Sülemi ve Tasavvufi Tefsir ( süleyman ateş )
|
|
SÜLEMİ ve TASAVVUFİ TEFSİRİ Yazar: Süleyman ATEŞ
GİRİŞ Tasavvuf: Zühd ve takva ile ruhu temizlemek, kendi varlığını Allah'ın sevgisinde eritmek, kalbini masivadan boşaltıp Hak'ka tahsis etmek, kendini yok bilip onun varlığında yaşamak böylelikle Allah'ın cemalini müşahadeye Allah'ın cemalini müşahaseye ermektir.
Tasavvufun Menşei: Hz. Peygamber döneminde tasavvuf kelimesi kullanılmıyordu. Ama bir ruh hayatı olan tasavvufu Efendimiz ve ashabının yaşayışlarında bulmamız mümkündür. Hicri iki yüz yılından önce dünyayı bırakıp, nefislerini Allah ile geçiren riyazet yoluyla ruhi kabiliyetlerini geliştiren yoluna tasavvuf dendi. Efendimizin risaletden önce Hira mağarasına çekilip tefekkür etmesi, insanlığın halini düşünmesi onun hayatında tasavvufun olduğunun göstergesidir. Efendimizin dünyaya kapılmamayı salık vermesi, nefis tezkiyesi için İHSAN'ı tarif etmesi ve Hz. Aişe'nin "geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmış değil mi" sözüne karşın "Allah'a şükredici kul olmayım mı" sorusunla cevap vermesi onun hayatında ruhi hayata ve nefis tezkiyesine verilen ehemmiyetin bir göstergesidir. "O gün ne mal, ne de oğullar fayda vermez, ancak Salim kalp getiren felah bulur" (Şuara 88) (Üç defa kalbini işaret ederek) "Takva buradadır, takva buradadır, takva buradadır" (Buhari, Müslim) "İyi bilin ki vücut da bir et parçası vardır ki, o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozulursa bütün vücutda bozulur, dikkat edin o kalbdir" (Buhari, Müslim, İbn Mace) "İnsanların kalblerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar, onların üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı, çoğu yoldan çıkmış kimselerdir" (Hadid 16) "Kalbleri Allah'ın zikrinden katılaşmış olanlara veyl!"(Zümer 22) Bu ve benzeri ayet ve hadisler İslâm tasavvufunun Kur'an ve Hadiste ki tohumlarıdır. Tasavvuf, zühd hareketinin gittikçe gelişen bir neticesidir. Kur'an da Zahid şöyle tavsif edilir. "Tevbe edenler, ibadet edenler, Allah uğrunda seyahat edenler, secde edenler, iyilikle emir ve kötülükten nehyedenler, Allah'ın sınırlarını koruyanlar işte o mü'minleri müjdele" (Tevbe 112) Zikir kelimesi sadece namaz anlamında kullanılmamıştır. "Onlar ki ayakta, oturarak, ve yanları üzerine yatmışken Allah'ı anarlar" (Al-i İmran 191) ayeti ve hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah'ın gölgelendireceği yedi kişi sayılırken "ve Allah'ı tenha bir yerde zikredip de gözleri dolan adam" (Buhari) hadisi zikrin sadece namaz olmadığını gösteriyor. İslamda ruhban hayatı yoktur. Dünya ukba muvazenesi vardır. Tıpkı efendimizin yaşantısı gibi. Kılı kırk yarar derecesinde yaşanan çıhar-ı yar-ı güzin efendilerimizde zühdün timsalleridir. Tasavvufun Gelişmesi Sahabe ve tabiin devrinde ruhlara hakim olan Mehafetullah ve zühd hareketi, teba-i tabiin döneminde tasavvufa inkılap etti. Hasanü'l Basri ve Rabiye-i Adeviyye taavvuf ekolünün ilk temsilcileridirler. Mehafetullah'ın temsilcisi H. Basri (ra) zerre miktar salim vera bin miskal oruç ve namazdan hayırlıdır" derken Mehafetullah'ın yanı sıra Muhabbetullah'ın da temsilcisi olan Rabiye (ra)"istiğfarımız da istiğfara muhtaçtır" ilahi seni seven kalbi cehennem de yakar mısın?" diyerek eriştikleri aşk-ı ilahi seviyesini göstermektedir. İslâm tasavvufu nev-i şahsına münhasır bir mistisizmdir. Bir takım mistisizmlerden İslâm tasavvufu çok da az olsa etkilenmiştir. Ama tasavvufun özünü bozacak mahiyette değildir. Tasavvufun tekamülüyle bir ilim haline gelen ilm-i tasavvuf İbn-i Haldun'a göre ikiye ayrılır. 1- Mücahede ve riyazat ilmi ki buna muamele ilmi denir. 2- Mükaşefe ve batın ilmi (ilm-i ledün) Attara göre Sufilerin ilmi Eddebeni rabbi (Rabbim beni terbiye etti) nevindendir. Ancak ilm-i tasavvufu, tasavvuf erbabı anlayabilir. O yüzden tasavvuf büyükleri avama anlattıkları dilden konuşmayı salık vermişlerdir. Ancak sufilerin sekir halinde söylediklerini ehl-i tasavvuf hoş karşılamayıp buna ŞATH demişlerdir. Bayezid'in "öyle bir deniz geçtim ki, peygamberler onun kıyısında durdu" sözü bu kabildendir. Tasavvufi Tefsirler Kur'an'ın manasını ilm-i ledünnle anlayan ehl-i tasavvuf kendilerine has tefsir ilminin doğmasına neden olmuşlardır. Ancak zahiri ulemadan çekindikleri için bu fikirlerini açıkça sarfetmemişlerdir. Bundan dolayı remiz, ima ve işaret yolunun tutmuşlardır. Ameli ve nazari olarak ikiye ayrılan tasavvuf iki ayrı tefsir ekolü geliştirmiştir.
1- İşari Sufi tefsiri: Sülûk erbabının bulunduğu makamda kendisine doğan ilham ve işaretlere göre mâna vermesidir.
2- Nazari Sufi tefsiri: Tetkiklere ve felsefi öğretilere dayandırılıp sufilerin kendi görüşlerine uygun düşecek şekilde manalandırmalarıdır. İşari tefsire "Allah size zahir ve batın ni'metlerini bolca ihsan etti" (Lokman 20) ayetiyle işaret edilmektedir. Yani Kur'anın bir zahiri birde batın yönü vardır. Ayrıca Efendimizin "ilim ikidir: Biri kalpte gizli bir ilimdir ki faydalı olan da odur." Hadisi sure tefsir için delildir. Ayrıca Hz. Ömer'in Efendimizden "Bugün size dinimizi tamamladım" ayetini duyup bunun aslında efendimizin irtihali anlamına geldiğini anlayıp hıçkıra hıçkıra ağlaması Kur'anın zahiri manası Mücerred arapça mavhumudur. Batıni manası ise lafızlar ve terkiplerin arkasında kastedilen manasıdır. Zahiri manayı anlamak için iyi bir Arapça bilgisi gerekirken batıni manayı anlamak için Allah'ın kalbe atacağı nura, basirete ve kalb ehli olmaya bağlıdır. Batın mananın sıhhatli olabilmesi için: a) Batın mananın zahir manayla çelişmemesi b) Bu mananın doğruluğunun başka bir yerde de ispatlanması c) bu manaya Şer'i ve akli muarizin bulunmaması d) Bu mananın tek mana olduğunun ileri sürülmemesi gerekir. Kabul şartlarına haiz olmayan işari tefsirler olduğu gibi tamamen Kur'anın zahiri yönünü inkar eden batıni tefsirler vardır: Bilhassa ihvan-ı safa ekolü bu ekolün temsilcisi sayılır. Görüşlerini kabul etmek mümkün değildir. Bunları birbirinden tefrik etmek için yukarıdaki şartlarla mukayese ederek sağlıklı bir sonuca varabiliriz.
BİRİNCİ BÖLÜM SÜLEMİ'NİN HAYATI, İLMİ KİŞİLİĞİ, ŞEYHLERİ TALEBELERİ VE ESERLERİ Sülemi'nin yaşadığı Miladi 10. asır hilafetin, Abbasi, Ermeni ve Fatımi olmak üzere üçe ayrıldığı İslâm aleminde birliğin sarsıldığı bir asırdır. Ebu Abdurrahman es-Sülemi, Hicri 325. Senesinde doğdu (M. 936) Anne ve Baba tarafı da arap olan çok sağlam ve ehl-i takva ve ehl-i Sufi bir ailede dünyaya gözlerini açtı. Çor erken yaşta zamanın hocalarından kitabet dersi almaya başladı. Sülemi zahiri ilimleri öğrenip icazet aldıktan sonra kendini tasavvufa verdi. Tasavvufta asıl üstadı Ebu'l-kasım en-Nasrâbâdi'dir. Tarikati ve süluk merhalelerini es-Su'lûki den aldı. Yine onun yanında Erbain halvetine girdi. Şeyhi Cenab'ı hakkın Süleminin kalbini açtığına muttali olmasıyla Sülemiye icazet verdi. Böylece hırka giyip şeyh olan Sülemi müritleri terbiyeye başladı. Tasavvuf çizgisinde hayatını sürdüren Sülemi Nişaburda 412/1023 te ebedi hayata gözlerini açtı. Sülemi'nin İlmi: Sülemi tasavvufta bir çığır açabilecek kadar geniş bilgiye sahip çok insanı etkilemiş ve örnek olmuş bir kişiydi. Sülemi Mutasavvıfların şeyhi, tarih, tabakat, hadis ilminin üstadıdır. Çoğunlukla döneminde ilim otoritesi olarak kabul edilen Sülemiyi tenkid edenler de vardır. Bunlar dahası çok mutasavvıflara muhalif olan Hanbeli'lerdir. Sülemi için yapılan tenkitler iki maddedir. 1- Sülemi Sufiler için Hakikü't-Tefsiri'i telif etti 2- Sûfiler için hadis uydurdu. Sülemiye hücum eden İbn-i Cevzi, Hakaikü't-Tefsir için, içindekilerin hiçbir asla dayandırılmadan yazıldığı, sufilerin hallerine göre yazıldı, Kur'anın özünden uzaklaşıldığını söyler. Oysa Sülemi bu kitabında kendi görüşlerine yer vermemiştir. Çeşitli Sufi tevillerini bir araya toplamaktan başka birşey yapmamıştır. Bu ilim alemine büyük hizmettir. Yoksa Hallac gibi bir sürü Sufinin görüşleri kaybolup gidecekti. Süleminin Sufiler için hadis uydurmasını Goldziher, Prof. Afifi ve Ömer Rıza Doğrul da kabul etmişlerdir. Sülemi Tabakatında yer verdiği 103 Sufiden 60 ının hadisi vardır. Bunların rivayetleri başka kaynaklarda da geçmektedir. Süleminin hadis çağında hadis uydurması mümkün değildir. Süleminin tabakatında zayıf hatta mevzu hadisler de vardır. Ama kendisi katiyyen hadis uydurmamıştır. Tabakatına aldığı hadislerin hepsinin kaynağı vardır. Süleminin Eserleri: 53 Şeyhi ve 24 talebesi olan Süleminin çok zengin bir kütüphanesi vardı. Hadis, tasavvuf ve tefsire dair eserler yazdı. Eserlerinin çoğu tasavvufi kitaplardır. Abdül Gafir'in beyanına göre 100'den fazla toplam 1000 cüz eseri vardır. Bize ulaşan eserleri: 1- El-uhuvve ve'l-Ahavât Mine's Safiyye 2- Âdabü't-Ta'azi 3- Âdâbü's sahabe ve Hüsnü'l üşre 4- Âdâbü's-Sufiyye 5- Âbâdül fakri ve Şara'ituh 6- El-Erbain fi'l Hadisi (Zühde dair kırk hadis 7- El-İstişhâdat 8- Emsalü'l-Kur'an 9- Beyanu Ahvali's-Sufiyye 10- Beyanu'l Züleli'l fukara 11- Cevami-ü Atabisarfiyye 12- derecâtü'l Mu'ameaat, 13- Deliü'l Afifin 14- el-fark Beyne ilmi'ş-şaria ve'l Hakika 15- el-fütüvve 16- Meseletü Deracâti's Sâdikun 17- Makamatu-l evliya 18- Menahicül arifin 19- Mihanü's Safiyiye 20- Mukaddime fi't-Tasavvuf 21- El- Meknun 22- Es-Sema ve toplam tasavvuf ağırlıklı 34- eseri elimizde mevcut.
