu saplamadım.
Hadiste:”Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz,nasıl ölürseniz öylede dirilirsiniz.”buyurulur.

*Kadın da erkek gibi bir kul-dur.

*Prof Gaston Jezz:”Ben,garplı bir aile hukuku profesörü olarak diyeceğim ki,Türk milletinin aile nizamını elinden alınız,geride çok bir şeyler kalmaz.”der.
Şu bir gerçek ve tarihen sabittir ki;Batıda değil kadının varlığı,adının varlığı bile söz konusu olmayıp,milyonlarcası rahatlıkla öldürülmüş,bir meta olarak kullanılmıştır.
Rusyada da durum bundan geri değildir. Bu konuda İbni Fazlan-ın seyahatnamesinde:”Zengin bir adam ölünce cariyelerden ya da kızlardan birisi ona kurban ediliyor. Cariye ölünün yakıldığı gün yakılıyor. Kurban edilecek kız şu şekilde belirleniyor;
Ölünün yakınları cariyelere sorarlar:”onunla hanginiz ölmek ister”diye. Kızlardan biri;”Ben”der. Bunu söyleyince artık bir daha vaz geçemez. Vaz geçmek istese de artık onu bırakmazlar.”
İngiliz papazlarından Dor 1888’deki bir sözünde:”Bundan yüz sene evveline gelinceye kadar kadın;erkeğin sofrasına oturmak hakkını haiz olmadığı gibi,sual sorulmadan söze başlaması da caiz değildi…
Ve Time gazetesinin 1932 yılındaki bir yazı serisinde:”1840 tarihine kadar bir erkek karısını,boynuna bir tasma takarak pazara götürüp satmak hakkını haizdi.”denilir.
Ve hristiyanlık kadını,günahın anası,fitnenin de kaynağı olarak görmektedir.

*Haya,kadının süsü ve zinetidir.
Allah’a karşı gösterilecek haya,onun emredip,müsaade ettiklerini anlamak,edeb ve hayayı takınmaktır.
Cemiyete karışmakla kendini eriten kadın,korunmak için zırhı olan tesettürünü takınması gerekir.

*- İçinizden, kendileri ile huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi O’nun varlığının belgelerindendir.”
*Kadın bu dünyada artı ve eksi iki akım ve uca sahiptir.Öldürür de,oldurur da…Soldurur da,neşeyle doldurur da…

*Kadın erkeğin imtihanı..en büyük sınavı..sınavın en büyük sorusu…

*Yakup Kadri Karaosmanoğlu uzunca yazısının bir bölümünde:“Bu çirkin asrın, bu çirkin muhîtin yegane süsü, yegane güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Memnun ve müsterih (huzurlu) yaşamak için bu kanaat size kifayet etmez mi? Halbuki benim ruhumu sadece bu kanaat dolduruyor: Peçeniz ve çarşafınız… Bunlardır ki; bana muhabbeti öğretiyor, hayata muhabbeti, aşka muhabbeti, memlekete muhabbeti öğretiyor.”
“Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin asrın, bu çirkin muhîtin ortasında, asalet (soyluluk) ve zerafete yegane dal (delil ve alamet) olarak, bunlar, sade bunlar kaldı.
Bana inanınız bütün bu evler, bu mabedler ile bu şehirler sizin için yapıldı ve sizin açıldığınız, sizin kıskançlık mahbesini yıktığınız yerlerde derhal evler yıkıldı, mabedler harap oldu, şehirler çöktü. Çünkü, sizin mahbesleriniz, o yerlerin surları idi, kaleleriydi.”

*Tevfik Fikret de;“Elbet sefîl olursa kadın. alçalır beşer.”

*Kadın mahrem..Kâbe gibi..Mescidi haram..harem bölge..hürmet ve saygı yeri.
Mahremiyeti dokunulmazlığından ve hürmetten dolayıdır..yoksa öcü olmasından dolayı değildir.
O hürmete layık insanların ayağını kaydıranları Allah kahretsin…

*İnsanlık kafilesi bir zincirler halkası gibidir.Mahremiyetsizlik o halkayı zedeler ve koparır.
Zinanın dinde büyük günahlardan sayılmasındaki sebeb;bu mahreme ve mahremiyete tecavüzden ve bağı koparıştan dolayıdır.
Zina hakka tecavüz,hukuka taarruz,insana hürmetsizliktir.
İnsan zürriyetiyle şeytan zürriyetinin arasındaki perdeyi kaldıran ve yırtan zinadır.

*İslamiyet girdiği yerlerde yanlış uygulamaları kaldırmıştır.
“Açıktır ki, bu tatbikatı her şeye ve nasıl olursa olsun, uygulamak söz konusu değildi. Bir misal: İslam öncesi Mısır’da genç güzel bir kızı, bereket kaynağı olan Nil tanrısına kurban olarak sunmaktan ibaret olan bir tatbikat hüküm sürüyordu. Her sene, böyle bir genç güzel kız araştırılıp bulunuyor, diri diri Nil nehrine atılmadan önce, ziynet ve süs eşyalarıyla donatılıyordu. Nil’in bereket dolu taşmaları, Tanrı tarafından kabul edilmiş olan bu kurban takdimine atfediliyordu. Müslümanlar Mısır’a geldikleri zaman, ordu kumandanı Amr İbni el-As bu uygulamayı yasak etti. Gel gör ki, tesadüfen o sene yağmurlar gecikmiş ve Nil nehrinin taşması gerçekleşmemişti. Halk endişelenmeye, mırıldanmaya başladı; müslüman validen bu uygulamayı zorunlu kılmasını istediler. Vali de, detaylarını açıklayarak, durumu halifeye bildirdi. Derken şöyle cevap geldi: “Bu zarfta Nil’e hitaben bir mektup var, mektubu alıcısına gönder”. Hakikaten de aşağıdaki şekilde kaleme alınmış, Nil’ e hitap eden bir mektup bulunuyordu: “Ey Nil! Eğer kendi iradenle kabarıyorsan, bil ki sana ihtiyacım yok! Eğer, bilakis seni taşıran Allah ise, Allah ‘tan seni taşırmasını niyaz ediyorum”. Bu mektup Nil’ e atıldı ve ertesi gün o ana kadar duyulmamış seller oldu: Yalnız bir gecede su, on iki dirsek yükseldi. İşte o zamandan beri bu cani ve vahşiyane adet kaldırılmış oldu. Bir başka örnek de şu: Hz. Ömer zamanında, Hindistan’ a giden müslümanlar orada, bir önceki kadar acımasız ve vahşi, ama esasında açıklanabilir bir uygulamayla karsılaştılar: Evlilik ebedi bir ilişki olduğundan, zevce kocasından sonra yaşayamazdı. Şayet, tesadüfen koca karısından önce ölürse dul kadın, kocasının cesedi yakılırken kendisini ateşe atarak canına kıymak zorundaydı. Müslümanlar hakim oldukları bölgelerde bu uygulamayı kaldırdılar.”

*Osmanlıda Gayrı Müslimlerin hukuku ile ilgili olarak;
”Seyahatnâme’de, XVII. y.y. Anadolusunda karşımıza çıkan gayrimüslim
toplulukların kendilerine has bir takım kıyafetler giydiklerine şahit oluyoruz. Yalnız şu hususa dikkat çekmeliyiz ki; Osmanlı toplumunda zimmîlere kılık kıyafetleri açısından İslâm hukukuna uygun olarak çeşitli kısıtlamalar getirilmiş;
örneğin gayrimüslim kadınların müslüman tarz ve kıyafetinde giyinmeleri
yasaklanmıştır.
Osmanlı Devleti’nde kıyafet sınırlaması getirilirken,gayrimüslimleri dışlama, sindirme ve toplumdan tecrit etme hedeflenmemiş;aksine toplum düzeninin sağlanması amaçlanmıştır.
Yine Seyahatnâme’de geçen bazı olaylar, XVII. y.y.da da zimmîlerin
“cizye” denilen güvenlik vergisini vererek askerlik hizmetinden muaf
tutulduklarını göstermektedir.
Ayrıca gayrimüslimlere bazı alanlarda gümrük vergisinden muafiyet de tanınmıştır. Dolayısıyla gayrimüslim cemaatlerin devlete karşı tek yükümlülükleri, cizye ile siyaset alanında bazı yasaklara uymalarıdır.
MEHMET ÖZÇELİK
26-02-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

REFERANDUMDA KAYBEDEN KİM OLDU?

REFERANDUMDA KAYBEDEN KİM OLDU?
Evvela referandumda kazanan millet oldu.Milletten gasbedilen kişilik, özgürlük,maddi zenginliğin yeterli olmasa da yeniden alınması adımıdır.
Millet meclisinde bulunan ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’sözünün ilk defa bir nebzede olsa gerçekleşmesi için atılan adımdır.
12-Eylül-2010 referandumu tüm engellemelere rağmen % 60’lık bir oy ile milletin iradesinin tecelli etmesidir.Millet bilinçli hareket etmiş,aydın geçinen karanlıktakilerden daha aydın davranmıştır.
Seçimlerde olduğu gibi sahiller yine aynı taassubu,körü körüne parti bağnazlığını tescillemiş oldu.
CHP çok önemli çapta olmasa da kendini muhafaza etmede zorlandı,müzmin muhalef yönünü devam ettirme kararını vermiş oldu.
Milletin kendisine olan güvensizliği,tutarsızlığı,genel başkanın milleti hayır için sandığa gönderirken,kendisine hayır demek nasib olmadı.Müslüman kadınları rahibeye benzeten afişleri ile hem Müslüman ve inançlı insanları her zamanki gibi yaraladı,bir de hristiyan ve rahibelere de bilinçsizce hakaret ettiğinin idrakine varamadı.Çarşaflılara rozet takarken,diğer yandan çarşafları yırtması,yıllardır milletin değerlerini hep göz ardı etmesi,eski genel başkanı Deniz Baykal’ın sekreterini terfi ettirerek milletvekili yapıp daha sonra onunla beraber olan uygunsuz görüntüleri,pkk’lıları affetme vaadleri gibi asırlık gaflar,milletin kendi iradesiyle bu partiyi iktidar yapmayacağını ve sürekli değişime kapalı olduğunu göstermesi bu hastanın asla iyileşmeyeceğini kesin hükme bağlamıştır.
Ancak referandumun kaybedeni MHP olmuştur.Özellikle yönetim kadrosu. Kimlerle durduğuna ve beraber olduğuna bakmadan,eski ve yönetilenlerin hassasiyetini göz önüne almadan sayın Devlet’in derin devletle beraber hareket etmesi önceki yazımızda belirttiğimiz gibi,’Hangi Milliyetçilk’ sözünü doğrulayarak,milliyetçilikle bağdaşmayan bir yola girmiştir.
Bu da yetmemiş gibi verdiği beyanat ondan daha büyük talihsiz ve karanlık bir beyanat olmuştur.
“’Türkiye tehlikelerle dolu karanlık döneme girmiştir. En erken sürede genel seçimlere gidilmeli’ derken ‘Baskı, rüşvet gibi yöntemlerle bu sonuç ortaya çıkmıştır.’ dedi..”
Diğer partilerin durduğu yerler belli idi.Onlar her zamanki gibi yapması gerekeni yaptılar.MHP ise durduğu yer ile yaptığı fiil arasında bir uçurum oluştuğundan kopmalara ve kırılmalara kapı açmış oldu.İş bununla kalmayacak en azından içte kendisini genel bir sorgulama başlayacak,kırılmalar devam edecektir.
MHP’de baş ile ayak birbirine uymamaktadır.Üst altı temsil etmemektedir.
Milletin değerlerinden uzaklaşan bir MHP,yıllardır mücadele ettiği CHP ile ortak hareket eden bir parti görünümü ortaya çıkmaktadır.
-CHP’nin niyeti ve tavrı açıktı.
Berhan Şimşek günah (mı )çıkarıyor.
Minyeli Abdullah filminde baş rol oynayan ve de çok güzel oynayan vekil,
Şimşek’den ‘kavga edin’ emri! / VİDEO
CHP İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek’den şaşırtan sözler. Sanatçı kimliği ile bilinen ünlü sinema oyuncusu Şimşek, teşkilat mensuplarına ‘referandum günü gerekirse kavga edin, nezarette yatın’ talimatı verdi.
Kimide ergenekondan medet ummaya,o gelirse ben bir yerlere gelirim ümitleriyle hareket edildi.Onlarda ortada kaldı.
Kimileri darbelerden ümit besleyerek kabul edilmemesi için gayret gösterdi.
Neden darbe olmuyor?Evvelden ne güzel uyuşturucu taciri Ali Kalkancı, gazinodan devşirme Fadime Şahin ile bu işler bitiriliyordu.
Ya şimdi?Daha fazlası yapılıyor Heronların komutanlarca düşürülme veya koordinatlarını bozma olayı çünkü fazlaca pkk-lı vurulmaktaymış,faili meçhuller, balyoz,darbe senaryoları,kaoslar,andıçlamalar,içten ve dıştan desteklere rağmen eskisi gibi bir türlü olmuyor.
Toplum mu değişti,bizim işlerin mayasında bir bozulma mı var?
Böylece referandumla toplum asaletini gösterdi,Her zaman olduğu gibi bir çok yapılması gerekenlerin mesajını ve sinyallerini vermiş oldu.
Milletimize hayırlı olsun.
MEHMET ÖZÇELİK
13-09-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

SÜLEYMAN ATEŞ’İN TUTARSIZLIKLARI

SÜLEYMAN ATEŞ’İN TUTARSIZLIKLARI

Bu zamanda şeytanı taşlamaktan Rahmanı tesbih etmeye,bevledilen cami duvarını temizlemekten camide ibadete vakit kalmamaktadır.
Ancak bununla beraber,şerrin def’i hayrın celbinden evlâdır.
Hayatta en büyük değer istikamettir.İstikamet ilimden önce gelir.
Bilgi konusunda büyük bir birikime sahip olan şeytan istikametini koruyamadığı gibi,küfrünü ve kibrini daha da arttırmıştır.
Bundan dolayı,Peygamber Efendimiz;”Şeyyebetni suretü hud” yani Hud suresi beni ihtiyarlatmıştır.
Özellikle Hud suresindeki şu âyeti kasdederek;’Festakim kemâ umirte’ ‘Emrolunduğun üzere dost doğru ol’ adeta sicim gibi,doğru değil dost doğru olmak. Ortada bile değil,ortanın ortasında olmak.
Zikzak çizilen ve kendilerine de bilen,alim sıfatı takılan insanların en büyük problemleri de işte bu istikameti muhafaza edememeleridir.

Hadislerde buyurulur:
*(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar), (İlmin azalması âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar, halkı yoldan saptırırlar) ve (Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur) buyurulur. İnsanların en iyileri olan âlimlerin yazdıkları kitapları beğenmeyip, bozuk asrın bozuk insanların kitaplarına aldanmaktan sakınmalıdır! (Hadika)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, İslâm’ın yalnız ismi, Kur’an’ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak.
Onların âlimleri gök kubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı, yine onlara dönecektir.”(Beyhâkî)

*Bu insanları yanlış görüş belirtmeye iten sebeb üçtür:
1-İndi ve bana göre böyle,tavrı içerisine girerek,bilimsel benliğini ön plana çıkarmak.Öyle ki bu ilim küfre götüren bir ilimdir.Şeytanın ilmi ona bir fayda vermemişti.
“Kendilerine Tevrat yüklenip de (Tevrat’ın farzları okunup da), sonra O’nu taşımayanların (onunla amel etmeyenlerin) hali, ciltlerle kitap taşıyan merkebin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötü. Ve Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.”
2-Hissi hareket ederek bazen kendi merhametini Allahın merhametinden fazla gösterme.
3-Nefsani hazzın öne çıkması. Öyle ki lanetle bile yadedilse memnun kalınması.
Aslında S.Ateş,muhalif görüşleri öne sürmekle tıpkı diğerleri gibi gündemde kalmıştır.
Reşid Rıza ve Mahmut Şeltut, Fazlurrahman gibi…
Süleyman Ateş ve emsali her konuda çok rahat ve pervasızda tamamen indi görüşler doğrultusunda tehlikeli ve tehlikeye itici fetvalar vermektedirler.
Bunlarda bize şu hadisleri hatırlatmaktadır:
“Biliniz ki Allah Kur’an-ı Kerim ile beraber onun mislini bana vahiy etmiştir.Mütenebbih olunuz ki karnını doyurmuş bir adam koltuğuna yaslanarak ‘Yalnız Kur’an-a sarılırız.Onda helal olanı helal,haram olanı haram kılınız’diyeceği günler yakındır.”(Ahmed,Ebu Davud,Hakim)
“Sizden biriniz koltuğuna yaslandığı halde,kendisine emrettiğim veya yasak ettiğim hususlardan bir husus tebliğ edildiğinde,’Biz bunu tanımayız,biz ancak Kur’an-ı Kerim-de olanlara tabi oluruz.’diyerek bunu alışkanlık haline getirmesin.”(Ebu Davud, İbni Mace)
-Hasan b.Cabir dedi ki;Mikdam b.Madi Kerib’in şöyle dediğini işittim: Rasulullah (sam)Hayber günü bazı şeyler haram kıldıktan sonra şöyle buyurdu:’Sizden birinizin koltuğuna yaslanarak;’Aramızdaki hakem Allah’ın kitabıdır.Ondan helalden ne bulduysak helal,haramdan ne bulduysak da haram kılarız.’sözünü sarf etmesinin yakın olmasından korkulur.İyi biliniz ki Allah rasulünün bir şeyi haram kılması Allah’ın o şeyi haram kılması gibidir.”(Hakim,Tirmizi,Abni Mace)
“Ümmetime en çok tehlikeli olacak kimse,Kur’an-ı Kerim-i yersiz tevil edendir.”

*Bir hatıramı nakledeyim;1984 yılında Kayseri İlâhiyat Fakültesi son sınıf öğrencilerine mahsus olmak üzere Ankara İlâhiyattan şimdiki Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu tarafından bizlere konferans vermek üzere Hüseyin Atay davet edildi.
Dinleyicilere Bardakoğlu kesinlikle soru sormamalarını özellikle belirtti.Koyun gibi dinlenilecekti.
Konuşmasının bir yerinde Atay,asırlardır kabul gören ve okunan Riyaz-us Salihin adlı hadis kitabının yazarı İmam-ı Nevevi’ye hakarette bulundu.
‘Bunun gibi bilmem ne heriflerinde yüzünden İslam dünyası araştırmadan geri bırakıldı.Onların toplumu araştırmadan alı koyan verdikleri eserler bir nevi ayak bağı oldu.
Ben o sırada parmak kaldırıp ayağa kalkarak cevap vermek istedim.Bardakoğlu ısrarla oturmamı söyledi,izin vermedi.
Özellikle söyleyeceğim şuydu;
Hoca efendi,sizde birkaç eser vermiş ve bizim araştırmamızı engellemiş olduğunuzdan dolayı bizde sizlere mi küfredelim?
Hakaretler devam edince hadis hocamız Selahattin Polat bey de arkadaşları tarafından susturularak konuşturulmadı.
Bardakoğlu sayesinde böyle kirli bir sohbete şahit olmuş olduk.

Bazen Bardakoğlu’da bu gibi çıkışlarda bulunmaktadır.
*”Kadınlarla çocukların özellikle teravih namazlarına katılımının arttırılması yönünde çabaları olduğunu belirten Bardakoğlu, şunları kaydetti:

”Teravih namazlarında çocukların, kadınların, gençlerin camide olmasını istiyoruz. Çocuklar koşuştursunlar, kimse onlardan rahatsız olmasın; ‘namazımızı bozuyorlar’ diye düşünmesin istiyoruz. Kadınların teravih namazlarında iştiraklerinde yeteri kadar rahat olmadıklarını biliyorum. Kadınlara, camilerin yukarı katlarında yer ayrılıyor. Doğrusu oraya iniş çıkışlar da çok rahat değil. Ama biz oraların rahat, temiz, aydınlık olması, erkekler tarafından doldurulmaması konusunda uyarılar yapıyoruz.”

Bardakoğlu, cemaat kalabalık olduğu zamanda erkeklerin cami avlusuna saf tutarak cami içini kadınlara bırakmasını, eğer yine de cami içine sığılmıyorsa kadınların erkeklere avluda eşit şekilde yer almalarını arzu ettiklerini söyledi.”
Daha başka tenkid noktalarını da yazmıştık

Bunu anlatmamdaki sebep ise,Ankara İlâhiyat menşeli olarak uzun zamandır İslâmın haremine girilerek içten yıkma politikası izlenmektedir.

Eski Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış olan Süleyman Ateş’te sürekli islâmın ruhuna uygun olmayan farklı çıkışlarıyla istikametli olmayan görüşler serdetmiştir.
Kendisi hakkında yapılan tenkid ve araştırmalarımızda bulduğumuz bazı yanlış ve tenkidler şöyledir:

*Aslında Süleyman hoca yaşlılıktan olsa gerek,ne dediğinin de farkında değil,kendi kendini de tekzib etmektedir:
“İnsan öldükten sonra kesinlikle ruh, bedene girmez. Ahiretten de mektup gelmez. Hiç gidenler geri gelmedi.”

Yaşar Nuri Öztürk-de Süleyman Ateş gibi reenkarnasyona inanmaktadır.
“Birinci ayette,(vakıa.60-62) yeniden yaratılacak insanın bedeninin, bu bedenin aynı değil, benzeri olacağı: “Sizi bilmediğiniz bir biçimde yaparız” anlamındaki ikinci cümleden de yeniden yaratılacak insanın bilinmeyen bir biçimde yaratılacağı anlaşılır. Daha önce geçen benzeri ayetlerle karşılaştırılırsa bu ayetlerden de kemal bulmadan ölmüş insan ruhunun, bilinmeyen bir zamanda ve bilinmeyen bir biçimde yeni bir bedene sokulup bedensel hayata getirileceği manası çıkarılabilir.”ve devamla:
“Ba’s kemal bulmamış ruhların, kemal bulmak üzere bedensel hayata getirilmesidir. Ki bedenden beden geçen ruh, bu bedenler içinde dünyanın ızdırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır. İşte bu gelip gitmeler ruhu pişirip olgunlaştıracak olan cehennem hayatıdır. Her bedensel hayatta yapılanlar, ruhun daha sonraki hayatının mahiyetini çizer…Olgunlaşmayan ruhlar, olgunlaşıncaya dek yeni bedenlere sokularak dünyaya getirilirler…”

Reenkarnasyon iddiasını tahlil eden E.Sifil gerek bu gerekse diğer tutarsız iddialara genişçe bir cevapta bulunmuştur.
Diğer adıyla tenasuh âhirete inanmayan dinlerdeki bir inanç olup,fir’avunlardan kalma bir düşünce ve uygulamadır.

Tüm yazılarının ihtiva ettiği sayfada da görüleceği gibi, bir çok tutarsızlıklara da imza atmakta,kurbanın sünnet oluşunu iddia ile ,yine başörtüsünün bir emir olduğunu ifadeden sonra Kur’an-ı zamana uydurmaya çalışma olsa gerek ki şunu da söylemeyi ihmal etmez:
“Eğer baş örtüsü takmama, hürlük cariyelik ayrımını çağrıştırmıyorsa ve bu durum kadına sataşılma nedeni olmaktan çıkmışsa ille baş örtüsü takması gerekmez. Elbette takmak daha uygundur.”

*”Kur’ân-ı Kerîm’de kıyametin ansızın geleceği, onun geleceği zamanı hiç kimsenin bilmediği ve bilmeyeceği, Allah’ın o bilgiyi herkesten sakladığı vurgulanmaktadır. Ansızın gelecek olan kıyametin alameti de olmaz. Bu konudaki rivayetlerin hepsinin uydurma, yakıştırma olduğu kanaatindeyim. Her 100 yılda bir müceddid geleceği hakkındaki hadis rivayeti de sağlam değil, kuşkuludur. Çünkü Kur’ân’ın gaybı (geleceği) Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği ayetlerine aykırıdır. Müceddidin gelip gelmeyeceğini kimse bilemez. Bundan 1000 yıl önceki insanlar da kıyametin alametlerinin göründüğünü, pek yakında kıyametin kopacağını söylüyorlardı ama aradan 1000 yıl geçti, kopmadı. Elbette kıyamet kopacaktır ama zamanını Allah bilir.”
*Oysa ayette:” Onlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Muhakkak onun alametleri gelmiştir (ama öğüt almıyorlar). Kıyamet kendilerine gelip çatınca öğüt almaları kendilerine ne fayda verecek?”
“(Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez. De ki: “Siz bekleyin. Şüphesiz biz de bekliyoruz.”

*Hoca masumca gibi görünen cevaplarında islamın hikmetlerini görmemekte ve bunları bilmeden sınırlamaktadır.Tutarlı bir davranış sergilememektedir.Belki de bu duruma kendisini iten sebeb,tasavvufu inkar ve red düşüncesidir.Mesela;
“Abdest almak, sadece namaz kılmak için gereklidir. Namaz vakti abdestini alır, namazını kılar. Sonra rahat yaşar. Sokağa çıkmak, gezmek dolaşmak ibadet midir ki abdestli çıksın?”

*Verdiği cevaplarda hissi aklın ve kaynağın önüne geçirmektedir.Bundan dolayı verdiği hüküm dini değil,hissidir.Mesela:
“Gittiniz, kredi çekip ev aldınız. Şimdi bunun caiz olup olmadığını soruyorsunuz. Caiz değil desem ne yapacaksınız? Evi geri mi vereceksiniz? Bu konuyu birçok kez yazdım. Benim kanaatime göre devletin yasal olarak tanıdığı kredi faizi, aşırı olmadıkça caizdir. Çünkü burada kredi veren de kredi alan da yarar görmektedir. Dar gelirli birinin kredi almasa 60 ay sonra şimdi aldığı o evi alması mümkün değildir. Çünkü ödeyeceği faiz oranı % 1 veya 1.5’ken alacağı evi 60 ay sonra şimdi aldığının belki iki katına alacaktır. Vereceği kira parası da cabası. Krediyle ev alan, bu işlemden zarar değil kâr ettiği gibi krediyi veren banka da aldığı faizle kâr etmektedir. Zaten bankanın kuruluş amacı da budur. Ben bu işlemin yasak faiz olduğu kanaatinde değilim. Aksi takdirde fakir fukaranın, dar gelirlinin ev sahibi olması mümkün olmaz.”

*Süleyman Ateş cehennemin ebedi oluşunu da inkâr etmekte ve bunu hüküm ifade etmeyen ve ölçüsü olmayan bir vicdanla yorumlamaktadır.
“(Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez. De ki: “Siz bekleyin. Şüphesiz biz de bekliyoruz.”
Ateş burada Kur’an-ın kesin bir hükmünü inkâr etmektedir.
Buda” İmam-ı A’zam Ebu Hanife’ye göre “Cennetlik ve cehennemlikler girdikten sonra cennet ve cehennem yok olacaktır.” diyen kimse de orada ebedî kalışı inkâr ettiği için, kâfir olur.” (Fıkhu’l Ebsat)

Ayçe Özevin’in Doktora çalışması olarak hazırlamış olduğu,Süleyman Ateş’in tefsiri olan ‘Yüce Kur’an-ın Çağdaş Tefsiri’adlı çalışmasında ortaya konulan tefsirdeki tutarsızlıklar şunlardır:

*”Ateş’e göre insanları kurtuluşa götüren din tek değildir. Bakara 62. ayette
belirtildiği gibi Allah’a ve ahiret gününe inanarak salih amel işleyen kimseler cennetle
müjdelenmiştir. Bu çerçevede Ateş’in önemle üzerinde durduğu, cennetin kimsenin
tekelinde olmadığı görüşünü savunması ve bu esnada izlediği yöntem ve metodlar
araştırılmaya çalışılmıştır.”
Harranilerin her gün üç vakit namazları vardır. Horoz kurban eder ve
kurbanlarını yemeden yakarlar, sünnet olmazlar. Tevhidî bir yaşayış sürdürmezler. Bu
sebeple Harran Sabiîlerini Kitap Ehli’nden saymak doğru değildir. Bunlar daha çok
putperest kavim özelliği taşımaktadırlar.”
Bir ara Zekeriya Beyaz’ın da horoz kurban edilir,sözü de buraya dayandırılmış olsa gerek!

* “Ateş’e göre, Bakara ve Mâide suresinde bahsedilen Sabiîlerin Allah’ın birliğine inananlar kategorisinde sayılması da onların meleklere ya da yıldızlara tapan müşrik bir kavim olmadığının kanıtı sayılmaktadır.

Ateş’e göre Kur’an’ın bahsettiği Sabiîler Allah’ın birliğine inanan muvahhidlerdir.

-Sh-23-de” Ateş, ayrıca son peygamber Hz. Muhammed’e inanan herkesin de cennete gideceğini söylemez. Cenneti kazanmanın ilk yolu Allah’a iman, ahirete iman ve Salih ameldir.
Ateş’e göre iman, güzel eylemler biçiminde görülen kesin düşüncedir. Kur’an
bazı ayetlerde müminlerin sıfatlarını hatırlatır ve sadece “inandık” diyenlerin değil bunu fiillerine yansıtan kimselerin kurtuluşa ereceklerinden bahseder.

-Sh.42-“Ateş, iki Kitab’ın birbirine benzerliğini ve birincisinin esas olduğunu belirtir.
Buna dayanak olarak Ahkaf suresi 10. ve 12. ayetleri gösterir: “De ki: Hiç düşündünüz mü? Eğer bu Kur’an Allah katından olduğu halde siz onu tanımamışsanız,
İsrailoğullarından bir şahid de benzerinin Tevrat olduğuna tanık olup inandığı halde siz
inanmaya tenezzül etmemişseniz (durumunuz nice olur)? … Ondan önce imam ve
rahmet olarak Musa’nın Kitab’ı var. Bu da kendisinden öncekileri doğrulayan, Arap
diliyle vahyedilmiş bir kitaptır…”
Ateş’e göre, bu ayet ile Kur’an’ın Tevrat’ın benzeri olduğuna dikkat çekilirken, Tevrat’ın asıl (imam), Kur’an’ın da onu tasdik edici bir Kitab olduğu açıklanmak istenmiştir.

-Sh.43-“Ateş’in diğer bir görüşü de Kur’an’da bulunan müteşabih ayetlerin Tevrat ve İncil’in ayetleri olduğunu savunmasıdır.”

