Yer Yüzünün Yürüyen Yıldızları - Sahabeler-1- PDF Yazdır e-Posta
Mehmet ÖZÇELİK tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 27 Eylül 2010 15:22



KAİNATIN EFENDİSİ HZ.MUHAMMED



Not:İçindekiler sonundadır.



Alem kâinatın Efendisine hamile idi.Onun doğacağı,onu doğuracağı günü beklemekteydi,her şey gibi..bu bir hasret..bu bir sevda..bu bir kurtuluşun ilk ve son olacak olan halkası idi.Herşeyin kendisi için ve kendisi hürmetine yaratılan zat idi.

Rasulullahın doğmasına 55 gün kadar kala,Ebrehe onun kıblegâhı olan Kâbeyi yıkmayı düşünüyordu.Yolda Abdulmuttalibin 200 devesini adamları almış vermiyorlardı.Ebrehenin huzuruna çıkan Abdulmuttalib ondan develerinin verilmesini istemişti.O ise bir an şaşırmış,ricacı olarak geleceğini düşünerek,kendince bu kadar basit bir şey için geleceğini düşünmemiş,düşünememişti.

Çünkü Abdulmuttalib ona cevabında;Ben develerimin sahibiyim,Kâbenin sahibi olan Allah elbette kendi evini korur diyordu.

Ebrehe korkmuştu ancak o Abdulmuttalibden değil,onun alnında parlayan nurdan çekinmiş, develerini bir an evvel iade etmişti.

Belli bir noktadan öteye öndeki Fil-i Mahmudi gitmiyor,hayvan olmasına rağmen, fakat Ebrehe yürüyor,gelecek zatın nuruna tosluyordu.

**Abdullah evlenmeden önce peşine bir çok Mekkenin kızları düşmüş ve onunla evlenmek istiyorlardı.Onları celbeden onun alnındaki nur idi.

Abdullah Âmineyi istemeye giderken kendisine evlenme teklif eden kızı reddeden Abdullah, evlendikten sonraki günde kendisini gören o kız Abdullahın yüzüne bile bakmıyordu.Sebebini soran Abdullaha;Önceden mevcut olan nurun şu anda bulunmadığını söylüyordu.Artık o nur,o nur-u Muhammedi asırlar boyu seyrini tamamlamış,Âmineye intikal etmiş ve onda karar kılmıştı.

Ümmül Kital ile Şam valisinin kızı Fatıma bunlardandır.Onunla evlenememek bir çoklarını kahrediyordu.

**Bazı tarihçiler 40. dedesi Adnan’a kadar,bazıları da –İbni Esir gibi- Hz.Ademe kadar tesbit edip,soyunda herhangi bir zina olayına rastlanmamıştır.

İbnul Kelbi diyor:Ben Rasulullahın beş yüz annesini tesbit edip yazdım,onlar içinde zina yapmış sefih ve cahiliye adetlerinden bir şey olanı bulmadım.(Kadı Iyaz.Şifa-i Şerif .Arapça)

Peygamberimizin kendi ifadesiyle;Allah mahlukatı yarattığı zaman beni en hayırlı olanı,asrı en hayırlı olanı,kabilesi en hayırlı olanı,evi ve nefsi en hayırlı olanı olarak yarattı.”buyurdu.

Başka hadisde;mahlukat içinde Beni Ademi,ondan Arabı,ondan Kureyşi,ondan Beni Haşimi,ondan beni seçti.Bu durum devam etmektedir.Arabı seven beni sevmiş olur ve bende onu severim.Araba buğzeden bana buğzetmiş olur ve ben de ona buğzederim.”

**“Abdülmuttalibin rüyası:
Sevgili Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib bir rüyasını şöyle anlatır:
Evimde uyurken, bir rü'ya gördüm ve çok korkdum. Ta'biri için Kureyşin kâhinine gittim ve anlatmaya başladım: Yerden göklere yükselen bir ağaç gördüm. Dalları doğu ve batıya ulaşıyordu. O ağaçdan daha parlak bir nur görmedim. Güneşten yetmiş def'a parlak idi. Arablar ve acemler ona doğru secde ediyordu. Ağacın büyüklüğü, nuru ve yüksekliği gittikce artıyordu
Bazan gözden kayboluyor, bazan açığa çıkıyordu. Kureyş kabilesinden bir kısmı bu ağacın dallarına sarılıyordu. Bir kısmı ise o ağacı kesmeye çalışıyordu. Onun gibisini hiç görmediğim güzel yüzlü bir genç, gelip ağacı kesmek isteyenlere engel oluyordu.
Bir kısmının arkasından tutup çekiyor, bir kısmının da gözüne ışık salıyordu. Ben o ağacdan nasibimi almak için elimi uzattım ve oradaki gence, "Bu nur kimlere nasib olur?" dedim.
"Senden önce bu ağacın dallarına yapışanlar nasiplenirler" dedi. Sonra korku ile uyandım. Ben bunları kâhine anlatınca, kahinin rengi değişdi, "Eğer sen bu rü'yayı gerçekten görmüşsen, senin neslinden bir oğul gelecek, doğudan batıya kadar heryere hâkim olacak, bütün insanlar ona itaat edecekdir" dedi.
Sonra Abdülmuttalibin yanında bulunan oğlu Ebu Talibe bakıp,"O sen olmayasın?" dedi. Resulullah zuhur edince, Ebu Talib bu hadiseyi devamlı anlatırdı ve o ağaç "Ebul Kasım Muhammed-ül-Emindir" derdi
Ebu Talibe, öyleyse neden iman etmiyorsun, dediklerinde, "Ayıblanmakdan korkuyorum" diye cevab verirdi.

*Hz.Alinin annesi Fatıma binti Esed ve tüm çocukları Müslüman olmuş ancak kocası Ebu Talib iman etmemişti.

Öldüğünde Peygamber Efendimiz annem dediği Fatıma binti Esed’e gömleğini kefen yapmış,ağlamış,ona duada bulunmuş ve onun hakkında şöyle buyurmuştur:” Allahü Teâlânın emriyle, yetmiş bin melek onun cenaze namazını kıldılar.”


**Sevgili Peygamberimiz yedi yaşında iken şiddetli bir göz ağrısına tutuldu. Ne kadar ilaç yaptılarsa da fayda vermedi. Sonunda Abdülmuttalibe Ukkaz panayırında bir rahib var, göz için ilaç yapıyor dediler.
Abdülmuttalib, Efendimizi o rahibe götürdü.. Rahibin bulunduğu kilisenin kapısını kapalı buldular. Açtırmak için bağırdılar. Cevab gelmedi. Bunun üzerine Resulullah ile aşağı indiler. O anda kilise sallanmaya başladı. Abdülmuttalib kilise üstümüze yıkılacak diye korkdu.
Rahib içerden koşarak geldi ve "Ey Abdülmuttalib, şu bir gerçekdir ki, bu çocuk bu ümmetin Nebisidir. Eğer dışarı çıkmasaydım bu kilise üzerime yıkılırdı. Bunu götür ve dikkatle koru!" dedi. Sonra göz ağrısı için yaptığı ilaçlardan verdi.”[i]

**Kureyşin ileri gelenlerinden,”Lüvey’in oğlu Kâ’b,Cuma günleri,kavmini toplayarak hutbe okurdu.Kendi neslinden son Peygamber geleceğini söyler ve onun zamanına kim yetişirse ona iman etsin diye nasihat ederdi.”[ii]

**Rasulullah Hicri 571 yılında Rebiülevvel ayında doğdu ve o ayda -8.inde- vefat etti.Pazartesi doğdu ve pazartesi vefat etti.

Doğuşu ânında bir çok mucizeler zuhur etti,zaten gelmeden de bir çok mucizeler ve alâmetler mevcut idi.Bunlar:

“Sava gölünün kuruması,Mecusilerin bin yıldır,yanan ateşlerinin sönmesi,Kisra sarayının sarsılması ve 14 şerefesinin yıkılması,Hz.Muhammed’in ise sünnetli ve göbeğinin kesik olarak doğması, sırtında iki küreğinin arasında sarıya çalan siyah bir nişan (Nübüvvet mührü)’ın bulunması,gibi olaylar bunlardan bazılarıdır.”[iii]

Onun varlığı gibi her şeyi birer mucize ve harikalarla dolu idi.Binlercesi mevcuttur.

**Hz.Aişe anlatır:”Mekke’de bir Yahudi vardı.Hz.Muhammed’in (A.S)doğduğu gecenin ertesi, Kureyşin toplu bulunduğu yere gelip,bu gece aranızda bir oğlan doğdu mu?diye sormuş. ”Evet,Abdulmuttalib’in oğlu,Abdullah’ın bir oğlu oldu”demişler.

“İşte son Peygamber odur ve arkasında alameti vardır.”diye haber verdi.Gitmişler, Hz.Muhammed’i görmüşler.Yahudi o Peygamberlik mührünü görünce,aklı başından gitmiş ve; ”Peygamberlik artık İsrailoğullarından alınmıştır.Bundan sonra,başka Peygamber gelme ümidi kalmamıştır.Kureyşliler büyük bir devlete erecek ve şöhretleri,doğudan batıya kadar ulaşacak”demiş.

…Sabit’in oğlu Hassan der ki:”Ben sekiz yaşındaydım,hatırlıyorum ki,bir gün sabahleyin Medine’de bir Yahudi,diğer Yahudilere haykırıp,bu gece Ahmed’in yıldızı doğdu,dedi.”[iv]

** Süt annesi Halimenin  kocası Haris’in çobanının otlattığı hayvanlar bol sütlü oluyor,diğerlerinin otlattıkları cılız kalıyordu ve onlar çobanlarına;

-Harisin çobanı hayvanlarını nerede otlatıyorsa,sizde bizimkileri oraya götürün,diyorlardı.

Onlar ise böyle yaptıklarını ancak onunki gibi bir netice alamadıklarını söylüyorlardı.

**Bir defasında süt annesinin Peygamberimizi kaybetmesi üzerine bundan haberdar olan dedesi Abdulmuttalib,”Kâbeye giderek,,torununun bulunması için dua etmişti.Bulunduğunu öğrenince de torununu yanına alarak Kâbeye gelmiş,şükür tavafı yapmıştı.”[v]

**Süt kardeşi Şeyma ile oynadıklarında,Şeyma’nın korku ile eve gelerek kardeşi Muhammed’in öldürüldüğünü söylemesi üzerine koşan Halime,O’nu sırtüstü yatarken tebessüm ederek bulmuş, korkarak annesine getirip vermişti.İşte Cebrail tarafından göğsünün yarıldığı bu olaya karşı annenin verdiği tepki ise:

“Amine süt anneye sordu:Şeytanın ona bir zarar vereceğinden mi korktun?”

Halime;”Evet,öyle”deyince,Amine:”Hayır,korkma!Şeytan O’na bir zarar veremez.Çocuğumun bilinmeyen bir tarafı var.O ileride büyük bir adam olacaktır.İstersen ben de O’nun bir hikayesini sana anlatayım.”dedi ve:”O’na hamile olduğum zaman benden,ışığında Suriye’deki Busra şehrinin köşklerini gördüğüm bir nur çıktığını fark ettim.Bundan başka ben O’na hamile iken karnımda ağırlığını duymadım.O,doğduğu anda elleri yerde,başı semaya doğru yukarıda idi.Şimdi sen O’nu bırak ve memleketine dön.”[vi]

**O’nunla sofraya oturduklarında bereket olduğunu söyleyen amcası devamla;”Yemeğe ve içmeğe başlarken besmele çeker –Bismillahil Ehad-derdi.Yedikten ve içtikten sonra da –Elhamdulillah-diyerek Allah’a hamd ederdi.Hiçbir zaman yalan söylemez ve cahiliye davranışlarında bulunmazdı.”[vii]

**İleride dünyayı hazırlıyacak o zat,dünyaya çok insanlıkları hazırlamakla meşguldü.Peygamber olmadan evvelde bunu gösteriyor,yaşıyor,yaşatıyordu.

O dönemlerde Mekkenin ileri gelenlerini toplamış,olumsuzluklara son vermek üzere –Hılf-ül Fudul- yani Faziletlilerin Yemini adıyla bu cemiyeti kurarak faziletlileri bir çatı altında toplamıştı.

Abdullah bin Ced’anın evinde yapılan Hılf-ul Fudul için;Şimdi de böyle bir meclise davet edilsem giderim.”der.

İnsanı ve insanlığı yaşatmak için çırpınıyordu.O çölde bir su idi..gözlere ışık..hayata hayat idi. Cehalet döneminin saadet temsilcisi..insanların et yemek için diri diri develerin budlarını keserek, iyileşmesi için kendi kendine terk ettiği,kızların diri diri gömülüp cehaletin zifiri karanlıkta olduğu bir dönemde günlere ve gönüllere güneş gibi doğmuştu.

Kendisine yapılanlara aldırmıyor,kendi yaptığına bakıyor ve onu düşünüyordu.                         

12 yaşında iken amcası Ebu Talible Şama giderken Papaz Buheyra onu tanımış ve alametlerini amcasına söylemişti.Bunun Sahibi kim,sorusuna amcasının,onun babası benim sözünü reddetmiş,onun babasının olmayacağını bildirmişti.

Ebu Talib Efendimize babasını arattırmıyordu.Onun vefatı varlığını hemen hissettiriyordu.Zira onun vefatıyla Peygamberimize olan zulümler hışımla,yağmur gibi yağmaya,etkisini ve eksikliğini göstermeye başlamıştı.Öyleki maddi ve manevi destekçesi olan Hanımı Hatice ile beraber amcasını da aynı yılda kaybetmeden dolayı o yıla –Hüzün yılı- deniliyordu.

O kimseye düşmanlık göstermezdi.En büyük düşmanı şirk idi.İslam öncesi dönem“Bir keresinde Kureyşliler, putlara adanarak kesilmiş bir hayvanın etinden pişirilmiş bir yemeği Peygamberimizin önüne getirip koymuşlardı. Peygamberimiz bunu ye­meyi reddetti.”

*Hayatında putlara tapmamış ve putlar üzerine yemin etmemiştir.

Eshabı Kiram soruyor:

-Ya Resulallah! Ebu Talib'in Zat-ı Âlinize şu kadar hizmeti oldu. Bu hizmetlerinin yararını hiç göremeyecek mi?

-Evet, faydasını gördü. Ben O'nu cehennemin derin yerlerinde buldum; daha serin bir yere çıkardım, ateş, amcamın sadece topuğuna kadar çıkabilmekte.

Rasulullahın dede,anne ve babası Hanif dini üzere olup ehli necattırlar.Amcası ise:

“Sekizinci Nükte: Diyorsunuz ki: Amcası Ebu Talib'in imanı hakkında esahh nedir?

Elcevab: Ehl-i Teşeyyu', imanına kail; Ehl-i Sünnet'in ekserisi, imanına kail değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebu Talib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddî severdi. Onun o gayet ciddî o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zayie gitmeyecektir. Evet ciddî bir surette Cenab-ı Hakk'ın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve tarafdarlık göstermiş olan Ebu Talib'in; inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen, makbul bir iman getirmemesi üzerine Cehennem'e gitse de; yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cennet'i, onun hasenatına mükâfaten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem'i, hususî bir nevi Cennet'e çevirebilir... “[viii]

*Tevrat'tan:

-O, Allahü Teala'nın Resulüdür. Kalbi katı ve huyu kötü değildir. Aşağı şeyleri beğenmez ve onlara iltifat etmez. Her yerde ve her zaman ölçülü konuşur. Suçları affeder. Ümmeti güzel ahlaklıdır. Minarelerden namaza davet eden müezzinleri işitince abdest alıp camiye koşar, düzgün saf yapar, bir hizada dururlar. O'nun ümmeti, geceleri de zikreder ve ibadet yapar. Örtünmeye dikkat ederler... Mekke'de dünyaya gelecek, bütün insanları Hakka davet edecektir. O benim ismi Muhammed olan Peygamberimdir. O'nun varlığı yüzü suyu hürmetine gözlerden perde kalkar, kulaklar işitir, kalp gözleri açılır. O, bozuk dinleri ortadan kaldırıp hak olan islamiyeti yeryüzüne iyice yerleştirmedikten sonra ömrüne son vermem.

Zebur’dan:

-O'nun eli açıktır. Hiç kızmaz. Yüzü güzel, boyu güzel, huyu güzel, sözü güzeldir. Sözleri gönülleri rahatlatır; ruhları huzura kavuşturur. Nur yüzlü bu peygamber nefsi ve kalbi hasta insanların hakiki tabibidir. O, ölüm anını, mezarı, mahşeri ve cehennemi düşünerek çok ağlar, çok düşünür, az konuşur, az uyur, az güler, gülüşü tebessüm şeklindedir.

İncil'den:

-O, az yemek yer. Cimrilikten hoşlanmaz. Kimseyi çekiştirmez. Aceleci değildir. Hile yapmaz. Kötü söz konuşmaz. Kendisi için intikam almaz. Tembel değildir. Aza kanaat edip, çoğu ihsan eder. O'nun işleri ve tercihleri aşırılıklardan uzak ve bunların ortası üzeredir. Yerde ve gökte yaşayanların medarı iftiharıdır. O, günaha batmış olanların şefaatçısı, onsekizbin alemin rahmetidir. Cennette kıymetli kevser suyunu o dağıtacaktır. Daima doğruluk üzre ve daima ihlaslıdır. Dili her an Kur'an-ı anar. O öyle üstün vasıflarla yaratılmıştır ki, gözleri uyusa kalbi uyanık kalır. İnsanlardan gelen eza ve cefaya katlanır da yine şefaati bırakmaz.

*Sen Ahmed ü Mahmud ü Muhammedsin efendim

Hak'dan bize Sultan-ı müeyyedsin efendim.



*Ol dedi oldu alem, yazıldı levh ü kalem,

Okundu hatm-i kelâm, şanına Muhammed'in



*Hep erenler geldiler, dergâha yüz sürdüler

Zikr-ü tevhid ettiler, nuruna Muhammed'in



*N'ola tacım gibi başımda götürsem daim,

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şah-ı Rüsulün.(1.Sultan Ahmed Han)



*Canım kurban olsun senin yoluna

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.(Yunus Emre)



*Ebu Leheb, dünyaya gelen inci tanesinin amcası.Süveybe, mevlid vuku bulunca, hemen efendisine koşarak "bir yeğeniniz oldu" diye müjde veriyor. İleride amansız bir İslam düşmanı kesilecek olan Ebu Leheb, sevinçli. Bu sevinç sırf akrabalık sebebiyle de olsa, Habibullah'ın dünyaya teşrifine sevinmesi O'nun, cehennemde Pazartesi günleri azabının hafiflemesine yol açacak; ve yeğeninin doğum gününde, parmaklarının arasından akan suyu emerek sükunet bulacaktır.

Evet! Ebu Leheb keyifli. Bir yeğeni olmuş; sülalesi bir kişi daha kazanmıştır. Bu keyifle Süveybe'yi azad etti. Süveybe, artık hür bir kadın. Sevgili Peygamberimizin alemlere rahmet oluşundan ilk istifade eden insanlardan biri sütannelerden Süveybe Hatun.Daha önce Hazret-i Hamza’yı sonradan da Ebu Seleme'yi emziren şanslı kadın.

*Ebu Leheb Ebu Rafi-yi iyice dövmesi üzerine orada bulunan Ümmü Fadl’ın ona sopayla vurması üzerine ölümü bu sopayla olan Ebu Leheb,kara kızıl denen bir hastalığa yakalanıp ölünce üç gün gömülmeden açıkta kalmış,çocukları yanına bile yaklaşamamışlardı.Ayıplanmaları üzerine uzaktan su serperek kenar bir yerde gömdüler.Ölümü çok ibretli olmuştu.



*Gül, Muhammedin kokusuna gıpta eder

Kokumu O'nun terinden aldım der.



*Terlerse güller olurdu her teri

Hoş derlerdi terinden gülleri.



*Müraat-i edep şartıyla gir Nabi, bu dergâha

Metaf-i kudsiyandır, büsegâh-ı enbiyadır bu Nabi



**Sevgili Peygaberimizin geleceğini müjdeleyenlerden biri de Iyad Kabilesinden Kuss İbni Saide. Devrin en iyi hatiblerinden. Arapçayı billurdan kelimelerle çok mükemmel şekilde tasarruf ediyor. Şu an Ukaz Panayırında. Çevresi dinliyenlerle sarılı. Dinleyicilerden bazıları da yine iyi söz ustalarından.

Kuss kızıl bir devenin üzerinde;yaşı, yüzü geçmiş.

Kelimeleri seçerek, manayı ve maksadı en iyi ifade eden kelimenin bütün tesir gücünü hesaplayarak konuşuyor:

-Ey insanlar! Geliniz! Dinlemeye, bellemeye ve ibret almaya ihtiyacınız var!

Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olmayacak olur . Yağmur yağar, otlar biter. Çocuklar doğar; ana ve babalarının yerini alır. Sonra onlar da gider, Vukuatın duru durağı yoktur. Birbirini takip eder. Kulak tutunuz; dikkat ediniz. Haber var gökyüzünde, işaret var yeryüzünde. Yıldızlar yürür, denizler durur.

Gelen durmaz, giden gelmez. Acaba gittikleri yerden hoşnud kaldıkları için mi dönmüyorlar yoksa orada tutulup uykuya mı dalıyorlar.

Yemin ediyorum!...

Allah indinde öyle bir din var ki, şimdiki dininizden daha aziz daha sevgili....

Yemin ediyorum!

Allah, bir Peygamber daha gönderecektir.

Yakında zuhur edecek... gölgesi üstümüze düşmeye başladı.

O Peygambere iman eden bahtlılara ne saadet. O'nu inkar edecek bahtsızlara yazıklar olsun.

Yazıklar olsun ömürleri gaflet ile geçen ümmetlere.

Ey insanlar!

Hani âba ve ecdat?

Hani süslü kâşhaneler?

Hani taş saraylar sahibi Âd ve Semud?

Hani tanrılık iddia eden Firavun; ya Nemrud nerede?

Onlar sizden zengin ve kalabalıktı.

Toprak onları değirmeninde öğüterek toz etti. Kemikleri bile kalmadı. Evleri ıssız ve kimsesiz.Yerlerini ve yurdlarını şimdi köpekler şenlendiriyor.

Aman, aman! Onlar gibi gafil olmayın ve onların izinde gitmeyin.

Her şey ölümlüdür.

Bâki olan yalnız ve yalnız Cenab-ı Hak'dır.

Tapılacak sadece Allah'dır.

Doğmamış ve doğurmamıştır.

Evvelkilerden nice nice hikmetler geride kaldı.

Unutmayın ki ölüm ırmağına girecek kıyı çok; fakat kurtulacak yeri yoktur... ister yaşlı, ister küçük, vadesi dolan bir saniye bekleyemeden göçüp gidiyor; bir daha geri gelmemek üzere gidiyor.

Bunlar şüphesiz benim de sizin de akibetiniz.. İyi düşünün, nereden gelip nereye gidiyoruz; niçin varız ve ne olacağız?...

