HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-33
“ALEM-İ İSLAM’IN
ARADIĞI METOD”
20. yy dünya çapında bir çok İslami harekete şahid oldu.
Bunların büyük kısmı reaksiyoner özellikli hareketlerdi.Daha çok hisse
hitap ediyorlardı ve ajitasyon ağırlıklıydılar.. Hızla parlamalarına
rağmen, sonuç itibarıyla hem mensuplarına acı çektirdiler, hem de kavgacı bir
görüntü oluşturdular. Şu anda bunları bütün İslam dünyası acı acı sorguluyor.
Bir de bunlardan farklı olarak bir ses Anadolu’nun bağrından, Barla eteklerinden
yükseldi ve muasırlarından farklı olarak “Müspet hareket” dedi. Aceleci
olmayan, ayakları yere basan, şefkat yörüngeli bir metod önerdi. “Medenilere
galebe ikna iledir. Sözden anlamayan vahşiler gibi icbar ile değil.”
yorumunu sundu.
Bu hizmetin çilekeş bânisi hep şunları solukladı: “ Benim
ve Risale-i Nur'un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstur-u hayatım
olan 'şefkat' itibariyle; bir masuma zarar gelmemek için, bana zulmeden
canilere, değil ilişmek; belki beddua ile de mukabele edemiyorum.” “Bizim
vazifemiz onlar hakkında yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Bize
eza ve cefa edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli
beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur'a sadakat ve sebat ile
çalışmalarını tavsiye ederim. ”
Ve artık onun sesi daha bir gür çıkıyor ve haklılığı
anlaşılıyor... Şimdi bunlara üç numune sunacağız. Merhum Ali Uçar beyefendi
8.11. 1997’de Almanya’daki sohbetinde Ürdün’ün Amman şehrinde Haziran 1997’deki
Bediüzzaman Sempozyumundaki intibalarından birini şöyle anlatmış: “Bazı
abilerimizle sohbet ediyorduk Baktım, bir beyefendi bizi son derece dikkatle
takip ediyor. Kendisine Türkçe bilip bilmediğini sordum. Arapça cevap verdi,
bilmediğini söyledi. “Nerelisiniz?” diye sordum. Lübnan’lıydı. Adı Hüssam’dı.
Bediüzzaman hazretlerini tanıyor musunuz dedim. Birdenbire Hüssam konuşmaya
başladı, dedi:
“Mazide yaşamış çok İslam alimleri var. Günümüzde de var.
Ben hepsinin ellerinden, ayaklarından öperim. Onların ayakları başımın
üzerindedir. Ama Bediüzzaman hazretlerini onlardan ayıran çok farklılıklar
vardır." "Mesela, onlardan birini söyleyebilir misiniz?" dedim. Derhal cevap
verdi: “Bediüzzaman Said Nursi sabrın mürebbisiydi. Bugün İslam dünyasını
içinde bulunduğu kritik günlere götüren en büyük hastalıklardan birisi aculiyet(acelecilik)
belasıdır.” dedi.
Devam edecekti, duygulandı. ve birden ayağa kalktı; “Ey
Risale-i Nur talebeleri! niye sadece Türkiye’de yaşıyorsunuz? Neden bilad-ı
İslam’da(İslam beldelerinde) gözükmüyor ve ümmet-i merhumeyi neden
kucaklamıyorsunuz?” dedi...
SAAD ZALAM’IN SÖZLERİ
Ali Uçar bey aynı derste şunu da anlatıyor: “Kendisini
hastahanede ziyaret ettiğimiz zaman uzun uzun Risalelerden ve Üstad’dan bahseden
Ezher Üniversitesi Arapça dili ve edebiyatı dekanı Saad Zalam...Hatip bir
insandır. Ve hatta alakalıların beyanına göre günümüzde modern Arap dil ve
edebiyatını iki profesör temsil ediyor; Bunlardan birisi Irak Musul
Üniversitesindeki İmadüddin Halil Ahmed, diğeri bu zat.
Konuşmasında bir yere gelince, sesinin ahengi ve dozajı
değişti, dedi ki “Sadece Kral Faruk döneminde İhvan-ı Müslimin bir milyon
evladını kaybetti. Eğer siz Nur risalelerini zamanında buraya getirseydiniz bu
korkunç facia yaşanmayacak ve katledilen bu insanlar şimdi hizmetin başında
olacaktı. Ama siz geç kaldınız.”
CEZAYİR ÖRNEĞİ
Ali Uçar bey’in şu hatırası da sorumluluğumuzun
büyüklüğünü gösterecek cinsten: “ Fas’lı Prof. Mustafa Dil Hamza hususi
sohbetimizde şöyle dedi: “Cezayir’deki FİS başkanı şimdi aramızda bulunsa,
1-O da bizim gibi sunulan tebliğleri dinleseydi,
2-Risale-i Nur’daki Müspet hareketi iyi anlasaydı.
3- Bu müsbet hareketin Anadolu vüs’atindeki tecellisini de
görseydi, eminim katiyyen gidişatını değiştirecekti. Ama siz, anadili Arapça
olan bizim insanımıza muhatap olmakta geç kaldınız. Müsaade ederseniz bir
endişemi söylemek istiyorum; Yarın mahşerde, hesap kitap devranında
Cezayir’de dökülen kanların faturası size çıkabilir."
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-37
SEKSEN ŞEYH
ENVERİ ERİTSELER
Molla Hamid Ekinci ağabey merhum anlatıyor; “Şarkın şeyh
ve ağalarını sürgün edeceklerdi. Bir gün Şarkın ulema ve şeyhlerinden Şeyh
Enver Efendi yanında bir at ve elbise getirdi ve üstada dedi ki “Seyda,
bunları al, beraber hududu geçelim, rahatına bak. Orada bir yerde oturur,
ibadetle meşgul oluruz.” Üstad emretti; “Şeyhim, ben gelmeyeceğim, sen git,
sen serbestsin, gidebilirsin. Elimden gelse ben daha içerilere girmeye
çalışacağım, tâ ki benim yumruğum, bir takım zındıkların başlarından eksik
olmasın.” Şeyh oradan ümidini keserek, meyusane ayrıldı. Yolda Şeyh Enver,
Ali Çavuş isminde bir ilim talebesine rastlıyor. Şeyh Ali Çavuşa ; “Ali Çavuş ne
yaparsanız yapınız,üstadı buradan uzaklaştırınız, tutacaklar (yakalayacaklar.)
deyince Ali Çavuş; “Sen kendi başının çaresine bak, kendini kurtar”. Bunun
üzerine şeyh Enver ağlayarak şu cevabı vermiş; “Ali Çavuş, siz Üstadı
tanımamışsınız. Sizi kasemle temin ederim ki, 80 tane benim gibi Şeyh Enver’i
eritseler daha Üstadın bir parmağını ikmâl edemezler. Benimle onu kıyaslamayın,
onu kurtarmaya çalışın.” (Bediüzzaman’ın İlk Talebelerinden
Hatıralar-s:85-86)
ÜSTAD’IN DİKKAT ETTİĞİ BİR HUSUS
Molla Hamid Ekinci anlatıyor: “Üstad’ın iki usturası
vardı. Haftada iki defa traş olurdu. Molla Resul dedi ki; “Üstadın senin ne
ilmini, ne amelini anladık. Nedir bu halin, kendine eziyet edip haftada iki defa
traş oluyorsun!” Buyurdu ki; “Ben esaretten evvel çok zındıkları titrettim.
Şimdi zındıklar; “Said çökmüş, ihtiyarlamış” demesinler diye ben hep traş
oluyorum.” (Age- s:86)
İKTİSADA RİAYET
Üstadın talebelerinden muhterem Abdullah Yeğin bey
anlatıyor; “Bir gün İstanbul’da otelde idik. Bir gazetede Müslümanlara dair
mühim bir haberden bahsedilmişti. “Bu gazeteden bir tane bulunuz” dedi.
Ben hemen gittim, on beş kuruşa bir gazete aldım, geldim. Haberi okuduk, memnun
oldu. “Git bunu yerine ver” dedi. Ben; “Üstadım bunu ben aldım, parasını verdim”
deyince hiddet etti ve dedi; “Ben seni akıllı zannederdim. Bunun için
gazeteye on beş kuruş verilir mi? Sen fakir bir kimsesin, harçlığın yok,
talebesin” diye beni tekdir etmişti. Bir gün Emirdağ’da mangalda kömür
yakmıştım, biraz fazla kömür koyduğumdan dolayı da yine şiddetle azarlamıştı.
Bizi alıştırmak için olacak ki, çarşıya gönderirdi, bir kuruş eksik veya fazla
olsa hesap sorar, asla yanlış hesabı kabul etmezdi.” (s:89-90)
ÜSTADIN TEDBİRİ
Muhterem Ahmed Vehbi Ünlü beyin şu hatırası Üstadın
hizmette tedbir düsturuna da güzel ışık tutuyor: Sayın Ünlü bir kısım hizmet
ehli ise 17 Temmuz 1969’da Barla’da Bediüzzaman’ın mekanında, merhum Bayram
Yüksel ağabeyin nezaretinde on beş günlük bir okuma programı yapmışlar. İlk gün
olan tatlı bir hadiseyi şöyle anlatıyor; “Duvarlarında oyma 2-3 ağaç dolap
bulunan büyük odada Bayram ağabeyin etrafında toplandık. Pür dikkat onu
diniyorum; “Evet kardaşlarım, bu dolaplardaki gizli bölmelerde Risaleler var.
Kim bulacak bakalım?” Emrini alır almaz, hepimiz aramaya başladık. Zarif el
işçiliği ile yapılmış dolap kapaklarından biri açılıyor, diğeri kapanıyordu. Ama
nafile...dolaplardaki gizli bölmeyi bulup mübarek ellerinin değdiği, mübarek nur
kitaplara hiçbirimiz ulaşamamıştık. Zaten vakit de geçmişti. Alışamadığımız gaz
lambasının ışığında akşam ve yatsı namazlarını cemaatle eda ettikten sonra,
tesbihat ve derslerimizi de yapıp, aynı odaya yataklarımızı serip, yattık.O gece
bana dolaptaki gizli bölme gösterildi. Sabah namazını eda edip, tesbihatı
yaptıktan sonra Bayram Yüksel ağabey; “Risalelerin yerini hala bulamadınız mı?”
deyince ben kalktım, “Bismillah” diyerek bir dolabı açtım, içindeki tahtayı yana
kaydırınca gizli bölme ve Risaleler göründü. Bayram ağabey; “Nasıl bildin?”
deyince “Gece rüyamda Üstad bana gösterdi” dedim. “Maşallah, barekallah
kardeşim” dedi...(s:96-97)
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-37
SEKSEN ŞEYH
ENVERİ ERİTSELER
Molla Hamid Ekinci ağabey merhum anlatıyor; “Şarkın şeyh
ve ağalarını sürgün edeceklerdi. Bir gün Şarkın ulema ve şeyhlerinden Şeyh
Enver Efendi yanında bir at ve elbise getirdi ve üstada dedi ki “Seyda,
bunları al, beraber hududu geçelim, rahatına bak. Orada bir yerde oturur,
ibadetle meşgul oluruz.” Üstad emretti; “Şeyhim, ben gelmeyeceğim, sen git,
sen serbestsin, gidebilirsin. Elimden gelse ben daha içerilere girmeye
çalışacağım, tâ ki benim yumruğum, bir takım zındıkların başlarından eksik
olmasın.” Şeyh oradan ümidini keserek, meyusane ayrıldı. Yolda Şeyh Enver,
Ali Çavuş isminde bir ilim talebesine rastlıyor. Şeyh Ali Çavuşa ; “Ali Çavuş ne
yaparsanız yapınız,üstadı buradan uzaklaştırınız, tutacaklar (yakalayacaklar.)
deyince Ali Çavuş; “Sen kendi başının çaresine bak, kendini kurtar”. Bunun
üzerine şeyh Enver ağlayarak şu cevabı vermiş; “Ali Çavuş, siz Üstadı
tanımamışsınız. Sizi kasemle temin ederim ki, 80 tane benim gibi Şeyh Enver’i
eritseler daha Üstadın bir parmağını ikmâl edemezler. Benimle onu kıyaslamayın,
onu kurtarmaya çalışın.” (Bediüzzaman’ın İlk Talebelerinden
Hatıralar-s:85-86)
ÜSTAD’IN DİKKAT ETTİĞİ BİR HUSUS
Molla Hamid Ekinci anlatıyor: “Üstad’ın iki usturası
vardı. Haftada iki defa taş olurdu. Molla Resul dedi ki; “Üstadın senin ne
ilmini, ne amelini anladık. Nedir bu halin, kendine eziyet edip haftada iki defa
traş oluyorsun!” Buyurdu ki; “Ben esaretten evvel çok zındıkları titrettim.
Şimdi zındıklar; “Said çökmüş, ihtiyarlamış” demesinler diye ben hep traş
oluyorum.” (Age- s:86)
İKTİSADA RİAYET
Üstadın talebelerinden muhterem Abdullah Yeğin bey
anlatıyor; “Bir gün İstanbul’da otelde idik. Bir gazetede Müslümanlara dair
mühim bir haberden bahsedilmişti. “Bu gazeteden bir tane bulunuz” dedi.
Ben hemen gittim, on beş kuruşa bir gazete aldım, geldim. Haberi okuduk, memnun
oldu. “Git bunu yerine ver” dedi. Ben; “Üstadım bunu ben aldım, parasını verdim”
deyince hiddet etti ve dedi; “Ben seni akıllı zannederdim. Bunun için
gazeteye on beş kuruş verilir mi? Sen fakir bir kimsesin, harçlığın yok,
talebesin” diye beni diye tekdir etmişti. Bir gün Emirdağ’da mangalda kömür
yakmıştım, biraz fazla kömür koyduğumdan dolayı da yine şiddetle azarlamıştı.
Bizi alıştırmak için olacak ki, çarşıya gönderirdi, bir kuruş eksik veya fazla
olsa hesap sorar, asla yanlış hesabı kabul etmezdi.” (s:89-90)
ÜSTADIN TEDBİRİ
Muhterem Ahmed Vehbi Ünlü beyin şu hatırası Üstadın
hizmette tedbir düsturuna da güzel ışık tutuyor: Sayın Ünlü bir kısım hizmet
ehli ise 17 Temmuz 1969’da Barla’da Bediüzzaman’ın mekanında, merhum Bayram
Yüksel ağabeyin nezaretinde on beş günlük bir okuma programı yapmışlar. İlk gün
olan tatlı bir hadiseyi şöyle anlatıyor; “Duvarlarında oyma 2-3 ağaç dolap
bulunan büyük odada Bayram ağabeyin etrafında toplandık. Pür dikkat onu
diniyorum; “Evet kardaşlarım, bu dolaplardaki gizli bölmelerde Risaleler var.
Kim bulacak bakalım?” Emrini alır almaz, hepimiz aramaya başladık. Zarif el
işçiliği ile yapılmış dolap kapaklarından biri açılıyor, diğeri kapanıyordu. Ama
nafile...dolaplardaki gizli bölmeyi bulup mübarek ellerinin değdiği, mübarek nur
kitaplara hiçbirimiz ulaşamamıştık. Zaten vakit de geçmişti. Alışamadığımız gaz
lambasının ışığında akşam ve yatsı namazlarını cemaatle eda ettikten sonra,
tesbihat ve derslerimizi de yapıp, aynı odaya yataklarımızı serip, yattık.O gece
bana dolaptaki gizli bölme gösterildi. Sabah namazını eda edip, tesbihatı
yaptıktan sonra Bayram Yüksel ağabey; “Risalelerin yerini hala bulamadınız mı?”
deyince ben kalktım, “Bismillah” diyerek bir dolabı açtım, içindeki tahtayı yana
kaydırınca gizli bölme ve Risaleler göründü. Bayram ağabey; “Nasıl bildin?”
deyince “Gece rüyamda Üstad bana gösterdi” dedim. “Maşallah, barekallah
kardeşim” dedi...(s:96-97)
HATIRALAR VE
ÖLÇÜLER-36
KADİR GECESİ
HAKKINDA BİR İPUCU
Muhterem Ahmed Vehbi Ünlü beyin “Bediüzzaman’ın İlk
Talebelerinden Hatıralar” adlı eserinden alıntılara devam ediyoruz; “Re’fet
ağabeyin bana yazdırdığına göre Üstadımız kadir gecesi hakkında şu ipucunu
vermiştir; (9,9,9) yani Ramazan-ı şerifin ilk 9. gecesi, sonra ikinci 9. gecesi
ve üçüncü 9. gecesini değerlendirmek lazımdır.”(s:55)
ÜSTADIN İBADET DERİNLİĞİ
Üstad Bediüzzaman’a 1924-25’lerde Van’da hizmet eden
talebesi Molla Hamid Efendi, Üstadın namazını şöyle anlatıyor: “Allahüekber
der demez, boynu düştü, kendisine bir hal geldi. Ben içimden diyordum ki; “Bunda
bildiğimiz hoca kılığı yoktur ama bu ne haldir ki...” Bir hayret ve dehşet
içinde kaldım. Neyse namazı kıldık, tesbihata başladık. Derdi ki; “Namazın
sonundaki tesbihat namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.”Hazin bir sada ile
bizden çok ağır bir şekilde tesbihat yapıyordu. “Sübhanallah, Sübhanallah” diye,
çok içten ve yavaş tesbihat yapardı. Biz adeta “sübb..sübb..sübb” diyoruz.