II. BÖLÜM SÜLEMİ TEFSİRİ I. Sülemi Tefsirinin Kaynakları Hakaikte Hz. Peygambere Hz. Aliye, Abdullah İbn Abbasa ve bazı sahabelere ait tefsirler vardır. Sülemi referans olarak bunlardan yararlandıkları sonra başta Abdullah ibn-i mübarek, er-Razi, Ebu Muhammed olmak üzere toplam 74 müfessirden istifade etmiştir. II. Sülemi'nin Tefsirdeki Metodu 1- Rivayet Yönü: Sülemi, tefsirinde kendi fikirlerine çok az yer vermiştir. Açıkladığı bir ayet hakkında o zamana kadar sufilerin söyledikleri bütün sözleri cemetmiştir.
2- İsnad Zincir: Sülemi'nin isnat zincirini üç grupta toplayabiliri. 1. Nakledilenden zayıf ve şüpheli nakiller câfer-i sadıktan yaptığı nakiller gibi 2. Nakledilenden sahih fakat söylenenin hatta ettiği nakiller. 3. Sahih ve söyleyenin de isâbet ettiği nakiller. Sülemi tefsirinde hüküm bildiren ayetleri yorumlamaz kıssalar üzerinde pek durmamıştır. Söylediklerine Kur'an ve hadisten örnekler vermiş şiir ve fenafillah seviyesine çıkmış sufilerin hayat hikayeleriyle desteklemiştir. Çok az da olsa bilhassa Hz. Ademin yaratılışı cennet ve melekler gibi konularda israiliyattan etkilenmiştir. Dirayet Yönünden Sülemi Tefsiri Süleminin tefsiri re'ye dayandığı için dirayet tefsirlerine girer. Başlıca dirayet özellikleri şunlardır.
a- Fıkıh Hükümleri: Sülemi fıkıh hükümleri üzerinde durmaz. "İyilikle emret, gibi çok az ayette fıkıh usulü üzerinde durmuştur. b- Gramer: Müfessir bazı ayetlerin gramer açıklamasını yapar. Sülemi Sufi büyüklerine duyduğu tazimden onların söylediği şeylerin çoğunu tenkitsiz almıştır. Tenkit ettiği çok az hadise vardır.
c- Kendi görüşünü izah ettiği yerler: Sülemi genelde eserinde sufilerin görüşlerine yer vermekle birlikte az da olsa kendi fikirlerine yer vermiştir. "Rahman ve Rahim"i izah ederken: "Rahman; velilerin sırlarını gözetlemek, peygamberinin ruhlarına tecelli etmek. Rahim ise mahlukatın iyi kötü hepsinin nefislerine şefkat edip dünyada geçimleri vermektir" ifadesi tamamen kendine aittir: Bunun dışında "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz" Namaz kılarlar, "De ki Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun" "Sizi ve amellerinizi Allah yarattı" gibi ayetlerin tefsiri kendini aittir. d- Huruf-u Mukatta'a hakkındaki görüşleri: Allah ve rasulü arasında bir şifre olan bu harflere sufiler çok indi tevillerde bulunmuşlar ve haklı hücumlara maruz kalmışlardır. Mesela Şibli "Allahtan başka kimse "Allah" diyemez. Çünkü Allah diyen kimse bunu hazz ile söylemiştir. Hakikatler hazzlarla idrak edilmez. Elif Lam Mim için: Bu kitap sana levha mahdariyyet, lam için uluhiyyet, mim için de müheymeniyyet diyenler olmuştur. Elif Lam Ra için; elif Allah'ın âlası, Lam lütfu ra, Re'fetidir, denmiştir. Sufilerin bu "sır" lar hakkında yorumlar yapmaları kendilerini rasih alim saymalarındandır: Rasih alimler: "Ruhlarıyla gaybın gaybına, sırrın sırrına vakıf olmuşlardır. Her harfin altında yatan mana onlara âyan olmuştur. Süleminin tefsirinde antropomorfizm vardır. Kainattaki olaylar insana tatbik edilmektedir. İnsanın vücudu arza, doğa, cennete, yağmura, cennet meyvelerine vs. Benzetilmiş. "Biz beyti (Kâbe'yi) sevap kazanma ve güvenlik yeri yaptık" ayeti için Beyt, Muhammed (sav) dir. "Ona inanan güvenliğe kavuşmuş olur" denmektedir. Safa ve Merve için, Safa, ruh merve de nefistir denmiştir."Gökte borçlar yaratan Allah kutlu oldu" ayetinde Semaya yüksekliğinden dolayı sema denmiştir. Kalbde Semadır denmiştir. "O gün pâk, apaçık bir duman çıkarır" (Duhan 10) ayetindeki dumanı kalb kararması ve zikirden gaflet olarak yorumlamışlardır. "iki meşrikin ve iki mağribin rabbı" (Rahman 17) ayetini: Rab kalbin meşriki ve mağribi, lisanın meşriki ve mağribidir" diye yorumlamışlardır. "Göklerin ve yerin hazineleri Allah'ın'dır ayetini: Allah'ın gökteki hazineleri gayblar, yerdeki hazineleri ise kalblerdir. Yorumunu yapmışlardır.
III. Sufi Görüşler Karşısında Sülemi Tefsiri a) Zahiri ve batıni ilim: Sülemi bu konuda, zahirin ilmi şeriat ilmi, batının ilmi hakikat ilmi demektedir. O'na göre zahir ve batıni ilimler ruh ve beden gibi birbirini tamamlarlar: Şeriatin takibetmediği hakikat küfürdür. Zahire dayanmayan batın, batıl olduğu gibi, batına dayanmayan zahir de bâtıldır. Mü'minlerin Ledünni ilmine muttali olacaklarını "Mü'minin ferasetinden sakının, çünkü o, Allah'ın nuruyla bakar" hadisiyle desteklenmiştir. b) Nefis: Sülemiye göre sufi nefs halinden kalb haline geçer: Nefs ruhun en alt tabakasıdır. Sufiler nefs deyince "emmare" yi kastedmişlerdir. "Sana isabet eden her iyilik Allahtandır, ve sana isabet eden her kötülük nefsindendir" ayetindeki işaret edilen, hadisin ifadesiyle de insanın en büyük düşmanı olan iki omuzun arasında nefistir. c) Ruh: Ruhlar latif cevherlerdir. Yeme-içme, uyku ölüm gibi halleri yoktur. Ruh hakikat ışığıdır. Ruh bir mahluktur.
d) İman: Sufilere göre iman, Allah'ın ezeldeki takdiri ve kalbe koyduğu nurudur. Kulun kendi elinde değildir. Gaybe imanı ise: bazılarına göre Allah, bazılarına göre herşeyi hak gözüyle görme, bazılarına göre de evliyanın kerametidir. e) Kaza ve Kadere iman: Vukua gelecek olayları Allah'ın ezelde levh-i mahfuzuna yazmış olmasına kader, zamanı gelince bunları dünyada yaratmasına da kaza denir. İkisi de Allah'ın programıdır. Bu onun ilim kudret ve irade sıfatlarıyla alakalıdır. Kul'a verilen cüz'i irade den dolayı, kul yapmak isterse Allah yaratır.
f- Şeriat: Sülemi, şeriatla tasavvufu bağdaştırmada baş rolü oynamıştır. Ona göre şeriat emir, hakikat hakkın o emirdeki muradıdır. Şeriat umum, hakikat husustur. g- Makam ve Hal: Makam kulun ibadet, mücahede ve riyazet gibi hususlarda herşeyden kesilip layıkı vechile huzur-u ilahi de durmasıdır. "Bizden her birimizin belirli bir makamı vardır" (Saffat 64) ayeti bunun delilidir. Hal ise kasıt ve kaybolmadan kendiliğinden kalbe gelen muhabbet, yakınlık, reca, şevk, üns vs gibi şeylerdir. Onun için efendimiz "Benim kalbim de bulutlanır, hergün Allah'a yetmiş defa istiğfar ederim" buyurmuştur. h- Tevbe: Gerçek tevbe bütün varlığı Allah'a vermek, kendinden geçmek, yalnız onu görmektir. Sufi tevbesi fenafillahtır. Tevbe şehvetleri terk ile nefisleri öldürmektir. "Allah tevbe edenleri sever" (Bakara 222) "rabbınızdan bir mağfirete konuşunuz" (Ali imran 123) "kullarından tevbeyi kabul eden odur" (Şura 25) ayetleri tevbenin ehemmiyetini gösterir.
1- Takva: Takva haramdan ve şüpheli şeylerden nefsini korumak demektir. Önce şirkten, sonra günahlardan sonra şüpheli şeylerden sakınmaktadır. k- Tevekkül: "Hiç ölmeyen diriye tevekkül et" (Furkan 36) tevekkül Sufice; Çöl ile sarayın bir olmasıdır. Allah'a, Allah'tan başka bir sebeple tevekkül etmektedir. Ağyardan el çekip hakka güvenmektedir.
l- Fakr: Fakr, nefislerini karşılıksız olarak Allah'a vermiş olanların sıfatıdır. Sufilere fukara da denir. Fakr; sözlerini, fiillerini, zikir ve ibadetlerini kendine mal etmemektir.
m- Zikir: Zikir, sofiye ıstılahında bazı kelimelerle Allah'ı anmak demektir. Sufilerin esas gayesi, Allah'ın sıfatlarında ve zatında fani olmaktır. Allah'ta fani olmak için ilk vasıta aşktır. Zikir aşkı celbeder. Bunun için sûfilerce sülükun en önemli umdesidir. n- Velâyet: "İyi bilin ki Allah'ın velilerine korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir de. (yunus 6) veli işlerini Allah'ın gördüğü, onu nefsine bırakmadığı kimsedir. Veli, veli olduğunu bilmeyebilir. Sülemi velinin halktan birisi olarak kalmasını ister.
