Türkiyede olduğu gibi,İslam memleketlerinde de artık tepeden inme bir düşünce,islam devleti kurma gibi bir mesele,devleti ve iktidarı ele geçirme gibi bir kaygı ve dava ve de hedef alınan seviyeden dolayı yer almamakta,taleb edilmeyip isabetli bir düşünce olmadığı anlaşılmaktadır.Bu da Bediüzzamanın bu asırdaki tüm islam alemindeki hizmet farkını göstermektedir.Özellikle biz de dahil olmak üzere,islam memleketlerinde özellikle yahudi ve menfi kimseler tarafından islami parti,islam devleti ve hükumeti,islam adına ortaya çıkma düşüncesi ön plana çıkartıp teşvik edilmiş,bu anlamda etrafına adam toplayacağı düşünülen kimseler özel seçilmiştir.Türkiyede İsviçre’de bulunduğu halde solun temsilcisi olan CHP tarafından Necmeddin Erbakan özellikle getirilmiş ve ona Milli Nizam partisi kurdurularak sağın büyük partisi Adalet partisini bölmeyi amaçlamış ve başarılı olmuşlardır.Müslümanlarda her vesile ile susturulmuşlardır.Mısır’da İhvanı Müsliminin kurucusu olan Seyyid Kutub,Abdunnasır ortaklığı ile devleti yıkma neticesinde,bizzat Abdunnasır tarafından kendisi ve 40 bin ihvanı müslimin mensubu kimseler idam edilmişlerdir.

Bu tutku ve bunda gösterilen ifrattır ki,müslümanların bir asırdır elinin ve kolunun bağlanmasına sebeb olmuştur.Başını kaldırsa,tepesine binilmeye yeltenilmiş,yaptığı herşey cürmü meşhud olarak görülmüştür.Buda basiret ve ölçü farkını ön plana çıkarmaktadır.

hz-Üstad;Vazifemiz müsbet harekettir.-derken,bu zamandaki hizmet tarzının müsbet hareketle olacağını,asrın yetkilisi olarak belirtmiş ve tesbit etmiştir.

            İddia değil,farazi ve Aykırı görüşler olarak her şeye tersiyle bakılabileceği gibi,Mesela,Neden Erbakan kasıtlı olarak Türkiye-ye İsviçreden getirilmiş olmasın???

            Zira Erbakanı getirenler ne Demirel ve partisi ne de o zamanki sağ düşünceye sahip partiler değil,bizzat CHP tarafından ısrarla getirtilmiştir.Burada başta sağ partileri bölmek düşünülebildiği gibi,neden başka hesaplar da olmuş olmasın?

”Türkiye’yi yeniden okumak”başlığında,Türkiye’yi dışarıdan okuyup gözlemleyen Mısır’lı Fehmi Hüveydi,[1] ki bu aynı zamanda bizlerinde yıllardır anlatmaya çalışıp söylediğimiz ancak bir türlü anlaşılmak istenmeyen,belki de bu zamanımıza kadar olgunlaşması gereken- bir görüş olup,isabetli tahlilinde şöyle diyor:”Erdoğan’la Erbakan arasında temel fark şu:Erbakan,müslüman Türkiye’ye baktı,bu mantıktan hareketle partisini,bir yönüyle Arap dünyasındaki İslami hareketlere benzer esaslara dayanarak kurdu.Erdoğan ise,Arap dünyasına bakmadan,Türkiye’nin tabii şartlarını dikkate alarak,laik kesimle dayanışma içerisine girdi.Diğer bir ifadeyle Erbakan,İslamı önüne koyarken,Erdoğan onu kalbine koydu.Erbakan laik kesimle çatışırken,Erdoğan çatışmaktan kaçındı.Başörtüsü konusunu mesele yapmayarak,başörtüsünün öncelikleri arasında bulunmadığını ifade etti.

            Diğer bir fark da,Erbakan Türkiye’de İslami kesim için bir çerçeve çizerek onları parti şemsiyesi altına almaya gayret sarf ederken,Erdoğan şemsiyeyi daha geniş tuttu.Bu yüzdendir ki,Tayyib Erdoğan’da,Abdullah Gül’de,diğer islam ülkelerindeki yaygın olan anlayışın aksine,partilerinin bir islami parti olmadığını,laiklerle islamcı diye nitelenen kesimlerin demokratik bir anlayış içinde beraber,bir arada bulunabileceği bir parti olduğunu ısrarla vurguladılar.”

            Sürekli Seyid Kutub’un tarzı esas alındı,memleketimizde yaşayan,buranın şartlarını bilmeninde ötesinde bizzat yaşayıp işin sıkıntısını çeken Bediüzzaman ölçü alınmadı.Bediüzzamanın dediği gibi;yüzde altmış hakiki müslüman bulunmadıkça,islami bir parti kurulamıyacağı-görüşü göz ardı edildi,memleket yarım asır kavgalı ve ihtilallere zemin hazır edildi,şuurlu veya şuursuz...

Bediüzzaman tüm hizmetinde ve talebelerinin devam eden hizmetlerinde bir islami devlet kurma,devleti ele geçirme asla hedeflenmemiştir.Celal Bayar’ın bile kendisine cumhurbaşkanlığı makamını teklif etmesi halinde teşekkür edip,kabul etmeyeceğini ifade etmektedir.Bir gaye olmanın bile ötesinde,araç olarak dahi kullanılma cihetine gidilmemiştir.Fertler ve onların ıslahı hedef alınmıştır.Cüz’den külle bir gidiş takib edilmiş,küll’den cüz’e gidiş esas alınmamıştır.

Ancak üzülerek ifade edebiliriz ki;yıllardır parti hizmeti aracında ötesinde,amaç yerine oturtuldu,bunca ızdırap ve geri kalıp gecikmelere sebeb olundu.

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerdir."[2]

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerdir."[3]

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fasıklardır."[4]

O günlerde bu ayetler sürekli gündeme getirilmiş,gerçek manası anlaşılamamıştır.Oysa Bediüzzaman;-Men lem yehküm-bil-mâna men lem yusaddik-yani hükmetmeyen değil,tasdik etmeyen veciz ifadesiyle meseleye çözümü getirmiştir.

”İslam’a davet uslüp ve metotlarına yansıyan en belirgin özellik “İslam’a gelin, kurtuluşa erin” ifadeleri etrafında oluşan yaklaşımlardır. Bu yaklaşımın iticiliği çekiciliğinden fazladır. Siz bir gurubu inandığınız değerlere davet ederken “Seni İslam’a davet ediyorum, bana gel dediğinizde” şu gibi “Seninki yanlış, sen yanlış yoldansın, benim dinim seninkinden iyi” ifadelerini sözlü demeseniz bile zımnen diyorsunuz... İşte yüzyıllardır birazda geçmişte büyük devlet olmanın "gururu", en yüce ve en son dinin mensubu olmanın "onuru" bizleri bu yaklaşımlara itmiş olabilir. Oysaki buradan davete başlamanın, dilinle “gel”, derken, tavırlarında ihsas ettirdiğin havayla “git” demeden farkı yok. Çünkü böyle bir yaklaşımla karşıdaki şöyle düşünür “O neden bana gelmiyor,” “ben de seni benim dinime davet ediyorum” “Senin dininin hak olduğu nereden belli”. Kuran bu tarzı seçmiyor. Kuran’ın tarzı daha akılcı ve daha çekici.”

” Batı bugün aşırı bireyleşmenin sıkıntısını da yaşıyor. Büyük kriz dönemlerinde aşırı bireyleşme zararlı. Totaliter hareketler faşizm ve komünizm Batı kaynaklıdır. Bunlar hep gelişmenin aşamalarıdır. Batı toplumları da feodaliteden bu noktaya geldi. Bunlar dini düşünceyi de etkileyecek. Kalabalığın hareketi yerine daha bireysel, daha yaratıcı bir din anlayışı gelişiyor. Gençlerin okuduğu kitaplarda artık eski klasik kaynakları bulmak çok zor. Fethullah Gülen ve Prof. Dr. Mehmet Aydın Türkiye’deki dini değişimin somut örnekleridir. Hayrettin Karaman bile fıkıh ağırlıklı olmasına rağmen eskisine göre farklıdır. En geleneksel İslam’ı temsil eden Şevket Eygi’dir. Ama Eygi’nin Türk toplumu tarafından talep edilirliği ile bir Fethullah Gülen’in Türk toplumu tarafından talep edilebilirliği aynı şey değildir. Abant toplantıları, toplumsal değişmenin din anlayışını nasıl değiştirdiğini gösterir.”[5]

Şu bir vakıa olarak görülmüştür ki;sağ kesime özellikle kendisini islami bir parti olarak gösteren Erbakan ve yasaklı dönemde yerine geçen Recai Kutan’a yeteri kadar hizmet edebilecekleri bir ortam hiçbir zaman için bırakılmamış,sürekli kontrol edilip,sonunda da yüzde ikilik bir oy ile sahneden el çektirilmiştir.

Sürekli takiyye yapmakla suçlanmıştır.Her ne kadar Erbakan’ın “Eğer Atatürk yaşasaydı Refah’lı olurdu.”sözü de olsa bile...

-Geriye ise milliyetçi diye adlandırılan kesim kalıyordu.Onlarda seksen öncesi sol ve koministlerle karşı karşıya getirtilmiş,binlerce kişinin ölmesiyle son bulmuştu.

Ancak sahneden çekilmemişlerdi.

Bu amaçla onlara da Ecevit-Mesut Yılmaz-Devlet Bahçeli üçlüsü bir araya getirtilmiş,Pkk’nın başı olan Abdullah Öcalan’ı cezalandırmak hedefi olan MHP ve Ülkücü parti,adı bile duyulmayan,kazanma ihtimali toplumun hiçbir kesiminde düşünülmeyen Devlet Bahçeli getirtilmiş ve bu partide Erbakanın partisinin akibetine uğratılmıştır.Hakkında mit ajanı olmaktan tutunuz da,çeşitli söylentiler gündeme gelmiştir.

Turgut Özal’ın hatası olarak görülüp değerlendirilen Mesut Yılmaz’da parti olarak biterken,kendiside yurt dışına çıkmıştır.

Sahneden bir türlü çekilmek istemeyen Süleyman Demirel’in yerine Tansu Çiller geçmiş,oda bütün partilerin hezimete uğradığı dönemde aynı akibete düçar olmuştur.

Yerine ise Mehmet Ağar geçmiştir.

Ağar konusunda ise çok şaibeli ifadeler kullanılmaktadır.Bunlardan birisi de eski Mit ajanı ve şu anda yurt dışında bulunan Mehmet Eymür’dür Kendi açtığı –www.atin.org-adlı sitesinde genişçe bu şaibelerden bahsetmektedir.

Ayrıca:Sakın buda N.Erbakan gibi sağı bölmek amacıyla özel olarak DYP-nin başına getirilmiş olmasın 13-2-2003-de...sağı toparlama bahanesiyle..düşünceleri zihinleri kurcalamıştır.

-“Şubat 2003 :Meclise gelen ziyaretçilerin başlarının açık olması için önerge veren  dyp genel başkanı Mehmet Ağar.”

- Özal ise,birçok buzları eriten ve katıları yumuşatan adamdır.Bunu bazen tebessüm edip teveccüh ederek,bazen de makam vererek siyasi bir deha ile yerine getirmiştir.Mesela,Cengiz Çandar,kendisine makam vererek,danışman yaparak yaklaştırmıştır.163 kaldırmak için ve de sağ-sol kavgasını durdurmak için 141-142-yi de kaldırmış ve bunu millete ve hukuka mal etmiştir.

”- Demokrasi ; aristokrasi ayrımı olan batının eşitlik anlayışıdır. Bizde aristokrasi yok ki böyle bir hürriyet arayışı olsun.

Anayasa ; Osmanlı ırk, lisan, millet olarak o kadar farklıdır ki böyle bir yapıya Avrupalının aklı ermez. Bu birlik İslam birliğidir.

- Avrupa’da ise mütecanis unsurlar asırlar sonra birlik sağlamışlardır. Onların yapısına uygun bir meşrutiyet bizim yapımızı dağıtmak demektir.

- Taklitçilik milli ve batılı diye ayrım getirdi. Özellikle adliye ve maarifte bütün problem meşrutiyet dahil ne istersek hep aşırıya kaçmamızdır.”[6]

            Bizim şartlarımız ile ne İslam aleminin ne de insanlık aleminin şartları bir değildir,tıpkı coğrafi şartların bir olmayışı gibi...

”- Partiler ve kavgalar bize siyasi hürriyet getirecek zannedip kurduk. Husumet ve rekabeti körükledik. Mebuslar birbirlerine şiddetle düşmanlık yapınca meşrutiyet (demokrasi) yükseliyor sanıp safdilane memnun olduk. Oysa hakikat tam aksidir. İnsanlar siyasi çekişme yerine sevgi ve dostlukla daha verimli olurlar.