Ben çok namaz kılanlar gördüm. Fakat böyle hazin, huşu içinde, heyecan verici
bir tarzda namaz kılan görmedim.” (s:69-70)
ÜSTADIN İFFETİ
Merhum Molla Hamid diyor ki: Molla Resul
(1872-1952) “Tahir Paşanın(1847-1913) evinde iki tane kızı vardı. Birini
Üstadımıza vermek istiyordu. Neyse, sonra Paşayı başka bir yere naklettiler,
oraya gitti. Bir gün mevzu açıldı. Üstad’a; “Paşanın iki tane kızı vardı.
Birisini siz alacaktınız” diyorlardı, siz görmediniz mi” dedik. “Kasem
ederim, ben o evde kız olduğunu bilmedim” diye cevap verdi.(s:74)
ÜSTADIN ÇOCUKLUĞU
Molla Resul anlatmış; “14-15 yaşlarında iken keşif-keramet
Üstad Hazretleri yanında bir şey değildi.”(s:75)
ÜSTADIN KENDİSİNİ GİZLEMESİ
Molla Hamid ağabey diyor ki; “Üstad, mübarek kendini belli
etmiyordu. Gerçi böyle bazı müşahedatımız olmakla beraber, o zamanlar üstadı tam
anlayamıyorduk.ve bilemiyorduk. Zaten keşif, kerameti de istemezdi, rahatsız
olurdu. Tâ ki Risale-i Nurlar zuhur etti, ancak o zaman anladık. Bir gün bu
mevzular geçince Üstad bir elini diğer elinin dışına vurarak; “Bırakın eski
Said’i, o geçti” dedi. (s:75)
ÜSTADIN AZ YEMESİ VE YEDİRMESİ
Üstad, özellikle Eski Said dönemi talebelerine perhiz
uygulatıyormuş. Bu konuya muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir yerde
şöyle değiniyor; “Üstadın talebeleri büyük ölçüde riyazet yaparlarmış o da
onlara bal verirken bir çay kaşığı verirmiş. Oysa ki bizde çok abur cubur yemek
var, çarşıda dolaşma var maalesef.” Bu konuda Hamid ağabeyin bir hatırası şöyle;
“Sizi yeminle temin ederim bu şekilde ben Üstadımızın yanında bir-iki sene
kaldım, ancak bir gün tok olabildim. O bir gün de, bir talebe pilav
pişirmişti, tencerede pilav artmış, sahan almadı. O talebe bana dedi; “Gel bunu
ye, sonra sofrayı götür” Ben biraz yedim, sonra biraz da üstadın yanında yedim O
gece doyduğumu hatırlıyorum.” (s: 80)
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-35
ÜSTAD’IN
NAMAZDAKİ HUŞUU
Bediüzzaman’ın İlk Talebelerinden Hatıralar (Ahmed
Vehbi Ünlü-Şahsi basım- Ankara-1997) adlı eserde merhum Refet Barutçu
beyin (1886-1975) Eskişehir Hapishanesinde geçen şu namaz hatırasına yer
verilmiş; “Üstadın arkasında kılınan namazın hazzı bambaşka...İlk tekbir
aldıklarında adeta yer gök sarsılır. Aman ya Rabbi! O ne huşu, o ne munis seda
tarif edilmez.” Gardiyanlar; “Biz sizin Üstadınız gibi görmedik. Sabah
uykusunun dışında hiç uyumuyor” derlermiş...(s:32)
Fethullah Gülen Hocaefendi bir sohbetinde bu hususa
şöyle temas ediyor: “Üstad Bediüzzaman ve talebeleri namaza durduklarında
bıçak vursan kanları çıkmayacak kadar, ciddi konsantrasyon yaşıyorlardı, vakıa
bu..”
NE İŞ YAPARSIN?
Aynı eserden; “Eskişehir mahkemesinde hakim teker teker
herkesin ne iş yaptığını soruyor. Sıra Üstada gelince; ayağa kalkarak, şehadet
parmağını da kaldırarak; “İmana hizmet” diyor. (s:32)
UHUVVET... UHUVVET
Eskişehir hapishanesinde iki talebe münakaşa ediyor. Üstad
Hazretleri bu olayı ruhen hissediyor ve çok sıkılıyor. Aniden, Refet ağabeylerin
kaldığı koğuşa geliyor ve Refet ağabeyin yatağına oturuyor. Aralarında münakaşa
yapan zatları çağırıyor ve soruyor; “Neden uhuvveti rencide edecek münakaşa
yaptınız?” biri diyor; “Efendim, bana bir hayvanın ismiyle hitap etti. Üstad;
“Ben o sözü kendime alıyorum” deyip, ikisini barıştırıyor. (s:33)
HAKKIMI HELAL ETTİM
Yine merhum Refet ağabey anlatıyor; “Üstad hazretleri
vefatına yakın Mustafa Sungur ağabeye mektup yazdırarak, bütün savcılara,
hakimlere, ağır ve sulh ceza reislerine hakkımı helal ettim mealinde
tamim etmişti.(s:35) Evet, Hocaefendinin dediği gibi; “Mahkeme edenler bile
Risaleleri okuyarak imanlarını kurtaracaklarsa yedi dünya şahid olsun, hakkımı
helal ettim” diyen insanın sadrının, sinesinin genişliği doğrusu bizi hayrete
sevk ediyor.”
SADAKAT
Hulusi, Refet, Rüştü ve o zaman hizmetinde bulunan diğer
ağabeyler hazır bulunduğu bir vakitte Üstad onlara; “Farz-ı muhal, şimdi Gavs-ı
Geylani uçaraktan gelse, Said’in söylediklerini dinlemeyin dese ne dersiniz?”
deyince hepsi birden; “Biz senden ve Risale-i Nur’dan vazgeçmeyiz”
demişler.(s:44)
ŞEYH GEYLANİ KURTARDI
Eğridir gölünde, Refet ağabey yıkanmak için
girdiğinde boğuluyormuş. Harika bir tarzda kurtulmuş. Daha sonra bu olayı üstada
anlatınca; “Seni Şeyh-i Geylani kurtardı” demiş.(s:48)
MUHACİR HAFIZ AHMED’İN İLK TANIŞMASI
Refet Barutçu ağabey anlatıyor; “Üstad hazretlerinin
Barla nahiyesine ilk getirildiği günler...Soğuk, yağmurlu, yerlerin kaygan ve
çamurlu olduğu bir zaman. Üstad, büyük Çınar ağacının üstündeki yokuştan
inerken, ayağındaki eski lastik ayakkabısı, ayağından çıkınca, çorabı çamur
oluyor. Bu sırada Hafız Ahmed yardımına koşuyor. Çınar ağacının altındaki
çeşmede, çorap ve ayakkabısını yıkıyor. Ve Üstadla ilk karşılaşması da böyle
oluyor.” Rahmetullahi aleyh...
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-34
BÜYÜKLERİN
HUZURUNDA
Abdullah Aymaz bey anlatıyor.”Kastamonu'ya
Mehmed Feyzi Efendi'ye ziyarete gitmiştik. Kendisinin de müsaadesiyle
çeşitli sorular sormuş çok güzel cevaplar almıştık. Bir ara aklıma bir soru
geldi. Bu soruyu sormadan önce Risaleleri yeni mütalaa etmeye başlayan bir zat,Fethullah
Gülen Hocaefendiye sormuştu. Tabii benim sorumdaki mukayese manası da vardı.
Dedim ki "Efendim, eserlerde Peygamber Efendimizin (sav)ibtida ile intihayı
birleştirdiği ifade ediliyor, bunu bize izah eder misiniz?" Mehmet Feyzi Efendi
31. Sözdeki "Peygamberimiz bu kainatın hem çekirdeğidir, hem de meyvesidir"
meselesini çok güzel izah etti. Ama benim sorumun cevabı değildi. İçimden
"olmadı" diyordum. Mehmet Feyzi Efendi hemen bana dönerek: "İyi
anlatamadıysam özür dilerim, ben artık yaşlandım." deyince çok utandım.
Sonra bu meseleyi Hocaefendiye anlattım. O zaman Hocaefendi dedi ki: "İnsan
büyüklerin yanında hem diline hem de kalbine sahip olmalıdır.
MÜHİM OLAN HİZMETTİR
Muhterem Rıza Çöllü Hocaefendi kendisi eğitim
hizmetlerine vakfetmiş bir zat. Ramazanoğlu Sami Efendiden feyz almışlar.
Altınoluk Dergisinin Temmuz 92 sayısında kendisiyle yapılan bir röportajı
okudum. Çok güzel iki hatırasını sizlerle paylaşmak istiyorum: “Ben hayatımda
ilmini dünya için kullanmayan üç kişi gördüm. Birisi; Bediüzzaman
Hazretleri...Diğeri; Ankara’da Hacı Mehmed Efendi vardı. Sonra Mahmud Sami
Efendiye intisap etti. Bediüzzaman’a beraber gitmiştik. “Efendim, ben intisap
etmek istiyorum” dedi. Bediüzzaman: “Onu kardeşimiz Mahmud Sami görüyor”
dedi. Bunun üzerine Mehmed Efendi 57’de İstanbul’a geldi, ders aldı.” İşte büyük
adamın kucaklayacılığı...
BEDİÜZZAMAN’I İMTİHAN
Rıza Çöllü hoca kendi hocası, eski Diyanet İşleri
reislerinden Hasan Fehmi Başoğlu’nun bir hatırasını
da aynı dergide şöyle anlatıyor: Bediüzzaman hazretleri İstanbul’a gelmiş(1907)
Tabii, kim kimi nasıl değerlendirir o bahs-i ahar ama, hakkı hak sahibine
vermekte yarar var. Bediüzzaman İstanbul’a geldiğinde “Hallal-ül Müşkilat”(Soruları
çözen) diye bir levha yazmış. “Siz herşeyi sorabilirsiniz. Ben size hiçbir şey
sormayacağım” diyormuş.
Tabii bu, İstanbul ulemasına çok ağır gelmiş. “Ben de yani
icazet aldım. Civa gibi delikanlıyım” diyor Fehmi efendi “Hasan Fehmi
ümidimiz sende. Bu kürdoğlunu bir yere ser de, nasıl serersen ser” demişler.
(Hasan Hoca da iyi alimdi. Kur’an okumakta mahirdi. Cezeri’yi 85 yaşında tıkır
tıkır ezberden okurdu. Ben de cezeri’yi kendisinden okudum.)
“Mevakıf’tan akla hayale gelmedik konularda beni
bir ay hazırladılar” diye anlatıyor. “Git şimdi bunları sor” demişler. Yanına
gittim, soruları sorduktan sonra, az önce talebelere ders okutuyormuş gibi
benim suallerimin hepsine cevap verdi. Tek kelimeye muktedir olamadan döndüm,
geldim” diyor.
Rıza Çöllü devamla, “Bediüzzaman bedava sivrilmemiştir,
tezkiyesi vardı. Ve Hasan hocanın zamanında Risale-i Nur Diyanetten hep beraat
almıştır.”
FERASET
A. Kervancı bey anlatıyor: Doktor Kahid, Medine'de
bulunduğumuz bir sırada bizi yemeğe davet etti. O gün alem-i İslam’dan bir çok
alim zat da davetliydi. Gelenlerden biri,-ki sonradan onun bir üniversitenin
rektörü olduğunu öğrendim daha oturur oturmaz Hocaefendiye hitaben: "Efendim,
dedi, kalbinizin nuru gözünüze aksetmiş. Eğer sizi sıkmayacaksam, bir müddet
gözlerinize bakmak istiyorum." Hocaefendi tevazu içinde karşılık verdi.
Fakat bu şahıs dakikalarca gözünü Hocaefendiden ayırmadı.
Salih Okur
BİR HAVARİDEN HİZMET DÜSTURLARI
Zübeyir
Gündüzalp denilince, aklıma nedense
havari kelimesi gelir.Bir de Zübeyir bin Avvam ile Sıddık-ı Ekber’i
hatırlatır bana bu aziz ağabeyim. Biri Efendimizin(sav) “havarim” iltifatı ile
serfiraz, diğeri ise Peygamberlikle velayet arası bir makam olan Sıddıkıyetin
biricik sembolü dev kamet.
Bediüzzaman’ın “Zübeyir'i dünyalara değişmem” ve
“binine bedeldir” hitabına mazhar bu büyük dava adamından bazı hizmet
metodlarını sunalım istedik.Nur içinde yatsın...
* “Ben bu hizmet-i kudsiyede muvaffak olacağım.Ben bu
hizmet-i maneviyeyi seviyorum” Bunu her gün yüksek sesle tekrarlayın.
Böylece amel ve işinizin ne kadar kolaylaştığını göreceksiniz..”
* “Hizmette arkadaşına izzet dava etmek en aşağı bir
zillettir.”
*Zübeyir ağabey tanıştığı talebelerin isimlerini eve
dönünce yazarak, kaydedermiş. Sebebini soranlara “Kardeşim, ben hastayım.
Hafızam zayıf. O kardeşlerle görüşünce, ismini hatırlayamazsam, kardeşlik
hukukuna saygısızlık etmiş olurum. Bu husus önemlidir. Siz de öyle yapın”demiş.
*Hamdi Sağlamer anlatıyor: Bir gün Bekir Berk ‘in
yazıhanesine geldi. “Birinizin bana olacak düzgün bir ceketi var mı?”
dedi.Birinci abi de “Bende var ağabey” dedi. Ceketini getirince şu açıklamayı
yaptı. “Ben karşıdaki berbere tıraş olmaya gidiyorum. Orada pardösümü çıkarıp
tıraşa oturmam lazım. Ceketimin arkası yamalı. Berber beni tanımıyor. Ceketime
göre tıraş yaparsa, kılık kıyafete hevesli olan gençler tıraşıma bakıp “Bir
tıraşı dahi beceremeyen bize ne öğretecek.”der. Bu cihetten hizmetimize zarar
gelir.”
*Hamdi Sağlamer’den: “Bir gün Zübeyir ağabeyimizi alışık
olmadığımız bir tarzda lacivert elbise, kolalı ve manşetli gömlek, kravatlı ve
kaliteli bir gözlükle Beyazıt meydanında grand tuvalet görünce hayret etmiştik.O
hayretimi anlamış olacak ki, “Kardeşim, bir beyefendi ile randevum var.
Nazarlarını kılık kıyafetimle meşgul etmemek için onun alışık olmadığı kılık
kıyafetle gitmeyi uygun buldum.” dedi.
*Dr Mehmet Akay anlatıyor: Bir gün Zübeyir abi şöyle
demişti. “Kardeşim, Üstadın hizmetinde bulunurken öyle hareket ediyordum ki, bir
tehlike anında kurşun benim vücuduma gelsin. Üstadımın zerresine bir şey
olmasın.”
*“Risalelerde “aziz,sıddık,fedakar kardeşlerim” gibi
ifadeler “böyle olunuz” manasınadır.”
*“Kainatta hiçbir şey Allahsız olmaz. Bu kelimeyi
kullanmamalı. O bilse de, bilmese de onun yaratıcısı var.Şöyle denir:
“Allah’ı inkar eden dinsiz.”
*Zübeyr abinin nakline göre Üstad şöyle demiş: “İnsan
ihtiyarladıkça ene gelişir. Seksen yılda kazandığını bir anda kaybeden olmuş.”
*Zübeyr ağabey evde kalan genç kardeşlere iş buyurmamayı
tavsiye edermiş. “Yaşı küçük olsa bile bu davada büyüktür. Her kardeşini bir
veli bil. Müsamaha etmeyeceğimiz yalnız nefsimiz.”
*Rüşdü Tafral anlatıyor. Zübeyr ağabey derdi ki:
“Kardeşim, kırıcı ve sert olmamak lazım. Hatta Üstad hazretleri talebelerine cam
ve teli kopmuş ampulleri kırdırmazdı. Sebep olarak ta bu halin bizde yıkıcı ve
sert bir mizaç oluşturacağını, ruhumuzu asabi yapacağını söylerdi.
*“Günde 10 sayfa okuyan kendini muhafaza eder. 15 sayfa
okuyan gayrete gelir. 20 sayfa okuyan hizmet eder.”
*“Meşakkat bizim gıdamızdır.”
*“Tembelliğe, basit ve manasız zevklerime müsaade
etmeyeceğim.”
*Zübeyir ağabey nasıl bir sohbet yapılması gerektiği
hususunda şu ölçüyü veriyor: “Öyle bir ders yapmalıyım ki,yeni gelen bir kişi
ikinci bir defa daha gelme ihtiyacı hissetmeli. Eğer dinleyen bunu
hissedemiyorsa, kendimi ders yapmış saymam”
Son olarak kulaklarımıza küpe olması gereken bir ölçü ile
noktalayalım. “Dışarıdan gelen yabancı insanlara her türlü ilgi, alaka ve
muhabbet gösterisi yapıp ta, en yakın ve eskiden beri beraber olduğu dava
arkadaşlarına aynı alaka ve muhabbeti göstermeyenleri ben riyakarlık yapmakla
itham ediyorum.”
Kaynaklar
1-Yolumuzu aydınlatan ışık-Z.Gündüzalp.sh:12-13-Nesil yay.
