KUR'AN-DA  GÖZ -  KULAK -  KALB

 

            Lokmana efendisi bir koyun kestirerek onun en güzel ve en kötü parçasını getirmesini söylemesi üzerine ikisinde de dil ve kalbini götürür.Sebebini sorduğunda ise dil ve kalb ile ilgili olarak bu konuda :”İyi olduğu zaman,bu ikisinden daha iyi ve güzel olan bir şey yoktur!

İşe yaramaz ve kötü olduğu zaman da,bu ikisinden daha işe yaramaz ve kötü olan bir şey yoktur,der.”

İbrahim Hakkı Bursevi der;

-“Esma-i ilahiye asker ve kalb karargâhtır.

-Arş her şeyi kuşatır,sendeki marifet,esmaya mazhariyette onu kuşatır.”

            Kalb marifetin mahallidir.

            Büyük kâinatın idaresinde merkez ve idare mekanizması olarak Arş ne ise,küçük kâinat olan insanın idare ve tecelli olarak ana merkezi kalbdir.

“Vücutta bir et parçası vardır.Eğer o iyi olursa bütün vücut iyi olur;eğer o bozuk olursa tüm vücut bozuk olur.Dikkat edin,o kalbdir.”(Hadis)

            Hadis-i Kudside:”Ben kâinata sığmam,mü’min kulumun kalbine sığarım.”hakikatıda kalbin Allah yanındaki yeri ve değerini,diğer yandan külli ve kapsamlı oluşunu göstermektedir.

            Hadis-i Kudside:”Ben gizli bir hazine idim,mahlukatı yarattım ta ki kendimi bileyim ve de bildireyim.”Bu bilinme noktası ise,kalpdir.

            Kalb ise,ilahi hazinenin açılmasında anahtar görevi görmektedir.Tüm tecellilere makes ve ayna olmaktadır.

            Yanar döner gibi,kalb de sürekli kalbolup,değişib dönüşmesiyle de o tecellilere sürekli ayna olmakta,tecellilerin yenilenmesine sebeb oluşturmaktadır.

            Böylece her an ayrı bir tecellide tecelli edip görülmektedir.Âyette:”O hergün bir iştedir.”Her an ayrı ve farklı bir tecellidedir.”[1]

            Âyetlerde:” Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardınca gitme; çünkü kulak, göz, gönül; bunların her biri ondan sorumludur.”[2]

            “(Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah'ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah'tan başka kim hidâyete erdirebilir? Hala düşünmez misiniz?”[3]

            “Andolsun ki, Biz onlara, size vermediğimiz güç ve imkanları vermiştik. Onlar için kulaklar, gözler ve gönüller yapmıştık, ama ne kulakları, ne gözleri ve ne de gönülleri kendilerine bir fayda sağladı. Çünkü Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlardı. O alay ettikleri şey de kendilerini kuşatıverdi.”[4]

            Bu gibi âyetlerde işaret edilmektedir ki;Bir insan bir şeyi önce işitir ve kulak devreye girer,arkasından göz onu görmek ister,üçüncü olarakta kalb onun hakkında bir hatırlama veya karar mekanizması olarak devreye girer.

            Bir şey için netice almada veya kapatılmada bu üç noktanın yani kulak,göz ve kalbin açılması veya kapanmasıyla gerçekleşmiş olur.

            Kulak,Göz ve Kalb ile ilgili olarak;Âyet,Hadis ve Risale-i Nurlardan çıkardığımız mânalar şöyledir:

 

K  U  L  A  K

 

“Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve şimşek bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.”[5]

Allah ilahi tehdidini evvela kulaklara gösterip duyurarak ikazda bulunur.Burada çözülmemesi halinde göz o dehşeti görür,kalb o dehşeti yaşayarak çöküşü yaşar.

“Yine içlerinden peygamberi inciten ve: «O, her söyleneni dinler bir kulaktır.» diyenler vardır. De ki: «O, sizin için bir hayır kulağıdır, Allah'a inanır, mü'minlere inanır ve iman edenleriniz için bir rahmettir.» Allah'ın peygamberini incitenler için de acı bir azap vardır.”[6]

Hadislerde organların zinasından bahsedilmektedir.İnsan kulakla hayrı dinlediği gibi,şerri dinlemeye de kabildir.

“De ki: «Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? O kulak ve gözlerin sahibi kim? Kim ölüden diriyi çıkarıyor, diriden de ölüyü çıkarıyor? Kim bütün işleri düzenliyor?» Hemen diyecekler: «Allah!» De ki: «O halde (O'nun azabından) sakınmaz mısınız?”[7]

Allah insana verdiği kulak nimetini hatırlatarak,onun sahibinin isteği doğrultusunda kullanılması gerektiğini hatırlatmaktadır.

“Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa, onu da parlak bir alev takip etmektedir."[8]

Bu cinlerin gaybi haberleri alması ile ilgili olsa da,kendisiyle ilgili olmayan şeyleri dinlemenin bir kulak hırsızlığı olduğu bildirilmektedir.

“Bunun üzerine biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya daldırdık.)”[9]

İnsanın dış alemle olan ilk irtibat noktası olan kulağın kapanmasıyla,diğer duygular görevini yapamamaktadır.

“Onlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu da yalan söylerler.”[10]

Kulak vermek yani onları dinlemek..itaatın ve emrin yerine getirilmesi,kulak verme ile başlar.

“Karşısında ayetlerimiz okunduğu zaman da sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi kibirlenerek ensesini döner. Sen de onu acı bir azap ile müjdele!”[11]

Kulak verilip dinlenilmeyen bir şey,insan için bir yük ve zahmet teşkil etmektedir.

“Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapmaktayız!”[12]

Kulaktaki bu ağırlık ve isteksizlik,hakikatların kalbe girmesine de yol vermez.

“Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)”[13]

Hakikatı işitmeyen bir kulak,sağırdır.

“Bir de şu vakti anlat, hani cinlerden bir takımını Kur'an dinlemek üzere sana göndermiştik. Onu dinlemeye geldiklerinde: «Susun, dinleyin!» dediler. (Dinleme) bitirilince de dönüp uyarmak üzere kavimlerine gittiler.”[14]

Hakikata açık olan bir kulak,kalbde de kendisine bir makes bulur.

“Şüphesiz ki bunda aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.”[15]

Akıl ve kalbin terbiyesi ve halin düzeltilmesi,kulaktan ve kulak vermekten geçer.Hakikata karşı kulağını kapayan için,daimi bir pişmanlık vardır.

“De ki: «O'dur ancak sizi yaratan, size dinleyecek kulak, görecek gözler, duyacak gönüller veren! Fakat sizler pek az şükrediyorsunuz!»[16]

Bir şeyin kıymeti onun kaybıyla daha iyi anlaşılır.Kulak gibi bir nimet de bir anlık alemde işittiğimiz şeylerin bize kapalı olduğunu düşünmekle daha iyi anlar,mukabilinde O’nu verene şükretmiş oluruz.Bütün şükürlerin kapısı,bu üç duygunun varlığıyla açılır.

 

RİSALE-İ NUR’DAN

           

“Mehasin-i rububiyetin dellâlları olan enbiya ve evliyaya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni'-i Zülcelal'in kusursuz kemalâtını, hârika san'atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyan ediyorlar, enzar-ı dikkati celbediyorlar.”[17]

Kulak verilecek ilk kimseler,kulağın sahibinden haber veren peygamberler ve onların vereseleridir.

