Örgüt üyeleri konuştu

Türk İntikam Tugayı yeniden

30 yıldır bir kaybolup bir çıkan hayalet örgüt yeniden sahnede. Karanlık örgütün üyeleri, ülkücüler arasında örgütleniyor; isimleri gizli örgüt üyeleri Tempo'ya gelişmeleri anlattı. Buna göre TİT'in içinde akademisyenler de var, askerler de... Amaç, Türk kimliğine yönelik saldırıları sokakta yok etmek.

 

 

Göster

 

 

 

 

İllegal örgütlenmeler tarihinde 30 yıldır sır olarak kalmayı başaran bir örgüt Türk İntikam Tugayı. Kısa adıyla TİT. Tam anlamıyla hayalet bir örgüt. Resmi olarak ne dün, ne de bugün örgütlenme şeması, kurucuları, karıştığı eylemler gün yüzüne çıkabildi, ne de mensupları ortaya çıkarılıp örgüt üyesi diye deşifre edilebildi. Binlerce karanlık olayın arasında adı hep bir yerlerden çıktı. Kimi zaman adam öldürmede, kimi zaman adam kaçırmada, kimi zaman bildiri dağıtarak... Bilinen tek şey vardı; karanlık noktalara kartvizit bırakan bir örgütle karşı karşıya olduğumuz. Aynı zamanda hakkında hiçbir örgütsel doküman bulunmayan bir örgüt TİT. Kuruluş tarihi bile bilinmiyor. Bilenen şeylerse çok sınırlı.
Şimdi bu örgüt, nedeni bilinmeyen biçimde yeniden gündemde. Yani Türk İntikam Tugayı yeniden sahnede. Bilinenleri alt alta sıraladığımızda ortaya çıkan gerçek, böyle bir örgütün yeniden ülkücü camia olarak bilinen kesimde varlık gösteriyor olduğu. Çünkü bu hayalet örgüt, misyonunu, her daim 'Türklük'e, 'Türkiye'ye düşman odaklara' savaş açma üzerine oturtuyor. Mücadelesini 'Türklük'ün karşısındaki cephelerde verdiğini ima ediyor.
Tempo, Türk İntikam Tugayı adındaki hayalet örgütün izine rastladı. Son olarak İnsan Hakları Derneği Başkanı iken silahlı saldırıya uğrayan Akın Birdal olayında adına rastlanılan örgütün, yeniden faaliyete geçtiği, ülkücü camianın en temel gündemi. Tempo muhabirinin yaptığı araştırmalarda, Türk İntikam Tugayı örgütünün, öncelikle Ülkü Ocakları'na ait resmi internet sitesinin forum sayfalarında izine ulaşıldı. 'Yeniden TİT' başlıklı bölümlerde ülkücü oldukları şüphe götürmez birtakım isimler TİT'in yeniden faaliyete geçtiği, yeniden ekip kurulduğu, bu ekip için örgütlenme çağrıları gibi ayrıntılarla karşılaşıldı. Hatta bu oluşumun bizzat içinde bulunanlarla irtibat kuruldu. Ancak görüşme trafiği hiçbir zaman yüz yüze olamadı. Yapılan görüşmelerde Tempo muhabirine itiraf kıvamında yapılan açıklamalar, 30 yıllık hayalet örgütün yeniden sahneye çıktığının belgesi gibiydi. Ülkü Ocakları Genel Merkezi ile bu konuda yapılan görüşmelerin hemen akabinde resmi sitedeki TİT bölümü apar topar kaldırıldı ve hiçbir iz de bırakılmadı. Tempo muhabirinin elinde kalanlar TİT üyesi olduğu iddia edilen birtakım isimlerin yazılı sözlerinden öteye gidemedi. Akın Birdal suikastı sanığı Semih Tufan Gülaltay ismi, olay sonrasında açılan davada TİT üyesi olarak adliye arşivlerine geçerken, bu ismin yeniden TİT'in kurulmasında aktif rol aldığı bilgisiyle karşılaşıldı. Yani iddiaya göre Semih Tufan Gülaltay yeniden örgütü canlandırma rolüne üstlendi.

---

Tutkun Akbaş

 

 

Cep telefonundan Türk İntikam Tugayı çıktı

 

Geçtiğimiz hafta salı günü bütün Türkiye'de cep telefonu bayilerinin önünde kuyruğa giren kişilerden biri de devlet eski bakanı ve romancı Yılmaz Karakoyunlu idi. O da, yüzbinlerce cep telefonu kullanıcısı gibi şu mesajı almıştı: "Cep telefonunuz kayıt dışıdır." 13 Aralık günü, kayıt dışı, yani kaçak olarak Türkiye'ye sokulmuş cep telefonlarını kayıt altına aldırmak için son gündü. Bu mesajı alan herkes, 5 YTL ödemek zorundaydı, aksi halde telefonu görüşmeye kapatılacaktı. Oysa hem Karakoyunlu, hem de 40 milyon cep telefonu kullanıcısı içinde bu mesajı alan pek çok kişi telefonlarını karaborsadan veya faturasız satış yapan İstanbul Tahtakale gibi yerlerden almamıştı.


Örneğin Karakoyunlu, kendisine ve eşine Ankara'daki saygın bir şirketten aynı gün cep telefonu almıştı. İkisi de faturalıydı. Ama eşinin telefonu normal, kendisininki kaçak çıkmıştı. Çünkü, geçtiğimiz on yıl içinde Türkiye'ye 70 milyon cep telefonu cihazı girmişti ve bunların 29,6 milyonu kayıt dışı olarak, yani gümrükte deklare edilmeden getirilmişti. Üstelik bu işi cep telefonu piyasasının en büyükleri, çeşitli teknik hilelerle göz göre göre yapmıştı. Telekomünikasyon Kurumu'nun rakamlarına göre, 40 milyon abone içinde 18 milyon kişi, kaçak telefon kullanmaktaydı. Bunların 12 milyonu kayıt dışı, 6 milyonu ise "klonlanmış" telefondu. Klonlama, cep telefonunun kimliğini gösteren IMEI numarasının değiştirilmiş olmasıydı. Böylece aynı IMEI numarası ile binlerce telefon, tek bir telefonmuş gibi Türkiye'ye sokulmuştu.

İlginç bir kaçakçılık hikâyesi

Günlerdir herkesin tartıştığı "10 yıl içinde 29,6 milyon adet kaçak cep telefonu Türkiye'ye nasıl girdi?" sorusuna cevap ararken, daha ilginç bir hikâye ile karşılaştık. Dubai'den Türkiye'ye kaçak telefon getiren bir grup, elde ettikleri cep telefonu parasıyla Türkiye'de çeşitli eylemler yapmak için Türk İntikam Tugayı'nı canlandırmak peşindeydi. Bir diğer olayda, Atatürk Havalimanı'nda bir şahıs bagajlar dolusu cep telefonu ile yakalanmış, onu VIP salonunda karşılayan iki güvenlik görevlisi ise sırra kadem basmıştı. Şaşırtıcı bir başka hikâye, Kıbrıslı eski bir milletvekili ve bakanın da yine Atatürk Havalimanı VIP salonunda kaçak cep telefonları ile yakalanmasıydı. İşte ilginç bir hikâye, Türk İntikam Tugayı'nı canlandırma hikâyesi:

T.S., İstanbul Tahtakale'de 1992 yılından beri telefon ticareti yapmaktaydı. 1972 Almanya doğumluydu ve İstanbul'da liseyi ikinci sınıfta terk ettiğinden beri bu işle meşguldü.

İlk Dubai seferi

2001 yılı başlarında, yine Tahtakale'de saatçilik yapan İ.T., onu işyerine çağırır, "Biz seni araştırdık, sağlam bir çocuksun. Seninle bazı alışverişlerimiz olabilir." der. T.S.'nin, "Ağabey, şu anda en iyi iş cep telefonu alım satımı." demesi İ.T.'yi heyecanlandırır, "Nasıl oluyor bu iş?" diye sorar. T.S., "Dubai'den getirilen kaçak telefonlar burada satılıyor. Piyasanın çoğu bu şekilde para kazanıyor." karşılığını verir. İ.T., hemen teklifini yapar: "Biz Dubai'den telefonları getirelim, sen de burada satarsın." T.S. için bu kaçırılmayacak bir ticari fırsattır, teklifi hemen kabul eder.

İkilinin ilk Dubai seferi yaklaşık bir ay sonra gerçekleşir. T.S. bunu şöyle anlatıyor: "İ.T. beni çağırdı. 60 bin dolarla bu cep telefon işine başlayacağız, dedi. Biletleri ayarladığını, birlikte Dubai'ye gideceğimizi söyledi. Birlikte Atatürk Havalimanı'na gittik. Ancak getireceğimiz bu kaçak cep telefonlarını Türkiye'ye rahat sokabilmemiz için gümrükçülerle konuşmamız gerekiyordu. Daha önceden tanıdığım gümrük müdür yardımcısının yanına gittim. Gümrük müdürü beni daha önceden tanıdığı için, 'Siz gidin, bu iş kolay. Sen gönlünden ne koparsa verirsin' dedi. İ.T. ile birlikte Dubai'ye gittik. Burada 200 adet Nokia 3310, 30 adet Nokia 5210 cep telefonu alarak Türkiye'ye döndük. Ben 200 adet telefonu gümrük müdür yardımcısının sayesinde geçirdim. İ.T. de sayısı az olduğundan bu 20 telefonu hediye getirdiğini belirterek rahatlıkla gümrükten geçirdi. Bu olaydan sonra gümrük müdür yardımcısına 500 dolar verdim. Telefonları ben ve İ.T. sattık."

Gümrük memurlarına fırça atan adam

15 gün sonra tekrar Dubai'ye gidiyorlar. Bu sefer 300 tane telefon alıyorlar. Ama İstanbul'daki gümrük görevlisini aradıklarında, "Şu anda gümrük karışık, gelmeyin." cevabını alıyorlar. Gerisini T.S., şöyle anlatıyor: "Bunun üzerine İ.T. babasını aradı. Dubai'de mahsur kaldığımızı, elimizde kaçak cep telefonları bulunduğunu, Türkiye'ye giremediğimizi söyledi. Babası da bir arkadaşı vasıtasıyla, daha önce Atatürk Havalimanı'nda çalışmış olan C.B.'yi bulmuş. C.B., uçağa binip gelsinler, bu iş kolay demiş. İ.T. ile birlikte 300 cep telefonuyla Atatürk Havalimanı'na geldik. Burada C.B. bizi karşıladı. Ben boş olarak çıktım. İ.T. cep telefonları ile C.B. sayesinde çıktı. Daha sonra İ.T. bana C.B.'den bahsetti. Bu şahsın, gümrük memurlarına bağırdığını, fırça attığını söyledi.

T.S.'nin, bambaşka bir dünyanın bambaşka insanları ile karşı karşıya geldiğini görmesi fazla sürmüyor. Çünkü İ.T. bir gün, "Ben ikinci Abdullah Çatlı olacağım, bana kimse dokunamayacak. C.B. ile Türk İntikam Tugay'ını kuracağız. C.B., JİTEM mensubu, Emniyet ve askeriye'de sözü geçen biri." diyor. Zaten C.B.'nin sıra dışı bir kişi olduğu, o gün 300 telefon Türkiye'ye sokulurken, güçlük çıkaran gümrük memurlarını fırçalamasından da ortaya çıkıyor. T.S., "Daha sonra bir gün İ.T.'nin bürosunda C.B. ile tanıştım." diyor. Bu tanışmadan sonra İ.T., C.B. hakkında ona daha da ayrıntılı bilgiler verip şöyle diyor: "C.B. bana, 'Türkiye'ye yeni bir Abdullah Çatlı lâzım. Komutanlarla görüştüm, seni Abdullah Çatlı gibi bir adam yapmak istiyoruz' dedi."

T.S.'nin bu anlattıkları, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki bir dava dosyasında yer alıyor. Aynı dosyada, İ.T.'yi "yeni Abdullah Çatlı" yapmak isteyen komutanların, daha doğrusu komutanın kim olduğuna dair bir ipucu görüyoruz. Bu komutan, C.B.'nin arkadaşı Uzman Çavuş H.N. Dubai'den getirdikleri cep telefonları ile sağlayacakları parayla, Türk İntikam Tugayı'nı canlandırmayı düşünen ekip, aynı çerçevede yeni bir girişimde daha bulunuyor. Etrafındakilerle konuşmalarında tabanca için "küte" kodunu kullanan İ.T., 30 Haziran 2002 günü T.S.'ye, "Küte lâzım." diyor. T.S., kabzası ahşap işlemeli 14'lü tabancasını çıkarıp kendisine veriyor. İ.T. bu tabancayı çok beğeniyor ve üzerinde taşımaya başlıyor.

Bir pazar günü T.S.'nin Gaziosmanpaşa semtindeki evine yanındaki kişilerle gelen İ.T., "Devleti dolandıran bir şahıs var. Bu şahsı iki gün senin evinde misafir etmeye karar verdik. Çocuklar birkaç gün senin evinde kalabilirler mi?" diyor.

İ.T. ayrıca, iki tane maske, bir boş senede de ihtiyaçları olduğunu belirtiyor ve ekliyor: "Şahsı kaçırdığımızda bir milyon dolar para alacağız, sana da pay vereceğiz." Ertesi gün T.S., Beyazıt'tan bu maskeleri ve senedi alıyor. O akşam, "devleti dolandıran şahıs" yaralı olarak T.S.'nin evine getiriliyor. T.S., evdeki manzarayı şöyle anlatıyor: "Evde C.B., İ.T., Komutan diye hitap ettikleri H.N., G.K. ve Bakırköy'den kaçırdıkları şahıs vardı. Bu şahsı kendilerini JİTEM olarak tanıtıp kaçırmak istemişler, şahıs iri yapılı olmasından dolayı zorluk çıkarmış. Ancak G.K., şahsı zorla otomobile bindirmiş. G.K. bu şahsı, arabanın içinde benim İ.T.'ye vermiş olduğum tabanca ile bir el ateş ederek bacağından yaralamış. C.B. ve İ.T., benim getirdiğim maskeleri yüzlerine takarak odada bu şahsa boş senedi imzalattılar. İ.T., yaralı olan şahsın aşırı kan kaybından dolayı, bunu araba ile Avcılar'a götür dedi. Şahsı benim evimden alarak H.N. ile birlikte Avcılar'a götürürken, Dünya Ticaret Merkezi'nin yanındaki benzinlikte 10 milyon liralık benzin aldım. Yaralı şahıs, cüzdanımda para var dedi. H.N., şahsın cüzdanını aldı ve bir miktar para çıkardı. 10 milyon lirasını bana verdi, gerisini kendisi aldı. Daha sonra yaralı şahsı Avcılar'da bir hastanenin yakınlarına bıraktık."

İki TİT arasında bir ilişki var mı?

Peki bu şahıs kimdi? Onu da dosyadan öğreniyoruz. Devleti dolandırdığı gerekçesiyle İstanbul Bakırköy'de arabasının içindeyken bacağından vurulup kaçırılan kişi, JETPA Holding'in sahibi Fadıl Akgündüz'ün avukatı Veysi Yaşar'ın kardeşi Emin Yaşar'dı. Devleti dolandırdığını düşündükleri kişiler Akgündüz ve avukatıydı. Avukatın kardeşini almalarının sebebi, JETPA'nın devletten kaçırdığını öne sürdükleri 13 milyon dolarlık paraydı. Fadıl Akgündüz'le igili soruşturma çerçevesinde devlet 19 Haziran 2000’de JETPA'nın malvarlığına el koyunca, vergi kaçırma ve devletten para kaçırma suçlamaları çerçevesinde JETPA'nın alacak kayıtlarının bir listesi çıkarılmıştı. C.B. ve İ.T., el konulmadan önce JETPA'nın çek-senet takibi işlerini yapan N.Ö. ile temas kurmuşlar, JETPA'nın 312 sayfadan oluşan bu muhasebe kayıtlarını elde etmişlerdi. N.Ö.'nün iddiasına göre Akgündüz adına devletten para kaçırma operasyonunu yöneten kişi Avukat Veysi Yaşar'dı. İ.T. ve arkadaşlarının avukatın kardeşini silahla yaralayıp kaçırmalarının sebebi işte buydu.

C.B., dosyadaki ifadesinde, "Askerliğimi yaparken, PKK kurşunları ile yaralandım. En büyük hayalim Türk İntikam Tugayı'nı aktif yapmaktı. Yeni bir yapılanmayla örgütü yeniden harekete geçirecektik. Bunun içinde paraya ihtiyacımız vardı." diyor. C.B. ve arkadaşı İ.T.'den önce, bir başka Türk İntikam Tugayı'nı canlandırma olayı daha yaşanmıştı. İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Akın Birdal'a 1998'de saldırı düzenleyen uzman çavuş Cengiz Ersever, Semih Tufan Gülaltay ve arkadaşları da Türk İntikam Tugayı'nı yeniden canlandırmak peşindeydi. Peki bu iki TİT arasında bir ilişki var mı? C.B. anlatıyor: "Cengiz'le Güneydoğu'da askerlik yaparken yaralandığım sırada tanışmıştık. Cengiz ile daha sonra yakın arkadaş olduk."

Abdullah Çatlı hayalleri

Emin Yaşar'ın kaçırılması olayından sonra bu ekipteki kişiler, İstanbul Emniyeti'nin yaptığı bir operasyonla yakalandılar, 2002 yılı Ağustos ayında Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce tutuklanarak cezaevine kondular. T.S. de bu kişilerle ilişkileri sebebiyle tutuklananlar arasındaydı. Eğer İ.T. ve C.B., yakalanmasalardı, muhtemelen Dubai-İstanbul kaçak cep telefonu trafiği bütün hızıylasürecek, belki de böylece C.B. Türk İntikam Tugayı'nı canlandırma ve İ.T.'yi ikinci Abdullah Çatlı yapma hayallerini gerçekleştirecekti. Ama hayatta her şey planlandığı gibi yürümüyor, yaşadıkları aksilikler TİT hayalinin de ikinci Çatlı olma sevdasının da sonunu getiriyor.

