Osmanlının Yıkılışı PDF Yazdır e-Posta
Mehmet ÖZÇELİK tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 25 Eylül 2010 07:29

OSMANLININ YIKILIŞI

 

            Buna bir devin yıkılışı da diyebilirsiniz.624 yıl dünyayı sulh içinde idare eden ve 24 milyon metre kareye ulaşan bu devin yıkılışı,çakalların kendisine musallat olmasıyla olmuştur.

“Atıf efendi Osmanlı medreselerinin gerileme sebeblerini bir yazısında şöyle sıralıyor:
1- Osmanlılar zamanında, ilim tahsili hususunda Seyyid(Cürcani) ve Sadeddin(Taftezani) mesleği, yani allamelik davasında bulunmak için her ilmi, her fenni öğrenmek ve bilmek usulü takip olunup, daha faydalı, daha semereli olan mütekaddimin ve eslaf mesleği yani ilmi şubelerinde birinde ihtisas kesbetmek usulünün terk olunması…
2- İlmin kaynakları mesabesinde bulunan eslafın eserlerini terk ve ihmal ederek müteahhirin ulemanın kısa ve muğlak kitaplarının medreseler programında kabulü ile maksatlarını anlamak için şer, haşiye, haşiyet’ül haşiye tedrisd olunarak talim ve terbiyede suubet(güçlük) gösterilmesi
3-Ulum-u aliye(alet ilimleri denilen dilbilgisi dersleri) ve ibarelerin lafızlarının tahlilleri ile lüzumundan fazla vakit harcanıp, dini ilimler ve faydalı hakikatlere pek az iştigal olunması ve ilimlerin göğüslerde değil, satırlarda muhafazasına çalışılması
4-İlmiye mensupları maişetçe darlığa düçar olup, ilmi şerefleri ile gayr-i mütenasip ve mezelleti mucip bir çeşit maişete sevk olunmaları ve bu vesile ile de talebelerin zekilerinin memuriyet ve makam arkasından koşarak ilmi araştırmalarla meşgul olmaktan mahrum olmaları
5- İbn-i Kemal, Ebu Suud merhumlar ile bazı emsallerinden sonra riyaset ve idare-i ilmiyeyi ihraz ile ilmiyenin mukaderratını tedvir edenlerin ehliyetsiz ve ilmiye mesleğine ruh verecek kabiliyetten mahrum olmalarıdır.”

            Bediüzzamanın ifadesiyle:”Beşer zulmeder,kader adalet eder.”Yani kader cihetiyle bir adalet olduğu gibi,bazı ihmal ve yanlışlıkların en iyi ihtimalle bir yenilenme hareketinin sebebi olarak da düşünülebilir.

            Duraklama ve gerilemenin sebeblerinden biri olarak da,medreselerin kendilerini yenilememeleri oluşturur.mesela bir yılda öğrenilmesi yetebilecek bir gramer bilgisine 15 sene harcanarak alet ilimlerinden temel ve asıl ilimlere geçmeye zaman bırakılmamaktadır.

            Fen ilimleri yeteri derecede yerine oturmamıştır.Bu konularda öncülük yaptığı bir hakikat olmakla beraber,geliştirmede yetersiz kalmıştır.

            Duraklama Sebepleri olarak:

“1. Alimler, eskilerin ruhu besleyen, zihinleri açan ilim yüklü açık kitapları bir tarafa bırakarak, muhtasar kitapları okuttular.

2. Alimler arasında fikir birliği kalmadı, münasebetler kesildi. Önceden ilim için yapılan seyahatler, aşağı yukarı yapılmadı.

3. Medreselerde ana kaynak kitaplar bırakılıp, lüzumsuz kaide ve i'râb mü-nakaşalariyle vakit öldürüldü. Yani alet ilimlerine verilen Önem, tefsir, hadis, fıkıh gibi temel islamî ilimlere verilmedi.”

            Osmanlı dinine olan hürmetinden bu kadar ayakta kalmıştır.