-Sh.47-“Görüldüğü gibi Ateş, Kur’an’ın Yahudileri Tevrat’ın hükümlerini uygulamaya çağırması sebebiyle Tevrat’ın muharref ve mensuh olmadığını belirtmiştir. Ateş’e göre,her dine zamanla çeşitli eklemeler olmuş sadece Yahudiler değil müşrikler de kendileri hükümler koyup bunları Allah hükmü göstermeye çalışmış ve bu sebeple
uyarılmışlardır.”

-Görüşünü doğru çıkarma uğruna nice uydurmalara gidilmektedir.
“Süleyman Ateş ise, “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir” adlı makalesinde
“Allah’ın sözlerini değiştirecek kimse yoktur” ayetine dayanarak sözlerin, kalıpların
değişik olabileceğini ama Tevrat, İncil ve Kur’an’ın her kavme kendi dili ile
vahyedildiğini ve içeriğinin aynı olacağını belirtmiş, İmam-ı A’zam Ebû Hanife’nin
namazda Kur’an yerine Tevrat’tan Kur’an’a uygun düşen bir ayet okumasının namazı
bozmayacağını ve namazın sahih olacağını söylediğine değinmiştir.”

Burada İmam-ı Âzama isnad edilen diğer kitaplardan değil,bir rivayette Fatiha bilmeyenin Farisi okuyabileceği rivayetidir ki ömrünün sonunda bundan da döndüğü rivayet edilir.
Bu da şartlı olarak Maturidinin Te’vilatında Ebu Hanifeye isnad edilen ;Farsça mana sahih olursa namazda okunacağı,yönündeki fetva konusunda;
1-Ömrünün sonunda bu fetvasından dönmüştür.
2-Değişen eski kanun yeni kanunla nakzedilmeyip,tasvib edilmese bile,neye dayanarak uygulanabilir?
3-Birde bu fetva birkaç cihetle hususiyet arzetmektedir.

*Bediüzzaman ise bu konuda;
“Ehl-i ilhâda kapılan ulemâü’s-sû’, milleti aldatmak için diyorlar ki: “İmam-ı Âzam, sair imamlara muhâlif olarak demiş ki: ‘İhtiyaç olsa, diyar-ı baîdede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre, Fâtiha yerine Fârisî tercümesi cevazı var.’ Öyleyse biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz.”
Elcevap: İmam-ı Âzamın bu fetvâsına karşı, başta âzamî imamların en mühimleri ve sair on iki eimme-i müçtehidîn, o fetvânın aksine fetvâ veriyorlar. Âlem-i İslâmın cadde-i kübrâsı, o umum eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka hususî ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar.
İmam-ı Âzamın fetvâsı beş cihette hususîdir.
Birincisi: Merkez-i İslâmiyetten uzak diyar-ı âharde bulunanlara aittir.
İkincisi: İhtiyac-ı hakikîye binaendir.
Üçüncüsü: Bir rivayette lisan-ı ehl-i Cennetten sayılan Fârisî lisanıyla tercümeye mahsustur.
Dördüncüsü: Fâtiha’ya mahsus olarak cevaz verilmiş-tâ Fâtiha’yı bilmeyen namazı terk etmesin.
Beşincisi: Kuvvet-i imandan gelen bir hamiyet-i İslâmiye ile, maânî-i mukaddesenin, avâmın tefehhümüne medar olmak için cevaz gösterilmiş. Halbuki, zaaf-ı imandan gelen ve menfi fikr-i milliyetten çıkan ve lisan-ı Arabîye karşı nefret ve zaaf-ı imandan tevellüt eden meyl-i tahrip saikasıyla tercüme edip Arabî aslını terk etmek, dini terk ettirmektir!”

-Sh.74-“Ateş, ayrıca İsrailoğulları ile ilgili ayetleri olabildiğince geniş açıklamış
ve Kitab-ı Mukaddes’ten örnekler ile açıklamalarını zenginleştirmiştir.”

-Sh.81-“Yasağı delen kıyı halkının maymun olması hakkında iki görüş vardır: Birinci görüşe göre, bu insanlar gerçekten maymun olmuş ve üç gün maymun kılığında kaldıktan sonra ölmüşlerdir.
İkinci görüşe göre de, bunlar sureten değil sîreten maymun kılığına sokulmuşlar;
huyları, sıfatları maymun huyu ve sıfatına benzemiştir. Ateş, ikinci görüşün
temsilcilerindendir. Maymunların taklitçi olup, düşünce ile hareket etmediğini, bu
insanların da maymun gibi davranıp, ayetleri düşünmeden, çevresindekilerin yaptıkları
kötü hareketleri taklit etmeleri sebebiyle ceza aldıklarını açıklamıştır.

-Sh.147” Kur’an Kitap Ehli’ne kendilerine indirilmiş olan Kitaptaki hükümler ile
hükmetmelerini emretmektedir: “İncil sahipleri Allah’ın onda indirdiğiyle hükmetsinler.
Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar yoldan çıkmışlardır.”
Ateş’e göre eğer onlar bu hükümlere uyarsa, Müslümanlara düşmanlık etmez, onlarla dost olurlar.
Ayrıca Allah’a kullukta birleşmek insanları manen kardeş yapmaktadır. Kıskançlık,hased ve düşmanlık ilahî kitapları iyi anlamamanın sonucudur. Zaten ilahî kitapları gönderen Rabbin de bir zümreyi tutup diğerini atması düşünülmez.
Ateş burada önemli bir nokta olarak, insanların kendi düşmanlıklarını dünya tutkularıyla birleştirmeleri sonucu dinde daralmaya yol açtıklarını belirtmiştir.”

-Hz.İsa’nın göğe çekilmesini kabul etmez.” Tüm peygamberlerin bir mucizesi olduğunu söyleyen Ateş, buna rağmen peygamber de olsa ölen bir insanın cesedi ile göğe yükselmesini sünnetullaha aykırı bulur.
Ateş, Reşid Rıza’nın İsa’nın ölümü ile ilgili olarak şu görüşlerine yer vermiştir:
“Seni inkâr edenlerden seni temizleyeceğim” ayetine binaen Allah’ın İsa’yı
düşmanlarının elinden kurtarmış ve gizlice başka bir ülkeye gönderilen İsa normal
hayatını devam ettirdikten sonra ölmüştür, vefatından sonra da ruhu Allah katında
derecelere yükseltilmiştir.
Ateş konu ile ilgili açıklamalara Reşid Rıza’nın görüşleri ile devam etmiş, kendi düşüncelerine yer vermemiştir.
Reşid Rıza’nın bu görüşleri ise şu şekilde eleştirilmiştir: Hz. İsa Yahudilerce öldürülmediyse kalan hayatını nasıl ve nerede geçirmiştir? Bu esnada nübüvvet görevi ne olmuştur?
Görüldüğü gibi bu soruların cevapları muallâkta kalmaktadır.”

-Hz.İsa’nın göğe çıkmasını kabul etmeyenin,ahirzamanda nüzul edeceğini de söylemesi mümkün değil veya en azından yaptığı gibi hadisteki delilleri mana uyuşmazlığı kılıfına bürüyüp kaldıracaktır ki bu da tam bir tekellüflü tevilden başka bir şey değildir.

-“ Ateş’in, “Ehl-i Kitab’ın muhakkak kendi dinini bırakıp Müslüman
olması şart değildir. Peygamberlerin misyonu insanları sadece Hakk’a taptırmaktır.
Bütün peygamberlerin mesajları aynıdır. Herhangi bir kul Allah’a yöneliyor, yalnız
O’na kulluk ediyorsa, o, Peygamberin yolundadır”
Aslında Ateş,din kimsenin tekelinde değil derken,dini kendi tekeline aldığının bilincinde olmamıştır.

-Ayrıca Ateş’in tutarsızlıkları bir çok kimse tarafından da ele alınmıştır.

-Yazar Ateş-in tahlil ettiği tefsirinde sonuç olarak:” Eserlerde dikkatimizi çeken nokta, Ehl-i Kitab’ın ayrıcalıklı bir sınıf olduğunun üzerinde sıkça durulmuş olmasıdır. Genel olarak diyebiliriz ki Ateş Allah’ın geniş merhamet sahibi olmasını delil göstererek cenneti belli bir zümreye tahsis etmemek gerektiğine her fırsatta değinmiş, aldığı eleştirilere rağmen savunduğu fikirlerden vazgeçmemiştir.”
Oysa Allah’ın rahmetinin üzerinde bir rahmet,rahmet değil azab ve haksızlıktır. Zira Allah’ın adaleti rahmetinden önce gelir.Zira Allah adalet ve rahmetiyle hükmeder ve karar verir.

-Şu ifadeleri kullanan bir insan değil bir din adamı insan ismine bile layık bir kişi olamaz;
“Âdem’in anası ve babası vardır.Ancak bunlar insan değil hayvandır.Böylece insanlar da hayvandan türemişlerdir.”

*Nisan 1994…Bursa-Gönlü Ferah Oteli’nde yapılan bir konuşmada konuşma yöneticisi olan Süleyman Ateş’e itiraz edilince şu cevabı veriyor:
“Senin söz hakkın yok. Üstelik ben Kur’an hakkında öyle şeyler biliyorum ki, söylesem yer yerinden oynar.”
Bizim Kur’an hakkında bir şüphemiz yok da acaba kendilerinin bir veya bir çok şüpheleri mi var ki açıklamaktan korkuyorlar?
Allah ıslah etsin!!!
Şu bir gerçek ki,dışarıdan yıkılmaya çalışılan bu dinin asırlarca başarısızlıkla sonuçlandığını görenler bu gün ısrarla içten reform adı altında yıkmaya çalışmaktadırlar.
Şevket Eygi anlatıyor:
“27 Mayıs 1960 darbecileri Hocaefendiyi Diyanet İşleri Başkanı yapmışlardı. Bendeniz de Başkanlıkta mütercim olarak çalışıyordum. Birkaç ay boyunca Efendinin hususî kalem müdürlüğünü yaptım.Darbeciler ona baskı yapıyor, dinde reform mahiyetinde bazı uygunsuz işlere imza koymasını istiyorlardı. Ömer Nasuhi Bilmen hazretleri bu baskılara direnmiş ve sonunda, “Bozulmayan dinde Reform Olmaz” diyerek izzet ü ikbal ile istifa etmiştir. Bendeniz kendisinden önce istifa etmiştim. Çünkü, bir Galatasaray ve Mülkiye mezunu olarak beni de kullanmak isteyen şer güçleri vardı.”

MEHMET ÖZÇELİK
29-09-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

SUN’İ GÜNDEM

SUN’İ GÜNDEM
*1970-lerin alttaki,hem sağdan ve hem de soldan,öğrenci veya halktaki sağcılık solculuk kavgaları şimdilerde yukarıya taşındı.Artık kavga ettirenlerin foyası meydana çıkınca alttakiler çekildi. Şimdi onlar kavganın içine girdi.Hukuktaki kirlenme,bin yıldır islâmın bayraktarlığını yapan ordudaki kirlenme ve kirletme,bürokratların kavgaları ve ayak oyunları çarşaf çarşaf piyasaya çıkmakta, kirli ve toplumu kokutan pis kokularıyla mide bulandırmaktadır.
*İstiklal harbinden önce Bursaya gelen yunan komutanı türbeyi tekmeleyerek: —”Kalk ey Osman!Kavmini kurtar.’
-1.dünya savaşından sonra Fransız general Garo Şama girdiğinde Selahaddinin türbesinde alaycı bir tavırla:”Ey Selahaddin!Haçlı seferleri şimdi bitti,işte biz döndük.’
* Mevlana ne güzel söylemiş;
Bir laf işittiğimde;
Önce Lafa Bakarım Laf mı Diye
Sonra Söyleyene Bakarım Adam mı diye.
Zira biz bir ölür bin diriliriz.
-Şimdi ise sıra İran’daki Alparslanın kabrinde…
*Osmanlı baştan 1.dünya savaşına girmediği halde,almanyanın başaracağını düşünerek,galib devletler arasında yer aldı.Bir diğer sebep ise,balkanlarda ve tarblusgarpta kaybettiklerini geri almaktı.Ancak hiçte düşündüğü gibi olmadı bilakis eldekilerini de düşmanın paylaşım hesabı sonucu kaybetmiş oldu.
İşte sevr anlaşması da böyle başlamış oldu.
Sevrden beri İngiltere bir Ermenistan veya Kürdistan devleti kurmak amacıyla bunları tahrik etti.
Sevr maddi yıkılışımız,Lozan ise manevi yıkılışımız oldu.Biri dışarıdan diğeri ise içeriden yıkma politikası olarak oynanmıştır.
Sevr lozanın kapısını açmıştır.
İngilizlerle imzalanan Mondros anlaşmasıyla da bitişimizi yani vatanı İngiliz, Fransız, İtalya ve yunana teslim etme sözleşmesini imzalamış olduk,aldandık.Düşmana güvendik,ingilizin siyasetine yenik düştük.
Avrupa birliğinin tüm hedefi şurada odaklanmıştı:” “… Ne yapıp edip
İslam devleti olan Osmanlı yıkılmalıdır. Çünkü Osmanlı git gide genişliyor ve bundan
dolayı ortadan kalkması gerekiyor”
Kazım Karabekir, Sevr anlaşmasını imzalayanları vatan haini ilan etmek için verdigi önergede:
“… Vatansız ve vicdansız üç serserinin yine kendileri gibi millet ve vatanla
alakası olmayan birkaç kişi namına sulh muahedesini imza ettiklerini ajansta gördük
mücadele-i milliyemizde daha büyük azim ve iman ile devamını tekiden ahdettiğimizi
arz eyleriz. İstanbul’da teşekkürünü evvelce duyduğumuz şura’yı saltanatta Türkiye’nin
hayat ve mevcudiyetini söndüren bu zulüm muahedesinin imza edilmesine karar veren
esamisi malum eşhasını ve muahede- nameye vaz-ı imza edenlerin hıyanet-i vataniye ile
itham olunması ve hakların hükm-ü gıyabi verilmesini ve bu vatansızların isimlerinin
her yerde lanetle yadedilmesini ilan ve temin olmasını arz ve teklif eylerim”dedi.
Vermis oldugu önerge kabul edilmisti.”
*” Simavi, Sertel’in anılarını MİT’e verdi
Sipahioğlu: Zekeriya Sertel, bana verdiği beyanatta “Ben komünist değilim” demişti
Gökşin Sipahioğlu, kariyerinde önemli bir yer tutan Zekeriya Sertel röportajı için “İçimde yara olarak kaldı.” diyor. Cumhuriyet dönemi Türk siyasi tarihinin en önemli figürlerinden Zekeriya Sertel’in bilinenin aksine komünist olmadığını, Sovyetler ve komünizm ile ilgili olumsuz düşünceler içeren anılarını yazacağını fakat buna fırsat verilmediğini belirterek, “Eğer o röportajlar yayımlansaydı sol yükselişe geçemez, belki de darbelere giden yol açılmazdı.” diyor. Sipahioğlu, kızıyla Rusya’dan kaçtıktan sonra üzerinde tek bir ceketle Paris’e gelen Sertel’le röportajlar yaptığını anlatıyor: “O sırada Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Rusya gezisine ben de Hürriyet adına katılacaktım. Sertel bana Bakü’deki evinin anahtarını verdi; dolaplara sakladığı notları, filmleri, fotoğrafları ve paltosunu getirmemi istedi. Aralarında Nazım Hikmet’in hiç yayımlanmamış fotoğrafları da vardı. Dönüşte dediklerinin hepsini getirip İstanbul’da Erol Simavi’ye teslim ettim, paltosunu ise kendisine götürdüm. Çünkü Sertel, Hürriyet’e Rusya anılarını yazacaktı. O sırada MİT’ten bazı adamlar geldi, sonunda bu anılar yazdırılmadı. Belgeleri, filmleri ve Sertel’in anılarını Erol Simavi o zaman MİT’e verdi. Komünizmin gerçek yüzünü açıklayan bu anılar büyük olay yaratacaktı. Sertel Türkiye’ye gitti, havaalanından çevirip geri gönderdiler. O zaman da Fransa’daki eski komünist arkadaşları çevresine toplanıp onunla alay etti. Sertel bana verdiği beyanatta, ‘Ben komünist değilim.’ demişti. Bence Sertel’i Türkiye’ye sokmayan kafa KGB kafasıydı. Bu olaydan sadece komünistler ve Rusya faydalandı. Türkiye’de aşırı solun yükselmesi o tarihten sonra başladı. Eğer 1969 Türkiye’sinin solcuları Zekeriya Sertel’in SSCB anılarını okuyabilselerdi, Türkiye’de sol yükselmeyecek, onu ezmek için darbelere ihtiyaç kalmayacaktı. Zavallı adamcağız burada gömülü kaldı.”

*İsrailliler Suriye ve iran savaşını ısrarla istemekte ve bir boşluk kollamakta ve başta Amerika ve Avrupa ülkelerini kışkırtmaktadır.Zira o kavgadan daha fazla fırsattan istifade ile yayılmacılığını sürdürmek istemekte,Filistinlileri toptan imha ve sürgüne yollama ortamını oluşturmak istemektedir.İsrail yayılmacılığını kaos ve savaş üzerine bina etmiştir.Ayıplarını ve zulmünü bunlarla örtmeye çalışmaktadır.
Filistini israile teslim eden İngiliz,zulmüyle arşı titreten İsrail,suskunluğuyla zulme şerik olan arap ülkeleri kıyametin kopmasını hızlandırmakta,zilletlerini arttırmaktadır.

*Bu vatanda şimdilik dört parti var. Biri Halk Partisi, biri Demokrat, biri Millet, diğeri İttihad-ı İslâmdır.
İttihad-ı İslâm Partisi, yüzde altmış, yetmişi tam mütedeyyin olmak şartıyla, şimdiki siyaset başına geçebilir. Dini siyasete âlet etmemeye, belki siyaseti dine âlet etmeye çalışabilir. Fakat çok zamandan beri terbiye-i İslâmiye zedelenmesiyle ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete âlet etmeye mecbur olacağından, şimdilik o parti başa geçmemek lâzımdır.
Halk Partisi ise: Hakikaten acip ve zevkli bir rüşvet-i umumîyi kanunlar perdesinde bazı memurlara verdikleri için, yirmi sekiz senelik bütün cinâyatıyla başkaların cinâyâtı ve İttihatçıların ve mason kısmının seyyiatları da o partiye yükletildiği halde, Demokratlara bir cihette galip hükmündedirler. Çünkü ubudiyetin noksaniyetiyle enaniyet kuvvet bulur, nemrutçuluklar çoğalır. Bu benlik zamanında, memuriyet hakikatta bir hizmetkârlık olduğu halde, bir hâkimiyet, bir ağalık, bir nemrutçulukla nefse gayet zevkli bir hâkimiyet mertebesini bir kısım memurlara rüşvet olarak verdiği için, bütün o acip cinayetlerle ve kendinden olmayan ceridelerin neşriyatıyla beraber bana yapılan muamelelerinden hissettim ki, bir cihette mânen Demokratlara galip geliyorlar. Halbuki, İslâmiyetin bir kanun-u esasîsi olan, hadis-i şerifte yani, “Memuriyet, emirlik ise, reislik değil, millete bir hizmetkârlıktır.” Demokratlık, hürriyet-i vicdan, İslâmiyetin bu kanun-u esasîsine dayanabilir. Çünkü kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer. İstibdad, mutlak keyfî olur.
Millet Partisi ise: Eğer İttihad-ı İslâmdaki esas olan İslâmiyet milliyeti ki, Türkçülük onun içinde mezc olmuş bir millet olsa, o Demokratın mânâsındadır, dindar Demokratlara iltihak etmeye mecbur olur. Frenk illeti tâbir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, âlem-i İslâmı parçalamak için içimize bu frenk illetini aşılamış. Fakat bu hastalık ve fikir, gayet zevkli ve câzibedar bir hâlet-i ruhiye verdiği için, pek çok zararları ve tehlikeleriyle beraber, zevk hatırı için her millet cüz’î-küllî bu fikre iştiyak gösteriyorlar.
Şimdiki terbiye-i İslâmiyenin za’fiyetiyle ve terbiye-i medeniyenin galebesiyle ekseriyet kazanarak başına geçerse, ekseriyet teşkil etmeyen ve ancak yüzde otuzu hakikî Türk olan ve yüzde yetmişi başka unsurlardan olanlar, hem hakikî Türklerin, hem hâkimiyet-i İslâmiyenin aleyhine cephe almaya mecbur olacaklar. Çünkü, İslâmiyetin bir kanun-u esasîsi olan bu âyet-i kerime, ‘dır. Yani, “Birisinin günahıyla başkası muahaze ve mes’ul olmaz.”
Halbuki, ırkçılık damarıyla, bir adamın cinayetiyle mâsum bir kardeşini, belki de akrabasını, belki de aşiretinin efradını öldürmekte kendini haklı zanneder. O vakit hakikî adalet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm de yol bulur. Çünkü “Bir mâsumun hakkı, yüz câniye feda edilmez” diye İslâmiyetin bir kanun-u esasîsidir. Bu ise çok ehemmiyetli bir mesele-i vataniyedir. Ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir tehlikedir.”( Emirdağ Lâhikası | Kalbe İhtar Edilen İçtimai Hayatımıza Bir Hakikat | 386-7)
-Şu anda bu partilerin zamanımızdaki temsilcileri ise;Akp,Chp,Mhp ve oluşturulacak olan İttihad-ı İslam partisi ve o yönde bir hizmet tarz ve gayreti.
MEHMET ÖZÇELİK
23-10-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

SONSUZLUK NAMZEDİ İNSAN

SONSUZLUK NAMZEDİ İNSAN
İnsan birinci elden birinci merkez olan emir dairesinin mahsulüdür.
-Ervah kafileleri cesed giymeye sıra beklerken,cesedini çıkaran ruhlar da âla-yı illiyyin ve esfeli safiline geçmek için nöbet beklemektedirler.İkinci cesed elbisesi ruhlar aleminde giyilecektir.
-İnsanda on latifeden biri olan nefsi nâtık,nefsin ruhun gerçek geldiği vatanı taleb etmesidir.
-Hubbül vatani minel iman-,’Vatan sevgisi imandandır.’hadisinin en önemli baktığı yönü ise âhirete bakan,sonsuzluğa yönelen kısmıdır.
-İnsanın Allaha bakan yönü manevi kalbi,dünyaya bakan yönü ise maddi kalbidir.
Bediüzzaman insanın ebediliği ile ilgili olarak;“Ve insanın istidadı ve cihazat-ı mâneviyesi, başka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor. Ve insanın kalbi ve şuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor ve lisanı, hadsiz dualarıyla beka için Hâlıkına yalvarıyor. Elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratmış iken, ebedî bir adâvetle gücendirmek olamaz ve kâbil değildir. Belki, başka bir ebedî âlemde mes’udâne yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir.”

Hz. Peygamber’in vahiy kâtiplerinden olan Hanzaletü’l-Üseydî bir gün iyice dolmuştur.İçini boşaltacak,bir yandan da boşalttığını hazmedecek birisini bulmak üzere evinden çıkar.
Adeta çatlayacaktır boşalmazsa.
Tıpkı Hz.Ali gibi ki,o da bazen dolduğunda insanların hazmedememesi veya yanlış tepki vermesini engellemek için kabristana gider,oradakilerle konuşurdu.
Orada yatanlar hiçbir tepki vermez,muhalefet etmez,itiraz etmez,tam bir teslimiyet içerisinde dinlerler.
Bazen içini bir kuyuya boşaltırmış.Demek ki,mezardakiler bile onu hazmetmekte zorlanacaklardı.
Efendimizde bazen hanımı Hz.Âişeye;’Kellimini ya Hümeyrâ,benimle konuş,beni rahatlat demesi gibi.
Veya Bilal-i Habeşiye:” “Erihnâ bi’s-salâti yâ Bilâl/Ya Bilal,bizi namaza çağırarak ferahlat”
Çünkü o zat da buyurur: “Benim Allah ile bir vaktim vardır ki o vakitte bana ne mukarreb bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber hiçbiri yanaşamaz.” buyurmuştur.
*Çünkü insan her an değişken bir varlıktır.
Hanzale Hz.Ebubekirle karşılaşır.Hz.Ebubekir halini sorar.
Hanzalenin ilk tepkisi gayet ağır olur;
-Hanzale münafık oldu.
Sebebini ise şöyle anlatır:”Rasulullahın Yanında oturmakta olduğumuz bir gün Hz. Peygamber bizlere cennet ve cehennemden bahsettiler. Öyle ki bunları adeta gözlerimizle gördük. Ancak oradan ayrılıp da evimize, çoluk çocuğumuzun yanına gittiğimizde yine eskisi gibi gülüp oynamaya başladık.”
Hz.Ebubekir bu halin kendisinde de olduğunu söyler. Bunun Üzerine Hz. Peygamber’e giderek durumu anlatırlar.
Rasulullah şöyle buyurur:
“Ey Hanzale Eğer çoluk çocuğunuzun yanında da benim yanımda olduğunuz gibi olabilseydiniz melekler yolda giderken ya da yataklarınızda sizinle musafaha ederlerdi.
Bazen öyle olur,bazen böyle…”
*İnsan çok boyutlu bir varlıktır.6,5 milyarlık alem bu alemde dolaşmaktadır.
İnsan ölümsüz olarak bu dünyada kalsaydı,yine o kendi ben-i içerisinde gelişirdi.
Eğer bu sonsuz boyutlu bir insan,kendisine verilen bunca önem sonucunda tekrar yaratılmamış olsaydı,her şey dahi yaratılmayacak,hiçbir şeyinde bir varlığı ve anlamı olmayacaktı.
Bunca yapılanlar israf olacaktı.
Mesela,bir öğrenci düşününüz ki,üniversiteyi bitirmiş ve profluğa kadar yükselmiş.Sonunda da buna bir üniversitede çöpçülük yapacağı söylense ne olur?
Evvela ona verilen bunca emek boşa gider.
O üniversitedeki verilmesi gereken gerçek makama hakaret olur.
O kişiye,ailesine ve herkese haksızlık ve vicdansızlık yapılmış olur.
Tam bir haram olan israf,haddi aşma gerçekleşmiş olur.
Oysa âli ve yüce olan bir şey,adi ve kıymetsiz olan bir sonuca irca edilemez, düşürülemez.
Kıymetli şeyi basite indirmek basitçe değerlendirmek olur.
Allah ise böyle bir zulüm ve haksızlıktan münezzehtir.
Bu kadar kıymet verdiği ve her şeyi kendisiyle bağladığı bu insanı diriltmemekle, sadece o sonsuz boyutlu insanı değil,tüm varlıkları yokluğa atmış,kıymetsizleştirmiş ve bitirmiş olacaktır.
Emek verip ektiğimiz bir soğanı bile hayvan yese,bir dereceye kadar önemsemeyebiliriz.Bir yere kadar neyse altı üstü bir soğan değil mi,bitki seviyesinden hayvan seviyesine yükseldi deyip teselli bulabiliriz.
İnsan ise ölüp toprağa gömülerek tarla farelerine yem olmak üzere veya gübreye dönüşmesi için basite alınacak bir varlık değildir o.
Soğan gibi aşağı seviyede olmadığından dolayı,bulunduğu vaziyetten daha üstün bir vaziyette değerlendirilecektir.
Yokluğa atılmayacak,ebedi varlık aleminde varlığı ebediyen sürdürülecektir.
Her şeyin varlığı insan ile ayakta dururken,insanın varlığı da ebedi olan Allahın varlığı ile kaim ve ayakta durup,var olmaktadır.

MEHMET ÖZÇELİK
31-12-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

SOKAK KÜLTÜRÜ

SOKAK KÜLTÜRÜ

Şeytanın hilelerinde de belirtildiği gibi şeytan Allah’tan;
Bana oturacağım bir toplantı yeri ver,dediğinde;
– Toplantı yerin sokak başları ile çarşı ve pazarlardır,buyurur.
Âhirzaman hadislerinde;
“Kadınlar,saçları deve hörgücü gibi ,sokaklarda dolaşacaklar.”buyurulur.
Sokaklarda güller bitmez,belki çabuk solar.
Sokaklar içinde bir çok sırları barındırır.
Sokaklar karanlık ve karanlık işlerle doludur.
Sokaklar her şeyin bulunduğu pazarlardır.
Her önüne gelenin içini ve içindekileri döktüğü yerlerdir.Bazen bit pazarı, bazen it pazarı,bazen bitlerin döküldüğü,bazen lağım ve kanalizasyon, bazen de hasretlerin yeridir.
Hakkında her türlü yazının yazıldığı yerlerdir.
Bir batılı olan Roj sokak üzerine yazdığı yazısının girişinde yazısına şöyle başlar:
“Sokakların gerçek sahipleri
fahişe, sarhoş ve delilere…”

Sokak kültürü..sokak kavgası..sokak çocuğu..sokak jargonu..sokak köpeği..
Sokakta yetişen yabani olur..sokak tüm yabaniliklerin toplandığı ve toplantı yeridir..sokakları ve sokaktakileri seçemeyenleri sokaklar seçer.
Sokaklar toplumların çöplükleridir.Kadınlar orada gıybet eder,birbirlerini çekiştirir,fitne kazanları kaynatılır.Olumsuzlukların fitili sokaklarda tutuşturulur.
Anarşistlerin,fitnecilerin fitne kazanlarını kaynattıkları kaynaklardır.

İsyanlar,darbeler,hırsızlıklar,adam öldürmeler,yan kesicilikler,kavgalar hep sokakta başlar ve sokakların ürünüdür.

Mahalle baskısı sokağın baskısıdır.Sokağa hakim olanlar mahalleye hakim kimselerdir.

Evdeki fısıltıların kulağı sokaklardır.Al haberi sokaktaki çocuktan.

Sokaklar bilgi verir,haber verir,güç verir,belki bir çok maddi imkân verir ancak kültür vermez,seviye vermez,insanlık vermez..kayıplar içerisinde bir şeyler aramak,çöplükte elmas aramaya benzer.

Sokaklar insanları yetiştirmez,bir şeyler katmaz belki tam tersine insandan çok şeyleri alır,almadıkça vermez.

Sokak kültürüyle yetişen insanlar,kaynaktan,ölçüden,dengeden mahrum yetişmiş insanlardır.