            “Kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki; kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar, der-akab fena perdesinde saklanır. Fakat senin ağzından çıkan kelime gibi o gider, fakat binler misallerini kulaklara tevdi' eder. Dinleyen akıllar adedince, manalarını akıllarda ibka eder. Çünki vazifesi olan ifade-i mana bittikten sonra kendisi gider, fakat onu gören her şeyin hâfızasında zahirî suretini ve herbir tohumunda manevî mahiyetini bırakıp öyle gidiyor. Güya her hâfıza ile her tohum; hıfz-ı zîneti için birer fotoğraf ve devam-ı bekası için birer menzildirler.”[18]

            Kulak,kelime çekirdeklerinin ekildiği bir tarladır.

            “Hem anlarsın ki: Öyle bir Rahman, öyle bir âlemde, öyle has ibadına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ...”[19]

            Kulakların tamamıyla fonksiyonunu icra edip memnun edildiği yer cennettir.

            “Hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, manada o küçücük kulak ve lisanlara kemal-i intizamla gelip çıkıp, hiç karışmayarak bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisanlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu acib vazifeleri görmekle beraber kemal-i serbestiyet ile cezbedarane hal dili ile ve mezkûr hakikatın şehadeti ve lisanıyla   ve     deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mani olmuyor... Ben aynelyakîn müşahede ettim.”[20]

            Şu küçük Kulak öyle bilimsel bir özelliğe sahiptir ki;sesleri birbirinden ayırabilmekte,karıştırmayıp anlamlandırmakta,tasnif ederek akıl ve gönüle gönderip bir müfettiş gibi karara bağlanılmasına sebeb olmaktadır.

            Bilinme,tanınma,icra ve ilim gibi her türlü işin basamağı kulaktan geçmektedir.

            “Nasıl kulaklı ami tabakası i'caz-ı Kur'an fehminde demiş: Kur'an, bütün dinlediğim ve dünyada mevcud kitablara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur'an umumunun altındadır veya umumunun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman hattâ şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise Kur'an, umum kitabların fevkindedir. Öyle ise mu'cizedir.”[21]

            Eğitimin ilk basamağı kulaktan duyma ile başlar.Arkasından akıl ve kalbin devreye girmesiyle tekamül eder.

            “Ve arza kulak ver. Nasıl "Ya Cemil-i Zülcelal" diyor.”[22]

            Dünya standartlarında sınırlı olan ve belli frekansları duyan kulağın boyutları arttırılabilir.Başkalarının konuştuğu dili anlayan bir kulak,başka varlıkların konuştuklarını da anlamaya kabildir.

            “Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rûy-i zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur.”[23]

            Sesler alemi,kulağın sofrasıdır.Vüs’ati nisbetinde onlardan istifade eder.

            “Herbir sersemin safsatasına, her divanenin hezeyanına kulak verilmez.”[24]

            Kişi kendisini ilgilendirmeyen söz ve hezeyanlara kulak vermemeli,kalbe girmesine yol açmamalıdır.

            “Nasıl "Elhamdülillah" gibi bir lafz-ı Kur'anî okunduğu zaman dağın kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi; aynı lafz, sineğin küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir.”[25]

            Kulağın ibadeti,lafzı Kur’anı dinlemesidir.Mağaralar yeryüzünün kulağı mesabesindedir.

            "Sizin âzalarınız içinde en kıymetdar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latif kıymetdar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden odur ki, bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab odur, Mabud da o olabilir."[26]

            Bunları kendisine soran insan,ister istemez Allah diyecektir.Çünki böyle hayattar ve kapsamlı bir fabrika icad edilmemiştir.

            “Sâni'-i Zülcelal, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havas ve letaif ile murassa olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i hüsnanın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musibetler nev'inde olan keyfiyat; bazı esmasının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bazı şuaat-ı rahmet ve o şuaat-ı rahmet içinde latif güzellikler vardır.”[27]

            Kulak ile Allah bizlere kendi esmasının hakikatlarını dinlettirmektedir.

“Ağzında birtek kelime, bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar aynı kelime gibi meyveler verir. Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer.”[28]

O da karışmadan ve de karıştırılmadan kulaklarda teksir edilir.Seslerde şahıslar sayısınca aynı ses olarak kalır.Her zamanda o sesi o kişi olarak hatırlar,yadettirir.

“Kulak, sadâların enva'larını, latif nağmelerini ve mesmuat âleminde Cenab-ı Hakk'ın letaif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubudiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfatı var. “[29]

Kulağın sofrasındaki nimetler gayet çeşitlidir.Diğer duygular gibi,vazifesini yapmakla o haz ve lezzeti ücret olarak alır.

            “Her söylenen söze kulak vermemelidir. Meselâ: Bir kumandanın, bir orduya verdiği arş emriyle; bir neferin, arş sözü arasında ne kadar fark vardır? Birincisi koca bir orduyu harekete getirir. Aynı kelâm olan ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez.”[30]

            Kulak sözlerin ağırlığını veya hafifliğini anlar,ona göre tavır takınır.

“Sâni'-i Zülcelal göz, kulak, lisan gibi duygularla murassa' gayet san'atkârane bir vücudu sana giydirmiş. Mütenevvi esmasının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, mübtela eder, aç eder, tok eder, susuz eder.. bu gibi ahvalde yuvarlatır. Mahiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmasını göstermek için, seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor.”[31]

Kulağı yaratan kim ise,onun dinlediği sesler alemini de yaratan veya alan yine O’dur.Sesler kimin ise,elbette onları dinleyen kulakda O’nundur.Onda tasarruf edecek de elbette yine O’dur.

            “Hattâ yalnız kulağı bulunan ve bir derece mana fehmeden avam tabakasına karşı, Kur'anın okunmasıyla başka kitablara benzemediğini, kulak sahibi tasdik eder. Ve o âmi der ki: "Ya bu Kur'an bütün dinlediğimiz kitabların aşağısındadır. Bu ise, hiçbir düşman dahi diyemez ve hem yüz derece muhaldir. Öyle ise, bütün işitilen kitabların fevkindedir. Öyle ise, mu'cizedir."[32]

            Kulak sadece nakil görevini değil,aynı zamanda takdir ve temyiz görevini de yapmaktadır.

            “Hem hak ve hakikatı dinleyen ve söyleyene sevab kazandıranlar, yalnız insanlar değildir. Cenab-ı Hakk'ın zîşuur mahlukları ve ruhanîleri ve melaikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevab istersin, ihlası esas tut ve yalnız rıza-yı İlahîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları; ihlas ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevab kazandırsın. Çünki meselâ sen "Elhamdülillah" dedin; bu kelâm, milyonlarla büyük küçük "Elhamdülillah" kelimeleri, havada izn-i İlahî ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halketmiş. Eğer ihlas ile, niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer. Eğer rıza-yı İlahî ve ihlas o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez; sevab da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları çınlasın!..”[33]

            Kulak ve kulaktaki zar,ihlas ile söylenen ve okunanlar ile nurlanır ve güçlenir.İhlasla söylenen hiçbir söz havada kalmayıp,gerekirse onlar için yaratılacak olan kulak tarlasında ekilirler,makes bulurlar.

“Hakikî, samimî bir ittifakta herbir ferd, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. [34]

Aynı davaya gönül verenler,bir kulak gibi dinler,bir göz gibi bakar,bir akıl gibi düşünürler.Onlar için farklılık ve farklı anlama ve duyma söz konusu değildir.

            “Kâhinlere gaybî haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar…”[35]

            Hakikatı tam ve hakikat olarak duymayanların durumu,körlerin fil tarifi gibidir.