Nitekim Peygamber şehrine hürmet eseri olarak gönderdiği  Surre Alayları bunun örneklerinden biridir.

“Cihan Sultanı Kanunî, gördüğü bir rüyada Hz. Peygamber (A.S.)’ın kendisine, “Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini feth edesin, sonra da benim şehrimi imar edesin.” Mekke ve peygamber şehri Medine’yi imar etmişti. Hatta vasiyetinde, şahsi servetiyle kurulacak bir vakıfla hacılar için su getirilmesini istemişti.

 

Yıldırım Bayezid döneminden itibaren bütün Osmanlı padişahları Hicaz’a ayrı bir değer vermişler, her yıl o topraklara “Surre Alayları” göndermişlerdi.”

İbni Haldun;devletlerin yıkılışını özetle 3 sebebe bağlar:1Yöneticiler lüks ve sefahete dalıp,devletin kasasını boşaltırlar.

2-Boşluğu borç alarak doldururlar.

3-Borç ödemek için vergi koyarlar.

Ayrıca İbni Haldun,şehirde yaşayanların ince ve zarifliğini,yedikleri yiyecekleri terbiye edip,inceltmelerinden kaynaklandığını söyler.Tıpkı köylerden şehirlere inmekle medenileşip geliştiği gibi…[1]

Osmanlıda tam bir otorite vardı.Bazen bu despotluk ve baskıcılıkla karıştırılmaktadır.Mesela;

Türkmen asıllı olan Fatihin Veziri Çandarlı Halil paşanın Fatih tarafından  idam edilmesinde birkaç gerekçe sıralanır:1-Fatihin iki kere tahta oturmasına engel olması…

2-İstanbulun fethi teşebbüsüne muhalif bulunması…

3-Fatihin birinci dönem sultanlığına onun girişimiyle son verilmesi…

4-Güçlü bir Türkmen ailesine mensub olmasından,böyle bir otoritenin elinden alınması…

5-Bir rivayette;Bizanstan rüşvet alması…

6-Kapıkulunun 1400 yıl süren hakimiyetine son verilmiş olması…

7-Osmanlının büyümesi önündeki en küçük bir zafiyeti affetmemesi…

            Osmanlı devleti ebed müddet düşüncesinin önünde engel olacak en küçük bir sebebe bile müsamaha göstermemiştir.

            Bunu gücüyle yapmıştır.Bu gücünü kaybettiğinde ise mesela;

İngiltereye yaptırdığımız ve 12 milyon altın ödeyerek,2-Ağustos-1914-de teslim edilecek olan Sultan Osman ve Sultan Reşad gemilerine,kendisine karşı kullanılmasını engelleme düşüncesiyle el koydu,vermedi.Ve bunu tescillemek için de lozanın 58. maddesine koydurduğu,-Ödediği paradan da vaz geçtiği…-maddesiyle de kabul ettirilmiş oldu.

Osmanlı hem dıştan ve hemde içten sürekli altı oyulmaya çalışıldı.Mesela;

Churchill-in torunu bir makalesinde:”Dedemin en büyük ideali bir kürt devleti kurmaktı;elinde olmayan sebeblerle gerçekleştiremedi;şimdiki İngiliz hükumeti bu eksikliği tamamlayacak ve Vanda kürt beyleriyle İngilizler yaptıkları toplantıda kürt beylerine:”İşte fırsat,devletinizi kurun.”denilince kürt beyleri de:”Sizler bir kürt devleti kurmak istemiyorsunuz,bir ermeni devletinin peşindesiniz.”derler.”[2]

            En kötü talihsizliklerden biri de; Osmanlının yerine geçenin hayrul halef olamaması yani cumhuriyetin kaypak bir zemine kurulmasıdır.

            Bunda rolü olanlardan biri de şüphesiz Ziya Gökalpdir.