o- Mürşid: Sülemiye göre mürşid, kavmin imamlarından bir imama, bir mürşide bağlanıp onun ahlakıyla ahlaklanmak gerekir. "Bize kendi katından bir veli ver" ayetini "Bize senden sonra gitmemizi gösterecek bize kılavuzluk edecek bir veli ver" şeklinde anlıyorlar. Aynı yorumu "Onlar Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Onların hidayetine uy" ayeti için de yapmışlar. Bütün sufiler, bir mürşide bağlanmak, onun terbiyesi altında yetişmek gerektiğini belirtmişlerdir. Bu kanaatin yerleşmesiyle tarikatlar doğmaya başlattı. Bistami "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" demektedir. ö- Tevhid: Sufiler tevhidin akıl yoluyla değilde ancak tecrübe, his ve vahiy yoluyla elde edileceğine kani idiler. Hiçbir şey onun hakikatini ifade edemez. Hiç birşey o'nu idrak edemez. Zira herşeyde bir illet ve eksiklik vardır. Eksikler o kemali nasıl izah edebilir. O "Evvel, ahir zahir ve batın O'dur." p- Fena: Sufilere göre insan Allahtan geldiği için kendisinden kutsal bir varlık taşımaktadır. İnsan kendi varlığını kaybetmekle ilahi varlığına dönebilir. Allah ile beraber olma haline erer. Bunun için insanın kendinden geçmesi, kendini unutması, varlığının farkında olmaması gerekir. Buna fena fillah denir. Allah ile beraber olma haline de "Beka billah" denir. Buna ulaşmanın tek yolu ibadet ve Riyazattır. "Nefislerinizi öldürün" ayetini nefsi yok etmek şeklinde anlamışlardır. Ama yorumu "Nereye dönerseniz onun yüzü var orada" ayeti ve buna benzer çok ayet içinde yapmışlardır. r- Vahdet-i Vücud (Panteizm) ilk sufilerde panteizm yoktur. Panteizm ibn-i arabi den sonra başlamıştır. Sülemi'nin Tesirleri: Sülemi Sufi tabûkat kitaplarının ve işari tefsirlerin babasıdır. Sülemi Sufi ekolünde bir çığır açmıştır: sufi tarihi ve tasavvufi tefsirler üzerinde çok büyük tesiri vardır. Kuşeyri, Bakli, Gazali, İbni Arabi ve Abdürrezzak Kaşaniye tesir büyüktür. SONUÇ
"Eğer Ebu Abdurrahman abdal değilse demek dünyada Allah'ın velisi yoktur" Rahmetullahi aleyhim Ecmain! Amin |
AVARİF-ÜL ME’ARİF
(TASAVVUFUN ESASLARI)
Yazar: Sühreverdi
GİRİŞ
SÜHREVERDİNİN HAYATI VE ESERLERİ
1.Hayatı:
Müellifin yaşadığı çağ Abbasi hilafetinin yıkılışına tekaddüm eder.
Bu dönem aynı zamanda İslam dünyasında medreselerin ve tekkelerin kurulup yaygınlaşmaya başladığı dönemdir.
İbn-i Arabi, N. Kübra, A. Geylani, Razi gibi büyük kametler bu dönemde boy gösterir.
Adı Ömer bin Muhammed Künyeleri Ebu Hafs, Ebu Abdullah, Ebu Nasr, Ebul Kasım Nesebi Ebubekir (ra)’ e dayanır. Sühreverdi 6 aylık çocukken babası kadılık makamında bir iftira sonucu idam edilir.
Lakabları, Şihabuddin, Şeyh-ül İslam, Şeyh-uş Şuyuh,
Doğum yeri Irak-I Acem bölgesinin kuzey batı köşesinde Cibal eyaleti, Zencan’a bağlı küçük bir kasaba olan Sühreverdi 16 yaşına kadar burada, geri kalan ömrünü Bağdat’ta geçirdi. Doğum tarihi H. 539 Şabanın ilk gecesi (27 Ocak 1145)
1.Abdulkahir Es-Sühreverdi (d.488) Sühreverdi’nin amcasıdır.
Ebulkasım b. Fadlan (ö. 565)
Ebul Muzaffer Hibetullah eş Şibli (ö. 563)
Ebul Feth ibn-ul Batti (ö.564)
Ma’mer bin El Fahir (ö.564)
Ebu Zür’a el Makdisi (ö.566)
Ebul Fütuh et Tai (ö. 555)
A. Kadir Geylani (ö. 561)
Bir ara uzlete çekildi. Daha sonraları irşad ve vaazlara başladı. Zamanın halifesi (Nasır) kendisine ciddi hürmet gösterdi. Halife tarafından muhtelif yerlere (Harezm, Konya vs.) elçilik vazifesi ile gidip gelmiştir. Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybetti. 26 Kasım 1234’te vefat etti. Bahauddin veled, İbnu Farid, İbni Arabi’lerle mülakatı olmuştur. Münziri, Hafız Zeynettin gibi kimseler kendisinden icazet almışlardır.
1. Ebu Cafer Muhammed bin Ömer es Sühreverdi ( ö.655)
2. Bahauddin Zekeriyya el Multani (ö. 661)
3. Necmuddin Alibuzguş eş Şirazi (ö.678)
4. Kemaleddin İsfahani (ö.635)
5. İzzeddin b. Abdüsselam (ö.660)
6. Sadi-i Şirazi (ö.691)
2. Eserleri:
1. Avarif-ül Mea’rif
En meşhur eseridir. 63. Bölümden meydana gelir. Muhtelif konuları bakımından Kuşeyri Risalesi, Kut-ul Kulup ve İhya ile ciddi benzerlik gösterir. Yıllarca tekkelerde hassaten okutulmuştur.
2. Nuğbet-ül Beyan Fi tefsir-ül Kur’an
3. Reşf-ul Nesayih-il İmaniye ve Keşf-ul Fadayih-il Yunaniye
4. İrşad-ül Müridin ve Mecd-ad Talibin
5. İ’lamül hüda Akidetü Erbaa’tü-t Tüka
6. Er-Rahik-ul Mahtum
MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ
Allah (cc) kalp temizliğine ermiş olanlara kendini tanımaya bahşeder. Onlar zikirle hoş ve derin nefes alırlar. Dünyayı ve menfaatini hor görür geceleri kaim, gündüzleri saimdirler. Dünyevi lezzetlere bedel Kur’an’dan tad alırlar. Kur’an ve sünnete bağlılıklarından ötürü. Onlara taraf-ı ilahiden halkı irşad, Hakk’a davet vazifesi verilmiştir.
Bir kavmin sayısını arttıran onlardan olur.
İlmi Tasavvuf, saf gönüllere, ihlaslı kalplere inen Rabbani bir hak vergisidir.
1. BÖLÜM
TASAVVUF İLMİNİN MENŞEİ
Tasavvuf hali, zevki ve keşfi bir ilimdir.
İnsan tabiatının devamlı değişen istekleri cehaletin, gafletin, bir çeşitidir. Sufilerin kalpleri ise Allah ile doludur.
Her ilmin kendi sahasında temel dinamikleri belirlenip usulleri tayin edilmiştir. Tasavvuf da bu tasniften nasibini almıştır.
Allah gökten su indirdi, demek nurları taksim etti, dereler onunla dolup taştı ayeti ise Allah Teala’nın ezelde taksim ettiği nur kalplerde dolup taştı manasına gelir. Fıkıh, dünyada tam manasıyla züht hayatı yaşayan tasavvuf aliminin ilmidir. Birinci dereceden ilim, istikamet ve hidayet kaynağı Peygamberimiz (SAV) dir.
Aşağıda olan her şey mütevazi olur. Din insanın kendisini Rabbine adaması onun karşısında varlık iddia etmemesidir.
İlim pınarlarının suyu kalbe ulaşınca kalp gözleri tam manasıyla açılır. Kişi hakkı batıldan ayırdeder.
İbn-i Abbas: En iyi ibadet dini anlamaktır.
Efendimiz (SAV)’in ilim ve marifeti, bütün varlıların isimleri kendisine öğretilen Hz. Adem (AS)’den intikal etmiştir.
Gerçek sufi mukarrebdir.
Ebrar, mukarrebin haliyle hallenmedikçe “mutasavvuf”, hal kendilerinde tahakkuk ederse “sufi” olur.
2. BÖLÜM
SUFİLERİN DUYDUKLARINI ANLAMALARI
İşitmenin hayırlı oluşunun alameti, kişinin Hakk’tan duyduğunu bütün özellik ve vasıflarıyla anlayarak işitmesi ve dinlemesidir.
Sufi anlatılan ve ilham edilene kulak verir.
Şibli: “Kur’an’ın nasihatleri kalbi Allah ile beraber olan ve göz açıp kapayıncaya kadar da olsa O (cc)’ndan gafil olmayanlar içindir.”
Anlayış makamı, sohbet ve konuşma yeridir. O da kalbin işitmesinden ibarettir. Müşahade makamı ise kalbin basiretli olmasıdır. Anlayış, ilham ve semain tabi neticesidir.
Kalbin ölümü nefsin şehvetlere dalmasındandır.
Allah Teala’ya kulak vermeye mani olan her şey nefisden kaynaklanır.
Anahatlar umumi bir bakışla idrak edilir. Tefarruat ise insan yaratılışının kifayetsizliği sebebiyle tamamiyle idrak edilemez.
Tohum eken hakime benzer, tohum ise doğru söze benzer.
Heva ve hevesten tad almak asalak bir dikenin gelişmekte olan bir bitkiye mani olması gibidir.
Sufinin kalbi ilahi sevginin bütün lezzetleriyle konakladığı yerdir. Saf sevgi ruhu huzur-u ilahiye ulaştıran bir bağdır.
Rasulullah (SAV) kainat yaratılmadan önce makam-ı istikrara en yakın kişi olmuş, temkin sohbetine katılmış bulunduğundan bütün hal ve davranışlarında ilahi n urlar apaçık görülmüştür.
Fehimden ilme, ilimden amale ulaşılır.
Ayetler, ilahi hususiyet ve vasıflar taşır. Okunması ve dinlenilmesiyle ilahi tecelliler yenilenir ve kişi Allah’ın azamet ve cemalinin aksettiği bir ayna olur.
Cafer-i Sadık “Allah kullarına kelamı ile tecelli eder, fakat onlar bunu idrak edemezler.”
Duydukları ve dinledikleri Allah katından olunca, duyduğu gördüğü, gördüğü duyduğu olur. Sonu evvelki haline döner. Evveli sonu olur.
Konuşana sözünü bitirinceye kadar mühlet vermek, dinlerken sağa sola bakmamak ve hatibin yüzüne bakmak iyi dinleme adabındandır.
Rasulullah (SAV)’tan gelen haberleri, salihlerin hayatını, ahiret ahvalini dinlemek, ilim öğrenmek isteyene gereklidir.
3.BÖLÜM
TASAVVUF İLMİNİN FAZİLETİ
Ulema, ümmetin yol göstericisi, delili, dinin direğidir.
Süfyan b. Uyeyne “İnsanların en cahili bildiği halde yapmayan ve en faziletlisi ise Allah’tan en çok korkandır.”
Farz ilim, ihlas ilmidir. Tehlikeli davranışları incelikleriyle bilmektir. Vakit ilmidir. Helali bilmeye yarayan ilimdir. Alış-veriş, nikah ve talak ilmidir. Cahili olduğu ilmi elde etme ilmidir. İlmi tevhidi öğrenmek, yerine getirilmesi farz olan şeyleri amel etmeyi bilecek kadar öğrenmek, emir ve nehy ilmini öğrenmek farz olan ilimdir denilmiştir.
Ebu Ali el Cüzcani: Allah’tan istikamet üzere olmayı isteyenlerden ol, keramet sahibi olmayı isteyenlerden değil.