            “Evet insanın yüzüne o sikkeyi koyan zât, elbette bütün efrad-ı insaniye nazar-ı şuhudunda ve daire-i ilmindedir ki, herbir insanın sîması göz, kulak, ağız gibi âza-yı esasîde birbirine benzediği halde, birer alâmet-i farika ile, hiçbirisine tamam benzemez. Nasılki o sîmada göz, kulak gibi âzaların umum efradında birbirine benzediği, o nev-i insanın Sânii bir, vâhid olduğuna şehadet eden bir sikke-i tevhiddir…”[36]

            Kulaklardaki birlik ve benzerlik,fabrikanın ve onu üretenin de bir olduğuna işaret etmektedir.

 “Göz ile hissedilen bir güzellik, kulak ile hissedilen bir hüsün bir olmaması ve akıl ile fehmedilen bir hüsn-ü aklî, ağız ile zevkedilen bir hüsn-ü taam bir olmadığı gibi.. kalb, ruh vesair zahirî ve bâtınî duyguların istihsan ettikleri ve güzel hissettikleri güzellikler, onların ihtilafı gibi muhteliftir. Meselâ: İmanın güzelliği ve hakikatın güzelliği ve nurun hüsnü ve çiçeğin hüsnü ve ruhun cemali ve suretin cemali ve şefkatin güzelliği ve adaletin güzelliği ve merhametin hüsnü ve hikmetin hüsnü ayrı ayrı oldukları gibi, Cemil-i Zülcelal'in nihayet derecede güzel olan esma-i hüsnasının güzellikleri dahi ayrı ayrı olduğundan, mevcudatta bulunan hüsünler ayrı ayrı düşmüş.”[37]

            İnsan cüzleriyle bir kül ve bütündür.Herbirinin hissi ve zevki ayrı ayrıdır.Kendi mksadlarına sevkedilmektedirler.

            “Nasılki mide bir rızık ister; öyle de, kalb ve ruh ve akıl ve göz ve kulak ve ağız gibi insanın latifeleri ve duyguları dahi Rezzak-ı Rahîm'den rızıklarını isterler ve müteşekkirane alırlar. Her birisine ayrı ayrı ve onlara lâyık ve onları memnun ve mütelezziz eden rızıkları, hazine-i rahmetten ihsan edilir. Belki Rezzak-ı Rahîm, onlara daha geniş rızık vermek için göz ve kulak, kalb ve hayal ve akıl gibi o latifelerin her birisini, hazine-i rahmetinin birer anahtarı hükmünde yaratmış. Meselâ: Göz, kâinat yüzündeki hüsün ve cemal gibi kıymetdar cevher hazinelerinin bir anahtarı olduğu misillü, ötekiler dahi (herbiri) birer âlemin anahtarı olur; iman ile istifade eder.”[38]

            Duygular bir müfettiş gibi alemi ve unsurları teftiş etmekte,ondaki sırları anahtar gibi açmaktadır.Kulak da bütün farklı sesleri açan bir anahtardır.

“lisan, göz ve kulak gibi a'zaların ettikleri hâlis şükürler ve hususî ibadetlerin mükâfatları, o uzuvlara mahsus cismanî lezzetler ile verilecektir.”[39]

Bir sofraya oturan kimse,tüm duygularının açık ve sağlıklı olmasıyla,tam lezzet alır.Ancak bir veya iki organının sağlıksız olması halinde eksik veya o organ tatmin olmamış olur.

Âhirette de her duygu yaptığı şükürle orantılı olarak mükafatlandırılacaktır. Harama bakan gözün görmesi,bakmayana göre daha az olacaktır.Tıpkı cennetin tüm sekiz tabakasında bulunan insanlar,en üst tabaka olan rasulullahın sofrasına misafir olsalar,herkes ayrı ayrı tat ve lezzet alır,her ne kadar tam lezzet alsalar da…

            “Sakın sakın münakaşa etmeyiniz, casus kulaklar istifade ederler. Haklı olsa, haksız olsa bu halimizde münakaşa eden haksızdır. Bir dirhem hakkı varsa, münakaşa ile bin dirhem bizlere zararı dokunabilir.”[40]

            Fitnenin yayılması,casus kulakların devreye girip karıştırmasıyladır.

            “Kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen manevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde, rüzgârların terennümatını, bulutların na'ralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hakeza yağmur, kuş ve saire gibi her nev'den Rabbanî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlahî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbanî aşkları intıba' ettirmekle kalbleri, ruhları nuranî âlemlere götürür, pek garib misalî levhaları göstermekle, o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder. Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o leziz, manevî yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden avazlar, matem seslerine inkılab eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur. Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”[41]

            Kulak frekansının yükselmesi veya düşmesi iman ile doğrudan orantılıdır.Kişi imanı nisbetinde hakikatları ve ince sesleri ve seslerdeki farklı manaları anlayabilir.

            “Melekât ve malûmat-ı kalbiye, alelekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu itibarla sem', kalbe yakındır. Ve aynı zamanda, cihat-ı sitteden malûmat aldığı cihetle kalbe benziyor. Zira göz yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler.”[42]

            Kulak ile kalb birbirine komşudurlar.Kalb kulak yoluyla beslenmektedir.

            “Ve keza o zât, Hâlıkımızın bizden taleb ettiği şeylerden bahsediyor ve çok hakikatlerden,mes'elelerden haber veriyor ki onlardan kurtuluş yoktur. Feya acaba! Ekser nâs neden böyle hak şeylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak tıkıyorlar?.”[43]

            Kulağın hakikate kulak tıkaması,kalbin ölümü ve zafiyetidir.

            “Evet nasıl bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zahiren fenaya giderse de, Allah'ın izniyle kulaklarda, kâğıtlarda, kitablarda milyonlarca timsalleri kaldığı gibi, akıllarda da akıllar adedince manaları kalır.”[44]

            Kulak her ne kadar organlara nakillik görevini yapsa da,kendiside kendisinde teyib gibi muhafaza etmektedir.Kulağa küpe olmaktadır.

“İnsanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.”[45]

İnsan iradesiyle kulak kapısını açıp açmamakta,netice olarak sonucuna da katlanmak zorundadır.

Prof Şener Dilek,Kulağın Külli şükrü gerektiren nimetler arasında hatta cennetlerin fevkinde bir nimet olduğunu ifade ederek,ehemmiyetini şöyle dile getirmektedir;

-Ben eskiden göz nimetini kulak nimetinden daha büyük zannediyordum.Sonra tahlil edince gördüm ki;kulak nimeti göz nimetinden daha ileridir.

Zira duymayınca iki arıza birden ortaya çıkıyor;Biri duymamak diğeri ise dilsiz olmak.

Hem kulak olmayınca,duyulmayınca teklif de kalkıyor çünki teklif duymak iledir.Duyulmayınca teklif söz konusu olmuyor.

Kör olan peygamber gelmiş fakat sağır peygamber gelmemiştir.

           

G  Ö  Z

 

 

“Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek; önlerini aydınlatınca ışığında yürüyorlar, karanlıklar üzerlerine çökünce de dikilip kalıyorlar. Allah dileseydi işitme ve görmelerini alıverirdi. Şüphe yok ki, Allah her şeye gücü yetendir.”[46]

Bu durumda ne yapabilir ve ne iddiada bulunabilirlerdi.Veren O olduğu gibi,alan dahi O’dur.İman ve hidayetin nuru sürekli aydınlatırken,küfür ise herşeyi örterek karartır,hayatı öldürür.

“Peygambere indirileni dinledikleri zaman onun hak olduğuna aşinalıklarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup boşandığını görürsün. Onlar: «Ey bizim Rabbimiz, inandık iman getirdik, şimdi Sen bizi şahitlik yapanlarla beraber yaz!”[47]

Göz hakikatın tercümanıdır,göz yaşı onun ifadesidir.