- Fenciler rekabet olmadığı için müthiş bir hızla ilerliyorlar. Bizdeki çekişmeler, partiler ve millet vekilleri suni oluşturulmuştur. Milli ve ırki yönler körükleniyor.

- Kötü niyetli azınlıklar ve partiler meclise meşrutiyet (demokrasi) diye girdiler.

- Osmanlı düşmanı olup her değişikliği iyi zannedip, örf ve adetleri bir anda değiştirmeye kalkıştık. Taklitçiliğin sonu bugünkü gibi anarşidir.

- Batılı demokrasiye, adaletsizliğe, baskıya karşı savaşarak eğitim ve vatanseverlikle ulaşmıştır. Bizde baskı yoktur ki demokrasi arayışı olsun. Komşudan ısmarlama olmaz.”[7]

“- İslam dünyasının gerileme sebeplerini ilk batılılar ele aldılar ve bunun İslam şeriatından kaynaklandığını yaydılar.

- Müslümanlar bu iddiayı batılıların İslam’a olan kinine bağlayarak şiddetle tepki gösterdiler, batı ve batıcılar da bu tepkiye bağnazlık -taassup-yobazlık dediler.

- Düşüncemizdeki karışıklık gerçek sebebi yani neden tembel ve cahil kaldığımızı tesbiti geciktirdi.

- Milletlerin inandıkları dine kendi özelliklerinden verdikleri bir vakıadır. Eğer din mani olsaydı Japonlar ilerleyemezdi.

- Yeni Müslüman olan toplumlar eski cahiliyet dönemi adetlerinin tesirinden tam kurtulamadılar, neleri terkedeceklerini bilemediler, din yeni ihtiyaçlara uygun tefsir edilemedi, çare İslam’ın bunlara tesirini arttırmakken tersi oldu.

- Türkler ise İslam’dan önceki medeniyetleri İslam’dan sonraki ilerlemesine mani olacak kadar köklü olmadığından yeni şeriatı tam temsil edip (Malik Bin Nebinin) ifadesi ile 6 asır tehlikelere set çektiler. Fakat onlardan Arap ve Acemlerden menfi etkilendiler.

- Batıya olan nefret onların medeniyetteki ilerlemelerini takibe engel oldu. İslam alemi felsefi ve metafizik kısır çekişmelerle uğraşırken batı yeni icatları ile istila etti.

- Müslüman liderler saadetimizin yolunun batıya benzemek olduğunu zannettiler. Oysa batı kendi anlayış ve ananelerine göre bir sistem kurmuştur. Bu bize uymaz.”[8]

”- İslam toplumlarında asırlardan beri tarafsızlık, insaf ve adalet hisleri yaygın oldukça ihtilaller olmamıştır. İhtilaller batıcılığın meyvesidir. Sağ-sol vb.”[9]

“- Hakimiyet milletindir ilkesi eskiden Kilise ve Krallığın yaptığını taklit eden hayali bir haktır. Temelinde kuvvet vardır.

- İnsanda doğuştan hak yoktur. Zamanla ‘söz geçirme hakkı, saygı hakkı, hürriyet hakkı, mutluluk hakkı’nı elde eder.

-Milli irade denen şey milletin çoğunu temsil etmeyen çoğu zaman suni milletvekilleriyle göstermelik bir hakimiyettir. Eskiden azınlık baskısı vardı şimdi çoğunluk.”[10]

 

YAHUDİLİK

 

Filistinde bundan iki sene önce 12 yaşındaki bir çocuğun babasının siper olmasına rağmen İsrail kurşunlarıyla kucağında öldürülüşünün silinmeyen görüntüleri...

Kolu taşlarla vurularak kırılan bu mazlum insanlar...

Sayılamıyacak kadar bu gibi uygulamalar tahrif edilmiş Tevratın hükümleridir.İşte birkaç örnek:

"Onları kasaplık koyunlar gibi ayır ve öldürme günü için Onları    hazırla."[11]

"Et yeyin ve kan için yiğitlerin etini yiyeceksiniz ve dünya beylerinin kanını içeceksiniz...sarhoş oluncaya kadar kan içeceksiniz.”[12]

“14. yüzyılda Avrupa'da çok büyük ölümlere sebep olan veba salgınları yaşandı.[13] Özellikle Almanya'da 1348-1349 yıllan arasında vebadan ölenlerin sayısı oldukça arttı. Bu durum karşısında Papaz Clemens VI. Von Avignon vebanın nereden kaynaklandığını öğrenmek ve hastalığın yayılması karşısında tedbir almak için soruşturma açtı.[14] Soruşturma sonucu gerçek bir vahşeti ortaya koyuyordu: Milyonlarca insanın ölümüne neden olan vebayı Yahudiler kasıtlı olarak yaymıştı.[15] Vebayı yaymak için kuyu sularına veba mikrobu atmışlar ve Yahudi olmayanların evlerinin duvarlarına içinde veba mikrobu bulunan mürekkep sürmüşlerdi.[16] Nitekim bir Alman Yahudisi yine zengin bir Yahudi olan Hanover’li Salomon’un oğlu Aaron’dan Hanovre şehrinin kıyılarına atılmak üzere 300 tane içinde veba mikrobu bulunan zehir torbası aldığını ve bunlarla hem şehrin kıyısını hem de diğer bazı şehirlerin kuyularını zehirlediğini itiraf etmişti.”[17]

-“Ateist biri olduğunu, “Tanrı’ya da Tevrat’a da inanmadığını” belirten Amerikalı gazeteci Mıchael Drosnın (kendisi yahudidir) TEVRATIN ŞİFRESİ adlı eserinde anlatıyor:

            Drosnın diyor ki “Tevrat’ın şifresini haber vermek için ulaşmayı bir türlü başaramadığım Şaron’un yerine İsrail istihbaratının en kritik durumdaki generali Yossi Kuperwasser’le görüştüm. Yossi, şifrede 2005 yılında gerçekleşecek bir çiçek hastalığından bahsedildiğini öğrendiğinde bunu ciddiye aldıklarını, hatta benim zikrettiğim rakamla istihbaratlarının tesbit ettiği rakamın çok yakın olduğunu söyledi.” (2005 yılında İsrail’in çiçek salgınına 14.700 kurban vereceğini düşünüyorlar) General, şifrede belirtilen 2006’nın kıyamet yılı olacağı iddiasına da önem veriyor.

Kuperwasser, gazeteciye şu önemli açıklamada bulunuyor: “Amerikalılar Irak’ı saplantı haline getirdiler. Oysa biz daha çok İran’a odaklanıyoruz.” (Bu sözler Irak savaşından bir yıl önce sarfediliyor.)

İddia ettikleri Tevrat’ın şifresi (ki, bu iddiaların arkasında İsrailli bir matamatikçi bulunuyor) “çiçek hastalığı, atomik soykırım, nükleer saldırı” gibi şeylerin İran, Yemen, Libya gibi ülkelerden kaynaklanacağını söylüyor. Amerikalı gazeteciyle görüşen general ise, “İzak hepsinin koordinatlarını bize verdi, araştırdık ve İran’da bir takım etkinlikler gördük..” diyor.”[18]

-Örtünme ile ilgili olarak;bu konuda Kitab-ı mukaddeste şöyle denilmektedir. “ Başı örtüsüz olarak dua eden başını küçük düşürür. Eğer kadın örtünmüyorsa saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek, yahut tıraş olmak ayıp ise örtünsün.”[19]

-“TARİHÇİ Ahmet Refik bey, Lâle Devri adlı kitabında,[20] o devirdeki Yahudi nüfuzunu şu satırlarla anlatmaktadır:

"Bu devirde Türkiye'de en zengin tâcirler Yahudilerdi. Yahudilerin olağanüstü nüfuzu vardı. Türkler ticarete karşı ilgisiz oldukları ve sanayiden nefret ettikleri için bütün ticaret Yahudilerin elinde idi. Her paşanın maiyetinde mutlaka bir Yahudi bulunur, bütün işlerini o yürütürdü. Her paşanın vazifeli olduğu vilayette piyasayı teftiş etmek, hediyeleri almak, ithalat ve ihracat mallarını tedkik eylemek onun elinde idi. Tabibler, vekilharçlar, tercümanlar hep Yahudilerden seçilirdi. Ticarete ait her şey onların ellerinden geçerdi. Türkiye'de Kanunî zamanından beri Yahudi nüfuzu bir musibetti."

“Kitab-ı mukaddesin şu ayetlerinde görüyoruz:

“Oğlunu göğe çekerek sağına oturtan bir ilah” (markos) “Biricik oğlunu kucağına alan bir ilah (Yuhanna)” Yorgunluk atmak için dinlenen bir ilah (Tekvin) “İnsanla konuşan insanla konuşması bitince tekrar yukarı çıkan bir ilah (tekvin) “Oğullari bulunan bir ilah (Tekvin)” “Kullarını unutan bir ilah (Mezmurlar)”

-“YAHUDİ OLMAYAN İNSANLARA BAKIŞLARI

Ecnebiler (Yahudi olmayanlar) köpekler gibidir.

Yahudi dininden olmayan diğer insanlar sadece köpek de değildir, onlar hem de eşektirler.

Yahudi olmayanların evleri hayvanatın ahırlarıdır.

Bir yahudiye, ecnebilerden birini bir tehlikeden ve beladan kurtarmak haramdır.

Bir ecnebiyi yani yahudi olmayan birini öldüren bir yahudi, Firdevs cennetinde ebedi saadetle mükafatlandırılır.[21]

“TELMUD’UN MAL İLE ALAKALI BAZI HÜKÜMLERİ

Ecnebilerin (Yahudi olmayanların) kaybolan bir malını bulup, onlara geri veren bir yahudiyi Allah asla afvetmez.

İnsanlardan, yani yahudilerden birinin malını çalmak caiz değildir. Fakat yahudi dininden olmayanların malını çalmak caizdir.

Faiz, yahudiler arasında haramdır. Fakat yahudi haricindeki insanlardan faiz almak mübahdır.

Bir yahudi, evladlarını faize alıştırmak için onlara faizle borç vermelidir. Ta ki çocukları faizin tadını alsınlar da yahudi olmayanlar içinde bu faiz müessesesini işletsinler.

Yahudi olmayanların hayatı bile yahudilerin mülkü iken (yani onlar yahudilerin kölesi iken), o ecnebilerin malları nasıl yahudilerin olmaz? Yani onların malları hertürlü hilelerle alınabilir.[22]

-TELMUD’UN AHİD VE MİSAKLARLA  ALAKALI BAZI HÜKÜMLERİ

Yahudiler, ecnebilere verdiği sözden ve yaptıkları yeminden dönmelerinden dolayı mes’ul değildirler. Çünki yahudilerle hayvanlar (ecnebiler) arasında yemin olmaz.

Yahudiler için yalan yere şahidlik yapmak caizdir.

Ecnebileri (yahudi olmayanları) aldatmak mübahdır. Belki vacibdir.

Senin önüne bir yahudi ile bir ecnebi herhangi bir hususta davalı olarak gelirlerse, imkan bulduğunda o yahudiyi bu davada kazançlı çıkar.”[23]

-“TELMUD’UN AHLAK CİHETİNDEKİ BAZI HÜKÜMLERİ

Gerek erkek, gerek kadın olsun, yahudi olmayan biriyle zina etmek mübahdır.

Bir kadının, başka bir kadınla zina eden kocasından şikayet etmeğe hakkı yoktur.

Kişinin karısıyla livata muamelesi yapması mübahdır. Çünki kadının, kocasına nisbeti; adamın kasabdan aldığı bir parça ete benzer. O adamın bu eti, ister pişmiş-ister çiğ olarak, canı nasıl isterse öyle yemeğe hakkı vardır.”[24]

Âyette:”Ey iman edenler! Ahbar ve ruhbanın çoğu gayr-ı meşru’ yol ile insanların mallarını yerler. Ve Allah’ın yolundan insanları o mal ile men ederler. Onlar altın ve gümüşü iddihar ederler. Ve onu Allah yolunda infak etmezler. Belki Allah’ın yolundan insanları men etmek için sarfederler. Onları (ahbar ve ruhbanı), azab-ı elim ile müjdele.”[25]

Bediüzzaman Hazretleri elyazma eserinde kendi el yazı­sıyla yaptığı bir ilâvesinde; Türk Ordusu kuvvetini kendi milleti aley­hinde değil, İslâm Dünyasının selâmet ve zaferinde kullanıp büyük vazifeler göreceğini ihbar sadedinde şöyle der:

«Kılıncını ayağına vurdurmaz, düş­manına vurdurur. Kur’ana hizmetkâr eder. Ağlayan âlem-i İslâmı güldürür.»