Kırık kalpli ve amelinden ötürü kendini sorumlu tutmak, nefsini itham etmek, keramet ve keşiften üstün tutulmalıdır.
Yakin bir defa hasıl oldumu yeni harikuladeliklerle yakin artmaz. Bulunduğu makam istiğna makamı olduğundan ilahi kudretin harikuladelikler vasıtasıyla bilinmesine ihtiyacı olmadığı gibi, bunda ilahi bir hikmet de yoktur.
Eğer kişi marifet yolunda ilerlerken keramet ve harikuladeliklere rastlarsa bu caiz ve güzeldir, rastlamazsa bu mühim olmadığı gibi eksiklik de değildir.
Bütün ilimlerin tahsili esnasında dünya muhabbeti ve takvanın hakikatlerinden uzak kalmak tahsile mani olmaz hatta bazen bu ilmi elde etmeye (çünkü ilimle uğraşmak çok zordur) yardımcı olur.
Ehl-i tasavvufun ilmi, dünya ile elde edilmez, heva ve hevesten kaçınmadıkça bu ilmin hakikatlerine ulaşılmaz. Takva medresesi dışında da öğrenilemez.
Sufiler, muhabbetin her çeşidine vakıftırlar. Muhabbet-i Zati’den muhabbet-i sıfatı, kalbi muhabbetten ruhi muhabbetin farkını bilirler.
Saf bir takva ve zühdde kemal, ilimde üstün olmakla elde edilir.
Kalp aynası cilalanmış kimse, Levh-i Mahfuz’dan bazı bilgilere sahip olabilir. Külli ilimleri ihata eden, cüz’i ilimlere dönmeye onlarla uğraşmaya ihtiyacı yoktur.
Yaşanmayıp çok ilim elde etme düşüncesi şeytanın bir aldatmacasıdır.
İlm-ül verase ilm-ül diraseden geçer. Hakka’l yakin derecesi ilimleri vicdanidir. Müşahade makamından üstündür.
Sahabe yakin ilmini kendileri hallederken, fetva ilmini tabiine havale ediyordu. Mufassal bilgi, kalp temizliği, üstün seciye ve kabiliyetle elde edilir. Mücmel bilgi ilmin aslıdır.
Allah (cc) kuluna hayır murad ettimi onu taate muvaffak kılar.
Salih amel, salih amele götürür. Alim ve zahid sufi kendini kimseden üstün görmez. Tercih edildiğinde aleyhinde bir fitne olmasından korkar.
4. BÖLÜM
SUFİLERİN HALLERİ VE TARİKATLERİ
En mühim şey, her türlü kin ve düşmanlıktan arınma. Kin adavete saik dünya sevgisi, makam ve mevki tutkusu.
Kötü sıfatlar değiştikçe perdeler kalkar, sünnete muvafakat mümkün olur. Resulullah (sav)’ a intiba eden ilahi muhabbetten en çok nasib dar olandır.
Resulullah (sav)’intiba etmekle elde edilen başarıların en şereflisi Allah (cc)’a sığınma ve ilticadır. Bunda ruhi bit istiğrak ve dua makamına yakın olma gizlidir.
“ Murad” ilahi yardıma mazhar olmuş, şuhum aleminin kötülüklerinden korunmuş demektir.
Tasavvuf nefsin tabii arzularına sed çekme, açlık ve dünyayı terkle elde edilir. Mutabakat yolu dışındaki bir hareket mahrumiyet, sünnete ittiba ise hikmetli konuşmayı netice verir.
Sehl b. Abdullah: Kitap ve sünnetin kabul etmediği bütün vecd halleri batıldır.
5. BÖLÜM
TASAVVUFUN MAHİYETİ
Tasavvufun mahiyeti “fakr” oluşturur. Fakrın sıfatı; yokluk anında sükunet ve rıza, varlıkta dağıtma ve isar.
Fakir, Allah’ a arzedilecek haceti olmayandır.
Fakir, hiçbir şeye malik olmayan, hiç bir şeyin de kendisine malik olmadığıdır.
Fakir, kulluk vazifesiyle meşguldür. Rabb’isinin hacetini bildiğini bilir.
Tasavvuf, fakr ve zühdü cem eden bir isimdir. Tasavvuf edeptir, güzel oydur.
Sadık müridin izn-i ilahiye olan bağlılığı sağlamlaşmadıkça zenginliğe dalıvermesine izin verilmez.
Tasavvuf iyi geçinme, alınana üzülmeme, altınla toprağı bir görmedir.
Tasavvuf, kendinde ölüp Hakk’la dirilmedir.
Sufi toprak gibidir, ona her şey atılır, ama ondan sadece güzel ve hoş şeyler çıkar.
Tasavvuf çiledir, sıkıntıdır, ıstıraptır.
6. BÖLÜM
SUFİ KELİMESİNİN KÖKÜ
Sufiler yün giyerler yün (suf) e izafeten “sufi” denir.
Huzur-u ilahide ön safta bulunduklarından “saff”a izafeten
Safevi kelimesinden türemiştir. Eshab-ı suffe’ye izafeten.
Horasanlılar yerleştikleri mağaraya izafeten “Şikufiyye”, Şamlılar ise “Cuiyye” ile adlandırılırlar.
Tercihe şayan ise “suf” ( yün) e nisbet edilenidir.
Sufi, H.200’üncü yıla kadar kullanılan bir kelime değildir.
7. BÖLÜM
MUTASAVVIFLAR VE ONLARA BENZEYENLER
Kişi sevdiği ile beraberdir.
Müteşebbihin sufilere olan sevgisi, sufilerin ruhlarının kendisini anladığı gibi kendi ruhunun da onları anlaması ve yakınlaşmasından kaynaklanır.
Sufiyye yolunun basamakları; iman, ilm, zevk.
Sufinin telvini (halden hale geçmek) kalbini bulma, mutasavvıfınki kalp mertebesinden nefis mertebesine düşerek, nefsini görmekle gerçekleşir. Müteşebbihin telvini yoktur.
Sufinin şarabı saf ve halis, mutasavvıfınki biraz karışık, müteşebbihin şarabı ise daha katkılıdır.
İbn- i Ata: “Cenab-ı Hakk’ı dünyevi endişe veya menfaatı nedeniyle seven zalim, ahiret için seven muktesid, iradesini Cenab-ı Hakk’m iradesine terkeden sabıktır.
Cüneyd: “Marifete ihtiyacı olanla karşılaştığın zaman ona ilimle değil, rıfk ve hilmle yanaş.” Sufilerle veya müteşebbihlerle beraber olan şaki olmaz.
8.BÖLÜM
MELAMETİLİK VE MELAMETİLER
Melameti, halis, sadık kimselerdir ki amellerine başkalarının vakıf olmasını istemezler. Amelinin ortaya çıkmasından, günahının ortaya çıkmasından korktuğu gibi korkar.
Sufi ise ihlasından dolayı kendi ihlasını da unutmuştur.
Osman el Mağribi: “Melameti; halkı aradan çıkaran, fakat nefsine karşı bunda muvaffak olamayan kimsedir. Bu “muhlis”tir. Sufi ise kalbinden ve amelinden halkı çıkarıp nefsini de bertaraf eden kimsedir ki bu da “muhlas”tır.”
Arif gerektiğinde amelini maslaha için izhar eder.
Melameti, mutasavvıftan ileri, sufiden geri bir mertebededir.
Melamatiyye Usulüne Göre Zikir:
9. BÖLÜM
SUFİ OLMADIKLARI HALDE SUFİ GÖRÜNENLER
Fitneye tutulmuş çarpık kimselerin zannettiği şeyler melametilerde yoktur.
“Kalenderiyye”, kalp temizliğinin verdiği sarhoşlukla şer’i hudutları bozan, bir arda oturma ve birlikte olma konusundaki her türlü kayıtları ve adabı ortadan kaldıran gruptur.
Allah ile beraber olduğuna inandıkları kalplerinin güzelliği ve temizliği ile yetinirler.
Kimisi ibahilerin yolunu tutarak içlerinin Allah’a ulaştığını iddia ederek, bunun da ulaşılması gereken hedef olduğunu savunmuşlardır.
Şeriatın reddettiği her şey zındıkadan başka bir şey değildir.
Aldatılmış olan bu tür kimseler, şeriatın kulluğun gerektirdiği bir hak ve vecibe, hakikatin da kulluk görevinin inceliklerine vakıf olmak, demek olduğunu bilemediler.
Hz. Ömer (ra): “Kendisini töhmet altında bırakacak duruma sokan kimse, bu yüzden hakkında da kötü düşünen kimseleri kınamasın.”
Allah(cc) her hangi bir şeye hululdan münezzeh olduğu gibi, kendisine de her hangi bir şeyin hululünden münezzehtir.
Hakikat derecesine ermiş bazı muhakkiklerin, sohbetlerinde duydukları gibi konuşmaya ve yanlış anlamaya sebep olacak sözler söylemeye cesaret etmelerinin sebebi, uzun muamele ve mücahade neticesinde zahiri ve batıni olarak bu sözlerin kendilerine gelmesi, sufiye topluluğunun esasları olan takvada sadakat, dünyaya karşı gösterilen zühd ve kemal gibi prensiplere sımsıkı sarılmalarıdır.
10. BÖLÜM
ŞEYHLİK MAKAMI
Şeyh, Allah’ı kullarına gerçek manada sevdiren, kullarını da Allah(cc)’a sevdiren ve yaklaştıran kimsedir.
Şeyh, ittiba-i Resul(sav)’u şart koşar ve oraya götürür.
Tezkiy-i nefis yoluyla Cenab-ı Hakk’ı bildirir ve sevdirir.
Şeyhin üzerinde Cenab-ı Hakk’ m verdiği bir vakar vardır.
Şeyhlik yolundaki salik nefsini iradesiyle iyiliğe sevkeder.
Kalbin biri nefse diğeri ruha bakan iki yüzü vardır.
Şeyh, kendi nefsini daha önce nasıl düzeltmiş ise müridini de öylece düzeltir.
Hz. İsa: “İkinci doğumu gerçekleştiremeyen kimse, semanın melekutuna yükselemez.”
Akıl, mülk aleminde tasarrufa sahip olduğu için matematik ilminin delillerine vakıf olabilir. Fakat, melekut alemine yükselemez.
Şeyhlik konusunda salih salikin durumu
1-Mücerred Salik: Cenab-ı Hakk’ın kendisine lutfettiği kadar nasibini alır. Nefse ait bazı sıfatlardan dolayı şeyhliğe erişemezler.
Şeyhlik makamına eren;
Hakkal yakine ulaşmış bir arif ,
Maddi - manevi, nurani ve zulmani perdelerden sıyrılmış,
Hakk tarafından sevilen, nazarı deva, sözü şifa,
Sukutu Allah’la
Lutf-u kahrı bir gören kimsedir.
Avarifil Muarifin ( 11 ile 21. Bölüm Arası )
11.BÖLÜM
HADİMLER VE ONLARA BENZEYENLER
Cenab-ı Hakk: Davut (as) ‘a “ Ey Davut bana talip olan ve beni isteyen birini gördüğün zaman onun hizmetçisi ol” diye vahyetmiştir.
Şeyh her konuda Cenab-ı Hakk’ın muradını, hadim ise niyetini bilir. Hadim her işini Allah için, Şeyh ise Allah ile birlikte, O’ ondan gafil olmaksızın yapar.