“Gözler onu göremez, O ise bütün gözleri görür; O, lütuf sahibidir, her şeyden haberlidir.”[48]

Herşeyi muhit olan Allah,muhat değil yani ihata edilemez.Zira sınırlı sınırsızı idrak ve ihata edemez.Sınırsızolan Allah ise,herşeyi muhittir. Hiçbir şey kudret ve irade gibi tüm sıfatlarından hariç kalamaz.

İdrak-i maâli bu küçük akla gerekmez,

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

“Musa, «Siz atın» dedi. Atacaklarını atınca herkesin gözünü büyülediler ve onları dehşete düşürdüler. Doğrusu büyük bir sihir gösterdiler.”[49]

Sihir ise hakikatın önüne gerilen ve çekilen bir perdedir. Hayalin hakikatla iltibasıdır. Bir göz boyamadır.

“Allah, olacak bir işi yerine getirmek için (savaş alanında) karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Bütün işler Allah'a döner.”[50]

Gözün sahibi kim ise elbette onda tasarruf eden de yine O olacaktır.Allah mü’minlerin kalblerine metanet,ayaklarına sebat,ruhlarına cesaret ve şecaat vermek üzere müşrik ve düşmanı az gösterirken,düşmana kat kat olmasına rağmen ümitsizlik,korku ve firara sebeb olacak şekilde mü’minleri çok göstermektedir.Tıpkı mü’minleri meleklerle teyid ve takviye ettiği gibi...

“ (Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?”[51]

Devlet önemli ve gizli olan bazı şeyleri,herkesle değil üst kademedekilerle paylaşır.Doğru yolda olan peygamberlerde ilahi hesapları Allah ile paylaşmaktadırlar.Onlar müntehabtırlar.Seçkin oldukların seçilmiş,emin olduklarından sırlar onlara bildirilmiştir.

“Şimdi siz benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne bırakın, gözü açılır. Ve bütün ailenizle toplanıp bana gelin!»[52]

Burada tıbbi bir olayada işaret vardır.Zira Yakub peygamber ağlamadan dolayı gözü kör olmuş,diğer bir ifadeyle gözü katarakt olup perdelenmişti.Gömlekte Yusuf peygamberin kokusu vardı. O halde koku ile göz açılmıştı. Böylece katarakt gibi göz perdelenmelerinde koku sistemi uygulanabilir,tedaviye cevab verebilir.

“Müjdeci gelip, gömleği Yakup'un yüzüne bırakınca, hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yakup «Ben size, Allah katından sizin bilmediğinizi biliyorum dememiş miydim?» dedi.”[53]

Peygamberler teknolojinin ulaşacağı en son siteme,mucizeleriyle işaret etmektedirler.İnsanlık onların benzerlerini yapabilir.O yol açıktır.

“ (Resûlüm!) Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.”[54]

Allah imhal eder,ihmal etmez.Süre tanır ancak göz ardı etmez.Cehennemin dehşet ve korkusundan gözler fal taşı gibi açılıp,dışarıya fırlayacak gibi olur.Allah hesabı şiddetli olandır.

“Elbette diyeceklerdir ki: «Muhakkak gözlerimiz döndürülmüştür, belkide biz büyülenmiş bir cemaatiz.»[55]

Hatanın yapıldığı yer,gözün gördüğünü kalbin onaylamamasıdır.Bu da kalb,ruh,vicdan bağlantılıdır.

Kalbin inanmadığına,gözün bulduğu bahanedir.Burada aldanan göz olup,aldatan kalbtir.

“Dünyada onların gözlerini, bizi hatırlarına getirmelerini engelleyen bir perde örtmüştü ve kulakları da işitme yeteneğini yitirmişti.”[56]

İman ve hidayet nuru,varlıklardaki tüm perdeleri kaldırıp,altındaki hakikatı görmekte ve göstermektedir.Küfür ise bunu perdelemektedir.

“Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, küfre sapanların gözleri yuvalarından fırlayacak: «Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zulme sapmıştık» (diyecekler) .”[57]

Âhiret herşeyin fâş olduğu yerdir.Artık orada tüm perdeler kalkar,herşey tüm hakikat ve çıplaklığıyla görülür.Göz gibi hiçbir duygu inkâra kalkışamaz.

“Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılmasi yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini, korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır.”[58]

Gözün manevi kataraktı,perdesi harama bakmaktır.Bu aynı zamanda aklında unutkanlığına sebebtir.Harama bakmak gözün kiridir.

“Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar, ırzlarını korusunlar: görünmesi zaruri olanların dışında zinetlerini açmasınlar ve baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar; zinetlerini, kocalarından veya babalarından yahut kayın babalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut kardeşlerinden yahut kardeş oğullarından yahut kız kardeş oğullarından yahut kendi kadınlarından yahut sahibi bulundukları cariyelerden veya uyuntu (şehvetten yoksun) erkek hizmetçilerden veya henüz kadınların şehvet uyarıcı taraflarından habersiz çocuklardan başkasına göstermesinler; gizledikleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü'minler, hepiniz Allah'a tevbe edin ki, mutluluğu bulabilesiniz.”[59]

Aynı durum kadınlar içinde geçerlidir.Peygamber Efendimiz,âma olan Ümmü Mektumdan dolayı Hz.Âişenin ona bakmamasını zira kendisinde de onda olan nefsin bulunduğunu hatırlatmıştır.

Kadın ayrıca bakmamakla yükümlü olduğu gibi,baktırmamakla da daha fazla sorumluluk taşımaktadır.

“Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince: «Bu, apaçık bir büyüdür» dediler.”[60]

Mu’cize,karşıdakini aciz bırakma halidir.abiri caizse kaçacak delik bırakmamaktadır.

“Dilesek onların gözlerini büsbütün kör ederdik. O zaman doğru yolu bulmaya koşuşurlar, ama nasıl göreceklerdi?”[61]

Göz görmeye yarayan bir penceredir.Gören ruhtur.Pencere dışarıyı görmez,pencerenin arkasında bulunan görmektedir.Göz ruhun penceresidir.Bu alemi onunla görür.Gözsüz gönül,penceresiz ev gibidir,noksandır.

“Allah, gözlerin hain bakışını da bilir, gönüllerin gizlediğini de.”[62]

İnsanın,içinin aydınlık veya karanlığı göze yansır,göz buna dışa aksettirir.

“Altından tepsiler ve sürahiler ile üzerlerine dönülür dolaşılır. Nefislerin hoşlanacağı, gözlerin lezzet alacağı şeyler hep oradadır. Ve siz orada ebedi kalacaksınız.”[63]

Hadisde:”Cennette gözlerin görmediği,kulakların işitmediği ve insan kalbine doğmayan herşey vardır.”Gözlerin göreceği ve görmek istediği herşey,cennette mevcuttur.

“Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde ve dâvetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.”[64]

Âhiret kişinin mahcub veya memnun olacağı yerdir.Göz bu mahcubiyet ve utancı dışa yansıtır.

“Onlar Lût'un misafirlerine karşı kötülük yapmayı planlamışlardı. Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik. «Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!» (dedik).”[65]

En büyük kayıb,gözün kaybıdır.

“O ki, birbirine uygun yedi gök yaratmıştır. O Rahman'ın yarattığında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Haydi çevir gözü(nü), görebilir misin hiç bir çatlak, bir kusur?”[66]

Kâinatta kusur gören,gözünün kusurundan görür.Fıtratta bulunan bozulma,gözün bakışını da bozar.