-“Yahudiler Güneydoğu’da

ABD Irak’a saldırmaya hazırlanırken, yıllardan beri GAP bölgesinde gizli emelleri bulunan İsrail, Güneydoğu’da sosyal yardım adı altında bölgede yayılma faaliyetlerine hız verdi. Merkezi ABD’de olan ve dünyanın en güçlü siyonist örgütleri arasında gösterilen orijinal adı American Jewish Joint Distribution Committee olan JDC isimli örgüt, Adıyaman’da sosyal yardım birimi açıyor.
Adıyaman şehir merkezine 2 kilometre uzaklıkta olan ve bir süredir kullanılmayan Sait Bilgiç İlköğretim Okulu’nun binasında açılacak JDC’nin kuracağı sosyal tesisin açılışını, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson’ın yapacağı bildirildi.
             BERGMAN: MESUT YILMAZ SAYESİNDE AÇILDI
Örgütün temsilcisi Ami Bergman, Diyarbakır’da faaliyetlerine iznin verilmesinde en büyük payı, dönemin Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz ve eşi Berna Yılmaz’a borçlu olduklarını söyledi. Yahudilerin Türkiye’deki yayın organı Şalom gazetesine yaptığı açıklamada Yılmaz çiftinden büyük destek aldıklarını belirtti. Bilindiği gibi Mesut Yılmaz, 28 Şubat sürecinde, JDC gibi siyonist organizasyon B’nai Brith’e bağlı olan ve dünya üzerindeki Yahudi karşıtı gruplarla savunma amacıyla kurulan merkezi ABD’de bulunan Anti Defamation League (ADL) tarafından en iyi devlet adamı ödülüne layık görülmüştü. ADL, ayrıca aynı ödülü 28 Şubatçı general Çevik Bir’e de vermişti.
            SİYONİZM PROPAGANDASI
Dünyanın en zengin örgütleri arasında gösterilen JDC, Ortadoğu’da İsrail devletinin kurulması konusunda etkin rol oynamıştı. Kuruluş amaçları arasında, soykırıma uğradığı iddia edilen Yahudiler’e yardım, Yahudi çocuklara İbranice ve Tevrat eğitimi vermek de bulunan JDC, kaynaklarının çok küçük bir bölümünü Yahudi olmayan topluluklardaki siyonizm propagandalarına ayırıyor.
Kurucusu, sözde soykırım savunucusu
Adıyaman’da sosyal merkez adı altında, siyonizm propagandası amacıyla bir birim açan JDC’nin kurucusu, Ermeniler’in sözde soykırım iddialarında “kitaplarını” ve “açıklamalarını” dayanak gösterdiği 1912-1916 yılları arasında Osmanlı topraklarında ABD’nin büyükelçisi olarak görev yapan Henry Morgenthau. Bu isim, sözde soykırım iddialarıyla ilgili açıklamalarında “yapılanlar bir ulusun katlidir” demişti.
Diyarbakır’dan sonra Adıyaman
Özellikle 17 Ağustos depreminden sonra yardım adı altında, deprem bölgesinde faaliyetlerde bulunan ve siyonizm propagandası yaptığı bildirilen JDC, 1999 yılında Diyarbakır’da GAP İdaresi, Diyarbakır Valiliği ve Diyarbakır Belediyesi’nin iş birliğiyle bir sosyal tesisi açmıştı. Diyarbakır Belediyesi’nden büyük destek gördüklerini belirten JDC yöneticileri, HADEP’li belediyeye teşekkürlerini sunuyorlar. JDC’nin Türkiye temsilciliğini Tel-Aviv’de yaşayan bir Yahudi olan Ami Bergman yapıyor. Siyonist örgüt JDC, bugün Diyarbakır’da “sosyal hizmet” konusunda seminer verecek. Seminer 30 Ocak’a kadar sürecek.”[26]

 

HRİSTİYANLIK:

 

“ULUSLARARASI SOS. ÇOCUK KÖYLERİ

Şu an 280 SOS. Çocuk Köyü bulunmaktadır. Çoğu İslam ülkelerindedir. Türkiye'de Menderes döneminden beri faaliyet göstermişler fakat bir türlü muvaffak olamamışlardı. Nihayet “Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı”nı kurarak, Bolluca'da 52 dönümlük arazi üzerine 1990 yılında 13 villa ile faaliyetlerine başlamışlardır.”

Bugün dünyada 1,5 milyon misyoner bulunmaktadır.

“İslam ülkeleri ve üçüncü dünya ülkelerinin tümünü adeta işgal eden ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER, çağdaş misyonerlerin üslendiği eğitim kurumlarıdır İlaç sanayiine gelince, Dünya Sağlık Teşkilatı, tüm hastalıklar için 700 çeşit ilaç kullanılmasını prensip olarak önerirken, İslam ülkelerinde bu sayı 20.000.'e çıkmaktadır. Kendi ülkelerinde kobay olarak fareyi kullanırken, İslam ülkelerinde ise insanları kullanmışlardır.

Müslüman ülkelerdeki Batı yanlısı yönetici ve yazarların İslam'a saldırırken kullandıkları malzemelerin hepsi, misyonerlerin İslam'a saldırmak için sunduğu malzemelerdir; gericilik, irtica, kadın köleliği vb TRT ve özel kanalların çoğu bilerek veya bilmeyerek Hıristiyanlık ve Siyonizm propagandası yapan filmler yayınlamaktadırlar; Küçük Ev, He-Man, Şahin Tepesi, Flamingo Yolu, Dallas dizileri gibi. Türkiye bu son yıllarda İmam-Hatip, başörtüsü, yurt, cami, okul, alim, zikir, toplantı, bazen bir öğretmenin kavgasını çok verdi.”[27]

Eskiden mürebbiyelerin yaptığı hizmetleri daha doğrusu misyonerliklerini, bugün geçte olsa ilahiyat sahasındaki eğitim görmüş,İmam-Hatib veya İlahiyat mezunu olan özellikle kız öğrenciler ister kıreş adıyla isterse de mahallelerde geniş eğitim,dil ve görgü kurallarını öğreterek yapabilirler.Sistemli olarak bu müessesenin tesis edilmesi gerektir.Büyük teveccüh ve rağbet olacaktır.Peygamberimiz zamanında çocukların süt anneye verilişlerini daha sistemli ve proğramlı  bir şekilde bu zamanımızda uygulayabiliriz.

“Doç. Dr. İhsan Süreyya Sırma 1985'de kendisine Bayburt'ta: “Hocam! Bu bir Alman'dır; Müslüman olmuş. Adı da Alaaddin'dir” demeleri ve neticede şüphelenerek Almanya'da odasında yapılan aramada misyonerlikle alakalı çeşitli dokümanlar bulunmuş ve ajan olduğu ortaya çıkmıştır.

"Hristiyan Siyonizmi" nitelemesi bugünlerde oldukça popüler. ABD'deki Yahudi lobisi ile birlikte dünyaya yeniden biçim vermek için yola çıkan Amerikalı Hristiyan sağcı örgütler ve buna bağlı kişiler için kullanılıyor. Bu kesimler üzerine yazdığı yazılarla tanınan Bill Berkowitz, George Bush'un yüz kırk Hristiyan liderle Beyaz Saray'da Irak'ın işgalini tartıştığını ancak bunun basına ancak bir ay sonra yansıdığını belirterek, bu kesimlerin bugün Washington'daki Omni Shoreham Oteli'nde başlayacak toplantılarına dikkat çeken bir yazı yayınladı. “[28]

“Papa, yasama, yürütme ve yargı güçlerinin tamamını kendinde toplar. Bu görevini yürütmede papa’ya, kendisinin 5 yıl için atadığı, 120-130 kardinalden oluşan Kardinaller Meclisi yardımcı olur. Bu meclisin ise yalnızca danışma yetkisi vardır. Bu meclisin başkanı aynı zamanda Vatikan dışişlerini yürütür. Yasama gücünü üstlenmiş özel delegeye; bir hükümet genel katibi, 24 Romalı laik temsilci ve 6 yabancı onur üyesi yardımcı olur. Güvenlik ve korumayı 87 üyeli Sivil Gözetim Dairesi ile 80 kişilik İsviçreli Muhafızlar Dairesi üstlenmiştir.

Günümüzdeki papa, görevine 16 Ekim 1978’de başlamış olan 264. Roma psikoposu, Polonya asıllı papa John Paul II’dir. John Paul, 456 yıldan beri papalığa seçilen İtalyan olmayan ilk din adamıdır. Papalığın yeryüzündeki bütün önemli uluslararası örgütlerle ilişkisi vardır.” [29]

“Dünyada ise Vatikan vatandaşı olmayan 4000’e yakın memuru ve misyoneri vardır. Vatikan’ın kırk dilde günlük yayın yapan bir de radyosu vardır.

Çok küçük bir toprak parçası ve nüfusa sahip olan papalık makamının Avrupa ve Amerika üzerindeki siyâsi ve dîni gücü çok fazladır. Papa John Paul II bugüne kadar 120 ülkeyi ziyaret etmiştir. İlerleyen yaşına rağmen misyonunu en iyi şekilde yerine getirmektedir. “[30]

 “Iraklılar'ın Hırıstiyanlaştırılması için bütün güçleriyle yüklenecekler. Ne kadar başaracaklar göreceğiz...
           Bütün bunları nereden mi biliyorum? En son Kosova'dan... Kestirmeden söyleyelim: Kosova'nın halkının tamamı Müslümandı. Şimdi yarısı Hıristiyan...
Misyonerlik örgüleri şimdilerde şahlanışta... Papa'nın Putin'in kulağına söylediği müjdeyi gerçekleştirmeğe çalışıyorlar. Üçüncü bin yılda Asya'yı Hıristiyan yapacağız. İlk hedef Türkiye.”[31]

”1986 yılında ABD’de Evangelist dergisinin bin rahip ve vâiz arasında yapmış olduğu bir ankete göre, İncil’in tahrif edilmiş olduğuna inananların oranı yüzde seksenlere ulaşıyordu. Yine Rahiplerin yarısı Hazret-i Îsâ’nın doğumu ve ölümü ile ilgili Hıristiyan akidesine inanmıyordu.”[32]

-Vatikan ve tapınak şövalyeleri.Aytunç Altındal.kitabından alıntılar:

-“Papa, geçen yıl, 24 Aralık 2000'de, 3. Bin Yıl'da sıranın artık Asya'ya geldiğini ve bu yüzyılda As­ya'nın Hıristiyanlaştırılacağını açıklamıştı.”

-Başkan Bush'un "Haçlı Seferi" başlatacağız

- Öğretiye göre "Vatikan'da öğrenilen sırlar öbür dünyada bile açıklan­maz,"

-* Papaz Vanini ateistliğini ilan ettiği zaman (1614) ne Darvin, ne Kari Marx, ne €ngels, ne de günümüzün modası "Doğa Tapıcısı" yeşiller ve çevreciler vardı.

*İlginçtir ki, Avrupa'da cinsel hayatı ve genelevleri de Roma Kilisesi yön­lendirmişti. Volter'in yazdığına göre Paris'teki genelevler, bizzat Katolik Kilise­leri tarafından "sağlık" denetiminde genelevlerinin daha temiz ve kızlarının da daha sağlıklı olduklarını duyuran ilanlar veriyorlardı.!

* Vatikan, "Ateizme karşı birlikte mücadele" yemi ile "Dinler arası Diyalog" oltasını Türkiye ve İslam alemine attı. Fakat, Papa 2. Jean Paul'ün "dürüst ate­istler de cennete gider" sözü hem ateizmin kaynağının kim olduğunu hem de bu oltanın ne anlama geldiğini bir kez daha ortaya koydu.

-. €SRAR€NGİZ POLONYALI, AĞCA VE GİZLİ ÖRGÜTL€R

* Popa 2. John Paul, Papalık tarihinde, Papa seçilen ilk Slav kökenli Polon­yalı oldu. Bu esrarengiz Polonyalı ilginçtir ki Popa olmadan önce Polonya Komü­nist Partisi gizli polisi ve CIR tarafından korunuyordu, Ağca tarafından vuruldu­ğunda ise araştırmayı NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) yapmış, iki rakip örgüt Cifi ve KGB de ne hikmetse ağız birliği ederek birbirlerini aklamayı yeğlemişlerdi.

* Papalık seçimlerinde Vatikan'ın tüm iç dengeleri ve uluslararası siyaset çok önemli bir yer tutar. Gerçi inanca göre Papayı, Kutsal Ruh seçiyordur ama gerçekte ClA'sından KGB'sine ve MOSSAD'a kadar tüm istihbarat örgütleri de Kutsal Ruh'un seçiminde parmak oynat/yarlardır.

* Şu andaki Papa 2. Jean Paul, gizemli ve esrarengiz bilgilere, sırlara çok düşkün bir Popa oldu.

* Ağca olayının en ilginç tarafı, KGB ve CiA ile Amerika'nın en gizli güven­lik ve istihbarat örgütü NSA'nın arasındaki gizli yazışmalardadır. Çok ilginçtir ki Papa suikastını araştırma görevini CiA değil, NSA yürütmüştür, Ama olayda KGB'nin hiçbir suçunun olmadığını dünyaya CIR duyurmuştur ve bünyesindeki görevli gazetecilerle bu kanıyı pekiştirmiştir. Olayda CIA'nın hiçbir dahli olmadı­ğını da bizzat KGB açıklamıştı. Bu iki rakip örgüt ne hikmetse bu konuda ağız birliği ederek birbirlerini aklamayı yeğlemişlerdi.