... Kuss İbni Saide, Sevgili Peygamberimizi haber veriyordu. Ama ne tuhaftır kendisini dinleyenler arasında âhir zaman Peygamberinin bulunduğunu bilmeden konuşuyordu.

Bu sözlerden iki üç yıl gibi az bir zaman sonra islamiyet bütün insanlığa tebliğ edilmeye başlandı. Yazık ki Efendimiz insanlığı hakikate davet ederken Kuss'ın ömrü bu daveti almaya yetmedi. Ölmüştü...

Sevgili Peygamberimiz, İslamiyeti yaymaya başladığında, Iyad kabilesinde Kuss'ın yerini yine O'nun gibi bir muvahhid olan Carud almıştı... Carud, bekledikleri son Peygamberin bir güneş gibi zuhur ettiği haberi alınca kabilesinin önde gelenlerini yanına alarak huzura çıkıp O'nun getirdiği dini kabul ettiler.

Bir kabilenin bütünüyle müminler safına iltihakından memnun olan Peygamberimiz:

-İçinizde Kuss İbni Saide'yi bilen var mı? diye sordular.

Carud:

- Ya Resulallah; cümlemiz biliriz . Bilhassa ben daha iyi tanırım. Çünkü hep O'nun yolundayım

Efendimiz:

- Kuss İbni Saide'nin Sûku Ukaz'da kızıl tüylü bir devenin üzerinde olduğu halde, yaşayan ölür, ölen fena bulur, Olacak olur, diye hutbe vermelerini unutamıyorum... Daha başka şeyler de söylemişti. Hepsi hatırımda değil.

Ebu Bekr Radıyallahü Anh:

- Ya Resulallah. O gün Sûku Ukaz'da Kuss'ı dinleyenler arasında ben de vardım. Söylediklerinin tamamı aklımda dedi ve konuşmayı aynen tekrarladı. Carud'un bir arkadaşı da izin alarak Kuss'dan bir şiir okudu. Şiir çok açık bir şekilde Sevgili Peygamberimizi haber veriyordu.

Peygamberimiz, kendilerini büyük bir aşkla insanlığa duyurmaya çalışan Kuss için şu müjdeyi vererek O'nun dostlarını sevindirdiler.

-Ümit ederim ki, Cenab-ı Hak, O'nu kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak diriltecek ve bana yolluyacaktır.

**O nurdan gözleri kör olanlar ise ona zulmü sürdürüyorlardı.Onlarda Mekkenin elebaşıları idiler.O Zat Mekkenin elebaşılarını Allaha havale ediyordu:

“Allah'ım, Ebu Cehil Amr bin Hişam'ı sana havale ediyorum! Allah'ım, Ukbe bin Rabia'yı sana havale ediyorum! Allah'ım, Şeybe bin Rebia'yı sana havale ediyorum! Allah'ım, Ukbe bin Muayt'ı sana havale ediyorum! Allah'ım, Umeyye bin Helef'i sana havale ediyorum!Allah'ım, Velid bin Utbe'yi sana havale ediyorum! Allah'ım, Umare bin Velid'i sana havale ediyorum!”

Hepside Bedirde cehenneme gidiyordu.

Ebu Cehil Nebiye dedi:”Biz seni yalanlamıyoruz lakin senin getirdiğini yalanlıyoruz”.dedi.Bunun üzerine şu âyet Rasulünü teselli etti ve Cebrail hüzünlenmemesini söyledi:”Onların söylediklerinin hakikaten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.”[ix]



Ukbe bin Ebi Muit gibi Peygamberimizin yakasına yapışarak öldüresiye hakaret edenler birer birer feci akibetle öldü ve öldürüldüler.

O Rasul,o şanlı Nebi;iki cehennem arasında cenneti yaşamakta ve yaşatmaktadır. Komşuları Ebu Leheb ve Ukbe bin Ebi Muayt’ın evinin ortasında oturmaktadır. Kapısının önüne leş ve pislik koyuyor, evini taşlıyorlardı.O onları cehennemden kurtarmaya çalışırken,onlar cehennemi yaşatıyor,o şanlı Nebi onların içlerini ve dışlarını temizlerken,onlar içlerindeki pislikleri kusuyorlardı.

Daha da ileri giderek secdede iken başına işkembe koyuyorlardı.O ise cehennemde cenneti yaşıyor ve yaşatıyordu.

O Nebi;”Bu nasıl komşuluk böyle!.”diyordu.

Bu duruma Hz.Hamza dayanamıyor,o pislikleri Ebu Lehebin kafasına döküyordu.

Ebu Cehil;Muhammedi secdede görürsem,ayağımla ensesine basacak ve yüzünü yerlere süreceğim.”diyordu.

Öylede görüyor ancak yerine çakılmış gibi o zata yanaşamıyordu bir türlü.Zira o Resulle kendi arasına açılan cehennem çukurunun alevlerine düşmekten korkuyor, adımını atamıyordu.Bu ateş çukurunu ise sadece kendisi görüyordu.

O kim,o Zatı görmek ve basmak kim?O cehennem zebanisinin haddine mi düşmüş,o cennetlerin şahının ve padişahının başına basmak!

*Nadir bin Harisde..o Zatın arkasında arslan görüyor ve yaklaşamıyordu.

*Yine ibadetle meşgul olduğu esnada ele başıları başına kanlı işkembeyi koyarak,onunla alay ediyorlardı.Bunu gören Ebu Talib hizmetçisine işkembeyi aldırtarak peşlerine düşmüş ve teker teker o kanlı ve pis işkembeyi suratlarına sürdürmüş,maskara olmuş ve çıt çıkaramamışlardı.

Onlar inadlarından bunu yaparken,ruhları Rasulullaha iştiyak duyuyor,bunu tatmin için her şeyi göze alıyorlardı.

-“İbni ishak rivayet etti ki;Ebu Süfyan bin Harb,Ebu Cehil bin Hişam ve Ehnes bin şerik,evinde gece namazı kılan Rasulullah’ı (sam) dinlemek üzere bir gece birlikte çıktılar.Adamlardan her biri orada, Rasulullahı dinleyeceği oturacak bir yer buldu.O adamlardan hepsi bir diğer arkadaşının oturduğu yeri bilmiyordu.(Birbirlerinden habersizdiler)Böylece Rasulullahı dinleyerek gecelediler.Vakta ki sabah olmak üzere idi ki sohbetten ayrıldılar ve böylece yol onları birleştirdi,yolda buluştular,birbirlerini kötülediler.Onlardan bazısı diğerine;”Tekrar geri dönmeyin.Eğer sizin alçaklarınızdan biri sizi görürse nefsine herhangi bir şüphe düşürürsünüz.”Sonra uzaklaşıp gittiler.

İkinci gece olduğunda onlardan her biri tekrar yerine döndü.Rasulullahı (sam)dinlediler.Sabah olmak üzere idi ki ayrıldılar ve böylece yolda toplandılar.Böylece bazısı bazısına birinci kez söylediği gibi aynı şeyleri söyledi ve nihayet üğçüncü gece olduğunda adamlardan her biri yerlerini  tuttu.Rasulullahı(sam) dinleyerek gecelediler.Sabah doğmak üzere iken meclisden ayrıldılar.Yol onları bir araya getirdi.Bazısı bazısına şöyle dedi:”Bir daha buraya dönmememiz konusunda anlaşıncaya kadar ayrılmayalım.”Bunun üzerine anlaştılar ve ayrıldılar.

Ahnes bin Şerik sabahladığında değneğini aldı ve sonra çıktı.Ebu Süfyanın evine geldi.Ebu Süfyan’a:

-Ey Hanzalanın babası…Muhammed’den işittiğin şey konusunda görüşünü,düşünceni bana haber ver,dedi.Ebu Süfyan:

Ey Sa’lebe’nin babası…Allah’a yemin olsun ki,onunla ne kastettiğini bildiğim bir takım şeyler işittim ki,onları biliyorum.Ve yine mânasını bilmediğim ve onunla ne kastettiğini anlamadığım bir takım şeyler duydum,dedi.Ahnes:

-Ben de…Buna yemin ederim ki öyle…dedi.

Ravi İbni ishak der ki;sonra Ahnes,Ebu Süfyan’ın yanından ayrıldı,çıktı.Ebu Cehil’e geldi.Onun evine girdi.Ebu Cehl’e:

-Ey Ebel Hakem…Muhammed’den duyduğun şey konusunda görüşün nedir?dedi.Ebu Cehil:

-Ne duydum ki?...Biz,şeref konusunda Abdimenaf oğulları ile birbirimize düştük.Onlar hacıları yediriyorlar,biz de yedirdik.Onlar sancağı taşıyorlar,biz de taşıdık.Onlar cömertçe veriyorlar,biz de verdik.Ta ki,ata binmeğe kadar eşit seviyeye gelmişken onlar şöyle diyorlar:”Bizden olan bir nebiye semadan vahiy geliyor.”Ne zaman bunun gibisine erişeceğiz?Allah’a yemin olsun ki,O’na asla iman etmeyiz ve O’nu asla tasdik etmeyiz.”Bu sözler üzerine Ahnes O’nun yanından kalktı ve O’nu terk etti.”[x]

Peygamberimize küçüklüğünden beri maddi manevi en büyük destekte bulunan Ebu Talib Peygamberimize iman etmemişti.Peygamberimiz onun için:”Cehennemde en hafîf azâb, Ebû Tâlibin azâbıdır.”

**”Önce en yakın hısımlarını uyar.”[xi]âyeti gelince akrabalarını uyarmaya başladı.

Akrabalarını uyarmak üzere onları topladı ve onları önce Allahın birliğine davet etti.Bu sırada Ebu Leheb;-Elin kurusun,bunun için mi bizi buraya çağırdın” derken,adeta susan Rasulullaha karşı Allah ona –Tebbet-ile cevab verdi:”Ebu Leheb'in iki eli kurusun, kurudu da! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli ateşte yanacaktır. Karısı da odun hamalı olarak. Boynunda sağlam hurma lifinden örülmüş bir ip bulunacaktır.”[xii]

**İsrailoğullarının büyük alimlerinden olan Zeyd bin Su’ne,Peygamberimizin Peygamberliğinin bütün sıfatlarını görmüş ancak iki tanesini görmemişti.O da halimliğinin cehaletini geçmesi idi.

Bunu sınamak için kabilesinin bir ümitle islamiyete girmelerine rağmen,şimdi yağmursuzluktan kırılma noktasına gelip,geri eski dine dönebileceklerini söylemiş, kendisi borç para verip,onların ihtiyaçlarının giderilmesini teklif etmişti.Kabul de edilmişti.

Gününden önce peygamberimizin yakasına yapışarak,borcunu istemiş, kabalıkta bulunmuştu.Bu durumu gören Hz.Ömerin hiddetlenmesine rağmen, Peygamberimiz hakkının verilmesini ve ayrıca 20 sa’ hurma daha fazla verilmesini söylediler.

Aradığı hilim ve yumuşaklığı da görünce,bunun sebebini açıklayarak Müslüman olduğunu dile getirip,malının yarısını da Müslümanlara sadaka olarak dağıtmıştı.

**Benzeri durumların bir çok örneklerine hayatında rastlarız.

Hakem bin Keysan’ın esir edilmesinden sonra,kendisine Müslümanlık teklif ediliyordu.O ise bunu kabul etmiyordu.Rasulullaha getirildi ve yine teklif yapıldığında yine reddetti.Hz.Ömer öldürmek için izin istedi.Rasulullah sabırla muamelede bulunarak,Allaha ve Rasulüne şehadet etmesini teklif etti.

Hidayet nasib olan Keysan kabul edip ve daha sonra da cihad ederek,Maune kuyusunda şehid edildi.

Müslüman olması ile ilgili olarak Rasulullah ashabına dönüp şöyle diyordu: ”Eğer demin bu zat hakkındaki sözlerinizi dinleyip,onu öldürseydim cehenneme giderdim.” (İbni Sa’d)

** Hadisde:”Tahallaku bi ahlakillah”yani ahlak-ı ilahiye ile ahlaklanınız.-Ahlakı ilahiye ise;İlahi kudsi sıfatlarla vasıflanmaktır.

-Kendi ahlakı,ahlakı ilahi olan ve bunu tavsiye eden,Kur’anın ahlakıyla ahlaklanmış olan Rasulullah,bu kudsi duygularla bezenmiş ve donanmıştır.

- Hz. Aişe validemiz, Peygamberimizin hayatını anlatırken, şöyle bu­yuruyor: "Hz. Peygamber (S .AV) sabahları uyandığında ilk söylediği şu idi; La ilahe illallahu vahdehu la şerikeleh lehü'l-mülkü velehül hamdü ve hüve ala küllişey'in kadir."

- Cebrail, Rasûlullahın yanında oturuyordu. O sırada gökten bir melek indi. Cebrail:

“Bu, yaratıldığı günden şu ana kadar yeryüzüne inmeyen bir melektir” dedi. O melek indikten sonra Hz. Peygamber’e hitab ederek:

“Ey Muhammed! Rabbim beni sana göndermiştir. Sen Kral bir Peygamber mi olmak istiyorsun, yoksa kul bir Peygamber mi?” diye sordu. Cebrail; Hz. Peygamber’e hitaben:

“Ey Muhammed, Rabbin için tevazu göster” dedi. Hz. Peygamber bunun üzerine:

“Ben kral bir peygamber olmak istemiyorum, kul bir peygamber olmak istiyorum” dedi.

*Peygamberimizin peygamberliği süresince,hazerde-seferde sürekli vahiy katibleri bulundurmuştur.Vahye her an hazır idi.

- Hz. Peygamber akşam yatarken yatağında bir hurma buldu ve onu yedi. Sonra da bunun zekat hurmalarından olma ihtimalini düşünerek sabaha kadar uyumadı. Sabahleyin hanımlarından biri:

“Ey Allah’ın Rasûlü’ Bu gece niçin uyumadın” diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdular: “Akşam yatarken yatakta bir hurma tanesi buldum ve yedim. Ancak daha sonra bunun, yanımızda bulunan zekat hurmalarından olabileceğini düşündüm ve bu yüzden de uyuyamadım.”

- Huzeyfe (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber’e:

“Ey Allah’ın Rasûlü! İyi kimselerin amellerinin efendisi ve başta geleni olan emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredip kötülükten menetme) ne zaman terkedilecektir?” diye sordum.

“İsrâiloğullarının başına gelen şey bu ümmetin de başına geldiği zaman” buyurdular. Bu kez:

“Peki ey Allah’ın Rasûlü! İsrâiloğullarının başına gelen şey neydi?” diye sordum. Şöyle buyurdular:

“Hayırlılarınız kötülerinize yağcılık yaparak ses çıkarmayıp, fıkıh (dinî ahkâm) sizin kötülerinizin, hâkimiyet de zelillerinizin eline geçtiğinde sizi her taraftan fitneler kuşatacaktır. O zaman birbirlerinize düşman olup durmadan karşılıklı hücumlarda bulunacaksınız”

-Hz. Peygamber şöyle buyurdular:

“Ey Hanzale! Eğer aile efradınızın yanında da benim yanımda olduğunuz gibi olsaydınız melekler yataklarınızın üzerinde ve yollarda sizinle musafaha ederlerdi. İnsanın bir hali diğer haline uymaz.”

- Hz. Peygamber bir gün mescitte biri Allah’a yalvarıp yakaran diğeri ise fıkıh öğrenip başkalarına da öğreten iki grup insan gördü. Bunun üzerine:

“Her iki meclis de hayır üzerindedir. Ancak biri diğerinden daha üstündür. Allah Teâlâ şu kendisine zikrederek yalvarıp yakaranlara isterse verir, İsterse de vermez. Diğerleri ise hem kendileri öğreniyorlar ve hem de bilmeyenlere öğretiyorlar. Ben de bir öğretici olarak gönderildim” buyurarak ilim öğrenen ve öğreten gruptakilerin arasına oturdular.

-O hep neticeyi hesap ederek konuşmuş ve davranmıştır.

- Kureyş’ten bir genç Hz. Peygamber’e gelerek:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Zina hususunda bana izin ver!” dedi. Bunun üzerine orada bulunanlar:

“Sus, sus!” diye onu engellemeye çalıştılarsa da Hz. Peygamber:

“Bırakın da yanıma gelsin!” dediler. Gencin yanına gelmesi üzerine de ona:

“Sen annenin zina etmesini ister misin?” buyurdular. Genç:

“Sana feda olayım ey Allah’ın Rasûlü! Tabü ki istemem” karşılığını verdi. Hz. Peygamber:

“Sen nasıl istemiyorsan diğer insanlar da annelerinin zina etmelerini istemezler. Peki sen kendi kızının zina etmesini ister misin?” buyurdular. Genç:

“Canım sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü! Hayır; kızımın zina etmesini de istemem” cevabını verdi. Hz. Peygamber bu kez:

“Senin istemediğin gibi başkaları da kızlarının zina etmelerini istemez. Söyle bakalım sen kız kardeşinin zina etmesini ister misin?” dediler. Genç buna da:

“Hayır istemem ey Allah’ın Rasûlü! Canım sana feda olsun!” cevabını verdi. Hz. Peygamber:

“Sen nasıl istemiyorsan diğer insanlar da kız kardeşlerinin zina etmesini istemezler. Peki öyleyse halanın zina etmesini ister misin?” diye sordular. Genç:

“Hayır ey Allah’ın Rasûlü! Canım sana feda olsun. Tabi ki bunu da istemem” dedi. Hz. Peygamber’in:

“Halk da halalarının zina emesini istemez. Peki sen teyzenin zina etmesini ister misin?” buyurmaları üzerine de yine:

“Canım sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü! Bunu da istemem” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

“Diğer insanlar da senin gibi, teyzelerinin zina etmelerini istemez” dedikten sonra mübarek elini onun omuzuna koyarak:

“Rabb’im! Bu kulunun günahlarını bağışla, kalbini her türlü kötülükten arındır. Onu zinadan koru!” diye dua ettiler. Bu duadan sonra hiç kimse bu gencin kadınlara dönüp baktığını görmedi.

**Rasulullah kendisine biat edenlere fıtratlarına göre öğütlerde bulunuyor, islamın temel esaslarını tavsiye ediyordu.Bu biatlar itaat,muhabbet ve ölmek üzere de oluyordu.Tam bir bağlılık sözü..

-Beşir bin Hasâsiye Rasulullaha biat edip,ne istediğini sorduğunda Rasulullah; ”Allahtan başka ilah olmadığına,O’nun tek ve ortaksız olduğuna,Muhammedin Allahın kulu ve Rasulü olduğuna şehadet edeceksin.Namazı vaktinde kılıp,farz olan zekatı verecek ve ramazan orucunu tutacaksın.Kâbeyi ziyaret edecek ve Allah yolunda cihad edeceksin.”

Beşir zengin olduğundan zekâtı veremeyeceğini,korkak olduğundan cihada gidemeyeceğini söyleyince o şanlı Nebi:”Ey Beşir,zekat yok,cihat yok.Peki sen ne ile cennete gideceksin.”Beşir tam bir teslimiyetle Rasulullaha biat etti.

**Sakif kabilesi istişare ederek Rasulullahla anlaşmaya varmak için heyet gönderdiler.Heyet;3 sene Lat putuna tapma izni istediler,verilmedi.Kendilerinin onu kırmamalarına ise izin verildi.

Cihada çıkmamaya,zekat toplamayı onlara bırakmaya,içlerinden idareci tayin etme isteklerine hep evet derken;Namaz kılmaktan affedilmelerini istemelerine müsaade edilmedi ve:”İçinde namaz olmayan bir günde hayır yoktur.”dedi.

** Rasulullah hutbelerini hep kısa tutardı.En uzun olanı ise,Veda hutbesidir.

**Hz. Peygamber:“Ben Rabb’imden, ümmetimi açlık ve kıtlıkla helâk etmemesini istedim. Allah isteğimi kabul etti. Sonra ümmetimin başına onları yok edecek azgın bir düşmanı musallat etmemesini ve ümmetimi fırkalara ayırarak onları birbirlerine kırdırmamasını istedim. Fakat Allah bunu kabul etmedi. Ben de üç kez “O halde ey Allah’ım, başlarına musallat edeceğin belâ, bâri sıtma veya veba olsun” diye dua ettim” buyurmuştu.

**Peygamberimizin mucizeleri muhteliftir.Berekete,geleceğe,hidayete,miraç,ayı ikiye ayırması,parmağından suyun akması,hayvanların konuşması,ağaçların emrine itaat etmesi,taşların elinde zikretmesi,ölüleri diriltmesi,hastaları iyi etmesi,dua ve bedduasının kabul olması,minberde dayandığı direğin değiştirilmesinden dolayı deve gibi inleyerek ağlaması ve cennette dikilme vadiyle susması,bir parça attığı toprağın her bir düşmanın gözüne bir avuç olarak girip hezimete uğraması,sözünün yanlış çıkmaması için güneşin bir saat teehhür etmesi,doğumundan evvelki fil olayı,doğumu anında olan harikulade olaylar,peygamberlikten önceki mucizeler,Buheyranın peygamberliğini tasdiki,süt annesinin yanında kardeşi Şeymanın müşahedesiyle kalbinin yarılıp yıkanması,peygamberliğe hazırlanması,önceki kitapların peygamberliğini haber vermeleri,adeta kainat emrinde olup,binlerce göstermiş olduğu ve görülen mucizeler ahlakta ve insaniyette en üstün bir şahsiyet ve peygamber olduğuna işaret ve delil olmaktadır.

O Zatın en büyük mucizesi ve delili,kıyamete kadar devam edecek olan Kur’an-ı Kerim-dir.

- Rasulullah miraca velayetle gidip nübüvvet ve risaletle dönmüştür.Giderken adeta massederek, tefekkür ve temaşada bulunarak seyir ile yavaşça gitmiş,dönüşte bu eğitimini tamamlayıp adeta inişe geçtiğinden çabuk dönmüştür.

Adeta diplomasını almıştır.



**-Onun mu’cizeleri ile ilgili olarak özetle Bediüzzamanın Mektubat adlı eserlerinden örnekler:

-Mucize ise, Hâlık-ı Kâinat tarafından, onun dâvâsına bir tasdiktir, sadakte hükmüne geçer.

*Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dâvâ etmiş ki:

"Ben, şu kâinat Hâlıkının meb'usuyum. Delilim de şudur ki: Müstemir âdetini, benim dua ve iltimasımla değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız, beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız, iki üç adama ancak kâfi geldiği halde, işte, iki yüz, üç yüz adamı tok ediyor."

*Meşhur ulema-i Benî İsrailiyeden Abdullah ibni Selâm gibi pek çok zatlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın simasını görmekle, "Şu simada yalan yok; şu yüzde hile olamaz" diyerek imana gelmişler.

*Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, çendan her hali ve her tavrı, sıdkına ve nübüvvetine şahit olabilir. Fakat her hali, her tavrı harikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü, Cenâb-ı Hak onu beşer suretinde göndermiş, tâ insanın ahvâl-i içtimaiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saadetlerini kazandıracak a'mâl ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve herbiri birer mucizât-ı kudret-i İlâhiye olan âdiyat içindeki harikulâde olan san'at-ı Rabbâniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlâhiyeyi göstersin. Eğer ef'âlinde beşeriyetten çıkıp harikulâde olsaydı, bizzat imam olamazdı; ef'âliyle, ahvâliyle, etvârıyla ders veremezdi.

Fakat, yalnız nübüvvetini muannidlere karşı ispat etmek için harikulâde işlere mazhar olur ve indelhâce, ara sıra mucizâtı gösterirdi. Fakat, sırr-ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezasıyla, elbette bedâhet derecesinde ve ister istemez tasdike mecbur kalacak derecede mucize olmazdı. Çünkü, sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden alınmasın. Eğer gayet bedihî bir surette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz, Ebu Cehil de Ebu Bekir gibi tasdik eder, imtihan ve teklifin faydası kalmaz, kömürle elmas bir seviyede kalırdı.

*Bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp şimdi Cehennemin dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür." Bir saat sonra cevap geldi ki, "Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp Cehenneme gitti."Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın beliğ bir temsille beyan ettiği hadisenin tevilini gösterdi.

*En yüksek bir derece-i takvâda ve adlde ve sıdkta çalışan ve:"Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın."[xiii]hadisindeki tehditten şiddetle korkan ve"Allah adına yalan söyleyenden daha zalim kim vardır?"[xiv] âyetindeki şiddetli tehditten şiddetle kaçan muhaddisîn-i kâmilîn, bize sahih bir surette o haberleri nakletmişler.

*Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın beşeriyeti, o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risaletle parlayan mahiyeti ise, şecere-i tûbâ gibi ve Cennetin tayr-ı hümayunu gibidir. Hem daima tekemmüldedir. Onun için, çarşı içinde bir bedevî ile nizâ eden o zâtı düşündüğü vakit, Refref'e binip, Cebrâil'i arkada bırakıp, Kab-ı Kavseyne koşup giden Zât-ı nuranîsine hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmâresi inanmayacak.

*"Hilâfet benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır."[xv]

"Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet meydan alacak."[xvi]

*Hem Enes ibni Mâlik'in halası olan Ümmü Haram'ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş:"Rüyâmda ümmetimin gazilerini gördüm. Tahtlarına oturmuş padişahlar gibi denizde savaşarak yollarına devam ediyorlardı."[xvii]

Ümm-ü Haram niyaz etmiş: "Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım." Ferman etmiş: "Beraber olacaksın." Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde ibni Sâmit refakatiyle Kıbrıs'ın fethine gitmiş; Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.

*-BEREKETE DAİR MUCİZÂT-I KAT'İYENİN…

-Su hususunda tezahür eden bir kısım mucizâtı beyan eder.

-Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın envâ-ı mucizâtından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki, şu mucize-i şeceriye, mübarek parmaklarından suyun akması gibi, mânen mütevatirdir.

Müteaddit suretleri var ve çok tariklerle gelmiştir.

-Hazret-i Abdullah ibni Ömer'den haber veriyor ki:

Bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına bir bedevî geldi. Ferman etti: "Nereye gidiyorsun?" Bedevî dedi: "Ehlime." Ferman etti:"Ondan daha iyi bir hayır istemiyor musun?" Bedevî dedi: "Nedir?" Ferman etti: :”En teşhede an lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîkelehu ve enne Muhammeden abduhu ve Rasûlühü”

Bedevî dedi: "Bu şehadete şahit nedir?" Ferman etti:"Vadi kenarındaki ağaç şahit olacak."

İbni Ömer der ki: O ağaç yerinden sallanarak çıktı, yeri şak etti, geldi, tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına. Üç defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı istişhad etti, ağaç da sıdkına şehadet etti. Emretti, yine yerine gidip yerleşti.

-Hanînü'l-ciz' mucizesidir. Evet, Mescid-i Şerif-i Nebevîde, kuru direğin büyük bir cemaat içinde, muvakkaten firak-ı Ahmedîden (a.s.m.) ağlaması, beyan ettiğimiz mucize-i şeceriyenin misallerini hem teyid eder, hem kuvvet verir. Çünkü o da ağaçtır, cinsi birdir. Fakat şunun şahsı mütevatirdir. Öteki kısımlar, herbirinin nev'i mütevatirdir; cüz'iyatları, misalleri, çoğu sarih tevatür derecesine çıkmıyor.

Evet, Mescid-i Şerifte, hurma ağacından olan kuru direk, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken ona dayanıyordu. Sonra minber-i şerif yapıldığı vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, teselli verdi, sonra durdu. Şu mucize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, pek çok tariklerle, tevatür derecesinde nakledilmiştir.

-Yani, "Ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resulullahın iftirakından kıyamete kadar böyle ağlaması devam edecekti."

Hazret-i Büreyde, tarikinde der ki: Ciz' ağladıktan sonra, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini üstüne koyup ferman etti:

"İstersen seni eski yerine nakledeyim. Orada kök salar, büyüyüp gelişirsin, yaprakların tazelenir ve defalarca meyve verirsin. Eğer Cenneti istersen seni Cennette dikeyim; orada meyvelerinden Allah'ın sevgili kulları yer."

Sonra o ciz'i dinledi, ne söylüyor. Ciz' söyledi; arkadaki adamlar da işitti:

Yani, "Cennette beni dik ki, benim meyvelerimden, Cenâb-ı Hakkın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada beka bulup, çürümek yoktur." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: Öyle yaptım”

Sonra ferman etti: "Bâki olan âhireti fâni dünyaya tercih etti."

İlm-i kelâmın büyük imamlarından meşhur Ebu İshak-ı İsferânî naklediyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm direğin yanına gitmedi. Belki direk onun emriyle onun yanına geldi. Sonra emretti, yerine döndü.

Hazret-i Übeyy ibni Kâ'b der ki: Şu hadise-i harikadan sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki, "Direk minberin altına konulsun." Minberin altına konuldu-tâ Mescid-i Şerifin tamiri için hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret-i Übeyy ibni Kâ'b yanına aldı; çürüyünceye kadar muhafaza edildi.

Meşhur Hasan-ı Basrî, şu hadise-i mucizeyi şakirtlerine ders verdiği vakit ağlardı ve derdi ki: "Ağaç, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma meyil ve iştiyak gösteriyor. Sizler daha ziyade iştiyaka, meyle müstehaksınız."

Biz de deriz ki: Evet, hem ona iştiyak ve meyil ve muhabbet, onun sünnet-i seniyyesine ve şeriat-ı garrâsına ittibâ iledir.

*ON BİRİNCİ İŞARET:Onuncu İşaret, nasıl ki şecer taifesindeki mucize-i Nebeviyeyi gösterdi. On Birinci İşaret dahi, cemâdatta taş ve dağ taifesinin mucize-i Nebeviyeyi gösterdiklerine işaret edecek. İşte, biz de Hazret-i Enes (hâdim-i Nebevî) demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında idik. Avucuna küçük taşları aldı; mübarek elinde tesbih etmeye başladılar. Sonra Ebu Bekri's-Sıddık'ın eline koydu; yine tesbih ettiler.

Ebu Zerr-i Gıfârî, tarikinde der ki: Sonra Hazret-i Ömer'in eline koydu; yine tesbih ettiler. Sonra aldı, yere koydu, sustular. Sonra yine aldı, Hazret-i Osman'ın eline koydu; yine tesbihe başladılar. Sonra, Hazret-i Enes ve Ebu Zer diyorlar ki: "Ellerimize koydu, sustular."

Hazret-i Ali ve Hazret-i Câbir ve Hazret-i Aişe-i Sıddıkadan nakl-i sahihle sabittir ki:Dağ, taş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma "Esselâmü aleyke yâ Resulallah" diyorlardı.

*Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprakla küçük taşları aldı,küffar ordusunun yüzüne attı,-Şahetil vücuh- dedi. Şâheti'l-vücuh kelimesi bir kelâm iken onların herbirinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç toprak dahi herbir kâfirin gözüne gitti. Herbiri kendi gözüyle meşgul olup, hücumda iken, birden kaçtılar.

*Gazve-i Hayber'de bir Yahudi kadını, bir keçiyi biryan yapıp pişirmiş, gayet müessir bir zehirle zehirlemiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma göndermiş. Sahabeler yemeye başladılar. Birden ferman etti:

Yani, "Pişirilen keçi bana der ki, 'Ben zehirliyim" diye haber veriyor. Herkes elini çekti. Fakat o şiddetli zehirin tesirinden, Bişr ibni'l-Bera' aldığı birtek lokmadan vefat etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeynep ismindeki kadını çağırdı. Ferman etti: "Neden böyle yaptın?" O menhuse dedi: "Eğer peygambersen sana zarar vermeyecek. Eğer padişahsan, insanları senden kurtarmak için yaptım."

-Bazı rivayette onu öldürtmemiş, bazı tarikte öldürtmüş. Ehl-i tahkik demiş ki: Kendi öldürtmemiş; fakat Bişr'in veresesine verilmiş, onlar öldürmüşler.

*Nakl-i sahihle, Hazret-i İbni Abbas demiş ki:

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma mecnun bir çocuk getirildi. Mübarek elini onun göğsüne koydu. Birden çocuk istifrâ etti. İçinden, küçük hıyar kadar siyah birşey çıktı; çocuk şifa bulup gitti.

-Yedinci çocuk: Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemek yerken lokma istemiş, vermiş. Demiş: "Yok, senin ağzındakini istiyorum." Onu da vermiş. O gayet hayâsız kadın, o lokmayı yedikten sonra, en hayâlı kadın ve Medine kadınlarının fevkinde bir hayâ sahibi oldu.

-İşte bu sekiz misal gibi, seksen değil, belki sekiz yüz misalleri var. Çoğu kütüb-ü siyer ve ehâdiste beyan edilmiştir. Evet, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek eli Hekim-i Lokman'ın bir eczahanesi gibi ve tükürüğü Hazret-i Hızır'ın âb-ı hayat çeşmesi gibi ve nefesi Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nefesi gibi meded-res ve şifa-resan olsa; ve nev-i beşer çok musibet ve belâlara giriftar olsa, elbette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma hadsiz müracaatlar olmuş. Hastalar, çocuklar, mecnunlar pek kesretli gelmişler, cümlesi şifa bulup gitmişler. Hattâ, kırk defa hacceden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, Tâbiînin azîm imamlarından ve çok Sahabelerle görüşen, Tavus denilen Ebu Abdurrahmani'l-Yemânî kat'iyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ne kadar mecnun gelmişse, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm sinesine elini koymuşsa, kat'iyen şifa bulmuştur; şifa bulmayan kalmamış.

İşte, Asr-ı Saadete yetişmiş böyle bir imam, böyle kat'î ve küllî hükmetmişse, elbette ona gelen hiçbir hasta kalmamış ki, illâ şifa bulmuş. Madem şifa bulmuş; elbette müracaatlar binler olacaktır.

*Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın envâ-ı mucizâtından bir nev-i azîmi, duasıyla zâhir olan harikalardır.

Hem vefat-ı Nebevîden sonra, Hazret-i Ömer, Hazret-i Abbas'ı vesile yapıp demiş: "Yâ Rab, bu Senin habibinin amcasıdır. Onun yüzü hürmetine yağmur ver." Yağmur gelmiş.

Hem İmam-ı Buharî ve Müslim haber veriyorlar ki: Yağmur için dua talep edildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dua etti. Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: "Aman dua et, kesilsin." Dua etti, birden kesildi.

*Hem başta İmam-ı Buharî, ehl-i kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Enes'in validesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma niyaz etmiş ki, "Senin hâdimin olan Enes'in evlât ve malı hakkında bereketle dua et." O da dua etmiş,

"Allahım! Onun malını ve evlâdını çoğalt. Ve ona ihsan ettiğin nimetlere bereket ver."demiş. Hazret-i Enes, âhir ömründe kasemle ilân ediyor ki: "Ben kendi elimle yüz evlâdımı defnetmişim. Benim malım ve servetim itibarıyla da, hiçbirisi benim gibi mesut yaşamamış. Benim malımı görüyorsunuz ki pek çoktur. Bunlar bütün dua-yı Nebevî bereketindendir."

*Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bedduasına mazhar olmuş birkaç vakıayı beyan ederiz.

Birincisi: Perviz denilen Fars Padişahı, nâme-i Nebeviyeyi yırtmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma haber geldi. Şöyle beddua etti: "Yâ Rab! Nasıl mektubumu paraladı; Sen de onu ve onun mülkünü parça parça et."İşte şu bedduanın tesiriyledir ki, o Kisrâ Perviz'in oğlu Şirviye, hançerle onu paraladı. Sa'd ibni Ebî Vakkas da saltanatını parça parça etti. Sâsâniye devletinin hiçbir yerde şevketi kalmadı. Fakat Kayser ve sair melikler, nâme-i Nebeviyeye hürmet ettikleri için, mahvolmadılar.

*İkincisi: Tevatüre yakın meşhurdur ve âyât-ı Kur'âniye işaret ediyor ki: Bidâyet-i İslâmda, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mescidü'l-Haramda namaz kılarken, rüesa-yı Kureyş toplandılar, ona karşı gayet bed bir muamele ettiler. O da, o vakit onlara beddua etti. İbni Mes'ud der ki: "Kasem ederim, o bed muameleyi yapan ve onun bedduasına mazhar olanları, gazve-i Bedir'de birer birer leşlerini gördüm."

*İkinci hadise: Beş altı tarikle, mânevî bir tevatür hükmünü almış kurt hadisesidir ki, bu kıssa-i acibe çok tariklerle meşhur Sahabelerden nakledilmiş. Ezcümle, Ebu Saidi'l-Hudrî ve Selemeti'bnü'l-Ekvâ ve İbni Ebî Veheb ve Ebu Hüreyre ve bir vak'a sahibi çoban (Uhban) gibi müteaddit tariklerle haber veriyorlar ki:

Bir kurt, keçilerden birisini tutmuş; çoban, kurdun elinden kurtarmış. Zi'b demiş: "Allah'tan korkmadın, benim rızkımı elimden aldın." Çoban demiş: "Acaip, zi'b konuşur mu?" Zi'b ona demiş: "Acip senin halindedir ki, bu yerin arka tarafında bir zat var ki sizi Cennete davet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz." Bütün tarikler kurdun konuşmasında müttefik olmakla beraber, kuvvetli bir tarik olan Ebu Hüreyre, ihbarında diyor ki: Çoban kurda demiş: "Ben gideceğim. Fakat kim benim keçilerime bakacak?" Zi'b demiş: "Ben bakacağım." Çoban ise, çobanlığı kurda devredip gelmiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı görmüş, iman etmiş, dönüp gitmiş. Zi'bi çoban bulmuş; zayiat yok. Bir keçi ona kesmiş; çünkü ona üstadlık etmiş.

Bir tarikte, rüesa-yı Kureyş'ten Ebu Süfyan ile Safvan bir kurdu gördüler, bir ceylânı takip edip Harem-i Şerife girdi. Kurt dönmüş; sonra taaccüp etmişler. Kurt konuşmuş, risalet-i Ahmediyeyi haber vermiş. Ebu Süfyan, Safvan'a demiş ki:

"Bu kıssayı kimseye söylemeyelim. Korkarım, Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler."

Elhasıl, kurt kıssası kat'î ve mânevî mütevatir gibi kanaat verir.

*Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Adbâ ismindeki devesi, vefat-ı Nebevîden sonra kederinden ne yedi, ne içti, tâ öldü.Hem o deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mühim bir kıssayı konuştuğunu, Ebu İshak-ı İsferanî gibi bazı mühim imamlar haber vermişler.

*İkincisi: İmam-ı Beyhakî ve İmam-ı İbni Adiyy gibi bazı mühim imamlar, Hazret-i Enes ibni Mâlik'ten haber veriyorlar ki, Enes demiş: Bir ihtiyare kadının birtek oğlu vardı, birden vefat etti. O saliha kadın çok müteessir oldu. Dedi: "Yâ Rab! Senin rızan için, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın biatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim. Benim hayatımda istirahatimi temin edecek tek evlâtçığımı, o Resulün hürmetine bağışla." Enes der: O ölmüş adam kalktı, bizimle yemek yedi.

İşte, şu hadise-i acibeye işaret ve ifade eden, İmam-ı Busirî'nin Kaside-i Bürdede şu fıkrasıdır:

Yani, "Eğer alâmetleri, onun kadrine muvafık derecesinde azametini ve makbuliyetini gösterseydiler, değil yeni ölmüşler, belki onun ismiyle çürümüş kemikler de ihyâ edilebilirdi."

*Hem nakl-i sahih-i kat'î ile, Aşere-i Mübeşşereden İran fatihi Sa'd ibni Ebî Vakkas haber veriyor ki: "Gazve-i Uhudda, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın iki tarafında, iki beyaz libaslı, ona nöbettar gibi, muhafız suretinde gördük. İkisi de, anlaşıldı ki, meleklerdir. Ve Hazret-i Cebrâil ile Mikâil olduğunu anladık."

Acaba böyle bir kahraman-ı İslâm "Gördük" dese, görmemek mümkün müdür?

*"Allah seni insanlardan korur."[xviii]

Ebu Cehil yemin etmiş ki, "Ben secdede Muhammed'i görsem, bu taşla onu vuracağım." Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazı bitirdikten sonra kalkmış; Ebu Cehil'in eli çözülmüş. O ise, ya Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın müsaadesiyle, veyahut ihtiyaç kalmadığından çözülmüş.

Hem yine Ebu Cehil kabilesinden, bir tarikte Velid ibni Muğire, yine Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı vurmak için büyük bir taşı alıp, secdede iken vurmaya gitmiş, gözü kapanmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı Mescid-i Haramda görmedi, geldi. Onu gönderenleri de görmüyordu; yalnız seslerini işitiyordu. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazdan çıktı; ihtiyaç kalmadığından onun gözü de açıldı.

"Biz onların boyunlarına öyle halkalar geçirdik ki, çenelerine kadar dayanır da hakka boyun eğmezler. Bir de önlerine bir sed, arkalarına bir sed çekip gözlerini kapattık; artık hakkı görmezler."[xix]

*Hem nakl-i sahihle Ebu Bekr-i Sıddık'tan haber veriyorlar ki: Sûre-i Tebbet nâzil olduktan sonra, Ebu Leheb'in karısı Ümmü Cemil denilen hammâlete'l-hatab, bir taş alıp Mescid-i Harâma gelmiş. Ebu Bekir ile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm orada oturuyorlarmış. Gözü Ebu Bekr-i Sıddık'ı görüyor, soruyor: "Yâ Ebâ Bekir! Senin arkadaşın nerede? Ben işitmişim ki beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı ağzına vuracağım." Yanında iken Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı görmemiş.                     

Elbette, hıfz-ı İlâhîde olan bir Sultan-ı Levlâk'ı, böyle bir Cehennem oduncusu, onun huzuruna girip göremez. Ağzına mı düşmüş?

*Mevlâna Câmî'nin dediği gibi; "Hiç yazı yazmayan o ümmi zât, parmak kalemiyle sahife-i semavîde bir elif yazmış; bir kırkı, iki elli yapmış." Yani; şakktan evvel, kırk olan mime benzer; şakktan sonra iki hilâl oldu, elliden ibaret olan iki nuna benzedi.

* İbni Abbas dedi;O nebi (SAM) ümmi idi.Yazmaz ve okumaz ve hesab etmez (zanda bulunmaz) idi.[xx]

**Rasulullahla ilgili menkıbelerde anlatılmaktadır:

* Resûlullah “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem” Hazretleri islâmı âşikâre eylediği vakitde, âlemin zulmeti cemâli nûrânîsi ile münevver oldu. Her tarafa elçiler ile mektûblar gönderdi. Bütün insanları, karadan ve denizden, dağ ve ovadan Allahü Tebâreke ve Teâlâ Hazretlerine da’vet etdi. Dıhye “Radıyallahü Teâlâ Anh” Hazretlerini Nâme [mektûb] ile Rûm Şâhı Kaysere gönderdi. Dıhye “Radıyallahü Anh” Rûm diyârına vardıkda, Kaysere haber verdiler. Mekke-i Mükerremede Peygamberlik da’vâsı eden Muhammed Mustafâdan “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem” elçi gelmişdir, kapıda durur. Rûm Kayseri, çağırın içeri gelsin, dedi. Dıhye “Radıyallahü Anh” der ki, ben içeri girdim. Mektûbu Kaysere sundum. Kayser mektûbu benden alıp, ayağa kalkdı. Başı üzerine koydu. Gözlerine sürdü ve öpdü. Sonra mektûbu açdı. Önüne koydu. Davûl ve kös çalınmasını söyledi. Cümle reâyası [devlet adamları] toplandılar. Kayser, hatîblerin minbere çıkdıkları gibi yüksek bir yere çıkdı. Zîrâ minber yok idi. Sonra yüksek ses ile dedi ki, ey kavmim, bilin ve âgâh olun ki, o merd ki, Mekke-i Mükerremede risâlet da’vâsı eder. Bu mektûbu bize göndermişdir. Cümlemizi hak dînine da’vet etmişdir. Siz ne dersiniz ve ne cevâb verirsiniz. O kavim birden feryâd edip, bağırdılar. Dediler ki, sen nasâra dînine kötülük yapmak istersin ve başka bir dîne girmek istersin. Kayser dedi ki, elem çekmeyiniz. Murâdım sizi tecrîbe etmek idi. Göreyim dinlerine nusret ederler mi. Geri dönün. Selâmetle evinize varınız. Kayser de kalkıp, sarâyına vardı.

Dıhye “Radıyallahü Anh” der ki, bir gün Kayser beni çağırdı. Kayserin yanına vardım. Yalnız idik. Elimi tutup, sarâyına iletdi. O sarâydan içeride bir başka sarâya götürdü. Sonra bir odanın kapısını açdı. Gâyet süslü ve çok insan sûretleri o odada nakş edilmişdi. Bana dedi ki, yâ Dıhye, bu üçyüzonüç Nebînin sûretleridir ki, Îsâ Aleyhisselâm bu duvârda nakş edilmişdir. Dıhye der ki, ben o sûretlere nazar ederken [bakarken], nâgâh, Resûlullah “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem” Hazretlerinin Hilye-i Şerîfine gözüm takıldı. O sûretler [resimler] arasında, ondördüncü ayın yıldızlar arasında parladığı gibi parlıyor idi. Ben dedim ki, bu bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem” Hazretlerinin sûret-i şerîfidir. Kayser dedi, doğru söylersin; ben de kitâblarımızda böyle buldum. Dıhye der ki, bakdım o Serverin sağ yanında bir sûret gördüm; oturmuş. Kayser bana dedi; bu kimdir. Ben dedim, Ebû Bekr-i Sıddîkin sûretidir. Sol yanında oturmuş birini gördüm. Yüksek ve heybetli, uzun boylu idi. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Ömer bin Hattâbın sûretidir. Kayser dedi, ben de kitâbda böyle bulmuş idim. Birini dahî gördüm, önünde hayâ ile oturmuş. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Osmân bin Affânın sûretidir. Kayser dedi, ben de kitâbda böyle bulmuş idim. Birini dahî gördüm, ardında; dalkılınç olmuş durur. Kayser dedi, bu kimdir. Ben dedim, Alî bin Ebî Tâlibin sûretidir. Kayser dedi, doğru söylersin. Bizim kitâbımızda da böyledir. Dıhye der ki, Mekke-i Mükerremeye döndüm. Resûlullahın “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem” huzûr-ı şerîfine vardım. Kayserin kıssasını haber verdim. Resûlullah “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem” buyurdular ki: (Kayser doğru söylemiş. Kayser doğru söylemiş. Yâ Dıhye! Onlar beni ve benim Eshâbımı bilirler. Ammâ, ezelî şekâvet bedbahtlık ki, onlara erişmişdir; zarûrî olarak mahrûm olup, Cehennemlik olurlar.)