T.S.'nin anlatımlarından, İ.T.'nin, TİT ve ikinci Çatlı olma çerçevesi dışında başka operasyonlar da yaptığı anlaşılıyor. Örneğin bir gün, "10 yıl kadar önce babamı döven şahısların izini buldum. Bunlara bir güzellik düşünüyorum." diyor. Ertesi gün ekip, İstanbul'un Esenler semtine geliyor. İ.T.'nin arkadaşlarından iki kişi bir pasaja giriyorlar. T.S., "İçeriden altı el silah sesi duyunca kimseye çaktırmadan bir taksiye binerek oradan kaçtım." diyor. İçeride vurularak yaralanan baba-oğul, 10 yıl önce İ.T.'nin babasını döven kişiler. Dava dosyasındaki bilgilere göre bu olay 15 Temmuz 2002 günü gerçekleşiyor. Bu saldırı haricinde, aynı ekibin, yine 2002 yılı içinde Lüleburgaz'da bir işadamına zorla senet imzalattırma olayı da var. İ.T.'nin bu işleri organize ederken etrafındaki kişilere sahte pasaportlar temin ettiği, sahte nüfus cüzdanları düzenlettiği görülüyor. Yine C.B., bir gün T. S.'nin işyerine çek ve senetlerle geliyor. Toplam değeri 110 milyar lira olan bu çek ve senetleri saklamasını istiyor. Bir süre sonra bu senetler, İ.T. tarafından kendisinden alınıyor. Dosyaya göre, bu kişiler yakalandığında, 7 ruhsatsız tabanca, 2 kurusıkı tabanca, bu silahlara ait mermiler, bir av tüfeği, 3 video kaseti, 15 senet, bir araç tepe lambası, ikibine yakın faturasız saat, 800 faturasız pil, iki telsizle birlikte 25 adet sahte 100 Amerikan doları ele geçiyor. T.S., "Bu dolarları Bulgaristan'da cep telefonu alım satımı yapan Nurten isimli bayandan aldım." diyor.

İstanbul adliyelerine intikal eden kaçak cep telefonu dosyalarına bakıldığında bir ucu Türk İntikam Tugayı'na kadar dayanan bu hikâye dışında ilginç bazı olaylar daha var. Örneğin, 2004 yılı Nisan ayında Dubai'den gelen A.A. isimli yolcunun, içinde 880 adet kaçak telefonu bulunan bagajları, iki güvenlik görevlisi tarafından VIP salonundan çıkarılmak isteniyor. Gümrük görevlileri bagajları arayıp bu telefonları görünce A.A. yakalanıyor, ama telefonları VIP'ten geçirmeye çalışan iki devlet görevlisi o anda ortadan kaybolmayı başarıyor. 2004 yılının ekim ayında, VIP salonundan iki valiz halinde bin adet cep telefonu geçirmek isteyen kişi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde milletvekilliği ve bakanlık yapmış olan Kenan Akın'dı.

Kenan Akın, "Telefonlar Malatyalı arkadaşım H.T.'ye ait. Bakırköy Sahil'deki Crown Plaza otelinde bana oda ayırtmıştı. Orada buluşacağız." deyince, Akın'la birlikte otele gelen mali polis burada tertibat alıyor. Gerçekten de akşam saat 11'de H.T., otelin dördüncü katındaki 411 numaralı odaya geliyor ve orada yakalanıyor.

Hong Kong üzerinden Kıbrıs'a getirildikleri anlaşılan bu telefonlar incelenince, sadece Asya ülkelerinde kullanılmak üzere üretildikleri, AB serbest dolaşımına girmeleri ve Türkiye'ye sokulmalarının yasak olduğu anlaşılıyor. Dosyaya göre H.T., 1996’da da yine telefon kaçakçılığı suçlaması ile yakalanmış.

Uzanların yanında küçük kalıyorlar

Çarpıcı bir diğer cep telefonu kaçakçılığı olayının aktörü ise, ilkokul mezunu Mardinli A.D. Ağustos 2004’te Türkiye'ye TIR’larla 2,5 trilyon lira değerinde elektronik eşya ve 3,2 trilyon lira değerinde tonlarca peynir, pastırma gibi gıda maddesi getiren A.D.'nin yükünde 12 bin civarında cep telefonu çıkıyor. Bu cep telefonları, kameralar ve fotoğraf makineleri ile gıda maddelerini Singapur'dan Almanya Münih'e kargo ile getirten A. D., oradan da TIR’larla Türkiye'ye yönlendirmiş. TIR’lar İstanbul'a gelince de, Küçükçekmece'deki Yandım Çavuş benzin istasyonunda yakalanmış. A.D., 2001 yılında da 300 kaçak cep telefonuyla yakalanmış.

Şüphesiz, sadece Uzanlar'ın Türkiye'ye 6 milyon adet kaçak cep telefonu soktuğu ve Uzanlar haricinde de bu piyasada çok büyük isimlerin söz sahibi olduğu gerçeği karşısında belki T.S., A.A., H.T. ve A.D.'nin işleri parasal olarak nispeten küçük kalıyor. Ama, Dubai'den getirilen kaçak cep telefonlarının parası ile Türk İntikam Tugayı'nı canlandırma girişimine galiba ilk defa tanık oluyoruz.


 

Türk İntikam Tugayı (TİT) nedir?

Türk İntigam Tugayı, İnsan Hakları Derneği eski Başkanı Akın Birdal’a 1998’de Ankara’daki dernek genel merkezinde suikast düzenleyerek adını duyurdu.

Söz konusu olayla ilgili davada yargılanan Uzman Çavuş Cengiz Ersever, Türk İntikam Tugayı’nın kurucusu olduğunu söyledi. Ersever duruşmalarda, örgüt hakkında şu bilgileri verdi: “Tunceli’de 5 yıl uzman çavuş olarak görev yaptım. İstanbul’a tayin olunca 1996 yılında Türk İntikam Tugayı’nı (TİT) kurdum. TİT’in lideriyim. TİT, bölücü ve şeriatçı kişi ve örgütlere karşı kurulmuştur. Silivri yolu üzerindeki bir yerde TİT üyelerine silahlı eğitim yaptırdım. Şeriat düşmanıyım. Ülkücü değil Türkçüyüm.”

Cumhuriyet Savcısı Ünal Haney tarafından hazırlanan iddianamede, Birdal’ın cezalandırılması emrini “Yeşil’’ kod adlı Mahmut Yıldırım’ın verdiği belirtildi. Suikastın Türk İntikam Tugayı (TİT) adlı çeteye dahil olanlar tarafından gerçekleştirildiği vurgulandı. İddianamede, sanıklardan Büyükçekmece İlçe Jandarma Karakolu’nda uzman çavuş olan Cengiz Ersever’in, Tunceli’de görev yaptığı 1994 yılında, bir kahvede “Yeşil’’ kod adlı Mahmut Yıldırım ile tanıştığı, Tunceli ve Elazığ’da devam eden ilişkilerinin İstanbul’a atandıktan sonra da sürdüğü anlatıldı.

02.08.2002

 

Akın Birdal'a 12 Mayıs 1998 tarihinde gerçekleştirilen suikast düzenledikleri gerekçesiyle 17 kişi hakkında açılan dava, 29 Aralık 1999 tarihinde sona erdi. Ankara DGM, "Türk İntikam Tugayı (TİT) adlı örgütün kurucusu olduğu, saldırganları Birdal'a düzenlenen saldırıya azmettirdiği" gerekçesiyle yargılanan Cengiz Ersever, 18 yıl 10 ay 20 gün, "saldırıyı organize ettiği" ileri sürülen Semih Tufan Gülaltay 19 yıl 2 ay 3 gün hapis, 1 milyon 477 bin 777 lira para cezasına mahkum oldu.

 

MHP'NİN KANLI TARİHİ TÜM YALANLARINI PARÇALAYACAK KADAR AÇIKTIR

"Yağmur Oğlum, Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir de resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol. Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İsponylollar, Portekizliler, Romanlar, yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar, Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Zazalar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler, Çingeneler, içerideki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun." (N. Atsız)

Şaşırtıcı değil mi. Hiçbir MHP'linin ağzından bu kadar açık itiraflar duymadınız herhalde.
TV'lerde Bahçeli 'nin çizmeye çalıştığı imaj , kendisinin "halkları seven, ciddi bir politikacı, MHP'nin ise "insan hakları savunucusu, halk dostu" bir parti olduğudur.
Öylemidir gerçekte?
Değildir elbette ama MHP, bu imaj değişikliğine 80 sonrası gitmeye çalıştı. Özel olarakta "eski kurt" Türkeş'in ölümünden sonra canla başla imaj değiştirmeye çalıştılar
Fransızcadan Türkçeye giren "imaj" kelimesinin anlamları arasında "görüntü, hayal" kelimesinin karşılığı olduğu da Türkçe sözlüklerde sayılmaktadır. Bu bir yanıyla doğrudur. Gerçeğini gizlemek isteyenler kendilerine ait olmayan görüntülerle bir imaj ve hayal yaratmaya çalışırlar. İşte MHP'nin son süreçte yapmaya çalıştığı da budur. Çünkü MHP'nin tarihinde hiçbir makyajın silemediği, silemeyeceği pislikler vardır. Bunun için moda deyimle imaj değişikliğine gitmeye çalıştılar. Ama gelin görün ki, kırk yıllık eşeğine gelinlik giydirerek pazarlamaya çalışan köylünün durumundan pekte farklı bir duruma düşmediler. Elbette puslu havayı bulduklarında, dişlerini göstermekten, dillerini bıçak gibi keskinleştirmekten geri durmadılar.
Biraz daha geriye gidip, bir başka kafatasçı düşüncenin alıntısını yapalım. Bu da 30'lu yıllarda milletvekillliği yapan Esat Bozkurt'a ait: "Türk bu memleketin yegane efendisi, yegane sahbidir, salt Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; Hizmetçi olma, köle olma hakkı. Dost ve düşman dağlar bunu hakikati böyle bilsinler."(Milliyet Gazetesi l9 Eylül l930- Aktaran Suat Parlar Gizli Devlet, sy.207)
Kendilerinden olmayanı "düşman" ilan eden, "köle" liliği layık gören bir anlayıştı MHP'nin gerçeği. Fikri neyse zikri de o oldu. "Katli vacip" görüldü düşman olan herkesin.
Şimdi geriye dönüp bu kanlı tarihin sayfalarını açalım birer birer, her sayfada göze çarpan gerçek; işkence ve katliamların çuval cinayetlerinin, bombalamaların altındaki imzanın MHP olduğudur.
Turancı - Milliyetçi görüşleri Hitler'den alan, ABD yardımlarıyla bu fikri büyüten MHP, fikrini yazı üzerinde bırakmadı. ABD'nin gayri meşru çocuğu MHP kurulduğu l960'lı yıllardan bu güne düşman ilan ettiği tüm milliyet ve mezheplerden halklara kan kusturdu.

Ağustos l968 tarihli gazetelerde hemen her gün "Komando Kampları" ile ilgili haberler ve resimler yer alıyordu. Birileri komando eğitimi alıyordu, ama ne için, ne yapacaklardı bu eğitilen komandolar?
O zaman CMKP'nin Genel Başkanı olan A. Türkeş bu komando Kamplarına ilişkin 19 Ağustos 1968'de bir açıklama yaptı:
"Komünistler memleketi sahipsiz sanıpta sokak hakimiyeti kuramazlar. Memleketimizde onların anladığı dilden konuşacak mlliyetçi çocuklar var. Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz."(Reis S.Yalçın D. Yurdakul, sy. 3l)
İşin rengi anlaşıldı. Sokak hakimiyetini "komünistlere" bırakmayacak, gereken dilde, konuşacak milliyetçi gençler yetişiyordu bu komando kamplarında.
Sokak hakimiyetini nasıl sağlayacaklar
, konuşulacak dil neydi, sonraki yıllarda çok iyi görülecekti. Hem de insanların aklından hiç çıkmamacasına işlenecekti bu dil, bu hakimiyet tarzı.
Öyle varmıydı emperyalizmin yeni sömürgesinde dik başlı olmak, haksızlığa baş kaldırmak, hele hele devlete kafa tutmak, adalet istemek, grev yapmak, demokratik eğitim istemek, doğruları yazmak... Bunlarda ne oluyordu? Emperyalizmin çocuğu MHP dize getirecekti hepsini.

Kime karşıydılar? Komünizme.
Komünist kim?
O dönemin bir CHP milletveklinin dediği gibi "evinde kırmızı gece lambası yakan"da dahil herkes... Bir diğer ifadeyle kendilerinden olmayan herkes "komünistti". Bu "komünistlere" gereken dersi vermek için komando kamplarında cinayet sabotaj, baskın üzerine kurs gördü Türkeş'in "çocukları"

İlk "işleri" 3l Aralık l968 de A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrenci yurdunu basmak oldu. Baskına giderken "işe " çıkalım diyorlardı birbirlerine.
"Kampta her çeşit silah vardı. Bir kaleşnikofun yanısıra çeşitli otomatik ve yarı otomatik silahlar bulunuyordu.."(İtiraflar, Ali Yurtaslan, sy. 3l)
Silahlar kan kustu.
Önce Vedat Demircioğlu'nu vurdular.
Sonra Kanlı Pazar'da Duran Erdoğan ve Ali Turgut Aytaç'ı...
l9 Eylül l969 da Mehmet Cantekin, 23 Eylül l969'da Taylan Özgür, l4 Aralık l969'da Mehmet Büyüksevinç ve Battal Mehetoğlu'nu, katlettiler.
l970'e gelindiğinde sayı 8'e çıktı.
Sayı çıkacaktı daha... 70 sonrası kitlesel katliamlarda binlerle ifade edildi faşist kurşunlarla toprağa düşenler.
Silahlar kan kustu amacına uygun olarak. Amaçları, halkı sindirmek, susturmak, kendi deyimleriyle "köle" haline getirmekti.
Kanlı Pazar'da işçiydi kurşunların hedefi, öğrenci yurdunda Vedat Demrcioğlu...
70 öncesi partileştler, CMKP'den MHP'ye, Komando Kamplarından, TİT'e ETKO'ya kadar örgütlendiler. 71 cuntasında Türkeş "görevi şerefli Türk askerine bıraktık" diyecekti."Şerefli Türk askeri"nin yarım bıraktığını MHP' liler MHP' nin yarım bıraktığını "şerefli Türk askerleri" tamamlıyordu. Al gülüm ver gülüm. Ama dökülen halkın, aydınların, gençlerin, işçilerin kanıydı.
Cunta sonrası örgütlenmeye ağırlık verdiler. Sokak katillerini besleyip büyüten CIA ve Türkiye oligarşisi onları iktidara taşıdı. I. ve II. MC dönemlerinde yüzde 3 oyla iktidar koltuğuna ortak edilen MHP devlet içinde kadrolaştı.
Bunun anlamı şuydu; daha organize, daha planlı, cinayetler işlenecekti bundan sonra. Ve artık tek tek işlenen cinayetlerin yerini toplu katliamlar alacaktı. Emir büyük yerdendi. MHP bu emri uygulamaya geçirmek için işe başladı.

16 Mart 1978
16 Mart günü Eczacılık fakültesinin önünde patlayan bombalar gök gürlemesini andırıyordu. Şimşekler çakmış yağmur boşanmıştı. Ama yağan yağmur değil gençlerimizin kanıydı.
Okuldan öğrenciler topluca çıktılar. Okulları iki yıldır faşist işgal altında olduğu için her gün topluca gelip gidiyorlardı.
Adına "Merasim Birliği" denen polis ekipleri yoktu o gün. Oysa Polis şefi Reşat Altay MHP'li sivil faşistlere katliamlarını gerçekleştirmeleri için daha rahat bir ortam hazırlıyordu. Kalabalık Eczacılık Fakültesine doğru ilerledi. Korkunç bir patlama sesiyle irkildi Beyazıt. Ardından kan kusan namluluların uğultusu duyuldu. Havada kollar, bacaklar, insan parçaları uçuştu. Patlamadan geriye kalan kan gölünde 7 öğrencinin cansız bedeni yatıyordu. Onlarca yaralı vardı meydanda.  Ve yıllarca bu görüntüye tanık olanlar fakültenin önünde yere uzanmış yatan cesetleri belleğinden silemedi.
Görüntüler belleğinden silinmeyen biri de gördüğü vahşeti yıllar sonra anlatabildi ancak. Hatice Özen'in arkadaşıydı;
"...yaralanmış gibi gözükmüyordu, yardım etmek için eğildim, kollarından tutup kaldırmaya çalıştım kolları öne doğru geldi. Omuzları yoku sanki. Dikkatle kaldırıp baktığımda gördüm ki sırt boydan boya yarılmış, içerdeki organlar dışarı çıkmıştı, bomba sırtına gelmişti.."(Kurtuluş Gazetesi)
Zevk alıyorlardı bu tablodan, gencecik insanların parçalanmış bedenlerini seyrederken kadeh tokuşturuyorlardı görevlerini yerine getirmenin mutluluğuyla.
Görevlerini belirlemişti Türkeş; "....bakacaksınız, herhangi bir hareket, söz fikrimize, Türklüğe uygunsa alacaksınız, zarar veriyorsa sileceksiniz..."(MHP İddiannamesi-Türkeş'in Yeni Ufuklara Doğru yazısınıdan)
"Silme" harekatı halkın her kesimini kapsadı.
Alevi, Kürt, solcu...
Esnaf, memur, aydın, sanatçı...
Ev kadını, öğrenci veya çocuk...
İşkence yaparak, ırzına geçerek, boğarak, öldürdükten sonra televizyon kutularına koyarak, bombalayarak sindirmeye çalıştılar kendilerinden olmayan herkesi.
Katiller aynı zamanda ırz düşmanıydılar, cinayetlerine ahlaksızlıklarını da eklediler. Soygun için girdikleri evde hiçbir şey bulamayınca "boş çıkmamak için evin kızının ırzına geçerek Başbuğlarının talimatını yerine getirdiler."(Ali Yurtaslan- itraflar)