* 13 May ıs 1981'de, Roma'dakıSen Piyer Meydanı'nda Papa, Mehmet Fili Ağca tarafından vurulmuştu. Esrarengiz Polonyalı Papa, bu olayı da kendisine iletilmiş ilahi bir sır, esrarengiz bir olay olarak yorumladı.

- HOŞGÖRÜ, DİNL€R ARASI DİYALOG, İBRAHİMÎ DİNL€RİN BİRLİĞİ TUZAĞI

Vatikan, bu projesini hayata geçirebilmek için 1940'lardan başla­yarak kurulmuş olan bazı örgütlerin çalışmalarına 1965'ten sonra hız verdirdi. Bu örgütler şunlardır. Focolare; Catecumenante ve Communion ve Liberty. Bu Katolik örgütlerinden başta "Hoşgörü" (Tolerans); "Din­ler Arası Diyalog" ve "İbrahim! Dinlerin Birliği" şeklinde formüle edilmiş

- Osmanlı İmparatorluğu'ndaki misyonerlik faaliyetleri ilkin yoğun olarak 19. yüzyılda başlamıştır. Özellikle Tanzimat'tan sonra hız kazan­mıştır. Bu dönemde Almanlar, İtalyanlar, İngilizler ve ilk kez denizaşırı misyonerliğe sıvanan Amerikalılar Osmanlı topraklarında cirit atmaya başlamışlardır. 1855 yılının Şubat ayında İstanbul'a gelen bir Fransız Misyoneri, Fransa'da 1856'da yayınlanan günlüğünde Amerikalı ve Al-man misyonerlerin faaliyetlerini bakınız nasıl özetlemişti. €millien Fros-sard adlı bu misyonere göre Almanlar özellikle €rmenileri kendi Protes­tan Kiliseleri'ne bağlamaya çalışmaktaydılar. Ve bu hususta da bir hayli yol almışlardı. Ama Almanların hazırladıkları ortamdan en çok uyanık Amerikalı Protestan misyonerler yararlanmışlardı. €rmeniler, Al-manlar tarafından Protestanlaştırılmışlar ama daha zengin güçlü olan Amerikan Protestan Kiliselerine rağbet etmeye başlamışlardı. Türkler ise yoğun çalışmalar sonucunda el altından dağıtılan İncil'i okumaya başlamışlardı. Bu, son derece mutluluk verici bir gelişmeydi... 1918'e gelindiğinde Osmanlı topraklarında Hıristiyanlığı yaymak amacıyla eğitim faaliyetleri veren 1000'den fazla Katolik-Protestan okulu vardı. Bu okullarda takriben 25.000 kadar öğrenci bulunuyordu. Bu okullar­dan yetişmiş olan Rum ve €rmeni asıllı öğrencilerin bazıları bugün özel­likle Avrupa'da yerleştirilmiş olan Türk düşmanlığını başlatan unsurlar olmuşlardır.

- Kurtuluş Savaşı sırasında, 145 Osmanlı devlet ve din adamı, as­ker ve yazar ingilizlerce Malta'da tutuldu. 28 Mayıs 1919'da Malta'ya sürgüne gönderilenler arasında; eski sadrazam Said Halim Paşa, eski şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi, Abbas Halim Paşa, Mithat Şükrü, ismail Canbulat beyler ve Ziya Gökalp, Hüseyin Cahit, Ahmed Ağaoğlu gibi yazar ve gazeteciler de vardı. 16 Mart 1920'de son Os­manlı Meclis-i Mebusanının basılmasıyla; Kara Vasıf, Hüseyin Rauf (Orbay)'ın da aralarında olduğu 93 kişi daha adaya gönderildi, ingi­lizler Sevr'i Osmanlı'ya kabul ettirmek için bu sürgünlerin yargılanma hakkını koz olarak kullanacaktı. 1921 Londra Konferansı'yla sürgünler serbest kaldı, Ancak 13 sürgün, adadan aynlamadan öldü.

- APO'NUN PAPA'YA MEKTUBU ÜZ€RlN€...

"Aziz Peder. Hıristiyanlığa çok yakınım. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı benim savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir."

Bu sözler bölücü terör örgütü PKK'nın başı Abdullah Öcalan'a ait­tir ve Papa II. Jean Paul'a yazdığı mektupta yer almaktadır.[33]

- Apo mektubunda ay­nen şöyle yazmış Papaya: "Suriye'de bulunduğum sırada Suriye Orto­doks Kilisesi'nin Başpiskoposu Yohanna İbrahim Mar Gregorius ile bir çok kez görüştüm. Türkiye'deki rejim sadece Kürtleri değil, Ermenileri, Süryanîler! ve Rumları da imha etmiştir. Ben, Kürdistan topraklarında yaşayan Hıristiyan azınlıkları da Türk vahşetinden korumak için savaşı­yorum. Beni bu savaşta yalnız bırakmayacağınıza eminim."

            -“Karanlık işlerde CFR imzası

ANKARA/ Gizli Dünya Devleti’nin beyin takımı CFR’nin iki gün sürecek Türkiye çıkarması bütün esrarını korurken, bir çok kaynak CFR ile ilgili şaşırtıcı iddia ve bilgilere yer veriyor. İçlerinde bir çok ABD’li düşünür ve araştırmacının kitaplarının da yer aldığı kaynaklarda, CFR’cilerin esrarengiz bağlantıları ile ekonomik krizlerden, savaşlara dünya üzerindeki etkileriyle ilgili şaşırtıcı bilgiler yer alıyor.

II. DÜNYA SAVAŞI VE HİROŞİMA

CFR’nin dünya politikalarına ilişkin en önemli iddialardan biri II. Dünya Savaşı ve Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla ilgili. CFR’nin II. Dünya Savaşı’nda büyük rol oynadığı ve atom bombasının Japonya üzerine atılmasına da CFR’nin karar verdiği belirtiliyor. İddiaya göre dünyadaki birçok ülkede ekonomik, siyasi, askeri, psikolojik ve kültürel bir dizi komplo projesi de CFR eliyle yürütülüyor. Buna darbeler dahil.

Yine mevcut BM örgütünün CFR’nin dünyayı siyonizmin hedefleri doğrultusunda şekillendirme çabasının bir gereği olarak uygulamaya koyduğu bir proje olduğu kaydediliyor. Nitekim BM’nin Manhattandaki binasının halen CFR’nin başkanlığını yapan ve kuruluşun resmi metinlerinde “Küresel Çar” olarak geçen David Rockefeller’in bağışladığı arsa üzerinde bulunması bu iddiayı doğrular nitelikte bulunuyor.

ÜNLÜ CFR’CİLER

CFR üyesi olan ünlülerin isimleri örgütün dünya çapındaki etkinliğini göstermek için yeterli. Bazı ünlü CFR üyeleri şunlar:

Henri Kissinger (Eski ABD Dışişleri Bakanı), Zbignew Brzezinski (Stratejist. Eski ABD Milli Savunma Danışmanı), Robert Mc Namara (Eski Dünya Bankası Başkanı), Bill Clinton (Eski ABD Başkanı), Baba George Bush (Eski ABD Başkanı), Jimmy Carter (Eski ABD Başkanı), Dick Cheney (Eski ABD Savunma Bakanı-ABD Başkan Yardımcısı), Gerald Ford (Eski ABD Başkanı), Walter Mondale (Eski ABD Başkan Yardımcısı), Colin Powell (Eski Genel Kurmay Başkanı-ABD Savunma Bakanı), Medeline Olbright (Eski ABD Dışişleri Bakanı), John Deuscht (CIA Başkanı), Antony Lake (ABD Milli Güvenlik Danışmanı),

BAŞINDAKİ KÜRESEL ÇAR

CFR yapısıyla olduğu kadar bu yapı içinde kullanılan ünvanlarla da gizemli bir tablo çiziyor. CFR iki çemberden oluşuyor. İç çemberde 40 kişilik bir komite bulunuyor. Merkez Komite işlevi görüyor. Bu çemberin içinde de 10 kişilik ayrı bir iç çember bulunuyor. Merkezde bulunan bu ilk halkaya “Boğanın Gözü” deniyor. Şu an bu çemberin başında dünyanın en zengin ailelerinden biri olan Rockfeller ailesinden David Rockefeller’in bulunduğu belirtiliyor. Örgütün kendi metinlerinde ünvanının “Küresel Çar” olarak geçtiği kaydediliyor. Dış çemberdeki üyeler iç çemberin kararları doğrultusunda hareket ediyor. Şu an dış çemberdeki üye sayısı 3 bin 600 kişi olarak biliniyor.”[34]

”ENOSİS SÜRÇMESİ
                  
AB Dönem Başkanı Yunanistan’ın Başbakanı Yorgo Simitis, Rumlar’ın AB’ye tam üye olmasını ‘Enosis’i gerçekleştirdik’ sözleriyle değerlendirdi. Yaptığı gafı fark eden Simitis, hatasını düzeltmeye çalıştı.”[35]

- Vatikan’ın İstanbul temsilcisi Marovitch’nin, geçenlerde gazetelerde yayınlanan “Cevşen” hakkındaki görüşleri ayrıca kayda değer.Tv-lerde birkaç kez yaptığı konuşmalarında da her sabah sürekli olarak Cevşen-i okuduğunu ifade etti

-”AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen, “Hükümetlerimiz 40 yıl önce Ankara Antlaşmasını imzalayarak, Türkiye’nin AB’ye üye olabileceğini kabul ettiler ve 1999’da, Helsinki’de bunu teyit ettiler” dedi. “Türkiye’nin AB’ye katılımı meselesinin kamuoylarında bazı soruları gündeme getirdiğini herkes biliyor” diyen Verheugen “Türkiye, AB’ye üyeliği öngörülmüş bir aday ülkedir. Benim anlatmaya çalıştığım şu ki, AB’ye üye olacak Türkiye ile bugünkü Türkiye aynı olmayacak” şeklinde konuştu.”[36]

”..:::  KİTAB-I MUKADDES :::...  

 Kutsal kitap anlamına gelen, iki kitaptan ( Eski ahit : Tevrat ve Zebur-Yeni ahit: İncil) ve toplam 66 ayrı bölümden oluşan Kitab-ı Mukaddes, ilahi (Allah'ın gönderdiği) bir kitap değildir. Yani K. Mukaddes ( Tevrat-Zebur ve İncil), K.Kerim gibi Yüce Yaratıcı Allah'ın sözleri değil, insanların yazdığı kitapların bir araya toplamış halidir. Bunu kendi yazmış oldukları (hıristiyan ve yahudi) kaynakları da itiraf eder: Pr.Dr. Richard Friedman'a göre, Tevrat'ı peygamber Yermiah ve havarisi Baruh ben-neriya yazmıştır. ( Yahudi yayın organı Şalom Gazetesi :13 Mayıs 1987). Ayrıca ,Tevratı yazdığı söylenen Hz. Musa'nın, yine Tevrat'ta öldüğü ve gömüldüğü yerlerden bahsedilmesi (Tesniye:34/6 ) Tevrat'ın daha sonra yazıldığının kanıtların-dandır .

Günümüzde İncil Matta, Markos, Luka, Yuhanna tarafından yazılmış, insan yazmalarından oluşan, Hz. İsa'nın hayatını anlatan tarihi bir eser görünümündedir : "İncil'i Allah indirmemiş, hatta onu değişik peygamberlere tek tek yazdırılmamıştır. ( Kur'an ve kutsal kitap, John Gılchrıst)". Hz. İsa'nın tebliğ ettiği İncil, günümüzde, elimizde bulunan İncil değildir. Bunun en büyük delili yine İncil'de bulunmaktadır.

".... İsa. Tanrının İncil'ini tebliğ ederek Galile'ye gelir..." (Markos : 1/14)

H.z İsa hangi İncil'i tebliğ ediyor, anlatıyordu ? Matta 'yımı, Luka'yımı yoksa 300 sene sonra yasaklanacak İznik konsülünün reddettiği İncil'leri mi?

Günümüzdeki İncil şu an Hz. İsa'nın hayat öyküsünü içerir. ( Matta, Hz İsa ile gezerken gördüklerini, Luka Hz. İsa ile başından geçen olayları, Yuhanna, Markos... yine Hz. İsa ile olan anılarını ,aynı olayı, birbirine zıt olarak İncil'de anlatırlar.). Hz. İsa halka neyi anlatıyordu, kendi hayat hikayesini mi, doğumunu mu anlatıyordu ?... Matta'ya göre İncil varda, "İsa'ya göre İncil neden yok ?" hala.

Eldeki en eski İncil Yunancadır. Hz. İsa ise İbranice konuşurdu...

Tüm bunlar elimizdeki Tevrat ve İncil'in bozulduğunu gösteren delillerdir.