*Muhyissünne [İmâm-ı Begavî] “Rahimehullahü Teâlâ” (Mesâbîh-i Şerîf)inde, bu bâbın evvelinde, Sa’d bin Ebî Vakkâs “Radıyallahü eâlâ Anh” Hazretlerinden rivâyet etmişlerdir. Sa’d “Radıyallahü Anh” dedi ki, meâl-i şerîfi (Geliniz! Biz ve siz oğullarımızı, kadınlarımızı ve nefslerimizi çağıralım!) olan Âl-i İmrân sûresi 61.ci âyet-i kerîmesi nâzil olduğu vakitde, Resûlullah “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem”, Alîyi, Fâtımayı, Haseni ve Hüseyni “Radıyallahü Anhüm” çağırdı. Buyurdular ki, (Yâ Rabbî! Bunlar benim ehl-i beytimdir.) Âişe “Radıyallahü Teâlâ Anhâ” Hazretleri buyurdular ki: Resûlullahın “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem” üzerinde bir Bürd-i Yemânî [Yemen kumaşından bir cübbe] vardı. Kara yünden idi. O sırada Hasen bin Alî geldi. Onu kisvesinin [cübbesinin] altına aldı. Sonra Hüseyn geldi. Onu da dâhil etdiler. Sonra Alî geldi. Onu da dâhil etdiler. Sonra Fâtımayı çağırdılar. Hazret-i Fâtıma mestûre olarak geldi. Onu da cübbesinin altına aldılar. Sonra meâl-i şerîfi, (... Allahü Teâlâ sizlerden ricsi, ya’nî her kusûr ve kirleri gidermek istiyor. Ve sizi tam bir tahâret ile temizlemek istiyor...) olan, Ahzâb sûresinin 33.cü âyet-i kerîmesini okudular.

*Âişe “Radıyallahü Teâlâ Anhâ” Hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Ezvâc-ı Tâhirâtın “Rıdvânullahi Teâlâ Aleyhim Ecma’în” hepsi, Resûlullahın “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem” huzûr-u şerîflerinde idik. Fâtıma-tüz-Zehrâ “Radıyallahü Anhâ” geldi. Yürümesi Resûlullahın “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem” yürümesinden hafî değildir. Fâtımayı gördüğü vakt, (Merhabâ yâ kızım,) buyurdu. Sonra oturdu. Sonra gizli konuşdular. Fâtıma yüksek sesle ağladı. O vakit, Fâtımanın hüznünü gördü. İkinci kerre gizli konuşdular. O zamân Fâtıma güldü. Sonra Resûlullah “Sallallahü Teâlâ Tleyhi ve Sellem” sa’âdetle kalkıp gitdi. Ben Fâtımadan “Radıyallahü Anhâ” sana gizli ne söyledi diye sordum. Fâtıma “Radıyallahü Anhâ” dedi ki, ben Resûlullah “Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem” Hazretlerinin sırrını açıklıyamam. Resûlullah Hazretleri âhirete intikâl buyurdukları zamân, Âişe “Radıyallahü Anhâ” buyurdular ki: Ben Fâtımaya dedim ki, sana yemîn veririm ki, benim senin üzerinde hakkım olsun ki, onu haber veresin. Fâtıma “Radıyallahü Teâlâ Anhâ” dedi: Bana gizli söylediği vakit, haber verdi ki, (Cebrâîl Aleyhisselâm, Kur’ân-ı azîm-üş-şânı her sene benimle bir kerre mukâbele ederdi [okurdu]. Bu sene benimle iki kerre mukâbele etdi [okudu]. Bundan ecelimin yaklaşdığı anlaşılır. Allahü Teâlâ Hazretlerine ittikâ eyle ve sabr eyle. Zîrâ muhakkak ben senin için ne güzel selefim. [Senden önce ölürüm.]) Ben ağladım. Üzüldüğümü görünce, ikinci kerre yine gizli olarak söyledi. Buyurdu ki, (Yâ Fâtıma! Cennet ehli kadınların, mü’minlerin hanımlarının, seyyidesi olursun. Râzı olmaz mısın.) Bir rivâyetde, bana gizli olarak o hastalığında, vefâtının yaklaşdığını haber verdiğinde, ben ağladım. Sonra gizli olarak, (Ehl-i Beytimden bana evvel kavuşan sen olursun) buyurdukda, ben güldüm, şeklinde bildirilmişdir. (Mesâbîh)den alınmışdır. Müsevvir bin Mahremeden rivâyet edilmişdir. Resûlullah “Sallallahü Teâlâ leyhi ve Sellem” Hazretleri buyurdular ki: (Fâtıma benden bir parçadır. Her kim onu gadaba getirir ise, beni gadaba getirir.) Başka bir rivâyetde, (Ona eziyyet eden, bana eziyyet etmiş olur) buyuruldu.

*Suheyb bin Sinan, Mekke'nin zenginlerinden. O da mümin...birgün Talha bin Ubeydullah'ı da yanına alarak bir fırsatını bulup Medine yoluna düştüler; fakat,Allah'a şirk/ortak koşanlar, ıssız bir yerde yollarına çıkarak onları durdurdular...

-Durun bakalım...Nereye?

-Gidiyoruz...

-Medine'ye!

-Evet, Medine'ye gidiyoruz..

-Gidemezsiniz.

-Sebep?

-Şimdi kendiniz gider, yarın servetinizi de çıkartırsınız..

Servet, mal, mülk kimin gözünde? Müminler için tek gaye var: Kâfirlerin elinden kurtulmak. Süheyb Hazretleri önlerine çıkan eşkiyanın zaafını anlamıştı. Onlara "hayır" diyemiyecekleri beklenmedik bir teklifte bulundu:

-Peki bütün servetimi, hatta Mekke'deki alacaklarımı size versem bizi görmemiş olur musunuz?

Adamların dili tutulacaktı...Muazam bir servet onların oluyordu. Şaşırmışlardı... kılıçlarını yere indirdiler. Sahi mi söylüyor gibisine önce birbirlerine sonra Süheyb, radıyallahü anhın, yüzüne baktılar...

-Doğru mu diyorsun ya Süheyb?

-Evet, bize ilişmeyin bütün varlığım ve alacaklarım sizin olsun...

-Öyleyse çabuk kaybolun; biz sizi görmedik...

Peygamberimiz, hadiseyi işitince aynı sözü iki kere tekrarladılar:

-Süheyb kazandı!.. Süheyb kazandı...

Ne güzel bir haber...

-O gece Hak Teâlâ, Cebrail Aleyhisselam ile Mikail Aleyhisselama sordu:

-Hanginiz hayatını diğeri uğruna feda edersiniz?

İki büyük melek suali samimiyetle cevaplandırdılar:

-Ya Rabbi hiç birimiz hayatımızı diğerine bağışlamayız...

Allahü Teâlâ buyurdu ki:

-Halbuki Ali, öyle yapmadı. O, Peygamberinin hayatını kendi hayatından aziz tuttu. Şimdi zordadır; yardımına koşunuz...

Hakikaten, Sevgili Peygamberimiz "Ya Ali. Yatağımda yat. Ben hicret edeceğim; gitme zamanım geldi" anlamında talimat verince, Hazreti Ali, her türlü korku hissine yabancı olarak denileni yaptı. Çünkü O, Peygamber uğruna ölmenin yaşamanın ana gayesi olduğuna tam iman etmişti. Hal böyle olunca kim, müşrikin kılıcından, hapsinden tehdidinden korkar... Nezarette bir mikdar kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Serbest kalır kalmaz da Efendimize bırakılan emanetleri sahiplerine götürdü.

*Uhuddan dönerken..Sümeyra binti Kays, cepheden dönenlere babası, kocası ve oğlunu sordu:

-Hepsi de şehid oldu, dediler.

Fakat kahraman kadın, ne sendeledi, ne yere yıkıldı, ne de acı çığlıklar kopardı. Sümeyra Radıyallahü Anha annemiz, o ân herkesi hayran bırakan bir teslimiyet ve vakarla şunu sordu:

-Resûlullah nasıl?

-Hamdolsun iyi, dediler.

Sümeyra hâtun, Resûlullahı buldu ve binek üzerindeki o yüksek zâtın eteğinden tutundu:

-Yâ Resûlallah! Anam babam sana fedâ olsun... Yeter ki sen sağol. Sen sağ olduktan sonra bütün felâketlere katlanırız.

*Resûlullah'a bir çocuk geldi; ağlıyordu.

Efendimiz sordular:

-Niçin ağlıyorsun sevgili yavrum?

-Babasız kaldım.

Hep ferahlık ve teselli kaynağı Peygamberimiz yine sevindirdiler:

-Ben, baban olsam; Aişe de annen olsa râzı olur musun?

Az evvelki gamlı çocuk gitmişti.

Şehid yavrusunun yüzünde güller açtı:

-Evet...

Rasûlullah yetim çocuğun saçını okşarken sordular:

-Senin ismin ne?

-Büceyr.

-İsmin bundan sonra Bişr olsun!..

Küçük Bişr, sevinerek evine döndü...



**Rasulullahın hayatını iki dönemde ele almak gerekir.1-Mekkede müşrikler. 2-Medinede münafıklar…

Müşrikler açıktan açığa o zatı tehdit edip,her türlü zulmü yapıyorlardı.

Medinede bulunan münafıklar ise,bu işi gizliden gizliye,tahrib amacıyla her yola baş vuruyorlardı.Bunlar onlardan da daha tehlikeli idiler.

Mescid-i Dırar yani zararlı mescid diyede Kur’anda geçen fitne olayının çıkması için yapılan mescid,bir şebeke yuvası ve fitne kurgularının yapıldığı yer.

“Bir de inadına zarar vermek, kafirlik etmek, mü'minlerin arasına tefrika sokmak ve daha önce Allah ve peygamberine karşı savaş açan bir herife pusu, gözcülük yapıvermek için tuttular bir mescit yaptılar. Bununla beraber, «İyi niyetten başka bir maksadımız yoktur!» diye yemin edecekler. Fakat bunların kesinlikle yalancı olduklarına Allah şahittir.”[xxi]

-Dırar Mescidi'ni yapanlar şu münafıklardı:

Hizam b. Hâlid, Benî Amr b. Avf'm boyu, Ubeyd b. Zeyd Oğulla­rı'ndandır. Onun evinden Dırar Mescidi'ne çıkılırdı.

Dubey'a b. Zeyd Oğulları'ndan Mu'attib b. Kuşayr.

Dubey'a b. Zeyd Oğulları'ndan Ebû Habîbe b. Ez'ar.

Amr b. Avf Oğulları'ndan Abbâd b. Huneyf.

Câriye b. Âmir ile iki oğlu: Mucemmi' b. Câriye ve Zeyd b. Câriye.

Dubey'a b. Zeyd Oğulları'ndan Nebtel b. el-Hâris.

Dubey'a b. Zeyd Oğulları'ndan Behzec.

Dubey'a b. Zeyd Oğulları'ndan Bicad b. Osman.

Ümeyye b. Zeyd Oğulları'ndan Vedî'a b. Sabit.”

Münafıkların başı olan ve kendisi hakkında cenaze namazı kılınmaması ile ilgili âyet inen [xxii]Abdullah bin Übeyy,her türlü nifak faaliyetlerini sürdürürken,oğlu Hubab ve Rasulullahın Abdullah diye isimlendirdiği oğlunun ısrarıyla ölen babasının üzerine Rasulullahın gömleğini koymuş,hatta namaz kılmasını istediğinde namazını da kılacak olduğu sırada Hz.Ömer’in Rasulullahın ridasını çekip kılmamasını istemesi üzerine yukarıdaki âyetin nazil olmasıyla kılmamıştır.

Rasulullahın bu tutumu daha sonra Yemame harbinde şehid olacak olan oğlu Abdullah’ın hatırına,onların içerisinde imana geleceklere kapıları kapatmama,kinlerini aza indirmedir ki,öyle de olmuş onun kabilesinden bin kişi  Müslüman olmuştur.[xxiii]

Peygamberimize inanmayanlardan ve Mekkenin ileri gelenlerinden olan Nadir adındaki kişi,Peygamberimize iftira edenlere şu cevabı veriyordu”Siz aptal mısınız? Küçüklüğünde aranızda en sevilen,en güvenilen ve en dürüst o idi.Şimdi o daha olgun iken bunları nasıl söylersiniz?”der.

Çünkü o tam inandırıcı,gerçekçe ve ikna edici idi.

-Münafıklar ile ilgili olarak:

- Münafıkların Nitelikleri -I-

8- İnsanlardan öyle kimseler de vardır ki mümin olmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler.

9- Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalı­şırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkına var­mazlar.

10-  Kalplerinde hastalık vardır; Allah da hastalıklarını artırdı, yalan söyle­dikleri için de onlara acıklı bir azap vardır.

11- Onlara "Yeryüzünde fesat çıkarma­yın" denildiğinde "Biz ancak ıslah edi­cileriz" derler.

12- Dikkat et! Gerçekten onlar, fesatçı­ların ta kendileridirler, fakat farket-mezler.

13- Onlara "İnsanların iman ettiği gibi iman edin" denilince onlar: "Biz de o kıt akıllıların inandığı gibi mi iman edelim?" derler. Dikkat et! Asıl kıt akıl­lılar onların ta kendileridir, fakat bil­mezler.

14-  Müminlerle karşılaştıklarında: "İman ettik" derler. Ama şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında: "Muhakkak biz de sizinle beraberiz. Biz ancak alay edenlerdeniz" derler.

15- Allah onlarla alay eder ve azgınlık­larında serserice dolaşmalarına müh­let verir.

16- İşte onlar hidayet karşılığında da­laleti satın almışlardı. Onların ticareti kâr sağlamamış doğru yola da erememişlerdir.

-Münafıkların Durumlarını Anlatan Misaller:

17- Onların misali bir ateş yakanın mi­sali gibidir. O etrafını aydınlatınca, Al­lah nurlarını giderir. Kendilerini ka­ranlıklar içinde görmeyecek halde ter-keder.

18- Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler.

19- Yahut içinde karanlıklar, gök gü­rültüsü ve şimşek ile gökten boşanan yağmur gibidir. Ölüm korkusu ile yıl­dırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre ku­şatandır.

20- O şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek. Onları aydınlattıkça da (ışığı)   içinde yürürler. Onları karan­lıkta bırakınca, dikilip kalırlar. Allah dilese onların işitmelerini ve görmele­rini giderir. Şüphesiz Allah herşeye gücü yetendir.”[xxiv]

**Tevbe suresi” Münafıkların Yaptıkları Harcamaların Ve Namazlarının Sevabının Boşa Gitmesi:

53- De ki: "İster isteyerek, ister isteme­yerek harcayın, sizden kabul olunma­yacaktır. Çünkü siz, fâsıklar güruhu oldunuz.

54-  Harcamalarının kabul edilmesine engel olan, sadece onların Allah'ı ve Rasûlünü inkâr etmeleri, namaza üşe-ne üşene gelmeleri ve harcamalarını istemeye istemeye yapmalarıdır.

55- Onların ne malları, ne de çocukları seni imrendirsin. Allah bunlar yüzün­den, ancak kendilerini dünya hayatın­da azaba uğratmayı ve canlarının, on­lar kafir iken, güçlükle çıkmasını ister.

**Tevbe suresi.Münafık ebedimi kalacak” Münafıkların Vasıfları Ve Uhrevî Cezaları:

67- Münafık erkeklerle münafık kadın­lar birbirlerindendirler. Onlar münkeri emreder, marufu nehyederler. Elle­rini de sıkı tutarlar. Onlar Allah'ı unuttular. O da, onları unuttu. Şüphe­siz münafıklar, fâsıkların ta kendileri­dir.

68- Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, kâfirlere de, orada ebediyen kalıcılar olmak üzere cehen­nem ateşini vaad etti. Bu, onlara kâfi­dir. Allah, onları rahmetinden kovdu. Onlar için bitip tükenmeyen bir azab vardır.

69-  Kendinizden evvelkiler gibisiniz. Onlar kuvvetçe sizden daha ileriydi. Malları ve evlatları da daha çoktu. Na­sipleri kadar faydalanmak istediler. Sizden evvelkiler nasiplerince fayda­lanmak istedikleri gibi, siz de fayda­lanmak istediniz ve onların daldıkları gibi daldınız. Onların dünyada da, ahirette de yaptıkları boşa gitti. İşte bun­lar, zarara uğrayanların da ta kendile­ridir.

70- Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd, Semûd kavminin, İbrahim kavminin, Medyen Ashabının, Lût'un darmadağın olan kasabalarının haberi de gelmedi mi? Onlara peygamberleri apaçık mucizelerle gelmişlerdi. Allah onlara zulmediyor değildi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.

63.Tevbe(Bera-e)suresi münafıklar hakkında nazil olmuş,tehdit ve ahid bozma ile ilgili olduğundan besmeleyle başlamadı.Ve son olarak Kur’anın sonunda nazil olmuş ve Rasulullah her surenin başında besmele yazılmasını emrederken,burada emretmedi. Enfal suresine benzerliğinden dolayı ona eklendi.Übey b.Ka'bdan sorulması üzerine böyle açıkladı.Ve öncekiyle beraber kıtal ayetlerinden müteşekkildi.”[xxv]

Müşrik ve münafıklar gözle görüp akılla farkına vardıkları kesin hakikatlara kendilerince kılıf uydurmaktadırlar.

-“Eğer Kur’an...” ayeti.

Bu ayet, Nebi’ye (s.a.v.): “Eğer sen dediğin gibi bir peygamber isen o  zaman Mekke’deki dağları buradan yürüt. Çünkü bunlar çokça dar olmaktadır. Yerinede pınar ve nehirler koyda bizler oralarda ziraat yapıp, ağaçlar dikelim. Aynı zamanda atalarımızıda dirilt ki onlar senin bir Nebi olduğunu bizlere kavuşup söylesin” demeleri üzerine nazil olmuştur. Bunun üzerine Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

“Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü bir Kur’an olsa idi..”

Eğer Kur’an’ı bir dağın üzerinde okunmasını hükmetseydim şüphesiz yürütülür ve yüryüzüde nehirler ve pınarlarla parça parça bölünüp dolardı. Aynı şekilde ölülerinde konuşturulduğu bir olay olurdu ki nitekim bu da bu Kur’an ile olur idi ve benim ilmimde geçen bin kanunla onlar (kafirler) yine de iman etmezdi. Bu açıklamalar ayetin cevabıdır.Ayetteki “lev”in cevazı hazfolunmuştur.

-Bunu İbni Cerir -13/151’de İbni Abbas’dan o da Muhammed b. Sa’d o da babasından o da babasının amcasından o da dedesinden rivayet etmiştir. Bunun hakkında söz geçmişti.

“Bilakis.”

Onların söylemiş oldukları; dağların yürütülmesi ve bununla ilgili sözlerini terket. Çünkü emir sadece tamamıyla Allah’ındır. Allah iman etmelerin idilerse iman ederler. Dilemezse şayet onlar ayetler hakkında ne kadar iyi de konuşsalar kendilerine bir fayda sağlanmaz. Müslümanlar Nebi’den (s.a.v.) kafirlere karşı imanda toplanmaları için bir ayet göstermesini istemişlerdi. Bunun üzerine Allah (c.c.) şöyle buyurdular:

“İman edenler hala şu gerçeği bilmediler mi?”

İman edenler bilmediler mi hala?

“Allah dileseydi.”

O ayetler göstermesede yine insanları hidayete sokardı.

“O kafirlerin başına işledikleri yüzünden büyük bir musibet gelip.”

Küfür ve çirkin işlerinden dolayı.

“çatacak.”

Onlara ölüm, esaret, harb ve kıtlık gibi musibetlerin gelip çatması.

“ya da konup duracaklar.”

Ey Muhammed (s.a.v.) Sen:

“Allah’ın vaadi gelince kadar da... yakınına konup duracaklar.”

Kıyamete dek. Bunun Mekke fethine kadar olduğu da söylenmiştir.“[xxvi]

*Ebu Cehlin,...hüvel hakku min indike feemtir aleyna hicareten,sözüne cevabda...[xxvii]

“Halbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. İstiğfar ederlerken de Allah onlara azap edecek değildir.”[xxviii]

Bu ayetin iniş sebebi olarak;Rasulullahın bu ümmetin Fir’avunu dediği Ebu Cehil;Allahım,eğer bu Muhammed ve onun gönderdiği hak ise gökten üzerimize taş yağdır,sözü üzerine nüzul etmiştir.

Böylece onlara tevbe kapısının açık olduğu ve imtihanın devam ettiğine işaret edilmiştir.



**”Hiçbir kent yoktur ki biz, kıyamet gününden önce onu yok edecek, yahut ona şiddetli bir şekilde azabedecek olmayalım”

Hiç bir kent halkı yoktur ki helak olmasın. Ya ölüm ile veya onları kökten yokedecek bir azap ile helak olurlar. İyi yok oluş ölüm ile, kötü yok oluş ise azap iledir.

“Bu, kitapta yazılıdır”

Levh-i mahfuz’da yazılıdır.

59- “Bizi ayetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan şey öncekilerin onları yalanlamalarıdır”

Müşrikler, Rasulullah'tan kendilerine Mekke'yi genişletmelerini, Safa tepesini altına çevirmesini istediklerinde Cebrail (a.s.) Rasulullah'a gelerek, istersen onların istekleri yerine gelir. Fakat buna rağmen iman etmezlerse o zaman bekletilmeden helak edilirler. Dilersen onlara mühlet tanırsın. Bunun üzerine Allah bu ayeti inzal etti. Dolayısı ile ayetin manası şudur. Bizler ayet ve mucizeleri, daha öncekilerin yalanladığı gibi bu kimselerin de yalanlamaması için göndermiyoruz. Aksi halde daha bu dünyada iken cezalandırılırlar.“[xxix]

-”Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Ümmetimin azâbı dünyâda verilir.) Ya’nî dünyâda ümmetimin arasında olan fitneler, sıkıntılar,günâhlarının dökülmesine sebeb olur.”(Ashab-ı Kiram)



**Sahabeyi üstün kılan bir özellikte,yine Kur’anın beyanı üzere,Rasulullaha farklı davranılmasından,onun huzurunda olmanın şuurunda bulunmaktan kaynaklanıyordu.Onlar kimin huzurunda olduklarının bilincinde idiler.