“Sonra gözü(nü) tekrar tekrar çevir; o göz, güçsüz, yorgun bir halde sana döner!”[67]

Göz bunu yorulana kadar da tekrar etse,o kusuru bulamaz.Ümitsizce geriye döner.

“Doğrusu kafirler Kuran'ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi. «O delidir» diyorlardı.”[68]

Gözün hain bakışı,kötü nazardır.Nazar ise,hadisde de belirtildiği gibi:”Nazar deveyi kazana,insanı mezara sokar.”

 

 

G  Ö  Z

 

            “Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenab-ı Hakk'a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni'-i Basîr'ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu'cizat-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu Küre-i Arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.”[69]

Allah hesabına çalıştırılan bir göz,yaratılış gayesine hizmet eder,hedefe sevkedilmiş olur.

            “İşte ey akıl, dikkat et! Meş'um bir âlet nerede? Kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede? Kütübhane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tad! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede? Hazine-i hassa-i rahmet nâzırı nerede?”[70]

            Allah yolunda kullanılmayan bir göz,padişah derecesinden,kapıcı dereke ve çukuruna sukut eder.

            “Beşinci Hasaret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalb, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi, Cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir.”[71]

            Bu durumda da cehenneme ehil hale gelip,kaybedenlerden olacaktır.

            “Hem madem göz ile görünen bu hadsiz in'amlar, ihsanlar, lütuflar, keremler, inayetler, rahmetler; perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahman-ı Rahîm'in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. “[72]

            Göz;Allahın kâinat sofrasında sermiş olduğu ilahi sanatları temaşa etmektedir.Göze sokarca göstermekte ve görmektedir.

            “Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz.”[73]

            Ancak küfür gözü,göze göze çektiği perde ile onları göstermemektedir.

            “Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz.Hak olan mesleği hileden müstağnidir; hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki, hakikat görünsün aldatsın?”[74]

            Hakperest insan ise,bu haikatları görmektedir.

“Ey Benî-İsrail! Bir tek mu'cize-i Musa'ya (A.S.) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır. Ya haşyetinden veya sürurundan ağlayarak sel gibi yaş akıttığı halde, hangi insafla bütün mu'cizat-ı Museviyeye (A.S.) karşı temerrüd ederek ağlamayıp, gözünüz cümud ve kalbiniz katılık ediyor.”[75]

Küfür sâikasıyla göz,taştan daha katılaşarak,ağlaması gereken yerde âdeta dumura uğrar.Tıpkı susuz çorak toprak gibi…

            “Ey Benî-İsrail ve ey Benî-Âdem! Kalb katılığı ve kasavetinizle öyle bir Zât-ı Zülcelal'in evamirine karşı itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedî'nin ziya-yı marifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır'ınızı Cennet suretine çeviren Nil-i Mübarek gibi koca nehirleri, âdi camid taşların ağızlarından akıtıp mu'cizat-ı kudretini, şevahid-i vahdaniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhur ve ifazaları derecesinde kâinatın kalbine ve zeminin dimağına vererek, cin ve insin kulûb ve ukûlüne isale ediyor. Hem hissiz, camid bazı taşları böyle acib bir tarzda mu'cizat-ı kudretine mazhar etmesi; Güneşin ziyası Güneşi gösterdiği gibi, o Fâtır-ı Zülcelal'i gösterdiği halde, nasıl onun o nur-u marifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?”[76]

            Oysa Nilin çıktığı yer gayet küçük bir kaynak iken,bir senelik çıkan su buz gibi olup,dağ şekline getirilse,o dağdan daha büyük olur.Ona ayrılan yer ise hem gayet az hem de sıcaktan dolayı toprak onu emmekte ve buharlaşmaktadır.

            Bu ilahi kudreti görmeyen göz ancak kör olmalıdır.Zira bu su binlerce senedir akmakta,hala tükenmemektedir.

“Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlub olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi olan teshir-i Rabbanî ve ikram-ı Rahmanîdir.”[77]

Akreb gözsüz olup,diğer bazı hayvanlar gibi his ve sevki ilahi ile hareket etmektedir.

            “Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rûy-i zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur. “[78]

            Görülen her şey,gözün sofrasında bir nimettir.

            "Sizin âzalarınız içinde en kıymetdar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latif kıymetdar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden odur ki, bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab odur, Mabud da o olabilir."[79]

            Duygular içerisinde baha biçilemeyen en büyük duygumuz,gözdür.İlahi dükkanın dışında buna bunca vazifeler yükleyen Allahtan başka kim olabilir?

“İşte onun gibi Sâni'-i Zülcelal, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havas ve letaif ile murassa olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i hüsnanın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musibetler nev'inde olan keyfiyat; bazı esmasının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bazı şuaat-ı rahmet ve o şuaat-ı rahmet içinde latif güzellikler vardır.”[80]

Göz burada,esma-i ilahiyenin tecellilerine şahitlik etmekte ve temaşada bulunmaktadır.

            “Şimdi, makam-ı istima'da olan zâta deriz ki: İlhad gömleğini yırt, at. Mü'min kulağını geçir ve müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsil ile bir-iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.”[81]

            Müslim göz,Allah hesabına bakan gözdür.Münkir göz ise,nefis ve zatı hesabına bakan gözdür.Müslim göz,harikalıklar karşısında tamamen teslim olurken,inkârcı göz ise,teslim olmamakta diretmektedir.Ancak nereye kadar?Zira o kabul etmese de,bütün gözler ve onun gözü dahi kabul etmek mecburiyetinde kalır…

“Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakikî mâlik olamam. Çünki sineğin vücudunda öyle manevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san'atlar var ki; benim dükkânımda yok. Daire-i iktidarımın haricindedir." der, müddeîyi tekdir eder.”[82]

Gözü ve yaptıklarını görmek için,bütün varlıkların gözleriyle bakıp, değerlendirmek gerektir.

“Meselâ göz, suretlerdeki güzellikleri ve âlem-i mubsıratta güzel mu'cizat-ı kudretin enva'ını temaşa eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâniine şükrandır. Nazara mahsus lezzet ve elem malûmdur, tarife hacet yok. Meselâ kulak, sadâların enva'larını, latif nağmelerini ve mesmuat âleminde Cenab-ı Hakk'ın letaif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubudiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfatı var.”[83]

İbretle bakan göz,hikmetleri görür.

            “Gözünde bir nehar var, lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevad var ki, bir leyl-i münevver.”[84]

            Gözün beyazı değil,siyahı görmektedir.Allah kudretiyle ölüden diriyi,diriden de ölüyü çıkardığı gibi,gecede gündüzü,gündüzde de geceyi barındırmaktadır.

            “Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.”[85]

            Günahkâr bir gözün guslü,tevbe ve göz yaşıdır.

            “Her a'za ve hasseleri gibi, gözünü de daima Cenab-ı Hak hesabına ve izni dairesinde çalıştırır. Gözü, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu'cizat-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisidir. Ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin bir mübarek arısı derecesindedir.”[86]

            Göz kâinat kitabını okumak için yaratılmıştır.