Hizmet, kişinin Allah ile beraber olabilme halini düzeltmek ve devamlı yaptığı nafileler hariç sair nafilelerden daha hayırlıdır.
Yapılan hizmet ne olursa hepsi de kendi arzuları ile başkalarına hizmeti tercih ettiği ve sufiler grubuna benzemeye çalıştığı için onların bereketine nail olur.
“ Onlar kendileriyle bulunanların şaki olmadığı bir topluluktur”
12.BÖLÜM
SUFİLER GÖRE HIRKANIN HÜKMÜ
Hırka giymek, Şeyh ile mürit ile arasında bir bağlantı kurmak, müridin nefsi ile kendi arasında şeyhin hakemliğini kabul etmesi ve şeyhine ait elbise ile talibin nefsinde şeyhin iradesinin hakimiyet tesis etmesi demektir.
Kendiliğinden yetişen ağaç, yapraklansa da meyve vermez, meyve verse de bakımlı meyve gibi olmaz.
Hırka giymek sünnet-i Peygamberi’de açıkça yoktur. Kabulü maslahata dayanır.
*Batını yönü ile şeyhine itiraz eden bir müridin feyz alıp, felaha ermesi pek nadirdir.
Şeyh, hırkanın şartlarını yerine getireceğine ve edebine riayet edeceğine dair müritten söz alır.
Mürit, şeyhe bir emanettir, heva ve hevesle tasarruf edilmez. Müridin şeyhin sohbetinden izinsiz ayrılması uygun değildir. Müridin süt emme zamanı şeyhin sohbet vakitleridir.
Hırka
1.Müritlik hırkası Sadece gerçek müridlere giydirilir.
2.Teberrük hırkası Mürid olmayıp onlara benzemeye çalışanlara giydirilir.
Hz. Yusuf (as)’un gömleği Hz. Yakup (as)’un gözlerini nasıl açmışsa şeyhin giydirdiği hırka da müridde aynı tesirleri yapar.
Teberrük hırkası giydirilene şeriatın sınırlarına sıkı sıkıya bağlı kalması tavsiye edilir. Bu haldeki kimse müridlik hırkası giyme seviyesine yükselebilir. Hırka konusunda yapılan tercihler (renk, cins) dinden ve hakikatten bir şey değildir. Hırka giydirme ve giydirmemede bir beis yoktur.
13.BÖLÜM
RİBAT (TEKKELER)’DE YAŞAYAN DERVİŞLER
Ribat ve tekkelerde yaşayan dervişler “ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’m zikrinden alıkoymadığı” kimselerdir.
Ribatın aslı, atların bağlandığı yer idi. Sonraları ardından gelecek tehlikelere karşı, içindekileri korumak için hudut boylarındaki tekkelere “ribat” denilmiştir. Salih bir müslüman vesilesiyle çevresindeki nice kimseler ıslah olur. Ribat; bir ibadetin ardından diğerini gözlemektir. Ribat, nefisle savaştır.
*Masivayla ilişkiyi kesen, bütün organlara hakkını tam veren, kefalet-i ilahi ile yetinen... kimse hakiki murabıttır.
14.BÖLÜM
SUFFE ASHABI VE RİBATLARDAKİ DERVİŞLER
Çokça temizlenmeyi severler. Ribat onların evi ve ikametgahıdır. Ribatlardaki dervişlerin içlerinden kin sökülüp atılmıştır. Zahidler halveti, sufiler halvet de- encümeni tercih ederler.
* Cemaat evlerindeki kaidelerle gençler üzerindeki nefsin hakimiyeti daraltılır. Gözlerin ona çevrilmesi, üzerimde davranışlarını kontrol eden bakışların çoğalması ile gençler cemaat içinde murakabe altına alınır ve terbiye edilirler.
Hizmet, başkalarına karşı davranmanın ve hizmet etmenin lezzetini almış, muamelenin tadına varmış, ribatlara ilk defa giren, acemi ve mübtedilerin yapacağı iştir. Kalp kazanma bereketine ve abidlere yardım sevabına böylece nail olur.
15.BÖLÜM
MURABITLAR VE SUFİLERİN ÖZELLİKLERİ
Mevzii ve arizi bir takım kusurların varlığı, işin ruhuna zarar vermez. Mü’min seven ve sevilen, iyi geçinen ve iyi geçinilen insandır. Zıddında hayır yoktur. Karşılıklı murakabe altındadırlar. Tefrika nefsin zuhuruyla ortaya çıkar.
Ruveym: “Sufiler aralarında anlaştıkları ve kınamayı kaldırdıkları vakit helak olurlar.”
Nefis, kalple karşılaştığında ondan kötülük ve şer def’olur.
Şikayet eden de şikayet edilen de şeyh tarafından tekdir edilir.
Dervişler kusurlarından dolayı istiğfar ederler, kusurda ala ısrar etmezler.
Af ve özür dilendiğinde kabul edip reddetmezler. Af diledikten sonra kardeşlerine bir şey takdim etmek sünnettendir.
Sufi yapılan bir iltifattan dolayı kalbine bir gurur gelirse, kendini bundan alıkor.
Ribatlardaki dervişlerin dünyevi tasa ve meşgaleye düşmemeleri için ihtiyaçları giderilir.
Şeyh, vaktini bütünüyle Hakk’a veremeyen dervişlerin ribatlardan yedirilip içirilmelerini uygun görebilir.
Sufiler ve şeyhler, gençleri başı boşluktan korumak için onları istihdam ederler. Hakiki derviş ve mürid döner dolaşır gene ribata gelir.
16.BÖLÜM
SEFR VE İKAMET ADABI
Nazarı ve vakarı fayda sağlamayanın sözü de tesir ve fayda sağlamaz. Sözün nuraniliği kalp nuraniyeti kadardır. Kalp nuraniyeti de istikametin ve ubudiyyetin hakkıyla ifasıyla gerçekleşir.
Eğer kişi doğduğu yerden başka bir yerde ölürse, kendisine cennetten doğduğu yerle izinin bulunduğu yer arası mesafe ölçülür.
Hüsn-ü teveccüh ayakların kaydığı bir makamdır. Eğer teveccüh nefsin müdahalesi olmaksızın geliyorsa bunda mahzur yoktur, bilakis sıhhat-ı hale işarettir.
B-Başlangıçta ikameti tercih edip, nihayette sefere yönelenler.
Sefere çıkmadan istihare namazı kılmak adabtandır.
17.BÖLÜM
SEFERİN FARZLARI VE FAZİLETLERİ
Sefere karar veren sufinin;
Teyemmümün,
Namazın kasr ve cem durumunu,
Mest üzerine mesh ahkamını bilmesi gerekir.
Sefer adabı:
Tek başına yolculuk uygun değildir.
Üç kişi olunduğunda biri imam tayin edilir.
Tasallut ve cah düşüncesiyle riyasete talip olma heva ve hevesten kaynaklanır
Bu kaidelere bağlı kalanlar reddolunmaz. Kabul etmeyenlerin görüşü de büsbütün atılmaz.
18. BÖLÜM
SEFERDEN DÖNME ADABI
İkamet edilecek yerin ölü ve dirilerine selam vermek.
Kardeş edindiği kimseyi ziyaret edenin yolu asan olur.
Mescidlerden birine girince iki rekat namaz kılmak.
Tekkeye girince hususi ve maslahata dayalı bazı sebeplerden dolayı selam vermek bazen terkedilir.
Seferden dönene hoş amedide bulunmak.
Sefer dönüşü geridekilere hediye getirmek.
Seferden dönen kimsenin istirahatı için hazırlık yapmak.
Gelir gelmez konuşmaya dalmama, sorulmadıkça konuşmama
Ziyaret ettiklerinin yanından izinsiz ayrılmama
19. BÖLÜM
ESBABA TEVESSÜL VE SUFİLER
Aslolan kimseden bir şey istememektir.
Yakin durumuna göre esbaba tevessül farklılık gösterir.
Tevekkülde vesvese maruz kimseler, esbaba kafi miktarda tevessül edebilirler.
Gerçek miskin insanlardan bir şey istemeyendir.
Sufiler Hz. İbrahim (as) vari Allah (cc)’dan bir şey istemekten haya ederler. O (as) “Allah (cc) beni biliyor mu ?” demişti.
Bazen rızka meyil Cenab-ı Hakk’ın verdiği bir intibah, bazen de bir günahın cezasıdır. Rızık bazan hikmet yollu, bazen de kudret - Hz. Meryem’e olduğu gibi- yollu gelir. Rızık ve borç konusunda daim sabır hazinesine müracaat edilmelidir. Bütün bu tevekkül ve esbab dairesinde bir şey gelmiyorsa zaruret miktarı istenilebilir. Veren el alan elden üstündür.
Kendine verilen mala emanet nazarıyla bakan fakr-ı lisanıyla, kendi malı gibi seyre dalan, fahr lisanıyla ve hayalperestlerin diliyle konuşur.
Gerçek fakir indirileni değil, asıl indirenin yakınlığını taleb eder.
20.BÖLÜM
FETH-İ MANEVİ VE İHSAN-I İLAHİ
Sufi Allah ile meşguliyetin kemaline ererek takvada kemal sahibi olunca, hali onu esbaba tevessülü terke mecbur edebilir.
Bunun mebdeinde bir kapı açılır ki, gerek kendinin gerekse şeriatın günah saydığı şeye duçar olursa yaptığının cezası olarak telakki eder. “Günaha düştüğümü çocuğumun kötü ahlakından anlıyorum.” sözü meşhurdur.
Allah (cc), bahşedeceği idrakle onu tevhide ve Hakk’la meşgul olmaya muvaffak kılar.
Allah(cc)’m tecelliyat-ı ef’alinden kendisine münkeşif olan hadiseleri tarassut ve mülahazaya devamla kul, tecelliyat-ı ef’alden tecelliyat-ı zata yükselir.
Tecelli-i ef’al; rıza ve teslimiyeti doğurur.
Tecelli-i sıfat; heybet ve üns kazandırır.
Tecelli-i zat ; fena ve beka duygularını bahşeder.
Fena, terk-i ihtiyar ve fiil-i ilahiye vukufun adıdır.
Cenab-ı Hakk’ın zatının bizzat tecellisi ancak ahirette olacaktır.
Resulullah (sav), ashabını tedricen ve nefsin tedbirinden, fiil-i ilahiyi müşahade ve Hakk’ın hüsn-ü tedbirine yönelmeye hazırladı.
Cenab-ı Hakk’ın kendisine sevkettiği rızkı kabul hususunda ilm-i ilahiye vakıf olan kul, korktuğundan emindir.
Feth-i ilahinin farkında olan da vardır olmayan da.
Mükaşefeye mazhar olanlar ;
Allah’tan ilm sunularak,
Ef’alden tecrid ile ilim sunularak,
Her ikisi de olmaksızın mükaşefeye ulaştılar.
Rızık alırken de verirken de işaret beklenir. Nefis endişesi kalkarsa işaret beklenmez.
Dervişlerin bazısına musallat olan sıkıntılar, kalplerin Allah ile meşguliyetini, kulluk hukukuna riayetini kemale erdirmek içindir.
Kul, Allah(cc) ile olan meşguliyetinden hali olduğu ölçüde dünya sevgisine müptela olur.
Zühd, ehlinin son adımı, tevekkül ehlinin ilk adımı mesabesindedir.
Feth-i ilahiye mazhar olana, hikmet veya kudret elinden merzuk olması müsavidir.