  Tevrat 39, İncil 27 bölümden oluşur. Hıristiyanlar, K.Mukaddesin tamamına (yani sadece İncil'e değil, Tevrat, İncil, Zebur üçünü birden) inanırlar. Yahudiler ise sadece eski Ahit'e - Tevrat'a inanırlar :

  K. Mukaddes'in tanrısı nasıl bir tanrıdır. Yahudi ve hıristiyanlar nasıl bir tanrıya inanırlar : Yorulan, pişman olan, acı duyan, güreşte yenilen, korkan, kinci... bir tanrıdır, K.Mukaddesin tanrısı.

Yorulan tanrı : "... Ve tanrı yaptığı işi yedinci günde bitirdi ve yaptığı bütün işten yedinci günde istirahat etti, dinlendi..." (Tekvin 2/2-3). Kim dinlenir, tabi ki yorulan tanrılar.

    Pişman olan, acı duyan tanrı : " Ve Rab yeryüzünde insanı yarattığına pişman oldu ve yüreğinde acı duydu " (Tekvin 6/6).

Güreşte yenilen tanrı : " ... ve Yakup, seher sökünceye kadar bir adamla gü-reşti... (adamı yenince) adam Yakub'a dedi :

Adın nedir ? Yakup. Yine adam ona, "artık sana Yakup değil, ancak İsrail* (Bkz. Dipnot) denecek çünkü insanlarla ve Allah ile uğraşıp onları yendin. " (Tekvin : 33/24-29)

Korkak tanrı : " Ve rab... derede oturanlar, kovamadı, çünkü demirden savaş arabaları vardı." (Hakimler (1/19). Demirden savaş arabalarından korkan bir tanrı...

Kinci bir tanrı : " Rab diyor, seninle milletleri, atı ve binicisini, cenk arabasını ve binicisini, erkeği ve kadını, kocamış adamı ve genci, genç adamı ve ere varmamış kızı, çobanı ve sürüsünü, çiftçiyi ve çiftini, valileri ve kaymakamları... kıracağım..." (Yaremya : 51/20-26)

İslâm'ın ilahı, Allah (C.C) Kur'an da nasıl anlatılır : " O (Allah) görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. O, acıyıcı olandır, acıyandır. O, kendinden başka tanrı olmayan, hükümran, çok kutsal, esenlik veren, güvenlik veren, görüp gözeten, güçlü, buyruğunu her şeye geçiren, ulu olan Allah'tır. Allah müşriklerin (putperest, yahudi ve hıristiyanların) ileri sürdüğü sıfatlardan ( yorulan, yenilen...) münezzehtir. O, var eden, güzel yaratan, yarattıklarına şekil veren, en güzel isimler kendisinin olan Allah'tır. Göklerde ve yerde olanlar O'nu tespih ederler. O güçlüdür, her şeye hakimdir" (Haşr: 22-24).

K. Mukaddesin peygamberleri nasıldır ?

Hz. Lut (A.S)'a iftira : Lut (A.S)'a iki kızı, şarap içirip sıra ile yanlarına girip, onunla yatıp, babalarından hamile kalırlar.(Tekvin : 33-36)

Yahuda peygambere iftira : Gelini ile yatıp , hamile kalınca onun yakılmasını emreden bir kayınpeder. (Tekvin : 38/15-25)

Davud (A.S) 'a iftira : Bir komutanın karısı ile yatıp hamile kalınca, kocasını savaşa gönderip ölmesi için tezgah hazırlayıp, sonra da dul eşi ile evlenir. (I. Samuel : 2-27). Oğlu Amnon kız kardeşi Tamar ile zorla yatıp onu "alçaltır" ( I. Samuel : 13/1-39)

          K. Mukaddes nasıl bir kitaptır?

Kalça, karın, göbek yuvarlağı, göğüs, boyun, göz, saç, dudaktan... bahseden bölümleri ( Neşideler neşidesi 7:1-13) dışında, yahudi olmayanların yabani hayvan kabul edildiği ( Tesniye : 8/ 21-22), Fırat ırmağı civarının tanrı tarafından yahudilere verildiği ( Tesniye : 12/24), insanların kasaplık koyun gibi ölüm gününe hazırlanmayı emreden (Yaremya : 13/3), insanları delik deşik edip çocukların yere çalınıp, karılarının kirletilmesini emreden ( İşaya: 13/15-16) ... ayetleri bulunan kutsal (!) kitabın, K. Mukaddesin emirlerini yerine getiren siyonist ve emperyalistler, dünyanın her yerinde müslüman kanını akıtmaya devam etmektedirler.

K. Mukaddes insan mahsulü olduğu için, içinde birbiri ile çelişen pek çok ayet bulunmaktadır.

Şela kimin oğlu ? : Arpakşad'ın ( Tekvin: 11-12) - Kainan'ın (Lukas: 3-36)

Harun (A.S) nerede öldü ? : Hor dağında ( sayılar . 20-28) - Mosereya'da ( Tesniye :10-6)

Davud ( A.S)'u kim tahrik etti ? : Tanrı (II.Samuel: 21/1) - Şeytan (Tarihler : 21-8)

Yehoyakin kaç yaşında kral oldu ? : 18 yaşında (II.Krallar : 24-8) - Sekiz (II.Tarihler : 36-9)

Nuh (A.S) her canlıdan kaçar tane aldı ? : İkişer ( Tekvin : 6-19) - Yedişer (Tekvin : 7-2)

Ahazya kaç yaşında kral oldu ? : Yirmi iki ( II.Krallar : 8-26 ) - Kırkiki ( II.Tarihler: 22-7)

Saulun kızı Mikal çocuk doğurdu mu ? : Çocuğu olmadı (I. Samuel : 6-23) - Beş çocuğu oldu ( I. Sauel : 21-8)

İnsan kaç yıl yaşayabilir ? : En çok 120 yıl: ( Tekvin 6-3) - 403 yıl ( Tekvin : 11-13)

Tanrı yorulur mu ? : Rab yorulmaz : ( İşaya : 40-28) - İstirahat eder.( Tekvin : 2-3)

Hz. İsa, Hz.Davud'un oğlu mu ? : Evet Davud'un oğlu (Luka : 18-38) - Hayır, tanrının oğlu (Matta : 22-45)

Yusuf (A.S) 'ın babası kim ? : Yakup ( Matta: 1-16) - Heli (Luka : 3-23)

İbrahim'den Davud'a kaç nesil vardır ? : 14 (Matta : 1-17) - 15 (Luka: 3-31-34)

Eriha'dan çıkarken İsa'dan kaç kör yardım istedi ? : İki : (Matta: 20-30) - Bir (Markos : 10-46)

H.z İsa ' nın şehadeti doğru mudur ? : Evet (Yuhanna: 5-31) - Hayır ( Yuhanna: 8-14)

Haçı kim taşıdı ? : Simon (Luka : 23-26) - İsa (Yuhanna : 19-17)

Yahuda İsa'yı öptümü ? : Öptü (Matta : 26-49) - Öpmedi ( Luka: 22-49)

Kabirden çıkan cinlenmişler kaç kişi idi ? : İki (Matta : 8-28) - Bir (Markos:5-7)

H.z İsa'yı kim kabre koydu ?: Yusuf ve Nikodimus (Markos: 15-46) - Sadece Yusuf: ( Yuhanna:19-42)

Mezarda kaç melek göründü ? : Bir (Matta: 28-2) - İki (Yuhanna : 20-12)

... ..........................................? : ............................ - ..........................

K.mukaddes daha birçok katma ve çıkartmaları bünyesinde barındırmaktadır...

Hıristiyan teslise (Baba- Oğul- Ruhul Kudüs) inanırlar. Baba doğmamış, oğul ve ruh doğmuştur. Üçü her zaman bir arada idiler.

Morkos :( 13-32) :" Ne melekler, ne de oğul, babadan başka kimse bir şey bilmez."

Markos :( 10-18): " İsa dedi: ... birden başka kimse iyi değildir o da Allah'tır "

İsa, baba ile bir olsa onun gibi her şeyi bilmesi gerekmez mi ?

Baba, oğul mecazi anlamda kullanılmış olabilir mi ? Bu mecaz, zamanla asıl anlam gibi algılanmış olabilir mi :

Matta (5-9) : " Ne mutlu sulh edicilere, çünkü onlar Allah oğulları çağrılacaklar"

Matta (6-14): " İnsanların suçlarını bağışlarsanız , semavi babanız da size bağışlar."

Yuhanna (5-19) : "Biliriz ki biz Allah'tanız..."

Tanrı tüm insanların babası (Rabbi)'dir. Hıristiyanlar İsa(A.S) söz konusu olunca baba, oğul kelimelerini hakiki manalarında, diğer insanlar söz konusu olunca mecazi manalarda anlamaktadırlar. Bu ayırımın sebebi nedir?

K. Mukaddes'te tevhid- Allah'ın bir olması:

Tesniye (4-39) : "Yukarıda göklerde ve aşağıda yerde Rab, o Allah'tır başka yoktur"

Tesniye (6-4) : " Dinle ey İsrail : Allah'ınız Rab, bir olan Rabtir."

Tesniye (32-39) :" Şimdi görün ki , ben O'yum, katımda ilah yoktur"

I. Samuel (2-2) :" ... Senden başka ilah yoktur."

I. Krallar (8-60) : "... Rab, Allah olan odur, ondan başka yoktur."

İsaya (45-5,6) : " Rab benim ve başkası yoktur, benden başka Allah yoktur"

İsa (A.S) Allah'ın kulu ve Resulüdür:

Matta (12-18) : " İşte benim seçtiğim kulum"

Luka (24-19) : "... Kudretli bir peygamber olan Nasıralı İsa."

Kur'an Hıristiyanlara şöyle seslenmektedir :

"Ey kitap ehli. Dininizde aşırı gitmeyin. Allah hakkında yalnız gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih. Sadece Allah'ın peygamberleridir... (Allah) üçtür demeyin, bundan vazgeçin... " (Nisa Suresi :171) “”

 

İSLAM ALEMİ VE TÜRKİYE

 

“Dünya birliğe giderken,İslam ülkeleri bölünmeye sevkediliyor.Amerika Birleşik Devletleri,Birleşmiş Milletler,Arap Birleşik Emirlikleri sınırlı olarak bir birlik ifade etmekle beraber,genellikle Araplar ve İslam dünyası rahat kontrol edilebilir olması,gerekse de başta petrol gibi sahib oldukları zenginliklere sahib olup pay almak için bölünmektedirler.Öyleki milyonun altında olan bir ülke devlet olarak ayrılmaktadır.İslam dünyasının da İttihad-ı İslamı tesis etmeleri bir zaruret ve tüm dünya için bir emniyettir.Türkiye bunun öncülüğünü yaparak o devletlerin başlarında bulunan keyfilik ve zevkiliklere bir düzen getirebilir.Hepsi bir zincirle bağlanmıştır.Tıpkı Saddamın bağladığı ve kendisinini de bağlandığı gibi...”[37]

-“92  milyar dolar (147 katrilyon lira) bütçe,93.4 milyar dolar iç ve dış ödenecek  faiz.2003-ün....vakit gaz.17-3-2003.

Bununla ,142 adet köprü,261 adet üniversite,2 milyon 200 bin konut,87 adet Atatürk barajı,5 bin 585 km otoyol yapılabilirdi.Bu bir yıllık faizle.[38]

-”MÜSİAD Genel Başkanı Ali Bayramoğlu, 1991-2002 döneminde pek çok siyasî ve ekonomik gelişmenin yaşandığını, bu dönemde faize, teröre ve yağmaya giden paranın 450 milyar dolar olduğunu söyledi. Bayramoğlu, “Bu dönemde 270 milyar doları faiz, 80 milyar doları yandaş kayırma, 100 milyar doları terör olmak üzere toplam 450 milyar doları nakit ödemiş, 154 milyar dolar da borçlarımızı artırmışız” dedi.”[39]

“İlk 1953-te İngilizce eğitimler türk koleji olarak –Türk Eğitim Derneği Yenişehir Lisesinin koleje çevrilmesiyle başladı.”[40]

            - Türkiyede 70.binden fazla cami,yüzbinden fazla imam-müezzin-müftü-vaiz,600-den fazla imam-hatib okulu,17 ilahiyat,vakıflarda devletin hizmetinde ve laikiz.???       

Kontrol etmek için güzel uygulama!

            -”'Türkiye'de din özgürlüğü yok'

Almanya'nın başkenti Berlin'de önceki gün, Türkiye ile ilgili görüşlerinin olumlu yönde değiştiğini söyleyen Avrupa Birliği (AB) Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günter Verheugen, dün Vatikan'da ağız değiştirerek ağır eleştirilerde bulundu. AA'nın Roma kaynaklı haberine göre Verheugen, Vatikan'da Dışişleri Bakanı Kardinal Jean Louis Tauran ile özel olarak Türkiye - AB ilişkilerini görüştü. İlk kez Vatikan'a giderek Türkiye hakkında konuşma ihtiyacı duyan Verheugen, Fransız Kardinal Tauran ile görüşmesini Roma'daki bir grup yabancı gazeteciye değerlendirdi. “[41]

”Kemalizm raporunun özü değişmedi

Milliyet gazetesinin sorularını cevaplandıran Arie Oostlander, “Eğer siz Hollanda’nın kurucusunu eleştirseydiniz, ben söylediklerinizin ilginç olup olmadığını anlayabilmek için sizi dinlerdim, bundan gücenmezdim. Ama sanırım Türkiye’de işler böyle yürümüyor. Türkler kendilerini Hollanda’nın kurucusunu eleştirme konusunda özgür hissedebilirler. Bu problem oluşturmaz” şeklinde konuştu.