2-Age.sh:117
3-age.sh:117
4-age.sh:135
5-age:135
6-age:143
7-age:144
8-age:144
9-age:145
10-age:sh:146
11-age:166
12-Hizmette aşk ve şevk-Şaban Dögen-sh:21-Gençlik
yayınları
13-age:sh:162
14-Altın Prensipler-Z.Gündüzalp-sh:21-Yeni Asya neşriyat
15-Aşk ve Şevk-sh:195
16-S. Cebeci-Kaynaktan Su İçenler-sh.141-Yeni Asya
neşriyat
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER
Gelecek,geçmişin
izleri üzerinde bina edildikçe, kökle sağlam temas sağlandıkça kuvvet kazanir.
Geçmişin birikimleri geleceği inşa eder. Kökü mazide olan atiyi kucaklar.
Büyüklerimizden aldığımız hayat dersleri önümüzü aydınlatır.Bu birikimi
aktarmanın en güzel yolu ise anıları gün yüzüne çıkarmaktır..
...Bizden evvel hizmette sebkat etmiş büyüklerimizle
alakalı dinlediğim ve okuduğum hatıraları sizlerle paylaşmayı hem bir vicdani
vecibe, hem de o büyüklerime karşı bir kadirşinaslık bildiğimden bu bölümü
hazırlamaya yeltendim. Rabbim muvaffak eylesin. Hamd ve şükür yalnız
O’nadır.Sizlerden ricam, bizlerle paylaşmak istediğiniz, mümkünse bizzat
duyduğunuz hatıraları göndermeniz. Böylece bu güzellikler bereketlenmiş
olacaktır.
Saygılarımla. Salih Okur
EDEB FARKI
İlk hatıra, büyüklere karşı saygı ve edebi ile bende hep
değişik duygular uyandırmış muhterem büyüğüm, fadıl insan M.Fethullah Gülen
Hocaefendi ile ilgili. Hatırayı bana anlatan merhum Hikmet abi eskimez bir
Kur’an talebesi. Şöyle demişti;”1964 veya
65 senesiydi.Ankara’da Hacı Bayram mevkiinde merhum Bayram
Yüksel
ağabeyin kaldığı dairedeydim. Sabah kahvaltısı
hazırlıyordum.
Sungur ağabey ziyarete gelmişti ve her ikisi salonda
oturuyordu. Kapı çalındı. Açtığımda genç bir zat “Selamün aleyküm kardaşım” dedi
ve samimiyetle sarıldı.Boylu, boslu endamlıydı. Onun Fethullah Hocaefendi
olduğunu yemek sırasında öğrendim.İlk defa görüyordum. Ağabeylerin içerde
olduğunu bilmiyordu.
Rahat adımlarla salona yöneldi. Ama kapıyı açtığı an sanki
şok oldu.“Estağfirullah” diyerek olduğu yere çöktü. Çok mahçup
oldu ve “Ağabeylerim, affedersiniz, ben sizin burada
olduğunuzu bilseydim,buraya böyle rahat girmezdim” dedi. Ağabeyler de onun
bu edeb ve tevazusu karşısında samimiyetle
“estağfirullah” dediler ve kendisine sarıldılar. Sonra
beraber kahvaltı yaptık,izin isteyerek ayrıldı.
ZOR ZAMANDA HİZMET
Kıymetli yazar İhsan Atasoy bey, Sungur ağabeyden
naklen bana anlatmıştı.Üstad hazretleri bir gün Sungur ağabeyle birlikte
Isparta’da bir zaman sağ kolu durumunda olan talebesi Hüsrev Altınbaşak ağabeyi
ziyarete gidiyor. Hüsrev ağabey risaleleri etrafa neşir için uykusunu bir
saate indirmiş,on beş sene evinden dişari çikmayarak devamli risale yazmiş,Üstadın
tabiri ile “bu vatanın manevi halaskarı” bir kahraman.
Üstad onun bu fedakar hizmeti ile ilgili bu ziyarette
şöyle demiş:“Mazide nice kümmelin-i evliya(velilerin en mükemmelleri)“biz
niye Hüsrev’e yetişemiyoruz” diye gibtakarane soruyorlar” Üstad böyle
deyince Hüsrev ağabey de mahcubiyetle
“Estağfirullah Üstadım,onlar arşta biz ferş’te” diyor.Evet
zor bir zamanda,kazanma da kaybetme de büyük ölçekli oluyor.
KABE’DE NAMAZ
Mazlum ve mağdurların ünlü avukatı merhum Bekir Berk
ağabeyden bir hatıra ile sahih ve halis bir niyetle yapılan ibadetin insanı
nasıl farklı buudlara götürdüğünü hissetmiştim. Bekir Berk ağabey 1992
Haziranında kanserden vefat etti. Londra’da tedavi görürken ilginç bir tecrübe
geçirmiş. Hastanede tahta seccadesinde namaz kılmak için abdest almiş. Ama biraz
sonra istifra edince, haliyle abdest bozulmuş. Tekrar abdest alıp,tekrar aynı
hal olmuş.Üçüncü defa abdest aldıktan sonra da istifra edince, ağlamaya başlamış
ve “Allahım günahlarımdan ötürü mü beni huzuruna kabul etmek istemiyorsun?”
diye inlemiş. Biraz sonra tekrar abdest almış ve huzura durmuş. Namazda farklı
bir boyuta geçmiş. Secdeye vardığında kendisini Kabe’de bulmuş ve yarı şaşkın
namazı tamamladığında, selam verdiğinde Londra’da tahta seccadesi üzerindeymiş.
Nur içinde yatsın. Allah bize de böyle ibadet iştiyakı versin. Amin
SENİN KORKMANA GEREK YOK
Merhum Necip Fazıl’ın tabiriyle; “Aklın mücessem hali” ve
“doğunun mantık küpü” olan muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendinin bir
sohbetinde kendisinden dinlediğim, ve hatırladıkça hep tebessüm ettiğim bir
hatıra. Kırkıncı hoca, 1950’li yıllarda Erzurum’da bir ahbabının dükkanına
girmiş. Dükkan sahibi kendini hürmetle karşılamış. O sırada içeri giren bir
müşteri onun Kırkıncı hocaya hürmetini görünce dükkan sahibine “Bu zat hoca
mıdır?” diye sormuş.Dükkan sahibi “evet” deyince, adam Kırkıncı hocaya dönerek
“hocam sana bir sorum var,bir kişiye Cennette 70 huri verilecekmiş,doğru mu?”
demiş. Hocaefendi,soruyu sormasından adamın laubali biri olduğunu anlamış ve
“evet” cevabını vermiş.Bunun üzerine adam “Ben evde bir tanesiyle baş
edemiyorum.70 tanesiyle ne yaparim” deyince Kırkıncı Hoca cevabı yapıştırmış:
“Senin korkmana gerek yok,onu oraya gidecekler düşünsün”. Adam bu cevap
karşısında mahçup bir şekilde dükkanı terk etmiş. Soruya cevap verilirken soranı
ve niyetini nazara almak çok mühim.
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER -25
BAYRAM AĞABEYİN
HİZMETİ
Bayram Yüksel ağabeyi 1997 senesinin Kasım ayında
Almanya dönüşünde, Bulgaristan hudutları içinde elim bir trafik kazasında
kaybetmiştik, yanındaki iki hizmet küheylanı ile beraber… Muhterem Osman
Şimşek beyin Bahara Yolculuk adlı kıymetli eserinde gördüğüm bir
anekdotu sizlerle paylaşmak istedim; Osman beyin nakline göre Bayram ağabeyin
vefatından sonra, Fethullah Gülen Hocaefendinin bir meclisinde Bayram
ağabeyden bahis açılması üzerine bir misafirin “Çok da ilmi yoktu ama” demesi
üzerine Hocaefendi celallenip; “Öyle demeyin. O yüzlerce alim kadar bu dine,
millete hizmet etmiştir”karşılığını vermiş…İşte selefe hürmet, vefa,
hakşinaslık ölçüsü…
BİR ÜLKE SEVDALISI
Her insanın her hadise karşısında aynı ölçüde etkilenmesi
mümkün değildir. Biraz da kalp balansının ayarı ile ilgili olsa gerek bu farklı
duyuşlar. Hayat ve hissiyatını insanlığın mutluluk ve kurtuluşuna feda etmiş bir
muzdarip ve seçkin ruhun duyuş, seziş ve inlemeleri ile beden ve cismaniyetinin
altında ezilen bir insanınkiler aynı ölçüde olamaz elbette. Osman Şimşek bey
1999 Düzce depremi öncesi Hocaefendinin hissettiklerini yazmış. Okuyunca, kalbim
buruk, bu nasıl bir yürektir?, “dolmaz dert kadehi yaşla bu kadar” dedim. Şöyle
anlatıyor Osman bey; “Düzce depreminden dört gün önce dizlerine müthiş bir ağrı
girmişti. Acı ve ızdırapla inliyor, gözümüzün önünde kıvrım kıvrım kıvranıyordu;
dayanılacak gibi değildi. Kaç tane doktor çağırmış, kaç çeşit muayene
ettirmiştik ama rahatsızlığını sebebini bir türlü anlayamamıştık. Bir gece
Kur’an-ı Kerim’i istedi. Bir sayfasını açtı, okudu; yüzünün rengi değişmişti.
İstanbul- Ankara arası il ve ilçeleri tek tek saydı. Hemen kalktı, sadaka verdi,
etrafındakilerden de sadaka toplattı. “Allah muhafaza, bir musibet var. Ne
olur, hacet namazı kılın ve Türkiye’ye de dua edin” dedi. Dört gün boyunca
çok az konuştu, yüzünde tebessüm goncası hiç belirmedi, dizlerini ovdu, durdu ve
dördüncü gün dizlerindeki ağrı ve sızı birden gidiverdi. O sırada odaya giren
arkadaşımız acılı depremi haber veriyordu. Dizleri bir sinyal olmuş, inananları
duaya çağırmış, daha büyük felaketlere karşı ona bir paratoner vazifesi
gördürmüştü.”
CAHİT BEYİN RÜYASI
Abdullah Aymaz beyefendi anlatıyor: “ Merhum Tuzcu
Cahit Erdoğan Bey, rüyasında Peygamber Efendimiz(sav)’in kendisini
kucaklayıp bağrına bastığını görmüş ve sonra Fethullah Gülen Hocaefendi’ye
anlatmıştı. Cahit beyin vefatından sonra Hocaefendi dedi ki: “Rüyayı
anlatınca anladım ki, Cahit Efendiye gelecek büyük ve ağır imtihana karşı ta
baştan Efendimiz(s.a.s) kendisini teselli ediyordu. Ben kendi kendime “Acaba bu
ağır imtihan ne ola ki?” demeye başladım. Sonradan anladık ki, kansermiş.”
(Şifa Çiçekleri-s:38)
NİYETİN MÜKAFATI
Kömürleri elmaslara çeviren sihirli bir formüldür niyet.
Onun sayesinde bir damla derya olur, koskocaman bir umman da bir parça
saman…Nebiler Nebisi gelmiş geçmiş sözler içersinde en anlam yüklü ifadelerden
biri olarak “Ameller niyetlere göredir” fermanı ile billurlaştırmıştır bu
gerçeği…Şimdi nakledeceğimiz bir hatıra da bu çerçeve içinde mütalaa
edilmelidir: “İnsanlar bir hayır için bir araya gelmişlerdi.. İmkanı büyük
olanlar büyük fedakarlıklar göstererek varlarını yoklarını döküp saçmışlardı.
Bunların listesini yapan yaşlı bir esnaf beyefendi bu fedakarlıklar karşısında
heyecana gelip “İnşallah ümit ediyorum ki, bu ihlaslı tavırlar Cenab-ı Hakkı
hoşnut eder ve bu hayır hasenat yapan arkadaşların isim listesi cennetin
kapısında okunur” dedi. Orada da, öğrenci olduğu için hiçbir şeyi bulunmayan
bir kalbi kırık da “Bir şey veremedim, borç da alamadım” diye üzülür ve gece
başını yastığa koyarak “Ya Rabbi senden başka kimsem yok. Allahım hicranımı
ve ızdırabımı görüyorsun. Benim o listelere girecek imkanım yok. Ama sen benim
niyetimi biliyorsun. Oraya benim ismimi de koydur, ismimin karşısını da boş
bırakma” diyerek yalvarır, sonrada gözyaşları içinde dalıp gider. Rüyasında
Efendimizi(sav) görür. Gelir, alnından öper ve: “Listeye girdin ve
gözyaşların isminin karşısına en büyük hayır olarak konuldu. O hasbi hayır ve
hasenatların hepsi de kabul olundu. Müjdele” der.(Şifa Çiçekleri-s:39)
AHİRZAMAN TABİBİ
Abdullah Aymaz bey anlatıyor: “1970’lerin başında bir
sohbet toplantısına çok yaşlı bir zatı getirmişlerdi. O dedi ki: “Ben
çocukluğumdayken İstanbul’da elime bir kitap geçti. Cümleler, kelimeler çok ağır
geldi, tam anlayamadım. O zaman dergahına gidip geldiğim mübarek bir mürşidim
vardı. Kitabı ona götürdüm. Bir müddet okuduktan sonra, “Evladım, bu kitabı
yazan Bediüzzaman ya kutupdur, ya gavstır” dedi. Ben de bu sefer “Acaba bu
kutup ve gavs ne demektir?” diye düşünmeye başladım. Bir gece rüyam da kendimi
asker olmuş gördüm. Bana dediler ki, “Seni ser tabip(baş hekim) çağırıyor.”
Hemen koşup gittim. Baktım beyaz askeri elbiseler içinde, doktor gibi duran
Bediüzzaman bana: “Evladım o kitabın müellifi benim”dedi.
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-10
BİR İSLAM
ALİMİNİN MÜDAFAASI
İzmir Ayrancılar’da mukim Hacı Musa Yukarı bey
09.05.1995 tarihindeki bir sohbetinde izzet-i İslamiyeye sahip bir İslam
aliminin nasıl olduğuna dair şu enfes hatırayı anlatıyor: “Şaban Hoca
vardı Aydın’da. Aslen Manisa Çerkezköy’dendir o. Bizim köyde imamdı. Risale-i
Nur’dan anlatırdı. Bir gün şikayet etmişler. Kazaya çağrıldı, hakim huzuruna
çıkarıldı. Hakim dedi ki: “Bu kim?” Dediler: “Ayrancılar imamı” Şaban hoca sert
mizaçlı biriydi, alimdi de. Hakim: “Sen bir köy imamısın. Nurculuktan
konuşuyormuşsun. Sen ne anlarsın nurculuktan” diye bağırdı. O böyle bağırınca
Şaban hoca dedi ki: “ Hakim bey, beni Mızraklı İlmihal okumuş da köye imam
olmuş sanma. Karşında Arapçayı yutmuş, Farsçayı cebine koymuş bir İslam alimi
vardır. İlmi bir heyet toplansın, Risale-i Nur eserleri şimdiye kadar gelen
Kur’an tefsirleri içinde en üstünü olduğunu ispat edemezsem, en ağır cezaya
razıyım. Karşında Hoca var, bakla harmanı yok” dedi. Bakla harmanı kaba
görünür, bastırdın mı kaybolur. Yani, bağırmayla beni korkutamazsın demek
istiyor. Hakim “Atma hoca, Ez Zariyat suresini oku, manasını ver bakalım” dedi.
Şaban Hoca: “Manayı muradınız ez Zariyat suresinin muhtasarımıdır,(kısa
açıklaması) yoksa mufassalını mı(tafsilatlı açıklama) arzu buyurursunuz?”
dedi. Bunun üzerine Hakim: “Anladım ulan, anladım.Hocasın, çık” dedi ve beraat
verdi.
ÜSTADA SUİKAST
Geçenlerde Kanadalı gazeteci Freed Reed’in Anadolu
Kavşağı adlı eserini okudum.Ünlü gazeteci, Türkiye’ye yönelik gözlem ve
tespitlerini akıcı bir üslupla yansıttığı eserinde, bu ülkede siyasi ve derin
cinayetlerin genelde “Trafik kazası” süsü verilerek işlendiğinden
bahsediyordu. Şimdi nakledeceğimiz dehşetli hadise de, bu tip adi bir teşebbüsü
ihtiva ediyor.
Musa Yukarı bey 1957’de Üstadı ziyaretlerini bahsederken
bu hadiseyi anlatıyor: “Isparta’ya vardık, orada dediler ki: “Eğirdir’e gitti.
Orada Allah rahmet eylesin Çilingir Ali ağabeyimiz vardı. Onun evine vardık.
Çocukları yeni sünnet olmuş, sünnet elbiseleri ile geziyorlar. Dedik: “Üstadımız
burada mıydı?” “Buradaydı, ama gitti, benim sünnet düğününe geldi,davet
etmiştim. Gölün kenarında bir namaz kıldık. Mustafa Sungur ağabeyi imam yaptı.
Gitti şimdi, ama nereye gittiğini bilmiyorum” dedi.
“Kısmet değilmiş” dedim ben. Geldik, bir handa yatacağız.
Orada bulunanlarla tanışırken sordular. “nerelisiniz?” “İzmirliyiz” dedik.
Hayrola dediler. “Bediüzzaman hocayı ziyarete gelmiştik, görüşemedik” dedik. Bir
tanesi birden doğrularak: “Bediüzzaman mı?” dedi. Otuzbeş yaşlarında bir gençti.