Piyangotepe katliamında 6 işçinin kafasına kurşunu sıkmadan önce gaspettikleri taksinin şoförüne tecavüz ederek görevlerini yerine getirdiler.
İtrafçı Ömer Tanlak bakın bu "görev anlayışını" nasıl dile getiriyor; "... Halim adında bir ajanın daha önceden yattığı dernekte, Selahattin Gözlükaya tarafından iğfal durumuna getirilmesi ve ertesi günü bunun bütün ülkücü camiaya anlatılması"nı görmüştü Tanlak. (Ömer Tanlak, İtiraflar syf. 85)
Etlik'te kendilerine haraç vermeyen bir tüpçünün dükkanını havaya uçurmayı planlayarak, Erzurum Numune hastanesindeki yaralıları, yaralıları ziyarete gelenleri kurşunlayıp öldürerek görevlerini yerine getirdiler.
Aksu İpek Fabrikasının kapatılmasını, üretimin durdurulmasını, işçilerin elebaşlarının işten atılmasını istiyorlardı. Çünkü bu fabrikada ülkücülerin faaliyetine izin vermiyordu işçiler. "Hemen silahı alarak ve üç dinamit lokumu ile hareket ettik. Altımızdaki araba Genel Müdürlüğündü. Çok hızlı bir şekilde Genel Müdürlüğü geçmiş, fabrika önüne gelmiştik. Baki Ceylan cebinden çıkardığı Kırıkkale marka 7.65 çapında silahla ateş etmeye başladı. Sıktığı üç el mermi ile iki kişiyi de vurmuş, bunlardan biri ise ölmüş olması gerekli..."(Ömer Tanlak, İtiraflar, syf. l00)

Bu ve benzeri cinayetlerle MHP nin katliamlar altındaki imzası açığa çıktı. Ülkeyi kan gölüne çeviren MHP'yi halk tanıyordu artık. Bir şekilde karşılaşmış, saldırılardan veya sonuçlarından etkilenmişti.
Bu dönemde Şevkat Çetin ÜGD başkanlığına getirildi. Görevi "teşkilatı" temize çıkartmaktı.
Hemen bir anket hazırlattı, ülküdaşlarına dağıttı.
Anket 70 sorudan oluşuyordu ve hemen cevaplandırılacaktı.
Sorular mı?
"Türkiye'nin bugünkü durumu?"
"Hiç silah kullandınız mı?"
"Silahınız olsa, karşınıza bir komünist çıksa hemen vurur musunuz? vb...
Hemen vururum diyenler Çetin'in sınavından geçtiler.
Bununla birlikte "semt başkanlarına" talimat göndererek "güvenilir ve gözükara" bozkurtların listesini istediler.
Listedekiler ve anketten geçenler 20-25 kşilik gruplar halinde ÜGD Genel Merkezi'nde toplandı: "Türkiye'nin hali malum Komünistlerle ülkücüler savaş halindeler. Bizim de görevimiz, komünistlerle savaşmak ve vatanımızı bunlardan temizlemektir. Bu her ülkücünün en büyük vazifesidir. Sizler de artık bu savaşta yerinizi almalısınız. Bunun için biz haydi dediğimiz zaman hemen harekete geçecek durumda olmalısınız. Her an için bizden gelecek emirleri bekleyin."
Öğütleri alanlar ETKO üyesi oldular.
TİT (Türk İntikam Tugayı), ETKO (Esir Türkeleri Kurtarma Ordusu), TÜŞKO (Türkiye Ülkücü Şeriatçı Komando Ordusu) MHP'nin paravan örgütleriydi. İşledikleri cinayetleri bu adlarla üstlenip, kendilerini aklamaya çalıştılar. Ama uzun sürmedi bu örtünün düşmesi. Cinayetler aynı, failler aynıydı.
MHP örgütlenmesini kadrolarını mlitanlaştırmak üzerine şekillendirdi. Bu yanıyla ÜGD MHP'nin vurucu gücüydü. Ancak MHP içinde de bir çekirdek örgütü, illagal örgüt oluşturdu. Adı, TİT, ETKO, veya Özel Eğitim Grubu farketmiyordu, işleri aynıydı hepsinin.
Kendiside ETKO üyesi olarak yargılanan MHP itirafçısı Ali Yurdakul'un, "Bu şahıs MHP'ye çok zarar verdi, birçok arkadaşımızı cezaevine attı, neredeyse Adana'da MHP'yi çökertecekti."dediği Cevat Yurdakul Adana Emniyet Müdürü idi. Adana'da kendisine TİT adını veren MHP'nin cinayet çetelerinin peşine düşüp, faşist katillerin yakalanmasını sağladığı çin 28 Eylül 78'de makam arabasının içinde katledildi.
Cevat Yurdakul'u öldürenler, Yurdakul'un yolunu kesmek için önce bir otomobili gaspettiler. Katilam orada başladı. Otomobilin şöförünü öldürdüler, sonra Yurdakul'un yolunu kestiler. Makam otosu kalbura dönerken Yurdakul delik deşik oldu. Sivil faşistlere Yurdakul'un istihbaratını Emniyet Müdürlüğü'ndeki faşist polisler verdiler.
80 sonrası tam 694 öldürme olayından dolayı dava açıldı MHP'ye.
Tam 694 insanın katledilmesi resmi kayıtlara geçti ama gerçek çok daha fazlaydı. Bu rakama devlet tarafından "faili meçhul" diye açıklanan MHP cinayetleri dahil değildi. Bu rakama, Kahramanmaraş katilamında ölen onlarca yaşlı, genç, kadın, çocuk dahil değildi. Bu rakamda yalnızca devletin saklayıp gizleyemediği, yargılamak zorunda kaldığı açık cinayetler vardı.
Peki diğerleri faili meçhul müdür?
Hayır.

18 Aralık 1978 akşamı Maraş'taki Çiçek Sinemasında başrolünü Cüneyt Arkın'ın oynadığı "Güneş Ne Zaman Doğacak" filmini seyredenlerin üzerine bomba düştü. Çığlıklar, panik, izdiham, kan...
Sinemaya bombayı koyanlar dışarıya çıktıklarında "bombayı komünistler attı" dediler.
"Allahını, peygamberni seven yürüsün, Komünstleri, Alevileri yaşatmayın. Bunları öldüren cennetliktir. Maraş, Alevilere mezar olacak. Müslüman Türkiye, Aleviler Moskovaya. Sütçü İmam aşkına vurun" sesleri arasında yüzden fazla -kadın, erkek, çocuk, genç, ihtiyar- insan katledildi.
Genç kızlara, kadınlara "müslümanlık, Türklük aşkına" tecavüz edildi, hamile kadınların karnı deşildi, saldırıya uğrayanların evleri yakıldı. İnsanlara işkence yapıldı, ellerinden ağaçlara çivilendi.
Sinemaya bombayı koyan da, sokağa çıkıp "komünistler attı" diyen de MHP' li faşistlerdi.
Günler öncesinden belirledikleri evleri işaretlemişlerdi.
Katliamnı başlatan bombanın sahibi Çatlı'ydı. (Ali Yurtaslan, itiraflar) Katliamı organize eden, bizzat katılanlardan bazıları ise Haluk Kırcı, Ercüment Gedikli, Ünal Osmanağaoğlu, Ökkeş Kenger'di. (Reis- S. Yalçın, D.Yurdakul)

Çatlı'nın ve Kırcı'nın başrolünü oynadığı bir başka katliamda Kamuoyunun yakından tanıdığı Bahçelievler Katliamıydı.
Bu katliamı Haluk Kırcı'nın kendi ağzından dinleyelim;
"Kapı açılır açılmaz içeri girdik. Hepsini yere yatırdık. Ne yapacağımız konusunda talimat almak için Abdullah'a birini gönderdik. Abdullah eter ve pamuk vermiş 'hepsini teker teker bayıltıp öldürelim' demiş. Dışarı çıkıp, arabada bekleyen Abdullah'la konuştum. 'Evde öldürmek zor olacak. İkişer ikişer götürüp öldürelim dedim. 'olur' dedi. İki kişiyi Büyük Reis'in arabasına bindirip Eskişehir yoluna götürdük. Müsait bir yer bulup ikisini de yere yatırıp kafalarına ateş ettik. Geri döndük. Böyle zor olacağını anlayınca Abdullah, 'tek tek boğalım bunları' dedi. Bir tanesini zorla boğdum, diğer dördünü bu şekilde öldürmekte zor olacaktı. Arkadaşları gönderdim. Sonrada sedirin üzerinde bulunan dört kişiye yakın mesafeden ateş ederek mermilerin hepsin boşalttım. Silahı da götürüp Abdullah'a verdim." (l7 Kasım 80 H.Kırcı, Ankara sıkıyönetim savcılığına verdiği ifade)

Elbette MHP'yi örgütleyip sokağa salanlar onların silahlarını da sağladı.
16 Mart' larda halka yönelen bombaları, kurşunları, silahları da verdiler.
TNT' ler ordu malıydı,
silahlar emperyalistlerden gelme.
Katilleri polis teşkilatı korudu, güvenliğini aldı.
Cinayetlerin istihbaratçısı, planlayıcısı, hazırlayıcısı oldu MİT ve polis teşkilatı. Yeter ki, "memleketi komünistlerden kurtarsınlar, istikrarı sağlasınlar"
Ama bu öyle bir istikrar olacaktı ki, emperyalizmin sömürüsü katlanacak ve hızla ilerleyecek, itiraz edenin kafası ezilecekti.
İstikrar için hiçbir şeyi esirgemedi emperyalizm. Kendi adına cinayet işleyecek olan çocuklarını kendi merkezlerinde eğitti.
MHP yalnızca Türkiye topraklarında değil, emperyalizm adına başka ülkelerde de provokasyonlar düzenledi, katliamlar gerçekleştirdi, darbeler tezgahladı. Bizzat Abdullah Çatlı'nın eğitiminde Azerbeycan'da komando kampı kurulduğu Azerbeycan Devlet Başkanı Aliyev tarafından dile getirildi.
Daha yüzlercesini sıralamak mümkün.
MHP bugün de CIA'nın kendine verdiği göreve devam ediyor.
MHP, katliamlarına cinayetlerine devam ediyor.
Yakın tarihimizde Sivas'ta katledilen, Gazi'de katledilen, Üniversite kampüslerinde katledilen insanlarımız, Susurluk bu gerçeğin ifadesidir.
MHP, ne Bahçeli'nin TV ekranlarında çizdiği gibi "uzlaşmacı"dır ne de demokrat.
Dün neyse bugün de o dur MHP.
Dünkü katliamların tetkçileri bugün meclis koridorlarında bunu dile getiriyorlar zaten,
"Değişmedik" diyorlar.
Değişmediler.
Kanlı tarihlerini yazmaya devam ediyorlar.

 

 

Andıçlanan Birand öldürülecekmiş

 

 

Sabah Grubu'nun 28 Şubat sürecindeki patronu Dinç Bilgin'in itiraflarıyla başlayan Andıç tartışması hergeçen gün yeni bir boyut kazanıyor.

Dün de Star Gazetesi, Mehmet Ali Birand'ın Jandarma İstihbarat Teşkilatı (JİTEM) tarafından öldürülmek istendiğini iddia etti.

JİTEM, bu iş için birçok cinayetin fail olarak gösterilen ve halen kayıp olan Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı görevlendirmiş. Birand, DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ın uyarısı ve MİT'in sıkı koruması sayesinde kurtulmuş.

Dinç Bilgin'in açıklamalarının ardından Sabah Gazetesi Yazarı Ergun Babahan, Andıç tartışmasını konuyu köşesine taşımış ve "(...) bana bu haberi yapmazsak iki yazarın hayatının ciddi biçimde tehlikeye girebileceği söylendi." ifadelerini kullanmıştı. Andıç olayının mağdurlarından Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar ve Mehmet Altan, Babahan'ın ifadelerini destekledi. Birand, "Beni MİT korumasa bugün yaşamıyordum." dedi. Çandar, farklı bir kanaldan tehdit almış. Çandar, "Bana Türk İntikam Tugayı(TİT) diye bir örgüt ölüm tehdidinde bulundu." ifadesini kullandı. Altan ise andıç döneminde fiili bir olay yaşamadığını belirtirken "Ancak hayatımın tehlikede olduğuna yönelik uyarıldım." şeklinde konuştu.

Birand, Star Gazetesi'ne yaptığı açıklamada JİTEM'in kendisini öldürtmek istediğini ifade etti. "Bunu bana hem Şenkal Bey, hem Eymür, hem de Mehmet Ağar söyledi." diyen Birand, kendisine yönelik suikast girişiminden MİT sayesinde kurtulduğunu söyledi. JİTEM'in kendisini vurma işini Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'a verdiğini kaydeden Birand, şu ifadeleri kullandı: "JİTEM'in beni Yeşil'e havale ettiğini Şenkal Atasagun söyledi. Yeşil, evlerime gelip inceleme yapmış. Yeşil'in hem İstanbul'daki, hem de Kuşadası'ndaki yazlığıma komisyoncu gibi gelip araştırmalar yaptığını öğrendik. Ancak MİT'in ve polisin sıkı koruması sayesinde operasyondan vazgeçildiğini de sonradan öğrendik." Suikast tehlikesi nedeniyle MİT'in kendisini Ankara ve İstanbul'da özel olarak koruduğunu dile getiren Birand, ayrıca İstanbul'da polis ve özel güvenlik elemanları tarafından yakın takiple korunduğunu da anlattı.

Birand'ın sözlerinin ardından Çandar ve Altan'dan da aynı yönde açıklamalar geldi. Andıç olayının ardından ölüm tehdidi aldığını söyleyen Çandar, Dinç Bilgin'in ısrarı üzerine koruma amaçlı olarak bir haftalığına yurtdışına gittiğini dile getirdi. Çandar, "Akın Birdal'ın vurulmasından sonra böyle bir şey oldu. Belçika'ya gittim. Bir gün kaldım. Orda sıkılınca Paris'e geçtim." diye konuştu. Altan ise şunları söyledi: "Gazete yönetimi tarafından böyle bir ima olduğu belirtildi. Ama fiili bir adres olmadı. Gazete bana aktardı. Ama adres göstermedi."

Birand'ın ifadelerinde JİTEM'in kendisini öldürtmek istediğini söyleyenler arasında ismi geçen Eski MİT Mensubu Mehmet Eymür ise yaşanan olayları kendi sitesi olan www.atin.org'da yazmıştı. Eymür, 4.11.2000 tarihinde Birand'ın ismini vermeden yayınladığı yazısında şu ifadeleri kullanmıştı: "Şu andaki komuta kademesinin haberi yoktur. O tarihlerde aktif asker-polis karışımı bir grubun bu gazeteciye yönelik bir eylem planı mevcuttu. Bu amaçla hem İzmir tarafındaki yazlığı, hem de İstanbul'daki evi etüd ettirilmiş, resimleri çektirilmişti. Görevlendirilenlerden birisi Yeşil, diğeri ise Tarık Ümit'ti. O tarihte bu bilgi alınınca, bahsi geçen gazeteci, MİT ilgililerince ikaz edildi ve bildiğim kadarı ile bir süre koruma altına alındı."

 

13.05.2006 20:51

 

 

 

Emin Pazarcı-ÇELİK'E SERT TEPKİ
Eski eylemci Oral Çelik, Bugün'e açıklamalar yaptı. Abdi İpekçi cinayeti ile ilgili bazı bilgiler verdi.
"Ülkücüleri Naziler eğitti" iddiasında bulundu.

İpekçi cinayeti ile ilgili kimse yorum yapmadı. Çelik'in söyledikleri için "Doğrudur ya da yanlıştır" diyen olmadı...

"Ülkücüleri Naziler eğitti" iddiasına ise sert tepkiler geldi.

Dönemin gençlik liderleri, "İpekçi cinayeti bizim dışımızda gelişmiş bir olaydır" dediler:

- Ülkücülerin Abdi İpekçi'yi hedef almaları için hiçbir gerekçe olmadığı zaten zamanla ortaya çıktı. O mesele çoktan kapandı.

Genellikle, Oral Çelik'in "Nazi" iddiası üzerinde durdular. MHP'liler de BBP'liler de aynı sözleri tekrarladılar:

- Biz böyle bir olay yaşamadık ve duymadık. Hatta böyle bir iddiayı ilk olarak duyuyoruz.

Oral Çelik'in söylediklerinin ciddiyeti yok.

***



Muhsin Yazıcıoğlu, 1980 öncesi Ülkücü Hareket'in en önemli isimlerinden biriydi. Yazıcıoğlu'nun haberi olmadan adım bile atılamazdı!

Oral Çelik'in açıklamalarını Yazıcıoğlu ile konuştuk...

Önce Mehmet Ali Ağca ile ilgili bir değerlendirme yaptı:

- Cezaevinden kaçtığında biz bütün teşkilatlara haber gönderdik. "Bunun altında her türlü tezgâh olabilir" değerlendirmesini yaptık. Dikkatli olunmasını istedik. İlgili birimlerimizi Mehmet Ali Ağca'dan uzak durulması için uyardık.

Yazıcıoğlu, o dönemde "Bunların MHP ve Ülkü Ocakları ile hiçbir ilişkisi yoktur" açıklamalarının yapıldığını da hatırlattı.

Ardından ekledi:

- Oral Çelik ve Mehmet Ali Ağca, bizimle ilişkisi olmayan maceraperest tiplerdi.

***



‘Ülkücüleri Naziler eğitti" iddiasına gelince...

Yazıcıoğlu, son derece sert tepki gösterdi. "Oral Çelik saçmalıyor" dedi:

- Herhalde dikkat çekmek istiyor. Olacak iş değil. Almanlar gelip bizi niye eğitsin? Söyledikleri tamamen hayal mahsulüdür.

Yazıcıoğlu'na, hatırlattık:

- Oral Çelik, Nazilerin Ocak Genel Merkezi'nden ìEşref" kod adlı bir kişi tarafından getirildiğini söylüyor.