1- "Ey iman edenler Allah ve Rasulunun ününe geçmeyin"

Kitap ve sünnetin hilafına öne geçmeyin.Veya peygamber Kurban bayramında Kurbanını kesmeden önce Kurbanınızı kesmeyin. Veya onun orucundan önce oruç tutmayın. Bu ayet şüphe günü orucundan nehyetmek için nazil oldu. Manası: Rasulullah'ın size emretmediği herhangi bir şeyde onu geçmeyin.

"Allah'tan korkun"

Onun emrine muhalefet etmekten.

"Allah işitendir"

Sözlerinizi.

"Bilendir"

Durumlarınızı.

2- "Ey iman edenler seslerinizi peygamberin sesinin üstünde yükseltmeyin"

Bu ayet Sabit b. Kays b. Femmas hakkında nazil oldu.[xxx] Sesi yüksek olan biriydi. Rasulullah'la konuşurken yüksek sesle konuşurdu. Bu nedenle Rasulullahla konuşulduğunda seslerini kısmakla emrolundular.

"Birbirinize bağırdığınız gibi ona sözle bağırmayın"

Onu birbirinizin konumuna indirmeyin. Yani: Ey Muhammed demeyin. Fakat ona peygamberlikle sükunet ve saygı ile hitap edin.

"Amelleriniz boşa gider"

Yani iyiliklerinizin iptal olmaması için.

"Sizler hissetmeden"

Yani yüksek sesle ona hitap etmek, sesini onun sesi üstünde yükseltmek, amelleri boşa çıkarır. Bu ayet nazil olunca Ebubekir ve Ömer seslerini hemen kıstılar. Ve sanki gizli birine konuşuyorlarmış gibi alçak sesle onunla konuşuyorlardı. Allah bunun üzerine şöyle buyurdu.

3- "Rasulullah'ın yanında seslerini alçaltanlar, işte Allah'ın kalplerini takva için imtihan ettiği kimseler onlardır"

Onları deneyip takva için kalplerini halis yapanlar.

4- "Hücrelerin arkasından sana seslenenler"

Bu ayet öğünmek için Rasulullah'ın yanına gelen Temim[xxxi] kabilesinden bir gurup hakkında nazil oldu. Kapısının yanına gelip ona: “Ey Muhammed yanımıza çık. Çünkü bizim methimiz süs, zemmimiz de lekedir” dediler. Allah’ta şöyle buyurdu.

"Onların çoğu akletmezler"

Yani cahildirler. Eğer akletselerdi peygambere karşı öğünmezlerdi.

5- "Eğer, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, bu onlar için daha hayırlı olurdu"

Kapının önünde sana seslenmekle verdikleri eziyetten.

"Allah gafur ve rahimdir"

Onlardan tevbe edenlere..[xxxii]

**Ümmetinin onu sevmesi ve saygısı ise;O zata salavat getirmek iledir.

-“Nebi Efendimize salât ve selam getirmek,köle azad etmekten daha efdaldir.”

-“Bana salat gönderenlere Cenâb-ı Hak sırat köprüsü üzerinde bir nur ihsan eder.Ehli nur ise ehli cehennemden olmayacağı açıktır.”

-“Sizden cennette en ziyade huri kazanan kimse,bana çokça salât ve selam gönderenlerdir.”

-“Bir kere bana salât gönderenlere Cenab-ı Allah on defa rahmet eder.”[xxxiii]

-Enes (ra)dan:( Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdu:)

“İçinizden hiç kimse yoktur ki bana selam gönderdiği zaman Allah o selamı benim ruhuma ulaştırıp onun selamını almayayım.”[xxxiv]

-Ebu Hureyreden rivayette:"Tüm ümmetim cennete girecek Ebâ yani yüz çevirip itaatsizlikte direnerek ısrar eden müstesna.Ebâ kimdir?diye sorulduğunda peygamberimiz;Bana isyan eden ebädır,dedi.[xxxv]

-Hırakl Peygamberimize gönderdiği mektubunda;Yazmışsın ki;beni eni yerler ve gökler kadar olan cennete[xxxvi] davet ediyorsun,cehennem nerede?Rasulullah dedi; Sübhanallah,gündüz geldiğinde,gece nerede?[xxxvii] yani,onun arka yüzünde,cennet yukarıda,cehennem aşağıda.



** Dinin kaynağı da odur.Onun yaşantısı ve sözleri dine kaynak ve esas olmuştur.

*”Benî Kurayza Gazvesi konusunda zikrettikleri buna en açık örnektir. Rasûlullah (s.a.s): "Herkes ikindi namazını Benî Kurayza'da kılsın." diye buyurduğunda, Müslümanlar kalkıp oraya doğru hareket ettiler. Yolda ikin­di namazı vakti sona ermek üzereydi. Bunun üzerine bazı Müslümanlar:

"Namazın vaktini ertelemekle emir olunmadığımıza göre namazımızı kı­lacağız." diyerek namazlarını kıldılar. Bazıları ise: "Her ne olursa olsun başka hiç bir yerde değil, sadece Rasûlullah'ın bize emir buyurduğu yer­de namazımızı kılacağız." diyerek, ancak geceleyin ikindi namazlarını kı­labildiler. Durum Rasûlullah'a iletilince, hiç bir gruba gücenmedi, onları azarlamadı. İbn Hazm, bu olayı aktardıktan sonra diyor ki: "Azarlama konusuna gelince, ancak günahı bilerek ve arzulayarak işleyen azarlanır. Ama her kim iyi niyetle yorumlarsa -her ne kadar yaptığı eylem doğru değilse de- azarlanamaz. Yüce Allah biliyor ki, şayet biz orada olsaydık birkaç gün geçseydi bile ikindi namazını Benî Kurayza'nın dışında başka bir yerde kılmazdık. İkindi namazının o gün Benî Kurayza'ya nakli ile Müzdelife gecesi akşam namazının yatsıya, Arefe günü ikindi namazının öğle vaktine nakli arasında hiç bir fark yoktur. Bu konuda itaat etmek zorunludur."(Cevamius sire.İbni Hazm)

-Ya’kub b.Abdillah b.Süleyman b.Ukeyme Radıyallahu Anhdan:

O da babasından,o da dedesinden,dedi ki:

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellemle gittim.O’na dedik ki:”Babalarımız, analarımız sana feda olsun ey Allah Resulü!Biz senden hadis duyuyoruz,ama aynı senden duyduğumuz gibi başkalarına anlatamıyoruz.Ne yapmamız gerekir?”Şöyle buyurdu:

“Haramını helal,helalini haram yapmadan manaya isabet ederseniz,hiçbir sakıncası yoktur.”[xxxviii]

**Peygamberimizin yaşantısı gayet sade idi.Bir kral,bir reis gibi değil,halktan bir ferd gibi yer,içer ve yaşardı.

-Enes (ra)dan:“Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ölünceye kadar masada yemek yememiştir.Yine o,ölünceye kadar halis buğday unundan yapılmış ekmek de yememiştir.”

-Diğer rivayet:”O’nun sükrucce (denilen tahta sofra) üstünde yemek yediğini hiç görmedim.”Katade’ye”Peki ne üzerinde yemek yerdi”diye sordular.”Sofra üzerinde yerdi”diye cevab verdi.”[xxxix]



**Peygamberimiz kitap ehline karşı devamlı müsbet ve insanlık çerçeveleri içerisinde muamele etmiştir.

**Hz. Peygamber'in herkesi kucaklayan engin ahlâkı karşısında inananla inanma­yan, dostla düşman, akraba ile yabancı arasında fark yoktu. Lütuf ve merhamet bu­lutu çöllere de, vadilere de eşit yağıyordu. Yahudilerin Hz. Peygamber'e ne kadar amansız düşman olduklarının delilleri, Hayber savaşına kadar süren her savaş ve olayda görülmektedir. Fakat Hz. Peygamberin onlara karşı tutumu uzun süre, "kendileri hakkında ayrı bir hüküm inmemiş olan meselelerde onları taklid etme ve Tevrat'taki hükümleri uygulama" şeklinde devam etmiştir.

Bir gün yahûdînin biri çarşıda yüksek bir sesle "Hz. Musa (as)'ı bütün peygam­berlere üstün kılan Allah'a yemin ederim ki" dedi. Sahabeden biri de orada duru­yordu. Bu sözü işitince dayanamadı ve o yahûdîye, "Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e de mi?" diye sordu. O yahûdî de, "Evet" dedi. Bunun üzerine sahabî öf­kesini yenemeyerek ona sert bir tokat attı. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem adalet ve ahlâkta düşmanlara da aynı değeri verdiğinden o yahûdî doğru Al­lah Resûlü'nün huzuruna gitti ve olayı olduğu gibi anlattı. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, o sahabîye kızgınlığını belirterek öyle yapma­ması gerektiğini bildirdi.

Yahudilerden birinin çocuğu hastalanmıştı. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem hasta ziyaretine önem verdiği için onu yoklamaya gitti ve hal hatır sorup, "Geçmiş olsun!" dedikten sonra o genci İslama davet etti. Genç yahûdî, babasına baktı. Sanki babasının razı olup olmadığını öğrenmek istiyor gibiydi. Babası ona, "O ne diyorsa yerine getir" dedi. Bu söz üzerine genç kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.

Bir gün yoldan bir yahûdînin cenazesi geçiyordu. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu görünce ayağa kalktı.

Bir keresinde birkaç yahûdî, Allah Resûlü'nün huzuruna geldiler ve saygısız bir tarzda "es-Selâmü Aleyküm" diyecekleri yerde "es-Sâmü Aleyküm=Ölüm üze­rine olsun" dediler. Bunu duyan Hz. Aişe (ra) hiddetlenerek onlara ağır bir cevap verdi. Fakat Hz. Peygamber (sa) onu bundan menederek; "Ey Aişe, dilini kötü ke­limelere alıştırma, yumuşak kelimeler söyle. Allah Teâlâ herşeyde yumuşaklığı se­ver" buyurdu.

Allah Resulü, yahûdîlere iyi davranıp adalet gösterirdi, onların haşin ve yersiz baskılarına ve acı sözlerine sabrederdi. Yahudilerle müslümanlar arasında alış ve­rişlerde ve sosyal meselelerde bir anlaşmazlık çıkarsa haksız yere müslümanların kayırıcısı olmazdı. Nitekim bu konuda çeşitli örnekler vardır ve önceki başlıklar al­tındaki konularda geçmiştir. Bir gün bir yahûdî, Hz. Peygamber'e gelip "Ey Mu­hammed! Bak bir müslüman bana tokat attı" diye şikayet etti. Hz. Peygamber o müslümanı hemen çağırtarak şiddetle tenkid etti. Bir daha böyle hareket etmekten menetti.

Necrân'dan gelen hıristiyan heyeti Medine'ye girdiğinde Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları bizzat kendisi ağırladı. Peygamber Mescidi'nde kendi­lerine yer verdi. Hatta onların kendi adetlerine göre mescidde ibadet etmelerine de izin verdi. Diğer müslümanlar onların mescidde ibadet etmelerine engel olmak is­teyince Hz. Peygamber onlara engel olarak ibadet etmelerini sağladı.

Yahûdî ve hıristiyanlarla birlikte yemek yemeye, su içmeye ve onlarla evlen­meye izin verdi. Onlara İslâm şeriatından ayrı özel hükümler uyguladı.”[xl]

-Kitap ehlinin durumu:”” Muhakkak Kitap Ehli'nden öylele­ri vardır ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah'a huşu duyarak iman ederler. Onlar Allah'ın ayetlerini az bir pahaya değişmezler. İşte onların ecirleri Rableri katındadır. Şüphesiz Allah hesabı çabucak gö­rendir.”[xli]

"Muhakkak Kitap Ehli'nden öyleleri vardır ki..." mealindeki 199. ayet-i kerimenin nüzulü ile ilgili olarak Nesaî, Enes'ten şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: Necaşî'nin vefat haberi ulaşınca Resulullah (s.a.), "Onun namazını kılınız" buyurdu. Ashab "Ey Allah'ın Rasulü, biz Habeşli bir kulun namazını mı kılaca­ğız?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah, "Muhakkak Kitap Ehli'nden öyleleri vardır ki..." buyruğunu indirdi. Câbir b. Abdullah, İbni Abbas ve Katâde de bu ayet-i kerimenin Necaşî hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

-Necaşi ittifakla ehli kitaptan olanlardan iman etmiş bir kişi idi.İmanını gizlemekteydi.Necaşi vefat ettiğinde,sahabeleriyle beraber oturan peygamberimiz,gıyabi olarak ilk defa Necaşinin cenaze namazını kılmıştır.

- Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Necaşi rahimehullah öldüğü zaman biz onun kabrinin üzerinde uzun müddet bir nur görüldüğünü konuşurduk."[xlii]

Necaşinin vefatı üzerine sahabelerle oturmakta olan Peygamberimiz: ”Habeşistandaki bir kardeşiniz öldü,onun için namaz kılın.”Gıyabi cenaze namazının kılınması üzerine münafıklar; ”Habeşistanda ölen bir hristiyanın namazını kılıyor.”demeleri üzerine bu ayet nazil olmuştur.

”Ehli kitaptan öyleleri vardır ki hem Allaha hem size indirilene hem de kendilerine indirilmiş olana inanırlar,Allah’a karşı saygı duyup Allah’ın ayetlerini az bir pahaya değişmezler.İşte onların Rableri katında mükafatları vardır.Şüphesiz Allah hesap görmekte çok çabuktur.” [xliii]

Necaşinin Adı Ashame’dir.

Dinde esas olan,Allah ve Rasulünün tasdikidir.Rasulullahta tüm hayatı boyunca bunun üzerine mücadele etmiştir.

-Rasulullahın ve Hz.Ebubekirin;İnsanlarla La ilahe illallah-deyinceye kadar savaşacağım."

-Hz.Enesden,Rasulullah dedi:"Namazımızı kılan ve kıblemize yönelen ve kestiğimizi yiyen bu kimse Allahın ve Rasulullahın zimmetinde bir müslümandır."[xliv]

Mücahid dedi:”Rasulullah namaza kalktığında önünü gördüğü gibi,arkasını da görürdü.”

Muvattada da Rasulullah:”Ben sizi arkamdan da görüyorum.”dedi.

“Ve secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor.)”[xlv]

Cabir bin Abdullahın ifadesiyle:”Rasulullahtan ne istenilmişse,hayır dememiştir.

**Peygamberimizin evliliği ve özellikle küçük yaşta Hz.Âişe ile evlendiği yönündeki söylentiler tamamen hissi olup,mantıki ve kapsamlı bir düşüncenin eseri değildir.

Peygamberimiz 25 yaşında iken 40 yaşında olan Hz.Hatice ile evlenmiş ve 29 yıl sadece onunla evli kalmıştır.Cüveyriye’den olan İbrahim adındaki oğlunun dışındaki tüm çocukları Hz.Haticeden olmuştur.

54 yaşından sonra diğer evlilikleri yapmıştır.Bununda bir çok hikmet cihetleri mevcuttur.

-Kabilelerin islamiyete girmesine bu evlilik basamak ve vesile olmuştur.

-Kocası savaşta ölenlere sahiblik etmiş ve onları korumuştur.

-En önemlisi peygamberimizin aile hayatını onlar kanalıyla,özellikle Hz.Âişenin rivayet ettiği hadislerle öğrenmekteyiz.

-Peygamberimiz Hz.Âişe ile evlenmeden de ona talib olunmuş ancak Hz.Ebubekir vermemişti.Yani evlenecek yaşta bir kızdı.

Hz.Âişeden Ahzab.50.âyette:–Ümmehatül mü’minin –diye bahsedilir.

**-Hilye-i Şerif;Peygamber Efendimizin dış görünüşünü ve vasıflarını anlatan eserlere verilen addır. “Hilye-i Saâdet” de denir.

Peygamberimizin siret ve suretini anlatan binlerce kaynak eser mevcuttur.

632 yılında 63 yaşında iken Medinede vefat etmiş ve -peygamberler vefat ettikleri yere defnedilirler-hakikatında Ravza-i Mutahhara da medfundur.

Rasulullah dedi:”Benim hayatım sizin için rahmettir,ölümüm sizin için rahmettir.”

Ve “Allah bir ümmet için hayır murad ettiği zaman,onun peygamberinin ruhunu  önce alır ve onu ümmetine karşı şefkatli ve selefinden kılar.”

O Zat en büyük inkilabı insanların ruhlarında yapmıştı.Nitekim kendi canına kıyacak kadar sabırsız olan Şaire Hansa’ya bakınız neler kazandırmıştı;

Kadisiye savaşına gönderdiği dört oğluna şu tavsiyelerde bulunuyordu:

“Benim kahraman çocuklarım!Yemin ederim ki,siz aynı ananın ve aynı babanın çocuklarısınız.Ben kocasına ihanet etmiş bir kadın olmadığım gibi,babanızda mazisi lekeli bir insan değildir.Hem de ben zorla değil de,kendi isteğimle İslamı kabul ettim ve yine kendi arzumla hicret ettim.Sizler işte böyle tertemiz bir maziye sahipsiniz.Sizden,gireceğiniz savaşta bu asaletinize uygun cesaret ve celadet bekliyorum.Din düşmanlarına ilk hücum eden sizler olmalısınız.Sizlerin arkada değil,daima ön safta çarpıştığınızı görmeliyim.Çünkü bu harp,eski savaşlarımız gibi adi menfaatlar uğruna yapılan çapulculuk ve yağmacılık hareketi değildir.Elleri ile yaptıkları putlara tapan,kız çocuklarını diri diri gömecek kadar vahşette devam eden putperestlere,doğruyu,Hakkı gösterme hareketidir.Kısaca bu cihada emir Allah’dan,kumanda da Resulullah Aleyhissalatu Vesselamdandır. Başka söze ne hacet?”

Bu sözlerden sonra çocuklarını ayrı ayrı kucaklayan şaire Hansa,ilave ediyor ve diyor ki:

“Ya İslamın zafer bayrağını Kadisiye’de dalgalandıracaksınız,yahut da din uğruna cihad ederek şehid olduğunuzu duyacağım.”

Hasta yatağında yatarken dört oğlunun da şehadet haberi getirilince:

“Yani ben şehid anası mı oldum şimdi?”diye soruyor.

“Evet”diyorlar.”Hem de dört şehid anası…”

Tekrar soruyor:

“Zafer kimlerde?”

“Zafer Müslümanlarda!Şimdi Kadisiye’de islamın bayrağı dalgalanıyor” diyorlar.

“İslamın bir zaferi için dört oğlum feda olsun”diyen Hansa,ellerini kaldırarak şöyle yalvarıyor:”

“Ya Rabbi,bana emanet ettiğin dört kahramanı yine senin dinin uğrunda feda etmiş bulunuyorum;artık beni şehid anarlı defterine kaydeyle!Benim için şehid anası olmak kâfi ikramdır, bunu benden esrigeme!”

Her ne zaman Hansa’dan söz edilse Resulullah Efendimiz,işte O’nun için (Örnek İslam kadını) derdi.”[xlvi]

Asrı saadeti daha iyi anlayabilmek için,cehalet döneminin dehşetini göz önüne almak gerekir.

Bir Mekkeli müşrik yaşantısını şöyle anlatıyor:

Ok ve kılıncımı takınarak,deve ve koyun sürüleri yağmacılığına giden kafileye ben de katılmıştım.Fakat hücum ettiğimiz sürülerin adamları bizden daha baskın çıkarak çölde peşimize düştüler;bu kovalamaca sırasında arkadaşlarımızdan beş kişiyi,arkalarından iki omuz aralarına isabet ettirdikleri oklarla öldürdüler.Bizde mekkeye dönüp mukabil olarak attığımız okların hedeflerine neden isabet etmediğini konuşmaya başladık.Hücum sırasında yanımıza aldığımız putların da yardımını görmeyişimiz,canımızı iyiden iyiye sıkmıştı.

Daha evvelki baskınlarda ölen amcamın bir kız çocuğu yanımda büyüyordu;hemen gidip onu getirdim.Kumlu çöldeki hurma ağacına iyice bağladıktan sonra,karşısına geçerek vücuduna doğru ok atışı talimine başladık.Müslümanlıktan önce öksüz çocukları ok atışı taliminde hedef olarak kullanmak adet olduğundan,ne kadar ok atmışsam hiç birini istediğim yere isabet ettirememiş ve o gün putların şansımızı bağladığına inanmıştım.

Bir gün sonra tekrar geldiğimiz zaman,ağaçta bağlı duran amcamın kızının aldığı yaralardan henüz ölmemiş olduğunu görünce,tam hedefine isabet ettirdiğim ilk oku yine ben atmış ve o gün ilahların yağmacılığa müsaade ettiğine inanarak,tekrar sürülerin otladığı yaylalara doğru yola çıkmıştık.”[xlvii]

Katade ise şöyle der:”Cahiliyyede,adam ailesi ve malı üzerine kumar oynar, sonunda da ailesi ve malı elinden çıkmış,başkasının eline geçmiş olurdu.Kaybeden başkasının elindeki malına bakar,üzülerek otururdu.Tâ ki geride,aralarında düşmanlık ve kin kalırdı.

Kız gömme hadisesi her ne kadar birine uygulayıp birine uygulamasalar da tüm arap kabilelerinde yaygındı.

Onlardan bir olan Asım’ın oğlu Kays Minkari islamdan önce on iki veya on üç kızını gömmüş, Müslüman olduktan sonra Peygamberimiz ona:”Her nefse karşı bir köle azat et.”buyurmuştur.[xlviii]





SENİ SEVİYORUM EY NEBİ !!!

Bana sevgini bahşet ey Fahri Kainat,ey Alemlere Rahmet Nebi!

Sadece benim yüreğim değil,tüm yürekler senin sevgi yağmurlarına muhtaç Efendim!Küçük elleri büyük yürekleriyle,ebabiller gibi zulmün üstüne taş olup yağan,Filistinli çocuğun kalbine de yağdır sevgi yağmurunu sağanak sağanak..

Sadece inancını yaşamak,iffetin timsali örtüsüyle toplum sahnesine çıkmak istediği için,alay edilen,dışlanan ve yok edilmeye çalışılan Zeynep’lerin yüreğine de yağ ey Nebi!!Yağ ki;bu sevgi yağmurları onlara direnme gücü versin .Her türlü zulme rağmen ,sevgiyle ve güler yüzle bu kutlu dava yolunda yürüme azmi versin....

ZALİMLERİN YÜREĞİNE DE YAĞ EY NEBİ!!!!!!