Biz evet deyince şu hatırasını anlattı: “Ben kamyon şoförüyüm. 15-20 gün evvel
üç kişi bana geldiler: “Bediüzzaman diye bir hoca var. Zararlı bir adam. Sana 50
bin lira para var. Sana taksisinin pilakasını vereceğiz. Buna çarpacaksın, kaza
süsü vereceksin. Hocayı öldürdün mü, 50 bin lirayı alacaksın. Çok zararlı bir
hoca, bunu öldürüver” dediler. Anlaştık. Parayı yed-i emine teslim ettiler. Daha
sonra bana telefon ettiler. “falan yerden çıktı, geliyor” diye. Ben kamyonla
gidiyorum. Direksiyonun yanına arabasının pilakasını ve rengini yazdım. Bir
baktım, bir araba geliyor. Rengi uydu, dikkatle plakasına bakıyorum. O sırada
taksi sağa yanaştı, durdu. İçinden biri çıktı, kamyonun önünde el kaldırdı,
durdum. “Hocaefendi seni çağırıyor” dedi. Hemen indim, arabaya doğru gittim.
“Hocam ne var?” deyince, “Evladım ben zararlı bir kimse değilim. Sana yanlış
malumat verdiler. Bu teşebbüsten vazgeç” dedi. Şoför şöyle devam etti: “Bunu
ben başkasından duymadım, biri bana anlatmadı. Kendim yaşadım. O sırada o üç
kişiyi görseydim ezerdim. Az kalsın böyle kıymetli bir alimi bana
öldürteceklerdi.”
ÜSTADIN HARAMA NAZARDAN SAKINMASI
Hadim-i Kur’an, Hafız-ı Kur’an, Hamele-i Kur’an merhum
Gönenli Mehmed Efendi hazretlerinin Merhum Ali Uçar’a anlattığı enteresan
bir hatırayı sizlerle paylaşmak istiyoruz. Ola ki bize de ders ve ibret olur.
Gönenli Mehmed efendi 1943’te Üstad Bediüzzaman’la beraber Denizli medrese-i
Yusufiyesine girenlerden. Mahkeme safahatı sırasında olan bir hadiseyi şöyle
anlatıyor: “Kadın Hakime önümüzden geçiyordu. Üstad irkilerek birden başını
çevirdi. Üstad gözünü sakınıyor. Hocanın birisi Hacca gitmiş. “Namazı Hac’da
öğrendim” demiş.Yani Hacdakiler namazı yavaş yavaş tadil-i erkan ile
kılıyorlarmış. Biz de Denizli’den ders aldık: “Mümin erkeklere söyle, gözlerini
sakınsınlar ve ırzlarını(apışlarını) korusunlar.” (Nur:30)
SAİD HAVVA’NIN İTİRAFI
Said Havva bilindiği gibi Suriye İhvan-ı
Müslimin’inin iki çizgisinden tasavvuf buudlusunu temsil eden 1989’da vefat eden
büyük bir alimdir. (Diğer çizgi Fethi Yeken öncülüğündeki çizgidir.) Said Havva
1982 Hama olaylarından sonra Suriye’yi terk etmiş, Hicaz’a hicret etmiştir.
Nusayri rejimine karşı düzenlenen başarısız kıyama fetva verenlerdendir. 1983’de
Mekke’de kendisiyle görüşen ve el’an hayatta olan Bitlis’li değerli alim
Kayser Bildik hoca bana şu çok önemli hatırasını anlatmıştı. Bu hatıra
Bediüzzaman hazretlerinin uzun vadeli insan yetiştirme, iman kurtarma hizmetinin
ve müspet hareket metodunun ne kadar önemli olduğunu da gösteren çarpıcı bir
hatıradır. Şöyle demişti Kayser Hocaefendi: “Said Havva yanında 50 kişi kadar
bir toplulukla Kabe’ye yakın oturmuş sohbet ediyordu. Yanına vardık.Selam verip
oturduk. Hoş beşten sonra meseleye girdim ve dedim: “Üstad, siz yanlış yaptınız.Metod
böyle olmamalıydı” diyerek Üstad Bediüzzaman’ın hareket metodunu ve bunun
meyvelerini anlattım. Said Havva beni dikkatle dinledikten sonra yanındakilere
dedi: “Ayağa kalkın” hep beraber kalktık. Said Havva Kabe’ye dönük olarak uzun
uzun Bediüzzaman’a dua etti. Sonra bana dönerek şöyle dedi: “Kabe’nin Rabbine
yemin olsun. Ben seni 8 ay evvel tanımış olsaydım, tek Müslüman’ın burnunu
kanatmazdım.”
GENÇLERLE ALLAH ARASINA GİRMEK
Gençlere yönelik Tebliğ hizmetlerinden dolayı Emniyete
davet edilen Muhterem Mehmed Kırkıncı hoca’ya oradaki görevli demiş ki:
“Hocam artık bu gençlerle Allah arasına girme”Kırkıncı Hoca şu latif cevabı
vermiş basit görüşlü muhatabına: “Bu gençlerle Allah arasına girmezsem, bu
gençlerin Allah’la arası bozuluyor.”
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-11
PAKİSTANLILARIN
TÜRKİYE SEVGİSİ
Merhum Ali Uçar anlatıyor: 1974 yılında Kıbrıs harekatında
İngiltere’de bulunuyordum. Bu ülkede bulunan Pakistanlılar Kıbrıs’a kadar
gayretli bir şekilde yardım topladılar ki, hayret ettim. Kendilerine sordum:
“Türklere ne için bu kadar yardım ediyorsunuz?” Cevaben dediler ki. “bizde evler
kale gibi yüksek duvarlarla çevrilidir. Bizde kadın sokak nedir bilmez. Buna
rağmen dedelerimiz, İslam mücahidleri olan Türklere yardım için kızlarını
tarlada çalıştırıp, onların kazançlarını İstiklal Harbi sırasında Türkiye’ye
yollamaları yüzündendir ki, biz de şimdi Kıbrıs’a yardım ediyoruz.(Ali Uçar’ın
sohbetinden nakleden Abdülvahit Mutkan-28.1.1993)
İZCİLERİN ÜSTADI ZİYARETİ
Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Abdullah Yeğin
bey 8.7. 1991’de İstanbul’da bir sohbette şu hatırasını anlatmışlar: “ Isparta
köylerinden birinde on kadar izci genç kamp yapmışlar.O sıralarda görüştükleri
köylülerden “burada büyük bir alim var, kıymetli bir hoca var” diye işittikleri
zaman “o zatı biz de ziyaret edelim” diyorlar. Üstadımız onları kabul etti. Ben
sandalyede oturmuştum. Bana: “Sen de bunlarla beraber otur” dedi. Gençlik
Rehberinden onlara ders yaptı. Kılık kıyafetleri ile meşgul olmadan Nurun
hakikatlarını nazara verdi.
AHMED HAMDİ AKSEKİLİ’NİN GÖZÜYLE BEDİÜZZAMAN
Abdullah Yeğin bey anlatıyor: “ Dil Tarihte okurken bir
grup üniversiteli ile ziyaretine gittiğimiz Diyanet işleri başkanı Ahmed Hamdi
Akseki iki büyük ciltli kitabı gösterdi:
“Bediüzzaman şu iki kitabı iki kere okusun., artık o
kitaplara ihtiyacı olmaz. Sayfası satırına göre bilir.Hakiki hocadır. Eserlerini
tavsiye ederim, okuyunuz. Onun ilmi vehbidir.”
MEHDİ MEZHEBLERİ BİRLEŞTİRECEK Mİ?
Abdullah Yeğin anlatıyor: “Mehdi dört mezhebi
birleştirecekmiş?”
diye Üstada sordum.Üstad: “Zannetmiyorum” cevabını
verdi.
AY’A ÇIKILABİLİR Mİ?
Merhum Ali Uçar şöyle enteresan bir şey anlatmış:
Batman’da demir aşiretinden Molla Süleyman isminde bir hocayı ziyaret ettik. Bu
zat aya gidilemeyeceğini söylüyor. "Ay nurdur" ayetini delil olarak
gösteriyordu. Biz ona Üstadımızın görüşünü ve aya çıkılacağını beyan ettiğini
söyleyince derhal : “Ne, Seyda böyle mi diyor. Öyleyse ben vazgeçtim.”
dedi.
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-12
HEKİMOĞLU
İSMAİL’İN İBRETLİ RÜYASI
Değerli insan Hekimoğlu İsmail bey, bildiğiniz gibi geçen
sene bir beyin kanaması geçirmiş, ve kısmen felç olmuştu. 12.03. 2003’te
kendilerini evlerinde ziyaret ettiğimde şu müjdeli rüyasını anlattı: Doktorlar
bana “bir daha bir kanama geçirirsen artık tıbbın yapacağı bir şey yok,
gidersin” dediler. Ehh. Buradan Ankara’ya bir ziyaret bile olsa insanda hazırlık
telaşları olur. Bende de baki hayata seyahat telaşı ve ölüm korkusu baş
gösterdi. O gün Üstadım Bediüzzaman’ı rüyada gördüm. Bana celalle: “Ne
ölümden korkuyorsun?” diye bağırdı. “O mukadderdir, değişmez. Sen ibadet
etmeye devam et” dedi. Bu rüyadan sonra rahatladım.
ELİMİZDE YUMURTALAR VAR
Bediüzzaman hazretlerinin talebesi Mustafa Sungur
bey Afyon hapsinde geçen bir hatırayı 11.03.2003’te ziyaretimde şöyle anlattı: “Ahmed
Feyzi abi Üstad Afyon hapsine girdikten birkaç gün sonra hapse giriyor.
Sorgulamada pervasız cevap veriyor. “Gel bakalım” diyorlar, falakaya
yatırıyorlar. Çok üzülüyor Ahmed Feyzi ağabey. Hemen bakkallardan kağıt kalem
ısmarlıyor, aldırıyor. Sert mukabele yazacak. Üstad haber alıyor: “Kardeşim
Ahmed Feyzi” diyor. “bir zaman büyük bir pehlivan yumurta almış, ellerine ve
cebine doldurmuş. Karşısına korkak bir adam çıkmış.O pehlivana hakaretvari
konuşmuş. O cesur adam ses çıkarmamış. Merak edip, sormuşlar: “Neden ses
çıkarmadın?” Pehlivan elinde ve cebindeki yumurtaları göstererek: “Bu
yumurtlar var, onların hatırı için ses çıkarmıyorum” demiş. İşte kardeşim,
bizim halimiz de buna benziyor.”diyor.
KIRKINCI HOCA’NIN AĞLAMASI
Ahmed Şahin hocamız 12.03.2003’te bana anlattığı şu
hatırası da büyüklerin birbirlerine sahip çıkması ile ilgili güzel bir hatıra:
“Bir zaman Altunizade’de Hocaefendi’yi ziyaret gitmiştik. Mehmed Kırkıncı ve
Osman Demirci hocalar da benimle beraberdi. Kırkıncı Hoca orada,
Hocaefendi ile ilgili hatıralarını anlatmaya başladı. Bir yerde şöyle dedi:
“Talebelik döneminde vaaz ederdi. Kendisi vaaz ederken ağlardı. Beni de
ağlatırdı” deyince, ben Kırkıncı hocayı hiç ağlarken görmediğim için gayr-i
ihtiyari : “Hocam sen de ağlar mıydın?” deyince Hocaefendi birden celallendi:
“Ne demek ağlar mıydın? Sen hocamın ağlamadığını mı zannediyorsun. Nereden
biliyorsun, teheccüdde gözyaşı dökmediğini, ağlamadığını?” Hocaefendinin bu
samimi celallenmesi de beni çok etkilemişti.
Not: Hocaefendi bir sohbetinde bu hadiseden bahisle
Kırkıncı hoca için şöyle diyor: “Hoca bir sıddıktır. Sıddık aşkını, şevkini,
derinliğini içinde kapalı tutan insan demektir. Derin bir insandır hoca.”
KİM KİMDEN BÜYÜK?
Ahmed Şahin Hoca aynı sohbette şu hatırayı anlattı: “Yine
bir gidişimizde Hocaefendi bana sordu: Ben sizin Hür Adam gazetesindeki
yazılarınızı hatırlıyorum. Sizin tevellüd kaç?” Ben : “1935” deyince, Kırkıncı
hoca dedi ki: “Siz hocamdan büyükmüşsünüz.” Ben ise: “Hayır” dedim. “Hocam
benden büyük, ben ise ondan yaşlıyım.” Ben böyle deyince Hocaefendi bütün
samimiyeti ile şöyle mukabele etti: “O senin dediğin Kâmil bir zatın kâmilane
bir sözüdür ki, orada doğru halde burada doğru olmayabilir, dikkat et.”
Not: bilindiği gibi, Resulullah’tan(sav) yaşça ileri olan
Said bin Yerbu hazretlerine Efendimiz(sav) mülatefe suretinde: “Sen mi büyüksün
ben mi” deyince, o zat-ı âlişan şu cevabı vermiş: “Ya Resulullah! Siz benden
büyüksünüz. Ama ben de sizden yaşlıyım.”
RAMİZ EFENDİ
Ramiz efendi(1905-1974) Fethullah Gülen Hocaefendinin
babası mümtaz bir insandır. 6-10 2001 tarihinde bir sorum münasebeti ile
Kırkıncı Hoca onunla ilgili şu hatırayı nakletti: “Çok edepli bir adam, bilgili
de bir adam, sonra nüktedan bir adam, bizi de güldürürdü. Öyle bir edeple
otururdu ki. Bizim babamızın yaşındaydı.Köyde imam idi. Köyden şehre geldiğinde
önce Kümbete gelirdi. Sonra evine giderdi. Sonra şehre yerleşti. Hocaefendi’nin
annesi bize ara sıra mantı pişirirdi, mantısını yerdik.Hatta Ramiz efendi’nin
bir şeyini hiç unutamam. Artık hastalandı. Öyle eridi ki kanserden bir deri,
bir kemik. Ama hep mütebessim. Su içemezdi. Bir gün hanımına demiş ki:
“Yahu, hasta olduk da, hocama bir mantı götüremedik. Sen söyle, cumadan
çıksınlar da, hocama haber gönderelim, gelsinler bizde bir mantı yesinler.”
Haber geldi, gittik. Karyolada uzanmış yatıyor, Sofraya oturduk. Mantımızı
yedik. O da bizi seyrederken, o kadar memnun oldu ki...bunu kim yapar yahu.
”
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-13
BEDİÜZZAMAN’IN
VERDİĞİ ŞUUR
Abdülvahit Mutkan bey bizzat Zübeyir Gündüzalp’ten
naklettiği şu hatıra Bediüzzaman’ın insanlara verdiği şuur, medeni cesaret ve
devlet malına karşı hassasiyet ölçüsüne güzel bir ışık tutmaktadır: Zübeyr
ağabeyin emniyetteki bir sorgulaması sırasında, sorgu uzun sürüyor. Sorguya
çeken emniyet amiri lavaboya gidiyor. Dönüşünde, ıslak ellerini oradaki boş
dosya kağıtları ile kuruturken Zübeyir ağabeye soruyor: “Said Nursi size ne
öğretiyor?” Zübeyir Gündüzalp vakur bir eda ile : “Devlet malını böyle israf
etmemeyi öğretiyor” cevabını veriyor.
RAMİZ EFENDİ’NİN FEDAKARLIĞI
Fethullah Gülen Hocaefendinin babası merhum Ramiz
efendinin ölüm döşeğindeki bir fedakarlık ve aynı zamanda bir kerametini
nakletmek istiyoruz. Hocaefendi naklediyor:
“Vefatından bir hafta evvel yanına gittim. Hastalık
içinde, ızdırap içindeydi. Dedim ki: “Baba müsaade edersen vaazu nasihat için
İzmir’e döneceğim. Dedi ki: “Beklesen, Ramazan’ın ilk perşembesine kadar.” Zira,
hayatı boyunca kılı kırk yararcasına yaşamış, hayvanlarını bir tarladan
geçirirken ağızlarını bağlamış, “aman başkalarını otu girmesin diye” kılı kırk
yarmış, yaşamış bir insan. Allah bildirmişti ki, Ramazan’ın ilk perşembesi
günü vefat edecekmiş. “Oğlum dur da, Ramazan’ın ilk perşembesinde gidersin”
dedi. Ben yüzüne donuk donuk bakınca, gözleri dolu dolu “Git oğlum,
burada iki göz bekliyor. Orada binlerce muhtaç insan var, tercih ederim ben”
dedi. Hocamız bu hadiseyi anlattığı bir seminerde şöyle diyor. “ Neden sonra ben
anladım ki, o, ertesi Perşembe ölecekmiş. Öleceği an bir baba için önemli bir
ümniyedir, evladını yanında hissetme. Fakat babam yiğitçe hizmet arkadaşlarını
kendine tercih etti, “git” dedi.