İhtiyacından ve zaruret miktarından fazlasını isteyenin sufilikle alakası yoktur.
21. BÖLÜM
SUFİLERE GÖRE EVLİLİK VE BEKARLIK
Sufi’lere göre her ikisinin de bir gaye ve zamanı vardır. Herhangi bir halin (evlilik-bekarlık) ihtiyar edilmesi, Allah (cc) içindir.
Nefsin isyanından emin olundukça, bekarlık tercih edilir. Nefis, ilimle dizginlenir.
Evlenme adına şehevi bir acelecilik, erkeklerin manevi yolda gerilemesi demektir. Sadık mürid buluğa ermedikçe evlenmez. Buluğu ise ‘Rical’ olmasıdır.
Evlilik ve bekarlık hakkındaki haberlerin farklılık göstermesi, muhatabın farklılığındandır. Fazileti muhataba göre değişir.
Evli sufiye yardım edilmelidir.
Mücerred yaşamak, dervişini işini kolaylaştırır. ‘Bizim arkadaşlarımızdan evlenip de manevi derecesini muhafaza edeni görmedim. S. ed Darani Evlenmek, azimetten, ruhsata düşmektir.
Sıkıntıya sabır, refaha sabırdan daha kolaydır.
Oruç tutulmalı, nefis, ibadete alıştırılmalı.
Müridin evliliği düşünmemesi, hüsn-ü edebdendir. Kadın ve şehvet akla gelince tevbe edilmelidir.
Kalbi namaz ve ibadetten meşgul olacak derecede evlenme düşüncesi arız olunca, şeyhe müşkil arzedilir ve duası talep edilir.
Bazen keşfen, yakazaten veya bir zatın işareti ile evlilik telkin, bekarlık men’edilir. Evliliğe basiretle gidilir; gözü kapalı gidilmez.
Tezkiye olmuş nefisler, nasibi olan hazlara eriştiğinde kalblerin inşirahı artar.
Süfyan b. Uyeyne; ‘Çok kadınla evlenmek, dünya sevgisinden değildir. Çünkü Hz. Ali (ra) Peygamber Efendimiz (sav)’in Ashab’ının en zahidi olduğu halde, dört hanımla evli idi, on yedi kariyesi vardı’.
Evlilik nedeniyle hanımdan gelen iki fitne vardır:
1-Maişet derdi
2-Kadınla ihtilat ve mübaşerette ifrat, hizmetten uzaklık.
Evliler için büyük bir gizli fitne de, fuhuş cemal lütfunda sükunet bulması ve neticede ruhta bir donukluk hasıl olur ki, bunun farkedilmesi çok zordur.
Ariflerin gönlüne zina düşüncesinin arız olması, onu işleyenin durumuna düşmeleri demektir.
EL MUNKIZU MİNED DALAL
Yazar: İmam-ı GAZALİ
1. İMAM-I GAZALİ HAZRETLERİNİN KISACA HAYATI VE ESERLERİ
Asıl adı Muhammed’dir. Künyesi Ebu Hamid’dir. Lakabları Hüccetü’l-İslam ve Zeynü-d-Din’dir. Gazali Hazretleri hicri 450/1058 yılında Horasan’ın Tus şehrinde doğdu. Bir müddet memleketi Tus’da Ahmed b. Muhammed er-Redegani’den fıkıh dersleri aldı. Sonra Curcan şehrine gitti. Orada ise, İmam Ebu Nasr el İsmail’in talebeliğini yaptı. Sonra memleketine döndü. Daha sonra İmam Gazali Hazretleri tahsilini devam için Nişabur’a gitti. Orada zamanın allamesi, müçtehid İmam-ül Harameyn Ebu-meali el Cuceyni’nin talebesi oldu. Nişabur’dan ayrıldıktan sonra Selçuklu Devletinin başveziri Nizamü’l Mülk’ün ısrarı üzerine Bağdat’ta Nizamiye Medresesi’ne Ebu İshak eş Şirazi’nin yerine tayin oldu. Fakat hicri 488 yılında ruh aleminde büyü kibir sarsıntı oldu ve neticede bu parlak hayatı terketti.
Bu ruhi sarsıntı, bir şüpheden kaynaklanıyordu. Yerine kardeşi Ahmed’i bırakarak Bağdat’tan ayrıldı. 10-11 senesini riyazat, mücahade, manevi terbiye, kalbi amel ve ilimle geçirdi. Evvela Şam’a gitti. 2 yıl kaldı. Sonra Kudüs’e gitti. Kudüs yakınındaki Halilu-r rahman’ı, Mekkey-i Mükerreme’yi ve Medine-i Münevvere’yi ziyaret etti.
Şüpheleri gitti, yakin hasıl oldu. Bağdat’a tekrar geri döndü. Bu uzun uzlet günlerinde yazmış olduğu İhya-yı okutmaya başladı. Bu arada İslam aleminde fitneler çoğalmış, fikirler bozulmuş, sünnet hayatı unutulmuştu. İnsanlara bir mürşid, bir imam lazımdı. Bu arada Selçuklu veziri Fahru’l Mülk’ün ısrarı üzerine 499/1105 yılında tekrar tedris hayatına döndü. Ömrünün sonuna doğru tekrar vatanı olan Tus şehrinde avdet etti.
İmam Gazali Hz.’leri hicri 505/1111 senesi cemaziyevvel ayının 14. Pazartesi günü sabah namazı vaktinde abdest tazeleyip namaz kıldı. Yanındakilerden kefen istedi, kefeni öpüp yüzüne sürdü, odasına gitti. Vefat etmiş olarak odasında bulundu.
Gazali Hz.’lerinin kaynaklardan bin kadar eserlerinden söz edilmekle beraber elimizde yüz civarında eseri mevcut bulunmaktadır. Başlıcaları: Cevahir’ul Kur’an, Fedailu’l Kur’an, Kavaidu’l Akaid, El Akidetu’l Kudsiyye, El Esmaü’l Hüsna, Ed-dureru’l Fahira, Kitabu’l İktisad, Fi’l İtikad, Er-risaletü’l Kudsiyyei İhya’u Ulumu’id Din, Biyadetü’l Hidaye, Mizanu’l Amel, Kimyay-ı Saadet, Kitabu Eyyuhel Veled, El Basit, El Vasit, Makasıdu’l Felasife, Miyaru’l İlm, Tehafütü’l Felasife, Mişkatu’l Enva, Mukaşefetu’l Kulup, Hakikatu’r Ruh.
SAFSATA YOLUNU TUTARAK İLİMLERİ İNKAR EDİŞ
Gazali Hz.’leri il önce duyu organları aracılığı ile elde ettiği ilimler ile zaruri akıl prensiplerinden başka güvenilecek bir ilim bulamıyor. Hissiyatın verilerini, ilim olarak kabul etmiyor. Daha sonra tecrübelerle duyu organlarının da yakini bilgiyi veremediğine hükmediyor. Böylece çok dediği ve açık olan akli ilimlerde başkasına güveni kalmıyor. Sonra hissiyatına kulak veriyor. Hissiyatı sen benim verilerime aklın galip gelmesi sonucu güvenimi kaybettim. Oysa elinde aklın verilerini yürütecek bir hakimin gelemeyeceğine dair delilim yok diyor. Uykuyu ve rüyayı sadıkayı hatırlatıyor. Uykudayken gördüğün şeylerin hakikatliğinden şüphe etmiyorsan diyor. Yahut bu hakim sofilerin duyu organlarının etkilerinden sıyrılıp aklın çözemeyeceği halleri yaşadıklarını söyledikleri şeydir diyor. ‘İnsanlar uykudadırlar. Ölünce uyanacaklardır.’ hadisesi de bu düşünce üzerinde etkili oluyor. Bu hallere açık ve zaruri akıl prensibi delil teşkil edemez. Gazali üzerinde iz bıraktığını söylediği bu haline safsata üzerindeydim diyor.
Nefsinin normale dönmesi ve zaruri bilgileri onun nazarında güvenilir hale gelmesi, bir delil veya deliller numunesi ile değil, ancak Allah’ın kalbine atmış olduğu bir nur sayesinde olmuştur. Bu konuya vakıf olmanın, bir şeyin hakikatını keşfetmenin, yalnız delillere bağlı olduğunu zanneden kimse, muhakkak ki Allah’ın geniş olan rahmetini daraltmıştır.
Allah kimin hidayetini isterse, onun kalbini İslam’a açar. Burada açmaktan maksat alameti aldatıcı dünya yurdundan uzaklaşmak ve ebedi olan ahiret yurduna yönelmek olan, Allah’ın kalbe akıttığı bir nurdur.
HAKİKATI ARAŞTIRANLARIN SINIFLARI
Gazali hakikatı arayanların dört grup olduğu kanaatindedir.
1. Kelamcılar: Bunlar rey ve nazariye sahibi olduklarını iddia ederler.
2. Batıniler: Bunlar kendilerini talim ehli olduklarını, hakikatı masum olan imamdan aldıklarını ileri sürerler.
3. Felsefeciler: Bunlar mantık ve kesin delil sahibi olduklarını zannederler.
4. Sofiler: Allah’ın has kulları, müşahade ve keşif ehli olduklarına inanırlar.
KELAM İLMİNİN MAKSADI VE ÖLÜ HAKKINDA
Kelam ilminin gayesi ehli sünnetin akidelerini bidat ehlinin karışık ve çarpık itikadların karşı korumaktır. Kelam ilmi bidatçıların sünnete aykırı olarak uydurdukları yanıltıcı ve vesveselere mantıklı ve düzenli sözlere karşı çıkarak sünneti savunan bir grup olarak ortaya çıkmıştır. Kelamcılar bu vazifelerini yaparlarken mücerred olan delilleri (Kur’an ayetleri - Hadisi şerifler - İçtimayı-ı ümmet) onlara hasımlarının mukaddimelerini kabule zorlamışlardır. Onların en fazla meşgul oldukları konular hasımlarının sözlerinde birbirine ters düşen şeyleri meydana çıkarmak, kabul ettikleri esasların ortaya çıkardığı yanlışlarla onları azarlamak idi. Bu metod akli zaruretlere dayandığından akıl ötesi delilleri de kabul eden İmam-ı tatmin etmemiştir.
Kelamın özü cevher-araz ve bunların hükümlerinin araştırılmasıdır. Bu öz kelam ilminin gayesi olmadığından bu ilim gayesine ulaşamadı.
FELSEFENİN ÖZÜ HAKKINDA
Bir ilimdeki fesad ve bozukluğu ancak, o ilme derinliği ile vakıf olanlar anlayabilirler. Bu mezhebi hakikatına vakıf olmadan bunu reddetmek kendini karanlığa itmek gibidir.
Felsefecilerin eskileri ile en eskileri, sonrakilerle öncüleri arasında hakka uzaklık ve yakınlık bakımından büyük farklılıklar olmakla beraber hepsi de küfür ve dinsizlik özelliği taşırlar.