Evde sıkılan insanlar kendini dışarı atar..dışarıdan bir şey almak için değil belki içinde bulunan hastalıkları ve sıkıntıları dışarıya boşaltmak içindir.

Sokaklar hayattan çok kesitler aktarırlar..çok tükenen hayat hatıralarını içlerinde barındırırlar.
Dilleri olsa da bir konuşsalar!Nice yüzler kızarır,nice içler kararır,dünyayı gam bulutları çepe çevre sarar.

Toplumların kültürünü öğrenmek için,sokaklara kulak vermek gerektir.
İnsanlar içlerinde bulunanları dışarıya döker ve aktarırlar..küpler içlerindekilerini dışarıya sızdırırlar.

Çok farklı kültürlerde bulunan ayrı ayrı insanların toplandığı yerlerdir sokaklar.Tek kültürlü değil,çok kültürlü sürülmemiş tarlalardır sokaklar.

Kültür sürülmüş,ekilmiş,ilaçlanmış,yontulmuş,budanmış,kabalıktan arındırılmışlığı ifade eder.
Sokaklarda çok odunları bulabilirsiniz ancak o odunlardan yapılmış,kültürü ifade eden vitrinleri bulamazsınız.
Dökülmüş,kırılmış,kullanılıp eskimiş vitrinleri de bulabilirsiniz ancak son model el değmemiş vitrinleri bulamazsınız.

Sokaklar umumidir,hususiliği yoktur.Kendi hususiyetinizi değil,bir bölümünü bulabilirsiniz.

Sokaklar cemaatları değil,ihtilafları ve ihtilaflıları bir araya getirir.Oralarda ihtilaf ruhu hakimdir ve o duyguları beslemeye yönelik uygulamalar vardır.

Sokak kültürü şimdiki kahve kültürüdür,kahveye eleman hazırlar.

Darbeler sokakta başlar..sokaktakilerle başlar..sokaktakiler kullanılarak başarılır..sokaktakiler sokağa çıkma yasağı başlatır..oralara bizler hakimiz diye..sokaklara açılan kapılan kapatılır..boğaz tutulur.

Bana sokağını söyle,sana kim olduğunu söyleyeyim!!!

MEHMET ÖZÇELİK
01-08-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

RUH

RUH

*Ruhun varlığı öncedir.
*Ruh bir cevherdir,hayvani ruhun da bir cevherlik yönü olduğundandır ki Allah, onların ruhlarını dahi cesedleri gibi yok etmemektedir.
*Her beden senede bir defa değişime mahal olurken,ruhtaki değişim onun kemâlidir yani teâlide eder,tefessüh de eder.
*Ruh bedenin aleminden çok geniştir.O dar sahanın dar kalıplarına mahkum değildir. İnsan ruh cihetiyle ebede uzanmaktadır.Bedenin azaları ruhun mütemmimidirler.
*Beden ruhun eğitim alanı,kontrol ve denge mekanizmasıdır.
*Ruh harici bir vücud giymiş bir kanun olup,organlar onun icra mekanizmasıdır.
Mesela cesedi bir gemiye benzetecek olursak;Beden gemi,nefis buhar kazanı, motor kalb,dümen akıl,din ve kitab pusula,kaptan ise ruhtur.Deniz ise şu uçsuz bucaksız kâinattır..alemlerdir.
*Ruh sebeb ve maddesiz olarak yaratılmıştır.Maddi manevi her türlü gelişim, ruhun bir inkişafıdır.Direkmen birinci elden kudreti ilâhiye ile katışıksız olarak bütünlük içerisinde bölünme özelliği olmadan var olmuştur.
*Ruhta tecezzi olmayıp,ölüme ve dağılmaya mahkum değildir.
*Ruhun seyir alanı geniştir..on sekiz bin alem ve ebedi Cemali ilahi onun seyir alanlarıdır.
*İnsan ruhuyla bütün alemleri gezdiği gibi,bütün alemlerde onun ruhunda seyahat edebilir.Özellikle ruh-u Muhammedi bütün alemlerin enmuzecidir.. fihristesidir.
*Ruhun en büyük gıdası iman-ibadet-ma’rifetullah ve muhabbetullahtır.Ebedi olandan başkası ruhu tatmin etmez.
*En yüce ve yüksek hayat derecesi ruhun hayat derecesidir.Ruhun derecesi en üst derecedir.
*Allahın teveccühü ruhadır..muhatabı ruhtur..yatırımı ruhadır..kâinat bir yana.. ruh o da her bir ruh bir yana..kârlı bir yatırım..riskli bir yatırım..ilâhi bir yatırım.
*İnsan ruhu külliyet kesb etmeye istidatlı olarak yaratılmıştır.
Ruhu mücerred kendisi çerçevesinde değil,tarafı ilâhi yönünden bakıp değerlendirmek gerekir..zira O ezeli ve ebedi zata muhatab olacak,tecellisine ma’kes ve ayna olup,bunu yansıtacak bir kapasitededir.Bu da her yönüyle Allahın kemale doğru çıkan ebedi sıfatlarına eksi yani acz,zaaf,fakr gibi sonsuz noksanlıkları ve ihtiyaçlarıyla gösterme istidadı kesb etmesidir.
Tabiri caizse,Allah artı kutup olarak ebediyete giderken,insan eksi kutbuyla ebediyete kanat açmakta ve çırpmaktadır.
*İnsan noktada olsa..insan bir damlada olsa;kitapları yutmakta,okyanuslar onun topuğuna bile ulaşmamaktadır..noktada kâinat..noktada ebediyet..noktada sonsuzu tanıma,anlama,sevme saklı…
*Göz penceresiyle Basar ismine mazhariyetle sonsuzu görmekte,kulak penceresiyle Semi’ ismine mazhariyetle sonsuzu işitmekte,yere göğe sığmayan Rab,o insanın kalbine sığmakta,aklıyla O’nu düşünmekte,büyük bir cesaret.. lisanıyla Kelâm ismine mazhar olup O’nunla konuşmakta,O’nu anlayıp kendini O’na anlatmakta..konuşması hiç bitmemektedir.
*Ruh karar verme ve irade sıfatının hakim olduğu makamın mahsulüdür.
Meclisten çıkan bir kanun bir güçle,bir yaptırım,bir devlet gücüyle çıkar ve onu uygulayacak bir çok mercilerle varlığını sürdürür.
Ruh da ilâhi hüküm meclisinde aldığı kararla,onu uygulayacak ve hakim kılacak diğer unsurlarıyla bir bütünlük kazanır ve varlığını sürdürür.
Ruh bir kanundur..bir güçtür..sayısız eşyaya hakimdir..hükmünü nüfuz ettirir.
*Tüm sistemlerle donatılmış olan bilgisayar enerjinin gitmesiyle proğramlar kaybolmaktadırlar.Ruh hem enerjiyi hem tüm proğramları içerisinde barındıran ilâhi bir proğramlama sistemidir.
*Bedenin kemali gelişip büyümeyle olduğu gibi,ruhun kemali de incelip latifleşmeyledir.
*Ruhun en önemli özelliği vahdet ve birliğidir.Bir çok cüzlerden oluşmuş değildir. Ruhun birliği ve müstakil oluşudur ki,diğer özelliklerini de kendisi gibi tek bir yere müteveccih olarak birliği sağlamakta,dağılmasını ve ihtilafını engellemektedir.
*Ölmüş olanların görüşmesi ve ölmüş olanlarla görüşmek ruhun ölümsüzlüğünü göstermektedir.Şehidlerin ölmemesi ruha olan ikramı gösterir.
*Ruh ezeli değil,Allahın ebedi kılmasıyla ebede namzettir.

*“Risale-i Nur’dan Konularına Göre Veciz Sözler”adlı eserimizde Ruh hakkında Risale-i Nurdan süzdüğüm vecizelerde şöyle tanımlanmaktadır ruh:
-RUH:” Hilkat-ı semavat ve arzdan bahsi içinde hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve sîmasındaki dekaik-ı nimet ve hikmetten bahis açar; tâ ki, fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh mabudunu doğrudan doğruya bulsun.”(S.12)
Ruhun Rabbiyle irtibatı direkttir.
“Namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır.”(S.21)
Namaz ruhun gıdası ve onunla beslenir.
“Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.”(S.27,76)
Soyut olan ruh,göz ile somutlaşır..maddeyi soyutlar..her şeyi içinde eritir ve süzer.
“Evet en büyük bir ağacın ruh proğramını bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhafaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz; vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder denilir mi?”(S.81)
Ruh Allahın koruması altındadır..bizzat Allahın denetimindedir.
“Hayatın zâtı ve cevheri olan ruh…”(S.107)
Ruhsuz hayat,hayatsız beden gibidir.
“Latif ve sabit cevheri olan ruh; Küre-i Arzda gayet kesretli bir surette halkolunuyorlar.”(S.109)
Maddenin aşağıdan yukarıya doğru nasıl ki incelik kalınlık farkı varsa, mananında kendi içerisinde öylece farkları vardır.Tıpkı ışığın inceliği,sesin inceliği, kokunun inceliği,görmenin inceliği,düşüncenin inceliği,hayalin inceliği gibi ki ruh bunlar içerisinde en latif ve ince olanı ve de değişken olmayıp tekamül eden,diğer bir ifadeyle doğuştan getirdiği sermaye,birikimleri neşv-u nemalandırıp islâmiyet suyu ile sulayarak gelişme özelliğine sahiptir.
Nuru Muhammedi ve Ruhu Muhammedi bunların en latifi ve en kemalde olanıdır.
“Ruhların cesedlerine gelmesine misal ise: Gayet muntazam bir ordunun efradı istirahat için her tarafa dağılmış iken, yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanmalarıdır.” (S.112)
İnsanın ölümü,bedenin ölümü olup,ruhun beden kafesinden çıkarak kendi geniş alemine geçişidir.Tekrar gelişi ise daha mükemmel ve müstekar bir surette,kendisine ve cennete layık bir suret alarak vücut elbisesini giymesidir.Giden ruh değil,ceseddir.
“Nurani ruhların aksidir. Şu akis, hem hayydır hem ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden, o ruhun mahiyet-i nefs-ül emriyesini tamamen tutmuyor.”(S.194)
Hayat ruhtan bir şubedir.Ruhun bir şubesi olan hayat böyle olursa,kim bilir ruh nasıl olur?
Elbette Rabbisine ma’kes ve şayeste.
“Kalb ve ruhun daire-i hayatı geniştir.”(S.210)
Beden bir çok kayıtlarla kayıtlıdır.Ruh ise bütün kayıt ve bağlardan azadedir.. seyir ve seyahat alemi geniştir.Öyle ki hayal nereye giderse,akıl nereye varırsa,kalb neyi kavrarsa o kadardır.
“Evet hakikî terakki ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.”(S.322)
“Kalbler ancak Allahın zikriyle tatmin olurlar.”âyetinin sırrınca,ruh ve sahib olduğu duygular bu alemin malı olmayıp,buradakilerle de tatmin olmaz,terakki etmez ancak burada da yönlerini ebede döndürmekle gerçek terakkiye ulaşır,aksi takdirde söner gider.Ebu Cehilin pörsümüş ve sönmüş ruhu gibi.
“Ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saadet-i dâreyndir.” (S.408)
Ruh ebeddden ve ebedi zattan başkasına razı olmaz.Ruhun yarış ve cirit alanı mükemmelliğe yönünü çevirmekle olur.
“Hayat, ruhun ziyasıdır.”(S.507,508)
Onunla bağlantısı kesilse o da söner.
Risalelerde ruh hayatla beraber zikredilmektedir.
Ruh vücudun efendisidir.
“Bittecrübe, madde asıl değil ki, vücud ona müsahhar kalsın ve tabi olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur.”(S.509)
Madde ruhun hizmetçisidir..onun eli ve ayağıdır..asıl olan ruhtur.Bina içindekiler olmazsa hiçtir.Asıl olan binanın içerisinde yaşayanlardır.
“Maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor.”(S.509)
Mevlana deveyi bedene,ruhu da deveciye benzetir.Eğer ruh devecisi beden devesine binip ona hakim olursa,onu kendi dünyasına götürür ve gezdirir.Ancak beden devesi ruh devecisine biner ve hakim olursa onu götüreceği yerlerde otlaklıklardır.
Beden ruh hesabına inceleşir,ruh ona hakim olursa,bedende adeta ruhlaşır.O insan tam bir ruh olur.
Efendimizin gölgesi olmazmış..Efendimiz önünü gördüğü gibi arkasını da görürmüş.Bu bedenin ruh derecesine çıkmasından kaynaklanmaktadır.
“Ruh, kat’iyyen bâkidir.”(S.515,516)
Yunusun dediği gibi;ölen hayvan imiş.
Ruh ölümsüzdür..Allahın ebedi kılmasıyla ebede namzettir.
Bir kelimesini bile havada bırakmayıp onu koruyan insan,o kelimesine nasıl sahib çıkarsa aynen öylede;Allah da kendi kelimesi olan ruha sahib çıkar.
Ruh ve riyah aynı köktendir.Riyah rüzgar demektir.
Cebraile de ruh denilmektedir.
“Tenezzelül melâiketü ver ruh…”Ruh yani Cebrail ve melekler o mübarek kadir gecesinde Rablerinin izniyle inerler…
Bu iniş Cebraille ölmüş kalblere ruh ve hayat vermek için,diğer meleklerle rahmet indirmek için..inerde iner..hayat,ruh ve rahmet yüklü olarak…
Ruh gücü,hızı,ilâhi kelimeyi,Allah ile olan manayı ifade eder.
Bin dört yüz sene önce gelen Kur’an âyetleri veya o zamanlarda söylenen Efendimizin sözleri ölmüş kalbleri hayatlandırıyor,gözlere fer ve yaş oluyor,insanları hislendirip kendi etki alanına alıyor.
Çünkü o söz ruhu taşıyor..o söz ruh olmuş..sahibinin gücünü temsil ediyor.Ruh da ilâhi sözün gücünü ifade etmekte ve taşımaktadır.
Kur’an Hz.İsa-ya Kelimetullah yani Allahın kelimesi ve sözü der.
Hz.İsa kelimesiyle ölüleri diriltir.Ölüler onun sözüyle gözlerini açar,hayata kavuşur.
Öyle ki;acaba o kişi Hz.İsa-nın sözünün gücüyle mi hayatını devam ettirdi..ruhu onun sözüyle şarz mı oldu..ruhuna ruh mu kattı?
O insanı ayağa kaldıran onun ruhu değil,Hz.İsa-nın ruh gibi olan sözüdür.
Cehalet asrı bunun örnekleriyle doludur..kıyamete kadarki insanlar bunun etkisiyle varlıklarını sürdürürler.
“Herkes hayatına ve nefsine dikkat etse, bir ruh-u bâkiyi anlar. Evet herbir ruh, kaç sene yaşamış ise o kadar beden değiştirdiği halde, bilbedahe aynen bâki kalmıştır. Öyle ise; madem cesed gelip geçicidir. Mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi ruhun bekasına tesir etmez ve mahiyetini de bozmaz.”(S.516-517)
Her sene bir kere vücudunu değiştiren insan,yetmiş yılda yetmiş kere bedenini değiştirdiği halde,ruh da değişme değil,kemal ve terakki yaşanır.
Çocukken inbisat etmemiş olan ruh,büyüdükçe kemale ve kimliğine kavuşur.
“Ruh, binefsihi kaim ve hâkim olduğundan; cesed istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklaliyetine halel vermez. Belki cesed, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil. Belki ruhun libası bir derece sabit ve letafetçe ruha münasib bir gılaf-ı latifi ve bir beden-i misalîsi vardır. Öyle ise, mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misalîsini giyer.”(S.517)
Ruh lokomotif,beden ise vagon mesabesindedir.Vagon lokomotif olmadan yürüyemez iken,lokomotif olan ruh bizatihi çekici bir güce sahiptir.
Eşyanın varlığı ve kıyamı birbirine bağlı iken,ruhun ayakta durması Allah-ın Kayyum ismine istinad etmektedir.
“Ruh ise, tahrib ve inhilale maruz değil. Çünki basittir, vahdeti var. Tahrib ve inhilal ve bozulmak ise; kesret ve terkib edilmiş şeylerin şe’nidir.”(S.517)
Ruhun varlığı içerisinde en büyük öne çıkan özelliği,onun vahdeti,çeşitli unsurlardan bir araya gelmiş ve terkib edilmiş bir varlık olmamasıdır.
Yaygın özelliğe sahib olup,girdiği yere göre de şekil almaktadır.Yaygın ve yaygan bir özelliği vardır.
“Ruh zîhayat, zîşuur, nuranî, vücud-u haricî giydirilmiş, câmi’, hakikatdar, külliyet kesbetmeğe müstaid bir kanun-u emrîdir. Halbuki en zaîf olan kavanin-i emriye, sebat ve bekaya mazhardırlar.”(S.517-518,K.K.101,İsra.85)
Ruhda diğer kanunlar gibi bir kanun olup ancak kapsamlı ve külliyet kesbetmeye müsaid ve tüm nurani özellikleri içerisinde barındırmaktadır.Hayali değil hakikatı olan bir kanundur.
“Evet şu dâr-ı dünya, beşerin ruhunda mündemiç olan hadsiz istidadların sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. Evet insanın cevheri büyüktür. Öyle ise, ebede namzeddir.”(S.525)
Kâinat ruhun topuklarını bile ıslatmamaktadır.Midesinin bir küçük bölümünü bile doldurmamaktadır.
“Ruh, cesed hesabına zaîfleşir. Cesed, ruh hesabına inceleşir.”(S.530,551)
Ruh zayıfladıkça beden ve bedenin arzuları kuvvetleşir,beden zayıfladıkça da ruh ve ruhun şubeleri kuvvetleşir.
“İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor.”(S.614)
Cesed ruhun okuludur..kışlasıdır..toprağıdır..emzikçisidir..
“Ruhun manevî güzelliğidir ki; ilim vasıtasıyla san’atında tezahür ediyor.”(S.621,688)
Ruhu doyuran üç şeydir;Marifetullah-Muhabbetullah-Rü’yetullahtır.
Ruhu geliştiren ise ilimdir.Cennetin dördüncü en büyük zevki ilimdir.
Ruhun terakki basamağı ilim ile elde edilir.
“Sabit ve hem daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi hem âlem-i emir, hem irade vasfından gelir.”(S.702)
Allah varlıkları yaratmayı irade eder ve kudret sıfatıyla vücuda çıkartır.Ruh ise özel kanun,irade ve kudretle tek ve son model olarak var olmuştur.
“Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir.”(M.7)
Ruh ölümle hürriyetine kavuşur.Ölüm ruhun hürriyetidir.
“Ruh zamanla mukayyed değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.”(M.51)
Her yeniyi eskiten zaman,zaman üstü olan ruhu eskitememektedir.
“Bütün ruhları haşr-i a’zamda ihya edip muhakeme etmek; bir baharda, belki bir bahçede, belki bir ağaçta haşr ü neşrettiği yaprak ve çiçek ve meyveler kadar kolaydır.”(M.249)
Mahşerde ruhlar hesaba çekilir..o da bir anda…Bahardaki haşir gibi.
“Azrail Aleyhisselâm, herkesin ruhunu kabzeder. Bir iş bir işe mani olmaz, çünki nuranîdir.”(M.351)
Azrail ruh işleriyle görevli bakan,her bir ruhla ayrı ayrı ilgilenmektedir.
“Cenab-ı Hak, insandan başka zîruh mahlukatına fıtrî birer libas giydirdiği gibi; meydan-ı haşirde sun’î libaslardan üryan olarak, fakat fıtrî bir libas giydirmesi, ism-i Hakîm muktezasıdır.”(M.384)
Diğer varlıkları dünyaya gönderirken onlara münasib giysilerle de donatan Allah,mahşerde de ruhlara fıtri elbise giydirmesi zor değildir.
“Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir namus-u zîşuurdur. Sabit ve daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i latifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, makul kanunun kardeşidir. İkisi hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şayet nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, vücudu çıkarsa, şuuru başından indirse, yine lâyemut bir kanun olurdu.”(M.470)
Sözün kuvveti kanundan gelir.Bir orduya komutanda arş der,yabancı da arş der ancak bir kişiyi bile yerinden oynatamaz.
“Bir ruh-u nuranînin kendi âyinelerinde olan timsalleri, birer hayy-ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.”(M.471)
Ruhun timsali de ruhun özelliğini taşır.
“Nasılki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zahiren birbirine benzer, fakat sür’atte birbirine muhaliftir. Öyle de: İnsandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle mütefavittir.”(L.16,230,335)
İnsandaki bütün daireler ruh hesabına çalışır..ruh saatini çeviren dakika ve saniye mesabesindedirler.
“Hayatın en müntehab hülâsası ruhtur..”(L.369)
Ruh hayatın özünün özü..damıtılmış halidir.
“Hayvanların ruhları bâki kalacağını.. ve Hüdhüd-ü Süleymanî (A.S.) ve Neml’i, ve Naka-i Sâlih (A.S.) ve Kelb-i Ashab-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği ve herbir nev’in arasıra istimal için birtek cesedi bulunacağı rivayet-i sahihadan anlaşılmakla beraber; hikmet ve hakikat, hem rahmet ve rububiyet öyle iktiza ederler.”(L.370)
Allah sözünü zayi etmemekte,hayvanların ruhunu dahi muhafaza etmektedir. Farklı olan hayvanların ruhuna hürmeten cesedini de muhafaza ile ödüllendirmektedir.
“Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nema bulamazdı.”(İ.İ.164)
Eğitimsiz ve talimsiz kalırdı..tıpkı toprak altına atılmayan tohum gibi.
Ruhlar,ruhlar aleminde büyük riski yüklendiler..kazanç da kıyaslanmayacak, hayal bile edilmeyecek büyüklükte,kayıp da…
“Ruhun bekası, hâsse-i zâtiyedir.”(İ.İ.179)
Ruhun ebediliği ruhun mayasında ve yapısında dercedilmiştir.
“Binaenaleyh ruh, cesed kafesinden çıkarsa necat bulur.”(İ.İ.180)
Dünya mü’minin zindanıdır,beden de ruhun…
“Ruh-u insanî gayr-ı mütenahî ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı mütenahî elemlere mahaldir.”(Ms.147)
Ruh Allahın ismi âzamı olan Samed ismine mazhardır.
İhlas suresini Kur’an-ın üçte biri kılan olay birisi Tevhid diğeri ise Samed isminin tecellisidir.
Samed ise;Allah ne kadar muhtaç değilse,insan yanı ruhu insani o derece muhtaçtır.
Karanlığın artışı ışığın parıltısını daha da arttırdığı gibi,insanın Hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah karşısında,her şeye olan ihtiyacı onu bu isme ayna kılmıştır. Diğer varlıklar sınırlı şeylere muhtaç iken,insan sonsuz şeylere ihtiyaç duymaktadır.
“Sual: Sa’d-ı Taftazanî, biri hayvanî diğeri insanî olmak üzere ruhu ikiye taksim ettikten sonra, “Mevte maruz kalan yalnız ruh-u hayvanîdir, ruh-u insanî ise mahluk değildir ve onun ile Allah beyninde nisbet ve sebeb yoktur, cesed ile kaim olmayıp müstakill-i bizzâttır” demesinin sebebi ve izahı?
Elcevab: Sa’d-ı Taftazanî’nin (İnsan ruhu,mahluk,yaratılmış değildir.) demesi; sırrıyla, -beka-yı ruh bahsinde beyan edildiği gibi- ruhun mahiyeti; zîhayat bir kanun-u emr, zîşuur bir âyine-i İsm-i Hayy, zîcevher bir cilve-i Hayat-ı Sermedî olduğundan mec’uldür. Bu cihetle mahluktur denilemez. Fakat Sa’d, Makasıd ve Şerh-ül Makasıd’da, bütün muhakkikîn-i İslâmın icmaına ve âyât ve ehadîsin nususuna muvafık olarak, “O kanun-u emr, vücud-u haricî giydirilmiş sair mahlukat gibi mahluk ve hâdistir” demiştir. Sa’d’ın ezeliyet-i ruha kail olmadığına bütün âsârı şahiddir.” (B.258,St.250,İSRA.85, Meâli:”Sana ruh hakkında soru sorarlar.De ki;Ruh,Rabbimin emir ve işlerindendir. Size,ancak az bir bilgi verilmiştir.”)
Ezeli olan ebedi,ebedi olan ancak ezeli olandır.Ancak insan ezeli olmadığından ebedi olmamakla beraber,ebede namzet bir varlık olup,Allah-ın ebedi kılmasıyla ebediyeti kesbetmektedir.
“İlim ve tefekkür ile kazanılan marifet-i İlâhiyyenin, ruh için kâinat vüs’atinde bir genişlik temin ettiği…”(T.460)
Ruha incelik ve zerafet katan ilim ve tefekkürdür.
“Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir.”(Hş.76)
Ruhun ruhu iman ve marifetullahtır.Ruhların ana server-ları imandır..ana şartel..beslendikleri ana baraj.
“Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, latife-i Rabbaniye, herbirinin bir gayat-ül gayatı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin marifetullahtır. Hissin muhabbetullahtır. Latifenin müşahedetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tehzib, hem bu gayat-ül gayata sevkeder.”(Hş.135)
Bir savaştaki başarı her ne kadar komutana verilirse de,başarı tüm ordunundur. İnsanın başarısı da sadece ruha mahsus olmayıp,tüm duyguların ortak başarısıdır.
Başarı ve neticeleri başbakan açıklar.Ancak ortak başarı tüm hükümet üyelerinin başarısıdır.
“Evet nihayetsiz semerat-ı rahmete aç olan ruh ve letaif-i beşer, o nihayetsiz semerat-ı rahmete fakr ve ihtiyacını hissettikçe, lezzet-i saadeti tezayüd eder.”(Nik.145)
İnsan ruhu dipsiz bir kuyudur.Çocuğun annesine olan ihtiyacı nisbetinde lezzeti arttığı gibi,ruhun da Rabbisine olan ihtiyacı nisbetinde lezzeti artmaktadır.
“Münteha-i ruh, bir mebde-i ruhun cilve-i feyzidir. O mebde-i ruh dahi hayat-ı ezeliyenin tecellisidir ki, lisan-ı tasavvufta hayat-ı sâriye tesmiye ederler.”(Sti.9)
“Ruh, en münevver bir nurdur. Tahdidi kabul etmeyen âlem-i misalin pencerelerinde temaşager bir ruhun gayr-ı mahsur timsalleri de, birer ruh-u mütecessiddir. Havassına mâliktir, onun gayrı değillerdir.”(Sti.93)

*Ruh kendisine üfleyen Rabbisini arıyor..geldiği yeri,hayat bulduğu yeri,nefes aldığı gerçek sahibini arıyor.
“”İşte Kur’ân-ı Hakîm bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinatın daire-i âzamında, meselâ semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden, en küçük bir daireden ve en dakîk bir cüz’îden bahseder; tâ ki, zâhir bir sûrette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semâvât ve arzdan bahsi içinde, hilkat-ı insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekâik-ı nimet ve hikmetten bahis açar; tâ ki fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh Ma’budunu doğrudan doğruya bulsun.”

*”Hem hayat, “melâikeye imân” rüknüne dahi bakar, remzen ispat eder. Çünkü, mâdem kâinatta en mühim netice hayattır ve en ziyâde intişâr eden ve kıymettarlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misafirhânesini gelip geçen kafilelerle şenlendiren zîhayatlardır; ve mâdem küre-i arz bu kadar zîhayatın envâıyla dolmuş ve mütemâdiyen zîhayat envâlarını tecdid ve teksir etmek hikmetiyle, her vakit dolar boşanır ve en hasis ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halk edilerek bir mahşer-i huveynât oluyor; ve mâdem hayatın süzülmüş en sâfî hulâsası olan şuur ve akıl ve latîf ve sabit cevheri olan ruh, küre-i arzda gayet kesretli bir sûrette halk olunuyorlar, âdetâ küre-i arz, hayat ve akıl ve şuur ve ervâh ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş. Elbette küre-i arzdan daha latîf, daha nurânî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm-ı semâviye, ölü, câmid, hayatsız, şuursuz kalması imkân haricindedir.”
Varlıklar;cansızlar,bitkiler,hayvanlar ve insanlar diye ayrılırken,insan diğer üç varlığın bir hülasasını oluşturur.Ruh ise bunların en ulvisidir.

*”Ve bilhassa risalet-i muhammediye (a.s.m.) ve vahy-i kur’ani hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi … şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hulasasıdır ve ruh dahi, hayatın halis ve safi bir cevheri ve … ve manevi hayat-ı muhammediye (a.s.m.) dahi, hayattan ve ruh-u kainattan süzülmüş hulasatü’l-hulasadır ve risalet-i muhammediye (a.s.m.) dahi; … vahy-i kur’an dahi, hayattar hakaikının şehadetiyle, hayat-ı kainatın ruhudur ve şuur-u kainatın aklıdır.”
Hadis-i Kudsi-de;”Sen olmasaydın sen olmasaydın ben mahlukatı yaratmazdım.” sırrı,kâinatın özü ve ruhu olan Efendimizde odaklanmaktadır.

*”Hâlık-ı Rahîm ve Rezzâk-ı Kerîm ve Sâni-i Hakîm şu dünyayı âlem-i ervâh ve ruhâniyât için bir bayram, bir şehrâyin sûretinde yapıp, bütün esmâsının garâib-i nukuşuyla süslendirip, küçük büyük, ulvî süflî herbir ruha ona münâsip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehâsin ve in’âmâttan istifade etmeye muvâfık ve havâs ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücud-u cismânî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.”
Bayramlarda her bir insan ve aile farklı renklerdeki giysileriyle arz-ı endam ettikleri,resmi bayramlardaki her kurum kendi formasıyla resmi geçit yaptığı gibi,Bu dünyada bütün ruhların birer resmi geçidi,farklı renk ve güzelliklerini sergiledikleri bir alemdir.

*”Eğer, insan yalnız bir kalbden ibâret olsaydı, bütün mâsivâyı terk, hattâ Esmâ ve Sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakkın zâtına rabt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat, insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifedar letâifi ve hasseleri vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letâifi, kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubûdiyette, hakikat cânibine sevk etmek ile, Sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir sûrette; kalp, bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa kalp, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırârdır.”
Bir şeker fabrikasının her şeyiyle bütün hedefi şeker olduğu gibi,ruhun öncülüğü ve takdiminde de tüm insanın özellikleriyle birlikte hedefi şükür fabrikası olmaktır.
*de ki: ruh, rabbimin emrindendir. (isra suresi: 85.)

