KUTLU DOĞUM - MUTLU DOĞUM
1-BAKINIZ

























|
Nola tacum gibi başumda götürsen daim |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |
![]() |
|
![]() |
![]() |
|
![]() |
![]() |
|
![]() |
![]() |
|
![]() |
![]() |
|
![]() |
||
![]() |
||



KASÎDE DER NA'T-I HAZRET-İ NEBEVÎ (Su Kasidesi)
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su
(Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu kadar (çok)
tutuşan ateşlere su fayda vermez.)
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su
(şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz
yaşları mı şu dönen gök kubbeyi
kaplamıştır, bilemem..)
Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su
(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça
olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da
zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana getirir.)
Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
ıhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su
(Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok
temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin
sözünü korka korka söyler.)
Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su
(Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile mahvetsin), boşuna yorulmasın; çünkü
bin gül bahçesine su verse de senin
yüzün gibi bir gül açılmaz.)
Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su
(Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, gözlerine kara su inse (kör olsa,
kör oluncaya kadar uğraşsa yine de)
gubârî (yazı)sını, senin yüzündeki tüylere benzetemez. )
Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola
Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su
(Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır
mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene
verilen su boşa gitmez.)
Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su
(Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira
karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı
bir iştir.)
ıste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su
(Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında
duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum
bu defa da benim için su ara.)
Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su
(Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben
senin dudağını özlüyorum, sofular da
kevser istiyorlar.)
Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su
(Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş
yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi
andıran sevgiliye aşık olmuş.)
Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su
(Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim
rakibimdir, onu o yere bırakamam.)
Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su
(Dostlarım! şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı
testi yapın ve onunla sevgiliye su
sunun.)
Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger
Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su
(Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık ediyor. Onu ancak suyun
eteğini tutup ayağına düşmesi (yalvarıp aracı
olması bu dikbaşlılığından) kurtarabilir.)
ıçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su
(Gül fidanı bir hile ile (meşhur gül ve bülbül efsanesindeki gibi yine) bülbülün
kanını içmek istiyor; bunu
engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının
mizacını değiştirmesi gerekir.)
Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
ıktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su
(Su Hz. Muhammed’in (s.a.v) yoluna uymuş (ve bu hâli ile) dünya halkına temiz
yaratılışını açıkça göstermiştir.)
Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su
(ınsanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz. Muhammed’in s.a.v) mucizeleri
kötülerin ateşine su serpmiştir.)
Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su
(Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için (ve onun)
mucizesinden dolayı su meydana
çıkarmıştır.)
Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su
(Hz. Peygamberimiz’in mûcizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki,
ondan (o mucizelerden), ateşe tapan
kâfirlerin binlerce mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)
Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ
Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su
(Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini (bir mucize olarak parmağından su
akıttığını) kim işitse hayret ile (şaşa
kalarak) parmağını ısırır.)
Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su
(Dostu yılan zehri içse (bu zehir onun dostu için) âb-ı hayat olur. Aksine
düşmanı da su içse (o su, düşmanına) elbette
yılan zehrine döner.)
Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su
(Abdest (almak) için el uzatıp gül (gibi olan) yanaklarına su vurunca (sıçrayan)
her bir su damlasından binlerce rahmet
denizi dalgalanmıştır.)
Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su
(Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu,
durmaksızın başıboş gezer.)
Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su
(Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak (orayı aydınlatmak)
ister. Eğer parça parça da olsa o
eşikten dönmez.)
Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su
(Sarhoşlar içkiden sonra gelen bat adrysını gidermek için nasıl su içerlerse,
günahkârlar da senin na’tının zikrini
dillerinde tekrarlamayı (dertlerine) derman bilirler.)
Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su
(Ey Allah'ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların (susuzluktan
dudağı kurumuşların) yanıp dâimâ su
diledikleri gibi (ben de) seni özlüyorum.)
Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi'râc’da
şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su
(Sen o kerâmet denizisin ki mi'râc gecesinde feyzinin çiyleri sabit yıldızlara
ve gezegenlere su ulaştırmış.)
Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su
(Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an
bol bol saf, tatlı ve güzel su iner.)
Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su
(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, (ama) o ateşe, senin ihsan
bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.)
Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su
(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin (alelâde) sözleri, nisan bulutundan
düşüp iri inciye dönen su (damlası)
gibi birer inci olmuştur.)
Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su
(Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün (yahut aşık) göz,
(sana duyduğu) hasretten su (gözyaşı)
döktüğü zaman,)
Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su
(O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini,
beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.)
Aslında şerhi desek daha doğru. Aşağıdaki açıklama İskender
Pala'nın kitabı kaynak alınarak yapılmıştır.
(Nesib)
1. Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su
Eşk: Gözyaşı
Denlü: Denli, gibi, kadar
Od: Ateş
(Ey göz! Gönlümdeki içimdeki ateşlere gözyaşımdan su saçma. Çünkü bu kadar çok
tutuşan ateşlere su fayda vermez.)