HOCAEFENDİNİN MAHARATLIĞI
Hocaefendi çocukluktan itibaren hep sıkıntılarla boğuşmuş
bir insan. Şartların zorlaması onda potansiyel olarak bulunan bir çok mahareti
ortaya çıkarmış. Bir sohbetinden nakledeceğimiz aşağıdaki satırlar bunun mini
bir göstergesi: “ Evet kadayıf dolmasını-övüneceğim burada- Erzurumlular da
benim gibi yapamazlar. Nenem mahalle mahalle dolaştırmıştı benim yaptığım
böreği, kadayıf dolmasını... Benim annemin –makamı cennet olsun- egzamalı idi
elleri. Evde kadınlık işlerini çok yapamadığı için ben on bir, on iki yaşlarında
kadınlık işleri yaptım. Küçükler hep kucağımda,bezlerini yıkadım onların. Hamur
yoğururdum, bazen koyun sağardım. Anneme yardım ettim. Onun için bana bakışı
da hususi idi. Ben de yanında çok durmadım ama, hem oğlu, hem kızı, hem arkadaşı
oldum. Yemek yapmayı ondan öğrendim.”
NEDEN HARAMA BAKMAMIŞ?
Bilindiği gibi Bediüzzaman hazretleri 20 yaşlarındayken
Bitlis’te Vali Ömer Paşanın köşkünde iki sene misafir olmuş ve iffeti sayesinde
aynı konakta kaldıkları paşanın kızlarına bir defa bile kaşını kaldırıp
bakmamıştır. Talebesi Sungur beyin nakline göre, Üstada, dostu Ömer hoca sormuş:
“İki sene nasıl bakmadın?” Üstad: “Bana alem-i misal inkişaf etti. Günahların
neticesi gösterildi” cevabını vermiştir.
YANMAYAN PAMUKLAR
Bediüzzaman hazretlerinin Kastamonu’da talebeliğini yapmış
büyük alim ve veli Mehmed Feyzi efendi(V. 1989)’nin çok çarpıcı bir
hatırasını nakletmek istiyoruz. Kendilerini 8.8. 1983’de Kastamonu’da ziyaret
eden Abdülvahit Mutkan ağabeyin kendisinden dinlediği bir hatıra: Mehmed Feyzi
ağabeyin pamuklu bir seccadesi varmış. Bir gün seccadenin pamukları dökülünce,
annesi de o pamukları sobaya atmış. Fakat pamuklar sobada yanmayınca annesinin
dikkatini çekmiş Ve “Oğul bu pamuklar yanmıyor” deyince, Feyzi ağabey: “Anne
ben o seccadede
“Allahümme ecirna minnen nar”(Allahım beni ateşten koru)
duasını çok okudum, ondandır” demiş.
RİSALE-İ NUR’UN BİR FARKI
Muhterem kardeşimiz Yusuf Has bey Erzurum’da bir sohbette
Çantacı Necmi ağabey adıyla maruf kıymetli bir Kur’an talebesinin şu hatırasını
not tutarak bize göndermiş. Kendisinden Allah razı olsun. Çantacı Necmi ağabey
Bediüzzaman hazretlerinin talebesi Ahmet Feyzi Kul ağabeye soruyor.
-Abi, bu kadar Kur’an tefsiri olmasına rağmen neden
Risale-i nur gibi etrafında
insanlar toplanmamış?
Ahmet feyzi ağabey:
-Diğer tefsirler Kur’an’ın sadece manasını anlatmışlar.
Risale-i nur ise hem
manasını hem de davasını anlatmış.
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-14
İMAN HİZMETİNİN
ÖNEMİ
Senirkentli Ali İhsan Tola ağabey anlatıyor: “Hazret-i
Üstadı, bir kaç kişi ile ilk def’a ziyarete gidiyordum. O sırada İmam-ı
Gazali’nin İhya’sını okuyordum. Üstadın yanına vardığımızda arkadaşlar, benim
için “Bu ihyayı okuyor!” dediler. Üstad, o zaman çorablarını çıkararak diz
üstüne geldi ve dedi ki: “Ben, İmam-ı Gazalinin yanında bu çorab da olamam.
Fakat onlar da bu zamanda olsalardı, Vallahi de Billahi de imana hizmet
edeceklerdi.
KURU ÇUBUK
Ağrılı Molla Nusret hocaefendi, merhum Hulusi Yahyagil’in
çok güzel bir sözünü naklediyor. Bu söz Kur’an hizmetinde benlikten ve şahsiyet
dava etmekten sakınmayı ihtar eden enfes bir söz... Hulusi Ağabey demiş ki: "Üstad
diyor: "Ben kuru bir çubuğum" Haydi, yine onu verdiği bir salkım var:
Risale-i Nur. Peki biz bir kuru çubuğuz, bizim neyimiz var?"
HAŞİR RİSALESİ
İhsan Kasım bey Iraklı bir alim. Kendileri risaleleri
arapçaya tercemesi ve özellikle İslam aleminde Nurların inkişafında büyük
emekleri sebkat etmiş bir zat. İlk olarak Irak'ta eserlerin tercümesine
başlamış. Sonra Türkiye’ye yerleşmiş. Halen İstanbul’da mukimdir. Irak'ta iken,
neşretmek üzere el yazması Arabça Haşir Risâlesi için matbaaya gittiğinde,
matbaacı: "Sen bunu niye bastıracaksın ki, haşre inanmayan yok bu memlekette!"
deyince, o da ona "bir def'a okumasını" tavsiye ediyor. Neticede o kişi:
"Benim haşir hakkında inancım yokmuş, demek!" diye Risâle-i Nûrların
ehemmiyetini te'yid etmiş.
HİZMETTE EMEKLİLİK
Hulusi Ağabey bir sohbette demiş: “Bu yük kendi
irademizle omuzumuza yüklense idi yorulduğumuzda kenara bırakırdık. İhsan-ı
İlâhi tarafından konulduğu için yine ihsan-ı İlâhi tarafından alınır. Hizmetten
emekli olmak yok, bu ancak vefat ile olur.” (nakleden: Selahaddin Arslan)
ASAYİŞİ MUHAFAZA
Selahaddin Aslan bey Bediüzzaman’ın talebelerinden Said
Özdemir ağabeyi 12.08.2000 tarihinde bir ziyaretinde ondan dinlediği enteresan
bir hatırayı anlatıyor: “Üstad 1958 senesinde Ankaraya geldi. Beyrut palas
otelinde kaldı. Târihçedeki resim, o otelden çıkarken çekilmişti. Emniyet, polis
telaşlanıyor. Çok korkuyorlar… Üstad dedi ki; “Bizi parça parça da etseler,
gene de emniyet ve asâyişi bozmayacağız. Mâsum ve mazlumlar, zarar görmesin diye
asâyişi bozmayacağız”.
RİSALE İLE İRTİBAT
Halen Isparta’da İslamköy’de mukim Hasan Ergünal beyin bir
hatırasını naklediyoruz. Hasan ağabey1935’ten beri hizmette bulunan ve mahviyet
ve tevazunun zirve noktalarını temsil eden çok hoş bir insan. Selahaddin Aslan
bey 25.09.2000’de kendisi ile İstanbul’da görüştüğünde ondan şunu dinlemiş: “Biz
yazın ekin biçerdik. Çok zahmetli yorucu bir işti. Her şey elle yapılırdı. Bir
yaz günü bir vesîle ile Ispartaya şehre gitmiştim. Üstâdı da ziyâret edeyim
dedim.
Üstad bana; “Yazıyor musun”? dedi.
“İşten güçten ancak namazımızı kılabiliyoruz Üstâdım”
dedim.
“Peki, okuyor musun”? dedi. ki; “Günde iki sayfa oku
ondan sonra işine bak.”
HOCAEFENDİYE ÜSTADIN SELAMI
08.04.2003’te Aydın’da bir grub arkadaş ile birlikte bir
hizmet insanını ziyaret imkanını Cenab-ı Hakk lütfetti. Maalesef heyecandan
kayıt cihazını çalıştıramadığımdan birbirinden güzel hatıraları kaydedemedik.
Ama bir şey tamamen elde edilemese tamamen de terk edilemez kaidesiyle
hafızamızdan silinmeden sizlerle paylaşalım istedim. Ziyaret ettiğimiz zat
Muzaffer Aslan ağabeydi. Muzaffer ağabey 1927 Erzurum doğumlu mümtaz bir nur
talebesi. Kendisi Fethullah Gülen hocaefendinin Nurları tanımasında da emeği
geçmiş bir insan. Küçük Dünyam adlı hatıralarında hocaefendi onun
halinden ve namazdaki derinliğinden nasıl etkilendiğini naklediyor. Muzaffer
ağabey Hocaefendinin o sırada da edebiyle dikkati çektiğini dersleri büyük bir
edeb ve saygı ile dinlediğini anlattı. O sıralar(1956) Üstad hazretlerini
Erzurum’daki gelişmelerden haberdar etmek için bir mektup yazdığını bu mektubun
sonunda derse iştirak edenlerin isimleri içinde Hocaefendinin de ismini
yazdığını Üstadın da umumi olarak herkese selam gönderen cevabi bir mektubunun
Erzurum’a geldiğini nakletti.
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-16
ÜSTADIN GENÇLİK
REHBERİ MAHKEMESİ (1952)
Selahaddin Aslan bey anlatıyor: “ 7.7.1995 Abdullah Yeğin
Ağabeyden dinledim Fatih Zeki Demir Ağabeyin evindeki derste anlatmıştı:
“Üstâdın koluna ben ve Hayrullah girmiştik. İstanbul’daki Gençlik Rehberi
mahkemesine saat dokuzda geldik. Çok kalabalıktı. Herkes Üstâda bakıyordu.
Üstad çok mahcub bir çocuk gibi idi. Kıpkırmızı olmuştu. İçeride çok serbest
müdâfaa yaptı. Hâkim ayakta tebessümle karşıladı. Üstad sandalyeye otururken
Emirdağlı Saffet isminde tüccar bir zât altına paltosunu serdi. Salon çok
kalabalıktı. Üstad “Bir kısmı çıksın” dedi. Çıktılar. Târihçede geçen müdâfaayı
okudu. El yazısı ile yazılmıştı.”
ÜSTADIN HAKİKATLİ BİR RÜYASI
Üstadın halen hayatta olan talebelerinden muhterem Hüsnü
Bayramoğlu ağabey anlatıyor: Rü'ya görmekten hiç bahsetmeyen Üstâdımız bir gün
bana. "Hüsnü, ben bir rüyâ gördüm. Allah hayır etsin." dedi ve “Sen de söyle”
dedi. "Gördüm ki, ikimiz seninle beraber uzun bir sefere çıkmışız, gidiyoruz,
gidiyoruz, çok gidiyoruz. İşte ben orada kalıyorum. Keçeli beni fazla
konuşturma!" diye bana eliyle yüzümü okşar gibi iltifatkârâne hareketiyle
anlattı. Ben o zaman hiç bir şey anlamadım. Emirdağı'nda iken Urfa’dan gelen bir
kardeşimizle de 1951 Senesinde Mevlâna Halid-i Bağdadi Hazretlerinden intikal
eden cübbe ile, el yazması güzel risâle mecmûalarını Eskişehir’e gelip gönderdi
ve dedi ki, "Ben Urfa'ya geleceğim, âhir ömrümü Urfa'da geçireceğim. Urfa
benim için mübârek bir yerdir." diyordu. Üstâdımız Hazretlerinin (R.A.)
nihâyet o kadar hasta halinde Urfa’ya gitmesi hattâ, bütün resmi mânilere
rağmen, müdâhalelere rağmen, engeller aşılıp arzû ve isteği tahakkuk etti.
Rahmetullahi Aleyh, ebeden dâima. Urfa'ya gidiyorduk. Üstâd Hazretlerinin
ayaklarında (ben) kadar küçük lekeler belirdi. Üstâd bunları göstererek:
"Öleceğime işarettir." dedi
VAHŞİ ŞABAN AĞABEYİN BİR HATIRASI
Selahaddin Aslan bey 1993 yazında Isparta’da ziyaret
ettiği Vahşi Şaban ağabeyin şu hatırasını naklediyor: “Bir gün köyden yanıma bir
küçük sepet üzüm alarak, Üstâd’ı ziyârete gittim. Üstâdın hediye kabul
etmediğini biliyordum. Ama bir deneyeyim dedim. Üstâd üzümü kabul etti. Öyle
sevindim ki, uçacak gibi oldum. sevincimden sanki ayaklarım yere değmiyordu.
Koltuklarımın kabardığını hissettim. Üstad Ceylan Ağabeyi çağırdı. Dedi ki,
“Ceylan pazarda üzüm kaç kuruş. “ 20 kuruş efendim. “Bu sepette kaç kilo üzüm
var”. “3 kilo vardır üstâdım” dedi. Kesesini çıkardı bana bir lira verdi. Benim
birden omuzlarım düştü. Çok mahcup oldum. Elimde para öyle kala kaldı. Ne
diyeceğimi ne yapacağımı şaşırdım. Odasına çıktım. Avucum da para. Ceylan
Ağabeye dedim ki, “Yâhu Ağabey; ben üstada üzüm satmaya mı geldim? Üstâd dan hiç
para alınır mı? Ben bu parayı ne yapacağım şimdi? Ceylan Ağabey her zamanki
latifelerinden birini daha yaptı. Dedi ki; “Ne diyon kardeş, buldun peşin
parayı, daha ne istiyon. Koy cebine…
“ÜSTADIN BİR LATİFESİ
Vahşi Şaban ağabey anlatıyor: “Bir defâsında Isparta’da ki
Üstâdın kaldığı dersânenin sofasında, sofrada yuvarlak ince yüksekçe bir tencere
içinde bulgur pilavı yiyorduk. Üstad içeriden odasından çıktı. Elinde küçük bir
fincan vardı. Dedi ki; “Ben bu günlerde çok oburlaştım. Bir fincan tereyağını
bu sefer bir haftada bitirdim.” dedi. Halbuki, ben onun bir haftada bitirdim
dediğini bir kerede yesem, dişimin kovuğunu bile doldurmazdı. Bir kere bile
beni doyurmazdı. Sonra bize bakarak dedi ki; “Siz bu bir tencere pilavı bir
kerede mi yiyorsunuz.? Ceylan Ağabey dedi ki; “Ohoo Üstâdım bu ne ki, bunu
bitiriyoruz. Bir tencere daha doldurup onu da yiyoruz.” Üstâd tebessüm
ederek dedi ki, “Siz gençsiniz, çalışıyorsunuz. Yiyin size helal olsun.”
ÜSTADIN İSTİĞNASI
Vahşi Şaban ağabeyden: Üstad bir gün çam dağında, çam
ağacının başında iken, çobanlardan biri bir bakraç yoğurt getirmiş. “Hocam; bu
yoğurdu getirdim ki, yiyesin” demiş.
Üstad ağacın başından demiş ki; “bekle de ücretini
vereyim.”
Çoban;
“Olur mu? Ne ücreti. Ben para almam yersin. Bana ve
koyunlarıma duâ edersin” demiş.
Üstad;
“Yok olmaz bekle geliyorum” demiş.
Çoban;
“Hayır kesinlikle olmaz demiş.” Bakracı ağacın dibine
bırakıp gitmiş.
15-20 Gün sonra bakracın boşunu almaya geldiğinde,
bakraca hiç ilişilmemiş, içi yoğurt dolu olarak kapağının bile açılmadığını,
bırakıldığı gibi durduğunu görmüş. Ücretini almadığı için Üstad hiç ilişmemiş.
ÜSTADIN HİZMETTEKİ DAKİKLİK VE CİDDİYETİ.
Büyük insanların ortak özelliklerinden birisi de her işi
zamanında yapmalarıdır. Onun için yanlarında kalma bahtiyarlığına erenler hep
çok dikkatli yaşama mecburiyetindedirler. Kurb- u Sultan ateş-i suzanest
(Sultana yakınlık yakıcı bir ateştir) demişler. İşte Muhterem Sungur ağabeyin şu
hatırası bu meseleye çok güzel ışık tutuyor(Selahaddin Aslan kendisinden
10.11.2000’de dinlemiş)
“Bir gün gene böyle mübarek bir gece idi. Geceyi ihya
etmeye çalışıyorduk. Üstad beni odasına çağırdı. Dedi ki; ‘Ankara ya Tevafuklu
Kuran-ı Kerimin bastırılması konusunda Diyanet’e bir mektup yaz. Ben “olur
Üstadım”dedim. Odasından çıktım. Bizde de sofuluk var ya? Bu mübarek geceyi daha
sevaplı şeylerle evradla ezkârla değerlendireyim. Şimdi mektubun sırası değil.
Gündüz münasip bir vakitte yazarım diye düşündüm. Okumaya devam ettim.
İki saat sonra Üstad beni tekrar yanına çağırdı.
“Mektubu yazdın mı”? diye sormasın mı. Ben mahcubiyetle; “Yazmadım, Üstadım”
dedim. Üstâd yüz hatlarından canının sıkıldığını, üzüldüğünü, kızdığını belli
etti. Sen misin yazmayan…Sabahleyin ceza olarak mektup yerine beni Ankara’ya
postaladı. “Sen kendin gidip bu mevzuyu görüş” dedi.