FELSEFECİLERİN SIRLARI
Felsefeciler üç kısma ayrılırlar:
a-) Dehliler: Kudret ve ilim sahibi herşeyi idare eden yaratıcıyı inkar ederler. Alemin ezelden yaratıcısı vasıtası olmadan, şimdiki haliyle kendiliğinden olduğunu kabul ederler, zındıktırlar.
b-) Tabiiler: En çok tabiat aleminden, hayvan ve bitkilerin şaşırtıcı hallerinden bahsederler. Bu alemdeki mükemmel düzenden dolayı Allah’ı kabul etmek zorunda kalırlar. Ancak bunlar hayvandaki mizacın itidal üzere olmasını, hayvandaki güçlere etkisi olduğuna kanaat etmişlerdir. İtikadlarına göre yok olduktan sonra bir daha geri dönme olmayacağından, ahireti, cenneti ve cehennemi inkar ederler.
c-) İlahiyyum: Sokrat Eflatun’un hocasıdır. Eflatun ise Aristo’nun hocasıdır. Bu grup dehliler ve tabiilerin fikirlerini çirkinliklerini ortaya koyarak reddettiler. Sonra Aristo kendinden önce gelen bütün ilahiyyum felsefecilerini reddetti. Fakat bunların çirkin küfründen ve bidatlerından kendi fikirleri arasında kırıntılar kalmıştır. Bundan dolayı gerek bu ilahiyatçı felsefecilerin, gerekse bunların peşinden giden İbn’i Sina ve Farabi’nin kafir olduğunu hükmetmek vacib oldu.
FELSEFENİN BÖLÜMLERİ
1-Riyaziye: Riyaziye, matematik, geometri, astronomi ilimlerinden ibarettir. Müsbet veya menfi bu ilimlerin din ile ilişkisi yoktur. Kesin delille sabit olmuş şeylerdir. Anlayıp öğrenildikten sonra inkara mahal kalmaz. Bu ilimlerde iki bel ve musibet doğmuştur:
Birinci musibet: Bu ilim erbabı, onlarda gördüğü incelik ve açık delilleri felsefenin tüm bilgilerinde var zanneder. Felsefe hakkında güzel bir inanca sahip olur. Matematikçilerin şeriatı küçümsediğine dair görüşe aldanıp dinden uzaklaşabilir.
İkinci musibet: Bu musibet dinde samimi fakat cahil olan kimselerden doğmuştur. Bunlar felsefeciler tarafından ortaya atılan her türlü bilginin reddedilmesini ve felsefecilerin cahil olduklarını iddia etmeyi İslam’a hizmet sandılar. Güneş-Ay tutulması hakkındaki kesin delile dayanan iddiaları dahi şeriata aykırı addettiler. Fakat bu hususta kesin delile dayananlar bilgilerinde şüpheye düşmediler. İslam’dan uzaklaşıp felsefeye olan muhabbetleri arttı.
Şeriatta bu ilimlerle ilgili müsbet ya da menfi bir hüküm yoktur.
2-Mantık: Mantık ilmi, deliller ile kıyasların şartlarını, burhanı, mukaddimelerin şartlarını ve birleşme şartlarını ‘haddi-sahih’ denilen doğru tanımın meydana gelmesini ve bunların birleştirme keyfiyetini araştırır. Dinle bir ilgisi yoktur. Kelamcılara oranla daha fazla detayla ilgilenmişlerdir. Mantığı iyi bilenlerin fesefenin küfre varan meselelerinin açık delil ile takviye edildiği zannına kapılma tehlikesi vardır.
3-Tabiat İlimleri: Tabiattan ve buradaki tahavvülattan bahseden ilimdir. Bilinmesi gereken tabiat Allah’u Teala’nın emrindedir. Kendi hareket edemez. Ancak Allah yaptırtır.
4-İlahiyyat: Felsefeciler ilahiyyat bahsinde yirmi yerde hataya düşmüşlerdir. Üç hatalarında onlara kafir diyenleri de bidatçı saymak gerekir. Küfre düştükleri hatalar:
- İnsanlar öldükten sonra tekrar cesetleriyle dirilerek haşredilmez. Mükafat ve mücazat yalnız ruh içindir.
- Allah külliyatı bilir, cüzziyatı bilmez.
- Alem ezeli ve ebedidir.
5-Siyasiyat: Felsefecilerin, kaynağını ilahi kitaplardan ve velilerden aldıkları devlet adamlarına dünya işleri ile ilgili söyledikleri sözlerden ibarettir.
6-Ahlak: Bu ilmi sufilerden almışlardır. Sufilerin güzel sözleri ile kendi batıl düşüncelerini kabul ettirmeye çalışmışlardır. Onlara göre ahlak, nefsin sıfatlarını saymak, huyların nevilerini belirtmek, nefis terbiyesinin ve onunla mücadele keyfiyetini ortaya koymaktır.
Felsefecilerin peygamberlerin ve sufilerin sözlerini kendi sözleri arasına koymaları iki afeti doğurmuştur.
Birinci afet: Bazı cahiller bu sözleri ilk defa felsefe kitaplarında gördüklerinden zayıf akıllarıyla batıl olduklarını zannettiler.
İkinci afet: Bu sözlerle birlikte felsefenin diğer batıl düşüncelerini de kabul etme tehlikesidir.
TALİMİYE MEZHEBİ
Bu mezhebin mensupları ‘herşeyin manası, hak ile kaim olan masum imamdan öğrenilir’ diyorlardı. İşin doğrusu şudur: Masum bir öğretmene ihtiyaç vardır. Fakat bizim masum öğretmenimiz Hz. Muhammed (sav)’dir. O davetçilerini her yana dağıtmıştır. Kendinden sonra başvurulsun diye bir din bırakmıştır. Doğruyu bulmada önce nass’a sonra istihada başvurulur. İtikadın temel konularında bütün mezhepler ortak olduğundan küfre düşmez. Taksilatta delili kuvvetli olana uyulur.
TASAVVUF YOLU HAKKINDA
Tasavvuf ilminin özü nefsin ağır gelen zorluklarına katlanmak, onun kötü huy ve çirkin sıfatlardan arınarak Allah’tan başka herşeyi kalpten boşaltarak kalbi Allah’ın zikri ile süsleyip güzelleştirmektir. Ahiret saadeti nefsi men ve dünyayı terk etmekle mümkündür.
KUBETTÜ’S SAHRA
Sufiler gerçekten Allah’u Teala’nın yoluna süluk edenlerdir. Bu öyle bir yoldur ki bu yolun birinci şartı olan temizlik, kalbi tamamen Allah’tan gayri şeylerden temizlemektir. Anahtarı ise kalbi Allah zikri ile kaplamaktır. O’nun nihayeti ise tamamiyle kendinden geçip Allah’ın azametinden fani olmaktır.
Bir şeyi kesin delilleriyle gerçekleştirmeye ilim denir.
Bir hali doğrudan doğruya yaşamak ise zevktir.
PEYGAMBERLİĞİN HAKİKATI
İnsan yedi yaşında temyiz vasfına sahip olur. Bu safhada duyularla idrak edilenden daha fazla şeyler idrak etmeye başlar. Daha sonra akıl ve şuur sahibi olur. İnsan akıl ile vacibleri, caiz olna şeyleri, muhal olan şeyleri ve daha evvelki muhalelerle bulunmaya birtakım halleri idrak eder aklın ötesinde bir devir daha vardır ki, o devrede insan gayb aleminde olanları, ileride olacak olayları, aklın kavrayamayacağı şeyleri görebilir. Bir önceki merhaledekiler bir sonraki merhaledekileri anlayamayabilirler. Muhal kabul ederler. Bu yüzden bazı akıl sahipleri nübüvveti akıldan uzak kabul ediyorlar. Oysa ellerinde peygamberlerin söyledikleri nevden başka delilleri yoktur. Oysa Allah rüya ve uyku ile nübüvveti insanlara yaklaştırmıştır.
Nübüvvetin mümkün olmasına delil, onun varolmasıdır. Var olmasının delili ise dünyada akıl aracılığıyla elde edilemeyen ilimlerin mevcut olmasıdır. Astronomi gibi.
Mucize peygamberliği ispata bir delilden sadece biri olmaktan ileri gitmemelidir. Senin peygamberlere imanın çok delile dayansın. Cemaatin tevatür meselesi.
TEKRAR DERS VERMEYE BAŞLAMASI
Aklın faydası, bize nübüvveti tanıtmak, peygamberleri tasdik ettirmek ve nübüvvetin doğruluğuna şehadet ettirmek, nübüvvet gözüyle idrak edilen sırları anlatmaktan aciz olduğunu itiraf ettirmek, bizi elimizden tutup, körleri rehberlerine, şaşkına dönmüş hastalar şefkatli doktora teslim eder gibi nübüvvet makamına teslim etmektir.
Halktaki gevşekliği, iman zayıflığını araştırdığında şu dört esasa dayandığını gördüm ;
- Felsefe ilimleri ile meşgul olanlara dayanan sebep
- Tasavvuf yoluna girenlere dayanan sebep
- Talim iddiasına mensup olanlara dayanan sebep
- Halk arasında ulema diye tanınmış kimselere dayanan sebep
Saydığımız sebeplerden dolayı halkın imanının bu derece zayıfladığını tesbit edip bu şüpheleri gidermeye kendimi yeterli gördüm. Bu vazifeyi yerine getirmek farz oldu dedim. Bu konuda kalpleri nurlu, keşif ve müşahade ehli bir cemaatle istişare ettim. Cemaatin uzleti bırakmamı, halkın içine girmemi ittifakla söylemeleri üzerine yeniden ders vermeye başladım.
Hakiki alim, günahı ancak hata ve yanlışlık suretiyle işler. Kesinlikle isyan ve günah işlemekte ısrar etmez. Çünkü hakiki ilim, günahların öldürücü zehir olduklarını ve ahiretin dünyadan daha hayırlı olduğunu bildiren ilimdir. Mümin kişi hataya düşebilir, fakat hemen tevbe edebilir. Günaha devamda ısrar etmez.
İLİM-AMEL SEYRU SULUK
Yazar: Aziz Mahmut Hüdayi
CAMİ’UL FAZAİL VE KAMİLİR-REZAİL
İlim sahipleri, insanlara peygamberlerin getirdiği ahkama göre yol gösterir. Bu yüzden halk. Daima alimlere muhtaçtır. Nitekim cennete, ehl-i cennete “Bir şeyler isteyin” denildiğinde onlar ne isteyeceklerini yine alimlerden öğreneceklerdir.
Muaz b. Cebel (ra) derki: İlim öğrenin zira Allah rızası için ilim öğrenmek nimet, ilim talep etmek saadet, ders okumak tesbih, ilim mubahsesi cihat, bilmeyene öğretmek sadakadır. Hasılı ilim imam, amel de ona tabi olan cemaat gibidir.
Öğrenilmesi farz olan ilim, Hakk’ı arayan kimseyi, Allah Teala’ya yaklaştırandır. İlimlerin en yükseği marifetullah (Hak bilgisi)’dir. Tam ve külli yakınlığı sağlayan ilim, süfiyyenin ilmidir. Tasavvuf yolunda kurtuluş arayanların evvela ilim öğrenip sonra sufilik yoluna girmeleri gerekir.
İlim iki çeşittir. Biri ilim-i ubudiyet, diğeri ilm-i rububiyettir. Kişi ilm-i ubudiyeti, yani sağlam inanç ve salih amel için gerekli olan din bilgisini öğrendikten sonra ilm-i rububiyet, yani tarikat tahsiline yönelir.
Zikir yolunu tutmak sevaba nail olmaya vesile olduğu gibi, nefs perdelerin kalkmasına da müessir olur.
Temizliğin altı derecesi vardır.