*”Cesed ruh ile kaimdir. öyle ise, ruh onun ile kaim değildir; belki, ruh binefsihi kaim ve hakim olduğundan, cesed istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklaliyetine halel vermez. belki, cesed ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil. belki ruhun libası, bir derece sabit ve letafetçe ruha münasip bir gılaf-ı latifi ve bir beden-i misalisi … eden bir nevi hükm-ü tecrübidir. evet, tek bir ruhun ba’de’l-memat bekası anlaşılsa, şu ruh nevinin külliyetle bekasını istilzam eder. zira fenn-i mantıkça … sonra esaslı bir ciheti bakidir. o esas ise ruhtur. ruh ise, tahrip ve inhilale maruz değil. çünkü, basittir, … nevi bekaya sebebiyet verir. demek, vahdet ve beka, ruhta esastır ki, ondan kesrete sirayet eder. ruhun fenası, ya tahrip ve inhilal iledir. o tahrip … o nimet-i vücuda pek müştak ve layık olan ruh-u insaniden geri alsın. üçüncü menba: ruh; zihayat, zişuur, nurani vücud-u harici giydirilmiş, cami’, hakikattar, … ve ulvi bir mahiyetle yaratmıştır; her ferddeki hakikat-i ruhiye, yüz binler suret değiştirse, izn-i rabbani ile ölmeyecek, … şahs-ı insaninin hakikat-i zişuuru ve unsur-u zihayatı olan ruhu dahi, Allah’ın emriyle, izniyle ve ibkasıyla, daima bakidir.”
Her şey ruhu netice vermek ve onun bekasını sağlamak amacıyla ona müteveccih olmakta ve oda Rabbisine muhatab olmaktadır.

*”Ruha bir derece müşâbih ve ikisi de âlem-i emrden ve irâdeden geldiklerinden, masdar itibâriyle ruha bir derece muvâfık, fakat yalnız vücud-u hissî olmayan nevilerde hükümran olan kavânîne dikkat edilse ve o nâmuslara bakılsa görünür ki, eğer o kanun-u emrî, vücud-u haricî giyse idi, o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki, o kanun dâimâ bâkîdir, dâimâ müstemir, sabittir; hiçbir tegayyürât ve inkılâbât, o kanunların vahdetine tesir etmez, bozmaz. Meselâ, bir incir ağacı ölse, dağılsa, onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâkî kalır.”
Ruh alemdeki yer çekimi kanunu gibi kanunları bir nevi ve en küllisidir.
Yaratıldığı zamandan beri bitki ve canlıları kaybolmadan devam ettiren,-Nuh tufanı da olsa yansa da- onun ruhudur.

*”Cenâb-ı Vâcib-ül Vücûd’un tecelliyat-ı îcâdiyyesini tecdid ve tazelendirmek için her birtek ruhu model gibi ederek, her sene mu’cizât-ı kudretinden taze birer cesed giydirmek ve her birtek kitabdan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve birtek hakikatı başka başka sûrette göstermek ve kâinatların ve âlemlerin ve mevcûdâtların, tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hâzırlamak için Fâtır-ı Zülcelâl kudretiyle zerratı tahrik ve tavzif etmiştir.”
Allah yaratma tecellisini ruh modeli üzerinden sürdürmektedir.

*”Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin ruhları olmadığından, şu bahardaki emsalinin hakikatçe aynılarıdır; yalnız teşahhusat-ı itibariyede fark var.”
Bitkiler ruhları olmadığından,her sene ağaçlardaki meyvelerin değişmeden aynı gibi varlığını devam ettirmektedir,sadece fark görünen noktadaki hamlık ve dolgunluktadır.

“Fânî, âciz bir hayvan-ı nâtık, zevâl ve firâk sillesini dâimâ yiyen bîçare insana, birden “Ebedî, bâkî bir Cennette, Rahîm ve Kerîm bir Rahmân’ın rahmetinde ve hayal süratinde, ruhun vüs’atinde, aklın cevelânında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerâna ve cevelâna muvaffak olduğun gibi, saadet-i ebediyede rü’yet-i Cemâline de muvaffak olursun” denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve sürûru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.”
Ruhta vüs’at vardır.Ruh genişleyebilir genişleyebildiği kadar.

*”Mütefavit derecede, kuvvet-i İmân nisbetinde ruha bir halet verir. Cesed ruhla mütelezzizdir; ruh vicdanla mütelezziz.
Bir saadet-i acile vicdanda mündericdir, bir firdevs-i manevi kalbinde mündemiçtir; düşünmekse deşmektir, şuur ise şiar-ı raz.
Şimdi ne kadar kalb ikaz edilirse, vicdan tahrik edilse, ruha ihsas verilse, lezzet ziyade olur, hem de döner ateşi nur, şitası yaz.
Vicdanda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir cennet. İçinde ruhlarımız, eder pervaz ü perdaz, olur Şehbaz ü Şehnaz, yelpez namaz ü niyaz.”
Ruhun bu vüs’ati ise,iman nisbetindedir.Zira âhirette hiçbir şey sıfırdan başlamayacaktır.Buradaki gelişim ve açılım nisbetinde,orada ruhun inbisatı gerçekleşecektir.

“Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek midir? Hayatı varsa, ruhu da vardır.”
*Hayat olan her şeyde kendisine münasib ruh da vardır.

*Hazret Ali’nin rivayetine göre,Hazreti Ömer kendisine şöyle demiştir; “Sana sorarım bir kimse düşün ki kendisinden hiç hayır görmediği halde bu kişiyi sevmektedir. Yine bir kimse düşün ki; kendisinden hiçbir kötülük görmediği halde bu kişiye buğz etmektedir. Senin bununla ilgili bir ilmin var mı?
Cevaben Hazreti Ali; Evet, Rasulullah şöyle buyurmuştu: “Ruhlar ruhlar aleminde bir araya gelirler. Görüşürler ve birbirlerini iyice tetkik ederler. Orada hemhal olanlar bu dünyada da ülfet ederler. Orada birbirini beğenmeyenler bu dünyada da anlaşamazlar.”
Hz.Ali,kendisi ruhlar alemindeki sahneyi hatırladığını ifade ederken,diğer bir mutasavvıf,sağında solunda,önünde arkasında kimlerin bulunduğunu hatırladığını söyler.

Taberânî’in Kebîr’inde İbni Mesud’dan rivayet ettiği bir hadiste de; Rasulullah (s.a.v) şöyle demiştir;
“Ruhlar ruhlar aleminde bir araya gelirler. Birbirleriyle görüşürler ve atların koklaşmaları gibi birbirlerini incelerler. Orada tanışanlar bu dünyada da anlaşırlar. Orada birbirlerini beğenmeyenler burada da anlaşamazlar…”

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ruhlar toplanmış cemaatler (gibidir). Onlardan birbiriyle (önceden) tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar ayrılırlar.”

*Ruh kendisine aid olmayan ariyeten giymiş olduğu beden elbisesini kullanıp eskittikten veya kullanma süresi olan kiralanma sözleşmesi bitmesi üzerine topraktan yapılmış buranın elbisesini burada bırakır,kendi elbisesi olan,kendisi gibi latif elbisesini giyer,geldiği yere,alemine,ebediyete yükselir.Çünkü beden buranın malı iken,ruh buranın malı değildir..buralı değildir..buraya aid değildir..aid olduğu yere yükselir. Beden aşağılığı ve aşağıyı ifade ederken,ruh da yukarıyı,yüce ve yüceliği ifade eder. Bedenini ruh derecesine yükseltenlerin bedenleri de ruh gibi olurken,ruhlarını beden derecesine indirenlerin ruhları da beden derecesinde kalır.İşte cennet ve cehennem..işte insanlık ve hayvanlık farkları..işte esfel-i safilin ve a’la-yı illiyyin sırrı…

*Ruhlar aleminde başlayan ayrışma ve ayrıştırma,ana rahminde de devam ediyor ve akabinde gayrı müslimlerin de içerisinde cevher olan varsa,oradan da hiç hesapta olmayan,olağan üstü bir bahane ile ayrışma ve ayrıştırma devam ediyor.
*Ruh beden olmadan da iş görür,hükmü devam eder.Her şekle girer.Tıpkı Ruh olan Cebrail-in bazen güzel suretli sahabe olan Dıhye suretinde gelmesi gibi.Mesela:
Akşemseddin-in babası Şeyh Hamza aynı zamanda –Kurt Boğan-diye namlanmıştır.Amasyanın Kavak nahiyesinde,ölüp kabre konulduktan sonra bir gün bir kurt gelir,mezarı açıp cesedi yemeğe çalışırken,kabirden bir el çıkıp kurdu boğar.Ertesi sabah halk geldiğinde görür ki,Şeyh Hamza-nın eli dışarıdadır.Kalbi açık bir zat,kurdu öldürdüğünden dolayı elinin yıkanması gerektiğini söyler ve yıkarlar.Yıkadıktan sonra el içeri çekilir.

MEHMET ÖZÇELİK/14-06-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

SIRA İRAN’DA

SIRA İRAN’DA
Yüzde sekizlik bir azınlığa sahip olan Hafız Esad-ın despot idaresinden sonra yerine geçen oğlu Beşşar Esad ilk etapta Türkiye-ye yaklaşmış veya Türkiye-nin ona yaklaşmasıyla akıllıca bir karar vermiş oldu.
Orta doğudaki kargaşada emin bir yerde duruyor gibiydi.Ancak babasından kalan yönetimi gevşetmede ve özellikle kırk sekiz yıldır süren olağan üstü uygulamayı bile kaldırmada basiretli bir davranış sergilemedi ve sergileyemedi.Çoğunluğun özgürlük gibi ihtiyaçlarına cevap vermedi.Gizliden gizliye zorbalığını toplumun başında Demoklesin kılıcı gibi sallandırdı.
Orta doğudaki bir asra yakın idare yöntemi-tıpkı bizde de uygulamaya çalışıldığı gibi-azınlıkların çoğunluklara hakimiyeti idi.Ancak böyle kendine düşen ve kavgalı bir toplumdan Avrupa,Amerika ve İsrail rahatta kalabilirdi.
Aslında hedef orta doğudaki bu küçük ülkeler değildir.Bunlar İran-ın etrafını boşaltma çabalarıdır.
Halkların zincirlerini kırma çabalarıyla,Avrupa ve Amerika-nın –Orta doğu büyük projesi- çerçevesinde İran-ı devre dışı bırakmaktır.
Birkaç kere Suriye-nin başına gelecek bu olayları yazmıştım.Çünkü Amerika-nın kendisi için dünya pastasından ayrılan üç payından biri Irak,ikincisi Suriye ve üçüncüsü de İran idi.
Suriye-de görüldüğü üzere Mısır,Yemen,Libya ve Tunusun akibetine uğramaktan kaçınamayacaktır.
Kardeşi Mahir-e bile hakim olamayan Beşşar Esad,kardeşinin havadan savaş uçaklarıyla ve karadan tanklarla halkın üzerine ateş açmasına dünya sessiz kalmayacak,basiretsiz ve geç kalmış yanlış yönetimi kendisini de tarihe gömecektir.
*İran elbette diğer orta doğu ülkeleri gibi olmayacak.Kolay yutulur cinsten bir lokma olmayacaktır.
İçerisinde birkaç kere oluşturulan ayaklanmalar onu pek sarsmadı.Belki de bunlar bir güç yoklaması idi.
Bir yandan İran-ı ortada yalnız bırakmak,diğer yandan içeride ayaklanmalar oluşturmak ve üçüncü olarak da dışarıdan bir saldırı ile yıkmaya çalışmak.
İran-a yapılacak bir saldırı bizi ve bir çok devleti de sarsacaktır.Hatta bu durum dünyayı etkilerken dünyadaki dengeleri de bozup değiştirecektir.
Amerika ve İsrail-in kaderini belirleyen bir sınav olacaktır.
Hadiste:“En son olarak da ateş Yemen tarafından çıkacaktır.”
Kıyamet kopmadan evvel,Yemen tarafından bir ateş zuhur edecek,bütün insanları mahşer yerine toplarcasına toplayacaktır.
Orta doğuda çıkacak olan bir ateşin insanları önüne katarak götürmesi ki bu da savaş neticesinde insanların kaçışmalarına işaret etmektedir.
İşte orta doğu da bir yandan değişim adı altında,bir yandan da şekillendirmede bu ateş alevlendirilmeye çalışılmaktadır.
11-06-2011
MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 3rd, 2015

ŞİFA

ŞİFA

Allahın bir ismi de Şâfi yani şifa veren anlamına gelen ismidir.
Nasıl ki Rahman ismi rızık vermeyi gerektiriyorsa,hakeza Şâfi ismi de hastalıkların varlığını iktiza etmektedir.Tâ ki hasta o isme yapışarak hem Allah-dan şifasını taleb etsin ve hem de o ismin hürmetine o hastalık kendisine Allah-a yaklaştırsın.

Eyyüb peygamberimi imtiyazlı kılan ve O’nun –Sabır kahramanı-olarak tavsif edilmesine sebeb olan olay hastalıklardır.
Hastalıklarla imtihanı kazanmış,Kur’an-ı kerim-de önemli bir makam almış,asırlardır bir yandan insanlar tarafından hayırla yadedilirken,diğer yandan da insanlara sabır konusunda nümune-i imtisal olmaktadır.
O böylece insanlık için farklı bir çığır açmıştır.

En büyük şifa kaynağı Kur’anı Kerim-dir.
‘Ya eyyuhen nasu kad caetkum mev’izatum mir rabbikum ve şifaul lima fis suduri ve hudev ve rahmetul lil mu’minîn.’
“Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.”
“Biz bu Kuran’ı yabancı bir dil ile ortaya koysaydık: «Ayetleri uzun açıklanmalı değil miydi? Araba yabancı bir dille söylenir mi?» derlerdi. De ki: «Bu, inananlara doğruluk rehberi ve gönüllerine şifadır.» İnanmayanların kulaklarında ağırlık vardır ve onlara kapalıdır; sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.”
“Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.”

*İnsanın kıymeti Allah-ın isimlerine mazhariyet cihetiyledir.Hatta cennetten ihracı tavzif olan insanın,Allah-ın Şafi ismi gibi tecellisine makes ve mazhar olacağı bir yer olarak dünyanın seçilmiş olmasındandır.
Nitekim cennette açlık olmadığından Rahman ismi,zulüm olmadığından Âdil ismi,hastalık olmadığından Şâfi ismi ve hakeza,bu isimler orada pişme ve olgunlaşma manasında tecelliyi celb etmediğinden,dünyaya gönderildi.

Allah insanı bu dünyada isimlerine ve sanatına bir model olarak yaratmıştır.
Hastalık bir model olup,Şâfi ismi de ona biçilmiş bir kaftandır.

Hastalıklar maddi ve manevi olarak vücudun yenilenmesidir.Tıbben vücudun yenilenmesi,hastalığın varlığıyla gelişmektedir.Vücut kendini revize etmekte,vücuda maddi-manevi format çekmedir.

Hastalıklar insana ya sermaye olan sevab kazandırmak için veya saykal vurup günahlardan arınması veyahut da intibaha sebeb olarak günahlara mani olması için gelir.

Zira en büyük musibet dine gelen musibettir.Yani insanın manen, kalben, vicdanen ve ruhen hasta olmasıdır.

Çünkü mü’min olan bir kimsenin başına her ne vakit bir musibet gelse,musibeti verene yönelir.
“O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, derler.”
Yakub Peygamber gibi,Allah-ı insanlara değil,musibeti Allah-a şikayet eder.
“(Ya’kub:) Ben gam ve kederimi sadece Allah’a arzediyorum. Ve ben sizin bilemiyeceğiniz şeyleri Allah tarafından (vahiy ile) biliyorum, dedi.”

Musibetlerde evvela kişi bunu kendisinden bilmelidir.Ayağına değecek bir taş da bile,kendi kusurunu gözden geçirmelidir.İlk kusur aranacak kişi kendisi olmalıdır.
“Eyyub’u da (an). Hani Rabbine: «Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin» diye niyaz etmişti.
Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.”
“(Resûlüm!) Kulumuz Eyyub’u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.”
Bundan dolayı Hz.Eyyuba da Allah-ın ihsanı büyük oldu.
*Resulullah (sav) buyurdular ki:
“Eyyub aleyhisselam üryan (çıplak) vaziyette yıkanırken üzerine altından bir yığın çekirge düştü. Eyyub aleyhisselam hemen onu elbisesine avuç avuç koymaya başladı. Bunun üzerine Rabbi ona nida etti: “Ey Eyyub, ben seni bu gördüğün (dünyalıktan) müstağni kılmadım mı?” Eyyub aleyhisselam: “Evet! Ey Rabbim! Velakin senin bereketine karşı istiğna yok!” diye mukabele etti.

Şifa sadeve ve sadece Allah-ın elindedir.Hastalığı veren O olduğu gibi,veren de O’dur.Nitekim İbrahim Peygamber bu manaya vakıftı.
“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.”

Bu gün Avrupa tıp fakültelerinde –El-kanun fit-Tıb-adlı eseri okutulan İbni Sina,koca tıp ilmini iki cümlede topladığını ifade etmiştir:
“Bütün ilm-i tıbbı iki beyitte topladım:“Yediğin zaman az ye, Bir defa yedikten sonra üzerine yemekten sakın. Şifa yediğini hazmedebilmektedir. Bir mide için yemek üzerine yemek sokmaktan daha zor gelen bir şey yoktur.”

Mü’min her şey gibi hastalığında geçici olduğunu bilir,yerine sevabını bırakıp gideceğine inanır.
*”Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer
Ömr-ü fâni gibidir, gün de geçer dem de geçer”N.Tevfik.
Yâdında mı doğduğun zamanlar?
Sen ağlar idin gülerdi âlem.
Bir öyle ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande, halka mâtem…”Kelam-ı Kibar .

MEHMET ÖZÇELİK
28-04-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

SAVAŞTAN KAÇAN KOMUTANLAR

SAVAŞTAN KAÇAN KOMUTANLAR

Savaştan en son kaçması gereken,daha doğrusu hayatı pahasına izzeti gereği kalacak kişi komutan olan şahıstır.
102 emekli ve muvazzaf asker darbeye teşebbüs suçlamasıyla yakalanmalarına karar verilmiş iken,bunlar bir bahane ile,hasta rolüyle adalete ve hukuka teslim olmaktan kaçmaktadırlar.
Madem darbeye teşebbüs belgeleriyle tescil edilip başarısızlığa uğranıldı,o halde zilletle kaçmaktansa,izzetle gidip teslim olmak daha evladır.
Gerçi her ne kadar darbe yapmanın kendisi zillet,aşağı,seviyesiz ve kişiliksiz bir hareket de olsa,bu zillet içinde bir izzet gösterilip hukukun sonucunun beklenmesi daha uygun,seviyeli ve mantıklı olurdu.
Normal bir vatandaş bile böyle bir celb halinde erkekçe gider sonucu bekler, hiçbir iltimasa sahib olmadığını bildiği halde kaçmazdı.
Üst seviyede bir komutan suçlu iken suçu gizlemek için her yola baş vuruyorsa, bu insanla hangi savaşa gidilir?

*Nereden nereye?
Dört kıtada ila-yı kelimetullah için at koşturan bir Osmanlının yerinde,bu gün kendi halkını potansiyel suçlu gören,onları fişleyen,İstanbulun üstüne çökmekten söz eden,kaos ortamını hazırlamak amacıyla,yunanistanla savaş ortamını oluşturmak için kendi uçağımızı dahi düşürmekten söz eden,Fatih camiine bir Cuma günü bomba koyan,üç yüz kişilik bir öğrenci grubunun oluşturulduğu deniz müzesini havaya uçurmaktan söz eden,üst düzey amiral ve subay seviyesindeki kişilerin konuşmalarında pkk-lardan bizim adamlar diye bahsederek,heronların çokça adamlarımızı vurmasından söz edip düşürmeli veya koordinatlarını değiştirmeden bahseden bir asker grubunu içinde barındırıp ciddi olarak üzerine gitmeyen,askerin en üst seviyesinde yani genel kurmay başkanı olan kişinin Mekkeyi değil de Yahudilerin Kâbesi mesabesinde olan ağlama duvarında el açıp dua etmesi,oğlunun pkk-lı birisiyle beraber olup poz vermesi,demokratik olarak seçilen hükumetleri hazmetmeyip alet olup veya ortamını hazırlayark onu yıkma ve başarısız kılma yoluna giden,faili meçhul olayların yine bu askerler tarafından yapılması şüphe götürmemektedir ki,ordunun 1960-dan beri sicili pek temiz görünmemekte, güvenini sürekli kaybetmektedir.
İçerisinde ergenekondan soruşturulan bir çok insanların bir türlü üzerine gitmeyip,ses kayıtlarıyla yapılan tesbitde de görüldüğü gibi,karartmaya gidilmekte, sümen altı etmeye teşebbüs edilmekte,hukuka müdahale edilmektedir.
Bu öyle hazin bir durumdur ki;Afrikanın en ücra küçük bir devletiyle savaşa girip de bir çok şehid vermekle kalmayıp,yenik olarak dönmekten daha kötü bir haldir.
Yenik düşmek; ergenekonun savunuculuğunu yapmak,cunta oluşturup sahib olmak,darbeye teşebbüs etmekten milyonlarca defa daha izzetli ve seviyeli bir durumdur.
Ordu bir an evvel bağırsaklarını temizlemeli,vücuduna dağılan ve yayılan bu pislik ve virüslerden arınmalıdır.Bu bedenden kurtulup ruhunu kurtarmalıdır.
Sinek küçük ama mide bulandırmakta,virüs bir iken yüzlerce proğramı devre dışı bırakmakta olduğundan,bu olumsuzluklar azınlık bile olsa bünyeyi sarsmakta ve sarmaktadır.Antivürüs oluşturulmakta,antivürüsleri devre dışı bırakanlara müsaade edilmemelidir.
Halk her şeyin farkındadır.Kendileriyle konuştuğumuz yaşlı kimseler bile dönen dolaplardan haberdardırlar ve basiretli bir şekilde sabırla beklemeyi yeğlemektedirler.. hukuka saygılıdırlar,yeter ki hukuk ve hukuka müdahale edenler onlara o saygı ve anlayışı göstersinler…

*Türkiye-nin kuruluşundan bu yana toplumun dna-sı ve dokusu değişmiş, hafızası silinmiştir.Bunun sürmesi için de sürekli kendisine gelmesi engellenmektedir.
Hafıza-i beşer nisyanla maluldur,gerçeği sürdürülmeye çalışılmaktadır. Hatırladığında da üstü çeşitli provakatif olaylarla örtülmeye çalışılmaktadır.
Sadece Türkiye değil,dünya uyanıyor,gerçeği anlıyor ve hatırlıyor.Hantal ve kayıplı bir nesil gidiyor,cevval ve kazanmayı düşünen bir nesil geliyor.
Ey ayak bağları olanlar,gelen neslin kapısında durmayınız,kabir sizi bekliyor…

MEHMET ÖZÇELİK
28-07-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

SAHABE’NİN FAZİLETİ

SAHABE’NİN FAZİLETİ
Sahabe;arkadaş,dost,sahip anlamlarına gelmektedir.
Istılah olarak;Peygamber Efebdimiz zamanında yaşamış ve de Peygamber Efendimizi görerek ona inanmış olan kişilere denir.
Veysel Karani aynı dönemde yaşadığı halde görmediğinden,Celaledin-i Suyuti yakaza aleminde bir çok defa gördüğü halde aynı dönemde yaşamamış olmasından dolayı sahbe olamamaktadırlar.
Sahabeyi farklı kılan olay,Peygamber Efendimizin farklılığından ve farkındandır.
Nasılki Allah rasulünün hocası Allah ise,Sahabeninde hocası Allah resulüdür.
Sahabe her yönüyle Peygamber Efendimize sahiblik yapmışlardır.Hemen hemen her sözlerinde;-Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah-diyerek,O’na olan muhabbetini anne-baba ve herşeyinden daha üstün tutmuştur.
Mesela Uhud savaşında babası,kocası,kardeşi olan bir kadın olaydan haberi olduğu halde Peygamberimizi sorar.O’nun hayatta olduğunu öğrenince;Bunun kendisi için bir sevinç olduğunu,büyük bir musibet olmadığını ifade eder.
Yine Uhud-da bir anda Peygamberimizin öldürüldüğü duyulunca sahabeler;O öldüyse,o halde biz niye yaşıyoruz,diyerek O’na olan bağlılıklarının hayatlarının fevkinde olduğunu bildirirler.
Tebükte güçlük zamanında münafıkların geri dönmek için Romalıları büyük gösterip fitne sokmalarına karşı sahbeler O’nu yalnız bırakmamış ve;
“İsrâiloğulları şöyle dediler: “- Ey Mûsa, o zâlimler orada iken biz hiç bir zaman oraya giremeyiz. Artık sen ve Rabb’in beraber gidin de ikiniz harp edin; biz mutlaka burada oturucularız.” Yahudiler gibi demeyip,
“Ya Rasulallah! Allah sana ne emir buyurduysa, onu yap. Ne tarafa gidersen git, biz kesinlikle seninle beraberiz. Biz, İsrailoğulları’nın Hz. Musa’ya dedikleri gibi, ‘Ey Musa! Sen ve Rabbin gidip savaşın. Biz burada oturacağız’ demeyiz. (…) Biz sana iman ettik, seni tasdik ettik ve bize getirdiğinin hak olduğuna şehadet ettik. Bu konuda sana uymak ve itaat etmek üzere söz verdik. Bu durumda sen ne dilersen onu yap. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, sen bize denizi gösterip dalsan, biz de seninle birlikte dalarız, içimizden bir tek kişi bile geri kalmaz. (…) Yoluna devam et. İstediğin kimseyle bağ kur, istediğin ile de alakayı kes. İstediğinle düşmanlık et, istediğinle barış yap. İstediğin kadar mallarımızdan al ve dilediğini de bize ver. Mallarımızdan aldığını, bize bıraktıklarından daha çok severiz. Bize ne emredersen ona tabi oluruz.” demişlerdir.
Hadisde:”Ashabım gökteki yıldızlar gibidirler.Onların hangisine uyarsanız,hidayeti yani doğru yolu bulursunuz.”buyurmuştur.
Ümmü Habibe daha müslüman olmayan babası Ebu Süfyan evine gelipde Rasulullahın oturduğu mindere oturunca,onu oradan kaldırmış,kendisinin inanmayan bir kimse olduğunu söyleyerek,onda Rasulullahın oturduğunu beyan ederek babasının altından çekip almıştır.
İnancı uğruna savaşta babasının karşısında bulunmuş,annesinin dininden dönmemesi halinde aç kalıp kendisini helak edeceği tehdidine aldırış etmemiştir.
Uhud savaşında Rasulullaha karşı yapılan saldırılara hiç tereddüd etmeden göğsünü siper etmiştir.
Bu gün Peygamberimizin gösterdiği binlerce mucizelerden haberdar olmaktayız.Sahabeler bir mucize karşısında hemen teslim olmuş,müsaade et,sana secde edeyim,deyib, bir ömür O zata teslim olmuştur.
Onlarda bir mucizenin yaptığı etki ile,bizlerde binlerce mucizenin bıraktığı etki arasında büyük mesafeler vardır.
Kur’an-ı Kerim-de Onların faziletinden bahsedilmektedir.
Kur’an-ı Kerim-de ismen bahsedilen sahabe Zeyd bin harise-dir.
Ve ismen yerilen ise Ebu leheb-dir.
“Tevrat’ta faran dağlarından zuhur eden peygamberin sahabeleri hakkında şu ayet var: “kudsilerin bayrakları beraberindedir. ve onun sağındadır.” “kudsiler” namıyla tavsif eder. yani, “onun sahabeleri kudsi, salih evliyalardır.”
Mevlana Cami Sahabeler hakkında şu sitayiş-kârane ifadede bulunur:

“Ya Rasulallah çi bâşed çün seki Ashab-ı Kehf
Dahili cennet şevem der zümre-i Eshâb-ı Tú
O reved der cennet men der-cehennem key-ravest
O seki Eshab-ı Kehf men seki Eshab-ı Tú”
“Yâ Resûlallah! Ne olaydı, Ashâb-ı Kehf’in köpeği gibi, senin Ashâbının arasında Cennete girseydim. Onun Cennete, benim Cehenneme gitmem nasıl revâ olur? O, Ashâb-ı Kehf’in köpeği; ben ise senin Ashâbının köpeği.”
MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 3rd, 2015