            “Gazve-i Uhud'da ben Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında idim. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o gün kavsi kırılıncaya kadar küffara oklar attı. Sonra bana okları veriyordu. "At!" diyordu. Nasl'sız, yani okun uçmasına yardım eden kanatları olmayan okları verirdi. Ve bana emrederdi: "At!" Ben de atardım. Kanatlı oklar gibi uçardı, küffarın cesedine yerleşirdi. O halde iken, Katade İbn-i Nu'man'ın gözüne bir ok isabet etmiş, gözünü çıkarıp, gözünün hadekası yüzünün üstüne indi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mübarek, şifalı eliyle onun gözünü alıp, eski yuvasına yerleştirip, iki gözünden en güzeli olarak, hiçbir şey olmamış gibi şifa buldu. Şu vakıa çok iştihar etmiş. Hattâ Katade'nin bir hafidi, Ömer İbn-i Abd-il Aziz'in yanına geldiği vakit, kendini şöyle tarif etmiş: "Ben öyle bir zâtın hafidiyim ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun çıkmış gözünü yerine koyup, birden şifa buldu. En güzel göz o olmuş." diye, nazm suretinde Hazret-i Ömer'e söylemiş; onun ile kendini tanıttırmış. Hem nakl-i sahih ile haber verilmiş ki: Meşhur Ebî Katade'nin, Yevm-i Zîkarad denilen gazvede, bir ok mübarek yüzüne isabet etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mübarek eliyle meshetmiş. Ebî Katade der ki: "Kat'iyyen ve aslâ ne acısını ve ne de cerahatini görmedim.”[87]

            Rasulullah bütün cihetleri görürdü,arkasını da görmekteydi…Onun elinde ölü dirilirken,kör görür,göz şifa bulur.

            “Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Aliyy-i Haydarî'yi bayraktar tayin ettiği halde, Ali'nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tiryak gibi tükürüğünü gözüne sürdüğü dakikada, şifa bularak hiçbir şey kalmadı. Sabahleyin Hayber Kal'asının pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup, Kal'a-i Hayber'i fethetti. Hem o vakıada, Seleme İbn-i Ekva'ın bacağına kılınç vurulmuş, yarılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona nefes edip, birden ayağı şifa bulmuş.”[88]

            O zatın eli gibi,tükürüğü dahi göz için şifa ve ışık kaynağıdır.

            “Başta Nesaî olarak erbab-ı Siyer, Osman İbn-i Huneyf'ten haber veriyorlar ki: Osman diyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına bir a'ma geldi, dedi: "Benim gözlerimin açılması için dua et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona ferman etti: "Şimdi git, abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl ve de ki: 'Allah'ım! Hâcetimi sana arz ediyor ve nebiyy-i rahmet olan Peygamberin Muhammed ile Sana teveccüh ediyorum. Yâ Muhammed! Gözümden perdeyi kaldırması için senin Rabbine seninle teveccüh ediyorum. Allahım, onu bana şefaatçi kıl.”O gitti öyle yaptı, geldi. Gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.”[89]

            Duaların kabulü,dua sahibine samimi teveccüh ve reddedilmeyecek kişinin vesile kılınmasıdır.

Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men'edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur'an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta'til-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir.”[90]

Haramlar gözün virüsleridir.

            “Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş'i dahi o halketmiştir.”[91]

            Gözü yaratan kim ise,gözün gördüklerini de yaratan odur.Zira aralarında tam bir tenasüb vardır.

            “Nur-u fikir, ziya-yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehar-ı ebyazı, muzii  leyle-i süveyda ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzada süveyda-i kalb bulunmazsa, basiretsizdir.”[92]

            Gözün gece ile gündüzü birleşinde,gündüz oluşmaktadır.

“Gözün gündüze benzeyen beyazı, geceye benzeyen siyahlığıyla beraber olmazsa; göz, göz olmaz.”[93]

Aksi takdirde kör olur.

            “Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”[94]

            Göz penceresinin maddi olarak gördüğünü,akıl manevi olarak değerlendirir.

            “Cennetteki âlemleri seyretmede gözler.”[95]

            Bu göz,bu dünya hayatı için yaratılmış değildir.Onun asıl göreceği cennettir ve  cennettedir ve cennettekilerdir.

“Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan a'malara bak! Allah'a şükret. Evet nimette kendinden yukarıya bakıp şekva etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musibette herkesin hakkı, kendinden musibet noktasında daha yukarı olanlara bakmaktır ki şükretsin.”[96]

Ayakkabısı olmayan,ayağı olmayanı düşünmeli ve şükretmelidir.

            “Umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşahede edilen sikke-i fıtratta birlik.. ve herbir nev'in efradı sîmalarında görülen sikke-i hikmette ittihad..”[97]

            Her şeyde bakılıp okunduğunda görülebileceği gibi,-Made in Allah- yazmaktadır.Herşeyde görülen birlik,bir elden çıktığını göstermektedir.

            “Hem ehl-i imanın göz hastalığı perdesi altında -yani kör olmasında- pek mühim bir nur ve manevî büyük bir göz olup, birkaç sene dünyanın hazinane fâni bir güzelliğini fâni bir surette da var; o nümuneler ile onlara işaret eder. Çünki meselâ, gözü veren zât, hem gözü görür, hem ince bir mana olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin.”[98]

            Haksızlık bir haktan ileri gelir.Kulun alacağı yok ki ona bir haksızlık edilmiş olsun.Gözün verilmesi bir imtihan sebebi olduğu gibi,alınması da bir imtihan sebebidir.

            Allah gözü verdiği gibi,göze lazım olanları da vermekte ve de görmektedir.Herşeyde tam bir tenasüb eseri görülmektedir.

“Göz ile hissedilen bir güzellik, kulak ile hissedilen bir hüsün bir olmaması ve akıl ile fehmedilen bir hüsn-ü aklî, ağız ile zevkedilen bir hüsn-ü taam bir olmadığı gibi.. kalb, ruh vesair zahirî ve bâtınî duyguların istihsan ettikleri ve güzel hissettikleri güzellikler, onların ihtilafı gibi muhteliftir.”[99]

Allah her duyguya kendisine aid bir sofra sermiş ve onları ayrı ayrı kendilerine münasib bir şekilde memnun etmektedir.

“İnsan, en ziyade ünsiyet ettiği ve dünyada nümunesini tatmış olduğu cismanî lezzetleri Cennet'e lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan, göz ve kulak gibi a'zaların ettikleri hâlis şükürler ve hususî ibadetlerin mükâfatları, o uzuvlara mahsus cismanî lezzetler ile verilecektir.”[100]

Cennet cismani ve ruhani kuvvelerin tam tatmin yeridir.Organlar dünyadaki inkişafları nisbetinde orada lezzetlerini tam olarak alacaklardır.Bu o duyguların ibadetlerine mükâfeten verilecek ve arttırılacaktır.

            “Rivayetlerde "Deccal'ın bir gözü kördür" diye nazar-ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccal'ın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadîste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduğundan yalnız münhasıran bu dünyayı görecek birtek gözü var ve akibeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder.”[101]

            Manevi körlük maddi körlükten geri değildir.Gerçek körlük ahretteki körlüktür.Kâfirler kabirlerinden kör olarak kalkarlar.İmansızlık en büyük körlüktür.Dünyevi göz,daha büyük ve fazlasıyla dört ayaklı varlıklarda da mevcuttur.

“Göz ve beyindeki acib vazifeleri gören bir zerre, bir yıldızdan ve bir cüz', küll mecmuundan.. meselâ; dimağ ve göz, insanın tamamından ve cüz'î bir ferd, hüsn-ü san'atça ve garabet-i hilkatça umum bir neviden ve bir insan, acib cihazlarıyla küllî cins hayvandan ve bir fihriste ve proğram ve kuvve-i hâfıza hükmünde olan bir çekirdek, mükemmel masnuiyeti ve mahzeniyetçe koca ağacından ve bir küçük kâinat olan bir insan, kemal-i hilkati ve cem'iyetli hârika cihazlarının binler acib vazifeleri görecek bir tarzda mahlukiyeti kâinattan aşağı değiller.”[102]

İnsanın bir cüz-ü olan göz,kâinatın bir cüz-ü olan bir yıldızdan sanatça,değer ve kıymetçe geri değildir.