“Askerlerin eğilimi Türkiye kurtarmak ve her türlü tehlikeye karşı korumak. Bazı dönemlerde bu tür bir davranış içinde olmak gerekebilir. Ancak bu, AB’deki uygulamalara uygun değil” diyen Hollandalı Parlamenter şunları söyledi: “Tüm bu durum değişmeli. Orta Avrupa ülkeleri eski sistemi tamamen arkalarında bırakmaktan son derece memnunlar. Türkiye’de ise bu o kadar kolay değil.” [42]

İngiliz Economist dergisi, Türk ordusunun bu kez halkın nabzını doğru tutamadığını ve bu nedenle etkinliğinin azalabileceğini yazarak, “Türkiye’nin generalleri hâlâ reformları yavaşlatan bir unsur, ama bu böyle kalmayabilir” ifadesini kullandı. “[43]

            -”M. Kemal, Enver Paşanın Kurtuluş Savaşına Kuva-yı Milliye saflarında katılma talebini kesin bir tavırla reddetti. Bu tavrın sebebini Falih Rıfkı'nın "Çankaya" isimli kitabını okuyunca daha iyi anlıyoruz.

Bu kitapta ifade edildiğine göre, Çanakkale Harbi (1915) sonrasında, en üst makamda bulunan Enver Paşaya M. Kemal'in rütbesini neden yükseltmediği sorulur. Paşanın verdiği cevap şu olur:

"Mustafa Kemal'i paşa yapsanız padişah, padişah yapsanız Allah olmak ister."[44]

-” Mutlak ve tek referansa dayanmak, Kemalizm’in ne olduğuna ve nasıl anlaşılması gerektiğine de açıklık getirmekte.

.....Siyaset tek bir otorite elinde toplanırken, Kemalizm’in bir yönetim aracı olarak kullanılması da olanaklı olmakta. Anayasamızın dibacesinde Kemalizm’in korunmasının mantığı bu: Bu sadece ideolojik bir hassasiyet değil, ülkeyi otoriter zihniyet altında yönetebilmenin de arka planı. Diğer taraftan Kemalizm’in askerin siyasi tekeli altında olması, başka öznelerin Kemalizm üzerinden siyaset üretmesini de engellemekte. Örneğin CHP hem Kemalist olmaktan vazgeçemeyen; hem de Kemalist oldukça toplum nezdinde kişisizlikleşen bir parti hüviyetinde. Diğer bir deyişle bizzat Kemalizm, Türkiye’de merkez siyaseti edilgenleştiren, paralize eden; ve siyasi partilerin toplumla bağ kurmasını neredeyse imkansızlaştıran bir ideoloji... Demokrasiyi devletin uzantısı olarak algılayan, onu içi boş bir ideolojik söyleme indirgeyen; kendisini ise demokrasinin karşısında tanımlamak durumunda kalan bir anlayış. “[45]

-”Avrupa Kemalizm’i sorguluyor

Tasarıda şu ifadeler yer buluyor:
          “Türk devletinin temel felsefesi olan Kemalizm, Türk devletinin bütünlüğüne yönelik ölçüsüz bir endişe kaynağı oluyor. Kemalizm, Türk kültürünün ve milliyetçiliğinin homojenliği üzerinde duruyor. Devletçilik, ordunun güçlü rolü, dine karşı çok katı bir tavır gibi yaklaşımlara öncelik veren Kemalizm felsefesi, Türkiye’nin AB’ye katılımına köstek oluşturuyor.’’[46]

-‘’AB’nin siyasi değerlerinin, Yahudilik ve Hıristiyanlık kültürüne dayandığının, ancak bu değerlerin İslâm ağırlıklı bir toplum tarafından da kabul edilebileceğinin ve savunulabileceğinin’’ yazıldığı karar tasarısında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türk halkı tarafından güvenilir bir kurum olarak görülmesi eleştiriliyor. ‘

‘’Türk hükümetinin, devlet reformunu başarmak için, köktendincilik ve bölücülük korkularını yenmesi gerektiği’’ belirtilen tasarıda, ‘’Türkiye’de Kemalizm’i değil, demokratik Avrupa ilkelerini temel almış yeni bir Anayasa oluşturulması’’ isteniyor.

            -“Cemaatler  arasındakı fark , sadece öncelık sıralamasındakı farktır.  

             Nurcu önce ımanı,

             Süleymancı  önce kur’an’ı,

             Milli görüşçüler önce siyaset,

             Radikaller  önce cihadı ,

            Tarikatçılar önce ahlakı ... ,ön plana çıkarırlar, ama her cemaatte hepsi  ( ahlak , iman , siyaset , kur’an , cıhad ,...) vardır .Sadece  ilk  sıraya , öncelik  sıralamasına      farklı bır şıkkı getirmişlerdir.Ama hepsinin  paydaları  aynıdır , sadece ilk öncelikleri ,  sıralamalarındakı  öncelikler   farklıdır .!

İtikatta radikal,amelde tarikatçı,tebliğde ise ilm-i siyaset ve nurcularla olup , oyumuzu da islam'a vermeliyiz !”

 

        28 ŞUBAT-1997-KARA İHTİLAL VE İHTİLALLER

 

            Farklı bir ihtilal olarak girdi gündemimize 28 Şubat.

            Gerçek takiyye..samimiyet görüntüsü vererek yapılan samimiyetsizlik ve kusulan hınçlar...Geri-ye dönme sevdası..gerçek gericilik..

            Bu uğurda başarımın gerçekleştirilmesi için rütbe ve para gibi vaadlerde bulunuldu.[47]

            Ferruh Bozbeyli ile yapılan röportajdan:[48]

”12 Mart siyasi hayattaki birikimi alıp götürdü’

12 Mart muhtırasına (1971) Meclis’te en sert tepkiyi gösteren dönemin Demokratik Parti (DP) Genel Başkanı Ferruh Bozbeyli, “Muhtıra anayasa içi çözüm için, anayasa dışı bir müdahale.” değerlendirmesinde bulunuyor.

“1950’den beri kulak veririm bu işe; laiklik konusu bitmez pişer pişer yine gelir, ilericilik–gericilik bitmez, Atatürkçülük düşmanlığı bitmez. Bazıları da bitmesini istemez sermaye olsun diye.”F.Bozbeyli.

“F.Bozbeyli, her askerî müdahalenin siyasi hayatta büyük kayba yol açtığı inancını taşıyor. 12 Mart’ın da siyasetteki birikimi, demokrasiye olan inancı götürdüğünü düşünen Bozbeyli her müdahale sonrasında partilerdeki tecrübeli insanların harcandığını kaydediyor.”

“Hukukun kuvvetinin tükendiği yerde kuvvetin hukuku başlıyor.”

“AP’den ayrılıp kendi partisini kurma sebebini şöyle açıklıyor Bozbeyli: “Demirel’le bir uyum sorunu yaşıyorduk. Olaylara bakış, anayasayı anlayış tarzı, siyaset anlayışı. O, partiyi kendisine bağlı, kendisine tabi bir topluluk olarak görüyordu.”

“Demirel bana dedi ki: “Politika açık denizde yüzme yarışıdır. Kimse kimseye yardım edemez. Yardım etmeye kalkarsan senin hızın kesilir.”

“Türkiye’de en eski kurumsallaşmış olan askerdir. Asker daima kendini bir numaralı koruyucu olarak görür. Ordunun bu titizliğine de halel getirecek şeyleri sivil insanlar yapmamalıdır. Yalnız müdahale edenlere yönümüzü çevirip onların eksikliğini ararsak yanılırız.” F.Bozbeyli.

“1969’da AP’nin tek başına iktidara gelmesinin ardından başlayan şiddet olayları, 1970’lerde hızla artarak 1971’de sokak hareketlerine dönüştü. Başta ODTÜ olmak üzere pek çok üniversitede kontrolü elde tutan solcu gruplarda silahlı mücadele yoluyla devrim yapma eğilimi güçlendi. Lübnan’da Filistinli silahlı gruplarla işbirliğine gidecek noktaya kadar varan bu eğilimin ordu içinde sol bir cunta ile flört ettiği sonraları ortaya çıktı. Sivillerden Doğan Avcıoğlu ile 27 Mayısçı emekli general Cemal Madanoğlu’nun başını çektiği bir cuntanın 9 Mart 1971’de bir darbe ile iktidarı devralması kararlaştırıldı. Cuntacılar Devrim Anayasası ve Devrim Partisi Tüzüğü, Devrim Konseyi ve Bakanlar Kurulu listesi hazırladı. Amaç BAAS modelini esas alan sol bir rejimi Türkiye’de egemen kılmaktı. Plana göre Orgeneral Faruk Gürler devlet başkanı, Muhsin Batur başbakan, Tümgeneral Celil Gürkan başbakan yardımcısı, Bahri Savcı Adalet Bakanı, Osman Olcay Dışişleri Bakanı, Nusret Fişek Sağlık Bakanı, Altan Öymen Basın Yayın Bakanı, hatta Uğur Mumcu da Gençlik Bakanı olacaktı. Cuntanın en tepe noktasına sızmayı başaran MİT ajanı Mahir Kaynak’ın açıklamalarına göre, cunta 1966’dan itibaren faaliyetteydi ve attığı her adım izleniyordu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde radikal solcu olarak bilinen öğretim görevlisi Mahir Kaynak, Madanoğlu’nun en yakınında yer aldı. Ancak sol cuntanın varlığı, ordunun genel eğilimini yansıtan ana gövdeden icazet alamadı.

Cunta 1971’in Mart ayında çatladı. 9 Mart’ta sol bir darbe planlanmışken, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur saf değiştirdi. Komutanlar, 9 Mart’taki darbeyi engellediler. 12 Mart’ta da hükümete muhtıra verildi. 16 Mart 1971’de 9 Martçı olduğu bilinen 13 subay tasfiye edildi. 12 Mart Muhtırası’nın verildiği gün Süleyman Demirel Hükümeti istifa etti.”

            -28 Şubat sürecinin bir neticesi olan ekonomik kriz ile ilgili bir çarpıcı gerçek daha ortaya kondu. ATO Başkanı Sinan Aygün, son 5 yılda 110 bin 566 şirket kapandığını, işsizlik oranının yüzde 7.6’dan yüzde 12.3’ye çıktığını belirterek, ‘’Son 5 yılda uygulanan ekonomi politikaları sonucu özel sektörün üzerinden silindir geçerken, kapanan işyerleri işsizliği patlatmıştır. Son 5 yıl yıkım yılları olarak anılacak’’[49]

”Elkatmış'ın sözleri:
            “Başbakanlık Takip Kurulu'nun sicili bozuktur. Sadece varlığı bile insanları rahatsız ediyor ve Türkiye'de demokrasinin bulunmadığı şeklinde değerlendiriliyor. Ülkede yolsuzluk var, soygun var. Siz, sanki tek bir tehlike mevcutmuş gibi, sadece irtica ile mücadele amaçlı bir kurul oluşturuyorsunuz. Demek bu kurulu kuranları, yolsuzluk ve soygun rahatsız etmiyormuş.î
            Elkatmış'a Kurul'un oluşmasında Erbakan'ın katkısının bulunduğunu hatırlattım.
Elkatmış, “Erbakan döneminde bu Kurul'da sadece İçişleri, Adalet, Başbakanlık ve Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarları vardı. Bir de Diyanet İşleri Başkanı. Mesut Yılmaz döneminde, Kurul genişletilmiş, MİT, Genelkurmay, Emniyet'ten temsilciler katılmışî dedi.”[50]

            “TSK’nın içine sızdılar bile!

TSK’dan Marksist Leninist Devrimci Subaylar Örgütü’nün Merkez Yönetim Kurulu’nda yer aldığı için ihraç edilmesine rağmen, özellikle 28 Şubat sürecinde TSK’nın çok sayıda yer dekorasyonu işine imza atan Haluk Ergüven’in isminin, Genelkurmay Başkanlığı tarafından bastırılarak genç subaylara dağıtılan “Ders Alalım” isimli kitapta yer aldığı ortaya çıktı. Kitapta, Ergüven ve cuntacılar “sapık ideoloji” sahibi olarak nitelendiriliyor; amaçlarının TSK’yı parçalayarak komünist bir devlet kurmak olduğu belirtiliyor.
            “YİNE İÇİMİZE SIZMAK İSTEYEBİLİRLER”
             
Genelkurmay Başkanlığı tarafından tam 30 yıl önce hazırlanan kitapta, Ergüven gibi cuntacıların TSK’ya tekrar sızabilecekleri belirtiliyor ve şöyle deniliyor: “Kitabın dikkatli okunarak ve mevcut ifadelerle de mukayese yapılarak incelenmesi, bugün temizlenen bu tip kişilerin gelecekte bir daha içimize sızmaması için alınması gereken tedbirleri de açıklaması bakımından Silahlı Kuvvetler mensuplarına ışık tutacak, bugün ve yarın şerefli ordumuzu temsil edecek gençlere tehlikeleri gösterecektir.”