            Cemil Meriç Ziya Gökalp için şöyle der:”Ziya Gökalp minnacık bir adamdır.Elindeki imkanlarla başka çaresi yoktu.İster istemez intihar edecekti.İntihar kapıyı açmıyor.Oda mavi Sakal’ın Kırkıncı Odası’nı açıyor.Sık sık bu meseleyle bende karşı karşıya geldim ama korkak olduğum için intihar edemedim.Bu büyük meçhul beni ürküttü.Ben düşünceyi bir bütün olarak ele alırım.Memleketten memlekete değişmez.Ziya Gökalp batının sofra artıklarıyla geçinen bir zattır,onları atıştırır,zaman zaman da kusar.Peyami Safa’nın çektiği ruh çilesini çekmemiştir.Tarihin şımarttığı bir adamdır.”[3]

Osmanlı döneminde Fransızca konuşulur,Fransız edebiyatı işlenirdi..bizleri Fransızlar işgal etmişti.Şimdi ise,bizleri İngiliz kiraladı..bir müddete kadar..51 veya 99 yıllığına,dünyayıda kiralamaya talib,çalışıyor..

            Aydın geçinenlerimizin yıkımda büyük etkisi olmuştur.

Namık Kemal,Osmanlı devletinin halini görüyor,üzülüyor ve “Bu memleket batacak”diye ikazda bulunuyordu.Uzun bir zaman geçtikten sonra,bir tanıdığı şairi yakaladı:”Hani yirmi sene önce,memleket batacak diyordun,bak hala sapasağlamız!”Namık Kemal acı acı tebessüm ederek:”Canım,bu oduncu Mehmet Ağanın cenazesi değil ki,hemen kaldırıp gömsünler.600 yıllık bir devletin cenazesi 70-80 senede ancak kalkar.”

II.Mahmudun hekimbaşısı Abdulhak Mollanın ecza kapısına yazdığı gibi:

“Ne ararsan bulunur,derde devadan gayrı.”

Hariçte harici ve batılı saldırılara karşı,dahilde İran problemi sürekli sürmüştür.

            Osmanlı aleyhine batılı devletlerle anlaşma yapmış,Ermenilerin memleketimize sızarak karıştırmalarına yardımcı olup ve silah yardımında bulunmuştur.

            1904-1908 yıllarında Rusya ve irandan gelen Ermeniler,Vana gelerek isyan çıkarmışlardır.

            Buradan da firar eden isyancıların Vana ilticalarına destek olmuşlardır.

            Fikir bazında sürekli rafiziliği,Şiiliği,ifrat İslamcılığı! beslemişlerdir.

            Birliğimizin bozulmasında İran önemli bir etkendir.

            Ve sonuçta hem içden ve hem de dıştan yıkılmaya çalışılan Osmanlı devresini tamamlamış olarak tarihte eşine rastlanmayan şanlı bir tarih bırakmıştır.

            O Osmanlının tarihindeki yüzlerce ak edici örneklerden işte biri:

            "Hoca Saadettin Efendi babası Hasan Can'dan naklediliyor. «Yavuz Selim Hazretleri gecelerin çoğunda uyumaz nafile namazları kılar, teheccüd namazlarını ise hiç aksatmazdı. Çoğu gecelerde de kitap okur, bazen de Hasan Çan'a oku­turdu. Hasan Can bir gece yorgunluk ve rahatsızlık hasebiyle yatsıdan hemen sonra yatar ve sabaha kadar uyur.

            Sabah namazına kalkıp eda ettikten sonra Hazreti Padişa­hın huzuruna gider. Padişah Hazretleri sorar: «Bu gece hiç görünmedin ne yapıyordun? Yorgunluktan uyuyunca sabah namazına kadar uyumuşum diye cevab verir Hasan Can. O zaman Padişah Hazretleri sorar «ne rüya gördün?-. Hatırlaya­cak bir rüya görmedim efendimiz diyen Hasan Can padişah­tan şu sözü iştir. «Bütün gece uyuyasın ve rüya görmeyesin, çekinme söyle». Hasan Can: Yemin ederek rüya görmedim Sultanım deyince Padişah Hazretleri: «Acayip iştir bir rüya vardır görülmüş ola». Hasan Can Padişahın yanından ayrılır. Düşüne düşüne kapu ağası dairesine gider, bakar ki Hazinedar başı Mehmed Ağa, Kilercibaşı, Saray Ağası ve Kapı Ağa­sı Hasan Ağa oturuyorlar. Fakat Hasan Ağa bir acayip gözle­ri yaşlı, başını önüne eğmiş düşünürdür.