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-17
HOCAEFENDİNİN
ÜSTAD HAKKINDA GÖRDÜĞÜ BİR RÜYA
Fethullah Gülen Hocaefendi Bediüzzaman hazretlerini ilk
tanımaya başladığı yıllarda(1956) bazı kimseler fikrine girerek Üstad hakkında
vesveseler verirler. Kürtçü olduğunu vs söylerler. Hocaefendi bir süre
vesveselerle boğuşur. Ama gördüğü bir rüya ile bu vesveseler bit daha gelmemek
üzere giderler. Bu mübarek rüyayı hocamızın ifadelerinden nakledelim: “Bir gece
ben bizim üzerinde yaşadığımız Küre-i Arzın dışında bir küredeyim. Benden başka
sanki ins, cin yok. Birden bire böyle dört bir yandan sığırlar, koyunlar üzerime
doğru hücum etmeye başladı. Ben çok ciddi bir haşyet, bir ürperti içindeyim.
Medet olacak birini arıyorum. Döndüm, sol tarafıma baktım. Hz. Ali bir de
üstad. Ayakta konuşuyorlar. Bir ben varım, bir de onlar. O esnada Hz. Ali
koynundan bir tomar kağıt çıkardı, üstada verdi. Ben o heyecanla uyandım. O
hislerim bütünüyle silindi gitti.”
BİR BEŞARET EMARESİ
Aslında rüyaları sadık da olsa bu bölüme koymayı
düşünmüyordum, ama hem tevafuk eden hem de Efendimizle alakalı bir rüya
olmasından, hem yukarıda bahsedildiği gibi bir vesvese döneminin arkasından ağza
bir bal nevinden çalınmasından dolayı,hem de teybe kaydettiğim bu hatırayı
başına bir şey gelmeden sizlerle paylaşmak istediğimden nakledeceğim.
5.4.2003’de Denizli eşrafından Ömer Kurusaz bey bana şu müşahedesini nakletti: “
Bu müşahedenin görülmesinden bir ay, bir buçuk ay evvelden şeytandan müthiş bir
vesvese geldi. Acaba Hocaefendi gerçekten bu işin ehli mi? Gerçekten doğru bir
insan mı? Bu hizmetler gerçekten Efendimizin(sav) hizmetini anlatıyor mu?” Her
gün, yat kalk devam ediyor. Bir türlü gitmiyor. Ama her gün yeni bir şeyler
geliyordu. Şeytan devamlı eksileri gösteriyor. Şeytan da besleyince insan garip
garip duygular, düşünceler çıkarmaya başlıyor
kafasından.Karman çorman oldu kafam. Vesveselerle
boğuştuğum bir gün bir görüşmedeyiz, oturuyoruz. Uyumadım, sadece bir an gözümü
kapattım. O sırada bir müşahede gördüm. Efendimiz(sav) şöyle yüksek bir sehpanın
üzerinde. Hocaefendi geldi ve Efendimizin tam karşısında durdu. Mübarek
ellerinden öpmek üzere eğildiğinde Allah Resulü(sav) onu kucaklayarak tam
alnının ortasından öptü. O esnada ben gitmişim, hiçbir şeyin farkında değilim,
donup kalmışım. Arkadaşlar dürtüyorlar. Ben ise tekrar gözlerimi yumuyorum.
Efendimiz(asm)’ı tekrar görür müyüm diye...”
BİR ŞEHADET ARZUSU
“Her hizmette ilk bayrağı çekenler ilk o meseleyi
duyurmak için doğrulan, o meseleyi ilk defa haykıranlar hiçbir zaman
unutulmamalıdır.” Evet, böyle diyor, bize dine hizmet yol, usul, erkan ve
adabını öğreten büyüğümüz. Bu sözden ilhamla çoğumuzun ismini bilmediği bir
hizmet kahramanından bir hatıra -ama ne tüyler ürpertici bir hatıra- nakletmek
istiyorum. Daha doğrusu iki kahramandan . Bir baba ve tam o babaya layık bir
evlattan. 15 sene evvel yani 9 Ağustos 1988’de Zaman Gazetesinde Abdullah
Aymaz ağabeyin onlar hakkında yazdığı yazı fazla söze hacet bırakmadığından
oradan aynen naklediyorum: “Abdülkadir Üngan Hocaefendi( 1932-1971)
Kur’an Kursunda okuttuğu masum talebelerine “Şimdi ben dua edeceğim, siz amin
deyin” dedikten sonra İslam cemaatine, bilhassa hizmet dairesine gelecek
bütün bela ve musibetleri kendisine ve nesline vermesi için Cenab-ı Hakka
niyazda bulundu, masumlar da hep bir ağızdan, işin nereye varacağını bilmeden
“Amin” dediler.
Birkaç gün sonra Saruhanlı’dan vaazdan dönerken içinde
bulunduğu minibüsün iki vasıta arasında kalıp ateş alması ile arkadaşları ile
beraber yanarak şehit oldu. Manzaraya şahit olanlar son anlarına kadar tekbir
ve şehadet getirmekten geri kalmadıklarını hayretler içinde görüp, işittiler.
Oğluna bir vasiyet bırakmıştı. O günlerde bir hoca
arkadaşı bunu okumaya kendinde güç bulamadı. Yaşlanan gözleri elindeki kağıtta
yazılanları artık görmüyordu. Aradan seneler geçti.Mahdum(Memduh Üngan
(1960- 25.07.1988) büyüdü. Hafızlığının arkasından lise ve yüksek okul bitmişti.
Baba vasiyeti gereği hizmete başladı. Yurtta hizmet verdi, bir okulun temelinden
bitişine kadar kan ve teriyle gayret gösterdi.
Geçen Ramazanda babasından bahsedilirken saygı duyduğu
büyüğe “Dua edin babamın öldüğü gibi öleyim” diye istirhamda bulundu. Bir
topluluk içinde de şehitlik için arzu izhar etti. Kurbana az kala; “Ya Rabbi,
şu okula emeğim geçti, bu güzel işin içine benim nefsim karışabilir. Nefsime pay
çıkmaması için buranın açılmasını bana gösterme” diye niyaz etti. Ve bu
ihlaslı dua kabul oldu. İkinci bayram günü hizmet yolunda okulun hemen yanında
bir trafik kazasında babasının peşinden yürüdü.”
Evet. zaten büyüğümüz de haber vermemiş miydi: “Bu
hizmetin halisleri trafik kazasından gidecek” Ben ne zaman Memduh ağabeyi
hatırlasam aynı zaman da Arap şairinin şehid olan Sahabe-i kiram için dediği şu
hüzünlü ifadeler de kalbime hutur eder:
“ Allah’ın dinini kendi omuzları üzerine kurdular.Ve
dünya kendilerine gülmeden de çekip gittiler.”
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-18
BEDİÜZZAMAN’IN
NAMAZDAKİ HALİ
Üstada Bediüzzaman hazretlerinin halen hayatta bulunan
talebelerinden Abdullah Yeğin ağabey teybe kaydedilmiş bir sohbetinde
Üstadın namazdaki huşu durumuyla ilgili şu hatırayı anlatıyor: ”Bir defasında
Üstad “Allah-ü Ekber” dedi, bir el bağladı. Simasına baktım, bembeyaz
kesilmişti, öyle gördüm ki, sanki ayakta canlı bir cenaze vaziyetini aldı.
Öyle mahviyet içerisinde “Allah-ü Ekber” deyip Allah’ın huzurunda duruyor ki,
ben kalbimden doğrusu Üstada acıdım. Ne kadar kendisini perişan ediyor. Allah’a
nasıl dua ediyor. Bana o durumu çok tesir etmiştir. Daima ona benzer tekbir
getirir, namaza dururdu. Kendisini kuşluk namazında o halde görmem bana çok
tesir etmişti.
ANARŞİ’NİN SEBEBİ
Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden merhum Mehmed
Feyzi efendi 1970’li yılların Anarşik ortamında yaptığı bir sohbette şöyle
diyor:
“Şimdiki gibi gözümün önünde; Denizli mahkemesinde Üstad
şöyle diyordu: “Siz bu milletin dinle olan bağlarını çözmeyiniz. Şayet bu
milletin dinle olan bağları çözülürse o zaman anarşi olur.” O zaman “anarşi
neymiş, bu millet anarşist olmaz” diyenler şimdiki hali görsünler.
HULUSİ AĞABEYİN VEFATI
Albay Hulusi Yahyagil 26 Temmuz 1986 gecesi ebedi âleme
göçtü. Son üç günü rahatsız olarak ve yataktan kalkamayarak geçirmiş, fakat son
günü biraz iyileşir gibi olarak konuşabilmişti. Yanında başta İzzetpaşa Camii
İmamı Fikret Okur olmak üzere birkaç hâfız yanında durmadan nöbetle Kur’ân
tilâvet ediyorlardı. Son günlerinde ancak yardımla yatağında doğrulabilen merhûm
gece geç vakit birden kendi kendine yatakta doğruluyor ve bir şey demeden tekrar
yatıyor. Bunun üzerine yanına yaklaşan Fikret Hoca soruyor: “Efendim,
doğruldunuz, bir şey mi istediniz?” Cevâben “Üstâd geldi, ona doğruldum”
diyor. Gece geç vakit yanlarından biraz ayrıldıktan sonra tekrar odaya
geldiklerinde ise Mübârek Hulusi Ağabeyimizi Allah’ın rahmetine kavuşmuş
buluyorlar.
HER ESER HERKESÇE OKUNMAZ
5. 10. 1996’da Abdülvahit Mutkan ağabey , Fırıncı
Ağabeyden naklen Kayseri’de anlattı: “Prof. Ali Özek Mısır’dan Şeyhülislam
Mustafa Sabri Efendinin bir kitabını Üstada getirmiş. Üstad iki üç
ciltlik bu kitabı iki üç gün tetkik etmiş. Sonra Fırıncı Ağabeye ve Ali
Özek’e demiş ki: “Bu kitabı sakın okumayın. Çünkü, ehl-i dalaletin İslamiyet
aleyhindeki iddialarına üç dört sahife yer vermiş, Halbuki cevabına ise, yarım
sahife yer vermiş. Okuyanda büyük yaralar açar.” Sonra Fırıncı Ağabeye “Sen
bunu sar, sarmala, kimsenin göremeyeceği tavan arasında bir yere sakla.“ demiş.(Selahaddin
Aslan)
SELEF-İ SALİHİNDEN ASRIMIZA UZANAN BİR DAL
Üstad Bediüzzaman hazretlerinin talebesi Tahiri Mutlu
(1900-1977) ağabey hakkında nakledeceğimiz bir hatıra Nurun o ilk saff-ı
evvellerinin hepsi hakkında geçerli olabilecek bir hükmü muhtevi. Tahiri ağabey
hakkındaki bu hatıraya geçmeden evvel Fethullah Gülen Hocaefendi’nin onun
hakkında dediği bir ifadeyi de nakletmeden edemeyeceğim: “Tam bir Çelebi idi,
bir Osmanlı efendisi. Çok kibar, çok saygılı.. Yüzünde hat hat Allah'a imanın
çizgileri vardı. Onda çok müthiş bir derinlik var.” Bediüzzaman’ın
talebelerinden Abdülkadir Badıllı bey anlatıyor: “Benim şahsen merhum
Tahiri Ağabeyle uzun arkadaşlığım vardır. Şam'da, Beyrut'da, Hicaz'da beraber
uzun günlerimiz geçti. Şam'da iken, bir gün büyük bir alimin ziyaretine beraber
gitmiştik. O günü Tahiri Ağabey, Hazret-i Üstadın kendisine hediye etmiş olduğu
mübarek kırmızı abasını giymiş, sarığını da sarmıştı. Ziyaretine gittiğimiz o
büyük alim zat; Tahiri Ağabeyin hal ve etvarına dikkat ile bakıyordu. Onun
oturuşu, tevazusu, mahviyeti, edeb ve nezaketi gibi kâmilâne hareketlerine
hayran olarak demişlerdi ki: "Bu zatın emsali ancak selef-i salihin asrında
bulunabilir. Gerçekten Bediüzzaman gibi büyük bir zata lâyık bir talebesi ve
yetiştirmiş olduğu kâmil bir insandır."
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-19
DOKTORUN
TEŞHİSİ(!)
Bediüzzaman hazretlerinin muhlis talebesi Emekli Albay
Hulusi Yahyagil bey Çanakkale savaşlarında da bulunmuş, hatta Mustafa
Kemal paşanın bu savaşta emir subayı olarak vazife almıştır. Anlattığı
aşağıdaki ibretli hatıra millet olarak ne kadar hassas olmamız konusunda bir
fikir vermektedir. İrfan Okur bey naklediyor: “Hacı Hulusi Bey anlatmış
idi: “Çanakkale savaşında bir rahatsızlığı esnâsında doktora gidiyor, muâyene
oluyor. Doktor ise, bir Rum. Gelen Müslüman askerlerin bir çoğunu “Kolera
olmuşlar” diyerek tel örgülerle çevrili bir alana kapattırıyor. Hacı Hulusi
Bey (R.A.) bir fırsatını bularak oradan kaçıp kurtuluyor. Sohbette bu hâtırayı
anlattığında : “Ben kolera teşhisinden hâlâ öleceğim ” derdi.”
ÜSTADIN DERSLERDE GÖRÜLMESİ
Şener Dilek beyin naklettiğine göre Hulusi
Abi şöyle demiştir: “Üstad 20 dersten belki 18’inde görünür. Nur Talebeleri
arasında uhuvveti bozucu ahval zuhur ettiği zaman Üstad o derste görünmüyor. Bir
de tecessüs niyetiyle gelenler olduğu zaman Üstad görünmez.”
MEYVE RİSALESİNİN YAZILMASI
Risale-i Nur ızdırap ve çilenin meyvesidir. Bu eserler
kütüphaneler içinde, rahat döşeklerde değil, bin bir çile ve sıkıntı içinde,
hapishane ve tarassutlar arasında kaleme alınmıştır. Samimiyetin elmaslar
halinde somutlaşmış şeklidir onlar. Bu gün birçok yabancı dile çevrilmiş,
üniversitelerde doktora tezi olmuş bu kıymetli eserlerden Meyve risalesinin
Denizli hapsinde telif ve çoğaltılmasını merhum Ahmed Feyzi Kul şöyle
naklediyor: “Denizli’de baş gardiyan elde edildi. Üstad ayrı tek hücrede, biz
de ayrı ayrı koğuşlardayız. Ispartalılar bir koğuşta, yazılan sayfaları oraya
gönderiyor hep. Bir sigara kağıdı. Kağıt yok, bir şey yok. Mahkûmlar tabii
sigara içiyor. Paketlerin kağıdını atıyorlar. O kağıtlar alınıyor, üç satır yazı
yazılıyor. Başgardiyan: ‘’Hâfız Ali!” diye bağrınca Hâfız Ali çıkıyor: ‘’Al bunu
diyor ’’ Ona veriyor. Üç satır. Ertesi gün, beş satır daha. O da veriliyor. Hiç
birbirine öncesi, sonrası uyuyor mu, biri diğerini tutuyor mu? Böyle bir şeyler
yok. Nihâyet gönderiliyor, bundan Meyve Risâlesi oluşuyor. Bu gün Meyve
Risâlesini okuduğunuz zaman, ondaki azameti ifâde karşısında insan dona kalır!
Biri de, böyle yazıldı, ben bunu gördüm.”
“BÖYLE BİR İNSAN GÖRMEDİM”
Bir ehl-i hizmetten dinlediğim şu hatıra M.F.Gülen
Hocaefendinin askerde iken çevresindekilere nasıl müessir olduğuna dair
enteresan bir örnektir. Şöyle diyor o zat: “Kırıkkale’den Ankara’ya geliyoruz
kendi arabamızla. Arabada ben ve abim var. Giderken yolda birisi elini kaldırdı.
“Beni de alın” dedi. Durduk, onu da arabamıza aldık. Arabada hocaefendinin
vaazını dinliyoruz. Biraz gittikten sonra adam: “Bu Fethullah hoca mı?” dedi.
Biz de “Evet” dedik. Adam: “Yahu bu benim askerlik arkadaşım” dedi. Biz hemen
bandı kapattık. “O zaman sen bize hatıralarından anlat”dedik. Bize Hocaefendinin
askerliğinden bahsetti: “O gelinceye kadar bizim bölükte namaz kılan bir tane
bile adam yoktu. Geldi, aramıza karıştı. Öyle şeyler anlatmaya başladı, öyle
içimize girdi ki, aradan iki hafta geçmeden bölükte ne kadar adam varsa hepsi
namaz kılmaya başladı, birkaç kişinin dışında. Ben ömrümde onun gibi insan hiç
görmedim.”
İNSANA YATIRIM
Bitlisli Kayser Bildik hoca 28.03.2001 tarihimde
kendi evinde fakire bizzat anlattı. Seyda Muhammed Raşidin (r.aleyh) has
müritlerinden ve sır katibi Siverekli Yusuf efendi anlatıyor: “Seyyid M. Raşid
efendi bir gün Menzil’de Yusuf efendiye “hava alalım” demesiyle tekkeden
çıkıyorlar. Yüksekçe bir yerden ziyarete gelen kalabalığı izliyorlar. M. Raşid
efendi: “Yusuf efendi şu kalabalığı görüyorsun. Eğer bunların hepsi sırf Allah
rızası için gelmiş olsalardı, şimdi Müslümanlar düştükleri durumdan kurtulmuş
olurlardı. Ne var ki, bazısı burada dükkan açmak suretiyle ticaret yapıyorlar.
Bazıları işleri düzelsin diye geliyor. Kimi şifa bulma amacıyla ziyaret ediyor.