TÜRKİYE KABUĞUNU KIRIYOR

TÜRKİYE KABUĞUNU KIRIYOR
Türkiye bir asırdır hapsolduğu kabuğunu içten kırmaya çalışıyor.Darbelerin kapattığı kapılar,korkuların uzaklaştırdığı insanlar,içi doldurulmayan ucube rejim senaryoları,ne idüğü belirsiz lastik gibi her tarafa çekilse de özellikle din dışı alana çekilen laiklik tartışmaları,uygun ortamda düşünmeyi engelleyen kaoslar,dar kalıplar ve kısır zihniyet düşünceleri yerini;konuşmaya,anlaşmaya,dinlemeye,proje üretmeye,fikir egzersizine,müsamahaya,diyaloğa,başkasını tanımaya,hakkını gözetmeye bırakmaktadır.
Hazımsız,kısır,seviyeden uzak kimseler istemese de…
Türkiye’de ortamın sükuneti istenilmemekte,sürekli karıştırılmaya çalışılmaktadır.
Adeta nasıl kaos oluşturulur,düşüncesi canlı tutulmaya çalışılmaktadır.
Suyun akışını tersine çevirerek,çelme takarak,takos koyarak ,korkutarak, suçlayarak,bağırarak,seviyesizleştirerek,üst perdeden emrederek,bilinir görünerek bu kaos devam ettirilmeye çalışılmaktadır.
Dillerin kırıcı olmadan,haksızlık etmeden konuşulmadığı yerde,kaba kuvvet ve şiddet konuşacaktır.
Bugünlerde konuşulan Türkiye’nin özerkliği konusu;fiili durumun sözlü halidir.
Bundan kasıt yerinde yönetim ise tercih edilen bir durumdur.
Aslında sağlıklı zeminde ve sağlıklı olmayan kimseler tarafından yapılmayan konuşmalar sağlıklı sonuçları da aldırmamaktadır.
Doğru hedefe yanlış araçla gitmeye çalışma amacını göstermektedir.
Zira ortada sıkan bir kalıp var.Bundan kurtulma çabaları yanlış araçların devreye konulmasıyla gidişi engelleyen tercihler bulunmaktadır.
Atatürk rejiminden Marksist bir rejime,Türk milliyetçilik ve ırkçılığından kürt milliyet ve ırkçılığına,manevi baskılı bir idareden maneviyatsız bir yönetime,tek şef yönetiminden,tek apo ahtapotuna geçme çabaları görülmektedir.
Değişimin oluşumu,kirli ve kirlenmiş insanlarla doğru neticeler elde edilemez.
Doğunun probleminin çözümü,doğunun insanıyla olur.Yoksa pkk terörizmine dayalı kimselerle olamaz ve sağlıklı bir sonuç alınamaz.
Şimdiye kadarki problem konuşmamaktan ve konuşamamaktan kaynaklanmıştı, şimdi ise kasıtlı olarak çözümsüzlüğü netice veren konuşmalar problem yapılmaktadır.
İnsanlar kendilerini ifade etmelidirler.İfade edecek ortam sağlanmalıdır.
Yüz yıllık yanlışları düzeltelim derken,yeni bir yüz yıllık yanlışların temeli pkk ve onun uzantıları tarafından atılması ile olmamalıdır.
*Büyük düşünmeli büyük hedefler kurularak konulmalıdır.Şöyle ki;
Osmanlı 624 senelik idaresinde gayrı müslim her milletin içerisinde memnuniyetle yaşayacağı ortamı hazırlamış,hatta gayr-ı Müslimlerin mahkemelerini kurmasına bile müsaade etmiştir. Mesela;
Farzı muhal olarak,İngiltere sular altında kalma durumu içerisinde olacağından yüz binlerce kişi bize katılmayı istese,arap ülkelerinden yüz binlerce insan burada yaşamayı hatta Suriye Türkiye’ye katılmayı düşünse,Türk cumhuriyetleri Türkiye’nin çatısı altında yaşamaya karar verse,kısaca bir çok devlet ve millet bizim büyük gelişmemizden dolayı bize bağlanma teklifinde bulunsa,nasıl bir idare yöntemi uygulanacaktır?
Bir asırdır kısır döngü ve kavganın sebebi olacak olan ilk tepkileri duyar gibiyim;aman,batıdan gelsin ama arap ülkelerinden gelmesin!
İşte Türkiye’nin kısır,seviyeden uzak,çağın gerisinde olup kaosu oluşturan insanlar! bunlardır.
Aynı zamanda buradaki kısır ve bir asırdır tartışılan kısır bir rejimi aynen oralara da uygulamaya çalıştığımızda,bu kavgaları onlara da taşımış oluruz.
Az olsun benim olsun,kısır düşüncesi,kendisini bile aşamamış insanların işidir.
Gerçek yönetim bütün insanları kendi yaşayışları ve inanışları içerisinde, başkalarına zarar vermeden haklarının gözetilerek yönetildiği bir idaredir.
*Türkiye’nin kozmik odası aralandı,kara kutusunun yeri bilindi,açma teşebbüsünde bulunulmaktadır.Ancak açılan kapıdan küflü,sert ve yakıcı kokular gelmektedir.
Görülmektedir ki,uzun bir sürede bu kokuşmuşluklar konuşulacaktır.
MEHMET ÖZÇELİK
21-12-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

UMRE HATIRALARI

UMRE HATIRALARI
29 Temmuz 2011 tarihinden 2-Eylül tarihine kadar Ramazan Umresini yapmak üzere geçte olsak Mukaddes topraklara doğru yola çıkmak nasip oldu.
Veysel Karani Karan köyünden kalkarak Medine’ye geldi,Efendimizin evine uğradı ancak mescitte olmasına rağmen O’nu görmedi.Annesine verdiği hemen gelme sözü bir bahane oldu.
İçindeki O’na olan ateşi söndürmek istemedi.Yanmayı,O’na olan hasreti sonuna kadar sürdürmeyi tercih etti.O’na olan susuzluğunu gidermek istemedi.Hayatının sonuna kadar hep susuz kaldı.
Hep yandı..hep yandı.Yanmakla kalmadı kıyamete kadar nicelerini de kendisiyle beraber yaktı.Sadece yanan değil,yakan da oldu.
Bizde belki O’na olan 50 yıllık hasreti gidermek için yola çıkmıştık ancak bir yandan da 50 yıldır biriken kafamızdaki,kalbimizdeki ve duygularımızdaki nice odun ve kömürleri O’nun nuruyla yakmak ve nura dönüştürmek istiyorduk.
O alemlere nur olduğu gibi,nice gönülleri nurlandırmış,kararmış kalpleri aydınlatmıştı.
-Ana rahminden bu dünyaya,bu dünyadan âhirete bir gidiş gibi,umre de farklı bir formata geçiş,bir dönüm noktasıdır.
Hayata güzel bir başlangıç olduğu gibi,-Hitamuhu misk- ile hüsnü hatimeye güzel bir vesile oluyordu.
-Umre hayali de olsa,hakikatların cereyan edip geçtiği yerlerde yapılan bir seyahattir.
Kâinatın merkezine yolculuğumuz başlamıştı.
İHRAM
İhram,kişinin bir şeyi kendisine haram kılması demektir.Haram olanlar zaten yasak olduğu gibi,ihramla helal olanlar da haram kılınıyor,bir sorumluluk ve ağır bir yük altına giriliyordu.
İhram giyildiği andan çıkarıncaya kadar hep ağırlığını ve sorumluluğunu hissettirdi.
Ka’be ve Mekke başlı başına kişi üzerinde bir ağırlığını,mükellefiyetlerini hissettirdiği gibi,ihramda dış alemle olan bağlantısını kesiyordu.Rabbe karşı geride bir şey bırakmadan tam bir yönelişe hazırlıyordu.
Koku sürünülemeyecek,bir ot bile koparılamayacak,hoşa giden gitmeyen, dünyaya aid her şeyden ilişkisini kesecekti.İhlasla Allah’a yönelişe bir hazırlık yapılmaktaydı.
İhramlı için bir sit alanı oluşuyordu.
UMRE
Umrede aslolan birdir.Nafile nevinden fazla yapılabilir.
İhramda nefsin gemlenmesi ve susturulması vardır.Sabra mazhariyet dileyenler bu umre manasını görmek için gerçekleştirebilirler.
Ancak ihramsız ibadet mesela sık sık tavaf etmek,ka’beyi seyretmek,ziyaretlerde bulunmak,şükre vesile olması ve şükre mazhariyeti tahakkuk ettirdiğinden tercih edilir.
İhramdaki fark ise;Hz.Hacer’in sabrı olan Sa’y vardır.
Tavafta ise,Hz.İbrahim’in sevinci vardır.Kâinatla beraber bu sevinci paylaşmak vardır.
Hareket var,bereket var.Mahşer var,korku ve ümit beraber var.
Kişinin Rabbiyle birebir oluş anı,kavuşma zamanıdır.
MEKKE
Allah Mekke’yi övmüş ve oraya tecelli etmiştir.
Mekke’de İbrahim peygamberin duası vardır.
Kur’an-ı Kerim-de:” İşte bu (Kur’an) da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilahi kitapları) tasdik eden ve şehirler anasını (Mekke’yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır.Ahirete iman edenler, ona da inanırlar.Onlar namazlarını vaktinde kılarlar.”
Bu belde emin belde kılınmıştır.Tıpkı peygamberinin Emin olarak namlanması gibi.
“De ki: “Bana ancak, bu beldenin (Mekke’nin); onu mukaddes kılan ve her şey kendisine ait olan Rabbine kulluk yapmam emredildi. Yine bana, müslümanlardan olmam ve Kur’an’ı okumam emredildi.” Artık kim doğru yola girerse yalnız kendisi için girer. Kim de doğru yoldan saparsa de ki: “Ben ancak uyarıcılardanım.”
“Bu güvenli şehre (Mekke’ye) andolsun ki,”
Mekke’de Allahın Celâl ismi tecelli etmektedir.
Orada büyüklük var,disiplin var,yükümlülük ve yorgunluk var,ciddiyet var,Allah ve kulunun dışında hiçbir şey yok.
Oradaki ibadet ferdi,bire bir,şerikleri reddeden bir ortam.
KA’BE
Ka’be ibadet yeri kılınmış,İbrahim peygamberin bereketle duasına mazhar kılınmış,oğlu İsmaille inşa etmiştir,kıble olmuştur.
Gitmeden önce şu tesbitte bulunmuştum;Memleketine kişi dünya işlerinden vakit bulursa ahret işlerine yönelirken,o beldelerde ahret işlerinden vakit bulursa dünya işlerine yönelinmektedir.
Kişi Mekke ve Medine’de adeta akıl ve kalbinden zincirle Ka’be’ye ve Mescid-i Nebeviye bağlanmış,sürekli çekilmektedir.
Yukarıdan beyti mamura, arşa,aşağıdan ferşe kadar bir uzantısı vardır.
Ka’be’yi görürken,seyrederken,tavaf esnasında ve düşünürken,hep şu hadisi kudsi hatırladım;
“El-azametü izari vel-kibriya-u rida-i”-Azamet benim izarım,Kibriya benim ridamdır.-
Azamet ve kibriyası her şeyi kuşatmıştır.Ka’be bu manayı göstermektedir. Azamet ve kibriyanın bir simgesidir.İzzet ve azameti cemeden makam.Allahın izzet ve azametini görmek isteyen ka’be-ye bakmalıdır.
Şiddeti zuhurundan gizlenmiş,azameti kibriyasından ihtifa etmiş.
Mekke’de her şey Ka’be odaklı,ka’be hakim,saatler ka’beye göre ayarlı,Ka’be saati orada çalışmaktadır.Uyuma,yeme,kalkma,çalışma hepsi ka’be üzerine bina edilmiş.
Ka’be dört duvardan oluşmuş nasıl bir hakikata sahip ki,kendisine nasıl bir hakikat yüklenmiş ki;insanların gönüllerini,bedenlerini,mallarını,ailelerini dünyanın her tarafından getirip etrafında toplamakta ve döndürmektedir.
Hz.Hacer nasıl bir samimiyet ve teslimiyet göstermiş ki,Allah O’nun koşmasını insanlara ibadet olarak emretmiş,her bir işleri dinin temel taşlarını oluşturmuştur!
-Ka’be her insana bir haşyet veriyor.
Bir yandan paratoner,bir yandan rahmet kapısı,diğer yandan dünyanın bir denge unsuru.Köprülerdeki güç dengesini,güçlendirici özelliğini oluşturmaktadır. Alemleri ve dünyayı sarsılmaktan vikaye etmektedir.
Beytullah yani simgeselde olsa Allah’a ev oluyor.İsmiyle ve zatıyla oraya ve oradan tecelli ediyor.
Hacer-i Esvedle,Makamı İbrahimle,Safa ve Merve ile onu takviye ediyor.
Simge ve simgesel bir hakikat.Hakikatların hakikatı.
Harem dairesi O’nunla başlıyor.Mahrem olan O’na has olan.Dokunulmazlığı var.Herkesin giremediği,her şeyi rahat yapamadığı mahrem daire.
Mescid-i Haram ibadetle taçlanmış ulvi mekan.
Allah’a ibadet ve duaların yükseldiği metafor,miraç ve asansör.
Dünyada O’na giden en kapsamlı ve özel yol buradan geçmektedir.
Efendimizde miraca buradan yükselmişti.
Ka’be kâinat atomunun çekirdeği,ka’be çekirdeğinin çıkarılıp alınmasıyla kâinat bomba olup patlayacaktır.
Ka’be-de dolayısıyla Mekke-de her şey hareket halinde,hayatın bir faaliyet ve hareket olduğu her yönüyle görülüyor.
Burada hareketin ve hareketliliğin olmaması demek,hayatın durması ve olmaması demektir.
Hayatın devamı hareket ile sürdürülmekte ve sağlanmaktadır.
Cİ’RÂNE OLAYI
Ci’rane olayı Müslümanların mal ile imtihan edilmeleri sonucu ortaya çıkan ibretlik olayları bizlere anlatmaktadır.
İhrama girme yerlerinden biri olan Cirane Mekke-ye 29 km mesafede olup, Rasulullahı dinlemeyen sahabenin düşmüş olduğu mahcup durumu göstermektedir.
Kur’an-da Talutla Calut arasında geçen savaşta,Müslüman taraf olan ve Davut peygamberinde içinde bulunduğu Talut kavminin suyla imtihanı gibi,Ciraneliler de Huneyn gazvesi sonrası beklemeyip hemen kendi aralarında ganimeti taksim etmiş,daha sonra Müslüman olan altı bin müşrikin ganimetten pay alma durumlarını düşünememişlerdi.
“Tâlût, ordu ile hareket edince, “Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim onu tatmazsa işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka.” dedi. İçlerinden pek azı hariç, hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler ırmağı geçince, (geride kalanlar) “Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarını kesin olarak bilenler (ırmağı geçenler) ise şu cevabı verdiler: “Allah’ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır. Allah, sabredenlerle beraberdir.
(Tâlût’un askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.
Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü. Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.”
Peygamber Efendimiz burada on gün kadar, sayısı büyük bir miktar tutan esirleri ve bol miktardaki ganimeti askerleri arasında taksim etmeksizin bekledi. Maksadı, müslüman olarak gelip kendisine müracaat edeceklerini ümit ettiği Hevâzin heyetine esirleri ve ganimet mallarını iade etmekti. Fakat Hevâzinliler gecikti. Bu arada henüz yeni müslüman oldukları için Islâmî bir suura iyice erememis ve mal hırslısı olan bazı bedevîler ile bir takım münâfıklar, ganimetleri kendilerine dağıtması konusunda Hz. Peygamber’i zorladılar; hatta kaba tavırlarla O’nu rencide ettiler.”
MEDİNE
Medine-de Mekke-nin aksine;Cemal ismi tecelli etmekte, muhabbet, yakınlık, dinlenme ön plana çıkmaktadır.
Medine Efendimize kucak açtığı gibi,bu günde Efendimiz adeta gelenlere kucak açmaktadır.
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”
Medine iman ve hicrete hazır hale gelirken,onun dışındaki yerler kılınçla fethedilmiştir.
Allah Medineyi Dâr ve İman olarak isimlendirmiştir.Buda O’nun fazilet ve senasına işarettir.
Mekke-ye ev sahipliğini Allah yapar,kalpleri ka’beye bağlar ve İbrahim Peygamberin bereket duasına mazhar olurken,Medine-ye ev sahipliğini Efendimiz yapmakta ve Mescid-i Nebevi ile kalpler oraya bağlanmaktadır.
Mescid-i Nebevi takva üzerine tesis edilmiştir.
“Onun için kesinlikle orada namaza durma! Ta ilk gününde temeli takva üzerine kurulan mescit, içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Onun içerisinde tertemiz olmayı seven kimseler vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever.”
Mescid-i Haramdan sonra en faziletli bir mesciddir.Efendimizde bunu hadisleriyle teyid etmiştir.
Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz. diğerlerinde kılınan yüz bin namazdan daha faziletlidir”
“Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz. Mescid-i Aksâ’da kılınan bin namazdan daha hayırlıdır”
“Benim mescidimde kılınan bir namaz -Mescid-i Haram hariç- diğerlerinde kılınan yüz namazdan daha faziletlidir”
“Benim mescidimde kılınan bir namaz -Mescid-i Haram hariç- diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Mescidi Haram’da kılınan bir namaz da benim mescidimde kılınan yüz namazdan daha faziletlidir”
Benim mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Aksa’da kılınan dört (yüz) namazdan daha faziletlidir”
Mescid-i Aksâ’da kılınan bir namaz -Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebi hariç- diğer mescidlerde kılınan bin namaz kadar sevaptır”
-Ve peygamberler mescidinin sonuncusudur.
-Esenlik yurdudur.
“Seni o yerden (Mekke’den) sürüp çıkarmak için neredeyse seni sıkıştıracaklardı. Bunu yapabilselerdi, senin ardından orada pek az kalırlardı.”
“De ki: “Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla. (Çıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.”
Medine-de Mekke gibi harem bölgesidir.
Hadiste;“Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim kevser üzerindedir”buyurulur.
Allah rasulüne hicret için burayı tercih etti.
Efendmize rüyasında hicret edeceği yerin hurmalıklı bir yer yani Medine olduğu önceden gösterilmişti.
Efendimizin bereket duasına mazhar olmuş bir yerdir,Mekkeden bile…
Bu gün bu bereket manası görülmektedir.
-Efendimiz Medine-deki zorluğa sabredene şefaatı ve Müslüman olduğuna dair şahitliği müjdelemiştir.
-7 hurma yemekle zehir ve sihirden korunulacağını bildirmektedir.
Hurması bile şifadır.
-İki melek tarafından korunmaktadır.
-Böylece şeytan bu beldede putlara ibadet edilmekten ümidini kesmiştir.
Çünkü hep Efendimizin duasına mazhardır.
“Allah’ım! Bize Mekke’yi sevdirdiğin gibi daha fazlasıyla Medine’yi sevdir.”
“Allah’ım! Medine’yi Mekke’nin iki katı bereketli kıl.”
-Taun ve Deccaldan korunmuştur.
-Şehitler ölmezse,onlardan kat kat üstün seviyede olan Peygamber Efendimiz hiç ölür mü?
O diridir.Hadiste:”Allahın gezici melekleri vardır.Ümmetimden selamları bana ulaştırır.”
“Peygamberler kabirlerinde (mükellef olmaksızın)namaz kılarlar.”buyrulur.
“Bana salat getiriniz.Muhakkak ki salatınız bana olduğu gibi ulaştırılır.”
UMRE SONRASI HAYAT
Umreden sonra artık hayat iki kısımda ele alınabilir.Umre sonrası hayat farklılığını fark ettirmelidir.
Elbette Mekke-Medine,Umre ibadetleri birer boyacı küpü değildir ki insanları batırıp çıkararak değişime tabi tutmuş olalım.Birden bu durum görülmese de göz önünde bulundurularak yılların biriktirdiği yanlışlıklar yerini doğrulara bırakmalıdır.
Hayatı isyanla ve boş geçmiş bir insanın bir anda değişmesi elbette mümkün değildir.
Ömrü saniyi ahiret yolunda harcamalı,bir ahiret adamı olmalıdır.
Efendimizin nurundan daha çok istifade edilmelidir.
O’nun nurundan uzak olanlar ve kalanlar,madden ve manen zulümat içerisindedirler.
Efendimiz trafodan evlere veya barajdan şehirlere giden enerji haltlarının ve elektriklerin ara sigortası,ana dağıtım merkezini oluşturmaktadır.
Enerji O’na yükleniyor ve O’da yüklüyor.Oradan asırlara dağılıyor ve dağıtılıyor.Bir emniyet sigortası oluşturuyor.Aksi takdirde fazla gelen voltajı insanlar yüklenemeyecek,sigorta atıp yanma olacaktır.
Ağır riskiyle beraber Efendimiz bunu yüklenmiştir.
O’ndan gelmeyen ve alınmayan enerji kaçak enerjidir ve tehlikelerle doludur.
Diğer peygamberler İlahi Enerji Dağıtım Şirketleri (iedş) sözleşmeleri bittiğinden dolayı kapanmış,elektrik ve enerji vermemektedirler.Kaçağa girmektedir.Cezayı gerektirmektedir.
Efendimiz kıyamete kadar gönüllere ve gözlere nur olacak olan bu dağıtımını hala sürdürmektedir.
Yapılacak iş sadece hayat fişini O’nun pirizine takmaktır.
O’nun dışındaki bütün pirizler devre dışıdır.
Güneş bile nurunu O’ndan almaktadır.
MEHMET ÖZÇELİK
09-09-2011

No ResponsesOcak 3rd, 2015

VARLIKLARIN GÖZDESİ İNSAN

VARLIKLARIN GÖZDESİ İNSAN
İnsan gelmeden önce de gündemdeydi,geldikten sonra da her an gündemdedir. Gündelik veya hayat içerisinde en çok zamanı ramazan oluşturur.O da en fazla iki aydır.İnsan yılın her saniyesinde gündemdedir.
İnsanı gündemden çıkarttığınız zaman her şey anlamsızlaşır ve de gündemden kalkarlar.Dört büyük meleğin birinci gündem maddeleri ve hatta olmamasında olmayacakları madde insandır.
İnsan olmazsa Azrail,insan olmazsa Cebrail,Mikail ve İsrafil anlamsızlaşacak, gündemleri ve görevleri olmayacaktır.
İnsan gelmeden önce:”Düşün ki, Rabbin meleklere: «Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife tayin edeceğim.» dediği vakit, «Biz seni tesbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkaracak ve kanlar akıtacak bir yaratık mı yaratacaksın?» dediler. «Her halde Ben sizin bilmeyeceğiniz şeyleri bilirim!» buyurdu.”
Tanınmadığından yaratılmasına talib olunmadı.O zaman konuşulurken hala insan gündemin birinci ve en büyük maddesi olaraktan konuşulmaya devam edilmektedir.
Her şey doğrudan veya dolaylı olarak insanla alakadardır.
*İnsandaki zahiren tehlikeli görülen duygular aslında insanı tahrik edip yücelten,önünü açarak terakkisine sebeb olmaktadırlar.
Meleklerde olmayan,sürekli aşağılanan nefis,insanın ruhunu taşımakta,şu dünya çölünde yani kâinat yolculuğunda yayan gitmeyip bineklik etmektedir.
Özellikle hiçbir varlıkta olmayan şu üç duygu ve özelliklerine gelince;
1-Şeheviyye duygusu:İstek duygusu olup,bunun sınırı yoktur.
Bir temsil ile anlatacak olursak;her şeyi hazır olan bir füzenin ateşleyicisi mesabesindedir.O ateşleyici olmadığı takdirde ne kadar mükemmelde olsa,yerinde sayacaktır.
2-Gadabiyye duygusu:Kızma,hiddet,şiddet duygusu.
Buda füzenin enerjisi,aküsü,onu taşıyan yakıtıdır.
3-Akliyye duygusu:Düşünme,planlama,temyiz etme,yönlendirme duygusu.
Buda füzenin proğramı mesabesindedir.O proğrama göre çalışır.Veya gemilerdeki pusula mesabesindedir.
Allah nefis,hırs,korku gibi duyguları hayatı monotomluktan kurtararak, dengelemek amacıyla göndermiştir. *
Tüm mesele onların kullanımıyla farklılık arzetmektedir.
İnsanın cinlerden farkı,onlarda sadece ağırlıkla akıl duygusu ön planda iken, insan adeta üç motorlu bir araç gibi onların önüne geçmektedir.
Melekler ise böyle motordan mahrum olduklarından makamları sabittir.
*İnsanın ezeli ve ebedi olan Allah’la irtibatı kalble oluşturulmuştur.O’nu anlaması akılla,tanıması diğer duygularla oluşturulmuştur.
Kalb uydu gibi sürekli dönerek bütün alemlerle bir iletişim içerisine girmektedir. Bütün alemlerden de sinyaller almaktadır.Gücü ve kapsam alanı nisbetinde oraya sinyaller göndermektedir.Oraya giden hatlar açık olup,gitme imkânına da sahiptir.
Böyle bir numara kullanılmıyor veya kullanılmamaktadır ve de ulaşılamamaktadır,denilmesin…
*Âdeme âdem gerektir âdem etsin âdemi
Âdem âdem olmayınca netsin âdem âdemi. (Ziya Paşa)
*Hepimiz kardeşiz..biriz..birdeyiz.
Her şeyin aslına bakılırsa bir olduğu ve birden çıktığı görülecektir.
Mesele Hz Âdem cennette yalnız idi.Birden eşi yanında hazır oldu ve sonunda insanlık çoğaldı.Hepsi -bir-den oldu.Filmi geriye doğru sarar gibi sardığımızda yine hepsi -bir-e gidecektir.Çünkü -bir-den gelen -bir-e gider.
Diğer hayvanlar ve bitkilerle ağaçlar da öyledirler.
“Sizi bir tek nefisten yaratan, onunla sükûnet bulsun diye eşini de ondan yaratan Allah’tır. O, eşini kucaklayıp sarılınca (ona yaklaşınca), eşi hafif bir yük yüklendi (hâmile kaldı). Bir müddet böyle geçti, derken yükü ağırlaştı. O vakit ikisi birden Rableri olan Allah’a şöyle dua ettiler: “Eğer bize salih bir evlat verirsen, biz muhakkak şükredenlerden olacağız.”
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.”
Hadiste, “Kadın bir kaburga kemiği gibidir. Kadın bir kaburga kemiğinden, bir eğri kaburga kemiğinden yaratıldı, onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kırılması da boşanmasıdır.” buyurulmuştur.
İblis (malum suçundan dolayı) Cennet’ ten çıkarıldıktan sonra, Âdem (a.s) Cennete yerleştirilir. Kendisiyle teselli olacağı bir eşi olmaksızın, yalnız başına bir müddet orada dolaşır. Bir ara uykuya dalıp uyanınca başucunda, Allah’ın, kaburga kemiğinden yarattığı bir kadın görür. “Sen nesin?” diye sorar. Kadın: “bir kadın” diye cevap verir. Daha sonra kadına niçin yaratıldığını sorar. Kadın, “benimle teselli olman için” diye cevap verir. Bu arada melekler onları görür ve Âdem’in bilgisini ölçmek için kadının kim olduğunu sorarlar. Âdem (a.s), onun Havva olduğunu söyler. Neden O’na bu ismi verdiğini sorduklarında; “çünkü o, canlı bir şeyden yaratıldı” diye cevap verir.
“Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.”
İnsan en son model ve en mükemmel bir varlıktır.
MEHMET ÖZÇELİK
04-10-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

VESVESE

VESVESE
Vesvese,fısıltı demektir.
Kur’an-ı Kerim’de farklı şekilde zikredilir.Mesela Şeytan aynı zamanda kuruntu verir:
Keşşâf’ın ve Ragıb’ın da söyledikleri vechile vesvese esasen fis, hiş demek, yavaş fısıltı yapmak, fiskos etmek gibi gizli sese, gizli fısıltıya denilir. Zinet eşyası hışıltısına “vesvâsü’l-huliy” denilmesi bundandır. Kamus’un kaydettiği vechile avcının ve köpeklerin yavaşça seslerine vesvese ve vesvâs denilmesi de bundandır. Bundan hâtırâ-i redîeye, yani nefsin veya şeytanın kalbe koyduğu hayırsız, faydasız, alçak hatıra ve dağdağaya vesvese denilmek meşhur olmuştur, dilimizde bilinen de budur. “Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz.” âyeti nefsin vesvesesi hakkında, “Şeytan ona (Âdem’e) fısıldadı.” âyeti de şeytanın vesvesesi hakkındadır.
İlk insan olan Hz.Âdem ve Havvanın ayaklarının kayması vesvese ile olmuştur.
“Lâm” ile “el-vesvâs”, şeytanın bir ismi olmuştur. Çünkü Keşşâf’ın dediği gibi bütün meşgûliyeti, sanatı ve daima üzerine düştüğü hep vesvese ve azdırmadır. Öyle vesvese vermekle bilinen odur. Bahru’l- Muhit’de Ebu Hayyan der ki: “el-Vesvâs, şeytanın ismi demişlerdir, bununla beraber vesvas şehvetlerin fısıldadığı vesveseye de denilir ki yasaklanmış olan nefsin arzularıdır.”
Yaldızlı laflar söyler.
Mü’minler üzerinde hiçbir hakimiyeti olmamasına rağmen, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara’ aldatması etkilidir.
Âyette:”Andolsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne gibi vesveseler verdiğini biliyoruz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” ayeti, nefsin vesvesesine işaret ederken; “Şeytan Adem’e vesvese verdi” manasına gelen bir çok ayet de şeytanın vesvesesine delalet etmektedir.
Adına Muavvizeteyn yani kendisiyle Allaha sığınılan iki sure olan Felak ve Nas suresinin nüzul sebebinde;
“l. De ki: “İnsanların Rabbına sığınırım.
2. O insanların Meliki ‘ne
3. İnsanların ilâhına.
4. O çok vesvese veren sinsi şeytanın şerrinden.
5. Ki o, insanların kalblerine hep vesvese verir.
6. (O şeytan) gerek cinlerden, gerek insanlardan.
Sa’lebî’nin tefsirinde İbn Abbâs ve Hz. Aişe’den rivayetle zikrettiği bir ha¬diste onlar şöyle anlatıyor: Yahudilerden bir çocuk Hz. Peygamber (sa)’e hiz¬met ederdi. Yahudiler onun aklını çelip Rasûlullah (sa)’ın taradığı saçlarından ve tarağından bir kaç diş almasını istediler. O da bunları alıp yahudilere verdi. Yahudiler de bunlarla Rasûlullah (sa)’a büyü yaptılar. Bunu yapan kişi içlerin¬den İbn A’sam adında birisiydi. Yaptıktan sonra o büyüyü Züreyk oğullarının kuyusuna attılar ki o kuyuya Zervan denilirdi.
Bu büyü ile Rasûlullah (sa) rahatsızlandı. Başında saçları dağıldı. Altı ay süreyle kadınlara gittiğini görüyor (ona öyle geliyor) ve fakat onlara (aslında) yaklaşmamış oluyordu. Bir iş yaptığını sanıyor ve fakat yapmamış oluyordu. Erimeye başlamıştı fakat başına ne geldiğini bilmiyordu.
Bir gün uyuduğu bir sırada kendisine (rüyasında) iki melek geldi. Birisi baş tarafına, diğeri ayak ucuna oturdu. Ayak tarafına oturan baş tarafına oturana: “Adamın nesi var?” diye sordu. Başucundaki: “Hasta olmuş.” dedi. Ayakucun¬daki: “Neden hastalanmış?” diye sordu. Başucundaki: “Kendisine büyü yapıl¬mış.” dedi. “Ona kim büyü yapmış?” sorusuna da: “Yahudi Lebîd ibn A’sam.” demiş. “Ona ne ile büyğ yapmış?” sorusuna da: “Tarağı ve taraktan düşen saçıy¬la.” cevabını vermiş. “Peki o büyü nerede?” deyince de “Bir hurma çiçeğinin kabuğunda, Zervan kuyusunun dip taşının altında.” diye cevap vermiş ve o sıra¬da Hz. Peygamber (sa) uykusundan uyanmış ve: “Ey Aişe, farkında mısın Allah Tealâ bana ilâcımı bildirdi.” buyurmuş, sonra da Ali, Zübeyr ve Ammâr ibn Yâsir’i o büyüyü alıp getirmeye göndermiş. Kuyunun başına gelmişler, kuyu¬nun ipini çekmişler, kuyudaki su sanki kına suyu gibiymiş. Kayayı kaldırmışlar, altındaki hurma çiçeği kabuğunu çıkarmışlar. İçinde Hz. Peygamber (sa)’in sa¬çından düşen kıllarla tarağından kırılmış iki diş ve yanında bağlanmış bir ip varmış. İpin üzerinde iğne ile dikilmiş on iki düğüm varmış.
İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu iki Sûreyi indirmiş de her âyet okunduk¬ça bir düğüm çözülmüş ve Rasûlullah (sa), ondan her bir düğüm çözüldükçe bir hafiflik hissediyormuş. Nihayet son düğüm de çözülünce rahatlayıp sanki ipten kurtulmuş gibi kalkmışlar. Cibrîl: “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’ın adıyla sana rukye (muska) yaparım; seni rahatsız eden her kötülükten, hasedçiden ve göz¬den. Böylece Allah sana şifa verir.” demiş.
“Ey Allah’ın elçisi, o pis herifi tutup öldürelim mi?” dediklerinde Rasûlullah (sa): “Bana Allah şifa verdi. İnsanlara kötülük etmekten nefret ede¬rim.” buyurmuş.