"Bizde kod adı geleneği hiç olmadı" tepkisini gösterdi:

- Herkes kendi ismini kullanırdı. Oral Çelik'in söyledikleri doğru değil. Madem bir iddia ortaya atıyor, bu kişinin gerçek ismini de açıklasın.

Sözü, Oral Çelik'in bahsettiği Türk İntikam Tugayı (TİT) isimli örgüte getirdik...

Yazıcıoğlu, "Sanal bir örgüt" değerlendirmesini yaptı:

- Bu ismi, bize yafta koymak için önce sol ortaya attı. Birtakım maceraperestler de gidip duvarlara "TİT" diye yazdılar. Bu hayal mahsulü örgütü bize yamamak için çok uğraştılar. Pol-Der'li polisler arkadaşlarımızın ağır cezalar almasını sağlamak için işkenceler yaptılar. Onlara, "TİT'e mensup olduklarını" söylettiler. Ama, bu örgütle ilgili tek ceza alan insan olmadı.

***



Yazıcıoğlu'na sorduk:

- Peki, Oral Çelik bu açıklamaları neden yaptı?

"Söylediklerinin hiçbiri gerçek değil" cevabını verdi:

- Oral Çelik senaryo yazıyor. Dikkat çekmeye çalışıyor. Geçmişte de gittikleri her yerde bizim arkadaşlarımızla ilişki kurmaya çalıştılar. Biz bunları kendi camiamıza yaklaştırmadık.

Ve sordu:

- Acaba Oral Çelik, yeni görevler mi üstlendi? Onun için mi bu açıklamaları yapıyor?

 

 

işte size hayattan polat alemdar

nokomplo tarafından 14 Şubat, 2006 - 16:09 tarihinde gönderildi.

Derin devletin sağ eli olan Mehmet Ali Ağcagillerden ülkemizde binden fazla yetiştirildi. Sol ellerin sayısıda bir o kadardır. Kurtlar Vadisi finalinde beraat ettirilen Polat gibi beraat ettirilenden biri de Abdullah Argun Çetindi. Gerçi daha ziyade Abdulhey'e benziyordu.

Polat gibi itiraf edip, aklanmayı, kahraman olmayı denedi. Aslında kendisini Yeşil'in eski elemanı olarak tanıtan, “Abdullah Kerimoğlu” ve ‘‘Acar’’ kod isminide kullanan Abdullah Argun Çetin’in, “Türkiye'yi sarsacak basın açıklamaları” 1996 yılında başlamıştı. 11 Kasım 1998’de Romanya-Bükreş'ten İstanbul’a geldikten sonra yakalandı; idamla yargılandı. Gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun, 1993'te uğradığı bombalı saldırı sonucu tasarlanarak öldürülmesine iştirak ettiği ve bu amaçla oluşturulan çeteye mensup olduğu" gerekçesiyle idamla yargılanan ve yaklaşık 1.5 yıl tutuklu kalan Abdullah Argun Çetin 4 Ağustos 2000’de tahliye edildi. Çetin,1998'de medya medya dolaşarak devlet için kurşun sıkan şerefli bir kahraman olduğunu ispatlamaya çalıştı. Uğradığı yerlerinden biride bizim Ankara bürosuydu. Koyu bir güneş gözlüğü takıyordu, konuştuklarımızı teybe kaydettirmedi.
Çetin, siyasi olarak önemli noktalara gelmiş sağcı bir babanın oğlu olduğunu, Ülkücülüğe sempati duyduğunu ancak üyelik şeklinde bir bağlantısı olmadığını, Ankara Koleji’nden mezun olduğunu, birkaç dil konuştuğunu, 12 Eylül döneminde yurtiçinde resmi kişiler tarafından eğitildiğini, Türk İntikam Tugayı (TİT) üyesi olduğunu, örgüt tarafından bomba uzmanı olarak eğitildiğini, çeşitli operasyonlarda başarısını ispatladıktan sonra 1985'de Fransa'nın Marsilya Adası'nda Lejyoner eğitimi almaya başladığını, 1988'de Lejyoner olarak İtalya'da NATO (Gladio) birliklerinde eğitime gönderildiğini, boynunda NATO birliklerinde kullanılan hurma dalı ve uzmanlık alanını (patlayıcı) gösteren şerit şeklindeki bröveyi künye gibi taşıdığını, İtalya'daki "psikolojik mukavemet" eğitimlerinde sinir sisteminin bozulduğunu, Milano ve Fransa Paris'e pratik yapmak için gönderildiğini, Abdullah Çatlı ile birçok operasyonda birlikte olduğunu, Fransa adına Çad, Somali ve Etopya'da lejyoner (paralı asker) olarak savaştığını, Amerikan Uyuşturucu ile Mücadele Teşkilatı DEA’ya hizmet ettiğini, Gürcistan'da Swerdnadze'ye, Ermenistan'da Dışişleri Bakanına (yanlışlıkla Turizm Bakanının arabası mayına çarparak havaya uçmuş) ve Azerbaycan'da Haydar Aliyev'e yönelik suikast teşebbüslerinde yer aldığını, Azerbaycan pasaportu taşıdığını fakat arandığı için Azerbaycan'a giremediğini, Bahriye Üçok ve Uğur Mumcu suikastlarına katıldığını, Mumcu'nun yaşamını yitirmesine neden olan bombanın yapımında görev aldığını, Sultanahmet Meydanı'ndan Bakü Metrosu'na kadar, dünyayı dehşet içinde bırakan birçok sabotaj ve bombalama eyleminlerinde bulunduğunu, Matild Manukyan'a karşı girişilen ve Manukyan’ın yaralanmasına, Özer Çiller'in İstanbul Bankası'nda Genel Müdürlük yaptığı dönemde, şoför-kurye olarak kullandığı Mehmet Urhan ve bir başka kişinin, hayatını kaybetmesine neden olan bombalı saldırıyı bizzat yaptığını belirtiyordu.

Anlattıklarına inanmak zordu. Bu nedenle tek kelime bile haber yazmadım. Zamanın bakanı Eyüp Aşık ile Eyüp Aşık’ın yakın adamı Ankara Emniyet Mürdürü Cevdet Saral Çetin'e inanmıştı. Bakan Aşık Abdullah Argun Çetin ile makamında birkaç kez görüşmüş ve tam aradıkları kişi olduğunu saptayarak onu Cevdet Saral’a göndermişti. Eyüp Aşık gibi Ankara Emniyet Mürdürü Cevdet Saral da Çetin’in verdiği ipuçlarından yola çıkarak 'Yeşil'in Romanya'da olduğuna öylesine inanmıştı ki, hemen Çetin’in cebine para koyarak onu Köstence’ye yolladı. Böylece Çetin kanalıyla 'Yeşil'e ulaşacak ve büyük bir operasyonla yakalayarak İstanbul Emniyet Müdürü olma rüyasını da gerçeğe dönüştürecekti. Rüya gerçekleşmeyince Türkiye'ye dönen Abdullah Argun Çetin, suikast teşebbüsü ve Uğur Mumcu'nun öldürülmesi olayına katıldığı gerekçesiyle hemen gözaltına alındı ve tutuklanarak cezaevine konuldu.

Çetin, Ankara DGM Savcısı Hamza Keleş'e 1998'de verdiği ifadede, Uğur Mumcu'nun öldürülmesi olayına da katıldığını belirtmiş; "Olaydan iki - üç gün kadar önce iki arabayla, yanımda Atakan ve Tekin olduğu halde aynı sokağa gittik. Orada polis kulübesi vardı, yanında da elçilik vardı. Ancak ben orada Uğur Mumcu'nun olduğunu bilmiyordum. Sokaktan iki - üç sefer geçtik. Şahin marka araçta, Atakan, Tekin, ben ve aracı kullanan şoför vardı. Şoförü tanımıyorum. Tekin'i de güvenecek kadar tanımıyorum. Benim ilişkim Atakan'laydı. Atakan bir üsteğmendi ancak gerçek kimliği konusunda bilgim yok. Tekin denilen şahıs o mahallede bir ev kiralamıştı. Keşiften sonra Atakan ile Azerbeycan-Nahçıvan'a gittik Tekin adlı şahıs, bizimle gelmedi, Ankara'da kaldı. 24 Ocak 1993'te (olay günü) Azerbaycan'daki kampta idim" demişti.

Mahkeme soruşturma neticesinde Çetin'in Romanya'da bulunduğu sırada kullandığı ve kendisine Emniyet tarafından verildiğini belirttiği 0-542-262 11 01 nolu telefonun Romanya’da bulunan Yasin Akın isimli şahsa ait olduğunu, bu şahsında telefonu sivil polis Burhan'a verdiğini söylediğini tespit etti. Mahkeme aynı zamanda Çetin’in, 7-10 Kasım 1998 tarihlerinde Romanya Bükreş Majestik Oteli'nin telefonundan İstanbul ve ABD ile görüşmeler yaptığını belirledi.