Bazıları da nakliyeden para kazanmak için yaptıklarını biliyorum. Bunları kabul
ettiğimin yegane sebebi, buraya gelip giderken cemaatle namaz kılıyorlar, içki
içenlerin içkiyi bıraktıkları söyleniyor.
Hacı Yusuf! Esas yatırımı insanlara yapmak lazımdır ki,
onu da Fethullah Hocaefendi yapıyor. Onu o yatırımı için cidden tebrik ederim”
diyor.
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-2
HOCAEFENDİNİN
BABAANNESİ
Fethullah Gülen Hocaefendi çok farklı bir
insan.Sanki çağlar ötesinden selef-i salihin döneminden asrımıza tenezzül
buyuran bir dal. Onu hep ağlarken gördük,soyadının aksine ağlayan olarak
tanıdık. Bazı ham ruhlar tarafından bu durum yadırgandı belki de. Ağlamak onun
kaderi oldu. Peki bu ruh nasıl bir ortamda neşvü nema buldu? Onu en çok kim
etkiledi? İşte cevabı...1980’lerde yaptığı bir kır sohbetinden okuyalım:
“ Babam bana dinimi öğretmeye çalıştı. Arapça okutmaya
çalıştı. Başka meşayihten büyük zevatın dizlerinin dibine oturma lütfunu da
Allah bana lütfetti. Hiç liyakatim yoktu. Fakat Rabbim batmasın diye bir mücrim,
çok günahkar birisi, daima ona lütfedip böyle iyi yerlerde gezdirdi. Bir veli
hayata gözlerini yumunca ben bir başkasının dizinin dibinde kendimi buldum. Ve
onun gurub zamanı yaklaşınca bir baş-kasının... On yaşlarında iken de, Rabbim bu
büyük zevatın dizleri dibinde dolaştırdı. Lehülhamdvelehülminne. Ona binlerce
hamd ve sena olsun. Bunların hepsi ruhumu yıkayacak şeyler anlattı. Allah
dedikleri zaman ürpereceğim insanlar gördüm. Fakat, inanın, bana büyükannemin
anlattığı şeyleri hiçbiri anlatmadı. Büyükan-nem bana çok şeyler anlattı. Onu
kaybederken 14-15 yaşındaydım. Ama ruhuma dolduracağı şeyleri doldurmuştu. Babam
o evin içinde daha "Cüd bi lütfik ya ilahi, ilahi" deyince kadının etek-leri
yaşla dolardı. Ve denir ki şimdi "Munise Hanım vefat etti insanlık ağlamayı
unuttu.” "Allah” derdin o kadar heyecanlanırdı ki, 24 saat -mübalağa etmiyorum-
24 saat yemekten iştahı kesilirdi. Bütün hayatını belki 30 cümleyle idare
ederdi. Hayatında 30 cümlesi vardı onun. O kadar az bilirdi, o kadar az
konuşurdu. Fakat bu kadar dine aşık. Kur'an derken daha "Elif lam mim. Zalikel
kitab" Ne duydu o senin nezih vicdanın. Bayılır kendinden geçer adeta, yığılır
yerlere, ve öyle bir yığılmayla gitmiştir. Elini yüzüne vurmuş, gözlerini
sonsuzluğa firdevse dikiyor gibi dikmiş "Allah" demiş, "Ölüyorum bu gece cenazem
evde kalacak” demiş gitmiştir. Bana Rabbimi o anlattı desem se-zadır. Bana
Peygamberimi, Peygamber sevgisini o anlattı desem sezadır."
İNSAN YETİŞTİRMEDE BİR ÖLÇÜ
Fethullah Gülen hocaefendi insan yetiştirmede de fevkalade
maharet sahibi bir zat. 1966’ta İzmir’de yöneticilik yaptığı Kestanepazarı
Kur’an Kursunda talebe yetiştirirken gösterdiği titizliği şöyle anlatıyor.
"Benim ne odam vardı, ne de yatağım vardı. İlk altı ay
kanepede oturdum, kanepede kalktım. Çünkü öyle olmasa her saat başı kalkamam,
yataklarını gezemem. Hela kapılarının önün-de nöbet tutamam. İçinde ses duyduğum
bir banyonun kapısının önünde bekleyemem. Onları yakın takibe alamam. Avucumun
içi gibi tanıyamam. Karakterlerine göre muamele edemem. Beni aldatırlar,
yanıltırlar. Dolayısıyla da onları insanlık semasına yükseltemem.
İKİ KAMP HATIRASI
Fethullah gülen Hocaefendi İzmir’de Kestanepazarı Kur’an
Kursunda yöneticilik yaparken ,yaz mevsimleri talebelerin ufkunu açmak,onların
maddi-manevi yetişmelerine vesile olmak üzere izci kamplarına benzer,çadırlı
kamplar açar,kitap okuma programları düzenler.Şimdi o kamplara iştirak etmiş iki
yazarın hatıralarına yer vereceğiz.
Ali Erkan Kavaklı o kamp günlerini şöyle anlatıyor:
Kamp günleri, bizler için ne bereketli günlerdi. Nur
risalelerini ilk defa o kampta tama-men okuma fırsatı bulmuştum. O yıllar henüz
bir lise talebesi idim. Namazdan sonra çam ağaçlarının altındaki mescidimize
oturur ve ders yapardık. Anlamadığımız derin meseleleri Hoca Efendi mütevazı ve
mütebbessim çehresi ile izah ederdi. Talebelere karşı çok şefkat ve merhamet
dolu idi.
Bir defasında hiç unutmam, tuvaletler kirlenmişti. Çoğu
içine girilemeyecek hale gelmiş-ti. Kuyu ile tuvaletler arasında ikiyüz metre
gibi bir mesafe vardı. Herkesin kamp yerinde ibriği vardı. İbriklerle su alıp
tuvalete giderdik. Hiç kimse de temiz-lemeye yanaşmıyordu.Bir ikindi namazından
sonra idi.Talebe arkadaşlardan biri imam olmuş ve namaz kılıp yüksek sesle
tesbihat yapmıştı. Namazdan sonra başımızı çevirdik.Bir de ne görelim?Hoca
Efendi tuvaletler tarafından geliyor.Hepimizin başından aşağı kaynar sular
döküldü. Onun ne yaptığını hepimiz biliyorduk.Tuvaletleri temizlemişti. Böylesi
bir fazilet karşısında ezilmemek, pişmemek imkansızdı. O günden sonra kim kirli
bir tuvalet bırakabilir ? Kim kirli bir tuvalet görür de temizlemeden geçebilir?Öyle
yaşardı ki kendine ait her işi kendisi yapardı. Bazen bizlere ait işleri de
yaptığı olurdu
Diğer hatıra Muhterem Vehbi Vakkasoğluna ait.
“1972 yılında Ahmet Coşkun beyle birlikte Edremit'teki
kampa Hocaefendi' yi ziyarete gitmiştik. Kendisi büyük bir çınar ağacının
duvarına kurduğu çardakta kalmış ve bizi çadırında misafir etmişti. O ziyaret
sırasında unutamadığım iki şeyden biri, zengin ve varlıklı insanların kampta
hamallığa varan bütün ağır işleri büyük bir şevkle ifa etmeleriydi. Diğeri de
Hocaefendi'nin şefkatiydi. Zarafet ve beyefendilik şeffafiyeti altında hepimizi
bütün ruhuyla saran şefkati. Bırakınız bizleri, bu şefkatin boyutları ,oradaki
gençleri korkutan bazı zararlı hayvanatı bile kuşatıyordu. Mesela mescit yapılan
mahalin etrafı taşlarla çevrilmiş, taşların dışından da tahmin ediyorum DDT gibi
bir tozla çevrilmişti. Ta ki, namaz sırasında bu zehirin kokusu ve etkisi ile
akrep vs. hayvanlar ibadete zarar versin istemiyordu. Ancak daha da
duygulandırıcı olan bu zehirli hayvanlar bile öldürülmek istenmiyor, bu tozun
tesiri ile çekilip gitmeleri kendilerini kurtarmaları isteniyordu. Bu
ziyaretimiz sırasında Üstad Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden çok
muhterem Dr. Sadullah Nutku ağabey' in trafik kazasından vefat ettiği haberi
geldi. Hiç unutamıyorum Hocaefendi çok fazla üzülmüştü. Ardından bir sohbet
esnasında; `Bu cemaatin halisleri trafik kazasından gidecek" şeklinde bir
söz söyledi”
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-20
ÜSTADIN SESİ
KAYDEDİLDİ Mİ?
Selahaddin Aslan bey Üstadın halen hayattaki
talebelerinden Said Özdemir ağabeye Üstad Bediüzzaman hazretlerinin
sesinin kaydedilip, edilmediğini sormuş. O da, Üstadın sesini kaydetmek için çok
uğraştıklarını, üstadın izin vermediğini gizli olarak da kaydedemediklerini,
sonra Sungur Ağabeyin teybi yatağın altına koyarak kısa bir konuşmasını
kaydettiğini, bunu neşretmek için istihareye yattıklarını, kesinlikle izin
verilmediğini anlatmış.( Bu ses halen Ankara’da Said Özdemir ağabeydedir.)
Burada konu ile alakalı bir hatırayı daha nakledelim.
Rahmetli Cahid Erdoğan bey Bediüzzaman’ın sağlığında sesini kaydetmek
için teybini de ziyarette yanında götürmüş, fakat Üstad izin vermemiş ve Cahid
ağabeye: “Bu teyb ilerde büyük hizmet edecek” buyurmuş. Daha sonraları bu
teyb Fethullah Gülen hocaefendinin vaaz ve sohbetlerini ilk kaydeden ve
bizlere intikalini sağlayan teyp olmuş, Üstadın ihbarını da tasdik etmiş.
BEDİÜZZAMAN’IN BAZI TAVSİYELERİ
Zübeyir Gündüzalp nakletmiş. Üstâd Hazretlerinden bâzı
tavsiyeler: 9. Sözü ve 15. Şuâyı sık sık okumak; Subhânallâh, Elhamdülillâh,
Allâhü Ekber ma’nalarını ezberlemek ve namazda hatırlamak. Namaza dururken
Kâbeyi hatırlamak, namazları ilk vakitte kılmak, namazda geçen âyet ve duâların
ma’nalarını hatırlamak, ta’dîl-i erkâna çok dikkat etmek, tesbîhâtı ne çok yavaş
ne de süratli yapmak, ma’nâları hatırlamak, duâ ederken elleri omuz hizâsında
tutmak, yatarken Âyet-ül Kürsî okumak.
HAFIZ ALİ AĞABEY’İN MÜŞAHEDESİ
Bediüzzaman hazretlerinin “Mahkeme-i kübrada Risale-i
Nur talebelerinin bayrakdarı” diye tavsif ettiği merhum şehid Hafız Ali
ağabeyin çok ibretli bir müşahedesini nakletmek istiyorum. Isparta’nın
İslamköy’ünde kendisini ziyaret ettiğimiz Hacı Hasan Ergünal ağabey
anlattı. Hasan ağabeyin hizmete girişine de Hafız Ali ağabey vesile olmuş.
“Hafız Ali ağabey Kabristana gittiği zaman bir kaç gün kendisine gelemezdi. Daha
sonra birgün sebebini sorduğumuzda şöyle demişti: “Bu asırda bir çok insan
derd-i maişet(geçim sıkıntısı) için çalışırken heybeleri boşolarak kabre
giriyor. Mezarda inlediklerine şahit oldum.”
HAFIZA KUVVETİNDE İKİ İNSAN
Mehmed Kırkıncı Hocaefendi birgün bana şöyle
demişti: “Ben hayatımda hafızası çok kuvvetli iki insan tanıdım. Onları
geçeni görmedim. Biri Fethullah hocaefendi, diğeri Süleyman Demirel”
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-21
İLK ÇAĞRILIŞ
M. Fethullah Gülen Hocaefendi Erzurum’da ilk
derslere davetini ve orada gördüğü sıcak havayı bir sohbetinde şöyle anlatıyor:
“Ama ben bu “gel gidelim”e şu 30-35 senelik hayatımda hep medyuniyet hissettim.
O ne güzel bir gel gidelim imiş. Orada gördüğüm şeyler de çok fevkalade şeyler
değildi. Ama saffet gördüm, samimiyet gördüm, ihlas gördüm sadece. Ve o
gün belki 20 tane arkadaş götürülmüştü oraya. Kimi kafasını Deccal’a taktı, kimi
hücumat-ı sitteye taktı. Kimi esille-yi sitteye taktı. Herkes bir şeye takıldı,
kaldı. Demek bizim takılacak yerimiz yokmuş yani. Az bir çengelimiz, işe yarar
bir yanımız olsa belki biz de bir şeye takılacaktık... Hep böyle teşrih etmiş,
etmiş şu hükme varmışımdır ki: “Allah’ın inayeti olmuş, itilmişin işin içine.
Allah’ın inayeti olmuş tutulmuşun işin içersinde.” Dua etmedim değildir
yani. Hayatta Cennete girmek kadar belki. “Allah’ım beni bu işin içersinde
tut. Bahtına düştüm” demişimdir. “Ne olursa olsun tut. Bana rağmen dahi olsa
tut.”
İNSAN YETİŞTİRMEDE HASSASİYET
M.F. Gülen Hocaefendi 1966’da tayin olduğu Kestanepazarı
Kur’an kursundaki idarecilik görevindeki hassasiyetini bir sohbetinde şöyle
anlatmışlardı: “Benim ne odam vardı, ne de yatağım vardı. İlk altı ay
kanepede oturdum, kanepede kalktım. Çünkü öyle olmasa her saat başı
kalkamam, yataklarını gezemem. Hela kapılarının önünde nöbet tutamam, içinde ses
duyduğum bir banyonun kapısı önünde bekleyemem. Onları yakın takibe alamam.
Avucumun içi gibi tanıyamam. Karakterlerine göre muamele edemem. Beni
aldatırlar, yanıltırlar. Dolayısıyla da onları insanlık semasına yükseltemem.”
“UMMANLAR UMMANLAR”
Fethullah Gülen Hocaefendi İzmir’de görev yaparken bir
yandan da kahvelerde sohbetler yaparak, camisinden cemaatından mihrabından
uzaklaşmış insanımızı kendi asliyetine davet eder. Bu sohbetler umulanın
fevkinde rağbete vesile olur. Muhterem insan M.Kalyoncu beyden
dinlediğime göre bu sohbetlerin birinde ilgiyle sohbeti takip eden Libya asıllı
bir ateist şöyle demekten kendini alamaz: “Ben bu adamcağızı dinledim ve
hayran olmamak mümkün değil. Eğer ilminin sınırını soruyorsanız, tek kelimeyle
cevap vereyim: Ummanlar, ummanlar.”
MEDRESE-İ YUSUFİYE HATIRASI
1971’de Bademli cezaevinde Hocaefendiyle birlikte kalan
Av. Gültekin Sarıgül bey onu şöyle anlatır: “Fethullah hocamızın kendine
has bir halet-i ruhiyesi vardı. Onu anlamak cidden seviye istiyordu. Fevkalade
bir feragat ve istiğna hali vardı. Kendini gösterme haletinden şiddetle
kaçıyordu. Edeb onda adeta şekilleniyordu. Haftada bir gün dahi olsa bizi
götürdükleri yıkanma yerine bu noktadaki hassasiyetinden sıkılıp gelmezdi,
iştirak etmezdi. Koğuşta teneffüs anında çarşaflarla setredilmiş bir köşede
banyosunu alırdı.
İçerde sık sık ilmi sohbetlerimiz olurdu. Allah’ın
kendisine ihsan ettiği ilim, takva, feraset vs. hasletlerle ilerde büyük çapta
bir hizmete mazhar kılınacağını ben şahsen hissediyordum. Cemaatımızın medar-ı
iftiharı olacak bir istidadın tekamülü olacaktı. Elbette çetin bir imtihandan
geçmesi icap ediyordu.”
ZÜBEYİR GÜNDÜZALP’İN BİR FERASETİ
Bir ehl-i hizmetten dinlediğimiz şu hatıra da Bediüzzaman
hazretlerinin yakın talebelerinden merhum Zübeyir Gündüzalp’in(1920-1971)
Fethullah Gülen Hocaefendi hakkındaki bir tespitini, hem de ta o zamandan
verdiği ferasetli hükmünü okuyacaksınız. Ruhuna binler
fatihalar.
“Hocaefendinin 1995’te Moral FM ve Nesil matbaalarını
ziyaretinde M. Emin Birinci abi: “Ne kadar biz uyduk o ayrı konu. Zübeyir
ağabey; “Hizmetle alakalı meselelerde Fethullah Hocaefendi kardaşımla
istişare edin. Onun fikirleri musibtir.” demişti deyince, Hocaefendi:
“Estağfurullah! Zübeyir ağabey iltifat etmiş” dedi.