*Şeytan aklı bulandırıp,sinyal kesici jammerler gibi manevi canibten gelen ilham ve sinyalleri bozarak aklı karıştırır.
Bu karışıklık ve bulanıklıktan istifade ederek kalbe girmeye bir yol bulur.
Vesvesecinin taktiği akıl ve kalbdir.O bir kalb avcısıdır.
Zira radar gibi sürekli dönüp,alemlerden sinyaller alan kalbin dış desteğini keserek, yalnız bıraktırarak avlamasını kolaylaştırır.
Vesvese psikolojik bir durumdur.Tıpkı kişinin maillerine gelenlerden bazı engelleyici proğramlarla azaltılsa bile,engellenmesi kaçınılmazdır.Vesvese bunlarla gereksiz yere ilgilenmeyi sağlar.Mesele bunların gelmesi değil,nasıl karşılanacağı ve onlarla ilgilenileceği önemlidir.
Ehemmiyet verip üzerine düşüldükçe zararı artar.

*İslâmdan önce kâhinler,cinlerin gökteki fısıltıları,yarım yamalak bilgileri alıp kendilerine getirmeleriyle,onlarda bunu halka bildirirlerdi.
Bazen fısıltı gazetesinin bir haberi,büyük hasarlara sebep olmaktadır.
Bundan dolayı vesvesenin mahiyeti bilinirse ondan korunulurken,cehalet vesveseyi davet eden en büyük âmildir.
*Vesvese irside olabilir.Ancak şart değildir.
Vesvese ilaçlar yoluyla,aklın dengelenmesini sağlayacak tedavi yöntemleriyle de çözülebilir.
*Vesvese bu asrın büyük bir hastalığıdır.Herkes az-çok buna mübteladır.
Kalbin etrafında bulunan melek ilhamı ve şeytan vesvesesini birbirinden ayırıcı bir inanca ve ameli takviyeye ihtiyaç vardır.
Vesvese hayalin bir ürünüdür.Bunun bir hakikatı yoktur.Tıpkı karındaki pislik namaza,aynada görünen yılan sokmadığı ve ateş gerçek olarak yakmadığı gibi.
Gecelerdeki karanlığa dikkat edile edile büyür ancak ehemmiyet verilmezse küçülür.
*Açtığı zararlar içerisinde;abdest alanın bunu sürekli tekrarlaması ve bu yüzden bazen özellikle sabah namazını kaçırmaya veya namazdan kaçmaya sebep olmaktadır.
Ne yaptığını bilmeme ve sürekli durgunluğa sebep olmaktadır.
Yapmamışken yapmış zannetme ve hallisinasyonlar görmeye sebep olur.
Amelin daha iyisini yapayım derken,terk etmesine neden olur.

*Vesvese bu kadar zararlı iken,verilmesindeki sebep;teyakkuza,kendine gelmeye ve tedbire sebebtir.Tıpkı uyuyan insanın yüzüne konan sinek nasıl ki uyanmasına sebep ise,vesvesede kişinin uyanmasına,araştırmasına ve tedbir almasına sebeb olmaktadır.
Ondan korunmak için euzü-besmele çekmeli,felak ve nas surelerini okumalıdır.
Fazla rahatsız ettiği zaman Allah’a sığınmalı,dua ve niyazda bulunmalıdır. Şöyle ki;
Kişi üzerine saldıran bir itten korunmak için,önce o itin sahibini arar.Sahibinin onu bağlamasını,zincirlemesini ondan ister.
Vesvese de saldırgan bir it mesabesindedir.Korunmak için Allah’a sığınarak;
Ya Rabbi!Şu şeytan itine ve onun saldırmalarına karşı beni koru,onu bağla, zararını benden defet,demeli,O’na yalvarmalıdır.
Aslında vesvesenin bir hikmet ciheti de;dolaylı olarak Allah’a sığınmayı sağlamak, ister istemez Allah dedirtmektedir.
Bu durum ümitsizliğe düşmeyi de engellemiş olur.
05-03-2011
MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 3rd, 2015

YA OLMASAYDI?

YA OLMASAYDI?

*YA OLMASAYDI?
Peygamber Efendimiz zamanında ve sonrasında savaşı uygun görmeyenler düşünmeliler;
-Ya o savaşlar olmasaydı?
Cehalet asrı asırlar boyu devam edecekti.Kızlarını diri diri gömme bir normal adet ve gelenek olarak süregelecekti.
Ya önceki peygamberler olmasaydı?
Asırlar boyu bir tekamül ve gelişme olmayacak,insanlık başı boş,rehbersiz ve hedefsiz olarak bir hayat süreceklerdi.
İnsanlar sahip oldukları saltanatı sürdürmek için,bunların ellerinden alınmasını istemedikleri için her türlü zulme göz yumuyor,zulmediyor,toplumun kanını emerek,haksız olarak hak edinmeye çalışıyorlar.
Dün bedevi müşriklerde durum böyleydi,şimdiki medeni geçinen dünyada da durum pek farklı değil…
Put yapıp satmak,oradan bir gelir elde etmek,bunun içinde putperestliği sürdürmek…
Ya bir meslekten,ya körü körüne bir taklitten,cehaletten dolayı asırlar boyu yanlış sürdürülmektedir.
Putlar alış-veriş sebebi..para kazandırma yöntemi…
Ya O olmasaydı?
‘Levlâke levlâke lemâ halaktül eflâk’
‘Sen olmasaydın sen olmasaydın ben bu kâinatı yaratmazdım…
Sen olmasaydın sen olmasaydın
Alemi..cansızları..bitkileri..hayvanları ve de insanları..hiç bir şeyi yaratmazdım.Yani;
Sen olmasaydın,
Biz olmazdık…
Ben olmazdım…
Sen olmazdın…

*Ya Osmanlı olmasaydı?
Bizans yıkılmasaydı?
Ortaçağdaki karanlıklar ve zulümler hala devam edecekti.
Milyonlarca mazlumun zulmüne göz yummuş olmayacak mıydık?
Kimden yana olunduğu işte burada belli olunmuyor mu?

Ya olmasaydı?
“Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı, adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.” “Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.“
*Ya ölüm olmasaydı?
Nasıl bir yaşantı olurdu?
Ya zalim hep zulmüne devam etmiş olsaydı?
Zalim uzun ömürlü ve ölümsüz olsaydı?
Mazlumun hali nice olurdu?
Melekler,peygamberler ve hayırlı insanlar tarafından onlar engellenmeseydi ve onlara bir şey anlatılamasaydı?
Cahiller alimlerle defedilmeseydi?
O gelmeseydi mi?
O geldi,pisliklerin pislikleri ortaya çıktı!
Ne güzel pisliklerini devam mı ettirmiş olsalardı?
Ya o olmasaydı?
Bizi şimdiye kadar atalarımızın tapa geldiği şeyden mi alıkoyuyorsun?
Ya onlar yanlış yolda idilerse,devam mı ettireceksiniz?
Kusur pislikte mi yoksa pisliğin görünmesine sebeb olan ve onun kokuşmasına sebep olan güneş de mi?
Güneş doğmasaydı,kokuşmalarda olmayacaktı?
Sürekli gece mi sürseydi?
Kokuşmuşluk,kokmuş maddenin karakterinde mevcuttur.
Güneş güzellikleri göstermek ve görmek için doğar,bu arada çirkinlerde açığa çıkar.
Güneş doğmasa mıydı?
O zat olmasa mıydı?

Ya İslâm dini olmasaydı?
Peki İslam bana ne kazandırır,ne kazandırdı?
Ne kazandırmadı?
İnsanlığımı,varlığımı,kendimi…
Ben İslâma ne kazandırdım?

Hz. Ali (R.A)’nin «Alimler niçin öğretmediniz diye sorguya çekilmedikçe, ca¬hiller niye öğrenmediniz diye sorgulanmazlar.»
“Bin bahar görse de taş, yeşermez!”Mevlânâ Celâleddîn Rûmî

Madem O var her şey vardır.
O var olduktan sonra ne gam.
Şerde olsa var-da,hayır olur orda…
O’nun varlığı şerre bile varlık verdi.
Şer olsaydı O olmasaydı,var-da varlıkta olmazdı.
Rasulünün varlığı bile şerre imkân ve fırsat tanıdı.
Ya O olmasaydı,şer bile,şerrin başı şeytan ve avaneleri bile bu fırsatı bulamazdı.

Lâ illâ ile var oldu.
İllâ ki O olmasaydı,her şey Lâ olurdu.

Yok yok olmazsa O olmaz,varlığa çıkmaz.
Yok yok ise O vardır.
İki yok olan Nâ ve bî olursa,Nâbî olur.
Nâbi-yi Nâbi eden Hüsn-ü nazar.
Urfa köylüsünde nezaket ne gezer!

Ya âhiret olmasaydı?
Ya cennet bulunmasaydı?
Varlıklar avâre dolaşır..hedefsiz kalırdı.
Cehennem yokluğunda kalırdı.
Tüm güzellikler,hayırlar,cenneti netice veren sıfatlar,vasıfsızlaşırdı.

Varlığa,varlıktan gelenlere,var olmaya elest bezminde belâ dedik.
Belâ-ya evet dedik.
O’na ve O’ndan gelene ve O’na dönene evet dedik.
Fuzuli fuzulice değil fazılca olanı söylemiş:
“Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni
Bir dem bela-yı aşktan kılma cüdâ beni”

Şeyh Galib-de varlık kandilini elest bezminde yakanlardan…
“Ateşi aşkınla yandır
Kalbimi subh u mesâ
Çünkü hayran olmuşum ben
Bezm-i Elest’te sana .”

*Gökten nazire indi sihamı kazasına
Nef’î diliyle uğradı Hakkın belasına.

Hangi kapıyı çalmışsa orada varlık bulamayan Abdulkadir Geylani,sonunda yoklukta varlığını bulduğunu söylüyor.
“Başka hiçbir yere bakmadan doğru fakirlik kapısına ilerledim.Birde nne görsem? O kapı benim için taa ardına kadar açık değil mi? Hemen içine girdim.Girdim ama bütün terk ettiklerim orada tam tekmil beni bekliyorlardı.
Orada enn büyük hazine kapısı açıldı. En büyük şerefe nail oldum,ebedi zenginlikleri elde ettim.Sonsuz bir hürriyete kavuştum.Bütün boş hayal ve temayüller buz gibi eridi.Bütün sıfatlar toz gibi uçup gitti.Hem de bir daha geri dönmemecesine.”

Allaha karşı fakirlikte büyük zenginlik.
Efendimizin dediği gibi:’El Fakru fahr.’-O’na karşı fakirlik,benim iftiharımdır.-
Varlık yoklukta var oldu.

*Masivadan el yuyup mahluktan midi kes
Virdin olsun her nefes Allah bes,bâki heves…

MEHMET ÖZÇELİK
19-06-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

YA RAB!

YA RAB!
*Yâ Rab!
*Bunların ders ve tâlimlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risâle-i Nur talebelerine imân-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle. Âmin.
*Yâ Rab!
Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Mânen bana denildi ki, “Yetmez mi dert, derman sana?”
*”Yâ Rab!
Mâdem çare-i necât budur. Senin yolunda o cüz-i ihtiyârîden vazgeçiyorum, ve enâniyetimden teberrî ediyorum.
*Yâ Rab!
Pişmânım, utanıyorum, sayısız günahımdan ar ediyorum, zelîlim. İstikrarsız yaşamaktan göz yaşı döküyorum. Garibim, kimsesizim, yalnızım, zayıfım, güçsüzüm, hastayım, âcizim yaşlıyım, ihtiyârsızım. “El-amân!” diyorum, af diliyorum, dergâhından yardım istiyorum, ey Allah’ım!.
*Yâ Rab!
Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zâtın sarayca me’nûs sadâsıyla çalar- tâ ona açılsın; öyle de, bîçare ben dahi Senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveysü’l-Karânî’nin nidâsıyla ve münâcâtıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç. Ekûlü kemâ kâle:
1- Allah’ım! Sen benim Rabbimsin, ben ise Senin bir kulunum. � Sen herşeyi yaratan Hâlık’sın, ben ise Senin bir mahlûkunum.
Sen rızık veren Rezzâk’sın, ben ise Senin rızkınla beslenen bir merzûkunum. � Sen mülk sahibi Mâlik’sin, ben ise Senin kölen olan memlüküm.
Sen gerçek izzet sahibi olan Azîz’sin, ben ise âciz ve zelilim. � Sen hazîneleri bitmeyen zenginlik sahibi Ganî’sin, ben ise Senin ihsanına muhtaç fakr-ı mutlak içinde bir fakirim.
Sen gerçek hayat sahibi Hayy’sın; ben ise, Senin hayat verişin olmasa, bir ölüyüm. � Sen varlığı ebedî olan Bâkî’sin, ben ise gelip geçici bir fânîyim.
Sen sonsuz izzet ve şeref sahibi Kerîm’sin, ben ise zillet ve kötülükler içinde bocalayan bir leîmim. � Sen sonsuz ihsan sahibi Muhsin’sin, ben ise günah ve kötülük işleyen bir âsiyim.
Sen günahları bol bol bağışlayan Gafûr’sun, ben ise bir günahkârım. � Sen sonsuz azamet ve büyüklük sahibi Azîm’sin, ben ise küçük ve değersiz bir hakîrim.
Sen gerçek kudret ve kuvvet sahibi Kavî’sin, ben ise sınırsız acz içinde bir zaifim. � Sen bağış ve ihsanı veren Mu’tîsin, ben ise lûtuf ve ikramına muhtaç bir dilenciyim.
Sen her türlü zarar ve korkudan uzak Emîn’sin, ben ise maddî ve mânevî korkular içinde biriyim. � Sen cömertlik sahibi Cevâd’sın, ben ise Senin cömertliğine muhtaç bir miskinim.
Sen kullarının duâlarına cevap veren Mucîb’sin, ben ise ise Sana yalvaran duâcıyım. � Sen şifâ veren Şâfî’sin, ben ise türlü türlü dertlere mübtelâ bir hastayım.
Öyleyse ise Sen benim günahlarımı affet, hatâlarımı bağışla, hastalıklarıma şifâ ver, ey bütün kemâl sıfatlarla muttasıf olan Allah, ey her şeye bedel, her şeye yeten Kâfi, ey mahlûkatını besleyip büyüten ve mânilerini def’ eden Rab, ey va’dini mutlaka yerine getiren Vâfi, ey kullarına pek şefkatli olan Rahîm, ey maddî ve mânevî hastalıklara şifa veren Şâfî, ey ikram ve ihsânı bol olan Kerîm, ey belâ ve musîbetleri def’ edip âfiyet veren Muâfi! Benim bütün günahlarımı bağışla, her türlü hastalığa karşı bana âfiyet ver, beni ebediyen rızâna mazhar eyle. Bunu rahmetinle ihsân eyle ey Erhame’r-Râhimîn.
2- Onların duâları, “âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun” sözleriyle sona erer.
*Yâ Rab!
Şu Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bereketi hürmetine, bize ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan et!
*”Yâ Rab!
Nasıl mektubumu paraladı; Sen de onu ve onun mülkünü parça parça et.”
*”Yâ Rab!
Ona bir itini musallat et.”
*”Yâ Rab!
Senin rızan için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın biatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim. Benim hayatımda istirahatimi temin edecek tek evlâtçığımı, o Resulün hürmetine bağışla.”
*Yâ Rab!
Habib-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hürmetine ve İsm-i Âzam hakkına, şu risaleyi neşredenlerin ve rüfekasının kalblerini envâr-ı imaniyeye mazhar ve kalemlerini esrar-ı Kur’âniyeye naşir eyle ve onlara sırat-ı müstakimde istikamet ver. Âmin.
*”Yâ Rab!
Beni kurtar, emân ve emniyet ver”
*Yâ Rab!
Bunların ders ve talimlerinin hakkı ve hürmeti için bize ve Risale-i Nur talebelerine iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle. âmin.
*Ya Rab!
Âyetü’l-Kübra hürmetine beni kurtar, eman ve emniyet ver. (Celcelütiye)
*”Yâ Rab!
Bizi ebedî haps-i münferidden kurtarıp, bâkî ve sermedî bir âlemin saadetine nâil edecek bir hakaık hazînesinin anahtarını Risâle-i Nur gibi nazîrsiz bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstâdımızı zâlimlerin ve düşmanların sû-i kasıtlarından muhafaza eyle; Kur’ân ve îman hizmetinde dâimâ muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsan eyle”
*”Ya Rab!
Bihakkı ismike’l azim ve bihakkı Kur’ani’l-Hakim ve bihakkı Habibike’l Ekrem, deryâ-yı nurun başkumandanı olan Üstadımı razı olduğun amel üzerine sâbit ve razı olacağı amelini teshil ve müyesser kıl. Âmin, bi hürmeti seyyidi’l-mürselîn.”
*”Ya Rab!
Sen Üstadımızdan hoşnud olacağı tarzda razı ol!”
*Ya Rab!
Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.
*Binlerce yetimin yıkılan kalbini sen yap,
Affet yeter artık, o Habib aşkına, ya Rab!
*”Ya Rab!
Erzurum dan imdadıma yetişen bu iki zatın münakaşasını musalahaya tebdil et”
*Ya Rab!
Ne saadetli bir kıyamet ve ne güzel bir haşir ki,-Vel Ba’su ba’del mevt-Ölümden sonra dirîliş haktır.- hakîkatinin küçük bir misalini bu zaman bize tasvir ediyor.
*Ya Rab!
Garîbem, bîkesem, zaîfem, natüvanem, alîlem, acizem, ihtiyarem.
Bîihtiyarem, el-aman gûyem, afv cûyem, mededhahem; zidergah et İlahî!
*Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini düşünmeseydim, ben de, alicenap kardeşim Asım Bey gibi “Ya Rab! Canımı da al” diyecektim. Her ne ise…
*”Ya Rab!
Isparta, Risale-i Nur’un bir Medresetü’z-Zehrasıdır. Oradaki fena memurları dahi ıslah eyle, hüsn-ü akıbet ver”
*”Ya Rab!
Eman ver”
MEHMET ÖZÇELİK
26-02-2011

No ResponsesOcak 3rd, 2015

YA VARSA?

YA VARSA?
Bir ateistin Günlüğünden…
Yıllarca bir tanrıya inanmadan yaşadım!Tabi ya ona yaşamak denirse..aslında epey yaşlandım.
*Öldükten sonra dirilmeye inanmadım.Ancak hep ‘Ya Varsa’ larla yaşadım.Ya varsa hafakanları içerisinde her gün âhireti yaşadım.Öldüm dirildim.
Uyuyamadım,hep uyku hapları kullandım.
Ölen çocuğumu,anne-babamı hep düşündüm.Onlar nereye gitmişlerdi?Çukura mı?Gübremi olmuşlardı?Tarla farelerine yem mi olmuşlardı?
Yoksa bütün bunlar için mi yaratılmışlardı?
Ama olamazdı!Bunca olanların üstü bir çırpıda örtülemezdi.Örtemedim.Çok zorladım ve çok zorlandım.Dünyanın bütün kumaşlarını üzerine ve üzerime çeksem de yine bir değil bir çok tarafları hala açık kalıyordu.Aklımı örtemedim.Kalbimi susturamadım.Kâinat adeta hiç susmadı.Yalnızlık aradım..yalnız kaldım..o yalnızlıkta dahi yalnız olmadığımı düşünmeye zorlandım.
Eğer varsa inanmadığım şey bana nasıl ve neden verilsin ki.Çünkü inanmıyordum.
*Ne için çalıştığımı bilemedim.Kendimle götüremediğim ve bir daha da benim olmayacak olan çalışmaların ve kazançların ne değeri vardı ki?
Ben mutfak-tuvalet-yatak odası üçgeninde mekik dokumak için mi var olmuştum?
Benim basitçe dışarıya çıkmam,her hangi bir işi yapmam dahi tesadüfen olmazken,bunca işler nasıl tesadüfen olabilir,bir araya gelebilir ve bu uyumluluğu sağlayabilirler?
İnanmadığım için bir şey kazanmadığım gibi,inanmış olsam ne kaybederim ki?
Ya varsa?Evet ya varsa?
İnanmadığımdan dolayı ne kazanabilirim?Kazancım ne olur?
Ama ya varsa? İşte o zaman kaybım büyük olur?
Olmasını gerektiren sebebleri sıralayanlar milyonlarca.Oysa olmamasını gösteren hiçbir değil olmamakla beraber sadece indi,bana göre,ben görmüyorum bahaneleri?
Ya göremiyorsam?Görme kusuru olan ben isem?Bunca görenler kör de sadece ben ve benim gibi birkaç kişi mi kör değil?
Bütün duygularım inanmadığım tanrıyla barışmamı haykırıyor.Yoksa tanrı bildiğimde mi hata ediyorum.
Bir de onu bir ilâh ve bir Allah olarak düşünsem bulabilir miyim acaba?
O’nu yanlış yerlerde mi aryorum?Bulmama düşüncesiyle mi arıyorum.Ya bulursam üzerime yüklenecek yüklerin ağırlığından kaçmak için mi bulmaya çalışmıyorum?
Bir yerlerde mutlaka hata yapıyorum!
Sonsuzu sonlandırmaya,kendi dar boyutlarımın arasına almaya,maddeye büründürmeye çalışıyorum.
Acaba gördüklerim görmediklerimin,bildiklerim bilmediklerimin,duyduklarım duymadıklarımın,hissettiklerim ve anladıklarım hissedip de anlamadıklarımın kaç ta kaçıdır?
Neden milyarda bir bile olmayanlara sarılıp bağlanıyorum?
*Acaba şu koca alemde bize kim daha yakın?
Varlıklar mı?Peki neden hiç durmayıp gidiyorlar,değişip kayboluyor ve ölüyorlar.Onlar benim dostlarım ise,neden bu dostlar bana bir selam bile vermeden benden ayrılıp gidiyorlar?
Ama O’nu düşününce,bir anlık bile var olduğu aklıma geldikçe içim ısınıyor,içim umutla ve ümitle doluyor.
Yoksa o boşluk beni boğuyor.
Yoksa içimin sahibi O’mudur? İçimin boşluğunu dolduracak O’mudur?
Sahip olduğum paralarım,eğlencelerim,tatillerim,çevrem beni anlık rahatlatsa da sürekli mutlu etmiyor!Zaten bide bütün bunları bırakacağım düşüncesi beni daha da beter kahrediyor!
Yıllarca çalış,yığ,biriktir,ondan sonra da bir an da hepsini burada bırak git! Değer mi?
Kendimize kimi daha yakın hissediyoruz;Allah-a mı,O’nun Rasulüne mi,her ikisini mi?
Yoksa bunların dışındakilere mi?
Ya birileri bana sahip olmalı ya da ben birilerine sahip çıkmalıyım.
Allah-a ve O’nun rasulünün bizden taraf olması,yakın olması ona karşı ayrı bir yakınlık hissetmekteyiz ki,buda onun Allah yanındaki yerinin önemine işaret etmektedir.Ve onlar birbirlerinden de ayrılmazlar.
Ben O’nları kendimden ayırdıkça,O’nlar benden bir türlü ayrılmıyorlar. Rüyalarıma bile giriyorlar.Yoksa rüyalarım gerçek mi olacak?
*Çok-lar içerisinde çok-ça boğuldum.Çokluktan kurtulamıyorum.Bir bir-i arıyorum.
Gelin bir-e gidelim..bir olalım..birlik olalım..birde kalalım..birlikte kalalım..ilk babamızı ve ilk anamızı bulalım..birliğin kaynağına varalım…
Adeta ruhum bunları haykırıyor.Susturamıyorum.
*Ene nahnu-da eriyip Hüve-de yok olmadıkça,yokluğa, ve yok olmaya ve de silinmeye mahkum demektir.
Sözünde ifade edilen Bir- e mi gidiyoruz?O halde neden ben o Bir-den kaçıyorum.
Hiçbir şey bile değilken var oldumsa yine yok olacağım.O’ndan gelip yine O’na mı gideceğiz?
Gerçekten ben kimim?Beni gönderen kimdir?Benden ne istemektedir?Bunca gelenler neden kısa bir süre kalıp gidiyorlar?Bütün bunlar durmadan nereye gidiyorlar?
Ben niye geri kalmaya çalışıyorum?Geri kalmak hata değil midir?
Her gece sessizce kendi kendime şöyle dua ediyor ve yalvarıyorum;
-Ey bu alemleri yaratan yaratıcı!Kendini bana bildir,kendini bana tanıttır ve göster!
Yalnızlıktan bunaldım.Yalnızlığın verdiği vahşet bana dehşet veriyor.Senden kopamıyorum.Beni Kendinden koparma.Beni Sana bağla.
Ya varsa,sözleri bana nefes oluyor.
Ya yoksa sözleri nefesimi kesiyor.Öyle ki olsun da isterse cehennem olsun,ona da razıyım,diyorum.
Ama ya varsa?Niye cehennem olsun!Niye cehennemde kalınsın ki!Bunda hem cennetin kaybı,hem Seni görmekten mahrumiyet ve bir de üstüne üstlük cehennem gibi sonsuz bir hapis hayatı…
Bu kayıpları taşıyacak kadar güçlü müyüm ki?
Üzerime yüklenen yükümlülükleri yüklenmekten kaçarken ya bunca kayıpları nasıl yükleneceğim?
Tanrı dediğim o bilinen meçhulle barışmak istiyorum.O’nunla tanışmak istiyorum.
İçime sızan O’nun sızıntısına kadar duygu perdelerimi açmak istiyorum.Şimdiye kadar hep perdeli yaşamışım.Pencerenin önündeki,perdenin arkasındaki o nurdan habersiz yaşamışım.
Gözüme perdeyi çekerek O’nu bulmaya ve anlamaya çalışmışım.
Meğer alemde her şey O’na bir perde imiş.Öyle ki ben bile bana perde olmuşum.O’nu göstermemişiz.
Olmak için meğer ölmek gerekmiş!Tohum gibi çürüyüp sünbül vermek,yumurta gibi istihale geçirip göklerde uçmak,çekirdek olup çürüyerek ağaç olmakmış bütün mesele…
Meğer bunca yıl ölmeyi tercih etmişim olmaya karşı.
O yola girmek,O’nun yoluna gitmekle oluyormuş bu işler.Bir girdin mi,tren gibi gidiyormuş rayında.
Önceleri hiçbir yerde göremediğimi O’nu,şimdi her yerde görmeye çalışıyor,benimle beraber olduğunu hissetmenin ötesinde inanıyorum.
Oooh bee.Meğer dünya varmış..ben varmışım..her şey varmış..en önemlisi de O varmış…
Önceleri O’nunla beraber olmak beni korkuturken,şimdi O’nsuz olmak beni öldürüyor.
Bir seyyah gibi kâinattan O’nu soruyorum.O’nu her şeyde ve her yerde müşahede etmeye çalışıyorum.
Meğer tüm kâinat O’nun huzurunda saf tutmuşken,ben yıllarca safın dışında kalmışım.
İhata edemediğim,ifadeden aciz kaldığım bir saf içerisinde kendimi buldum.
Bunca kalabalık içerisinde hiç korku olur mu?Yokluk bulunur mu?
Pirenin midesinin seslerini işiten,hiç bu kadar insanların isteklerini duymamazlıktan gelir mi?Onlara ve onların isteklerine karşı sessiz ve ilgisiz kalır mı?
Madem O var,her şey var.Madem O yok o zaman hiçbir şeyde yoktur.
O’nu bulan neyi kaybeder ve O’nu kaybeden neyi bulur.
O’nu bulan her şeyi bulur.O’nu bulmayan hiçbir şeyi bulmaz.Bulsa da başına bela bulur.
O’nu bulan zindanda da olsa mutludur,talihlidir.O’nu bulmayan saraylarda da olsa mutsuzdur ve zindandadır.
Ey Nefsim…”Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor. Biri talep et; başkaları lâyık değiller. Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar…”
25-05-2011
MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 3rd, 2015

YAKINDA OLAN ÖLÜM

YAKINDA OLAN ÖLÜM
Ben Allah ile bir sözleşme yaptım.85 yaşına kadar yaşayacağım,demişti.
Bunu söylediğinde daha 30 yaşlarında idi.
Bu sözü dediğinin ertesi günü bıçaklanmış,ölümden dönmüştü.Bir gün önce yapılan sözleşme feshedilmişti.
Bu herkes için geçerli olmaktadır.Kimsenin bir garantisi yoktur.
*10 yaşındaki çocuğu kendisine;baba yaşlanacaksın ve sonra da öleceksin değil mi?diye soruyordu.
Şimdiden gözü mirasta herhalde?
*Her insan her zaman ve her yerde ölüme çok yakındır.
Bu hayatı veren O olduğu gibi,alacak olan da elbette yinede O olacaktır.
Bu hayatı verene neden bu hayat feda olmasın?
*Genç ölümü düşünmeli..ölenleri düşünmeli..tsunamiyi düşünmeli..her gün ölen milyonlarca insanı düşünmeli..her gün kazalardan giden binlerce insanı düşünmeli.. gençliğin hiç şüphe yok ki gideceğini düşünmeli..50 sene önce kemal-i neş-e ile gülenlerin bu gün ya toprak olduğunu veya sevmek beklediği nazarlardan nefret gördüğünü düşünmeli.. helal dairesinin geniş olup,harama girmeye hiç lüzum olmadığını düşünmeli.. hayatını sefahetlerle sefalet içerisinde sürdürmemesi gerektiğini düşünmeli.. geçici lezzetlerle ebedi elemleri almamalı,ebedi lezzetleri kaybetmemeli.. gençlik üzerinde oynanan oyunun farkına varmalı..imanını kuvvetlendirmeli..hastahaneleri, hapishaneleri,mezaristanı düşünüp,ziyaret edip ibret almalı,ders çıkarmalı.
Yâdında mı doğduğun günler
Sen ağlar iken gülerdi âlem
Bir ömür sür ki, mevtin olsun
Sana hande, âleme mâtem
MEHMET ÖZÇELİK
28-03-2011

No ResponsesOcak 3rd, 2015

YARGI İNTİHAR ETTİ

YARGI İNTİHAR ETTİ

*Sevr-le sınırları tesbit edilen Türkiye,Lozanla geleceği şekilleniyor,elleri kolları bağlanıyordu.Şimdiki hukuk ise bunun kollarından biri..ahtapot gibi.
*Mailime gelen bir notta;’Yargı intihar etti.‏
“Bu karardan sonra her Türk vatandaşı reddi mahkeme hakkına sahiptir.Bu Yargıç, hakim,savcı,avukat ve hukukçular hukuku temsil haklarını kaybetmişlerdir.Her hangi bir Türk vatandaşı Türk Mahkemelerinde yargılanmayı red etme hakkına sahiptir.”
Yargı siyasallaşmıştır.
Yargıdaki skandallar Kollama-filmindeki Yiğit-in durumunu cazib hale getirmekte, Kurtlar Vadisi Pusu-daki Polat-ın durumuna özendirmektedir.
Cumhurbaşkanı 104.maddeyi devreye koymalı,alması gerekiyorsa yargıyı ve hukuku kurtarma adına bunu yapmalıdır.
‘Anayasa’nın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.’
Meclis devreye girerek 107.maddeyi uygulamalıdır. ‘Yasama yetkisi Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu yetki devredilemez’
Ergenekonun yeni bir versiyonu olduğu da düşünülebilir;Yargıyı tuz gibi kokutup bozarak,milleti tahrik etmek,kendince yeni bir kaos ortamı oluşturmak.Bu da dikkat edilirse aleviler üzerinden sürdürülmektedir.
Cumhurbaşkanı ve Başbakan meseleyi iyi niyetle ve hukuki olarak çözme taraftarıdırlar ancak unutulmamalıdır ki;”Aç olan canavara karşı sevgi gösterisinde bulunmak onun iştahını açar ve döner dişinin kirasını ister.
Şu an da hukukta bir kısım ve kesim dişinin kirasını istemektedir.
Anayasa mahkemesi,Yargıtay ve Hsyk bir kere yapmış olduğu yanlışını sonlandırmayacak,devamını da getirecektir.
Devletin ve milletin iyi niyeti su-i istimal edilmektedir.
Adalet başına zulmün külahını geçirmektedir.
Hakim kendisi müddei olsa kimden kime şikayet edelim.
Adalet bizden davacı olursa,asi dışarıda masum içerde,katil salınmış maktul alınmış ise biz kimi kime şikayet edeceğiz.
Baronlar hukuk çiğnenerek serbest bırakılıyor..darbe yapmaya teşebbüs edenler darbelerin önünü açıyor..devrimciler hukuk devrimi yapmaya çalışıyor..askeri darbe yoksa hukuk darbesi var,hangisinden alırdınız?
Çuvaldız çuvala sığmıyor,tuzun kokusu Türkiye sınırlarını aşıp dünyayı sarıyor.
Adaletin üzerindeki bu şaibe ve zulüm,keyfilik bir an evvel kaldırılmalıdır.