Gerçi onların yürekleri taş,beyinleri taş,ruhları hep taş ama;Hz. Ömer’in ve Hz. Halit’in taşlaşmış gönüllerinde bile iman tohumlarını yeşerten Mevla’m, belki onlardan da yeni Ömer’ler yeni Halit’ler yeni Vahşi’ler çıkartır.Eğer hidayet nasipleri değilse,eğer iman tohumları yeşermeyecek kadar kalpleri taşlaşmışsa,onların üzerlerine azap olup yağ ey Nebi,tıpkı Bedir’de Ebu Cehil’lerin üzerine yağdığın gibi......

Bütün bunlardan sonra yine bana gel!Şu günahkar,şu katı kalbime, sevgine muhtaç, aşkına susamış yüreğime gir ya Muhammed!!Ay’ı böldüğün gibi yüreğimi de aşkınla ikiye böl!Bir tarafında EN BÜYÜK SEVGİLİ taht kursun en zirveye,bir tarafında sen kur saltanatını Ey Nazlı Sultan! İbrahim’in baltasını al eline ve kır yüreğimdeki bütünputları. Musa’nın elini getir yüreğime ve aydınlat yüreğimi.Musa’nın asasını vur gönlüme!Böl yürek denizimi ikiye ve EN BÜYÜK SEVGİLİ’ NİN sevgisiyle senin sevgin,el ele geçsin yüreğimin en derinine ve en zirvesine giden yoldan ve sonra kapansın yürek denizim, firavunî sevgiler boğulsun iman denizlerimin dalgalarında.Gel yüreğime ya MUHAMMED! Yüreğim;hicretinden önceki Medine gibi seni bekliyor.Yüreğime hicret etya MUHAMMED! Gel ve mescidini kur gönlüme..Münafıklığı ve küfrü kov kalbimden..Ve iman devletini kur yüreğime...

Yüreğime gel ya MUHAMMED!Misafirlerin en azizi,en güzeli!En mübareği ve en mukaddesi!Misafirlerin gülü,en güler yüzlüsü,en güldüren yüzlüsü,güllerin kendisinden güzellik ve ilham aldığı,gül yüzlü ve gül yürekli Nebi!!!Gel ve gülle donat kalbimi!Gel ve nurunla doldur,gel ve sevginle kandır, gel ve aşkınla yandır yüreğimi!Sensiz ana babasını kaybetmiş gözü yaşlı,kalbi yaralı bir yetimim ey Nebi!Gel ve sevindir beni,okşa saçlarımı,al gönlümü.Tut ki;erken yitirdiğin Kasım’ınım,doyamadığın Abdullah’ınım. Tut ki; canının goncası torunun Hüseyin’im.Şefkatinle sar beni, muhabbetinle kuşat beni ey Nebi...

Yüreğime gel ya Muhammed!Yüreğim şimdi Mescidi Aksa...Filistinli çocuklar koşuyor yüreğimin bulvarlarında..Kimisi babasını arıyor gözü yaşlı, kimisi oyun yerine taş atıyor zulmün beynine,kimisi küçük bedenine gelinlik yerine,damatlık yerine bombalar kuşanmış yürüyor küfrün kalbine. Şehadetin gururu ve ay yüzlerinde...

Ve Ümmetin boynu bükük, ümmetin diz çökmüş yüreğimde. Haydi! Yüreğime gel ey Nebi!Cebrail’le,Burak’la gel!Ve imanı yaralanmış,izzeti paralanmış,namusu ayaklar altına alınmış,her cephede yenik düşmüş ümmetinin yüreğini sevgi yağmurlarınla yıka ve çıkar miraca!!!!!

Ey Nebi!’’Sevdiğinize sevginizi söyleyin’’buyuruyorsun.İşte söylüyorum,işte haykırıyorum sana;SENİ SEVİYORUM EY NEBİ.......................

SENİ ÇOK SEVİYORUM!!!!!

VE EN BÜYÜK SEVGİLİ’ DEN ;önce O’nu ve sevgisini,sonra da seni ve sana kavuşmayı diliyorum...Seni seviyorum Efendim!Seni çok seviyorum ey SEVGİLİ!!!!!!!!!!!!!!



**Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse Yalnızca   birkaç günlüğüne

Aniden çalsa kapınızı

Merak ediyorum neler yapacağınızı



Biliyorum ama

Böylesine şerefli bir konuğa

Açacağınızı en güzel odanızı

Ona sunacağınız tüm yemeklerin

En iyisi olacağını

Ve inandırmaya çalışacağınızı

Onu evinizde görüyor olmaktan

Mutluluk duyacağınızı

Gerçekten de evinizde

Ona hizmet etmekten alacağınız hazzı



Fakat söyleyin bana

Efendimizi,evinize doğru gelirken gördüğünüzde

Onu kapıda mı karşılayacaksınız?



Yoksa Onu içeriye almadan önce

Aceleyle bazı dergileri,gazeteleri çarçabuk saklayıp

Yerine Kur'an'ı mı koyacaksınız?

Peki hala Amerikan filmlerini seyredecek misiniz, televizyonda?

Yada kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle. O size kızmadan önce?



Kim bilir belki de

Ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını dilerdiniz

Hatırlayabildiğiniz en son çirkin kelimenin

Peki ya

Dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?

Ve bunun yerine ortalığa

Kitaplığınızın raflarında tozlanmış hadis kitapları mı çıkaracaksınız?



Hemen içeriye girmesine müsaade edecek misiniz?

Yoksa telaşla “ne yapayım” diyerek,

Sağa sola mı koşturacaksınız?

Merak ediyorum

Eğer peygamber efendimiz

Birkaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa

Yapmaya devam edecek misiniz,

Her zaman yaptığınız şeyleri?

Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı?

Her yemekten sonra sofra duası etmeyi yine zor mu bulacaksınız?



Hiç yüzünüzü asmadan

Oflayıp puflamadan her vakit namazınızı kılacak mısınız?

Ya sabah namazı için

Sıcacık yataktan erkenden fırlayacak mısınız?

Peki ya yine mırıldanacak mısınız

Her zaman söylediğiniz şarkıları

Ve okuyacak mısınız her zaman okuduğunuz kitapları?



Peki izin verecek misiniz

Aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri?

Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz?



Şöyle diyelim ya da,

Gideceğiniz her yere

Götürebilecek misiniz Peygamberi de?

Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?

Tanıştırmaktan onur duyar mısınız

En yakın arkadaşınızı O'nunla

Yoksa hiç karşılaşmamasını mı umardınız

Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle?

Şimdi söyleyin açık yüreklilikle

Onun kalmasını ister misiniz sizinle

Sonsuza dek, hep birlikte?

Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız,

Ziyareti bitip gittiğinde?



Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi?

Bilmek ve düşünmek

Eğer bir gün

Peygamber Efendimiz

Ziyaretimize gelse,

Yapacağımız şeyleri?



***

NAAT


Seccaden kumlardı
Devirlerden diyarlardan gelip göklerde buluşan
ezanların vardı
Mescid mü’min,minber mü’min
Taşardı kubbelerden tekbir, dolardı kubbelere amin
Ve mübarek geceler dualarımız geri gelmeyen dualardı
Geceler ki pırıl pırıl kandillerin yanardı
Kapına gelenler ya Muhammed uzaktan yakından
Mü’min döndüler kapından
Besmele ekmeğimizin bereketiydi
İki dünyada aziz ümmet Muhammed ümmetiydi
Konsun yine pervazlara güvercinler
“Hû hû”lara karışsın aminler
Mübarek akşamdır gelin ey “fatihalar yasinler”
Günler ne günlerdi ya Muhammed
Çağlar ne çağlardı
Daha dünyaya gelmeden inananların vardı
Ve bir gün ki gaflet çöller kadar dı
Halime’nin kucağında Abdullah’ın yetimi,Amine’nin
emaneti ağlardı
Hatice’nin goncası,Aişe’nin gülüydün
Ümmet’in gözbebeği,göklerin rasuluydün
Elçisin elçi geldin,elçiler getirdin
Ruhunu Allah’a,elin ümmete verdin
Beşiğin yurdun yuvan Mekkede bunalırsan Medine’ye
göçerdin
Biz bu dünyadan nereye göçelim ya Muhammed
Yeryüzünde inkar,riyâ,hıyanet altın çağını yaşıyor
Diller sayfalar satırlar Ebu Leheb öldü diyorlar
Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed
Ebu Cehil kıt’alar dolaşıyor
Neler duydu şu dünyada mevlidine hayran kulaklarımız
Ne adlar ezberledi ya Nebi adına alışkın dudaklarımız
Artık yolunu bilmiyor,yolunu unuttu ayaklarımız
Kâbene siyahlar yakışmamıştır ya Muhammed bugünkü
kadar
Hasret gururla savaşta,gurur kafdağında derebeyi,
Onuda yaralarlar kanadından,gelse bir şefkat meleği
İyiliğin türbesine türbedar oldu iyi
Vicdanlar sakat çıkmadan yarına
İyilikler güzellikler getir ademoğullarına
Şu gördüğün duvarlar ki kimi Tâif’tir kimi Hayberdir
Fethedemedik ya Muhammed senelerdir
Ne doğruluk ne doğru,ne iyilik ne iyi
Bahçede en güzel dal unuttu yemiş vermeyi
Günahın kursağında haramların peteği
Bayram yaptı yapanlar,semaveyi boşaltıp saveyi
dolduranlar
Atını hendeklerden bir atlayışta aşırdı aşıranlar
Ağlasın Yesrip,ağlasın Selmanlar
Gözleri perdeleyen toprak,yüzlere serptiğin topraktı
Yere dökülmeyecekti ey Nebi,yabanların gözünde
kalacaktı
Konsun yine pervazlara güvercinler
“Hû hû”lara karışsın aminler,
Mübarek akşamdır gelin ey “fatihalar yasinler”
Ne oldu ey bulut gölgelediğin başlar
Hatırladınmı ey yol!Bir aziz yolcuyla aşarak dağlar
taşlar
Kafile kafile,kervan kervan şimale giden yoldaşlar
Uçsuz bucaksız çöllerde yine izler gelenlerin,yollar
gideceklerindir
Şu tekbir getiren mağara örümceklerin değil
peygamberlerindir,meleklerindir
Örümcek ne havada,ne suda,ne yerdeydi!Hakkı göremeyen
gözlerdeydi
Şu kuytu cinlerin mi,perilerin yurdumu
Şu yuva ki bilinmez kuşları
hüthütmüdür,güvercinmi,kumrumu
Kuşlarını bir sabah Medine’ye uçurdumu
Ey avade yatan ölü
Bahçende açtı dünyanın en güzel gülü
Hatıran uyusun,çöllerin ılık kumlarıyla örtülü
Dinleyene hala çöller ses verir
Laleyl susar uğultular gelir
Mersiye okur Uhud,kaside söyler Bedir
Sende bir hac günü,başta Muhammed yanında Ebu Bekir
Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü destan yap
Ey şehir Ebu Bekirde nur,Osmanda nurlar
Kureyş uluları karşılarında meydan okuyan bir Ömer
bulurlar
Ali’nin önünde kapılar açılır,Ali’nin önünde eğilir
surlar
Bedirde,Uhudda,Hayberde Hakkın yiğitleri ŞEHİT olurlar
Bir mutlu günde ki ölüm tatlıydı
Yerde kalamazdı ruhun kalmamalıydı
Konsun yine pervazlara güvercinler
“Hû hû”lara karışsın aminler
Mübarek akşamdır gelin ey “fatihalar yasinler”
Vicdanlar sakat çıkmadan ya Muhammed yarına
İyiliklerle,güzelliklerle gel ademoğulların
Yüreklerden taşsın yine imanlar
Itri yine bestelesin tekbiri,evliya okusun kur’an’lar
Ve kur’an,göznuruyla çoğaltsın Osmanlar
Naatını Galip yazsın,mevlidini Süleymanlar
Sütunları,kemerleri,kubbeleriyle geri gelsin Sinanlar
Çarpılsın,hakikat niyetine cenaze namazı kıldıranlar
Gel ey Muhammed bahardır,dudaklar arasında saklı
aminlerimiz vardır
Hac’dan döner gibi,Mirac’dan iner gibi gel bekliyoruz
yıllardır
Bulutlar,rüzgar,hızır,cibril,nisan,bahar,ayetlerini
ezber bilen yapraklar kanat
Açılsın göklerin kapıları,perdeler kat kat
Çöllere dökülsün yıldızlar
Dizilsin yollarına yetimler,günahsızlar
Çöl gecelerinden yanık türküler yapan kızlar sancağını
saçlarıyla dokusun
Bilal-i Habeşi sustuysa ezanları Davut okusun
Şimdi seni ananlar anıyor ağlar gibi
Ey yetimler yetimi ey garipler garibi
Düşkünlerin kanadıydın,yoksulların sahibi
Nerde kaldın ey Nebi, nerde kaldın ey Rasul
Konsun yine pervazlara güvercinler
“Hû hû”lara karışsın aminler
Mübarek akşamdır gelin ey “fatihalar yasinler”(Arif Nihat ASYA)


**Sahabeyi farklı kılan en önemli sebeb Rasulullahın onlara sahabeti ve onların Rasulullaha olan sadakatleriydi.

Nitekim Uhud’da Sad bin Rebi-nin yaralandığını düşünen Rasulullah onun bulunmasını ister.Ve Sad-ı yaralılar içerinde delik deşik bulduklarında son anlarında şu sözleriyle gözlerini kapar:

“Kirpiklerinizi kımıldatacak kadar kuvvete sahip olduğunuz müddetçe, Resulullaha sahib çıkmaya devam edeceksiniz.Yoksa ind-i ilahide mazeretiniz makbul olmaz.”[xlix]

Ve onlar her güçlüğe rağmen sabır ve sebat gösteriyorlar,Resulullahın şu öğüdüne kulak verip şikayetten vazgeçiyorlardı:

“Eskiden bir mü’min adam,yakalanır,kendisi için kazılan bir çukura konur,sonra testere ile başından aşağıya doğru ikiye ayrılır,demir taraklarla etleri ve kemikleri taranırdı da onlar yine şikâyette bulunmazlardı.”[l]

Zorluğundan dolayı El-Usur’da denilen Tebük gazasında Sahabe-i Kiram Rasulullaha şöyle diyorlardı:

“Biz Yahudilerin Hz.Musa’ya,’Sen git Allahınla düşmanı kov,sonra biz geliriz’dedikleri gibi demeyiz.Belki emrederseniz,şu Kızıl Deniz’e bile dalarız,Ya Rasulallah.”[li]

Resulullahı babalarına tercih eder,her seferinde anam babam feda olsun,derlerdi.Resulullahın zevcesi ve Ebu Süfyanın kızı olan Ümmü Habibe,Ebu Süfyan Müslüman olmadan evine geldiğinde Resulullahın minderine babasının oturduğunu görünce hızla yerinden kalkıp minderi çekmesini gören Ebu Süfyan babası olduğunu hatırlatmasına rağmen Ümmü Habibe şöyle diyordu:

“Bir sürü tanrılara tapan bir müşrik baba olacağınıza,bir Allah’a inanan Habeşli bir köle olsaydınız,bu dediğiniz itaat ve hürmet mecburiyetini duyardım.”[lii]

-Abdullah bin Süheyl iman ettiğinden babası tarafından hapsedilip eziyet edilmiş ve bedir’de babasına karşı savaşmıştır.

Ve kardeşi Ebu Cendel Müslüman olduğunda Hudeybiye anlaşması yapılmış,anlaşma gereği,müşriklerden Müslümanlara iltihak eden teslim edilecek,Müslümanlardan müşriklere iltihak edenler teslim edilmeyecekti.Ebu Cendel’in iltihakı reddedilmiş,kendisinin ısrar ve yalvarmalarına rağmen anlaşma gereği müşriklere teslim edilmişti.Çünki zahiren şer olan bu anlaşmanın neticesi,Kur’anın da ifadesiyle Fethi Mübinin bir müjdesi idi.Mekkenin fethinde baba Süheyl’de Müslüman olmuştu.



Onlar kendilerini hangi seviyede olurlarsa olsunlar farklı görmezler,Kur’anın belirttiği kardeşlik sırrına ulaşmışlardı.

İran Mecusilerine karşı savaşan komutan Ebu Ubeyde çölde önüne sunulan ve kendisi için saklanan soğuk su ve taze ekmeği şöyle reddediyordu:

“İla-yı kelimetullah için kanlarını aynı safta beraberce akıtan kardeşlerimizin sofrasından farklı sofraya oturmak kadar ind-i ilahide kötü bir hareket tasavvur etmiyorum.Ya bu soğuk su ile şu taze ekmeği götürür,kardeşlerimizin içtiği sıcak su,yediği kuru ekmek ile değiştirirsiniz.Yahut da Ordu Kumandanı değil,Halife-i Müslimin bile olsa Ebu Ubeyde,bu hususi sofraya oturmaz.!”

Çünkü onların biri değil,Rasulullaha kadar hepsi aynı Kur’an terbiyesinde idiler.

Hz.Ömer’de bir iftar sofrasında ev sahibinin kendisi için sakladığı bal şerbetini şöyle reddediyordu:

“Ne zaman idaresini üzerine aldığım Müslümanlar sofrasında bal şerbeti içmeye başlarlarsa,ben de o zaman bu şerbetş içebilirim.Yoksa idari ağırlıklarını sırtımdaki bir dağ gibi vücudumda da hissettiğim Müslümanlar,içmeye kuyu suyu dahi bulamazken,benim burada bal şerbetş içmem İslam Adaleti ile asla bağdaşamaz!”

Onlar izzet ve bu sorumlulukla hayatlarını geçirdiler.Nitekim Hz.Ömer Abdurrahman bin Avf’dan zaruri ihtiyacı için 455 dirhem borç isterken şöyle diyordu:

“Ya Abdurrahman!Ödünç parayı senden istiyorum,çünkü,sana borçlanırsam bir emr-i Hak vukuunda veya borcumu ödeyememe halinde mirasımdan bir parça vererek seninle helalleşmek kolay olur.Devlet hazinesine borçlandığım sırada bu emr-i Hak vuku bulursa o zaman devlet hazinesinde hissesi bulunan bütün Müslümanlarla helalleşmek mecburiyetinde kalırım.Bu takdirde mirasım kâfi gelmeyeceği gibi mizanımdaki sevabım dahi beni kurtaramaz!”[liii]





HZ.ERKAM

Hz.Erkam bin Ebil Erkam.İslamın ilk tedris ve neşir evinin sahibi.Dâr-ul İslâm,Beyt-ül İslam.

Erkamın evi kabeye nazır ve emniyetli bir yerde idi.

Erkamın evi Hz.ömerin Müslüman olmasına kadar önemli hizmetlere ve âyetlerin inişine ev sahipliği yaptı,ondan sonra artık açıktan ibadet edilmeye başlandı.

Erkam,Hılf-ul Fudulun kurucu ve üyelerinden.

Müslüman olan ilk 15 kişiden biri.

Medineye ilk hicret edenlerden.

Daha sonraları bu ilk tedris evi vakfedilmiş,hareme katılarak,dokunulmaz olmuştur.

Daha sonra mescid olan bu ev,aslına rücu ederek hareme katılmıştır.

Bedir ehlinin en son vefat edenlerindendir.

HİCRET

İslamiyeti daha iyi yaşamak,küffarın zulmünden korunmak ve Allahın emriyle iki dost 622 yılında Mekkeden Medineye doğru yola çıktılar.Meşakkatli bir yolculuktu.

Yakalayana yüz deve vadedilmişti.

Hz.Ebubekir hep biraz korku ve biraz telaş içerisinde idi.Kendisi için değil, dostuna bir zarar gelmesinden korkuyordu.

Sevr mağarasının önünde bulunduklarında Hz.Ebubekir,mağaranın tam karşısında bulunan bir kimseyi işaret ederek,gözetildiklerini söyleyince Efendimiz;

-Hayır,melekler bizi kanatlarıyla gizliyorlar.-buyurdular.

Çünki o nebi korunduğunu biliyordu.Rasulullah emindi,korkan Hz.Ebubekire hitaben:”Ey Ebubekir!Üçüncüleri Allah olan,iki kişi için seni üzen şey ne olabilir.” diyordu.

** Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mekke'den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebîr namındaki dağa çıktılar. Sebîr dedi: "Yâ Resulallah, benden ininiz. Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa Allah beni tâzip eder. Onun için korkarım." Cebel-i Hira çağırdı:

"Bana gel."Bu sır içindir ki, ehl-i kalb Sebîr'de havf ve Hira'da da emniyeti hissederler.

** Hicret esnasında yüz deve mükâfatını duyan bir çobanın hikayesi.Sahih bir surette haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra Kureyş'e haber vermek için Mekke'ye gitmiş. Mekke'ye dahil olduğu vakit, niçin geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmışsa, hatırına getirememiş. Mecbur olmuş, dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.

**Hicrette Rasulullaha yetişerek üçüncü olan Süheyb’i engellemek isteyen müşrikleri bir yandan ok atıcılığıyla tehdit ederken,diğer yandan da Mekkede bulunan mallarını,iki cariyesini bıraktığını söyleyince,kendisini takib etmekten vaz geçip, kendisine izin veriyorlardı.

Rasulullah Medineye varmadan ona yetişmişti.

Bu tavrından ve fedakârlığından dolayı onun hakkında inen ayette:”Yine insanlar arasında kimi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendisini feda eder. Allah ise kullarına çok şefkatlidir.”[liv]

Hz.Peygamberde onun için:”Ey Eba Yahya!Kârlı bir alış veriş yaptın.”diyordu.

Ebu Leheb’in kızı Dürre’de Medineye hicret edenler arasında idi.Kaderin tecellisi..kömür gibi..cehennem odunu ve oduncusu bir anne ve babadan böyle cennet      çiçeği bir insanın zuhuru akılla çözülebilecek bir mesele olmayıp,hakim isminin bir tecellisi nazarıyla bakmak gerek.

Ebu Leheb ve Ebi Muayt Rasulullahın iki komşusu idi.Ona en çok eziyet edenlerdendiler.Hidayet nasib olmayınca iman etmedikleri gibi,bir türlü hidayet nasib olmuyordu.Oysa Taiften dönerken hristiyan köle Addas bir sohbette Müslüman oluyordu.

Rasulullah hicret edenlerin en sonuncusu olarak Mekke’den ayrılmıştı.22-Eylül-622 Pazartesi günü Kuba’ya varmış.Arkadan Hz.Ali’de kendilerine yetişmiş ve 14 gün Kuba’da kaldığı süre içerisinde ilk mescidi inşa etmiş ve ilk Cuma namazını burada kılmıştır.



SÜRAKA BİN MALİK

Rasulullahı hicrette takib eden iyi bir yol izleyicisi.İzlerden hayvanların erkeklik-dişilik-yaş,yük devesimi yarış devesimi gibi bir çok özellikleri tesbit edebilen izci.

İzlerden hareketle onları bulmuştu.Ancak üç seferde ona nazar eden peygamberimiz üçünde atının tökezleyip düşmesi sonucu,sonuncuda atın dizlerine kadar atının gömüldüğü yerden duman çıkmış ve atını peygamberimizin himmetiyle kurtararak takibden vaz geçip gelenleri de değişik yönlere yönlendirmiş,zaman kazanmalarını sağlamıştı.