Ankara 1 No'lu DGM, Uğur Mumcu'nun, 24 Ocak 1993'te uğradığı bombalı saldırı sonucu tasarlanarak katledilmesine katıldığı ve bu amaçla oluşturulan çetenin üyesi olduğu gerekçesiyle idam istemiyle yargılanan Abdullah Argun Çetin'i, "gözlem altında tutulması için" Adli Tıp'a sevketti.
Adli Tıp Kurumu Başkanlığı mahkemeye gönderdiği raporda, ''sanığın suç sırasında ve halen ceza ehliyetini etkileyecek herhangi bir akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunmadığı, ceza ehliyetinin tam olduğu'' belirtti.
Abdullah Argun Çetin’i önemsiyerek TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu’na davet eden kişi, CHP İçel Milletvekili Fikri Sağlar'dı. Sağlar, Abdullah Argun Çetin'in birçok karanlık olayı çözeceğine inanmıştı. Derin devletin bir elemanı nihayet ortaya çıkmış, kirli çamaşırları döküyordu. Onu özellikle Uğur Mumcu suikastını aydınlatacak kilit adam olarak görüyorlardı. Abdullah Argun Çetin ile ilgili bu açıklamadan sonra TBMM Susurluk Komisyonu’nda anlattıklarına dönelim. Sorulara verdiği yanıtlardan bir derleme yaptım. Şunları anlatmıştı:
1980-1983 döneminde, daha doğrusu, 1983'ün martından sonra Çatlı ile tanıştım Almanya'da. Ben, o sırada Almanya'da dil okulunda, Goethe Enstitüsü'nde okuyordum. Ben, paralı askerim. İşim, paralı askerlik; yani, lejyonerlik. Onun için, 1983'te Çatlı'yla tanıştığımı söylüyorum; çünkü, ben, askerden sonra, bizzat kendileri tarafından Fransız lejyonuna gönderilen elemanlardan biriyim; 15 kişilik kadrodan birisiyim... Çatlı'ya 1985'de Ankara'da kahvede buluştum. Bizim gibi gençlere ihtiyacı olduğunu söylediler. Abdullah Çatlı, beni 1985'de Fransa'da lejyoner eğitimine gönderdi, sonra 1988'de en son olarakta 1991'de Mükiyeliler kahvesinde Ankara'da gördüm.
1991'den 1993'e kadar ben Güneydoğuda görev yaptım. Güneydoğuda bize verilen, o zaman rahmetli Cem Ersever'in komutasındaki birliklere tam destek sağlamakla görevlendirildik dağlarda; yani, 15 kişilik gruplar halinde Güneydoğuda görev yapıyorduk. Yaklaşık 60 kişilik bir grubumuz vardı. 15 kişilik, dağda biz istihbarat çalışmaları yapıyorduk. 1991'de bize verilen Güneydoğudaki görev, Jitem'e bağlı istihbarat çalışmalarıydı; ama, direkt Jitem'le bağlantımız yoktu. Şu açıdan soruyorum ben bunu: Bize verilen emir, köylere gidip köy hakkında bilgi almaktı; yani, Kürtçe bilen, özellikle Kürt, milliyetçi dediğimiz, Türk, Kürt kökenli Türk milliyetçileri aramızda bulunan... Kürtçe biliyorlardı. Onların yardımıyla muhtardan PKK'lı olduğumuzu söyleyip yiyecek istiyorduk. Bize eğer yiyecek verirlerse, direkt en yakın özel time telsizle bildirerek o köyün aranmasını sağlıyorduk. Daha sonra bu olay, onların isteğine göre değişti. 1992'nin Mayıs ayına kadar orada görev yaptım. 1992'nin 12 Mayısında Azerbaycan'a gitmek üzere emir aldım. Abdullah Çatlı bizi gönderirken Muhittin Akyol diye bir şahıs vardı...
13 Mayısta halk ayaklanmasıyla beraber Nahçivan'dan Bakü'ye geçtik; tarih de tam 14 Mayıs 1992'dir. 1992'de, o tarihte korkulan, 1990'da olan Rus ayaklanmasında Muttalibov'un Rusya'dan destek isteyip, tekrar Rus askerlerinin Bakü'ye çıkacağı gibi bir inanç vardı. O tarihte, biz, onu engellemek için, bizzat President Apart denilen Başkanlık binası içinde bir terör tahkikat aldık. Şu anda, 1995'te, Omman karargâhı olan yer, bizim karargâhımız olarak bize verildi. Yaklaşık bu da 8 kilometrelik bir yerdir; yani, Bakü'ye 8 kilometrelik uzaklıkta olan bir karargâhtır Omman karargâhı; eskiden bizim karargâhımız olarak kullanılıyordu. Biz, 1993'ün, özellikle Ocak ayına kadar, bilhassa Ermenistan vesaire gibi yerlerde, cephede savaştık; ancak, ocak ayından sonra, 5'inden sonra, bizzat kampta, Gence bölgesinde istihdam edildik. Gence bölgesi Hanlar bölgesidir, Hanlar bölgesinin başkenti Gence olarak algılanır. Gence'deki kampta eğitmenlik görevi verildi; yani, benim uzmanlık alanım C-4'tür; plastik patlayıcı. Orada, bu konuda eğitim vermeye başladık. Bu, 1990 ocak ayının 5 ya da 6'sında başladı.
C-4 askeri bir patlayıcı maddesidir. C-4'ün uzmanlığı bombanın yapımında değildir; o fabrikasyon bir yapımdır. C-4'ün uzmanlığı fünyesinden kaynaklanan bir olaydır. C-4 elektrik ateşlemeli fünyeyle çalışır; yani, yere atmanız veya başka bir şey yapmanız patlatmaz. Son derece güvenlidir. Elinizde hamur gibi yoğurabildiğiniz için; yani, daha doğrusu macuna benzediği için, istediğiniz şekli de verebilirsiniz C-4'e ve ufak gramıyla büyük tepkilere sebep olan bir bombadır. Bu, C-4 uzmanlık isteyen konusu, kullanacağınız fünyenin yapılan olaya göre değişmesidir; yani, her tür fünyeyle ateşlenmez C-4; özellikle yaptığınız operasyonlarda, görevlerde C-4'ün fünye problemi olduğu halde; yani, eğer, fünyeyi doğru kullanmadığınız zaman iz kalır. Yani, C-4 hassas patlayıcı olduğu için, genelde çok hedeflerde kullanılmaz. Ordu malı bir patlayıcıdır C-4; piyasada bulunması zordur. Biz, Azerbaycan'da eğitimizde, Hors Greenmayer denen şahıstan temin ediliyordu bu patlayıcı ve diğer silahlar. Hors Greenmayer'in Azerbaycan'daki etkisi, o tarihte çok büyüktür: çünkü, Azerbaycan'da bulunan silahlar, bizim daha evvel kullandığımız silah tiplerine uymaz: çünkü, Azerbancan'da bulunan silahlar Sovyet yapısı silahlar olduğu için, bizim daha evvel NATO standardı silahlarla eğitim aldığımız için uyum zorluğumuz vardı. Greenmayer önemli bir isimdir orada, onun için... Çünkü. C-4'ürı' temini Azerbaycan'da bulunmayan bir markadır. Biz, eğitimi ayın 1 1'ine kadar, sadece fizikî hedefler üzerinde yapmaya çalıştık; yani, binalar, araçlar, vesaire; ama, 11 Ocaktan itibaren araç üzerine eğitim vermeye başladık; yani, bu aralar gelen şahısların Azerbancanlı olmasının yanında Türkiye'den gelen şahıslara da eğitim vermeye başladık.
Şahısların nitelikleri de değişti; yani, biz, o tarihte verdiğimiz şahısları... Yani, hepimiz dini bütün insanız; ama, mescidimiz yoktu karargâhta, mescit konuldu. Bu gelen elemanlar için... 11 Şubattan sonra gelen şahıs zaten belli, bizim bölümümüzde yatmamaya başladı: aylık barakalar temin edildi. Gence'de bulunduğumuz kamp, mahalle içinde bir kamptı. Eski bir Rus askeri üssüdür, mahalle içinde. Tabiî, Gence'de bir tane karargâh vardı; bunu araştırabilirsiniz. Gelen bilgiler doğrultusunda C-4'teki verilen şeyimiz, Türk yapımı araç üzerine eğitim vermeye başladı. Tabiî, bu şeylerin kampta eğitim verdiğimiz sonradan gelen şahısların eğitimi yaklaşık 23 Ocağa kadar devam etti... Sonra Türk şahıslar gelmeye başladı. O tarihten sonra zaten normalde kampta bulunan C-4'ler alındı; patlayıcı eğitimina son verildi 23 Ocaktan sonra. Daha çok o tarihte, 24 Ocakta olan olaydan sonra kampın o bölümü, eğitim bölümü kapatıldı. tekrar Ermenistan üzerinde yoğunlaştık.
24 Ocakta Uğur Mumcu olayı oldu. Bu şahısları da tanımladım. Bu şahıslar yaklaşık, tam tarihini bilmiyorum, bir veya iki hafta sonra, şeye saldırılan şahıslarla, aynı, Kamhi'yle yakalanan şahısların aynısıydı. Ben sadece Azerilere eğitim verdim. Bunlar önce bize getirildiği için, eğitim için, sadece o haki üniformalar içinde getirilirler. Yani ben size orada bize verilen, terör eğitiminde bir noktayı açıklamak istiyorum. Bu tür olaylarda her zaman ben Cefi Kamhi olayını yapmış olsaydım, Cefi Kamhi oradan sağ çıkmazdı. Çünkü, bu operasyonda kullanılan lav silahı, onu kullanan şahıslar bilir, çok emniyetli bir silahtır. Yani, roketatar çok sağlam bir roketatardır, Amerikan malı ve elektrik ateşlemeli olan bir roketatardır ve Emniyet pimi çok sağlamdır. Kapatıldığı zaman, boru şeklindedir, emniyet pimi kendi kendine kitlenir; ama, bir şey vardır, üstünde seri numarası vardır, NATO standardı silahı olduğu için seri numarasından hangi ülkeye satıldığı standart olarak bulunabilir.
Uğur Mumcu cinayetinde kullanılan fünye sadece bizim hazırladığmız fünyelerden biri olabilir. Çünkü şeyin bulunuş şekli, cesedin bulunuş şekli vesair gibi araştırmada bulunamayan kanıtlar, bulunsa bile bulunamayacak kanıtlar bu olayın eğitimini almış kişiler olduğunu gösterir. Çünkü, orada ayarlanan pim ve ateşleyici fünye maktulün araca giriş şeklinde patlama yani... Azerbaycan'a gitme şeklinde, adamın şeyini bilemem nerede eğitim aldığını ama, ben size bunu söylüyorum. Ben şey olarak söylemiyorum, anlattığım bilgilerde yardımcı olmaya çalışıyorum. Yani, içtenlikle söylüyorum kimsenin baskısı altında... Eğer birisi beni yönlendirmeye kalksa ben başka şeyler söylerim. Ben kendimi suçlu duruma düşürecek şeyler söylüyorum. Üzerine basa basa C 4'te kullanılan fünyenin bizim hazırladığımız fünyelerden biri olduğunu söylüyorum. Çünkü C 4 imalini yerleştiren bomba değildir, bakın herkesin yanılgıya düştüğü odur. C-4 hazırlamak problem değildir, hazırdır C 4...
1993'te Albay Hüseyinov'un başlattığı ayaklanmada, ayaklanmayı bastır emri verildi. Emrin de bize olay gece olduğu için kalabalığa ateş açtık fakat gelen kalabalık sivildi falan, sivil olduğunu bilmiyorduk... Orada 68 kişinin öldüğünü öğrendik, sivil şahısların ve daha sonra bu olayda Fereckuruyev, o zaman Azerbaycan Halk Cephesi Genel Sekreteriydi, Fereckuruyev'in emriyle... Orada bizim direkt irtibat kurduğumuz Nihat Çetinkaya idi, eski Ülkü Ocaklarında görevliydi kendisi. Bu isyandan sonra Türkiye'ye döndük, 1993'te ben yine Asil Nadir olayı için Kıbrıs'a gönderildim ben. Asil Nadir'in kaçırılışı biliyorsunuz Azeri kaynaklıdır. 1993'teki Asil Nadir olayında ben Kıbrıs'ta non grata persona oldum, istenmeyen kişi ilan edildim, bunu da araştırabilirsiniz.
Vallahi efendim ben Türkiye'ye Amerikalılar tarafından getirildim. Çünkü o sırada isyan başarıya ulaşmış, Aliyev, Hüseyinov ve Elçibey tarafından yönetilmeye başlanmıştı. Azerbaycan Halk Cephesi dağılmış biz ortada kalmıştık. British Petroliuma ait uçakla biz Nahcivan üzerinden Türkiye'ye girdik ve bu şeyler içinde o sırada Ankara'da bulunduğum sırada gittiğim kahve var, orada bir emir alışverişi yaparız. Yani, bana verilen emirler orada... Azerbaycan'da o bölgede çok yüklü kenevir tarlaları var, hâlâ da bakidir bu tarlalar. Çünkü o tarihte Abhazya, Gürcü sınırındaki savaş devam ediyordu o bölge Azerbaycan'ın sadece Ermenistan sınırının bulunduğu bölge dağlıktı, diğer yerler ovadır, Bakü'ye kadar ovalardan oluşur. Bizim o tarihteki görevlerimizden birisi kenevir tarlaların ın korunması ve birisi de güvenliği sağlamaktı. Azerbaycan'dan, Kıbrıs'a gitme emrini kimin verdiğini hâlâ bilmiyorum. Çünkü bana Kıbrıs'a gidip Asil Nadir'e vermem gereken bir zarf verdiler. Ben Kıbrıs'a ulaştım, 1993 eylül ayırıda, araştırıp bakabilirsiniz. Asil Nadir'in Magosa'daki bürosuna gittim... Paramızı Azerbaycan'da Fereckuruyev ve Nihat Çetinkaya aracılığıyla alıyorduk. Çetinkaya Elçibey'in dışülkeler danışmanıydı.
Güneydoğuda görevliyken, o zaman getiren sivil şahıslardan alıyorduk. Yani, kimse biz belli, 15 kişinin mesela ihtiyacı, devamlı gelen mühimmat ve yani yiyecek yardımıyla beraber gelirdi, kamyonla gelirdi. Devletten aldığımı asla söyleyemem, devletten aldığımı da kanıtlayamam, ben gelen getiren şahıslardan aldım. Kıbrısta istenmeyen adam ilan edilerek polis tarafından sınırdışı edildim.
İnanmamanız normal ama, kanıtlayabilirsiniz. 27 Eylül 1995'te Manukyan olayı vardı, İstanbul'da ve burada kullanılan da C 4'tür. Yani, bazı şeyleri yaptığım için biliyorum. Demin Bakan bey hasta olduğumu söyledi. Yani beni hasta olarak algılıyorsa benim şeye gerek yoktur. Yani ben size bunu kanıtlayabileceğimi söyledim. Ben bazı kişilerin bazı şeylerden dolayı kahraman bilmem ne onun derdinde değilim. Ben, bizim ikinci dereceye atılmamızdan gocunduğumdan buradayım. İşi yapan biziz, onlar pastayı yiyen onlardır, milyonları götüren onlardır...
Abdullah Çatlı, şimdi, Oral Çelik vesaire vesaire gibileri... Bize asla ve asla yardım edilmedi, biz hep kullanıldık. Bakın hep kullanıldık. Ben gösterdim, Bakan beye, benim vücudumda izleri hâlâ durur işkencelerin. Ben 1993'te Nokta'ya konuştuğumda işkence gördüm; ama, ben onlar için değerli olduğum için beni öldürmediler. İşkenceler hâlâ suratımda ve vücudumdadır, kafatasımın çatlaklarını röntgenden ispatlanabilir. Yani, buraya benim geliş amacım ne meşhur olmaktır ne birşeydir, hiçbir şey değildir. Benim buraya geliş amacım doğruların artık yeter, açıklanması gerekiyor. Siz hep büyükleri dinlediniz, hep başları dinlediniz; ama, bu işi yapan bizler gibi adamları, bize siz tetikçi diyorsunuz, biz onlardanız. Benim Azerbaycan devleti pasaportu keyfi vermemiştir. 17.5.1993'te beni Azerbaycan vatandaşı yapmıştır Elçibey'in imzasıyla ve pasaportum da bakidir, numarasına kadar vereyim. Pasaportuma 1993'de el koydular. Nokta dergisinde de yayınlanan haberde de var. Aliyev beni vur emriyle aradılar. O zamanki Abdullah Kerimov kimliğimle ben aranıyorum, Gence'deki katliama katılmaktan aranıyorum. 1995'teki Çehadov olayına katıldığımdan dolayı aranıyorum. Çehadov olayında bulunan birisinin bilebileceği şeyleri biliyorum, saatleri biliyorum. Yani bunu Azerbaycan kaynaklarında da vardır, Türk kaynaklarında da vardır. Bulabilirsiniz; ama, ben güvenilirlik hissetmediğim yerde ifade vermek zorunda değilim. Çünkü, ben buraya kendimi suçlayacak durumda geldim.
Operasyonların yüzde 80'i yurtdışı operasyonlardır. Ben size başka yerde duyulmayan şeyleri... Ben 1993'ün Nisan ayında hatırlarsanız Azerbaycan'da o şubattaki 24 Ocaktan sonra Ermenistan'a dönüldüğünü söyledim. Yani, Ermenistan'daki operasyonlara geçildiğini söyledim. Nisan 1993'te Erivan'da o zaman Turizm Bakanlığına bir saldırı oldu, o da C4'tür ama, hedef Turizm Bakanlığı değil, Dışişleri Bakanıydı. O tarihte görüşmelerden dolayı büyük ihtimalle yanılmıyorsam ve bunu da kanıtlayabilirsiniz. Bunu kimse bilmez, yapanlar bilir ve kullanılan bombanın cinsini de yapanlar bilir. Aynı şey Gürcistan'ta aynı şekilde aynı bombayla Şevardnadze yaralandı. Yani, bunlar yani tür yan saldırı dediğimiz saldırı türü vardır. Yoldan geçmekte olan aracın geçeceği istikametteki araca C4 yüklersiniz o geçtiği saatte de onu patlattığınız zaman bu patlayan araç diğer araca zarar verir ve içindeki şahıslar yok edilir.
Bizim aşamamızdaki kişiler yani maşa dediğiniz şahıslarız biz. Biz üstümüzdeki eli ancak tutanı biliriz. Ama, maşanın yönetildiği beyni asla bilmeyiz; ama, bakın 1996'da ben deşifre oldum. Ben Aydınlık Dergisi benimi için çete elemanı dedi deşifre oldum. Aydınlık'a görevli olarak gittiğim için orada olanlar, istihbaratları kuvvetli beni deşifre ettiler.Eylül, Ağustos ayından beri ben kaçak yaşıyorum. Aydınlık'ta o zaman ellerinde Yeşil'in fotoğrafı olduğu söylendiği için bizzat gönderildim ben. Tam olarak ağustos, eylül aylarında Aydınlık'a gitmeden önce bana bu emri Ankara'da tek o zaman emir aldım polisten. O zaman Başbakanlık Koruma Polisi yazan kimlikli çünkü bize yabancı şahıslar geldiğinde kimlik isteriz. Bana Abdullah Çatlı ismini vererek polis kimliğini gösterdi ve Başbakanlık Koruma Polisi yazıyordu. O şahsı da daha sonra teşhis ettim. Ağansoy'un öldürülmesi sırasında yaralanan polisierden biridir. Yani, bunlar benim isteyerek söylediğim şeyler. Hiç kimsenin beni göndermesine gerek yok ki, ben kendimi suçlu duruma düşürüyorum kendimi. Bunlar benim buraya geliş sebebimi açıklar, ben kendim, benim gibi olanların artık bu işleri aydınlatacaklarına inanıyorum, benim gibi olanların. Yani, ne Ağar aydınlatabilir, ne de bir şey... Çünkü kullanılan biziz. Onlar sadece emir verirler. Şu anda benim bildiğim kadarıyla Azerbaycan'da kalan hâlâ birkaç kişi var. Şu anda bir tanesi de Azerbaycan'da O zaman tüccar kimliğiyle şu anda hapiste, çünkü Çehadov olayını organize etmekle suçlanıyor.
Mumcu suikastında kullanılacak olanlara bu tür eğitim vermeden önce yer ve hedef belliyse yer tanımı yapmak gerekir, yani bir planı yaparken bulunduğunuz mevkinin yapılacak eylemin koordinesini yapmanız gerekir. Yani, giriş noktaları, çıkış noktaları, araçların durduğu yer, yani birden fazla araç, araların çıktığı yer, güvenlik tedbirleri vesaire gibi şeyler için önemli olan bu planı yapmaktır. Yani bu organizeyi yapabilmek için önce yeri görmeniz şarttır. Bu yeri görmeden sadece araç üzerinde çalışmanız yeterli değildir.
Bu amaçla o zaman Murat Atakan adlı bir şahısla birlikte geldim, Türkiye'den gelen bir şahıstı. Ben normalde bu tür hedefin ne olduğunu, ne olacağını bilmiyordum. Sadece yer tespitinde bulunmaya gittiğimiz söylendi ve bu tür işlerde söylenen işlerde asla isim verilmez. Yani şu şahıs bu şahıs diye bir şey yapılmaz. Ancak burası diye gösterildi bana, bulunduğunuz yerin çok güvensiz yer olduğunu söyledim ben şahıslara, çünkü üstte polis kulübesi, altta taksi durağı olan bir yerdi ve iyi bir istihbarat yapılması gerekliydi. Çünkü aracın benden istenen şey kullanılacak fünyenin zamanlama değil, iz bırakmaması gerektiği konusunda, kesin ve net emir vardı. İz bırakmamalı, yani fünye parçası bulunmamalıydı ve yapılan işte çevreye zarar vermeyecek şekilde sadece nokta hedef üzerinde yapılması gerektiğikonusunda emir vardı. Onun için bulunduğum mevkide yapılan incelemede bulunulan yerin çok güvensiz olduğunu söyledim, Çünkü üstte polis kulübesi altta taksi durağı mutlaka şahıslar aracın altında çalışırken görülme ihtimalleri çok yüksektir. Saat gece kaç olursa olsun, yani yerleştiğinde ne olursa olsun araçta çalışırken en az 3-5 dakikaya ihtiyaç vardı. O tür fünyenin yerleştirilmesi zor bir iştir, saniyelerce sürecek bir iş değildir. Çünkü orada kullanılan benden istenen civa türü bir fünyeydi. o fünyenini yerleştirilmesi nazik isteyen bir iştir ve istihbaratın çok sağlam olmasını gerektiğini söyledim. Bana söylenen şu, hedef konusunda istihbaratımız çok iyidir, gün gün takip edilmektedir, o şahıslar seni ilgilendirmez ne olduğu, sadece burada konulacak hedefin, bombanın sağlam ve fünye tarafındanyapılmasıdır. Ben bundan sonra zaten ayın 13'ünde geri döndüm, Azerbaycan'a. Bu konuda Türk markalı yani, çünkü çalıştığınız aracın aynı araç olması önemlidir, çünkü, her aracın altındaki sistem değişiktir, yani kartel dediğimiz sistem değişiktir. O aracın cinsine göre çalışmakta fayda vardır. Onun için o tür aracın temin edilmesini istedim ve o tür araç temin edildi. Yani, beni o konuda söyleyeceklerim bu kadar. Ben yapmadım, ben bunu içtenlikle söylüyorum ancak, fünye, hazırlanan fünyeyle yaptılar, yani. Vallahi, eylemi yapan şahıslar, eğitim verdiğimiz şahıslardandır mutlaka; çünkü, eğitim alan şahıslar aracın altına girecek şekilde eğitim yapıldı; yani, başkasına eğitim verme ihtimalleri çok düşük. O eğitimi, bizzat aracın üstünde çalışan şahısların yapmış olması lazım. Gence'de eğitimi verdim. Normalde 8 kişiydi; fakat, araç üzerinde eğitilmeyen, araç altında eğitim verdiğimiz 3 kişiydi efendim. Daha önce söylediğim gibi teşhis ettiğim şahıslardan biri de onlardı.
Azerbaycan'da kenevir tarlalarını korumak görevi verilmiştir bize. Ben, 1995'e kadar, bunun sadece ve sadece nakliye işi olduğunu zannediyordum; ancak, özellikle, daha evvel de söyledim bunu, Bakan Bey'e de söyledim; yani, orada, Güneydoğu'da yapılan işlerin büyük çoğunluğunun, yüzde 80'ninin Azerbaycan civarından gelen uyuşturucu olduğunu gördüm ben; çünkü, bu paranın... Bakın, tonlarca yani, nasıl anlatayım size, dönümlerce ekili kenevir var; yani, buradaki, Azerbaycan kaynaklarınız teyit edebilir bunu. O bölgede, yani Hanlar bölgesinde dönümlerce toprakta ekili kenevir var.
Abdullah Argun Çetin aynı tarihlerde DGM'de sorgulanıyordu ve bugüne kadar yaptığı tüm açıklamaları inkâr ediyordu. Sonra ne mi oldu? Devlet için kurşun sıkan şerefliler (!) arasına katıldı, berat etti, aramızda yaşıyor... Uyuşturucu, rant ve devlet hizmeti birarada yürümüş. Bunca operasyonlara, katledilen insanlara rağmen ellerini kollarını sallayarak geziyorlar. Tüm mesele devlet cinayet işleyebilir mi sorusuna vicdanen vereceğinizin cevaba bağlı. İşleyebilir derseniz; Ağcagilleri aklar, kahraman yaparsınız.

nuh gönültaş

KİMLER İŞTE……

bu ülkeden kahpe gucler ve onlar1n yerli isbirlikcileri at1lana kadar mucadeleyi surdurmek laz1m.aksi halde bu ulkeyi bir 10 y1l daha sahiplenmek imkans1z olacakat1r.bu yüzden boyle orgutlenmelere ihtiyac vard1r.resmi ideolojisi amerika ve dierlerine kay1ts1z sarts1z teslimiyet olan bu devlet elimizden ç1kmak uzeredir.birilerinin sahip ç1kmas1n1 hos kars1lamak laz1m onlara yard1mc1 olmak hatta kat1lmak laz1m.nihal ats1zdan bu yana davam1z1 surduren arkadaslara selam

 

BİR DEVLET GELENEĞİ
"VAHŞET" İŞKENCE VE KATLİAM


Haftalarca, aylarca televizyonlarda, gazetelerde "Hizbullah vahşeti" kazılan "mezar evler", "domuz bağı" görüntüleri izledik; izlettirildi. Yaşananlar vahşetti elbette. Ama bu vahşetin sorumluları kimlerdi? Devlet yaşananları kendinden bağımsızmış gibi göstermeye çalışsa da, tüm bu vahşetin arkasında devletin olduğu gerçeği her geçen gün bir bir açığa çıkmaya devam etti... Tek başına Batman'da açığa çıkan kayıp silahlar bile bunu göstermeye yetiyor. Devlet Hizbullah'ı halka karşı kullanmıştı... Aslında Hizbullah vahşeti 700 yıllık bir devlet geleneğinin hemen her yanıyla karşımıza çıkmış bir örneğiydi. İktidar olmak için her yolun mubah sayıldığı, tahta geçmek için kendi kardeşlerini öldüren Osmanlı sultanlarıyla, muhalif gördüklerini anında ortadan kaldıran devletin; yani Osmanlı'dan bugüne devam eden geleneğin bir parçasıdır açığa çıkan Hizbullah vahşeti... Kullanma-kullanılma, işkence, katliam, vahşet, halklarımızın birbirine düşman edilmeye çalışılması bu geleneğin devamıdır.
Kuşkusuz tarihte yaşanan işkence, katliam ve vahşet örneklerini tümüyle anlatmak mümkün değildir. Bu devlet geleneği bunu yaparken kimi zaman kendine karşı çıkanları, hatta kendinden olmayanları "din düşmanı", "din sapkını", kimi zaman "vatan haini" ilan edip ezmeye, yok etmeye çalışmıştır. Yaptığı vahşeti "din adına", "millet için", "vatan için" meşru göstermeye çalışırken; her katliamı vahşeti "ibret-i alem" olsun düşüncesiyle halkı yıldırmak, korku salmak için yapmıştır.
Bu tarih egemenlerin tarihidir. Bizim tarihimiz ise tüm bunlara karşı boyun eğmeyen Şeyh Bedreddinler'den, Pir Sultanlar'dan, Kurtuluş Şavaşı'nda emperyalizme karşı savaşan Anadolu halklarına kadar onurlu direniş tarihidir.