*Başbakan bile yani devletin en üstünde bulunan kişi bile hukukun geldiği noktayı şöyle özetliyor;’Artık hukuka inanç bitmiştir’
Türkiye-de hukuk son hakkını da aleyhinde kullanmıştır.

*Mahkemeden adi hüküm!!!
Parola: Adi Başbakan, adi vaka!
Deniz Astsubay Üstçavuş Çağrı Güler tarafından, 22 Şubat günü nöbet tutacak erler için parola “ADİ” işareti ise “BAŞBAKAN” olarak belirlenmişti.
ve Erdek Deniz Üs Komutanı Deniz Kurmay Kıdemli Albay Bülent Keçeci’nin imzasına sunulmuştu. Keçeci’nin imzaladığı liste tüm birliklere gönderilmişti. Skandal liste “Bilgi” amaçlı Erdek Mayın Filo Komutanı Tümamiral Atilla Kezek’in bilgisine de sunulmuştu. Kezek, Başbakan’a ağır hakaretin yer aldığı bu parolayı iptal edip, sorumlular hakkında işlem yapmak yerine uygulamaya koydu.
Askerî savcılıkça serbest bırakıldı.
İşte uygulamadaki hukuk ve laftaki hukuk.
Ve bu olay vatanı ve milleti korumakla görevli ordunun içerisinde cereyan etmektedir.
Yanlış anlaşılmasın Yunan ordusunun,İsrail askerlerinin içerisinde değil,Türk ordusunun içerisinde olmaktadır.

Hukuk adaletli kişinin elinde olursa,parmakta kesse acıtmaz.Ancak hakdan anlamayan,hak ve halk ile beraber olmayan bir kişinin elinde olursa o fiskede vursa acıtır.
Eskiden şeriatın kestiği parmak acımıyordu,şimdi ise hukukun yaptıkları çok acıtıyor.

*Bu gün Necdet Sezer milletin hapishanesinde,kendi hapishanesinde,yalnızlık hapishanesinde mahpus hayatı yaşamaktadır.
Zira atamış olduğu kimseler hukuk dağıtmıyor,hukukun önünü tıkıyor,hangi hakla milletin içerisine çıkacak ki?
Dışarıya çıkmıyor,dışarıda görülmüyor..gören yok..hapishane hayatı yaşamakta,aslında yaptıklarının hapsini çekmektedir.
Dünyanın sultanı da olsa böyle hapis hayatı yaşamaktansa hiç yaşamamak daha iyidir.
*Ordunun içerisinde cuntaya karışanlar emekli olduktan sonra milletin içerisine çıkamıyor.Nasıl çıksın ki,kaosla,balyozla,darbeyle uğraşmış,vurduğu milletten bir de saygı mı görsün?

Şu anda Türkiye-de sürmekte olan hukuk;Hukukun üstünlüğü değil,üstünlerin hukukudur.Tıpkı Bizans dönemindeki üstünlerin hukuku kendilerine göre kullanmaları gibi.
Hukuk başımızın üzerinde Demokles-in kılıcı gibi durmaktadır.
Hukukun iki tarafı değil,her tarafı kesmektedir.
Yapılan anketler milletin hukuka olan güvenini yitirdiğini göstermektedir.

-Ağaç baltanın kendisini kesmekte olmasından dolayı ağlıyormuş.
Baltanın acıtmasından dolayı mı ağlıyorsun,dediklerinde;
-Hayır demiş,benden olan baltanın sapı beni acıtıyor,onun üzüntüsünden ağlıyorum,demiş.
Hukuk içten çürümeye,yine kendisi tarafından bitirilmeye çalışılmaktadır.
Hukuk güvenini yitirmiştir…
MEHMET ÖZÇELİK
19-06-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

ORDUNUN ÜSTÜNE ÇÖKERİZ

ORDUNUN ÜSTÜNE ÇÖKERİZ
Bir gündüz vakti önceden haber vererek ordunun üzerine çökeriz.
Bornoz paralarımızı devlete ödettikleri bütçeden geri alırız.
Bir baskınla herkes görev başındayken gizlenilen heron görüntülerini ortaya çıkarırız.
Gölcükte darbe yapar,darbe evraklarını darbemize kaynak oluştururuz.
Ecdada ait ne kadar ses getirecek cami varsa hepsine içinde kimseler yokken,bir Pazar günü birkaç el bomba atar,daha güzel ve onlara layık bir şekilde yeniden yapar ve yaptırırız.
Bir gün facebook-ta arkadaşlarla haberleşir,twitter-deki arkadaşlardan da yardım alarak ordunun içinde bulunan cunta ekibine baskınla çöker ve çökertiriz.Arkasından önceden yıllarca mesaimizi,varsa kafamızı ve vatan evlatlarına fişlettiklerimizi önce şişler,iyi bir işleriz.
Tatil harçlıklarını çıkarmak için önceden belirlediğimiz İstanbulun Fatih gibi semtlerindeki belediyelere baskın yapar,harçlıklarımızı isteriz.Boşalan kilerlerimizi fırınlardan,pastacılardan,baklavacılardan,peynirli helvacılardan,püskevitçilerden haraçlarımızı alırız.
On yılda bir adet edindiğimiz ve adet olduğumuz adet paralarını adalet çevresinde ve çerçevesinde akan kan bedeli olarak söke söke alırız.
SSK-yı bitirenler gibi aynı familyadan olan TSK-yı da biz bitiririz.Ecdadın altı asırda aldığını biz altı senede yitiririz.Bize kalan yeter,öbürü beter.
Alıştığımız kavgaya katılmayan komşularımızı kışkırtmak için yem olarak oltaya taktığımız uçaklarımızı hedef tahtası yapar,arkadaşlarımızın gelişmemiş duygularını geliştirmiş oluruz.
Gty-ı fuhuş merkezi yapar,kadınlara olan hassasiyetimizi kadın hakları çerçevesinde sürdürmüş oluruz.
Ücretlerimizi arttırmak ve olağan üstü ek tazminatımızı her zamanki gibi kesintiye uğratmama ve fazla uğraşmamak için Hizbullah ve pkk-dan da istifade eder,bilinse bile istifa etmeyiz.
Kapalı ödenekleri açık hale getirip,açıktan açığa ve de göstere göstere bizden sonrakilerin iştahını açık tutmuş oluruz.Daha sonra da açık tutma eğitim ücretlerini onlardan alır,sırtlarından sırtlanlar gibi geçiniriz.
Ya başaramazsak mı?
Şakası bile soğuk.Biz onu yıllarca başarmadık mı?Abilerimiz şey yani emir-komuta dingili yani cinciri bize her şeyi öğretmedi mi?
Zaten bizi çağıranlar var.Bak bugünlerde Hasan Cemal gibi’Kimse kızmasın kendimi yazdım’kitabında önce yedirdiği ve sonra yediği naneleri anlatan M.A.Birand gibilerini bulmadık mı?Üniversitelerden davetiyeler almıyor muyuz?.
Bizim için zırh mı yok?Bir zırha bürünürüz.Zaten bizde harpte kullanmak üzere önceden almış olduğumuz zırhlar depoda neredeyse çürüyor.Yenilerini üretmek,eskileri bir an evvel yürütmek lazım.
Bak Eşref abi işimize karışıyordu,işimizi yaptık,kafaları karıştırdık.
Milletvekili oluruz.Bir şirkete bildiğimiz açıkları kapatmak için danışman oluruz. Dokunuruz,dokundurmayız.
Büyük abimizden öğrendiğimiz Ladin senaryolarını uygularız.Onunda büyük abisinden ders aldığı kaos planlarını devreye koyarız.Olmadı mı;
Hemen yeni Ladinler üretir,kaoslar türetiriz.
Biz başbakanın önünden kalkmamış adam!ız.Bizim engin bir alanımız var.Vallaha kafamızı kızdırmasınlar, Menderesi astığımız gibi onları da asarız.Zaten İp-imiz de var,ip-sizimiz de,ip verenimiz de.
Artık Atatürkçülük mayası tutmuyor,yeni mayalar bulalım,mayalıları bulamazsak mayasızları mayalar,anasını babasına satarız.
Arkadaş,elde ne kadar kaset var?
Sürülerin mi?Şey yani sürülerle!.Sürülerle beraber çekilmiş,daha taze ve sıcak,yataktan yeni çıkmış.
-Abi bu derinlerde kala kala artık bende korkuyorum.
Tamam..Deniz altıları yukarıya çıkarırız.Hava-mızı alırız.Denizin altında yediğimiz balıkları,yukarıdaki alıklara yediririz.Örnek oluruz,örnek veririz.Bizde örnek çok,yok diye bir şey yok.Denizde bulamazsak karaya çıkar,jan komşudan alırız.
Bir türlü şu cemaatları bitiremedik.Evelden statükonun allahı bizdik,suç uyduruyor,suç mutlaka buluyorduk,şimdi ise statükonun allahı Ankara’da.Biz bitirdikçe,onlar bitiyor, her yerde.
Bize demir el lazım.Balyoz gibi,kodumu devireyim.Elime birde eldiven geçiririm, parmak izi de kalmaz.Birde bunu ay ışığı-nda yaptım mı kimse farkına varmaz.Nasılsa seminer yapıyoruz,değil mi?Bu durum Senin sülaleni,besler.
Bizim yaptığımız her şey kanuna uygun.Kayıp trilyonlar bulunuyor mu?Çünkü kanunu biz uydurduk.Emasya öyle diyor.İnanmazsan Kozmik odaya bak.Başkası değil ha!Bu kıyağımı da unutma.Herkese öyle göstermem.Feriştahın değil,cumhurbaşkanın bile gelse,yok öyle.Orası bizim çiftlik,içinde var tiftik.Analar çorap örecek de.Danışmend-lerimiz sipariş vermişler.Hukukçularımızın gözetiminde.
*Abi gene de korkuyorum yav.Ya boyamız meydana çıkarsa?
-Önemli değil oğlum.Onlara bir Çiçek veririz,dikenlerden arındırılmış.Olur biter.
-Ya dikenler bize batarsa?
-Bizde herkese batırır,başkalarına çuvaldız göndeririz.Yardım Sandığı kurar,birazda oradan nemalanırız.
Hem biz Apo-yu niçin besliyoruz!.Sağmak için.
-Abi yav.Onunda südünün kokusu çıkmaya başlıyor.
-Oğlum bir tatlandırıcı attık mı,tamamdır icabında.
Bizde adam! mı yok.Sağdan mı istersin soldan mı?Türkücü mü istersin,mütahit mi istersin?Evrimci mi istersin devrimci mi?
Bir psikolojik harekatla tüm psikolojileri evel Allah şey yani evel zerdüş bozarız. Bozmaya üzerimize yoktur.
Bak Rusya bitti,bizde maşallah ot gibi bitiyor.İçimde tütüyor.
Ahmet-e şık bir iş yaptırdık.Öbür çiftçiye senaryo kurdurduk.Biz adam!ı çıkarttığımız gibi indiririz de.At da bizde kırat da.Adam!a şapkasını bile istesek vermeyiz.
-Abi bu kadar topladığınız eşarpları ne yapacaksınız?Sosyete pazarında mı satacak sınız?
-Ulan oğlum,hala kafan çalışmıyor.Senden adam olmaz.Bu kadar yaptıklarımızın üzerini ne ile örteceğiz?Elbette renkli renkli eşarplarla…Fark edilmesin diye.
-Abi dışarıdan ihaleler ile en ucuza verene verip,onlardan alsak yani onlara bu işleri yaptırsak daha iyi olmaz mı?
-Kafan biraz çalışmaya başladı.Zaten dışarıya ihalelerimiz her zaman açık!!!
-Abi bu yaptıklarımız dine uygun mu?Küçük-ken nenem hep söylerdi de?
-O konuda bizim özel hocalarımız var.Bem beyaz,hiç kiri göstermiyor.Fetvayı da onlardan alıyoruz.Yani senin anlayacağın,tabi ya anlarsan,Minareyi çalmadan önce kılıfını uyduruyoruz.Gerçi gittikçe zorlaşmıyor da değil yani.Mızrak kabına sığmıyor, biz sığdırıyoruz.Ne yapalım alışmış yani alıştırılmışız bir kere,yapıyoruz her kere.
-Şimdi beni meşgul etme.Hayat-Memati meseleleriyle uğraşmaktayız.
12 Haziran için tüm Hızır servisleri devreye koyduk.Bir kaybedersek pir kaybederiz.Bir kazanırsak da tüm kaybettiklerimiz silivrideki sivrilerimizi kurtarmış oluruz.Yoksa bir asırdır zulaladıklarımız başımıza dolanır.
Doğan abimizin yetiştirdiği on binleri çağırdık,devreye koyduk.Yeşil abimiz önümüzü ve yolumuzu açıyor,kırmızıya yakalanmıyoruz.Dağdaki yedekleri şehirlere postaladık, dış ihaleleri yaptık.Yağlı oldu.
Durumumu görüyorsun değil mi?Zayıflamışım.Çünkü çok yağ kaybettim.Onca yediğim yüz senelik yağlar erimeye başladı.Artık eskisi kadar yağlıda yiyemiyoruz.Orduyu boykota çağırdık.
-Yağ isteriz..yağımız bitti..yağlanamıyoruz..yağcılarımız azaldı..yağdanlıklar kaldırılıyor..evvelden yağlar gökten yağar gibi yağar,şimdi ise azar azar..bundan dolayı kimse durur mu elbet azar..yazarlarımız bunu yazar..azar azar zihinlere kazar.
İsterüüük..bizde isterük..kazanlarımızı isterük..karavanalarımızı dolu isterük..biz eski çeriler gibi değiliz..sizde eski Mahmutlar…
Eski çamaşırlarımız kirlendi,yeni çamaşırlar isterizzz.
Hey gidi günler hey.Nerelerden nerelere düşüyoruz.Biz öyle düşecek adammıydık.Bir adamımızın Ümraniye-de yaptığı hata Silivri-de devam etti.Kim bilir nerede sonlanacak!
Şimdiye kadar çok iplik durumları çözdük artık ipte kalmadı.
Yaa işte evlat böyle…Bu daha ayının kuyruğu..gövde ve kafası ortaya çıkmadı.
Buz dağının görünen kısmı.
Bu şanlı orduyu tarih yazdı bitiremedi,içindeki cuntacılar bitirdi.Şimdi de cuntacıları yazmakla bitiremeyecek.
Ordu gusül abdesti almalı,herkese aldırmalı.
20-05-2011
MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 3rd, 2015

MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER BEYE

MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER BEYE
Sayın Bakanım! Göreviniz elbetteki hiç kolay değil.Yılların birikimi söz konusu ancak buradaki başarı,bazı evveliyetlerin öne alınmasıyla önemli açılımlara kapı açacaktır.
Bir öğretmen olarak 26 yıllık bilgi ve tecrübe,gördüklerimden hareketle birkaç noktayı bilgilerinize arz edeceğim:
1-Okullarda eğitim müdürü ile idari müdür birbirinden ayrılsın.Eğitim müdürü sürekli eğitimin kalitesini yükselten araştırma,inceleme ve uygulamalarda bulunsun.
2-Milli Eğitim müfettişleri Eğitim müfettişleri olsun.
Bunlara gerekirse akademik imkan verilerek,sınıf sınıf,branş branş araştırmalarda bulunup,her ay öğretmenlere bu dökümanlarını sunsun ve göndersin.
Öğretmenleri sürekli destekleyen,besleyen,bilgilendirip,eğitim materyalleri sağlayan kurumlar olsun.
3-Sınıfların sayıları hızla düşürülsün.Ne öğretmen ne de öğrenci tam motive olamıyor.
4-Öğretmenlere genel ve özel eğitim kitapları gönderilsin.Gerekirse cüz-i olarak da olsa maaşlarından otomatik kesintiler sağlanarak okumaları sağlansın.
5-Öğretmen okuma evleri ve irtibat büroları oluşturulsun.
Öğretmenin okuması,öğrencinin okumasından önce gelir.Önce öğretmenin okumaları sağlansın.
6-Öğretmen her ay cd/dvd-lerle takviye edilsin.Görsel yayınlar gönderilsin.
7-Okullarda üniversite statüsünde branş odaları oluşturulsun,öğrencilerle bire bir irtibat,ilgi,başarıyı arttırıcı ortamlar sağlansın.
8-Resmiyette kalan rehberlik bölümleri araştırma,düzenleme ve uygulama birimleri haline dönüştürülsün,evrakçılıktan,resmiyetten kurtarılıp,samimiyet yerleri haline getirilsin.
9-Resmi,göstermelik uygulamalar,imza sirküleri,hantallıklar kaldırılsın.
10-Kutlamalar yıllar önceki yapılanların kopyası olarak değil,araştırma ve bilimsel çalışmaların yapıldığı ve sunulduğu ortamlara dönüştürülsün.
11-Milli Eğitim Bakanlığı en çok silkelenmesi gereken bir kurumdur.
Yapılacak ciddi reformlarla tüketen değil,üreten bir kurum haline getirilmelidir.
12-Sağlık Bakanlığında yapılan açılımlar ve başarılar gibi,başta Tevhid-i Tedrisat kanunu kaldırılarak,eğitimin toplum tarafından sahiplenilen bir kurum haline getirilmesi sağlanmalı,milli eğitim denetimde kalarak,özel sektörün bu işi yürütmesine imkan sağlanmalıdır.
13-Üniversiteye hazırlık dershaneleri yılların kaybını önlemek için,üniversitelerin bölümleri haline getirilsin.
14-Öğretmenin mesela 1,5 milyarlık maaşı 2,5 milyar yapılarak tam gün mesa-i ile okullarda çalışmaları,eğitimi geliştirme,alanları arttırma,velilerle irtibatlanma, öğrencilerin danışmalarına imkan tanınır hale getirilsin.
15-Uzman öğretmenlik göz boyamacasının yerine,her öğretmene akademik çalışma imkanı sağlansın.
Üniversitelerdeki gibi akademik derece verilsin.
Bu çalışmaların dönüşümü sağlanarak,eğitime katkı sağlansın,kitap olarak basılsın ve uygulanabilir hale getirilsin.
16- Her yıl okulların idare ve öğretmenlerinden,eğitimin kalitesini arttırıcı öneriler bakanlığa sunulmalı ve uygulanmalıdır.
17- Öğretmen çocuklarının baba mesleğini sevmesi için çocukları teşvik edilmelidir.
Yüzdeliğe vurulacağı zaman,öğretmenlerin acaba kaçta kaçının çocuğu baba mesleği olan öğretmenliği tercih etmektedirler?
Hiç denilecek kadar olacağını göreceksiniz.
Mesela bu çocuklara,hiç olmazsa çocuklarından birine imtihansız burs verilsin,eğitim bölümlerine girmede öss imtihanında ek puan verilsin.
18- Öğrencilerin ahlaksızlık,başı boşluklarına çözüm için ya disiplin kurulu aktif ve yaptırımcı olarak çalıştırılsın veya öğrenci ve aileleriyle şartname yapılarak gerçek okuyacak çocukların okumalarına engel olan,sınıfı sabote eden bu çocuklar açık öğretim ve dışarıdan imtihanlara girerek mesleklere yönlendirilmeleri sağlanmalıdır.
19-Şimdiye kadar hep okullara,teknik materyallere,öğrencilere yatırım yapıldı.Ancak en büyük yatırım olan öğretmen hep ikinci planda kaldı.
Bire bir öğretmene maddi ve manevi yatırım yapılmalı,statüsü arttırılmalıdır.
20- Eğitimin 5 yıldan sonraki mecburiyeti kaldırılıp,açık öğretim ve meslek okullarına yönlendirilme yapılmalıdır.
Düz liseler aspirin gibi bir yandan her derde deva olarak kullanılırken,bir yandan da hiç bir derde şifa olmamaktadır.
21- Emekli olan öğretmenler için bir istihdam alanı oluşturulmalıdır.
21-09-2011
MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 3rd, 2015

ORDUNUN İÇİNDEKİ PKK

ORDUNUN İÇİNDEKİ PKK

Balyoz gibi ordunun içerisinde çıkan sayısız skandalların gittikçe millet tarafından yutulması ve unutulması sağlanmakta,artık mide almadığından istikrah ve istifrağ etmektedir.
Sayısız ses kayıtları ve otuz yıla yakın pkk illetinin çözülememesi halk arasında seslendirilen ordunun içinden kaynaklandığı gittikçe gün yüzüne çıkmakta,netlik kazanmakta ve pkk en büyük desteğini yine ordunun içinde bulmaktadır.
İhanetler,irticayla mücadele bahaneleri,yetmişlerde devam eden sol zihniyet ve mücadelenin ordu içinde bulunan destekle çöreklenmesi ve toplumu kaosa sokarak darbe ortamının hazırlanmasını sağlamayı amaçlamaktadır.
Pkk dağda değil,meclisin içinde,üniversitelerde olduğu gibi aynı zamanda ordunun içinde de bulunmaktadır.
İster adına cunta denilsin,Ergenekon denilsin kesin olarak ordunun içinde pkk- ya olan destek eğer ayıklanır ve son verilirse pkk biter.
İşte sayısız haber kaynaklarından seçtiğimiz birkaç örneği;
İşte bir yarbayın ses kaydı ve bunların terfi edilmesi;

HERON’U DÜŞÜRELİM DİYEN YARBAY ERGENEKONCU
“Çok PKK’lı vuruluyor, Heronları düşürelim”
PKK askeri üssü izlerken asker mevlid takibi yapmış
‘Hain’ subaylar terfi ettirildi!
Tanyeri’den korkunç teklif: İrtica ile mücadele için PKK’yla işbirliği yapalım
Genelkurmay’a artık güvenemiyorum
Askeriye içinde PKK’yı kollayan bir grup mu var?
O subayların şahidi PKK
İhanet üçgeninde önemli bir paşa
PKK, Ergenekon’un müttefiki gibi çalışıyor
‘Ordudan ayrılan 50 subay PKK’ya geçti’
Suçlu yatağı değil, Peygamber Ocağı ordu istiyoruz
Heron ihanetinde istihbaratcı amiral
Sözün bittiği yer!
Çok pkk’lı vuruluyor, düşürün şu heronları!
Şehit babasından komutana: Hainler içinizde

Bu haberlerin detayını tıkladığınızda görebilirsiniz.
Ordunun toplumdaki güveninin önemli çapta azalması,askere gitme isteksizliğinin artması sebebsiz değildir.
Sürekli ordunun nazarı başka taraflara çekilmekte,her türlü menfiliğin önü açılmaktadır.
Ordu suçluyu başka yerde aramakta,içindeki suçluyu görmemekte veya yanıltmalarla onlara sahiplenmektedir.
Kaosun oluşturulduğu alanlar;Korku devleti..korku rejimi..ulusal korku..irtica korkusu..rejim korkusu..
Yine bunu oluşturan ordunun içindeki stratejik bir birimin oluşturması sonucu topluma yansıtılmaktadır.
Artık herkes tarafından bilinmekte ve dillendirilmektedir ki,bu pkk illeti içeriden destek bulmadıkça varlığını bu kadar devam ettirmesi mümkün değildir.
Yalçın Küçük açıkça pkk-ya selam göndermekte,Doğu Perinçek ordunun içinde oluşturduğu evler ile askeriyenin her türlü imkanını kullanıp pkk-yı desteklemektedir.

Bir sınıf öğretmeni arkadaş askerliğini yapıp geldiğinde bir yıl psikolojisini toparlayamamıştı.Sebeb olarak da bir arkadaşının yanında vurulması ve en önemlisi de başta Öcalan olmak üzere pkk-nın köşeye sıkıştırıldığı anlarda gelen haber ile bunların kaçmasının önünün açıldığını söylemesiydi ve de toplumda bunun seslendirilmesidir.
Her hangi bir devlet biriminde herhangi önemli bir işi otuz yıla yakın sürede bitiremeyen bürokratı hatta bakanı o görevden alırlar.
Otuz yıldır ordunun çözümü nerede?Daha doğrusu kendileri nerede?Neden şehitlerle kaos ortamına son verilmemektedir?

*Şimdiye kadar devlet olarak koltuk değnekleriyle ayakta duruyorduk.Bunlar ise;Abd-israil-avrupa-imf-dünya bankası-nato,diğer yandan İslam dünyasına yüz çeviren,sırtını dönen,kavgalı bir Türkiye…
Şimdi ise koltuk değnekleri atılıp,İslam dünyasına dönmekle kalınmıyor, problemleriyle ilgileniyor,buda yetmedi içteki bağlardan da kurtulmaya çalışılıyor. Anayasa mahkemesi-hsyk-yargıtay-ordudaki cunta ve genel şemsiyesi ise Ergenekon ..al sana pkk…

Pkk illetinin amacı bu milletin boynuna bağlanan asırlık prangaların çözülmesini engellemektir.
İşte referandum bu bağların önemli bir kısmının açılmasıdır.Hayır demek tasmanın devamını istemek,sağdan da soldan da 12 eylülde eziyet çekenlere sorumsuzca, seviyesiz bir düşünce sonucu göz yummak demektir.Bu aynı zamanda bunu istemeyen pkk ve onu temsil ettiğini söyleyen Bdp,işçi partisi,cunta ve ergenekon ve nemalananlara destek olmak demektir.

MEHMET ÖZÇELİK
22-07-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

NOKTAYI SEVMEDİM

NOKTAYI SEVMEDİM

Bana,’Nokta kullanmayan,virgül kullanan kişi’diyorlar.
Çünkü nokta bitiştir.
İfade etmeye çalıştığımız bir şeyi daha tam ifade edemeden sonlandırmaktır.
Nokta;o noktadan,nokta bana tam tercüman olamamaktadır.

*Nokta;akışımı durdurmakta,beni frenlemektedir.
Hele birde tam kıvamını bulmuş,coşkulu bir akış,seri bir gidiş içerisinde iken,karşıma dikilen nokta;beni adeta bitirmektedir.
Toparlan toparlana bilirsen!…

*Nokta zaman kaybettiriyor..enerji sarfiyatına sebeb oluyor..çaptan düşürüyor..ekonomik yönden de zarar oluyor.