Farz namazların fazileti hususunda Efendimizin (sav) şöyle buyurur:
“Allah Teala’nın insanlara farz kıldığı şeylerden kendi katında tevhidden sonra en sevimli olanı namazdır. Eğer Allah Teala katında namazdan daha efdal bir ibadet olsaydı, melekler onunla ibadet ederlerdi. Halbuki meleklerin kimisi rükuda, kimisi secdede, kimisi kuû ddadır.”
Teravih namazı; sünnet olup yirmi rekattır. Ramazan ayında yatsı namazını müteakip kılınır. Efendimiz (sav) “Allah Teala size Ramazan gecesi namazın sünnet kılmıştır.” Buyurarak sünnet ve Allah rızasının sebep olduğunu belirtmiştir.
Teheccüd namazı, geceleyin bir miktar uyuduktan sonra kılınır. Uyumadan kılınan namaz teheccüd olmaz. Teheccüdün en güzel şekli önce iki rekat tahiyyetül-vudü kılınır. Bu iki rekatın ikisinde Fatiha’dan sonra Nisa suresinin 64. Ayeti ikincisinde yine Nisa suresinin 110. Ayeti okunur. Sonra ilkinde Ayetel kürsü ikincisinde Amenerrasulü okunan iki rekat namaz daha kılınır. Sonra da ikişer rekat olmak üzere on iki rekata tamamlanır. Teheccüd sekiz rekat kılınabileceği gibi yirmi, otuz, kırk, elli, rekata kadar kılınabilir.
Teheccüd namazını adab ve erkana riayet ederek kılana Allah Teala beşi dünyada, dördü ahirette olmak üzere dokuz ikramda bulunacaktır. Dünyadakiler, afetlerden korumak, kıldığı namazın eserinin yüzde görülme, salih kulların muhabbetine nail olmak, sadır olması ve iffet duygusudur. Ahirettekiler ise yüz aklığı, hesap kolaylığı, sıratı rahat geçmek, kitabının sağ elden verilmesi gibidir.
İşrak namazı, iki rekattır. Güneş iki mızrak yükseldikten sonra kılınır. Efendimizin (sav) “Bir kimse” sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra oturup güneş doğuncaya kadar zikir ile meşgul olsa, güneş doğuncaya kadar iki rekat namaz kılsa bir nafile hac ve umre sevabına nail olur.” Buyuruyor.
Güneş doğarken, müstehab olan zikrullahtır. Çünkü bu değerli vakitte zikrullaha devam etmenin nefislerde büyük bir tesiri vardır.
Kuşluk namazı iki veya dört rekattan on iki rekata kadar kılınabilir. Kuşluk vaktinde dört rekat ile Allah Tealaya hatırlayan kişinin o günün akşamına kadar mekruhlardan uzaklaştıracağı rivayet edilir.
Evvabin namazı, altı rekattır. Akşamla yatsı arasında kılınır. Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur. “ Bir kimse akşam namazından sonra hiç konuşmadan altı rekat namaz kılarsa, o namaz on iki yıllık ibadete denk olur.”
Bu namazların haricinde Tesbih, istihare, Tevbe, Hacet, Regaib, Berat Gecesi, istika, yolcu, Küsuf namazları da anlatılmıştır.
Hz. Peygamber (sav) buyurmuştur ki, “oruç tutan kimsenin iki sevinci vardır. Bir sevinmesi iftar vaktindedir. Bir sevinci de Rabbına kavuştuğu zamandır.”
Şevval ayında altı sonuç tutmak sevaptır. Zilhicceden dokuz gün, zilkadenin son günü ile birlikte oruç tutmak müstehabdır. Ramazan orucundan sonra Aşure günü orucunu diğer günlerde tutulan oruçların hiçbiri tercih edilmemiştir. Pazartesi ve Perşembe oruçlarda müstehabdır. Çünkü ameller Allah Teala’ya Pazartesi ve Perşembe günleri arz olunur.
Müslüman’a yakışan çok mükafat olmak için bol bol sadaka vermektedir. Sadaka verirken minnet ve eziyetle verilmemesi gerekir. Yoksa dileyiciye güzele “Allah versin” diyerek göndermek, yaptığı iyiliği boşa çıkarmaktan daha iyidir. Emr-i bi’l maruf sadakadır. Nehyi anil-münker sadakadır. Zar hangi şeyi Allah rızası için sarf edersen elbette onunla memur olursun. Yani Allah onun ecir ve sevabını sona ihsan eyler.
4- Haccın Faziletleri: Hz. Peygamber (sav) “ Bir kimse cima ve fısktan hazar ederek Kabe’yi ziyaret etse anasından doğduğu zamanki gibi günahından tertemiz olur” buyurmuştur.
Hacc’da esas olan kişinin kalbindeki niyetini riyadan halis kılması, ticaret ve emsali dini ve dünyevi maksatlardan temizlenmesi tertemiz mal ile yola çakmasıdır. Yine hacıya yakışan ve gerekli olan Allah’ın hukuku ile mahlukatın haklarına riayettir.
Allah için evlenen ve Allah için müminleri evlendiren Allah Teala’nın dostluğuna hak kazanır.
Evlenmenin Afetleri:
Evlenmenin Faydaları:
Evlenilecek kadında aranan şartlar:
2- Karı-Kocanın Hak ve Vazifeleri
Erkeğin kadın üzerindeki hakları:
Kadının Kocası Üzerindeki Hakları:
3- Ana-Baba- Evladın Hak ve Vazifeleri:
Evladan Ana-Baba Üzerindeki Hakları:
Evladın Ana-Babaya Karşı Vazifeleri:
Ana-babaya ölümlerine kadar iyi bakmak yeterli değildir. Ölümlerinden sonra çocuğunun iyi halinden dolayı kabirde ferahtır. Dirilerin ölülere hediyesi dua ve istiğfardır.
Sıla-i rahim, ömrü uzatır, rızkı arttır, rızkı artırır. Efendimiz (sav) “Sıla-i rahmi terketme sıla yap, sana zulmedeni bağışla, sana kötülük yapana bile iyilik yap” buyurmaktadır.
Köle ve hayvanların Hakları:
Amme hukuku denilince insanların ırz ve namuslarına dil uzatmaktan sakınmalı ve dedikodu, kovuculuk, yalan ve benzeri dil ile işlenen günahlardan çekinmek akla gelir.
Gıybet, müminin duyunca hoşlanmayacağı sözleri ortasından söylemektir. İstir dini ister dünyevi ne olursa olsun gıybet yapılmamalıdır. Bir Müslüman’ın şerefine dil uzatmak en büyük günahlardan biridir. Gıybete şu dört yerde başka çare kalmadığı zaman izin verilmiştir.
Kovuculuk, açıklanması, istenmeyen sırların açıklanmasıdır. Efendimiz (sav) “ Korucu cennet giremez” buyurmuştur. Akıllı olana yakışan gördüklerini söylemektir. Bir fayda sağlamak veya günah önlemek siz konusu ise caizdir. Mesela birinin tasallut ederken gördüğün kimse hakkında şahitli yapma mecburiyetin vardır.
Doğruluk mutlaka hayra götürür. Efendimiz (sav)’e “Mümin yalancı olabilirim:” diye sorulunca “Hayır asla olamaz! Buyurmuşlardır. Çünkü yalan uyduranlar Allah’ın ayetlerine inanmayanlardır. Yalan bütün kötülüklerin temeli, günahların esasıdır.
Yalan ancak bir kaç yerde mübahtır.
Müminin yalan vaadden kaçınması gereklidir. Çünkü yalan vaad münafıklık alametidir.
Kul, nefsin azgınlık ve taşkınlığından kurtularak itiminan makamına erince nefs insana güzel bir binit olur. En büyük cihad ile mücadeledir. Nefsin kötü ahlakı pek çoktur. Bunların başlıcaları, kibir, vebriya, öfke, hased, mal sevgisi ve makam tutkusudur.
Tevazu ile kul nefsini kibir ve ucbün çirkinliğinden uzak tutmalıdır. Efendimiz (sav); “Dünyada böbürlenip büyüklük taslayanlar, kıyamet gününde küçük karınca suretinde yaratılacak ve halk onların üzerine basarak çiğneyecektir.” Buyurmaktadır.
Yusuf b. Esbat tevazu şu güzel sözleri açıklıyor, “Evinden çıktıktan sonra karşılaştığın herkesi kendine üstün görmektir.”
Küçük şirk sayılan riyanın nefisten uzaklaştırılması ancak yapılan her şeyin Allah rızası için olduğunu bilmekle mümkündür. Kişi bir amele yöneldiği zaman aklında sadece Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır.
Efendimiz (sav) yumuşak huyluluğu da şu sözlerle açıklıyor,
“ Sizin en hayırlınız öfkelendiği zaman kendine hakim olandır. En yumuşak başlı olanınızda elinde intikam alma imkanı olduğu halde insanların kusurlarını bağışlayandır.
Hased, Allah’ın kullarına ihsandan memnun olmamak manasına gelir. Bu ise insanı günahla götürebilir. Bir kimse dünyaya aid bir şey için hassal ediyorsa bu tutumu ona hiç bir şey kazandırmaz. İbn Şirin derki: “ Hased ettiğim kimse Cennet ehliyse onun ehl-i cennet olduğunu kıskanmayayım da dünyalığını mı kıskanayım? Zira dünya cennet nazaran çok hafiftir. Eğer hased ettiğim kimse cehennemlik ise, onu cehenneme götüren dünyasını niye kıskanayım?
Müminlerde olması gerekli olan güzel huylardan biride isar’dır Yani kendine verilmesi gerekin ihsanın başkasını arzu etmektir. Nitekim Allah Teala bu konuda Haşr suresinde “ Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile, kardeşlerini kendilerinden önce tutarlar” buyurmaktadır.
Nefsin kötü huylarından olan hırs kişiyi hasrete götürür. Bunu önüne geçmek amacıyla müminlerin kanaatkar olması gereklidir. Kanaat konusunda aslolan iktisatlı, tutumlu olmaktır. İktisat, harcamada tutumlu, vermede minnetsiz davranmaktadır.
Bilmek gerekir ki, makam sevgisi ve şöhret tutkusu, nefse en çekici gelen özelliklerdendir. Bu sebeple sıdk makamına ermiş kimselerden en son çıkan nefsani duygu, “makam sevgisi” veya “baş olması” arzusundadır. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur. “Siz baş olmaya çok meraklısınız, fakat bu duygu, kıyamet gününde size pişmanlık sebebi olacaktır.
Nefsin arzularına karşı koyabilmek için gerekli bazı hususlar vardır.
Ebül Abbas es-Seyyari derki: “ Tevhid; kalbin Hakk’tan başka bir şey hatırlamamasıdır.”
MİFTHU’S-SALAT VE MİRKATÜN-NECAT
(Namaz Anahtarı ve Kurtuluş Merdiveni)
Namazı kılacak kişi yemek ve içmekle ilgili ihtiyaçlarını görmüş, kalbi huzur ve teveccühünü bozabilecek düşünceleri zihinden çıkarmış olmalıdır. Bedeninin ve kalbini tevbe ile temizlemelidir. Burada temizlenmesi gerekli olan en önemli şey kalptir. Çünkü kalp nazargah-ı ilahi’dir.
Bedenen kıbleye, batınen ise Cenab-ı Hakk’ın huzur-u ilahisine yönelmeli ve son namaz imiş gibi kılmak gerekir.
Niyetten sonra tekbir alınır ve namaza durulur. Burada mümin bir miraçtadır. Bunu hiçbir