Süraka Müslüman olmamış ancak Rasulullahtan emannâme almıştı.

Daha sonra başından geçen bu olayı Ebu Cehile anlattı.

Süraka öldürmeye veya yakalamaya giderken,küfrünü öldürüyordu.

Süraka da öldürmek için takib ederken hidayete erenlerden….

Tıpkı Sümame ve Fadale gibi ki;Rasulullahı öldürmeye gelmişlerdi..Rasulullah Fadalenin göğsüne elini koyunca onun için Peygamberimiz insanların kendisi için en hayırlı olanı olmuştur.En nefret edilenden en sevilene.O’nu öldürmeye gelenler O’nda diriliyor.O’nun hayatını almak isterken O’nda hayat buluyorlardı.

Rasulullah ona:”Ey Süraka!Kisranın bileziklerini kollarında görür gibi oluyorum”demişti.

Hz.Ömer döneminde Kisra fethedilmiş,kürk ve bilezikleri Medineye getirilmişti. Sürakada Medinede idi.Hz.Ömer gümüş bilezikleri Sürakaya verdi.Bilezikleri bileğine taktı,çokluğundan dirseklerine kadar uzandı.

Böylece bir mucize daha gerçekleşmişti.

*Medine misafirperver bir belde idi.Mekkede hakim Kâbe iken,Medineye Rasulullah ve onun maneviyatı hakim olmuştu.Orada şefkat hakim idi.

-Mekkeli erkekler kadınlarına hakim iken,Medineli kadınlar erkeklere hakimdiler.Mekkeden Medineye göç edenlerde de aynı durum oldu.

-Hz.Ömer:”Biz Kureyşliler kadınlarımıza hakim bir topluluk idik.Medineye gelince orada,kadınları erkeklerine hakim bir toplum yapısı bulduk,bizim kadınlarımız da onlarınkilerden bunu öğrenmeye koyuldular…Bir gün eşime kızdım.Baktım bana karşılık verip itiraz ediyor,ben buna tepki gösterince eşim,”Sana karşı çıkmamı niçin yadırgıyorsun?Vallahi Hz.Peygamberin eşleri de ona itiraz ediyorlar hatta bazıları sabahtan akşama kadar ona küs bile kalıyorlar”dedi.Derhal gidip kızım Hafsa’ya sordum,o da bunu doğruladı.”[lv]





ENSAR

Medineye hicret eden Müslümanlar 10-15 bin kadar olan Medine’nin ancak onda birini oluşturuyordu.Ancak azınlık olmalarına rağmen,devleti ele geçirmişlerdi.Artık bütün insiyatif Hz.Peygamber’in (sam)elinde idi.

Oysa Müslümanlardan önce Abdullah bin Ubey gibiler mevcut olup,kendisini kral ilan etmek isityordu.Hatta Yahudi kuyumcuları onun için altından bir taç bile yapmışlardı.[lvi]

**Evs ve Hazrec birbirlerine karşı kendi insanları ile iftihar ettiler. Evsliler şöyle dediler: “Meleklerin yıkadığı Hanzale b. er-Râhib bizdendir. Kendisi için Allah’ın arşının titremiş olduğu kişi de bizdendir. O Sa’d b. Muaz’dır. Bal arıları tarafından korunan Âsım b. Sâbit b. Ebi’l-Aklah da bizden çıkmıştır. Yine içimizden Huzeyme b. Sâbit çıkmıştır ki onun şahitliği de iki kişinin şahitliği yerine geçmektedir”. (Allah hepsinden razı olsun!). Buna Hazrecliler şu karşılığı vermişlerdir: “Hz. Peygamber zamanında Kur’an’ı toplayan dört kişi de bizden çıkmıştır ki bunlar Zeyd b. Sâbit, Übeyy b. Ka’b, Muaz b. Cebel ve Ebu Zeyd’dir”. (Allah bunlardan da razı olsun!) 

- Hz. Peygamber’in Mekke’de bulunduğu bir sırada Ensar’dan bir kadın ona gelerek:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Şu habis (sara) yakamı bir türlü bırakmıyor” dedi. Hz. Peygamber :

“Eğer bu tutulduğun hastalığa sabredecek olursan kıyamet gününde hiç bir günahın olmadığı halde haşrolunacak ve hesaba da çekilmeyeceksin” buyurdular. Kadın:

“Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki ben O’na kavuştuğum güne kadar sabrederim. Fakat bir gün bu habisin beni çırılçıplak bırakıp avret yerlerimi teşhir etmesinden korkuyorum” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber onun için dua etti. Bundan sonra o, nöbet geçireceğinden korktuğunda Kâbe’ye geliyor ve onun örtüsüne sarılarak:

“Ey mel’un! Beni bırak ve defol git!” diyordu. Böyle yapınca da nöbet geçirmiyordu .

**Medîneli bu altı kimse gerçekten inanmış, Allah-ü Teâlânın Peygamberimize tebliğ ettiklerini kabûl ve tasdik etmişlerdi. Vatanlarına dönmek üzere Peygamberimizden izin alıp ayrıldılar.
Bu yeni Müslüman olan altı kişinin ikisi, Neccâroğulları ailesinden Ebû Umâme Es'ad bin Zürâre ile Avf bin Hâris idi.
Bunlar, Medîne'ye kavimlerinin yanına dönünce, hemen onlara Peygamberimizden anlatmaya ve İslâm dînine girmeleri için da'vete başladılar. Bunu o kadar çok yaptılar ki; Medîne'de, içinde Peygamberimizin ve İslâmiyetin bahsedilmediği bir ev kalmadı. Böylece İslâmiyet, Hazrec kabîlesi arasında yayıldığı gibi Evs kabîlesinden de ba'zı kimseler Müslüman oldu.
Es'ad bin Zürâre, İslâmiyeti kabûl eden oniki arkadaşı ile beraber ertesi sene tekrar Mekke'ye geldiler. Ve yine Akabe'de Resûlullah Efendimizle görüşüp, O'na bî'at ettiler. O'na bağlılıklarını arzedip, bütün emir ve isteklerine teslim olacaklarına söz verdiler.
Bu sözleşmede, Allaha ortak koşmayacaklarına, zinâ yapmayacaklarına, hırsızlık etmeyeceklerine, iftiradan kaçınacaklarına, ayıplanmak ve rızık korkusu sebebiyle çocuklarını öldürmeyeceklerine dâir taahhütte bulundular. İkisi Evs kabîlesine, diğerleri de Hazrec kabîlesine mensup olan bu 12 kişinin başı, reisi Es'ad bin Zürâre idi.
Peygamberimiz bu 12 kişiyi kabîlelerine temsilci yaptı. Bunlar, kabîlelerine İslâmiyeti anlatıp, onlar adına Resûlullaha karşı kefil olacaklardı.
Bu sözleşmeden sonra, Medîne'ye dönen Hz. Es'ad ve arkadaşları, kabîlelerine hemen İslâmiyeti anlatarak, onu yaymak ile meşgul oldular. Bu sırada Peygamberimiz Mi'râca götürülüp, Cenneti ve Cehennemi gördü. Allahü Teâlâ ile vâsıtasız olarak, anlaşılmaz bir şekilde konuştu. Beş vakit namaz emrolundu.
İslâmiyet Arabistan Yarımadası'nda yayılmaya devam ederken, Medîne'de bu iş çok daha süratli yürüyordu. Öyle ki, daha önce birbirlerine düşman olan Evs ve Hazreç kabîleleri barışmış, İslâmiyeti daha iyi öğrenebilmek için Resûlullah Efendimizden bir muallim, hoca istemişlerdi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz de, onlara Kur'ân-ı Kerîmi ve İslâmiyeti öğretmek için Mus'ab bin Umeyr'i gönderdi. Mus'ab, Medîne'de Hz. Es'ad'ın evinde kaldı. Onunla birlikte ev ev dolaşarak herkese İslâmiyeti duyurdular. Resûlullahın sevgisini ve O’nu, bütün düşmanlarından korumak için canla başla çalışacaklarına söz vermelerini anlattılar. Birkaç gün içinde 30 kişi Müslüman oldu. Böylece Medîne'de Müslümanların sayısı 40'a ulaşmıştı.
Birgün, bu Müslümanların hepsi, Hz. Es'ad bin Zürâre'nin evinde toplandıklarında dediler ki:
- Yahûdîler ve Hıristiyanlar, kendilerine haftada birer gün seçerek, o gün alış-verişi bırakıp, inançlarına göre ibâdet ediyorlar. Şimdi, bize de uygun olanı, haftanın yedi gününden birini seçerek, o günü tâat ve ibâdet için ayırmaktır!
Bu fikri, başta, reisleri Hz. Es'ad olmak üzere hepsi uygun buldular. Derhal Cum'a gününü bu işe ayırdılar. Cum'aya, o güne kadar Arube günü deniliyordu. Mü'minlerin toplanıp ibâdet etme günü ma'nâsına "Cum'a" dendi.
Resûl-i Ekrem'in Medîne'ye hicretinden evvel, Hz. Es'ad bin Zürâre, Medîne'deki 40 kadar Müslümanı toplayarak, bir Cum'a günü Nakîb-ül-Hadamât'taki Beyâda'ya götürmüş ve orada onlara Cum'a namazı kıldırmıştır. Bu sûretle Peygamberimizin:
- Kim, güzel bir sünneti ihyâ ederse, hem onun sevâbına, hem de kıyâmete kadar o sünnetle amel edenlerin kazanacakları sevâba nâil olurlar”hadîs-i şerîfinin muhâtabı olmuştur.
İslâmiyette ilk defa kılınan Cum'a namazı, işte bu yerde kılınan Cum'adır. Medîneli Müslümanların bu hayırlı maksatları, Cenâb-ı Hakkın rızâsına uygun olduğundan bilâhare devamlı olarak Cum'a namazı kılınması emredilmiştir.

**Es'ad bin Zürâre İkinci Akabe bî'atından sonra, Hazreç kabîlesinin Neccâroğullarının temsilcisi tâyin edilmişti. Vefâtından sonra, Neccâroğullarından bir grup Resûlullaha gelerek dediler ki:
- Bizim temsilcimiz öldü. Bize bir temsilci tâyin ediniz!
Resûlullah Efendimiz de onlara yeni bir temsilci tâyin etmiyerek;
- Sizler, benim dayılarımsınız. Ben de sizin temsilcinizim! buyurdu.
Böylece, onları sevindirmiş oldu. Resûlullahın, Neccâroğullarına böyle iltifat etmesi, onlar için büyük şeref oldu.

Medine devrinde Rasulullah kardeşlik bağlarını kurmuştu.Bunlardan biri de Saib bin Abdullah ve Salebe Ensari idi.

Bir gün Saib gazaya çıktığında Salebe’yi vekil bırakmıştı.Evin işlerini görüyordu.Bir gün evde şeytanın aldatmacasıyla perdeyi kaldırıp din kardeşinin hanımını gördü ve elini hanıma uzatıverdi. Kadının gözleri yaşlarla doldu.

-A Salebe,dedi.Allah yolunda gazi kardeşinin bizim için sana bıraktığı hakkı koruyamadın,vah sana!

Bir anlık şaşkınlıktan sonra kendine gelen Salebe;”Eyvah mahvoldum!...Vay anan öle Salebe!...

Salebe çöllere düştü.Gaza sonu eve gelip durumdan haberdar olan Hz.Saib çöllere onu aramaya çıktı.

Çölde yüz üstü yere kapanan Salebe hıçkırıklarla ağlıyordu.Gelmesini söylemesine rağmen gitmedi.Ellerini boynuna bağlayarak götürmesi halinde kabul edeceğini söyledi.Israrı neticesinde öyle yapıp getirdi.Kızı bu durumda babasını alarak Hz.Ömer’e götürdü.Ondan tövbe istiyordu.Ancak yüz bulamadı.Hz.Ebu Bekire geldi,ondan da yüz bulamadı.Hz.Ali’ye geldi.Ondan da yüz bulamadı.Son ümidi Rasulullahtı.Oradan da yüz bulamamış ve şu cevabı almıştı.

-Cehennemin zincirlerini ve bukağılarını,bana hatırlattın!..

Kızı da onu baba kabul etmiyor,çıkıp gitmesini söylüyordu.

Kâbenin Rabbisine sesleniyor,affedilmesini söylüyordu. 

Kâbenin Rabbisinden rahmet inmiş ve affedilme müjdesi gelmişti.

Hz.Ali ile Selman çöllere düşmüş Salebe’yi arıyorlardı.Çölde gördükleri bir çobana sorduklarında çoban:

-Galiba siz cehennemden kaçan birini arıyorsunuz?demişti.

Yerini bildiğini söyleyen çoban O’nun gece vakti dereye gelip,ağacın altına oturarak,zâr-ı zâr-ı ağladığını söyledi ve O’nu öyle de buldular.

Müjdeyi kendisine verdiklerinde O, Rasulullahın hatırını soruyordu.

İki koluna girip,sabah Medineye mescide getirdiler.Rasulullah namaz kıldırıyordu.Kur’andan şu âyetleri okuyordu:

“Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, Öyle ki (bu) mezarı ziyaretinize (Kabire gidişinize, ölümünüze) kadar sürdü."[lvii]

Ciğerleri kopacak gibi haykırarak oraya düşüp ruhunu teslim etti.Başucuna gelen Rasulullah Selman’a emrederek;onun üzerine su serp,buyurdular.

Defni sırasında Rasulullahın parmaklarının ucuna basarak yürüdüğü görüldü.Kabir dönüşü bu durumu soran Hz.Ömer’e şöyle buyurdular:

-Ya Ömer!Meleklerin çokluğundan,ayağımın tabanını basacak yer bulamadım…”

O’nun hakkında nazil olan âyette:”Ve onlar çirkin bir günah işledikleri, yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah'tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.

İşte onların mükâfatı (ödülleri) Rableri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, ebedî kalacakları cennetlerdir. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!”[lviii]

Biz onları ne kadar anlatabiliyoruz ki?Biz onları anlatmaktan aciz kalırken,onlar bunu yaşıyorlardı. İşte onlar böyleydi.



BEDİR



Bedir mevkiine önce Müslümanlar gelmiş ve Hubab el Mümirin teklifiyle bir kuyu hariç diğerleri müşriklerin eline geçmemesi için kapatılmıştır.

Bedir Müslümanların müşriklerle ilk imtihan edilişi idi.Hicretten iki yıl sonra 624 yılında…

Bedirde mü’minlerin en büyük yardımcıları melekler idi.Beş bin kişi ile yardıma gelmişlerdi.

Bedir harbinin önemi;Önce bin,sonra üç bin ve müşriklere arab lideri Kürz bin Cabir’in yardım etmesi halinde özel işaretli ve eğitimli beş bin melekle destekleneceğini Allah vaat etmiş.[lix]

Ve Ebu Cehil başta olmak üzere müşriklerin ileri gelenleri öldürülmüştür. Müşriklerin yenilmesi üzerine Kürz gelmemiş ve beş bin melekle desteklenmemiştir.

“Andolsun sizler güçsüz olduğunuz halde Allah,Bedir’de size yardım etmişti.Öyle ise,Allah’tan sakının ki O’na şükretmiş olasınız.

O zaman sen,mü’minlere şöyle diyordun:’İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi,sizin için yeter değil midir?

Evet,siz sabır gösterir ve Allah’tan sakınırsanız ve eğer onlar (düşmanlarınız) şu anda üzerinize gelirlerse,Rabbiniz,alametli beş bin melekle sizi takviye eder.

Allah,bunu size sırf bir müjde olsun ve kalbleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı.Zafer,yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.”[lx]

Bedirde meleklerin öldürdükleri müşriklerin alametleri;boyun ve eklemlerindeki siyahlıklardan belli oluyordu.

** Hem Ebu Süfyan ibni Hâris ibni Abdülmuttalib (Ammizâde-i Nebevî), nakl-i sahihle haber veriyor ki: "Gazve-i Bedir'de, gökle yer arasında, beyaz libaslı, atlı zatları gördük."

Hem Hazret-i Hamza, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan niyaz etti ki, "Ben Cebrâil'i görmek istiyorum." Kâbede ona gösterdi. Dayanamadı, bîhuş oldu, yere düştü.

Bu melekler Bedir,Huneyn,Uhud ve Hendekte de beyaz ve yeşil sarıklı olarak yardıma gelmişlerdi.Ve ayrıca sahabilere olan yardımları,peygamberimiz uhudda şehid olan Hanzeleyi meleklerin yıkadığını da haber vermiştir.

Hendek savaşında da Sa’d bin Muaz-ı melekler yıkamıştı.

Hayber savaşında ise cinler Müslümanları desteklemişlerdi.

** Teslimiyetin böylesi...Bedirde..

Ukkaşe bin Mıhsan kılıncı kırılıncaya kadar savaşıyor.Rasulullaha gelerek kılınç istiyor.O Zat da kendisine bir hurma dalı veriyor ve onu alarak savaşa devam ediyor.Hiç aklına şüphe ve tereddüt gelmeden düşmana doğru ilerliyor.Bu hurma dalıyla hamle yapınca dal birden kılınç oluyor.Ve bu kılınç daha sonra –el-Avn- namıyla meşhur oluyor.Bütün gazalara bu kılınçla katılıyor.

**Bedrin en büyük kahramanı yiğit ana Afra Hatun olsa gerek.Çünki O 7 evladını savaşa göndermişti.Ve bu çocuklar herkesin onunla hesabı olan Ebu Cehili öldürmeye and içmişlerdi.Küfrün başını..yılanın başını ezeceklerdi.

İki kardeş bu niyetle Ebu Cehile hamle yaparken Muavvez bin Haris şehid edilir,kardeşi Muaz bin Haris ise Ebu Cehili öldürmeyi başarır.

*Ebu Cehil ölürken bile kibriyle ölmüştü.

Ensardan Abdullah bin Mesud yanına vardığında,koyun çobanı ve Medineli biri tarafından öldürülmeyi düşüklük addederek,başının bile kesilirken omuza yakın yerden kesilmesini istiyor,tâ ki heybetli görünsün.

Oysa Nebi zaferin sonunda şunu söylüyordu:-Zaferiniz zayıfların duası bereketiyle değil mi?-

** Mü'minler Bedr'e doğru yol alıyorlar. Akik mevkiinde iken Sevgili Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem,ashabı arasında Medineli müşriklerden Hubeyb bin Yesâf ile Kays bin Muharris'i gördüler.

Cesur ve mahir bir savaşçı olan Hubeyb bütün yüzünü örtecek şekilde bir miğfer giymiş olmasına rağmen Kâinatın Efendisi, kendisini tanıdılar; ve Sa'd bin Muaz Radıyallahü anh'a:

-Ya Sa'd! Sağ tarafında giden Hubeyb bin Yesaf değil mi? diye sual buyurdular.

-Evet ya Resulallah; Hubeyb ve Kays...

İslama gelmedikleri halde bu iki kişi, islâm saflarında ne arıyordu; onların bu kutlu saflarda, bu üstün insanlar arasında ne işleri olabilirdi? Bir hesapları var ki sonu meçhul bir seferin ortasına dalmışlar? Evet bir hesapları var...nasıl ki bu akında bulunan muhacirin ve ensarın bir hesabı varsa bu iki Medineli gayrı müslimin de bir hesapları var...ancak Ashab-ı Kiram Aleyhimürridvan Efendilerimizin ki ahiret hesabı; bu iki insanın ki dünya hesabı; dünya menfaati... Seçilmiş ve süzülmüş iyiler cemaati ashab'ın hesabı şu:

Sevgili Peygamberimiz'in rızasına kavuşmak. Yüce Allah'ın rızası ancak ve ancak O'nun sevgilisinin sevgisini kazanmakla mümkün... Ashab, can pazarına bu maksatla çıkıyorlar..herşeyin bir bedeli var; bu rızanın en zirve noktadaki bedeli de ölümü hayata tercih etmek..

Hubeyb bin Yesaf ile Kays bin Muharris'in hesapları ise dünyalık...onlar müşrik kervanına karşı çarpışarak bir kaç dünyalık bir şey elde etmek için gelmişler...ne yapsınlar; işin idrak ve özünden haberli değiller...olamazlar da. Ta ki kendilerine hidayet erişene kadar.

Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem, iki yabancıyı yanlarına istettiler:

-Siz ne maksatla bizimle geliyorsunuz?

Cevapları şu:

-Anneniz Halime Hatun tarafından sizinle akrabayız. Ayrıca şimdi de komşuyuz. Tecrübeli birer cengaveriz; iyi dövüşürüz. Saflarınızda Mekke'lilere karşı çarpışmak buna mukabil biz de ganimet malı almak istiyoruz.

Peygamberimiz sordular:

-İslamiyete girdiniz mi?

-Hayır; müslüman değiliz.

-Öyleyse geldiğiniz yere geri dönün. Bir müşrike karşı bir başka müşrikin yardımını kabul edemeyiz. Dinimizde olmayan saflarımızda da olamaz.

Yürüyüş devam ediyor...bir zaman gittikten sonra Hubeyb, Beyda'da bir kere daha Efendimiz'e geldi ve kendilerine de izin verilmesi için ısrar etti:

-Benim nasıl bir kahraman muharip olduğumu; düşman saflarında nasıl gedikler açtığımı herkes bilir...müslüman olmamızı şart koşma; sırf ganimet almak için saflarınızda mücadele etmemize izin ver. Hasımlarınla dövüşelim.

Sevgili Peygamberimiz:

-Allah'a ve Resulüne îmân ettiniz mi?

Diye sordular.

Hubeyb:

-Hayır, dedi..

-Öyleyse geri dönünüz..

Geri döndüler...

.....

Ashab-ı Kiram Aleyhimürridvan, ilk gün yola oruçlu olarak devam ettiler...ama ikinci gün Rasulullah Efendimizin emirleri ile ve cihaddan sonra tekrar tutmak üzere ağır tabiat ve iklim şartları yüzünden oruçlar açıldı.

O, yüksek insan da, oruçlarını açmışlardı.

Akik Vadisinden sonra ibni Ezher Deresi'ne kadar ıssız yollar takip edildi. Bu dereye varıldığında mola verildi. Sevgili Peygamberimiz, bir ağacın altına indiler...bu sırada Efendimizin güzel arkadaşı Hazreti Ebu Bekr Radıyallahü anh da taşlardan bir küçük mescid yaptı. Resulullah Hazreti Ebubekir'le birlikte bu mescidde namaz kıldılar... Bir kaç gün burada kalındı.

Sonra Zülhuleyfe, Zâ'tül reyş, Türban yolu takip edildi.

Türban'da iken Efendimiz, karşılarındaki dağ yamacında bir geyik gördüler ve Sa'd bin ebi Vakkas'a:

-Ya Sa'd geyiğe bak! Buyurdular.