NUSRET KOCABAY HOCAEFENDİNİN RÜYASI
Nusret Kocabay hocaefendi Ağrı’da mukim çok
kıymetli bir Allah dostu. Bir –iki defa görmekle müşerref olduğum bu zat,
Hocaefendinin; “Ehl-i kalp bir insan” diye bahsettiği mümtaz bir nur
talebesi. Kendisini bir vesile ile ziyaret eden bir hizmet ehli, bizzat
Hocaefendiye bu ziyareti şöyle anlatmıştı: “Randevu istedik. Kendisini ziyaret
ettik. Sizin gönderdiğinizi, selamınızı söyleyince, sedirde oturuyordu. Ayağa
kalktı, selamı aldı. “Ne için geldiğinizi biliyorum” dedi. (O sırada Güneydoğu
meselesi ile alakalı şarkın tanınmış alimleriyle röportaj yapılmıştı.) “Bu
mesele sizi de rahatsız ediyor. Güneydoğu meselesi. Ama çözüm sizin
hizmetleriniz içersinde. Ağrı’ya keşke bir okul yapılsaydı.” dedi. Sonra da
rüyasını anlattı; “Ben evde oturuyordum. Ders yapıyorduk. Peygamberimiz(ASM)
üstadımızla birlikte teşrif etti. Biz tabi karşıladık. Buyurdu ki: “Molla
Nusret burası çok kalabalık. Başka geniş bir yeriniz yok mu?” Ben çok kısa
bir düşündüm: “Var ya Resulullah! Hocaefendinin bir yurdu var. Oranın salonu
geniştir” dedim. Beraber cemaat kalktı,. Peygamberimiz (ASM) önümüzde
Üstadımız ve biz beraber çıktık. Ben o heyecanla uyandım.”
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-22
VELİLER GİBİ
DİNE HİZMET EDENLER
Kritik zamanlarda bazen az bir iş çok hükmüne geçebilir.
Ahir zamanda ferdi bazı hizmetler cemiyeti ilgilendirdiğinden külli bir sevaba
mazhariyet söz konusu olabilir. 15.05.2003 tarihinde ziyaret ettiğimiz muhterem
Sungur ağabeyin anlattığı şu hatıra buna ışık tutar mahiyettedir. Üstadımız
Adnan Menderes, Eşref Edip gibi zatları kastederek bir gün dedi ki: “Bu namaz
kılmayanlardan veliler gibi dine hizmet edenler var”
ŞAHSİ SORUNLAR VE HİZMET
İman ve Kur’ana hizmet edenlerin en büyük imtihanları bu
zamanda aynı hizmeti paylaştıkları arkadaşları ile olabiliyor. Bu usançlı
zamanda şeytanın ve nefsin desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluk ve gafletten
veya titizlik gibi sebeplerden ferdi husumetler doğup hizmet ahengini
sarsabiliyor. Böyle durumlarda hizmetin hatırı ve hakkı için nizayı terk, afv ve
alicenaplık yolunu tutmak gerekiyor. Sungur ağabeyden bu konuda Üstadın şu
ikazını dinledik: “Birbirinize bigayr-i hakkın seksen sopa da vursanız yine
buradaki netice-i azime için burayı bırakmamak lazım”
YENİ DERS ALMIŞ GİBİYİM
Sungur ağabey Üstad hazretlerinin bir imani mesele
okunurken şöyle dediğini nakletti: “Ben yemin ediyorum, şimdi bu dersi yeni
görmüş gibi istifade ettim, ders aldım. Halbuki ben bunu on bin defa okumuşum.”
YUMRUĞU KALBE ATSAYDIN
Fethullah Gülen Hocaefendi İzmir'de bulunduğu yıllar İslam
enstitüsü talebelerine Kur'an'ın İ'cazı ile ilgili özel dersler verir. Recep
Uzunallı Beyin bu icaz dersleri ile ilgili bir hatırası: İzmir, Çeşme
dershanesinde bu icaz dersleri yapılıyordu. Fiberglastan yapılmış oval bir sehpa
üzerinde derslerini yapıyordu. Bir gün Receb bey Kur’an derslerinden coşmuş bir
vaziyette o mezkur sehpa üzerinde ders çalışıyor bir taraftan Mustafa İsmail
kasetten Kur’an okuyor. Bir ara Recep bey coşuyor ve kendinden geçip sehpaya bir
yumruk indiriyor ve sehpa çatlıyor. Tabii ne deriz falan derken soruyor
Hocaefendi ve bir arkadaş açıklıyor, Hocam işte Kur’an dinlerken coştu ve bir
yumruk indirdi. Hocaefendi de: Coştuğunda keşke yumruğu kalbinin üstüne
indirseydin ve kalbini çatlatsaydın da kalbinde derinlikler meydana getirseydin!
demiş. (29-03-1977)
Salih Okur
HATIRALAR VE öLÇÜLER-23
TEHECCÜD İÇİN
NEFİSLE MÜCADELE
25.05.2003 tarihinde görüştüğümüz Abdülvahid Mutkan bey’in
anlattığı şu hadise nefisle mücadele etmenin hiç de kolay olmadığını anlatıyor:
“Sungur ağabey , Zübeyir ağabeyden naklediyor: Üstadımız: “Ben teheccüd
namazına kalkmak için 20 sene nefsimle mücadele ettim” demiş.
“AĞZINDAN NE ÇIKARSA”
“Cevahir Kadrini cevher fürüşan olmayan bilmez” diyor
Alvar İmamı. 26.05.2003’te işyerinde ziyaret ettiğimiz Zübeyir Gündüzalp
ağabeyin çok yakınında bulunma bahtiyarlığına ermiş Ömer Çiçek ağabey anlatıyor:
“İstanbul’a ilk geldiğimde Mehmed Fırıncı bey bana şöyle demişti: “Kardeşim,
biz Zübeyir abiden istifade edemedik, yazamadık, not alamadık. Sen ağzından ne
çıkarsa yaz”dedi. Bunu hiç unutamam.”
TAHİRİ MUTLU VE ZÜBEYİR GÜNDÜZALP
Ömer Çiçek ağabey Tahiri ağabeyin şöyle dediğini nakletti:
“Zübeyir ne derse Üstaddandır. Üstad demek Zübeyir demek, Zübeyir demek üstad
demektir.” Ömer abi daha sonra da şu enfes hatırayı anlattı: “Tevruz
Apartmanındayız Bir deprem oldu. Bir müddet sonra geçti. Depremden sonra
kahvaltıya oturduk. Tahiri ağabey bütün içtenliğiyle şöyle dedi. “İnşaallah
Zübeyir efendi bizi orada (ahirette) kurtaracak.” Bu sözlerinde çok
samimiydi.
Zübeyir ağabey aynı samimiyet ve içtenlikle şöyle dedi:
“İnşaallah Tahiri ağabey bizi orada bırakmasın. Eline yapışacağız, bizi
bırakmayacak.”
KARA SEVDA
“Dava adamının hususi hayatı yoktur.” İşte böyle bir dava
adamının sözleri...Ömer bey anlatıyor: “Zübeyir ağabeyin vefatından bir-iki ay
evvel Doktor Mehmed Akay abi ziyarete gelmişti. Ayrılırken Zübeyir ağabey kapıya
kadar uğurladı ve elini onun sırtına koyup. “Akay kardeş! Risale-i Nur’un
tab’ı ve neşri, medrese-i nuriyelerin açılması ve devamı, tevafuklu Kur’an’ın
neşri, talebe lahikalarının neşri benim kara sevdam olmuş. Bu hastalığın da
ilacı var mı? kardeşim”
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-24
ALİ UÇAR’IN
İBADET HASSASİYETİ
1997’de elim bir trafik kazasında kaybettiğimiz kıymetli
Ali Uçar bey yaptığı hizmetlerle dışa doğru büyük bir fatih iken,
rüyasında nebilerle aynı sofrada yemek yiyecek kadar onlarla bütünleşen büyük
bir diriliş eri ve mana insanı imiş. 13. 07. 2003’de Abdülvahit Mutkan
bey onun ibadet hasiyetine dair şu hatırasını anlattı: “Vefatından kısa bir
zaman evvel Osmaniye’de Ali Uçar’ı ziyaret ettim. Sabahleyin kuşluk namazından
sonra daha da namaza devam ettiğini görünce dedim ki: “ Sen kaç rekat kılıyorsun
şu duha namazını?” Gülümsedi…Dedi ki: “Ben gençliğimde Almanya’da ve başka
yerlerde konferanslar veriyordum. Bir zaman sonra o konferans bantlarından biri
elime geçti. Baktım ki ben ayetleri tecvitsiz okuyorum. Bunun üzerine, namaz
üzerime farz olduğu günden bu güne kadar olan namazlarımı tekrar kılıyorum, kaza
ettim. Ama şimdi bitti Elhamdülillah”
ALİ UÇAR’IN NURLARLA TANIŞMASI
Merhum Ali Uçar’ın nurlarla tanışmasına ilk olarak emekli
Prof. Çetin Özek olmuş. Tabii bilmeden…Nasıl mı? A. Mutkan anlatıyor: “Ali Uçar
üniversiteyi bitirip, öğretmen olduğunda eline, o zaman asistan olan Çetin
Özek’in Risale-i Nurlarla alakalı menfi görüşlerini serdettiği bir kitabı
gelmiş. Kitap şimdi mebzul olarak bulunan örnekleri gibi, yüzeysel, taraflı,
garezli, cımbızlı bir kitapmış. Ali Uçar bunu okumuş ve eserler hakkında menfi
bir kanaate sahip olmuş. Daha sonra bir gün Batmanlı Mirza Demir abi ile
konuşurlarken konu Risale-i Nurlara gelmiş. Mirza abi ona “Eğer bu kitapta
(Çetin Özek’in kitabı) yazılanların doğru olmadığını, sadece bir tarafını alıp
tahrif ettiğini ispat edersem sen Risale-i Nurları okur musun?” diyor. Ali Uçar
evet dedikten sonra “peki aksi halde sen bu kitapları okumayı bırakır mısın?”
Mirza Demir “evet” deyince risaleler getiriliyor. Ve Çetin Özek’in kitabında
üstadın ifadelerini başını sonunu nakletmeden, ibareleri kuşa çevirerek
naklettiği ortaya çıkınca Ali Uçar eserleri alıyor ve sonuç malum…
SAVCININ İFTİRASI
Aşağı da nakledeceğimiz hatıra, garazkar bir bakışın
hakikatleri nasıl çarpıtabileceğine çok güzel bir misal…Abdülvahit Mutkan bey
anlatıyor: “ 1971’de İzmir’de Bekir Berk abi ile Fethullah
Hocaefendinin de içlerinde bulunduğu 54 sanıklı İzmir sıkıyönetim mahkemesindeki
nur davasında savcı Nureddin Soyer iddianamesine Bediüzzaman’ın Şualar adlı
eserinden bir alıntı yapmıştı. Alıntı aslında bir hadisti ve şöyle diyordu
hadis: “Efdalu ma kultü ene vennebiyyune min kalbi la ilahe illallah”(Ben ve
benden evvel ki peygamberlerin en kıymetli sözü la ilahe illallahtır-)
Savcı bu ibarenin bir hadis olduğunu söylememiş ve şöyle
bir iddiada bulunmuştu: “İşte Said-i Nursi şöyle diyor: “Ben ve benden
evvelki peygamberlerin en efdal kelamı…”Böylece peygamberliğini dava ediyor.”
Hatta mahkeme reisi albay, bu saçma sapan iddia karşısında dayanamamış ve
Nureddin Soyer’e kızmıştı.”
İSKİLİPLİ ATIF EFENDİ VE BEDİÜZZAMAN
Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Mustafa Sungur
1.06. 2003’te kendisini ziyaretimizde şu hatırayı anlatmıştı: “Büyük Doğu’ da
neşredilen, İskilipli Atıf hoca’ nın başına gelenleri anlatan yazıyı Üstad’a
okuyordum. Bir ara baktım, Üstad gözlerini siliyordu.”
Salih Okur
HATIRALAR VE ÖLÇÜLER-26
KORKU TERÖRÜ
Bediüzzaman hazretleri Cumhuriyet döneminde en tartışılan
kimselerin başında gelir. Bizzat devlet eliyle unutturulmaya ve öcü olarak
gösterilmeye çalışılan bu aziz insan, bazılarınca sanki hiç yaşamamış gibidir.
Eskiden çok yakında bulunan dostlarından bazıları bile ondan söz etmeye cesaret
edememişlerdir. Üstad hazretleri özellikle ehl-i ilme karşı kullanılan bu korku
damarı için şunları söylüyor: “İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i
havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler; onunla
korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin
propagandacıları, avâmın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade
ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar.”
Aşağıda nakledeceğimiz hatırada ünlü bir hadis aliminin
durumunu okuyacağız. Sadık Albayrak beyefendi anlatıyor:
“Bir gün merhum Bekir Haki (Yener)
(1882-1975)Hoca’yı ziyaret etmiştik. Yanında ilmiyeden ileri gelen bir çok zevat
da vardı. Daha önce benim arşiv çalışmalarımda onun geçmişi ile ilgili bir çok
vesaik bulduğumu, bunlar arasında Karabağ’dan göçleri sırasında Zile’ye gelmeden
Van’a uğradıklarını ve orada genç bir alimden(Bediüzzaman) ders okuduğunu
görmüştüm. Bunu kendisine söyledikleri zaman tasdik etmiş ve fakat ben bu geçmiş
hatıra karşısında açıkça tanıtınca, hemen sözü değiştirip şöyle cevap verdi;
“Ben o zatı tanımam. Böyle tehlikeli eşhas ile hiçbir ilgim olmamıştır. Ondan
ders de almadım.”
Ben haliyle sustum. Merhum hoca beni tam olarak tanımamış,
kendisine böyle bir tasdik karşısında zararım dokunabileceğini düşünmüş
olabilirdi. Çünkü Bekir Haki efendi çok zor şartlar içinde ömrünü geçirmiş,
inkılaplar yapıldığında, bir gün Tokat’ta sokağa çıktığında şehirde
sehpaların kurulduğunu ve orda sarıklı kişilerin sallandığını görmüştü. O
günden itibaren, devamlı korku ve temkinli bir hal içinde yaşayıp gitmiştir.
Bunu bilen yanımdaki zat, hocanın Van’daki hocasından önceleri bahisler
açtığını ve onu son derece takdir ettiğini ve fakat tam olarak tanımadığı
kimselere bunu söylemediğini, itimat etmediğini söyledi.” (Albayrak-
Yürüyenler Ve Sürünenler-s:146)
HULUSİ BEYİN HİZMET İŞTİYAKI
Bediüzzaman hazretlerinin yakın talebelerinden Merhum
Hulusi Yahyagil ağabeyin aşağıda nakledeceğimiz mektubundan bir parça,
hizmet insanları için “sınır” kavramının ehemmiyetsizliğini göz önüne
sermektedir. Binler Fatihalarla…
“1978 Kasım ayında kataraktan sağ gözümden ameliyat
oldum. Gözlük yardımı ile, zoraki pek az okumak ve yazmak mümkün oluyor.
Gözlerim görme kabiliyetini çok kaybetti, kulaklarım fazla ağırlaştı.
Yardımcısız ekseriya yakınımızdaki camiye bile gidemiyorum. Fakat bunlara rağmen
derslere devam etmeye muvaffak oluyorum.”
HULUSİ BEYİN BİR RÜYASI
Merhum Hulusi bey gördüğü sadık bir rüyayı merhum Ahmed
Feyzi ağabeye şöyle anlatıyorlar: “Gördüm ki; Hazret-i Peygamber(ASM) Bir minber
üstünde oturuyor. Ben de gittim. Bir kundura giymiş, dinç vaziyette, böyle dik
vaziyette geldi. O sırada Üstad hazretleri başında siyah amame(sarık), ve cübbe
ile yanına oturdu. ve başladılar konuşmaya. Fakat hiçbir şey anlamıyorum. Yalnız
şu kadar bir söz anladım ki, Hz. Peygamber (SAV) soruyor: “Böyle değil mi
Hoca?” Bu vaziyeti kendisine yazdım. Buna da cevabı şöyle: “Kur’an Hazret-i
Peygamber(SAV) suretinde, onun dellalı da işte, bizim suretimizde görünmüş.
(Sohbet kasetinden yazdık.)
HİZMET TEVAFUKU
Servet Engin bey şöyle anlatmıştı: “ 1978
yıllarının güz aylarıydı. Bir müessesenin en üst katında, Hocaefendi
arkadaşlardan 11-12 kişiyi çeşitli şehirlere gönderiyordu.
“Sen Isparta’ya, sen Antalya’ya, sen Van’a, sen Samsun’a
git.vs” diyordu. Biraz sonra da takkesini çıkarıp “Neyse bir de buradan çekelim”
dedi. Az önce saydığı şehirlerin isimlerini kağıtlara yazıp katlayarak
takkesinin içine koydu. Sonra kağıtları karıştırıp arkadaşlara kura çektirdi. Az
önce nereleri söylediyse herkese aynı yer geldi. “Tevafuk oldu” deyip basit
bir hadise gibi geçiştirdi. Halbuki matematiksel ifadesi içinde trilyonda bir
ihtimalden olabilecek bir hadise.”
VEHBİ İLİM FARKI
Hulusi bey aynı sohbette Üstadın farkını şöyle ortaya
koyuyor: “Konuşurken, konuşması bidayette anlaşılmıyor. Bir defa, beş
altı kişi oturuyoruz Barla’da. Bir şey söyledi. Sonra: “Kardeşim, bunlar
anlamadılar ha” dedi. Kime anlatmak istiyorsa, ona meramını tefhim ediyordu.
Oturuyor böyle, hal hatır sorduktan sonra “Hadi” diyor, “Biraz hocalık yapalım”
O zaman kalkıyor yatağın üstüne, başlıyor anlatmaya. Biraz evvel, müşkülatla,
dikkat edere