"Şalvarı Şaltak Osmanlı Eğeri
Kaltak Osmanlı Ekende Yok,
Biçende Yok Yemede Ortak Osmanlı"

Osmanlı döneminde tüm bilimsel çalışmalar kanla bastırılmış; dine, hukuki yasalara karşı gelme düşmanlık olarak gösterilmeye çalışılmıştır. 17. yüzyılla birlikte Avrupa'da kapitalizmin gelişmesi ve ateşli silahların icadıyla Osmanlı, fetihler sonucu yağma ve talanla elde ettiği gelirlerinden yoksun kalmıştır. Bu döneme kadar da zulüm ve baskıyla ayakta kalan Osmanlı, bu dönemden itibaren de köylü yığınları ve halk üzerindeki sömürü ve baskısını daha da yoğunlaştırmıştır.
Padişahın fermanları, şeyhülislamların fetvaları kanundur. Bunların ağzından çıkan sözlerle insanlar asılır, işkence yapılır, zindanlara atılır. Ancak işkencenin, infazın vahşet boyutlarında yapılmasının altında "İbret-i Alem" olması düşüncesi vardır. Vahşet görüntüleri halka izletilecek ve "isyan edenin sonu bu olur" mesajı verilerek korku yayılacak, halk kitleleri yıldırılacaktı...

Her Şey İktidar İçin
Uygulanan yöntemler tam bir vahşetti. Diri diri toprağa gömme, kazığa oturtma, deri yüzerek yaralara tuz basma gibi akla hayale gelmeyecek yöntemler sıkça uygulanıyordu. 40 bin Alevi halktan insanın kafasını keserek katletti. Halka yönelik katliamların, işkencelerin yanı sıra Osmanlı padişahları, 182 Vezir-i Azam'dan 23'ünü görevlerinden azletmeden, 20'sini de azlettikten sonra idam ettiler.
"Şehirde al yeşil, dal dal
Bursa ipeklisi
Duvarda mavi bir bahçe gibi
Kütahyalı çiniler;
gümüş ibriklerde şarap
bakır leğenlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musa'yı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende
kardeş kanıyla abdest alarak
Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi...  
Bayezıt'ı esaret öldürdü.
Musa'yı kardeşi Mehmet boğdurdu.
Fatih'i oğlu Bayezit zehirledi..."
(Nazım Hikmet)
Osmanlı tarihi, iktidar için her şeyin mubah sayıldığı, katliamların, vahşetin tarihidir aynı zamanda. Öyle ki; Osmanlı sultanları iktidar için kardeşlerini dahi gözlerini kırpmadan Öldürmüş, öldürtmüşlerdir. 36 padişahtan 13'ü tahttan zorla indirilmiş ve bunların çoğu da öldürülmüştür. Başkaldıran yakınlarını öldürme geleneği 1. Murat'la başlar. Oğlu Savcı Bey ayaklandığı için gözleri oyularak cezalandırılmıştır. Oğlu 1. Bayezıt ise kardeşi Yakup Bey'i öldürterek Osmanlı tarihine "saltanat için kardeşini Öldürten ilk padişah" olarak geçer. Tahta ortak olacakların öldürülmeleri sonraları da sürdürülür. 2. Mehmet padişah olduğunda henüz bebek olan kardeşi Ahmet'i öldürtür. Ve bu dönem yönetime gelen kişinin kardeşlerini öldürtmesi yasallaşır. Yavuz bir taraftan babasıyla savaşırken, öte yandan kardeşleri Korkut ve Ahmet ile yeğenlerini ortadan kaldırarak iktidar olur. 3. Mehmet ise 19 kardeşini birden öldürtür... Yani iktidar için her yol mubahtır.

Kuyucu Murat Paşa
Osmanlı'da iktidarı tehdit eden her hareket en kanlı biçimde bastırılır. Osmanlı devletinin tarihinde "Celali İsyanları" olarak bilinen ve Yavuz Sultan Selim dönemiyle, Kanuni Sultan Süleyman dönemi arasında süren isyanlar 1610 yılında son bulur. Bu isyanları bastırmakla görevlendirilen Kuyucu Murat Paşa'nın vahşeti ise dönemin tarihçilerinin bile lanetleyerek andıkları vahşet örnekleridir.
Kuyucu Murat kurbanlarını kuyulara doldurup boğarak katleder. Daha sonra kurbanlardan tepeler oluşturur. Kuyucu Murat 1606'da sadrazam olmuştu. 1607'de Celali İsyanlarını bastırmak için Anadolu'ya serdar olarak gönderilmişti. Canbulatoğlu'yla olan karşılaşmasında 26 bin kişinin başını kestirerek tepe yaptı. 3 yıl süreyle Anadolu'yu kasıp kavurdu. Bu dönem 100 bin Anadolu köylüsü katledildi. Ermeni rahip Grigor'un tanıklığına göre: "Murad paşa, bütün konakladığı yerlerde önceden kuyular kazdırır ve bütün Celalileri... şikayet edilen muzır adamları bu kuyulara attırır oraya indirilen bir kaç adam da atılanları üst üste yığarlardı. Olaylardan dört yıl sonra kış mevsiminde oradan geçerken ev büyüklüğünde olan kuyuları gözlemlemiştik." (1)
Murat Paşa sivil halkı katletmiş, bizzat kendi eliyle çocuk dahi öldürmüştür. Kuyucu Murat'ın çocuk öldürmesine tanık olan Naima anlatıyor: "... Bir gün pişgah-ı otakta (otağın üstünde) iskemle üzerinde oturup harfolunan (kazılan) bi're (kuyuya) gelen adamları katlettirip doldurmağa meşgul idi. O sırada gördü, halk verasında (arkasında) bir atlı sipahi, bir sabiyi (çocuğu) kenduye redif edip (ardından getirme) geçup gide. Paşa emreyledi varıp sabiyi at arkasından indirip huzuruna götürdüler.
Oğlancığa:
- Sen ne yerdensin? Celali arasına neden düştün? Dedikte, sabi doğru söyleyip
- Falan diyardanım, kıtlık sebebinden babam beni alıp bunlara katıldı. Boğazımız tokluğuna yanlarınca gezerdik, dedi.
- Baban ne idi? deyu sorıcak
- Şeştar çalardı ve anınla doyunurdu. Vezir-i Azam Murad Paşa başını sallayarak acı acı güldü.
- Hay, Celalileri şevke götürürdü, deyup, çocuğun katline işaret etti. İşaret üzerine çocuğu cellatlara verdiler. Fakat cellatlar;
- Bu sabi masumu nice öldürelim, deyu çekilip her biri bir tarafa gidip göz yumdu. Murad Paşa emrinin neden geciktiğini sordukta, cellatların çocuğu merhamet edip istinkaf ettiklerini bildirdiklerinde, paşa:
- Yeniçerilerden birisi öldürsün, deyü buyurdu. Yeniçeri dilaverlerine teklif olduklarından onlar dahi, sabiye bakıp;
- Biz cellat mıyız? Cellatlar bile merhamet etti. Vezir kendi iç oğlanlarına emretti ki sabiyi öldüreler. Anlar da ki huzurundan dağılı kabul etmediklerinden oğlancık meydanda kalıp onu öldürecek adam bulunmadıkta, ihtiyar vezir arkasından kürkünü bırakıp ve kalkıp sabiyi kendi eliyle alıp, kuyunun kenarına getürüp başını vurup boğazını sıkıp helak ve kendi eliyle kuyuya inkaa etti." (2)
Kuyucu Murat ayrıca pek çok ölüm fermanı yayınlamıştır. Bunlardan biri: "Saka Mehmet, Gürcü Rıdvan ve daha bunlara benzer eşkıya yakalanıp katlolunup birine daha aman verilmeye... Başları sarayın kapısı önüne koyula" (3)
Yine dönemin eli kanlı paşalarından İsmail Paşa Anadolu'da kimi yakaladıysa, İstanbul'a Celali diye göndermesiyle meşhurdur. Padişah huzuruna getirilen bu insanlar orada öldürülürler. Anadolu halkının kitle halinde öldürülmesinin ortaya çıkardığı vahşet görüntüsünü Evliya Celebi şöyle anlatır: "Bir kaç gün içinde Üsküdar insan kanıyla Laleliğe dönüp teafun ile kötü kokudan divan erbabı rahatsız olmaya başlar. Kanlar üzerine konan sinekler, çadırlarda rahatça oturanların üzerlerine konup herkesin elbise ve destarını kana bulardı. Tabiat sahibi olanlar kötü kokudan ve sineklerin hücumundan yemek yiyemezlerdi... Bu üzücü hal yedi günden sonra bildirilince insan naaşları için kuyular kazılıp, beşer altışar kesilenlerle kuyular dolduruldu. Nihayet kuyu kazmaktan da usanılıp ases başı ve diğerleri naaşları arabalara yükleyip Haydarpaşa bahçesi önünde denize dökerdi. Nihayet bununla da baş edemeyip mahkumları divanda muhakemesi görülenleri, Kavak İskelesi'ne gönderip orada katletmek tedbir edildi. Kavak İskelesi'nde yüzlerce adam öldürüldü." (4)
1426 yılında Amasya, Canik ve Tokat civarında eşkıyalık yapan Kızılkocaoğulları'nı yok etmeye, 2. Murat tarafından tam yetkili olarak görevlendirilen Yöngüç Paşa, 400 kadar eşkıyayı bir mağaraya hapsedip içine duman salarak boğduruyor ve cesetlerini bozkıra attırıyordu. Aradan tam 500 sene sonra aynı yöntemle kadın ve çocuklardan oluşan insanlar "isyancı" diye Dersim'de katledilecekti. Yine 15. yüzyılda fahişeler bazen çuvala konup denize atılarak öldürülüyorlardı. Tüm bu yöntemler Kuyucu Murat'ın adıyla özdeşleşecek ve dünya, Osmanlı'yı Kuyucu Murat'ın bu yöntemleriyle tanıyacaktı.

"Tiz Boynu Vurula..."
Osmanlı'da boyun vurulması da çok sık görülen vahşet örneklerindendir. İnfaz, boğulmak ya da asılmak biçiminde yerine getirilse bile ölünün başı mutlaka kesiliyordu. Ve kesilen kafa içi bal dolu kıl torbaların içine konularak İstanbul'a gönderiliyordu. Kesik kafanın İstanbul'a gönderilmesinin iki nedeni vardı. Her şeyden önce idamın infaz edilip edilmediği anlaşılmış oluyordu. İkincisi, suçlunun cezasını bulduğunu ilan etmek için ve tabi ki "ibret-i alem" olsu diye bu baş, saray kapısı önünde teşhir ediliyordu. Örneğin; "1658-1659 yıllarında Abaza Hasan isyanı bastırılıyor ve bir yıl içinde on bin kadar kişi suçlu-suçsuz idam ediliyordu. Bu yüzden bir yıl boyunca on-onbeş kafa her gün düzenli olarak Bab-ı Hümayün (dış kapı) önüne getirtiliyor ve çoğu günlerce orada kalıyordu. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılda kafaların, Edirnekapı'da da teşhir edildiği görülüyordu. Halktan kişilerden İstanbul'da idam edilenlerin, aynı zamanda cesetleri de teşhir ediliyordu. Celladın cesede verdiği durumdan, onun Müslüman ya da Müslüman olmadığı anlaşılıyordu. Müslüman olanlar sırtüstü yatırılıyorlar ve kesik kafaları kollarının altına konuluyordu. Müslüman olmayanlarsa yüzükoyun yatırılıyor ve başları da kıçlarının üstüne konuluyordu." (5) Yüzyıllar sonra Anadolu'nun dağlarında gerillaların kafalarını kesip teşhir eden, kulak, burunlarından koleksiyon yapan zihniyet işte bu geleneğin devamcılarıydı.

"Çengelleriyle Ünlü Osmanlı"
Osmanlı'nın vahşet uygulamalarının biri de devlete başkaldıranların vurulup katledilmesidir. İstanbul'da Eminönü'nün ilerisindeki Odun Kapısı İskelesi civarında bulunan "Çengel" kalın kalaslardan yapılmış, kuleye benzer ahşap bir çatıdır. Üzerinde bir sıra değişik uzunlukta ve uçları yukarı doğru kıvrık çengeller vardır. Kurbanın adı ve işlediği "suç" önceden tellallar aracılığıyla halka duyurulurdu. Anadan doğma soyulan kurbanın elleri ve ayakları sıkıca bağlanır, cellatlar mahkumu makaralı iplerle çatıya kadar çeker ve bir anda çengellerin üzerine bırakırlardı. Kurban düşme şekline göre başından, boynundan, gövdesinden, karnından, bacağından birinin veya bir kaçının üzerine saplanır kalırdı. Bazen derhal ölür, bazen de saatlerce veya günlerce feryat ettikten sonra can verirdi.
Çengel yüzyıllar boyunca Osmanlı'da işkence ve idam aleti olarak kullanılmıştır. Bugün Hizbullah'ın da kullandığı yöntemlerden biri olması bu gelenekten kaynaklıdır.

Yavuz Sultan Selim ve 40 Bin Alevi'nin Katli
Yavuz Sultan Selim, Sünni inancı Anadolu Alevileri için bir zulüm nedeni yapan Osmanlı sultanıdır. Yavuz Sultan Selim'in Sünnilik adına Alevi halkı kitlesel olarak yok etmeye kalkışmasının nedeni Osmanlı'nın doğu sınırlarında hızla gelişen Türk Safevi Devleti'dir; bu devletin Anadolu Alevileri için Osmanlı zulmüne karşı bir umut olması ve Anadolu insanının Osmanlı topraklarından kaçmaya başlamasıdır. Bu güçlü Türk devletinin gelişip kökleşmesinin, sömürü alanı olarak görüp değerlendirdikleri Anadolu'nun elden çıkması demek olduğunu anlayan Osmanlı, bu gelişimin "tek İslam devleti" kurma çabalarını da engelleyeceğini düşünüyordu.
Sıra sıra cellatlar, sürü sürü Türkmen'i doğramaya başladı. Zaten Fatih ta 1473 yılından itibaren (Otlukbeli) bu işe başlamıştı. Ardından Sünnilik güç buldukça Alevi düşmanlığı körüklenmeye başlandı. Yavuz Sultan Selim, halifeliği, Abbasiler'den kılıç zoruyla aldıktan sonra Sünnilik tutucu bir niteliğe bürünmüş ve artık toplumsal gelişmeye ayak uyduramaz hale gelmişti.
Anadolu'da Türklerin anlayamadığı Arap ve Acem dili yaygınlaşmaya başlamıştı. İşte Anadolu'da yaygın olan Alevilik, Sünniliği bir baskı aracına dönüştürmüş olan padişahların kabul edemeyeceği bir düşünceydi. Aleviler aynı zamanda Doğu sınırındaki Türk devletini destekliyorlardı ki; Osmanlı devleti bu nedenlerden Ötürü Anadolu Alevilerine baskı uyguluyordu.
Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail üzerine sefere çıkarken; ordunun arkasında kendisine karşı çıkabilecek bir güç olsun istemiyordu. Savaş başladığında Alevilerin Şah İsmail'den yana tavır alma olasılığı da oldukça yüksekti. Ve Yavuz Sultan Selam 40 bin Aleviyi kılıçtan geçirdi. Kendini haklı çıkarmak için Alevilerin kadınları ortaklaşa kullandıkları, Kuran'ı, camileri yaktıkları şeklinde iddialarda bulundu ve bunun üzerine fetvalar yazdı. Yavuz Sultan Selim'in Alevi kırımı yapabilmek için yazdırdığı fetvalardan birisi Müftü Hamza'ya ait olanıdır; "Ey Müslümanlar, bilin ve haberdar olun ki, reisler; Erdebil oğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, Peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslam dinini, iyiyi ve doğruyu açıklayan Kuran'ı küçük gördüler. (...) Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden veya yardımcı olanlar da kafir ve dinsizdirler. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların görevidir. Bu arada Müslümanlar'dan ölen kutsal şehitlerin yeri yüce cennettir. O kafirlerden ölen ise, hakir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır. (...) Bu türlü topluluk hem kafir ve imansız hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir." (6)