“KOMÜNİSTLERİN HEDEFİ GENÇ SUBAYLARLA KOMUTA KADEMESİNİ ÇARPIŞTIRMAK”
           Kitapta yer alan bir bölümde, bugün yaşanan genç subay tartışmasına da ışık tutuluyor ve komünistlerin yöntemleri arasında genç subaylar ile komuta kademesi arasında boşluk oluşturmaya çalışmanın önemli bir yer tuttuğu şöyle anlatılıyor: “Komünistlerin stratejik hedefi iktidardır. Bugüne kadar yaptıkları bütün eylemlerde isyanlarını körüklemişler ve sonunda da silahlı kuvvetleri etkileyerek bu isyanların ihtilale dönüşmesini sağlamışlardır. Askeri darbeden sonra, yönetimi ele geçirmek ve bilahare temizlik yapmak çok kolay bir iş olmaktadır. Komünistlerin silahlı kuvvetlere sızmaları ve onda disiplin bozucu, sabotaj, isyana teşvik ve casusluk gibi hareketlere girişmeleri, değişmez taktiklerinin eylemlerindendir. Her fırsatta orduyu halktan ayırmaya çalışmak, ordu büyüklerini küçük düşürmek veya genç kadro ile komuta kademesi arasında boşluk oluşturmaya çalışmak, ordu ile hükümeti karşı karşıya getirmek, emniyet kuvvetleriyle silahlı kuvvetleri birbirine hasım hale getirmek, ordu içindeki hiyerarşik kademelerde sürtüşmeler çıkararak disiplini sarsmak, en çok uyguladıkları çalışma şekilleridir. Dolaylı olarak orduya el atmak çabaları yanında, direkt olarak orduya yönelik hareketler yapmaktadırlar.”
             “GENÇ SUBAYLARI EMELLERİNE ALET ETMEK İSTEYEBİLİRLER”
               
“Bu kitap, Türkiye’de ikinci bir kurtuluş savaşı vermek sloganı içerisinde Türk milletini ve Türk halkını parçalayarak ikinci bir Vietnam’a benzetmek ve bu suretle memlekette komünizmi sokmak ve son Türk devletini ortadan kaldırmak isteyen iç ve dış düşmanların, Türk milletinin öz varlığı ve yegâne teminatı olan kahraman Silahlı Kuvvetlerimize çeşitli yollardan çengel atmak suretiyle her sahada işledikleri cinayetlere paralel olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin genç kademelerini bir ihtilal düzeyi içerisinde, kendi emellerine ortak etmek suretiyle memleketi bir iç harbe sürüklemek hayali içerisinde sarfettikleri çabaları açığa vuracak ve bundan sonra alınması gereken tertip ve tedbirler üzerinde sorumlu makamlar nezdinde uyarıcı bir rol oynayacaktır.”
             “CUNTACILAR SAPIK İDEOLOJİ SAHİPLERİ”
              
“Şunu kesin olarak ifade etmek gerekir ki, Türk Silahlı Kuvvetleri mevcudunun ancak binde üçü kadar bir mevcutta görülen bu sapık ideoloji sahipleri, alınan tedbirlerle zamanında ordu saflarından atılmış ve haklarında adli kovuşturmalara tevessül edilmiştir. Burada iftiharla belirtilecek tek husus, Silahlı Kuvvetler’in küçük bir cüz’ünü temsil eden bu sapık ideoloji sahipleri, hiçbir zaman Türk Silahlı Kuvvetleri’ni temsil edemeyeceği gibi, giriştikleri faaliyetler dolayısıyla Silahlı Kuvvetlerimiz’in tümünü Atatürk ilkelerinden ayırmaya yeterli olamamıştır...”[51]

28 ŞUBAT'ı Malki cinayeti tetikledi.

28 Şubat sürecinde Deniz Kuvvetleri'nde istihbarat yaptırdığı iddiasıyla Askeri Mahkeme'de yargılanan dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanvekili Bülent Orakoğlu, "Darbeyi rapor ettim: DEŞİFRE" kitabında kara kutunun kapağını açtı.

İstanbul- 28 Şubat sürecinde Emniyet İstihbarat Daire Başkanvekilliği yapan Bülent Orakoğlu, "Darbeyi rapor ettim: DEŞİFRE" isimli bir kitap yazdı. TİMAŞ Yayınları tarafından yayınlanan kitapta 28 Şubat sürecine ilişkin enteresan bilgiler yer alıyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde yargılanan ve bir süre tutuklu kalan Orakoğlu, Nesim Malki cinayeti ve Susurluk davası ile ilgili olarak yaptıkları araştırmaların 28 Şubat'ın tetikleyici faktörleri arasında yer aldığını öne sürüyor. 28 Şubat'ın önceki ilk üç darbeden farklı olduğunu belirten Orakoğlu, "Cumhurbaşkanı, bazı parlamenterler, bazı ulusal basın ve medya, bazı yargı mensupları da TSK'nın yanında görev ve yer aldı. Hangi haklı nedene dayandığı iddia edilirise edilsin darbe darbedir" diyor. "Kanımca bugün de bu olay 'Malki cinayeti' tam olarak çözülememiştir. Operasyon yarım kalmıştır. Malki'nin arkasındaki dış güçler, kara para baronları ve yabancı gizli servis ilişkilerinin üzerine gidilememiştir. Olayın tetikçileri ve azmettiren kişi yakalanmış, Malki'nin her türlü yasadışı faaliyetini bilen ortağı ve muhabesebecisi Erol Erkohen ise cinayetin çözülmesinden kısa bir süre sonra elini kolunu sallayarak yurt dışına çıkmıştır. Bu şahsın İsrail'de ifadesinin alınması için Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı'ndan oluşan bir ekip İsrail'e gitmişse de maalesef düğümü çözebilecek neticeye ulaşılamamıştır" diyen Orakoğlu, "Malki cinayeti ile ilgili gelişmelerden her safhada kendisini bilgilendirdiğimiz İçişleri Bakanı, cezevinden serbest bırakıldığım günlerde bana, 'Refah-Yol Hükümeti'nin yıkılmasında Malki cinayeti ile ilgili yaptığımız araştırmaların önemli bir rolü olduğunu' söylemişti" şeklinde konuşuyor.”[52]

-Haftalık haber ve yorum dergisi Türkiye’de Cuma, bu haftaki kapak konusunu bugün 6. yılını dolduran 28 Şubat darbesine ayırdı. “Milli egemenliğe suikast girişimi: 28 Şubat” ana başlığıyla konuyu birçok yönden ele alan dergi, postmodern darbenin Türkiye’ye telafisi çok zor zararlara malolduğuna dikkati çekti.
           28 Şubat’ı “Milli egemenliğe indirilen bir darbe hükmündeki “Batı endeksli” suikast” şeklinde nitelendiren dergi, bu süreçte Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığını, yüzlerce Kur’an kursunun kapatıldığını, eğitim sisteminin tam bir kaosa sürüklendiğini, ülkenin uluslararası arenalarda rezil duruma düşürüldüğünü, inancından dolayı başlarını örten binlerce kızın eğitim hakkının gasbedildiğini, hukuksuz olarak parti kapatıldığını vurguladı.
Dergi; konusunda uzman gazeteci, yazar ve siyasilerin de görüşleriyle desteklenen kapak dosyasında, postmodern darbenin ekonomik, sosyal ve siyasal anlamdaki götürülerini de işleyerek şu görüşleri dile getirdi; “28 Şubat tarihe, kimilerine göre ‘postmodern bir darbe’, kimilerine göre ‘ülkeye domuzbağı’, kimilerine göre ‘hortumcu kalkışma’, kimilerine göre ‘irtica kavramını açıkça tanımlamaktan bile korkan bir müdahale’, kimilerine göre ‘örtülü namert bir darbe’, kimilerine göre ‘Batıcı-laisist bir elit projesi’, kimilerine göre, ‘uluslararası projelerin yerel uzantısı’, kimilerine göre ‘yükselen İslâm’ın önünü kesmeye çalışan uluslararası bir organizasyonun yerel uzantısı’ kimilerine göre de ‘irticanın kökünü kazımak için kalkışma’ olarak geçmiştir.” [53]

-“ Laiklikten yana tavır koymayan savcıya küfrederim.

28 Şubat sürecinde Yargıtay Başsavcılığı yapan Vural Savaş, cumhuriyetten ve laiklikliktan yana tavır koymayan savcılara rahatlıkla küfredebileceğini söyledi. Şahsi meselelerde hoşgörülü olduğunu, ancak görevinde her türlü kelimeyi kullandığını belirten Savaş, iddianamalerinde kullandığı ‘vampirler, habis ur’ gibi tabirleri normal buluyor.”[54]

-“Cuntacının yoldaşı Ermeni

TSK’dan cuntacı olduğu için ihraç edildikten sonra özellikle 28 Şubat sürecinde TSK’dan çok sayıda yer dekorasyonu işi almasıyla gündeme gelen Haluk Ergüven’in, aynı cuntada birlikte yer aldığı Muzaffer Cengil’in komünist Bulgaristan ajanı olduğu, ev arkadaşı Levon Mafyan’ın ise ABD’de bulunan Ermeni örgütü Taşnaksutyun’un hesabına çalıştığı ortaya çıktı. Ergüven’le birlikte bulunan isimlerin ilginç bağlantıları askeri darbelerdeki yabancı dış servislerin etkisini gündeme getirdi.
           Genelkurmay’ın bastırdığı “Ders alalım” isimli kitapta, Ergüven’in ev arkadaşı olan Levon Mafyan’ın merkezi ABD’de bulunan ve Türk topraklarında bir Ermeni devleti kurulması için çalışmalarda bulunan Taşnaksutyun Ermeni Komitacıları ile ilişkisi bulunduğu belirtiliyor. Yine kitapta Mafyan’ın Türkiye Gönüllü Hizmetler Derneği aracılığıyla çeşitli Avrupa memleketlerini ve ABD’yi sık sık ziyaret ettiği yer alıyor.
              100’E YAKIN ASKERİ ÖĞRENCİYİ EĞİTMİŞ
               
Devrimci Subaylar Örgütü davasında gözaltına alınan ve sorgulanan Levon Mafyan, Haluk Ergüven ile birlikte Kara Harp Okulu öğrencilerine Marksist eğitim verdiklerini belirtiyor ve şöyle diyor: “Tanıyabildiğim ve hatırladığım 5 Kara Harp Okulu öğrencisinin adını verdim. Bunlar vasıtasıyla bizim eve eğitim çalışmasına gelen aşağı yukarı 10’a yakın Kara Harp Okulu öğrencisi daha vardı. Ben bunlarla yalnızca belirli konuları açıklamak maksadıyla karşı karşıya geldiğimden isimlerini bilemiyorum. Bizim evde Oktay Cengizbay, Haluk Ergüven ve benim eğitimimden geçen Kara Harp Okulu öğrencilerinin okulda bir nevi hücre başı durumuna gelip, arkadaşlarını eğittiğini biliyorum. Tahminime göre de, okul içinde eğitime tabi tutulan Proleter Devrimci Aydınlık stratejisi benimsettirilmiş 100’e yakın öğrenci vardır.”
           Cuntanın önde gelen isimlerinden olan üsteğmen rütbesindeyken Devrimci Subaylar Örgütü’ne üye olduğu için TSK’dan uzaklaştırılan Muzaffer Cengil’in ise, o yıllarda Bulgaristan adına casusluk yaptığı bildirildi.
          HEM DEV-SOL ÜYESİ, HEM DE BULGAR AJANI
           
TSK’dan ihraç edildikten sonra, İstanbul’da Fındıkzade’de kitapçı dükkânı açan Cengil’in, hem Dev-Sol ile birlikte hareket ettiği, hem de Bulgar ajanlarıyla temasa geçerek, bu ülke için ajanlık yapmaya başladığı iddia edildi. Vakit’e ulaşan bilgilere göre, 12 Eylül’e kadar Bulgar casusluğunu devam ettiren Cengil, 12 Eylül’ün hemen ardından gözaltına alınmış. 1. Ordu Komutanlığı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde çok sayıda Dev-Sol militanıyla birlikte, yasadışı terör örgütü Dev-Sol’a üye olmak ve Bulgaristan hesabına casusluk yapmaktan yargılanan Cengil yapılan 27 yıl 6 ay ağır hapis cezasına çarptırılmış.
              YABANCI ŞÜPHESİ
            
Komünist bir devlet kurabilmek amacıyla kurulan “Marksist Leninist Devrimci Subaylar Örgütü’nün içinde, o yıllarda Türkiye aleyhinde en büyük çalışmayı gerçekleştiren Ermeniler’e ve Bulgaristan’a yakın isimlerin bulunması, askeri darbe girişimlerindeki dış istihbarat servislerinin parmağını açıkça ortaya koyuyor.”[55]

            -“Krizlerin anası CHP

           23 Nisan resepsiyonuna katılmayarak kriz çıkaran CHP, Türkiye'deki pek çok krizin daha sorumlusu olmuştu. Askeri darbelere zemin hazırlayan CHP, bu sayede atamayla iktidar koltuğuna oturabildi.