*Noktayı kim icad etmişse;yorgun birisiymiş..belli ki savaştan çıkmış..savaşa çıkmamış.
Savaşan biri noktayı kullanmaz…
Noktayı bulan kişi,kapasite yetersizliğinden devreye noktayı almış..

*Noktanın en çok kullanıldığı yerler;başta mezaristanlardır.Sonra hastahaneler..gündüzü yakalayamayıp geceye mahkum olan yerler ve bir de hapishanelerdir.

*Nokta hasrettir..hüzün verir..ayrılıktır..kavuşmaya ara verir.

*Nokta sondur..filmin bitişi..heyecanın sönüşüdür.

*Nokta sönmektir..gündüz doğan güneşin akşamdaki batışıdır.
“Batıp giden,sönüp bitenleri sevmem”

*Noktada inat da vardır.
Artık son noktayı koydum!Daha olmaz!

*Nokta fikre vurulan prangadır.
Düşüncenin önünde sed ve engeldir.

*Hz.Hızır Hz.Musa ile olan yolculuklarında hep virgül koyup nokta koymamaya gayret göstermiştir.Ancak Hz.Musa hep nokta koymaya çalışmış,Hz.Hızır-ın sabrını taşırmıştır.Sonuçta ise,oda noktayı koymuştur..tavrını göstermiş..arkadaşlığını bitirmiştir.
Hz.Musa keşke noktayı koymasa idi…
Hz.Hızır son noktayı koydu..sır perdeleri kapandı…
Nokta perde oldu…

******************

‘Yiğidi öldür fakat hakkını yeme’ atasözünce;
Noktaya bu kadar da haksızlık etmeyelim.
Nokta;yuvaya dönüştür..dinleniştir..hizmetin ücretini almak,hayatın,meşgalelerin yorgunluğundan emekliye ayrılıştır.
Yeni bir hayatın başlangıcıdır.
Her şey ve hayat noktalardan oluşmuştur.
Kelimeleri noktalar oluşturur.
Kâinat noktaların birleşimidir.
Atomlar noktalardan,varlıklar atomlardan oluşmuştur.
Nokta olmasaydı kelime,cümle ve kelam dediğimiz söz ve sohbet olmazdı.
Hayatımıza noktayı koyarken,aman ha,son nokta olmasın!
Yeni noktalara basamak olsun…

*******

Virgül nefes aldırıyor..enerji topluyor..yeni bir şevk veriyor..yeni bir başlangıç yaptırıyor..zincirin halkasını koparmadan,bir sonrakine bağlayarak devam ettiriyor.
Ayakkabı bağı gibi,tüm deliklerin bağlarını sonlandırmadan,bir diğeriyle bağlıyor.

*Virgülle hayatımı bitirmiyor..işlerimi sürdürüyor..hayatın bağı oluyor.

*Virgülde;başla son arasında bir tenasüb var..anlaşma var..uyum var..sevgi var..saygı var..irtibat var..samimiyet var..ilgi ve alaka var…

MEHMET ÖZÇELİK
25-03-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

NEVRUZ VE HAŞİR

NEVRUZ VE HAŞİR

NEVRUZ : İlkbahar, yeni gün. Baharın başlangıcı olan 21 Mart günü.
NEVRUZİYE : Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan, söylenen manzume.
*”Gel, bugün Nevruz-u Sultanîdir. Haşiye Bir tebeddülât olacak, acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz.
Haşiye: Bu Sûretin remzini Dokuzuncu Hakikatte göreceksin. Meselâ, Nevruz günü bahar mevsimine işarettir; çiçekli, yeşil sahrâ ise bahar mevsimindeki rûy-i zemindir. Değişen perdeler, manzaralar ise fasl-ı baharın ibtidâsından yazın intihâsına kadar, Sâni-i Kadîr-i Zülcelâlin, Fâtır-ı Hakîm-i Zülcemâlin kemâl-i intizam ile değiştirdiği ve kemâl-i rahmet ile tazelendirdiği ve birbiri arkasında gönderdiği mevcudât-ı bahariye tabakâtına ve masnuât-ı sayfiye tâifelerine ve erzak-ı hayvaniye ve insaniyeye medâr olan mat’umâta işarettir.”

*’Vel-mevtu yevmu nevruzinâ-Ölüm, Nevruz Bayramı günümüzdür.”
Mevlana-da ‘Şeb-i Arus’yani gerdek gecesi olarak nitelemektedir.

*Her bahar ve gördüğümüz çiçekli ve parlak yaz mevsimi bakıp da göremediğimiz bir çok ince sırları,dört yüz bin çeşit varlıkların kışın ölümünden sonra baharda dirilişi,tüm varlıklarında haşir baharında dirilişinin bir çok işaretlerini vermektedir.

*Başta Rasulullah ve Kur’an-ın dörtte biri Ahrete İmanı İşler. Tüm peygamberlerin Allah’a imandan sonra ortaklaşa birleştikleri en önemli mesele Ahirete iman meselesidir.

*Allah Ahireti va’d etmiştir.Va’dini elbette yerine getirecektir.

*Ahiretin akli ve nakli bir çok isbatı vardır.Allah dünyada da onun örneğini göstermiştir.Nitekim:

“Yahut altı üstüne gelmiş (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O, “Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek (acaba)?” demişti. Bunun üzerine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kaldın?” O, “Bir gün veya bir günden daha az kaldım” diye cevap verdi. Allah, şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kaldın. Böyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak! (Böyle yapmamız) seni insanlara ibret belgesi kılmamız içindir. (Eşeğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya getiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” Kendisine bütün bunlar apaçık belli olunca, şöyle dedi: “Şimdi, biliyorum ki; şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”

*İnsanlık tarihinin en zalimlerinden olan Buhtun nasır tarafından Kudüs yakılıp yıkılmış,Üzeyir peygamber de esir olmuştu.
Buht-un-Nasır tevratı bilen kırk bin kişiyi öldürmüş idi.
Daha sonra Üzeyir peygamber bundan kurtularak âyette anlatılan köye gelmişti.
Harabe bir köye geliyor,her şey yok olmuş,yakılmış,yıkılmış idi.Allahın varlıkları nasıl dirilteceğini düşünüyor ve uyuyor.Uyandığında bir gün veya daha az uyuduğunu söylüyor.Oysa merkebi iskelet olmuş,yemeği de çürümemiş.100 sene uyumuştu..yani ölmüştü.
Allah’ın emriyle iskelet haline gelen merkebi tekrar gözünün önünde diriltilmişti.
Daha sonra köyüne gelmiş,zorla da olsa evini bulmuştu.Evinin önünde gözü görmeyen kişiyi görüp,kim olduğunu sormuştu.
O kişinin hizmetçisi olduğunu öğrenmişti.O kişi ise eğer doğru söylüyorsan, Üzeyir üstün özellikte,kutsal bir kimse idi,o halde gözlerimi aç,dedi ve açtı.
Sonra onu 120 yaşında olan oğluna götürdü.
Üzeyir Tevratı ezbere okudu ve daha sonra da –Üzeyir Allahın oğludur-dediler.

“Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!”

*Allah İbrahim peygambere de dünya tekrar dirilişin örneğini gösterdi.
“Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

*Yaratmanın her çeşidini bilen Allah,yoktan yarattığı,Hz.Âdem gibi babasız ve annesiz yarattığı,topraktan ve meniden yarattığı gibi,Hz.isa gibi babasız olarak da yaratır.

*Ne şaşılacak bir durumdur ki,insan kendi yaratılışına bakmaz,neden yaratıldığını hiç düşünmez.
“Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın.
Bir atılan sudan yaratılmıştır ki, arka kemiği ile göğüs kemikleri arasından çıkıverir.”
Böyle bir insan gururlanıp kibirlenerek tekrar diriltilişi inkâr eder.
“İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir.”

Ve Mekkenin üçlü çete başları olan Ebu Cehil,Übey bin Halef ve Âs bin Vâil gibi azgınlar ellerin aldıkları eski zamandan kalma kemiği ovalayıp Rasulullaha hitaben:
“Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: “Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?”
De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.”
Oysa Allah’ın kudretinde farklılık ve sınır olmadığı için,Allah bir anda yaratır.
“(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

*Allah hadis-i Kudside:”Sebakat rahmeti alâ ğadabi.”’Rahmetim Gadabımı geçmiştir.
Allah’ın Rahmet ve Adaleti öldükten sonra tekrar dirilmeyi iktiza etmektedir.

“Eğer Allah Ahireti biz insanlara vermek istemeseydi,bizim içerimize sonsuz yaşama istek ve duygusunu da vermezdi.
Bizdeki ağız,kulak,göz gibi duyguların gereği olan şeyler nasıl var olup,onlarla görüyor,işitiyor,yiyiyor isek,ölümsüzlük istek duygusunun bizdeki varlığı da,sonsuz bir hayatın varlığına işaret ve şehadet etmektedir.
MEHMET ÖZÇELİK
14-03-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

NELER TARTIŞILIP REFERANDUMA SUNULMALI ?

NELER TARTIŞILIP REFERANDUMA SUNULMALI ?
1-Rejim tartışılmalı.
İçi boş bir ifade,rejim.Annenin çocuğunu öcü ile korkutması gibi,rejim birilerinin elinde öcü olarak harcanılmak ve bitirilmek istenilenler için kullanılan bir öcüdür.
Milleti arkasına almayan zillete mahkumdur.Millet içinde itibarı ve desteği olmayanların sığındığı kör ve kısır bir sığınak.
Dünyada en iyi yönetim biçim cumhuriyettir.Yani milletin katılımının olduğu bir yönetim biçimi.
Şimdiye kadar ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’sözü hiç uygulanmadı, uygulamaya çalışanlar asıldı veya öldürüldü.Hile ve tehditlerle engellendi.
Bu konunun içi doldurularak çözülmeli veya millete sunulmalıdır.
2-Ayasofya’nın açılması tartışılmalı.
Fethin sembolü olan Ayasofya,kapanmasıyla zilletin simgesi haline gelmiştir.
Fatih’in vakfın şartnamesinde belirttiği gibi,kapatılması halinde bütün mahlukatın laneti üzerine olsun,ifadesiyle lanetlendik.
Lanetten kurtulmamızın şartı,ayasofyanın asli görevi olan ibadete açılmasıdır.
Ayasofyayı açmak,ikinci bir fetih ve Fatih olmaktır.Masonluğun belinin kırılması,dıştan ve içten bizi bağlayan bağlardan kurtulmak demektir.
Ya açılmalı veya referanduma bir an evvel sunulmalıdır.
3-Atatürk ve Koruma kanunu tartışılmalı.
İnsanlık tarihi boyunca her türlü zulüm olmuş,muhalifler ortadan kaldırılmıştır ancak kimse ölümünden sonra kanunla korunmamıştır.
Atatürk kullanılarak sadece bu millete yapılan zulümler göz önünde bulundurularak değerlendirilecek olsa cürüm olarak yeter de artar bile.
Atatürkün yaptığı devrimlere ve işlere bakınız;hep milletin manevi değerleri ve inançlarının aleyhinde olan uygulamalarda bulunulmuştur.Dili değiştirilmiş,hilafet kaldırılmış,hala tartışılan laiklik getirilmiş,medreseler-tekke ve zaviyeler kaldırılmış,bin yıllık tarih silinmiş,geçmişe aid her şeyin üzerine sünger çekilmiştir.
Ekonomiye ve maddi gelişime yönelik uygulamalar pek bulunmamakta, görülmemekte ve hatırlanmamaktadır.Hep kıtlık ve fakirlik yaşanmıştır.
Ondandır ki;insanların zihninde onu yerleştirmek ve tanıtmak amacıyla,milleti gölgeleyip devre dışı bırakarak,’Vatan kurtaran kahraman’ etiketini yapıştırma mecburiyetini hissetmektedirler.
Bu konuda milleti yüz sene öncesine götürüp hala o zamanın şartlarına mahkum etmek,milletin mahkumu olmaya ve zillete düçar olmaya mahkum olmayı kabul etmek demektir.
Atatürk hasenatı ve seyyiatıyla masaya yatırılsın.Neden onu koruma kanunuyla koruma mecburiyeti hissedilmektedir.?Bir şeyler mi var?
-Bizler yıllardır problemlerin çevresinde dolaştık ve dolaştırıldık.Hiç merkezine inmedik,indirilmedik,engellendik,yasaklandık.Koruma kanunlarıyla duvarlar örüldü.
Bir asırdır maneviyattan uzak ve uzaklaştırılmış bir nesil yetişti ve zorla yetiştirildi. Yetiştirmek için her türlü haçlı zihniyetine rahmet okutacak uygulamalar yapıldı.Lozanda alınan kararlar gibi…Okunmalı,dehşeti görmelidir.
Bu gün bir referandum için ne zorluklar çıkarılıyor.Acaba o gün inkilaplar yapılırken hangi şey millete danışıldı?Neden Osmanlıdan kalma birinci meclisin temsilcileri devre dışı bırakıldı?
Atatürk yanlış yaptı.Tahrib değil tashih ve tamir yapmalıydı.Yapmadı, yapamadı, yapmak istemedi.Demokrasiyi uygulamadı,tek adam’lığın ötesine geçmedi. Muhaliflerini devre dışı bıraktı.Muhalefete tahammül göstermedi.Sultanlardan daha sultanlığa soyundu.
-Türkiye cumhuriyeti kurulurken toplumun genleriyle oynandı.Genleri değiştirilmeye başlanarak farklı genlerin aşılanmasına gidildi.
Atatürkü koruma kanunu kaldırılmalı veya referanduma sunulmalıdır.
Atatürke atfedilen veya yanlış olarak yürürlüğe konulan uygulamalar kaldırılmalıdır. Uygun olan veya milletin tasvibinden geçmiş olanlar yürürlükte kalmalıdır.
Milletin Atatürkü aşmasına adeta müsaade edilmemekte,mengene içerisinde sıkıştırılmaktadır.
4-Tarih tartışılmalı.
Türkiye’de öğretilen tarih kısır bir tarihtir.Kısırlaştırılmış,tornadan çıkmış insanlar yetiştirmeye yönelik bir tarihtir.Gizlenen,üstü örtülen,gerektiğinde yalan söyleyen tarihtir.Geçmişi silen,hafızaları silen,silinmiş hafızalara zorla yerleştirilmeye çalışılan tarihtir.
Gizli belgeler yayınlanmalı.Tarih eksiğiyle güzelliğiyle bizim tarihimizdir. Güzellikler alınmalı,yanlışlıklar düzeltilmelidir.
Acaba bir asırlık Türkiye tarihi tüm yönleriyle açılmış olsa kim neye ne kadar sahip çıkacaktır?
5-laiklik tartışılmalı.
Laiklik azınlığa verilen bir hak olarak gösterilirken,maalesef bir asırdır çoğunluk azınlığa feda edilmiş,elinden her türlü haklar alınmıştır.
Laiklik azınlığın yaşama haklarını vermek değil,çoğunluğun değerlerini terk etme vesilesi olarak uygulanmıştır,o da zorla ve zorbalıklarla.
Atatürk ilk kominist partisini neden kurdurmuştur?Laiklikle bir ilgisi var mıdır?
Bu millet asırlardır her milletle iç içe yaşamıştır.Problem halkta değil,halkı yönetenlerden kaynaklanmıştır.
Laiklik bir asırdır adeta dinsizlik olarak uygulanmıştır.Sadece dinin terk edilmesi yönünde değil,dinsizliğin kabulü yönünde kullanılmıştır.
Yıpranmış ve yalama olan bu ifade kaldırılmalı veya referanduma sunulmalıdır.
6-İrtica tartışılmalı.
İrticada laikliğin kırk yamalı bir bohçasıdır.İstenilenleri harcamak için kullanılan bir yafta.
Veya dini tedrisatı engelleyenlerin,halkın başka yönde bu ihtiyacını gidermesine engel olmak için kullandıkları bir ceza-i yöntemdir.
7-Hilafet tartışılmalı.
Bu gün sadece Türkiye değil,tüm islâm dünyası başsız olarak dolaşmaktadır. İslâm dünyasının manevi temsilciliğini yapacak bir merci olmadığından farklı farklı sesler çıkmakta,hristiyanlık dünyası kiminle muhatap olacağını bilememektedir.
İslâm dünyasının manevi temsilciliğini üstlenmede Türkiye böyle bir öncülüğü halka sunmalı ve uygulamalıdır.
8-Okullarda Arapça-Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif derslerinin konulması konuşulmalı.
” Arapça 22 Orta Doğu ülkesinde 200 milyona yakın bir nüfus tarafından konuşulan bir dildir. Ayrıca 24 Arap olmayan Müslüman ülkede 1 milyara yakın bir nüfus tarafından kullanılan bir dildir. Petrol üretimi ve petrokimya endüstrileri sebebiyle dünyanın ilgisi birçok Arap ülkesinin ekonomileri üzerindedir. Uluslararası ticaret, politika bilimi, uluslararası hukuk ve kültür tarihi öğrencileri, Arapça öğrenerek çok şey kazanabilirler. Antik arkeoloji ve Mısır’daki piramitler, sfenksler gibi tarihi eserler ve Arapça’nın edebi yoğunluğu, Arapça öğreniminin önemini artıran öğelerdir. “
Böyle maddi-manevi bir zenginliği görmeyerek,tarihi bağları koparmak, değerlerimizden uzaklaşmak,bu değerlerin kaynağından uzaklaştırılmak ile olur.
O halde bu millet bu değerlerinin kaynağıyla buluşturulmalı,okullarda Arapça-Kur’an-ı Kerim ve Hadis dersleri okutulmalıdır.
Milli eğitim bunu yapmaktan aciz ise,millete sunulmalıdır.
9-Zararlı kurumlar ve içecekler yasaklanmalıdır.
Gençliğin her yönüyle fuhuş yuvalarından korunması için tedbirler alınmalıdır. Zararlı içecek ve uyuşturuculardan ağır cezalarla sakındırılmalıdır.
10-Okullar özelleştirilmeli.Tevhid-i Tedrisat kaldırılmalı.
Eğitimde yenilenmek için Sağlık bakanlığı güzel bir örnek sergilemiştir.Milli eğitim kendisini aşamamaktadır.Yıllardır kamburluğu –deve misal-devam etmektedir. Yapılan tedbirler geçici pansuman tedbirleridir.
Eğitimin içine toplum çekilmeli,sahiplenmesi sağlanmalıdır.Her alanda denetim çerçevesinde özelleştirmelerin önü açılmalıdır.Tek tip insan yetiştirmekten vaz geçilmelidir. Kabiliyetlere göre insanlar değerlendirilmelidir.Kaplumbağa yürüyüşünden milli eğitim kurtarılmalıdır.Bunun önündeki en büyük engelde tevhid-i tedrisattır.
Kısırlaştırma yöntemini ya milli eğitim kaldırmalı veya millete sunulmalıdır.
11-İdam kabul edilmeli.
En büyük hak insan hakkıdır.
İdam edileceğini bilen insan kolay kolay öldürmez.Öldürmeye tevessül etmez.
İslâmda cezada esas olan,suç işleyeni cezalandırmak değil,suç işlenen kişinin hakkını korumak ve almaktır.
Ceza vermekten önce,suç işlemeyi engellemek ve zorlaştırmak gerektir.
Mesela;Cezalar arttırılmalı.Adam öldürme, tecavüz,hırsızlık,kapkaççılık, rüşvet,tiner, faili meçhuller,ya bu suçları işlememek için alternatif imkanlar sağlansın veya bu suçları işleyenler bir karşılığını görsünler.
Değerli büyüğümüz Rahmetli Mahmut Allahverdi ağabey anlatmıştı:
El kesmeyi aklına sığıştıramayan bir savcı,daha sonra hırsızlar tarafından evi soyulunca bu hırsızlığı yapanların mutlaka öldürülmeleri gerektiğini söylediğini ancak kendisine önceki sözü hatırlatıldığında da,şefkatine sığdırmadığı el kesmenin ötesine de geçerek,şefkatsizliğini daha öte götürmüş,mutlaka öldürülmelerini istemişti.
Buna gerekçe olarak da kendisinin 25 yıl boyunca bir çok yeri gezerek kazandığını,bir başkasının bir anda götürmesine bağlamıştı.
Bende hapishaneye ders vermeye gittiğimde 26 yaşında yedi defa hapse girmiş çıkmış, sekizinci defa yine hapse gelerek arkasına üç kişi takarak gelen bir genç,daha ilk haftasında dışarı çıkınca soyacakları marketin planını yapmakta idiler.
Cezalar caydırıcı olmalı,idam cezası gerekirse referanduma sunulmalıdır.
12-Devlet dairelerinde gravat kaldırılmalı veya serbest bırakılmalıdır.
Bir asırdır kısır döngüler içerisinde döndürülmekteyiz.Birilerini zengin etmek için,bir çoklarının fakir kalmasına göz yummaktayız.
Yıllarca kocaman güya eğitim görmüş adamlar gravat uğruna eğitimi sekteye uğratmaktan kaçınmamıştır.
Devlet yönetimi samimiyetini resmiyetinin önüne geçirmelidir.
Devlet daireleri samimi değil resmidir.Artık samimiliğe geçmelidir.
-İtibar gravata mı yoksa şahsa mı?
-Yaz kıyafet genelgesinde 15-mayıs-15 haziran döneminde amirin odasına girerken önceden bulundurulacak olan gravat ve ceketle girilecek..Hala despotluktan azalma olsa da kurtulma yok..kalıntısı mevcut..çünkü hala kalıntılar ve kırpıntılar var.
Referanduma gerek kalmadan kolayca kaldırılabilir.Kaldırılmalıdır.Olmuyorsa referandumlara dahil edilmelidir.
13-Askerin vesayeti kaldırılmalı.
Asker sınıra çekilmeli.Devletten ve milletten elini çekmelidir.Siyasetten uzak görevini yapmalı.Ömür boyu sıkıntıları anlatılan bir kurum olmaktan çıkarılmalıdır.
-Yaş toplantılarındaki münakaşalar,toplu istifa restleri göstermiştir ki,toplum artık normalleşme yoluna giriyor demektir..Bu normalleşmenin bir görüntüsüdür. Onların memnuniyetsizliği demek,milletin memnuniyeti demektir zira aksi takdirde milletin şimdiye kadar memnun olmadığı durumun sürdürülmesi demektir.
Onların memnun olmama göstergeleri,milletin memnun olacağının bir göstergesidir.
Ordudan irtica bahanesiyle sorgusuz sualsiz apar topar atanlar,en ağır terör örgütü üyesi ile sorgulananları,dokuz defa müebbed hapse mahkum edilenleri,camiyi bombalayıp,balyoz planı hazırlayan 102 kişiyi ordu evlerinde himaye ederek,gerçek niyetlerini,kimliklerini,samimiyetlerini,hukuksuzluklarını,keyfiliklerini bir daha göstermiş oldular.
-Önde Pkk arkada Heron!Gelde bu işi bitir!
-Ordunun kendini toparlama,itibarını düzeltme zaman ve fırsatı yeni genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarıyla bu imkan doğmuştur.
Artık ordu üzerine olumsuz yazılar yazılmasın,yazdırılmasın..Şaibeler ortadan kalksın,özellikle cunta ekibi tasfiye edilsin.
Pkk en büyük desteği himaye ve strateji olarak içten almaktadır.Dışarıda arandığı gibi,içteki bağlantıları da ortadan kaldırılsın.
Baas jitem tarzı ortaklığa son verilsin,jandarma dipçikle anılmasın.Orduya yeni bir soluk ve yeni bir düzen kazandırılsın.
Gerekirse referanduma gidilsin.
14-Başörtüsü-Türban özgürlüğü konusunda referanduma gidilsin.
Problem olmayan,takanla takmayanın problem yapmadığı bu mesele birileri tarafından ısrarla problem haline getirilmeye ve toplumda kaos ortamının oluşunu sağlamak için gündemde tutulmaktadır.
Yukarıda temelde olan meselelere çözüm getirilmesi halinde bu çözümde direkmen ortadan kalkacaktır.
Madem bu durum yukarıda çözülmüyor,halka gidilsin,referanduma sunulsun.
MEHMET ÖZÇELİK
03-10-2010

No ResponsesOcak 3rd, 2015

MEŞRU TEVESSÜL

MEŞRU TEVESSÜL
Tevessül,vesile kökünden alınmadır.Sin ve sad ile olan tevessül mana bakımından birbirine yakındır.Zira sin ile sad devamlı münavebeli olarak gelirler.Onlardan biri diğerine benzer.
Tıpkı Fatiha suresindeki –İhdinas-sırâtel müstakim.-gibi.Kıraat-ı seb’a üzerine her iki şekilde okumakta caizdir.
Vesile;(sin ile)hedefe ulaştırma aracıdır.
Vesile;(sad ile) hedefe ulaşmaktır.Her ikisi de hedefe ulaşmaya sebep ve araçtır.
1.Nev’:Bir ibadet olup,onunla Allah’ın rızasına ve cennetine ulaşmak murad edilir,düşünülür.
“Onların yalvardıkları bu varlıklar, “hangimiz daha yakın olacağız” diye Rablerine vesile ararlar.”
Mesela ramazan orucunu tuttuğu zaman denilir;Bu günahların bağışlanmasına vesiledir.Sahura kalktığı,kadir gecesini ihya ettiği zaman;hakeza bunlar günahların bağışlanmasına vesiledir.
Elbette burada Allaha iman ve güven gerekir ve gerektir.Bu durumda bütün Salih ameller birer vesiledir.
Salih amelden maksat:” Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir.”
Bundandır ki Efendimiz;”Ateşten –Cehennemden- Allah’a sığınırım.”derdi.
Cehennem ehline yazıklar olsun.
-Vesilenin 2.Nev’i:Duanın kabul olması için vesile edinilir.Bu da birkaç kısımdır:
1.Kısım:Gerek bir isim ile gerekse de bütün Allah’ın isimleriyle,isimlerini vesile kılmak.
1.Misal,bütün isimleriyle her şeye karşı isimlerini vesile yapmak konusunda İbn-i Mes’ud-dan rivayet edilen sahih bir hadiste;” “Bir kimseye keder ya da sıkıntı dokunduğunda; ‘Allah`ım, ben senin kulunum. Erkek ve kadın kulunun oğluyum. Alnım senin elindedir. Benim hakkımda senin hükmün geçerlidir. Hakkımda takdir ettiklerin geçerlidir. Kendini isimlendirdiğin tüm isimlerinle veya yarattıklarından birine öğrettiğin isimlerinle, kitabında indirdiğin isimlerinle, katındaki gayb ilminde kendine has kıldığın isimlerinle, Kur`an`ı kalbimin baharı, gönlümün nuru, üzüntü ve sıkıntımın giderilmesini senden isterim. Bu duayı söyleyenin, sıkıntı ve üzüntüsü yerine Allah bir ferahlık getirir. Ardından Ey Allah`ın Rasûlü! Bunu öğrenelim mi? diye soruldu. O`da Evet, bu duayı işiten kimsenin öğrenmesi gerekir.” diye cevap verdi.”
Burada bütün isimleriyle istenilmektedir.
Mesela bizde deriz ve demeliyiz;”Allahım!Bütün esma-i hüsnan ile birlikte istiyorum.”
Buna delil ise:” En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin.”
-2.Misal:Özel bir isimle tevessülde bulunmak.
Mesela diyebilirsin;Ya Ğafur,beni bağışla,Ya Rahim bana merhamet et,Allahım muhakkak ki sen affedicisin,affı seversin,beni bağışla.
Bu özel ve has bir isimle tevessülde bulunmaktır.
Bu çeşit tevessül duaya münasip olması gerekir.Tıpkı Allahtan rızık isteyeceğin zaman;Ya Rezzak dersin.Zira rızık ile Rezzak arasında bir münasebet vardır.
Eğer dersen;Ya Şedidel İkab,-ey azabı şiddetli olan,beni affet.-Burada söylenilen isimle,istenilen şey birbirine münasip düşmez.
Yani cezaya delalet eden bir isim ile,Allahın affına nasıl tevessül münasip olur?
Allah’a dua ettiği şeye münasip bir isimle dua etmesi gerekir.
-Büyük zatlar,başta peygamberler olmak üzere, hep Allah’ın bir ismine sarılarak, O isme iltica edip vird haline getirerek yükselmişlerdir.
Mesela,Hz.İsa Hay ismine,Hz.Musa Kelam ismine,Abdulkadir-i Geylani Kadir ismine,Mevlana Vedud ismine,Bediüzzaman Said Nursi Hakim ve Rahim isimlerine ve hakeza mazhar olmuş kimselerdir.
Kendinize münasip gelen bir ismi,ebced hesabıyla da hesaplayarak vird edininiz.O sayı kadar çekmeye devam ediniz.
-2.Kısım:Gerek özel gerek tüm sıfatlarıyla her şeye karşı tevessülde bulunmak.
Fiili sıfatlar bunlardandır.Mesela;” Allahümme inni es’elüke biesmâikel Hüsna ve sıfatikel-ulya”
Bu doğru bir tevessüldür.
Bu hususi olduğu gibi,umumi de olabilir.Yukarıda zikrettiğimiz umumidir.
Hususi ise:” Euzü biizzetillahi ve kudretihi min şerri ma-ecidü ve ühazirü.”
Burada Allahın sıfatlarından bir sıfat ile tevessülde bulunulmuştur.
-Ef’al ile tevessüle misal olarak mesela:” Allahümme salli ala muhammedin vé ala ali muhammed. Kema salleyte ala ibrahimé vé ala ali İbrahim.”
Burada İbrahime yapılan iyilik gibi,Muhammed ve âline de yapılması istenebilir.
Burada birini diğerine teşbih değil,bir illet ve sebebiyeti bildirmedir.
Burada İbrahime yapılan vesile kılınarak Muhammede de yapılması istenilmektedir.
-“İkinci Sual: Teşehhüd âhirinde,

‘deki teşbih, teşbihlerin kaidesine uygun gelmiyor. Çünkü, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, İbrahim Aleyhisselâmdan daha ziyade rahmete mazhardır ve daha büyüktür. Bunun sırrı nedir? Hem bu tarzdaki salâvatın teşehhüdde tahsisinin hikmeti nedir?
…..Elcevap: Bu sualde üç cihe