            Hasan Can sorar: Nedir bu hal Hasan Ağa?

            Diğer misafirler cevap verir: Ağa bir rüya görmüş. Hasan o zaman sırrı anlar, tevekkeli Padişah durmadan bir rüyadan söz eder. Hasan Ağaya ısrar eder, rüyasını anlattırır. Şöyle ki; yatsıdan sonra Hasan Ağa uyur çünkü her gece teheccüde kalkar fakat öyle bir rüya görür ki «Ağa kapısının kapısı vurulur kapıyı aralayan Hasan Ağa koridorda elbiseler içinde nur yüzlü bir çok asker bekleşir bir insanın giremeye­ceği aralıktan dört kişi içeri süzülür ve kapıyı çalan konuş­mayı alır ve der ki: «Bilir misin niye geldik? Ben de buyurun dedim. Dedi ki bizler Resulûllâh'in ashabıyız. Allah'ın selâmı üzerine olsun, bizi Resullûlah Hazretleri gönderdi. Selîm Han'a selâm söyledi ve buyurdu ki kalkıp gelsin Haremi Şe­rifin hizmeti ona nasib kılındı. Bizleri görürsün ki bu zat Sıd-dık-i Âzam, bu zat Ömer-ül Faruk, bu zat Osman Zîn-nu-reyn'dir. Bende seninle konuşurum Ali İbnü Ebî-Talib'im, var Selâm söyle deyip kayboldular», dedikten sonra ağlamaya devam eder.

Hasan Can, huzuru Padişahiye dönünce yine rüya soru­suyla karşılaşır ve şöyle hitap eder, Padişah «Hasan Can sa­baha kadar yatıp uyudun rüya görmemen acayip, söyle hay­van gibi yatıp uyudun mu?» der.

            Hasan Can cevap verir.

            -Sultanım o rüyayı bu Hasan kulunuz görmediyse başka Hasan kulunuz görmüş müsaade varsa anlatayım deyince Padişah anlat der. Dikkatle rüyayı dinleyen Padişah Hazretle­ri: «Hasan Can görürsün ki biz her zaman görevi almadan hareket etmeyiz. Babalarımız ve dedelerimiz evliyaullâhtan el almışlardır. Zahire çıkan kerametleri vardır. Bakma biz on­lara benzemedik» diyerek nefislerini bastırırlar.

Şimdi bu rüyayı anlatmamız şu dünya işlerinin başka yer­lerde kararlaştırılıp ötelerin ötesinden gelen habercilerle bil­dirilmesi ancak böyle îmanı sağlam ve keşfi açık zatlara buyurulduğunun binlerce milyonlarca misalinden biridir.

            Bu rüya üzerine Hazreti Padişah Mısır seferine hazırlıklara başlar. Çünkü iki Cihan Serveri Efendimiz Hazretleri (S.A.V.) vazife vermiştir. Bu vazifeyi hâiz olduğu mertebede kendisine haberdar eylediğini bildirdiğinden olsa gerek Padişah Hazret­leri illâ rüyayı sorar. İkinci erbabı Hasan Can zannıyla Hasan Can'a ısrar eder. Fakat ol teveccüh Kapı Ağası Hasan Ağa'ya olmuştur.”[4]

 

MEHMET   ÖZÇELİK

06-06-2006

 

 


 


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hayatım-Hatıralarım.M.Kırkıncı-nın kitabından…

[2] Genç beyin.sayı.29.sh.49.

[3] Genç Beyin.sayı.35.sh.62-63.

[4] Büyük Osmanlı tarihi.hasırcızade.Metin Hasırcı.Yavuz Sultan Selim…Tacüt Tevarih.