            “Göz, kalbin âyinesidir.”[103]

            Kalb ruhun,göz de kalbin aynasıdır.Alemde arş,insanda kalb,kalpte de gözdür.Göz bir arş olup,ruh bu alemi oradan seyreder.

            “Kezalik mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i heva için kesif ince bir perde vardır. Kezalik gece ile gündüz arasında latif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i maneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır; gözü maneviyata açılırsa neharı inkişaf eder.”[104]

            Maneviyat nefsin gözüdür.Maneviyat ehlinin her organı gözdür.Rasulullah Efendimiz önünü gördüğü gibi,arkasını da görürdü.

            Maneviyata kapalı olana her şey kapalıdır..önünü de göremez.

 

 

K  A  L  B

 

“Ya şimdi baksana o kimseye ki ilâhını hevası ittihaz etmiş, Allah da onu bir ilm üzerine şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne de bir perde çekmiştir, artık onu Allahdan sonra kim yola getirir? Hâlâ da düşünmezmisiniz?”[105]

İçine virüs giren bir bilgisayar veya proğramı bozulmuş bir robot şaşkın ve perişandır.Mühürlenen ve şaşkın bir kalbte perişandır.Dağılır,dağıtır…

“Allah, kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş; gözlerine de bir perde inmiştir. Bunların hakkı pek büyük bir azaptır.”[106]

Âkibet aslı olan maddeye,sperm ve meniye,bir bilgisayar gibi tekrar bir tenekeye dönüştür.Onunda asılları olan toprağa inkilab etmektir.

“Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah hastalıklarını artırmıştır ve yalancılık ettikleri için bunlara pek acı bir azap vardır.”[107]

En büyük hastalık gaflet ve dalalettir.Bu da tüm vücudu etkilemekte ve sarsmaktadır.

“Sonra bunun arkasından kalpleriniz katılaştı. Şimdi onlar taşlar gibi, hatta daha duygusuz; çünkü taşların öylesi var ki içinden nehirler kaynıyor, öylesi var ki çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor ve öylesi de var ki Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor. Sizlerin neler yaptığından Allah gafil değildir.”[108]

Hayatın hayatı kalptir..kalbini kaybeden hayatını da kaybetmiştir..taş gibi hiçbir şey anlamaz,kaskatı kesilmiştir.

“ (Yahudiler, peygamberimize karşı alaylı bir ifade ile): «Bizim kalblerimiz kılıflıdır.» dediler. Bilakis Allah, onları kâfirlikleri yüzünden lanetledi. Bundan dolayı çok az imana gelirler.”[109]

Kalbin kılıfı iman ve namazdır..marifet ve iz’andır..şuur ve irfandır.

“Bir vakit: «Size verdiğimiz Kitab'a sımsıkı sarılın ve O'nu dinleyin» diye Tur'u tepenize kaldırıp sizden söz aldık. «Duyduk, isyan ettik.» dediler ve inkarları yüzünden dana sevgisi iliklerine kadar işledi. De ki: «Eğer sizler inanmış kimseler iseniz inancınız size ne kötü şeyler emrediyor!”[110]

Kalb ilahi makamdır,başkalarını kabul etmez.Bir sultan koltuğuna iki sultan oturmaz ve oturtulmaz,birisi gelirse öbürü kalkar.Kalb,mahalli iman ve makam-ı ilahidir.Başkalarını kabul etmez.

“Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalblerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, Sen bol ihsan sahibisin.”[111]

Kalbin sapması ve saptırması,yoldan sapmayı netice verir.İstikamet en büyük ihsan-ı ilahidir.

“Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve «İşittik ve itaat ettik.» dediğiniz zaman sizden aldığı sözü unutmayın, Allah'tan korkun; çünkü Allah, bütün sinelerin özünü bilir.”[112]

Organlar kalb merkez ve santralından idare edilirler.kalbdeki sapma,organlarda sapma olarak tezahür eder.

“Sonra bu sözleşmelerini bozmaları yüzünden, Biz onları lanetledik ve kalplerini kaskatı ettik. Onlar, kelimeleri yerlerinden oynatarak değiştirirler, uyarıldıkları gerçeklerden paylarını almayı unuttular. İçlerinden pek azı dışında, onlardan sürekli bir hainlik görürsün, yine de sen, onları affet ve aldırma! Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.”[113]

Hıyanet,kalbin vazifesinden tardedilmesidir.

“İçlerinden bazıları da seni Kur'an okurken dinlerler, fakat Biz, kalplerine onu zevkiyle anlamalarına engel kabuklar geçirmişizdir. Kulaklarında da bir ağırlık vardır. Bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Hatta sana geldiklerinde, seninle tartışmaya kalkışarak, o hak tanımaz kafirler: «Bu, eskilerin masallarından başka birşey değildir.» derler.”[114]

Kalbdeki hıyanet,kalbin anlayış ve zevkini de önler.Dış aleme karşı tecrid edilmiştir..tıpkı Baz İstasyonuyla irtibatı kesilen telefon gibi..

“De ki: «Söyleyin bakayım, eğer Allah, kulaklarınızı ve gözlerinizi alır, kalplerinizi mühürleyiverirse, Allah'tan başka hangi tanrı onu size iade edecek?» Bak Biz delillerimizi nasıl evirip çevirip türlü türlü açıklıyoruz! Sonra da onlar nasıl (yüz çevirip) geçiveriyorlar!”[115]

Mührü,mühürleyen açar.Mühürleme yetkisi olanın,mührü açma yetkisi de vardır ve ona hastır.

“Biz onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz. Önceden buna iman etmedikleri gibi bırakıveririz, kendilerini azgınlıkları içinde körü körüne bocalar giderler.”[116]

Kalbin tersine dönmesi,yaratılışının gayesi dışında çalışmasıdır.

“Bir de ahirete inanmayanların gönülleri o yaldızlı söze meyletsin, ondan hoşlansınlar ve onların işlediği günahları işlesinler diye yaldızlı söz fısıldarlar.”[117]

Kalb,etrafındaki lümme-i şeytaniye karakoluna kulak vererek,yaldızlı sözler ve işlerle kendisini aldatır ve avutur..günaha sevkeder.

Melek ilhamına kulak vermeyip,kendisini besleyen kanalını kapatır.

“Eski sahiplerinden sonra bu toprağa varis olanlara hala şu gerçek belli olmadı mı ki: Eğer dilemiş olsaydık onların da günahlarını başlarına çarpardık! Kalplerinin üzerini mühürleriz de onlar gerçeği işitmezler.”[118]

Kalbin mühürlenmesi,kalbin tüm alışverişlerini kapatır..buda onun iflası demektir.

“İşte o ülkeler -ki, sana bunların başlarına gelenlerden bazılarını naklediyoruz- andolsun ki, onlara peygamberleri açık deliller ile geldiler. Daha önce inkar etmeyi adet edindikleri için, iman etmek istemediler. Allah kafirlerin kalplerini işte böyle mühürler!”[119]

Kalbin anahtarı,peygamberlerin elindedir..onların dilinde saklıdır.

“Andolsun ki, cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onunla gerçeği anlamazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvan gibidirler, hatta daha şaşkındırlar. İşte o gafiller ancak bunlardır.”[120]

Donanımlı yaratılan insan,kısır döngülerle hayatını kısırlaştırmaktadır.Hayatı sadece zevk penceresinden seyreder..değerlendirir.Kalbini sadece mide pirizine bağlamakla meşgul olmakta,diğer duyguları köreltmektedir.

“Gerçek mü'minler ancak o mü'minlerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; karşılarında ayetleri okunduğu zaman, imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.”[121]

Allahı anmak,kalbin enerjisidir..onunla hayat bulur..onunla hayatlanır..hayata kavuşur.