Dönemin büyük fıkıh ve hadis bilgini olarak tanınan Müftü Hamza 1521 yılında ölmüştür. Tarihte yalnız böyle yüz karası bir fetvayla değil, rüşvet almak gibi bir suçla da anılır. Kuran üzerine yemin etmesine rağmen 50 bin akçe karşılığında Semendire Valisi Yusuf Bali'nin yolsuzluklarını ve haksızlıklarını kapatır. Müftü Hamza'nın rüşvet aldığını öğrenen Yavuz Sultan Selim onu sıkıştırıp canının bağışlanması karşılığında bu fetvayı verdirir. Osmanlı, iktidarı için her şeyi kullanmıştır, kullanmaya çalışmıştır.
Alevi kırımına izin veren bir diğer fetva da Şeyhülislam İbni Kemal tarafından kaleme alınmıştır. "...Kızılbaş topluluğu şeri yasalar gereği öldürülmeleri helaldir. İslam askerlerinden onları öldürenler gazi, ellerinde ölenler ise şehittirler." (7)
Halkı birbirine düşman etme kırdırma Osmanlı'dan bugüne devredilmiş bir devlet geleneğidir. 24 Aralık 1978'de "Müslüman Türkiye", "Kanımız Aksa da Zafer İslamın" haykırışlarıyla Maraş'ta Alevi halkı katledilir. "Allah Allah" diyerek "Komünistlerin büyüğü, küçüğü demeyip kafasını ezin" diye bağıranların sloganlarıyla, Alevilere yönelik Osmanlı dönemindeki fetvaların benzerliği çarpıcıdır. 1514 yılında 40 bin kişiyi kılıçtan geçiren gelenek, 1978'de Maraş'ta ihtiyar, çocuk, kadın ayrımı yapmaksızın halkı katleder. Yakılıp yıkılan evler, çivilenen, gözleri tornavidalarla oyulan, bıçaklarla, baltalarla, satırlarla parçalanan insanlar... Tecavüz edilen kadınlar, karnında bebeleriyle şişlenen hamile gelinler... Maraş'ta tablo budur.
Bu vahşet tablosu Osmanlı'da bir başka dönem uygulanan kırımla da benzerlik taşır. Osmanlı 1875-1876 Bulgar ayaklanmalarını bastırmada Çerkesler ve başıbozuk birliklerini kullanır. Dönemin tanıklarından biri o günleri şöyle anlatır: "Kadınlar ve kız çocukları saçlarından tutuldular, bir darbeyle diz çökertildiler, boyunlarından kesildiler. Çocuklar süngülere geçirildiler, hamile kadınların karınları deşildi. Bir çoğu sırayla soyuldular ve bir odun parçasının üzerinde hayvan sürüleri gibi büyük bir serinkanlılıkla kesildiler..." (8)
Yine Meclisi Meb'usan tutanaklarında o günlere ilişkin şöyle anlatımlar yer alır: "1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında gayri-resmi olarak teşkil edilen ve Çerkeslerin ağırlıkla olduğu Osmanlı birliklerinin yolları üstünde rastladıkları Hıristiyan köylerini yağmalayıp, insanları kılıçtan geçirdikleri yüzlerce, hatta binlerce çocuğu köle olarak yanlarına aldıkları, çocuk ve eşyaların bir bölümün sattıkları...." (9)

Yavuz Sultan Selim'le birlikte din, imparatorluğun üst yapı kurumlarından en kapsamlısı olarak güçlü bir varlık kazanmıştır. Artık iktidarı tehdit eden her şey "din zararına" ilan edilecek, her düşünce, eylem "din sapkınlığı" olarak anılacaktır. Ve fetvalar, fermanlar, bu yollu açıklamalarla muhalefetin ezilmesinde önemli role sahip olacaktır... Yani her türlü katliam, vahşet böylece meşrulaştırılacaktır. O günün toplumsal gerçekliği Anadolu halk şiirlerine ve türkülerine de yansır.

Bu yıl dağların karı erimez
eser bad-ı saba yel bozuk bozuk
Türkmen kalkıp yaylasına yürümez
yıkılmış aşiret il bozuk bozuk
Pir Sultanım yaratıldım kul diye
Zalim paşa elinden mi öl diye
dostum beni ısmarlamış gel diye
gideceğim amma yol bozuk bozuk
(Pir Sultan Abdal)

Yavuz Sultan Selim döneminde Kürt toprakları üzerinde Osmanlı devletiyle Şah İsmail arasında çıkan savaşta her iki kesim de Kürt aşiretlerini kendinden yana kazanmak (yani kullanmak) uğraşındadırlar. Bu uğraşta başarıya ulaşan Yavuz Sultan Selim, Sah İsmail'in yenilgiye uğratılmasından (Çaldıran 1514) sonra Kürt aşiretleriyle bir anlaşma yapar. Bu anlaşmaya göre Kürt aşiretleri özerkliğini koruyacak, yönetim belli kişi ve ailelerde olacak, padişah fermanına bu konuda bağlı kalınacak, savaşlarda Kürtler Osmanlı devletine yardım edecekler, Osmanlı da, Kürtler'i bütün dış saldırılardan koruyacaktır. Bu anlaşma ile Doğu'daki Osmanlı egemenliği perçinlenir. Kürt halkının tarihinde "ilk cahş" olarak anılan İdris-i Bitlisi işbirlikçiliğinin karşılığını alır. Çaldıran seferine çıkarken 40 bin Aleviyi katletmesi nedeniyle -bunların arasında çok sayıda Kürt Alevisi de vardır- "Yavuz" namını alan Sultan Selim'in sevgi ve güvenini kazanır. Bu aynı zamanda Kürt önderliklerin iktidar için kendilerini kullandırdıkları ilk örnektir. Ve tarih sahnesinde birbirini takip eden onlarca örnek yaşanacak, Kürt halkı bu önderlikler nezdinde inançları, duyguları sömürülerek kullanılacaktır.

Osmanlı'da "Düşünce Suçluları"
Osmanlı sadece düşüncelerinden ötürü iktidarlarını tehdit edebileceği kaygısıyla, "din sapkınlığı" adı altında vahşet uygulamaları da sergilemiştir. Bu tür katliamlara uğrayan ilk kesim Hurufilerdir. "Hurufilik Osmanlı ülkesinde başlangıçta Nesimi ve Tireli Abdulmecid önderliğinde yayılmıştır. Hurufiliğin kurucusu Fazlullah 1384'de öldürülmesine karşın bu akım Ortadoğu'da ve Anadolu'da hızla yayılmıştır. Ölümden korkmayan ve onu ulaşılacak en yüce mertebe olarak gören ikinci büyük temsilcisi ünlü ozan Nesimi de Halep'te derisi yüzülerek öldürülmüştür. (1418) (...) 15. yüzyılın ortasında... Hurufilerin önderi olan Fazıl Tebrizi ateşe atılarak diri diri yakılmış, diğer Hurufilerin de boyunları vurulmuştur." (10)
Yine böylesi gerekçelerle bu dönemde öldürülenlere şu bir kaç örneği verebiliriz:
Molla Lütfi: (Mevlana Lütfullah veya Tokatlı Lütfi olarak da anılır) 23 Ocak 1495'de At Meydanı'nda (Sultanahmet Meydanı) başı kesilerek öldürülür.
Molla Kabız: 3 Kasım 1527'de "din yolundan ayrıldığı" gerekçesiyle boynu vurulur.
İsmail Maşuki: 1528'de boynu kesilerek öldürülür. Bosnalı Hamza Bali: 1561 yılında boynu kesilerek öldürülür. Yandaşlarından bir kısmı da kılıçtan geçirilirler.

Şeyhülislam Ebusuud Efendi ve Fetvalar

Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kement işte boynum asarsa
İşte hançer işte kellem keserse,
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Ebusuud Efendi 14. yüzyılın sonları ve 15. yüzyılın başlarında yaşamış Osmanlı'nın ünlü Şeyhülislamlarından biridir. Osmanlı'nın kanlı tarihi düşünüldüğünde tabi ki o sadece bir örnektir. Onun fetvalarıyla yapılan işkence ve katliamlarda ölenlerin sayısı belli değildir. İşte Ebusuud Efendi'nin fetvalarından birkaç örnek:
Ebusuud Efendi'nin Hallac-ı Mansur ile ilgili fetvası: "Soru: Birisi Hallac-ı Mansur şeriata göre kafir olduysa, gerçeğe göre en yüce mümindir. Gerçekten de Hallac'ın davası doğrudur dese ve inancı da bu yönde olsa bu kişiye ne yapılır?
Cevap: Hallac'ı Mansur'a yapılan yapılır" (11) Çeşitli rivayetlere göre Hallac-ı Mansur gözleri oyulup ateşe atılarak ya da dereye atılıp boğularak ya da derisi yüzülerek katledilmiştir.
Ebusuud Efendi'nin peygambere, Kuran'a ve İslamın kurallarına karşı olanların katline ilişkin fetvası: "Soru: Bu konuda bazı kişiler o kişiye 'peygamber yoluna (şeriattan) çıksa, peygamberi tanı utan...' deseler, o da öfkeyle 'ben peygamber bilmem' dese dine göres kendisine ne yapmak gerekir? Cevap: O kişi kafirdir. Öldürülmesi gerekir." (12)
Bu fetvaya dayanarak Anadolu'da Sünni inançtan olmayan nice insanın katledildiği bilinir. Yüzyıllar sonra oruç tutmadığı için bıçaklanarak öldürülen insanları katleden zihniyet de işte bu geleneğin devamcısıdır.
Ebusuud Efendi'nin Kızılbaş ve Alevi topluluğun ölümle cezalandırılmasını isteyen fetvası: "Soru: Kızılbaş topluluğunun dine göre topluca öldürülmesi helal midir? Bunları öldürenler gazi, bu öldürme sırasında ölenler de şehit olur mu?
Cevap: Kzılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu en büyük, en kutsal savaştır. Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur." (13)
Fetvayı yayınlayan şeyhülislamlar, dini önderler olarak kabul edildiğinden onların ağzından çıkan her söz İslama inanmış geniş halk kitleleri nezdinde de meşru görülür. Dolayısıyla Osmanlı hem dini, hem din adamlarını, egemenliğini sürdürmek için sürekli kullanmıştır. Aynı zamanda halkın dini duyguları da sömürülmüştür. Yüzyıllar sonra da Cumhuriyet döneminde iktidarlar, dini ve dini kesimleri kullanma konusunda Osmanlı geleneğine bağlı kalmışlardır. Bu arada şeriatçı kesimler de iktidar olabilmek, iktidara yakın olabilmek için egemenlere koltuk değneği olmuşlardır.
Kanuni Sultan Süleyman'ın Nahçivan seferine çıkarken Diyarbekir Beylerbeyi Ayas Paşa'dan doğudaki Alevilerin tamamen öldürülmesini istediği ferman, Osmanlı zulmünün göstergesi olması açısından somut bir örnektir: "... Kızılbaş lekesi olanlar hapis ile yetinmemeli, bu gibiler isabetli tedbirlerle elde edilerek, habis vücutları ortadan kaldırılmalıdır. Kızılbaşlığa eğilim duyanlara gecikmeden, fırsat ve mecal vermiyesin. (...) Kızılbaş haramilerinin memlekete zarar vermelerine imkan ve fırsat vermemelerini buyurup, sağlıyasın." (14)

Halkların Birbirine Düşman Edilme Girişimleri ve Hamidiye Alayları
Osmanlı, iktidarını sürdürebilmek için halkları, aşiretleri birbirine düşürme, bölme ve kullanma politikasından hiç vazgeçmemiştir. Sultan IV. Murat döneminde 1639'da Malak (Malik) Ahmet Paşa, Diyarbekir Umumi Valisi tayin edilir. Ve göreve başlar başlamaz Sancar Yezitlerine karşı büyük bir sefere çıkar. Bu sefer sonucu Diyarbekir'de aşiret reislerini Osmanlı boyunduruğu altına alır. Osmanlı bu dönem de valiler yoluyla, bazen büyük askeri birliklerin yardımıyla, bazen de Kürt beylerini ve aşiret reislerini birbirlerine düşürmek yoluyla Kürt beylerinin nüfuzlarını daraltır.
1849 yılında ise Osmanlı devleti Ermenileri Zeydun'da Kürtlere karşı kullanır. Çeşitli hileler yoluyla halkların arası açılmaya çalışılır, birbirlerine düşman edilmek istenir. Örneğin Osmanlı Sadrazamı Akçadağ'daki Kürt isyanını bastırmak için Ermenileri yardıma çağırır, kabul edenlere onlara özerklik tanınacağı sözünü verir. Bunun üzerine "...kimi Ermeniler Osmanlıyla birlik olup Akçadağ bölgesine saldırıp Kürt aşiretlerine saldırıyorlardı." (15)
Tabi ki Ermenilere verilen sözler yerine getirilmiyordu. Ve bu tarz yöntemler kullanarak, yani halkları birbirine düşman etmeye çalışarak iktidarını sağlamlaştırmak politikasını egemenler yüzyıllar boyunca sürdürmeye devam edecekti. Bunun adı kimi zaman Kürt-Ermeni, kimi zaman Türk-Kürt, Ermeni-Türk... Kimi zaman Alevi-Sünni, Hıristiyan-Müslüman çatışması diye lanse edilecekti.
Hamidiye Alayları: Hamidiye Alayları'nın fikir babası Muşir Şakir Paşa'dır. 1890 yılında kurulan Hamidiye Alayları, aşiret yapıları esas alınarak örgütlenir. Devletin bölgedeki merkezi gücünü artırarak ve Kürt feodal önderliğini merkeze bağlayacak bir çözüm olarak düşünülen alaylar, ağırlıkla Rus-Kafkas sınırındaki Kürt bölgelerinde kurulur. Her alayın başına aşiret reisleri belli bir maaşla rütbe ve nişan verilerek tayin edilir. Alay haline getirilen aşiretler vergiden muaf tutulur, işledikleri suçlara ilişkin olarak mahalli mahkemelerin yetkileri kaldırılır. Devletin örgütlediği bu çetelerde sadece reisler maaş alır, çete efradına silah ve mühimmatlarından başka bir şey verilmez.
İstediklerini elde edebilmeleri için Ermeniler hedef olarak gösterilir. Bu yüzden, 1892'den 1894'e kadar Kürt ovalarında, süngülenen, asılan, kurşuna dizilen ve sakat bırakılan Ermenilerin sayısı belli değildi. Zorla din değiştirme olayları, hırsızlık, tecavüz ve cinayetler artmıştı...

Hamidiye Alayları'nın saldırdığı kesimler yalnızca Ermeniler değildi. Bölgedeki Müslüman halk da benzer uygulamalarla karşı karşıya bırakılmıştı. Bu alaylar başlangıçta iki alay olarak düzenlense de 1897 yılında 57 alaya kadar ulaşmıştı. Hamidiye Alayları'nın halka yaptığı işkence sonucu 1905 yılında Diyarbakır'da, 1907 yılında Erzurum'da ayaklanmalar olur. Ve bu alayları İttihat ve Terakki döneminde Jöntürkler de desteklemiştir. O günün Hamidiye Alayları 1990'larda koruculuk sistemine dönüşerek ve aynı vahşeti sürdürerek devam edecektir.

19. Yüzyılda Ermeni Katliamları
1990 ve 1995 yıllarında Hınçak Partisi'nin Önderliğinde Ermeniler sorunlarını hükümete duyurmak için gösteriler düzenler. Askerler müdahale eder ve birçok kişi öldürülerek gösteriler kanla bastırılır. Ancak bu gösteriler sonrası yaşananlar halkları birbirine düşman etme kırdırma politikalarının sonucudur. Örneğin 30 Eylül 1895'de gerçekleşen Bab-ı Ali gösterisinde: "..Ermeniler giderek kalabalıklaşır... Askerler önlem alır fakat yürüyüşü engelleyemezler, göstericiler Bab-ı Ali'nin kapısına dayanırlar. (...) 30 Eylül'deki bu olaylar öncesi yetkililer, Müslüman halkı kışkırtarak bazılarının silahlanmasını sağlamıştı. Amaç; sırası geldiğinde bunları da devreye sokmaktı. Fakat bunlara lüzum görülmeden askerler göstericileri kanlı bir biçimde dağıtırlar. Olaylar bununla bitmez. Çeşitli semtlerde Ermenilerle-Müslümanlar arasında çatışmalar olur. İttihat ve Terakki'nin kurucularından İbrahim Temo konuya ilişkin olarak, "... olaylar İstanbul'u alt üst etmişti. Ahali büyük heyecan içindeydi. Kürtler, Türkler, hamallar, işçiler, softalar ellerinde kalın sopalarla her tarafı dolaşıyor, rastgeldikleri Ermeniler'in kafalarını parçalayarak telef ediyorlardı" der. 30 Eylül 1895'de İstanbul'da başlayan olaylar Anadolu ve Batı Ermenistan ve Kürdistan'a da yansır. İstanbul'daki olaylar üç gün geceli gündüzlü sürer. İstanbul'daki soykırımda sadece iki günde 5.500 kişi öldürülür." (16)