          Milletin iradesinin yegane temsilcisi olan TBMM'nin Başkanı Bülent Arınç'ın verdiği 23 Nisan resepsiyonunu, "Arınç'ın eşinin başörtülü olması" gerekçesiyle protesto ederek ülkede lüzumsuz bir krize neden olan CHP'nin Türkiye'de pek çok krizin müsebbibi olduğu ortaya çıktı. Resepsiyona katılmayan Cumhurbaşkanı Sezer de eleştirilirken, Sezer'in de 2000 yılında DSP'liler tarafından "CHP'li olmakla" ve Çankaya'ya CHP kökenli bürokratları doldurmakla suçlandığına dikkat çekiliyor. Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök de, 2 Ekim 2000 günlü yazısında, Sezer'i "klasik CHP'li" diye nitelemişti.

27 Mayıs'ı kışkırttı

1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinin ardından, CHP'liler cuntacı subaylarla işbirliği yaptı. CHP, 27 Mayıs 1960'daki darbeyi destekledi. Ecevit, o günlerde yazdığı yazılarda 27 Mayıs'a alkışlarken CHP lideri İsmet İnönü Başbakan oldu ve Menderes ile iki arkadaşının idamına duyarsız kaldı.

12 Mart'a etkin destek

Türkiyeyi 1971'deki askeri muhtıraya götüren sokak olaylarını CHP eğilimli isimler teşvik etti. Cuntasal oluşumların içinde yer alan pek çok isim sonraki yıllarda CHP'de etkin görevlere geldiler. CHP, 12 Mart 1971'deki askeri muhtırayı olumlu karşıladı. Nihat Erim, CHP'den istifa ettirilerek Başbakan yapıldı. CHP ara rejim hükümetlerine bakan verdi. Ecevit, İnönü'nün ara rejim hükümetine bakan vermesine tepki göstererek partisinin genel sekreterlik görevinden istifa etti. 12 Mart muhtırasında imzası olan komutanlardan Muhsin Batur, CHP'den politikaya atıldı; 1980'de de Cumhurbaşkanı adayı oldu.

Seçime gitmedi, darbe oldu

CHP'nin 1970'lerdeki iktidarı döneminde Türkiye terör, karaborsa, yokluklar ve kuyruklar ülkesi oldu. Türkiye AET üyesi olma şansını bu dönemde elinden kaçırdı. Türk siyasi tarihine kara bir leke olarak geçen ve AP'li 11 milletvekilinin bakanlık vaadiyle CHP'ye transfer edildiği "Güneş Motel Skandalı"nın müsebbibi de CHP'ydi. 12 Eylül öncesinde terör batağında kıvranan Türkiye'de AP ile uzlaşmaz bir tutum içine giren CHP, aynı tavrı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de sürdürdü. Türkiye'yi askeri darbeye sürükledi.

MGK krizinde CHP mantalitesi

1999'da Ecevit'in başbakanlığında kurulan DSP-MHP-ANAP hükümetinde DSP etkili oldu. İki eski CHP'li Ecevit ile Sezer arasında KHK nedeniyle randevu krizi çıktı. Ecevit, Cumhurbaşkanı Sezer'le Köşk'te yaşanan "anayasa fırlatma" gerginliğini açıklayarak krizi tetikledi. Gecelik faizler yüzde 7500'lere fırlarken döviz iki katına çıktı. Sezer'in, toplantıda Ecevit'i eleştirdiği, buna karşın Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan'ın, Sezer'e, "Nankör" diye bağırdığı sonradan ortaya çıktı.

28 Şubat'ın destekçileri

1970'lerde CHP içindeki klikleşmenin baş aktörlerinden olan Baykal ise sert ve sivri üslubuyla her zaman eleştirilen bir siyaset adamı olarak tanındı. Baykal 1999 seçimini kaybetti ve CHP, Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez Meclis dışında kaldı. Baykal CHP'si de Ecevit DSP'si de 28 Şubat sürecinde seçimle gelen hükümetin düşürülmesine katkıda bulundu.

Baykal hala eski Baykal

Baykal, ikinci kez CHP lideri olduktan sonra eski üslubunu terkettiğini öne sürdü. Baykal, "Artık seçim istemek yok, seçime katılmak var. Hükümet düşürmek yok, hükümet kurmak var. Asık suratla durmak yok, güleryüzle durmak var. Kutsal kitap 'ıkra', yani oku diye başlar. Sosyal demokrasinin temelinde ifade, inanç ve ibadet özgürlüğü yatar" dedi.

Ocak 2001'de özeleştiri yaparak "28 Şubat sürecinde herkesin hata yaptığını" söyleyen Baykal, 3 Kasım'dan önce başörtülülerle resimler çektirerek toplumsal uzlaşma mesajları verdi. Bu sayede CHP'yi Meclis'e sokmayı başaran Baykal'ın değişmediği ise ancak son günlerde anlaşıldı.

CHP germeye devam edecek

CHP Grup Başkanvekilleri, "Uyarılar sonuç vermezse dozu artıracağız" dediler.

CHP, resepsiyon gerginliğinin sorumluluğunu üzerine almazken, "gerginlik" siyasetinin süreceği mesajını verdi.

Grup Başkanvekilleri Oğuz Oyan ve Mustafa Özyürek, iktidarın kadrolaşma, genelge, ve içtüzük gibi icraatlarından rahatsız olduklarını belirterek, "Altı aylık icraat bizi bu tepkiyi göstermeye itti" dedi. Meclis'te ortak bir basın toplantısı düzenleyen Oyan ve Özyürek, baştan beri iktidarla uzlaşmaya özen gösterdiklerini, bunu da kanıtladıklarını öne sürerek, "Ancak iktidardan bir cevap alamadık. İktidar uzlaşmaz tavrını sürdürür, uyarılarımız sonuç vermezse muhalefetin dozunu artıracağız" dedi.

CHP'nin özgür iradesi ile resepsiyona katılmadığını anlatan Mustafa Özyürek, "AK Parti yörüngesinden saptığı için bu uyarıyı yaptık. Ne Cumhurbaşkanı ile ne de Genelkurmay Başkanı ile bir temasımız olmadı" diye konuştu. Oğuz Oyan da, bugüne kadar Cumhurbaşkanı Sezer'e 362 atama kararnamesi gittiğini ve bunların yarısının geri döndüğünü hatırlatarak kadrolaşma hareketine seyirci kalmayacaklarını açıkladı.”[56]

“CHP tek parti iktidarında bir başbakan kürsüye çıkmış ve gittikçe gelişen Komünizme karşı dine serbestlik verilmesini isteyen milletvekillerine:

– Efendiler, bu kızıl zehiri yeşil zehirle önlemek istemem... demiştir.”[57]

            -Yekta Güngör “Özden’in yazarlık yaptığı Türk Solu Dergisi’nin 9 Haziran tarihli nüshasında, “Ordu, tıpkı 28 şubat’ta olduğu gibi bir müdahale ile, gerekirse 28 şubat’tan daha sert bir uygulama ile sürece ağırlığını koyup bu planı bozmalıdır. Bu yapılmazsa yarın Ordu için çok geç olacaktır” denilerek darbe tahrikçiliği yapılıyor.
             1963 yılında Genç Kemalistler Ordusu isimli TSK içinde faaliyet gösteren illegal grubun avukatlığını yapan Yekta Güngör’ün de yazarları arasında bulunduğu Türk Solu Dergisi, yazılarıyla Madanoğlu Cuntası’nın yayın organı Devrim Gazetesi’ni hatırlatıyor. Dergiyi okuyanlar, “Türk Solu Darbe’ye ortam sağlamak için kurulan Devrim Gazetesi’nin izinde yürüyor” yorumunda bulunuyorlar.

... DARBE TAHRİKİ İÇİN ATATÜRK’Ü BİLE KULLANDILAR
10 KASIM 1970: Askeri darbeye ortam sağlamak için Devrim Gazetesi Mustafa Kemal Atatürk’ü de kullanmaktan çekinmiyordu.işte Atatürk’ün ölüm yıldönümünde yer alan sayı
da, onun “Türk ulusu, ne vakit yükselmek istemişse,ona ordusu öncülük etmiştir” sözünü hatı
rlatarak, TSK’ye mesaj veriyordu. Madanoğlu Cuntası’nın yayın organı olan gazete, örgütsel
gizli faaliyetleri yasal gösterebilmek için, başka bir yazıda, “Atatürk ve arkadaşları yasal dernek kurmuştu” başlıklı bir yazı kaleme alıyorlardı.” [58]

            -”Zamanın İstanbul Emniyeti Birinci Şube Müdürü ‘Parmaksız Hamdi’den şu sözleri işitir: “Cinayeti işleyen polis değil, MİT’tir. İnfaz emrini veren de gazeteci—yazar, CHP’de üst düzeylerde bir kişidir. Zaten bu emri veren politikacı da daha sonra feci şekilde öldürüldü. Adını vermem.

Rasih Nuri İleri ise Ali’nin Kırklareli’nde Emniyet’in bir lokalinde işkenceyle öldürüldüğünü iddia ediyor. Talat Turhan ise, bir televizyon programında, “Müfettişlerin İstanbul grubuyla Yeniköy’e Rum meyhanesine gittik... Yanımda bir kişi oturuyordu. Şu anda ismini de cismini de bilmiyorum, epeyce alkol aldıktan sonra İstanbul Emniyet Müfettişi dedi ki, ‘Ben 40’larda Kırklareli’nde komiserken Sabahattin Ali’yi sorguladım ve elimde kaldı’ dedi.”
            Aynı programda Avukat Cimcoz da ilginç açıklamalarda bulunmuştu: “Sabahattin’in ölüm emrini veren hepimizin tanıdığı bir adam. O kişi bugün ölmüş durumda. Hatta korkunç derecede acı çekerek öldü. Mesleği gazeteci yazar idi. Çevresinde oldukça iyi bir isim de bırakmış biri.”
            Samet Ağaoğlu, Ali’nin öldürüldüğünün 14 Ocak 1948’de duyulmasından iki gün sonra günlüğüne şu notu düşmüş: “Dün Menderes, Sabahattin Ali’nin hükümet tarafından öldürüldüğünü, hadisenin on gün kadar evvel olduğunu, hükümetin bu işi nasıl meydana çıkaracağını çok düşündüğünü, eğer geçmişte 33 kişinin öldürülmesi hadisesi olmasaydı, meydana çıkarmamak yolunu tutacaklarını, fakat buna imkan bulamadıklarını, bunun için de hadiseye gazetelerde yazılan şeklini verdiklerini anlattı. Açılan yolun fena olduğunu söyledim. ‘Doğru, inşallah bununla ebediyyen kapanır’ cevabını verdi.”[59]

            -”28 ŞUBAT NEDEN YAPILDI ?                                  

           28  ŞUBAT 'la; 19  banka hortumlanır. Dış borç 84.9 milyar dolardan,119 milyar dolara yükselir.İç  borç 6.6 katrilyondan 117.3 katrilyona yükselir.Dolar  122.420 'den , 1.500.000 'e  yükselir ,Milli  gelir  3. 105 dolardan  2.261  dolara iner.Asgari  ücret 143 dolardan 120 dolara  iner ... Ya islam'a ve Onu temsil eden  kurumlara yapılan baskı , zulümler!   “

 

PKK  VE   SOL GURUPLAR

 

Marksist-Leninist ideolojiye dayanan bölücü terör örgütü PKK'de oruç tutmak yasaklandı!

Terör örgütü PKK`da, sözde başkanlık konseyi kararıyla, oruç tutulmasına izin verilmemesi sorun yarattı. Örgütün sözde Başkanlık Konseyi 3 Kasım 2001 tarihinde bir bildiri yayımladı. Örgütün yoğun bir mücadeleden geçtiği, bu mücadeleyi engelleyecek düşünsel ve eylemsel tüm çabaların yasaklandığı belirtilen bildiride, oruç tutulması amacıyla örgüt içinden yönetime çeşitli taleplerin gelebileceği, daha önce örnekleri görüldüğü şekilde bu tür faaliyetlerin disiplini bozduğu ifade edildi.Bildiride, "Oruç tutulması taleplerinin ikna yoluyla reddedilmesi, diretenlere ise gerekli yaptırımın uygulanması" istendiği kaydedildi. Oruç konusunda alınan kararın propaganda amaçlı olarak kullanılabileceği ifade edilen bildiride, karşı propaganda için de gerekli tedbirlerin sözde Başkanlık Konseyi tarafından alınacağı belirtildi.”