Hazreti Sa'd, Peygamberimizin muradını anladı; ve derhal nişan vaziyeti aldı. Rasulullah, oku kendi mübarek elleri ile Sa'd Radıyallahü anh'ın omuzuna yerleştirdi ve:

-At ya Sa'd, dediler ve, Allahım Sa'd'ın okunu isabet ettir, diye dua buyurdular.

Vınlayan ok, Resuller Resulü ve O'nun aziz arkadaşlarına rızık olma nimetine kavuşan mübarek ceylanı boynundan vurarak devirdi.

Sevgili Peygamberimiz tebessüm buyuruyorlar.

Biraz sonra nefis bir kızarmış geyik kokusu tâ uzaklardan bile alınıyordu...

.....

Müslümanlar Ruha'ya geldi. Sevgili Peygamberimiz buyurdular ki:

-Rûhâ arap vadilerinin en güzelidir...

Ruha'da konakladılar.. Hubeyb bin Yesaf, geri dönmüşken tekrar müslümanların yanına geldi ve Rasulullahın yüksek huzurlarına çıkmak istediğini bildirdi. Âlemlerin efendisi kabul ettiler. Hubeyb ısrar ediyor.

-İzin ver ben de Mekkelilerle çarpışayım.

-Dinimizde olmayan; saflarımızda da olamaz ya Hubeyb! Önce Müslüman ol; sonra çarpışırsın..

İşte o ân Bedr yolunda islam, bir yiğit daha kazandı; Hubeyb bin Yesaf müslüman oldu; radıyallahü anh..

...Böylece Peygamberler Peygamberi, kahraman ve korkusuz bir savaşçı olduğunu beyan eden ve islam saflarında yer almak isteyen birine kılıcı önce küfrüne çektiriyordu...Hubeyb bu cesareti göstererek Hazreti Hubeyb oldu...

Kays bin Muharris ise maalesef gitti...ama hidayet O'na da nasib oldu; islam ordusunun Bedr'den dönüşünde Kays da müslüman olacaktır.

Ebu Lübabe ve Asım ibni Abdil Ensar vazifeli olarak; Haris ibni Samed ile Havvab ibni Cübeyr ise yola devam edemeyecek kadar ciddi bir kaza geçirdikleri için Ruha'dan geri gönderildiler.



BEDİRDE..

Azgın kâfirlerden Âsım bin Ebi Avf’da yırtıcı bir hayvan gibi saldırıyor ve bir taraftan da küffarı teşvik ediyordu:

-Ey Kureyş! Duracak zaman değil! İşte gün bugün! Fırsat bu fırsat! Akrabalık haklarını hiçe sayan ve milletini böleni affetmeyin. O'na bu harpten sağ kurtulmak nasib olursa bana ölüm nasip olsun!.

Bu büyük lafı ederken Ebu Dücane Hazretleri ile karşılaştılar. Kılıçlar havada bir iki kere ağız ağıza geldikten sonra mübarek sahabi, ani ve seri bir hamle ile Âsım kâfirini katletti... Zırhını almaya çalışırken Hazreti Ömer, uzaktan seslendi:

- Ya Eba Dücane şimdi sırası mı? Zırhla değil düşmanla uğraşacak zaman. Bırak onu!

Zırhı bırakmıştı ki Mabed bin Vehb'in savurduğu kılıcı yere çökerek zor savuşturdu ve anında karşılık verdi. Bir bir daha derken geri geri giden kâfir, tökezleyerek bir çukura düştü. Rakibinin üzerine atlayan Ebu Dücane Radıyallahü anh, kafasını kesmek suretiyle bu islâm düşmanının da canını cehenneme yolladı.

...Ancak aynı anda müslümanlar, Sa'd bin Hayseme'yi kaybediyorlardı; bir kum tepesinin üstünde ve yakıcı güneş altında bir müşrikle Sa'd Hazretleri nefes nefese vuruşuyorlardı. Müşrik'in kafasında miğferi ve altında cins ve çevik bir atı vardı...Sa'd bin Hayseme ise sadece çıplak bir kılıca malikti. Bu sebeple Sa'd Radıyallahü anh, şehadet şerbetini içerek Allah'ın sonsuz rahmetine kavuştu.

......

Bir mü'mini öldürmenin zevkini yaşayan kâfir, atından inerek Hazreti Ali'ye meydan okudu..

- Ali bin Ebi Talib gel! Gel şimdi de seninle hesaplaşalım!

Hazreti Ali, adamı tanımamıştı ama madem ki kaşınıyordu derhal...

-Derhal ey Allah düşmanı; haydi!..

-Bileğine güveniyorsan durma!..

-Ben bileğime değil o bileği yaratana güveniyorum ey kâfir! İşte buradayım..

Müşrik, Hazreti Ali'ye doğru gelirken Ali Radıyallahü anh da kendine şöyle sağlamca dövüşebileceği bir zemine bakındı, O'nun böyle çevresine bakındığını, sağa-sola bir kaç adım attığını gören düşman askeri sordu:

-Ne o kaçıyor musun yoksa?

-Biz kaçmak ne demektir bilmeyiz. Hamle et ya kâfir!

-Al öyleyse!

Hazreti Ali, kalkanını siperleyerek sindi. Bir yılan dili kadar keskin kılıç, Ali Radıyallahü anh'ın kalkanına çakılıp kaldı.

Şimdi sıra büyük mücahiddeydi. "Ya Allah!" diyerek var gücüyle kılıcını savurdu. Müşrik'in zırhı omuzundan göğsüne doğru bir bez gibi yırtıldı... O demin böbürlenen Allah düşmanı, sapsarı kesilip titredi. Hazreti Ali, kâfiri öldürdüğünü sandığı dakikada baş ucunda şimşek hızıyla savrulan bir kılıcın havayı yırttığını gördü ve aynı ânda "al bu hamle de benden!" Sesini işitti ve sür'atle yere eğildi; çarpıştığı kâfirin kellesi miğferi ile beraber önüne yuvarlanmıştı. Dinsizin murdar cesedini yere seren Hazreti Hamza Radıyallahü anhdı.

......

Ebu Cehil ve diğer Kureyş reislerinin Süraka ibni Malik ve Kinane Kabilesi zannettikleri İblis ve şeytanlardan başkası değildi...bunlar küfür ordusuna yardıma gelmişlerdi. İblis ve şeytanların yardıma gelmeleri yetmezmiş gibi şimdi Kürz ibni Cabir de bir alay insanla Kureyş'e yardım hazırlığına başlamıştı...bunlar olurken diğer tarafta Habibullah, Hak Teâlâ'dan vaad ettiği nusreti ihsan etmesi için yana yakıla yalvarıyor ve "Ya Rab! Eğer iman ehlinden şu cemaat helak olursa yeryüzünde sana ibadet edecek kul kalmayacaktır" diye inliyordu.

Allahü Teâlâ'nın, kâinâtı yüzüsuyu hürmetine yarattığı son ve en büyük peygamberin duasını kabul etmemesi mümkün mü? Nitekim yüce Allah, meleklere mü'minlerin yardımına koşmalarını, kendileri ile beraber olduğunu emir buyurdu. Hasımla nasıl savaşılacağını; öldürücü kılıç darbelerinin boyun ve mafsallara vurulacağını da yüce Allah öğretmişti. Zira meleklerin bu konuda tecrübeleri yoktu.

Cebrail, Mikail ve İsrafil Aleyhisselamlar, alaca atlara binmiş diğer meleklerle beraber ayrı ayrı ânlarda yeryüzüne süzülmeye başladılar. Her büyük melek ve yanındakiler aniden kopan bir rüzgâr ve görünmez kılıç şakırtıları ile inliyorlardı...

Bu sırada Bedir vadisine bakan bir tepeden savaşı seyreden ve yenilen tarafın mallarından bir şeyler almak için bekleyen Gıfaroğullarından iki amca çocuğu, yanlarından ard arda üç kere şiddetli rüzgarın esmesi ve toz duman arasından sesler, kılıç şakırtıları gelmesi ve ilkinde "ileri ya Hayzum haydi!" diye bir de haykırış duymaları üzerine birinin korkudan ödü patladı; öbürü feci şekilde korktu.

"Hayzum", Cebrail Aleyhisselamın atının ismiydi ve ona komut veren de Cebrail idi...

Gökten yere doğru adeta nurdan bir yol üzerinde meleklerin atları ile akması Hakim bin Hizam'ın gözüne göründü. Görünmesi ile müşrik saflarının arka sıralarında bulunan Hakim'in çarpılmışa dönmesi bir oldu. Aklı Kureyş'le müslümanlar arasında bir çıkmaza girmişti. Çareyi kaçmakta buldu. Gizlene saklana kendini Mekke'ye attı.

Cebrail Aleyhisselam mü'min saflarının önünde, İsrafil Aleyhisselam ve maiyetindeki melekler, Meymene'de ve Mikail aleyhisselam ve yanındaki melekler de Meysere'de yer aldılar. Melekler, insan şeklindeydi; mü'minlere görünüyorlardı. Bir bölükteki meleklerin başlarında kızıl nur, bir bölükteki meleklerin başında yeşil nur, bir bölükteki meleklerin başında sarı nur vardı... atlarının alınlarına perçem sarkıyordu. Meleklerin bazıları savaşan mücahidlere yardım ediyor; bazıları da orada hazır bulunmaları ile müminlere mânen destek oluyorlardı.

İblis, Haris bin Hişamla el ele tutuşmuş vaziyette müşrik saflarını dolaşarak Kureyş askerlerini müslümanlara karşı galeyana getirirken Cebrail Aleyhisselamın geldiğini görür görmez sür'atle Haris'in elini bırakarak şeytanlarla birlikte kaçar adımlarla uzaklaşıp kayboldu. Cebrail Aleyhisselama yakalanıp rezil olmaktan korktuğu için sırra kadem basıyordu.

...Ama müşrikler, hakikaten gafil oldukları için köpürdüler:

- Ya Eba Cehil gördün mü Süraka'yı? Nasıl kaçıp gitti. Hiç Süraka bin Malik bize yardım eder mi?

- Sen de ne diller döktün O'na ya Eba Cehil! Bayağı da inanmıştık artık dost olacağına hani..

- Ahmaklık etmeyin! Sürakayı; Kinane Kabilesini yeni mi tanıyorsunuz. Maksadım okşayıcı laflarla oyalayıp meşgul etmekti. Yoksa biz O'nun ne desteğine ne dostluğuna muhtacız. Arkadan kalleşçe saldırmasına mani olmak istemiştim...bunu anlayamadınız mı yoksa?

- Şimdi n'olacak peki?

- Düşmanın müttefiki olduğu anlaşılıyor. Müslümanların işini bitirdikten sonra onları Kudeyd'de yakalarız zannediyorum. O zaman Sürakayı da emrindekileri de elimizden kim kurtaracak bakalım!...

- Belki de Muhammediler kurtarır.

- Hadi hadi, eğlenecek zaman değil. Bir tek müslüman sağ kalmayacak! Hepsini imha edeceğiz ki atalar yolundan çıkmaya bir daha kimse teşebbüs etmesin!... Vurun haydi; saldırın, vurun!!! Merhamet etmeyin vurun!!!

.....

Peygamberimizle Hazreti Ebu Bekir, çadırın dışına çıktılar. Efendimiz, müminlerin de baş ve göğüslerine tuğ ve nişan takmalarını emrettiler. Bunun üzerine Hazreti Hamza göğsüne deve kuşu kanadı, Hazreti Ali, atların alınlarından sarkan perçemlerden bir beyaz tuğ yaptılar... Zübeyr bin Avvam başına sarı, Ebu Dücane kırmızı, Ukbe bin Amr ise yeşil bir bez bağladılar.

Müminler, meleklerin yardıma geldiğini görünce coştular. Üzerlerine gelen düşman selini yarmaya çalışıyorlardı. Melekler "dayanın; korkmayın düşman zayıf; Allah sizinle!" Diye mücahidlerin kalbine kuvvet veriyorlardı. Daha kılıçlarını savururken kâfirleri vurmaya başladılar. Buna mücahidlerin kendileri bile şaşırıyorlardı. Meselâ Ebu Davud Mazini Radıyallahü anh, kaçan bir müşrikin peşine düştü ve kâfire doğru yaradana sığınarak müthiş bir kılıç savurdu...kılıcın kâfire ulaşıp ulaşmadığı belli olmadan adamın kellesi uçtu. Mübarek sahabi bir ân için onu bir başkasının öldürdüğünü sanmıştı. Halbuki melekler yardım ediyordu. Sehl bin Huneyf Radıyallahü anh da benzeri bir çok hadisenin şahidi oldu.

Müminler, Peygamber Efendimizin duası, Allahü Teâlanın himmeti ve meleklerin desteği ile bir ara müşrikler karşısında içine düştükleri sıkıntılı vaziyeti atlatmayı başardılar...

Artık kâfirler kırıp geçiriliyor, esirler alınıyor, mallara ganimet olarak el konuyordu. Müminlerin bir kısmı savaşıyor, bir kısmı ganimet malları bekliyor, bazıları da Resulullahın çadırı etrafında muhafızlık yapıyordu...

Ve bir mucize daha:

Sevgili Peygamberimiz, henüz iki ordu karşılaşmadan Bedir meydanını gezerken hangi kâfirin nerede vurulup düşeceğini haber vermişse; o bahtsız, gerçekten bir mücahid kılıcı ile Efendimizin elini toprağa koyarak işaret ettikleri yere vurulup yıkılıyordu.

Müminler, ancak iman uğruna katlanılacak büyük fedakârlıklar içindeydiler. Ebu Seleme radıyallahü anh, kendi kabilesi olan mahzum oğullarına karşı; Ebu Huzeyfe Radıyallahü anh, babası Utbe ve kardeşi Velid'e karşı savaşıyordu. Ama en ağır fedakârlığı Ebu Ubeyde bin Cerrah Radıyallahü Anh, gösterdi...küfür cephesinde yer alarak müslümanlara karşı vuruşan babası karşısına çıkınca gözünü bile kırpmadan işini bitirdi.

......

Çarpışma ilk başladığı sırada küfür ordusunun şımarıklarından Nevfel bin Huveylid, müşrikleri türlü cerbezeli sözlerle müslümanlar üzerine sevkediyordu. Zalimin bu gaddarlığı Efendimizin ağırına gitti:

- Allahım Nevfel bin Huveylid'i sana havale ediyorum. O'nun layıkını sen ver!..

......

Ve layıkını buldu:

...İşte bir mümin; Cebbar bin Sahr, Nevfel bin Huveylid'i esir almış süre süre götürüyor. Hazreti Ali, onları gördü. Aynı ânda da esir, Ali Kerremallahü Vecheh'i gördü...gördü ve iliklerine kadar titredi. Çünkü bu islâm kahramanının kendilerine doğru gelişi hiç de hoşuna gitmemişti:

- Ya Cebbar kim bu gelen?

- Ali bin Ebi Talib.

- Bu adam, beni öldürmeye geliyor!

Hazreti Ali, yanlarına varır varmaz seri bir hareketle kılıcını savurdu. Nevfel'e hızla inen kılıç, korunması üzerine kalkanına saplandı; yüksek sahabi aynı hızla kılıcı çekti ve Nevfel'in bacaklarına vurdu ve yere yıkılan kâfirin kafasını kopardı...şimdi Allah düşmanı başsız kalan bir horoz gibi debeleniyordu.

Hazreti Ali karargâha; Resul Aleyhisselamın yanına geldiğinde iki Cihan Serveri ortaya sordular:

- Nevfel bin Huveylid hakkında malumatı olan var mı?

- O'nun işini hallettik ya Resulallah!

- Allahü ekber! Allahü Teâlâ, duamı kabul etti...ancak her kim Abbas, Talib, Akîl, Nevfel'den biri ile karşılaşırsa onu öldürmeyip esir etsin. Çünkü bunlar Bedir'e zorla getirildiler.

- Başüstüne ey Allahın Resulü! Emredersiniz.

......

Ukbe bin Ebi Muayt, Hicretten evvel Mekke'de Sevgili Peygamberimiz'e işkence yapan en taşkın kâfirlerden biriydi. Hicret üzerine Fahri Kâinat aleyhine bir manzume yazmıştı.

Hicret edince Mekke'den

Kurtulduğunu sanma!

Ey Kusva'nın süvarisi

Rüzgârdan hızlı atımla

Tez zamanda olacağım karşında

Mızrağıma kanınla su verecek

Kılıcımla vuracağım boynuna...

Efendimiz bu mısraları işitince:

- Allahım Ukbeyi ağzı üzerine yere çal!

diye dua ettiler..

İşte meydanı boş bulduğunda uluorta atıp tutan bu zalim; Kureyş ordusu Bedir'de gerilemeye başlayınca kaçmaya ilk davrananlardan biri oldu...ama bindiği at, hırçınlaşarak o'nu üstünden attı. Ağzı üzerine yere çakılmıştı. Abdullah bin Seleme, yetişerek esir aldı ve esirlerin toplandığı yere götürerek muhafızlara teslim etti...

Bedir ve Uhud İslam fütuhatlarının bir anahtarı mesabesindedir.

O anahtarı açmak için tam bir yarış vardı.Ebu Hayseme ile Oğlu Said..ikisinden biri savaşa gidecek,diğeri evde çocuklara bakacaktı..Hiç biri diğerine sırayı vermiyordu..iş uzamıştı..iş kuraya kalmış,kura çekilmişti.Kurrayı Said kazanmış,baba son bir teklifini de yapmaktan geri kalmamıştı:

Oğlum!Gerçi i’la-yı kelimetullah için çıkılacak olan cihada iştirak hakkını sen kazandın,fakat ben ihtiyar oldum,bundan sonraki gazalara belki yetişemem,Bedir gazasına çıkma hakkını bana ver,sen daha çok gazalar görürsün inşaallah.”

Said ise cevabında:”Babacığım,istediğin Allah için cihad ederken şehid olmak Cennet-i Âlaya uçmaktan başka bir şey olsaydı,bunu muhakkak yerine getirirdim,fakat din için mücahede ederken şehid olmak istiyorum,beni affet.”

Oğul Said çok arzuladığı şehadeti elde ederken,baba Ebu Hayseme’de bir sene sonraki Uhud’da arzuladığı şehadeti elde ediyordu.[lxi]

İşte onlar böyleydi.



--------------------------------------------------------------------------------

[i] Kâinatın Efendisi Hz.Muhammed.Mehmet Oruç.Abdulmuttalib’in Rüyası.

[ii] Peygamber Efendimiz.A.Cevdet Paşa,Mahir İz.20.

[iii] Psikoloji açısından Hz.Peygamberin İbadet hayatı.Dr.Habil Şentürk.45-46.

[iv] Peygamber Efendimiz.A.Cevdet Paşa,Mahir İz.29.

[v]Age.42.

[vi] Age.43.

[vii] Age.47.

[viii] Mektubat.B.Said Nursi.385-387.

[ix] En’am.33,Bak.Kadı Iyaz.Şifa-i Şerif .Arapça.

[x] Mus’ab ibni Umeyr.M.Hasan Beriğiş.

[xi] Şuara.214.

[xii] Tebbet.1-5.

[xiii] Buharî, İlim: 38, Cenâiz: 33, Enbiyâ: 50, Edeb: 109; Müslim, Zühd: 72; Ebû Dâvud, İlim: 4; Tirmizî, Fiten: 70, İlim: 8, 13; Tefsir: 1; Menâkıb: 19; İbni Mâce, Mukaddime: 4; Dârimî, Mukaddime: 25, 46; Müsned, 1:70, 78, 2:159, 171, 3:13, 44, 4:47, 100, 5:292.

[xiv] Zümer Sûresi,32.

[xv] Müsned, 5:220, 221.

[xvi] Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:340; Müsned, 4:273.

[xvii] Buharî, Ta'bîr: 12; Cihad: 3, 8, 63, 75; İsti'zân, 41; Müslim, İmâret: 160, 161; Ebû Dâvud, Cihad: 9; Tirmizî, Fedâilü'l-Cihad: 15; Nesâî, Cihad: 40; İbni Mâce, Cihad: 10; Dârîmî, Cihad: 28; Muvatta', Cihad: 39; Müsned, 3:240, 264 ...; el-Elbânî, Sahîhu'l-Câmi'i's-Sağîr, 6:24, no: 6620; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:556.

[xviii] Mâide Sûresi, 5:67.vallahu ya’simuke minen nas.

[xix] Yâsin Sûresi,8-9.-inna caalna fi a’nagihim.

[xx] Mecmuatün minetTefasir.2/647.

[xxi] Tevbe.107.

[xxii] Tevbe.84.

[xxiii] Tebük Seferi.R.Mahmut Sami.41-44.

[xxiv] Bakara:Tefsir-ül Münir.Vehbe Zuhayli.

[xxv] Mecmuat-üt Tefasir.(Arapça)3/78.

[xxvi] Veciz tefsiri. Ra’d.31.

[xxvii] Mecmuatün minet Tefasir.Age.Tevbe/36-37.

[xxviii] Tevbe.33.

[xxix] İsra.58,Veciz tefsiri.

[xxx] Buhari tefsir bölümü 8/590, Müslim iman bölümü 119, Nesai tefsir bölümü 2/316, İbni Cerir 26/118.

[xxxi] Buhari tefsir bölümü 8/590, Nesai tefsir bölümü 2/318, Tirmizi tefsir bölümü 3266, İbni Cerir 26/122.

[xxxii] El-veciz fi tefsiri kitabil aziz.Hucurat suresi.1-5.

[xxxiii] Kenzul İrfan fi Ehadisin Nebiyyir Rahman-Muhammed Es’ad Efendi.

[xxxiv] Rudani.5/8369.

[xxxv] Mecmuat-üt Tefasir.age.1/483.

[xxxvi] Al-i İmran.133,Hadid.21.

[xxxvii] Mecmuat-üt Tefasir.1/587.

[xxxviii] Rüdani-C-1/306.

[xxxix] Rüdani-C-3/5458-5459.

[xl] Son Peygamber Hz.Muhammed.Şibli Numani.

[xli] Âl-i İmran.199.

[xlii] Ebu Davud, Cihad 29, (2523).4519.

[xliii] Al-i İmran.199.

[xliv] Mecmuat-ün Tefasir.age.3/88-89.

[xlv] Şuara.219.

[xlvi] Tarihin Şeref levhaları.Ahmet Şahin.19-21.

[xlvii] Age.38-39.

[xlviii] Mus’ab ibni Umeyr.M.Hasan Beriğiş.

[xlix] Age.155.

[l] Age.155.

[li] Age.179.

[lii] Age.156.

[liii] Age.165-166.

[liv] Bakara.207.

[lv] Müslim.Talak.34.

[lvi] İslami Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad.Doç.İ.Süreyya Sırma.16-17.

[lvii] Tekâsür.1-2.

[lviii] Âl-i İmran.135-136.Bak.Tarihe Şan Verenler.M.Necati Bursalı.292-300.

[lix] Bak.Enfal.9-12.

[lx] Âl-i İmran.123-126.

[lxi] Bak.Tarihin Şeref levhaları.Ahmet Şahin.187-189.



Son Güncelleme: Pazartesi, 27 Eylül 2010 15:26