Bu olaylardan bir ay sonra bu kez Trabzon'da aynı olaylar yaşanır. Trabzon'da 2 Ekim 1895'de Trabzon Valisi ve askeri komutanına yönelik iki kişi tarafından bir saldırı düzenlenir. Osmanlı da bu saldırıyı bahane ederek Ermeni halkına yönelik saldırılar düzenler. Ermeni evleri aranmaya başlanarak, halk silahsızlandırılır. Silah taşımaları zaten yasak olan Ermeniler tamamen savunmasız hale getirilir. "8 Ekim'de Lazlar ve Türkler tekrar saldırıya geçerek önlerine çıkan Ermeni'yi katletmeye başlar. Evler, dükkanlar yağmalanır. 600 Ermeni bu saldırı sırasında katledilir. Tüm Ekim ayı boyunca Trabzon çevresinde Ermeniler'e yönelik saldırılar bitmez. 34 köy yakılır. Bu arada toplam 2500 Ermeni katledilir" (17) Ermeniler valinin oluşturduğu sıkıyönetim mahkemelerince tutuklanır ve içlerinden 8'i idam edilir.
"Din-i Müslim Osmanlı"
Osmanlı'da yasa padişahın fermanı, Şeyhülislamın fetvasıdır... 2. Mahmut 1895 yılında Bektaşi Tekke ve Zaviyelerini kapatmak, Bektaşilerin malı arazi ve vakıflarına el koymak ve Bektaşiler'i idamla cezalandırmak için Tekirdağ Naibesi'ne bir buyruk gönderir. Çeşitli bölgelerde gönderilen fermanlarda şunlar yazar: "Rumeli'de adı geçen tekke ve zaviyelerin bulundukları yörelerde (...) kimi Rafiziler ve tanrıtanımazlar Hacı Bektaşi Veli'ye bağlılıkla ortaya çıkarak; şeriata karşı çıkmışlar, namaz kılmamakta ve oruç tutmamaktadırlar. (...) Bu durum İslami çevreleri derinden yaralamış ve katıma şikayet edilmişlerdir. Bunların Rafizi, dinsiz ve dinden çıkmış oldukları, tümüyle şeriat dışı hareket ettikleri anlaşılmıştır. Bunlar bulundukları bölgelerde kadı, müftü ve ulemaca cezalandırılacak ve idam edilecektir. Başkentteki Bektaşilerse küfür ve yanlışa saptıkları için tarafımdan cezalandırılacak ve idam edilecektir. Şeriatın gereği olarak bütün Bektaşi tekkeleri yıkılacak ve yokedileceklerdir." (18)
Fermanın gereği yerine getirilir. Burada şunu belirtmek gerekiyor; Osmanlı "din sapkınlığı", "dine zararlı" suçlamasıyla bir takım kesimleri ortadan kaldırmaya ya da sindirmeye çalışırken tek derdi iktidarını korumaktır. Yoksa fermanlarda, fetvalarda geçen İslami kurallara uyumlu bir yaşamın sarayda esamesi dahi okunmaz. Sapkınlıkların en büyüğü sarayda yaşanır. İslamı dillerinden düşürmeyen padişah ve yandaşlarının dinle bir ilgileri yoktur. Tıpkı yüzyıllarca sonraki egemenlerin din bezirganlığına benzemektedir yaşananlar.
Saraydaki cariyelerin büyük çoğunluğu, vezirler ve saray çevresinin hemen tümü gayri-Müslimdir Örneğin... Birçok padişahın sapık ilişkileri halk arasında da dilden dile dolaşmaktadır. Alemlerde, eğlencelerde yaşanan iğrençliklerin ne Anadolu halklarının gelenek ve görenekleriyle ne de İslamla bir ilgisi vardır. Lale devrinde "helva sohbetleri", "lalezar alemleri" düzenleyen 3. Selim, yaptırdığı yalıların bahçelerinde lalenin 169 çeşidini yetiştirirken akşamları sırtlarına mum konmuş kaplumbağalar lale bahçelerinde dolaşırlar. Ama Osmanlı devleti İslamlaştırma, Sünnileştirme politikalarıyla halkların sömürülmesi ve baskı altında tutulmasını istemektedir. Her şey iktidar içindir. Osmanlı'nın Müslümanlığı da sahtedir...

"HASTA ADAM"
Avrupa'daki kapitalist gelişmeye, bilimsel-teknik devrime seyirci kalan Osmanlı İmparatorluğu kendi içinde boy veren kapitalist unsurları da ezmeye yönelince, Avrupa sömürgeciliğine teslim olmuş yarı-sömürgeleşme sürecine girmiştir. Avrupa devletlerine tanınan ayrıcalıklar, kapitülasyonlar ve süregelen borçlanmalarla sömürgecilerin pençelerine teslim olunmuş, Avrupalılar'ın dilinde "hasta adam" olarak anılmaya başlanmıştır. Ve giderek bozulan ekonomik, siyasal, sosyal yaşam "hastayı yataktan kalkamaz hale getirmiştir". Halktan alınan vergiler artırılarak emekçiler görülmedik bir yoksulluğa terk edilirken, Osmanlı sultanlı ilerleme adına "batıcılık" savunucusu kesilmiş, saraylarda zevk-ü sefa içinde yaşayarak adeta halkla alay eder olmuşlardır. Bunun yanı sıra "batıcılık karşıtı her hareket gerici" ilan edilmiş kanla bastırılmıştır. "Artık Osmanlı sarayında padişahın atadığı sadrazamlar, devletin yaptığı sömürgecilik anlaşmalarına kimlerle yaptığına göre değişmekte, sarayda adeta Fransa, Rus, Alman, İngiliz emperyalistlerinin Osmanlı kılığındaki görevlileri gibi dolaşmaktadırlar." Avrupa emperyalizmi, Osmanlı devleti içinde "Düyun-u Umumiye" Örgütü kurdurarak kendi devlet tahsildarlarını Osmanlıya taşımıştır. 19. yüzyılın son çeyreğinde tablo budur. Ve halka yönelik kitlesel katliamların yaşandığı yıllardır bu yıllar...
Anadolu köylüsünün aşırı yoksulluğundan doğan tepkisi Ermenilere kanalize edilmeye çalışılmış, görülmedik bir Müslümanlık propagandası tüm İmparatorluğu kaplamıştır. Ermenilere yönelik katliamlarda önce asılsız söylentiler yayılarak en küçük olaydan yararlanma yoluna gidilir. Ermenilere karşı Müslümanlar silahlandırılmaya çalışılırken cami duvarları afişlerle donatılır. Yapıştırılan afişlerde şunlar yazmaktadır: "Muhammed'in bütün evlatları ödevlerini yerine getirmeli ve tüm Ermeniler'i öldürmeli, evlerini talan edip yakmalıdır. Kimse sağ bırakılmamalıdır. Bu padişah emridir. Bu beyannameye itaat etmeyen herkese Ermeni gözüyle bakılacak ve öldürülecektir." (19) Bu afiş, tıpkı Yavuz Sultan Selim döneminde Alevi kırımı için verilen fetvaları andırır. Çünkü gelenek aynıdır. Her şey iktidar içindir.

Abdülhamit'in Polis Devleti
Bu dönem İstanbul'da (1878) 4 bin kişilik bir hafiye ordusundan söz edilir. Bu teşkilatın yanı sıra sayıları binleri bulan Jurnaciler vardır. Onursuzluğun başlangıcı olan Jurnaciler arasında vezirler de bulunmaktadır. Abdülhamit, babasını ihbar edip ödül alan insanlar yaratma onursuzluğuna sahiptir. Abdülhamit İstibdatı'nın hafiyelik kurumu, polis örgütünün gücüyle bütünleşmiştir. Hayatın her alanında her an devletin kadri-mutlak otoritesinin emriyle gözetlendiğini bilen insanlar, gölgelerinden bile korkar hale gelmişlerdir.
Tam bir polis devletini kurumlaştıran Abdülhamit devletin idare, iktisat, askerlik, mahalli işleri ile din ve dışişleri gibi önemli işlevlerini de yerine getirecek daireler kurarak başlarına kendine sadık olan kişileri getirmiştir.
Almanlar'ın gözetiminde düzenlenen polis örgütü, hafiyelik türünden bir sistemi "genel güvenlik prensibi" haline getirmiştir. 1896 yılında yayınlanan polis nizamnamesine göre; "Polis dürünu hanelerin ahvaline ve mahallata gelip giden eşhase dair mahalle bekçileriyle muhtarlardan vesair, herhangi bir kimseden devamlı şekilde malumat isteyecektir... Polisten mütemadiyen han, ev ve dükkanları gizli ve açık şekilde tarassud edeceklerdir." (20) Polis nizamnamesinin her bir maddesinin altında, İstibdat döneminin dehşeti yatar. Bu dönem sivil polisler, bu nizamname sayesinde keyfi davranma hakkına da sahip olmuş, hak ve özgürlüklerin gaspedilmesinde önemli roller üstlenmişlerdir.
Yine bu dönem Osmanlı'nın sürekli gündemde tuttuğu, kendisi için zararlı gördüğü kişileri gizlice idam etme ve işkence uygulamaları devam etmiştir. Sanıklara yapılan işkence örneklerinden birini Namık Kemal şöyle anlatıyor: "... Biçareyi namına polis tesmiye ettikleri mazik-i istiraba gönderirler... Bu polis, içine yan yana iki kişi sığmayacak kadar dar olan bir nevi dolaptır ki, yalnız tepesinde ufak bir deliği vardır. İstintakta (sorguda) bulunan biçareyi güya doğru söylemesine medar olmak için onun içine tıkarlar, kapısını kaparlar. Ekmekle sudan başka bir şey vermezler. İçinde iskemle gibi bir şey olmadığından herif oturamaz. Yatmak hiç mümkün değildir. Yalnız çarmıha çekilmiş gibi ayakta durur." (21) Tabutluk mirasının kökenleri de buradadır. Amacı Namık Kemal'in belittiği gibi "doğru söyletmek" değil, insan onurunu aşağılayarak kişiyi düşüncelerinden soyutlayıp, teslim almak; yılgınlık yaratmaktır.

İttihat ve Terakki; Devleti Kurtarmak Adına....
Abdülhamit'in tahtan indirilip Meşrutiyet'in ilanını sağlayan İttihat ve Terakki partisi, kapitalizmi yaratma çabalarında bulunmuş, ancak girişimleri sonuçsuz kalmıştır. İktidar sürecinde Partide emperyalistlerin uzantıları hizipleşmeye başlamış, kimileri Fransız, kimileri İngiliz emperyalistleriyle, çoğunlukla da Talat Paşa başta olmak üzere Alman emperyalizmiyle bağımlılık ilişkilerini sürdürmeyi yeğlemiştir. Ülkenin sorunlarını çözmek için kendi halkına dayanan politikalar değil, emperyalizmin sömürgecilik politikaları esas alınmıştır.
Meşrutiyet sonrası emperyalist tekellerle mücadeleye giren işçi sınıfına karşı en sert tepkiyi bu nedenle İttihat ve Terakki göstermiş, onları ezmeye çalışmıştır. Yine bu dönem Balkanlar'da gelişen ulusal ayaklanmalar vardır. Ve komitacılık biçiminde mücadele yürütürler. Rum, Arnavut ve Bulgarlar'ın oluşturduğu bu komitacılığa karşı yürütülen mücadelede 3. Ordu ve İttihat ve Terakki, Abdülhamit geleneğinin sürdürücüsü olmuştur...
İttihat ve Terakki'nin başındakilerden Talat Paşa gayri-nizami savaş kurallarına göre köy basan ulusal çetelere karşı savaşan bir kurmaydır. Osmanlı devlet geleneği yargısız-sorgusuz infazlar, gazeteci katletmelerle bu dönemde de sürmüştür... Teşkilat-ı Mahsusa (İttihat ve Terakki dönemi öncesi kurulmuş gizli örgütü) hapishanelerde çok ağır cezalara hapsedilmiş insanları hapishanelerden alarak Balkanlar'dan ve Kafkaslar'dan göç eden Müslüman gönüllülerden oluşan bir birlik düzenler. Bu birlikler savaşın ilk yıllarında (Balkan savaşları) köyler yakar, yağma ve talanda bulunur, cinayetler işlerler. Ayrıca İttihatçılar özel işkencehane açmışlardır. Bu işkencehaneye ilişkin anlatımlarından bir örnek: "Artık işkence sadece geleneksel yerlerde, polis karakolları hapishaneler de değil, özel amaçlı binalarda yapılıyordu. Hükümet askerinde... o devrin bir tane de gizli, ismi yok, cismi mevcut bir zindan, daha doğrusu bir işkencehane- işkence yurdu diyemeyiz ya- vardı ki, kendi kabahatini örtercesine saklı tutulmuş, gazetelerde ve kitaplarda bunun bahsi geçmemiştir, sır kalmıştır. Nerede, hangi semtteydi o yer? Zamanın İstanbul Muhafızlığı Lokali'ne yakın bulunması için Cağaloğlu seçilmiş, sokak içinde ve evler arasında ahşap bir binaydı. Sadece on saat süren kısa bir misafirliğim dolayısıyla ben de orasını görmüştüm...
İşkenceye uğramışların veya seyircisi olmuşların bizzat bana anlattıklarına göre gizli zindandaki işkence usulleri Bekirağa Bölüğünde (Osmanlı'nın ünlü cezaevi) yapılanlara benzemezdi. Benzemeyenler -tırnakları mengeneyle sökmek gibi- iz bırakmazdı. Şeytanın aklına gelmez şeyler bile icat etmişlerdi. Bahsedilen işkencehanenin bahçesinde ağaca bağlayarak, üste soğuk su dökerek günlerce bekletmek özellikle uzun sakallı ve sarıklılara uygulanan, sakal ve sarıkları ile tuvaletleri temizlemek sayılabilir...." (22)
İttihatçılar'ın özel işkence yeri olarak kullandıkları ikinci yer Bekirağa Bölüğü olarak bilinen, bugün İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi olarak kullanılan binadır. Bu binaya Abdülhamit ve İttihat Terakki döneminde hemen her muhalefet mensubu bir kez uğramıştır. Bu yerin işkencehane olarak kullanılmasına Abdülhamit döneminde başlanmışsa da buranın gerçek anlamda "işkence teknolojisiyle" donatılması İttihatçılar'ın iktidarında olmuştur. İşte bu yıllarda Meclis-i Mebusan'da da işkence olayları gündemdedir.
İttihat ve Terakki'nin Dersim Mebusu işkence yöntemlerini şöyle anlatıyor: "... Bu işkenceler neden ibaretti? O'nu da anlatayım: İşkencenin çeşitli türlerini uygulamışlar. Önce klasik olarak falaka. Bu falaka gayet kalın meşe sopasından üretilmiş. Gerekli kızılcık değneklerini Mısır Çarşısı'ndan alırlarmış... Ve bunlar suda ıslatılarak güya gerçeği söyletmek için çaresizleri falakaya yatırıp, en az elli sopa... sanığın dayanıklılığına göre bu sayı artarmış. (...) Şu gördüğünüz kanlı sopanın da orada çaresizler üzerinde kırılmış sopalardan olduğu anlaşılacak. (Bir kamçı göstererek) bunun ile sanıkların size isbat ederim ki dövüldüğü meydana çıkacak. (...) (elindeki bir zarfın içindeki camı göstererek) şu gördüğünüz ufak şey işkence edilen adamın parmağından düşmüş olacaktır." (23)
"Mebus Rıza Tevfik: .... bu koşullarda zulüm yeni değildir. Bu çok eskidir fakat siz unutuyorsunuz galiba. İmam-ı Azam'ı da dayaktan öldürdünüz. İmam Hambeli falakadan öldü." (24)
Aradan yıllar geçecek ve işkence hiç bitmeyecektir. Hemen her dönem işkence olaylarına ilişkin bu tür anlatımlara rastlanacaktır...
İşkence daha gelişmiş, ince metotlarla uygulansa da özü hep aynı kalacaktır. Amaç hep iktidarlarını tehdit eden güçleri yıldırmak ve korku salarak teslim almaya çalışmaktır. İşkencehanelerin mekanları, isimleri değişecektir. Belki; Bekirağa Bölüğü, Sansaryan Han, Ziverbey Köşkü, Gayrettepe, Vatan olacaktır... Kimi zaman bir orman, boş bir arazi ya da çeşitli binalar... Sömürü düzeni ayakta kalabilmek için zulme, vahşete devam edecek, Osmanlı geleneği sürdürülecektir.

Cumhuriyet'in İlanı ve İdamlar
1923 yılında Cumhuriyet ilan edilir. Ülkeye Osmanlı'dan çok daha ileri yasalar getiren Cumhuriyet'in kadroları, yine de kafa yapılarını Osmanlı'dan kurtaramazlar. Güçsüzlükleri, ideolojik olarak onları büyük oranda etkiler. Katletme, yukarıdan emirle kendi yasalarını çiğneme, olduğu gibi geçmişten devralınır. Cumhuriyet'in idamları daha "insancıldır"...
Osmanlı "adaletini" yerine getirirken kurbanlarını inletir... feryatlar attırıp, bağırtır... Kurbanın diri diri kazığa oturtulması, etinden sivri uçlu çengellere asılması, Osmanlı "adaleti"nin infaz biçimlerinden bazılarıydı. İnfaz, meydanlarda "ibret-i alem" olsun diye kalabalığın gözü önünde gerçekleşiyordu. Osmanlı, idam infazlarını nerede, ne zaman yerine getireceğini günlerce öncesinden ilan ederdi. Tellallar bağırıp, insanları "padişah efendimiz hazretlerinin" iradesi dışına çıkanların akıbetlerini görmeye çağırırdı...
Cumhuriyet döneminde de uzun yıllar idam törenleri aleni yapılmaya devam etti. "Vatan hainleri"nin sonunu görmek üzere köylerden, kasabalardan seyirciler çağrılırdı. Bazen toplantıları seyredenlerin alkışlarıyla idam törenine katılması da istenirdi. Cumhuriyet döneminde uzun yılar boyunca idam törenleri, kasabalı ve kentli bir takım eşrafın yaşamında eğlence, piknik olanağıydı... Bazen yanlarına yiyecek ve içeceklerini de alıyorlardı. Yiyip içerek "o renkli anı" bekliyorlardı. Sonra eğlencenin en heyecanlı yerine; asılanın son anlarına tanıklık ediyorlardı. Cumhuriyet döneminin "darağaçları gölgesinde piknik" yaptırma organizasyonlarına 1967 yılında "ayıbı silmek" düşüncesiyle son verildi. Bugünün yasaları ölüm cezalarının infazlarını kurallara bağlıyor. Yasaya göre kişinin idamı için önce mahkemelerin karar vermesi gerekiyor. Sonra ilk kararı veren mahkeme sivilse sivil, askeriyse askeri yargıtayın onayı alınıyor. İdam dosyası bundan sonra meclise gönderiliyor. Adalet Komisyonu"ndan sonra Genel Kurul'da varsa lehinde, ya da idam aleyhinde konuşmalar yapılıyor. Ardından çoğunluğun "evet", Cumhurbaşkanı'nın da mühürlemesiyle formalite tamamlanıyor ve darağacı kuruluyor.
İdam sehpalarıyla toplumu korkutup sindirerek kolayca yönetebileceğine inanan cunta şefi Kenan Evren "asmayıp da besleyelim mi?&q