Barajın suya kavuşması gibi…

“Ey iman edenler, sizi kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği zaman Peygamberi ile Allah'a icabet edin! Ve bilin ki, Allah gerçekten kişi ile onun kalbi arasını gerer ve siz, kesinlikle O'nun huzurunda toplanacaksınız!”[122]

Tıpkı peygamberimizin çocuklukta Cebrail tarafından geçirdiği maddi-manevi kalb ameliyatı gibi,peygamberler kalbin ilahi naklinde manevi kalb doktorlarıdırlar.

“O sırada münafıklar ve kalplerinde bir hastalık bulunanlar: «Şunları dinleri aldattı.» diyorlardı. Oysa, her kim Allah'a dayanırsa, bilsin ki, Allah, üstündür, hikmet sahibidir.”[123]

Nifak,bir kalb hastalığıdır..kalbi gerer,yere serer.Müzmin,sari bir hastalıktır. Niyet ve inayetle tedavi edilebilir.

“Ve onların gönüllerini uzlaştıran da. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini birleştiremezdin. Ancak Allah, onların arasında birleşmeyi sağladı; çünkü O, güçlüdür, hikmet sahibidir.”[124]

Tıpkı bilgisayarlar arasındaki ağ bağlanısı gibi.Bu sebeble iletişim sağlanmaktadır. 

“Ey peygamber, elinizdeki esirlere de ki: «Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse, size, sizden alınandan daha hayırlısını verir ve günahlarınızı bağışlar. Allah, bağışlayan ve merhamet edendir.”[125]

Allah kalblere nazar eder..Allah,kalblerdekini bilir..icraata çıkmasa dahi,kalblerdeki iyilikleri mükâfatlandırır..ona göre muamele eder.

“Münafıklar, kalplerinde olanı bütünüyle kendilerine haber verecek bir surenin tepelerine indirilmesinden çekinirler. De ki: «Alay edin bakalım; çünkü Allah, o çekindiklerinizi meydana çıkaracaktır!»[126]

Münafık iki yüzlülükle de yetinmeyib,ikiyüz yüzlülüğüyle samimiyetsizliğini sergilemektedir.

“Onların kurmuş oldukları yapıları, kalpleri parçalanıncaya kadar, kalplerinde bir nifak düğümü olup kalacaktır. Allah, bilendir, hikmet sahibidir.”[127]

Nifak kalbin bağı ve düğümüdür..kalbi boğar..sıkar..parçalar.

“Andolsun ki, Allah yine peygambere ve o güçlük anında ona uyan muhacirlerle Ensara; içlerinden bir kısmının kalpleri az kalsın eğilecek gibi olmuşken sonra kendilerine tevbelerinin kabulüyle iltifat buyurdu. Gerçekten O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”[128]

Tevbe kalbin trafik polidir..ona yol gösterir..yolu gösterir..saptığı yoldan tekrar yol almasını sağlar.Tevbe O’na dönüş,O’nun gayrından dönüştür..O’nun yoluna giriştir.

“Kalplerinde bir hastalık olanlara gelince, onların da küfürlerine küfür katmıştır ve kafir olarak ölüp gitmişlerdir.”[129]

Şirk,nifak,gaflet,günah kalbi adım adım ölüme götüren hastalıklardır.

“Sonra onun arkasından birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik; onlara açık mucizelerle vardılar, fakat önce yalan dediklerine yine de bir türlü inanmak istemediler. İşte Biz sürekli haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.”[130]

Allah ihmal eder,ihmal etmez..Allah inanmayanlara bir ömür boyu mühlet verir ancak yaptıkları yanlışları ihmal etmez..bir kaç kere ikaz edip uyarır,devamında işi kalbden bağlar.

“Onlar, iman edip kalpleri Allah'ın zikriyle yatışan kimselerdir; evet Allah'ın zikri ile kalpler yatışır!»[131]

Kalb sürekli kalbolmakta..dönmekte..deniz gibi dalgalar üzerine dalgalarda bocalamaktadır.Allahın zikri ise onu teskin edip yatıştırmakta,dönüşünü bir noktaya çevirmektedir.

“Allah, sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmediğiniz bir halde çıkardı. Öyle iken size, işitme, gözler ve kalpler verdi ki, şükredesiniz.”[132]

Kalb külli şükrün anahtarıdır..şükrü netice verir.

“Onlar öyle kimselerdir ki, Allah kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir ve işte onlar, gafillerin ta kendileridir.”[133]

Gaflet,dışarıdan kalbi besleyen nurun perdelenmesidir.Kalbin zayıf düşmesini netice verir.

“Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardınca gitme; çünkü kulak, göz, gönül; bunların her biri ondan sorumludur.”[134]

Göz gördüğünden,kulak işittiğinden,kalb de bu duyguların kendisine naklettiklerinin sentez ve analizini yapıp neticeye bağlamaktan sorumlu tutulmaktadır.

“Ve kalblerinin üzerine, Kur'ân'ı anlamalarına engel perdeler geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kur'ân'da bir tek olarak andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar.”[135]

Duygu uyuşmazlığı,aradaki bilgi alışverişini kesmektedir.Kulak kendi frekansının üzerindeki ve altındakileri duymadığı gibi,hasta bir kalbde duyulan hakikatları duymaz,görmez,anlamaz olur.

“Ya o yerde niye bir dolaşmadılar ki, kendileri için akıllanmalarına sebep olacak kalpleri ve işitmelerine sebep olacak kulakları olsun;çünkü gerçek şudur ki, gözler körelmez, ancak sinelerdeki kalpler körelir.”[136]

Hadisde:”İnne ayni tenamu vela yenamu kalbi.”’Muhakkak ki göz uyur ve kalb uyumaz.’ Bazılarında da geçmişten ibret almayarak adeta kör olup,göz görürken,kalb kör olup,anlamaz.

“Halbuki, sizin için o kulağı, o gözleri ve o gönülleri yaratan O'dur. Siz, pek az şükrediyorsunuz.”[137]

Oysa nimetin artışı,duyguların kıymet ve değeri şükrün artmasıyladır.Şükür bu duyguların kapasitesini arttırır.

“Birtakım insanlar (Allahı tesbih ederler) ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”[138]

O’nu bulan neyi kaybeder ve O’nu kaybeden neyi kazanır.

O’nu bulan bir kalb,her şeyi bulmuş ve kazanmıştır.

Onlar hep kalbin takviyesine çalışırlar.

“Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).”[139]

Allah ve cennet kirleri ve bulanık kalbleri kabul etmez.

“Rabbin elbette onların sinelerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.”[140]

Sineyi yaratan,sinenin sesini işitmez mi?

“Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfledi ve sizin için işitmeyi, o görmeleri ve gönülleri yaptı. Siz çok az şükrediyorsunuz!”[141]

Kalb,Allahın ihtimam gösterdiği,kudret eliyle yarattığı harika bir sanattır.

“Allah bir adamın içinde iki kalp yapmamıştır. Kendilerinden zihar yaptığınız eşlerinizi anneleriniz yerine koymamıştır. Evlatlıklarınızı da oğullarınız yerine koymamıştır. Bunlar sizin ağzınızda lafınızdır. Allah ise gerçeği söylüyor ve doğru yolu gösteriyor.”[142]

İnsan bir kalb kumandanıyla yönlendirilmektedir.

-Ya mukallibel kulub,sebbit alâ dinike-‘Ey kalbleri çeviren Allahım!Kalbimi dinin üzere sabit kıl,saptırma.’Âmin.