Mübalağa: Şairin gönlündeki ateşlerin su ile söndürülemeyecek derecede çok
olması
Mecaz: Od’un aşk ateşi yerine kullanılması.
Tezat: Su-ateş
Buradaki ateş gönüldeki manevi ateştir. Su ise maddiyatı temsil eder. İkinci
mısrada ise iki farklı anlam vardır. Birinci anlam “yangının çokluğu”dur. İkinci
anlam ise “Böyle mecazi bir yangına bu su çare değildir.” şeklindedir. Yani
gönül ateşi üzerine gözyaşının dökülmesi, manevi olan ateşe maddi olan bir suyun
serpilmesini anlatır. Ancak yangını söndürmek için suyun bolca dökülmesi
gerekir. Yangına su serpilirse yangın daha da çoğalır (Burada aslında gönül bir
mumdur. Mumun ortasındaki iplikse can ipliğidir.). Az su yangını söndürmez tam
tersine yangını arttırır.
Normal şartlarda gözyaşı, ağlamak insanı rahatlatır; ama şair burada bunu tam
tersini istiyor. Gönlünün daha da tutuşmasını, manevi aşkının artmasını istiyor.
2. Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su
Âb: Su
Gûn: Renk, gidiş, tarz
Âb-gûn Su rengi, Mavi, mavi renkli; suya benzer.
Devvâr: Devredici, devreden, çok dönen.
Günbed-i devvâr rengi: Gökyüzünün rengi.
Muhît: Etrafını çeviren, kuşatan, çevre
(Dönüp duran kubbenin rengi su rengi midir, yoksa gözümden akan su devreden
kubbeyi mi kaplamıştır, bilemem.)
Tecahül-i Arif: Gökyüzünün neden mavi olduğunu bilmemezlikten geliyor.
Mübalağa: Gözyaşının gökyüzünü kaplaması.
Hüsn-i Talil: Göğe kendi gözyaşlarının renk verdiğini söylemesi.
Tenasüp: ‘Göz, aşk, su, saç-; od, dutuş-’ kelimeleri arasında anlam ilgileri
vardır.
Âb-gûndur Azeri lehçesinin özelliği olan bir soru cümlesidir. “Su
rengindedir?” şeklinde çevrilebilir. (Azerbaycan’da gelen kişiye “Geldin?” diye
sorulan sorulardan kastedilen “Geldin mi?” sorusudur.) (Tecahülüarif yapılmış)
Burada “devvar” sözcüğü önemlidir. Anlamı dönen, dönektir. Şair burada gök
kubbenin dönekliğinden bahseder. Gökteki her bir katmanın dünya çevresinde her
yöne döndüğünü ve bu katmanların su olduğunu düşünürsek dünya ve çevresindeki bu
katman da dönektir. Şair de böyle düşünüyor. İşte bu yüzden felek anıldığında
döneklik akla gelir. “Kahpe felek” deyişi de buradan gelir.
Gökyüzünün su renginde olduğu ifadesini açıklamanın iki yolu var. Birincisi
gözün çevresinde sürekli suyun bulunması. İkincisi gözyaşının insanı
kuşatmasıyla insanın gözyaşından başka bir şeyi görememesi.
Dünya bir su değirmeni gibi düşünürse, değirmeni döndüren sürekli akan sudur.
Yani dünya değirmenini döndüren bir sudur. Burada değirmen bir mazmundur.
3. Zevk-i tîgundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bırağur rahneler divâra su
Tîg: Kılıç
Zevk-i tîg: Kılıcın zevki
Aceb yoh: Şaşılmaz.
Çâk çâk: Parça parça kılıç şakırtısı.
Mürûr: Geçme, akma, bir yandan öbür yana geçme, sona erme.
Mürûr ilen: Geçmek akmak suretiyle, zamanla.
Rahne: Yarık, yırtık, zarar, ziyan; oyuk
Dîvâr: Duvar.
(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden gönlüm parça parça olsa
buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da gelip geçerken duvarda yarıklar açar.)
Açık İstiare: Bakışları keskin kılıca benzetilmiş. Kendisine benzetilen kılıç
söylenmiş.
Tenasüp (leff ü neşr): tıg-gönül-çak çak
su-divar-rahne sözcükleri birbiriyle
karşılıklı olarak uygundur.
Teşbih: Aşığın parça parça olmuş gönlü yarılmış açılmış duvara benzetilmiş.
Şair sevgilinin kılıcının açtığı yaralarının zevkindedir. Buradaki kılıçtan
kastedilen sevgilinin kılıç gibi keskin, şairin kalbinde derin yarıklar açan
bakışlarıdır. Ama şair burada acı ve azaptan değil zevkten bahsediyor. O,
sevgilinin yan bakışlarının hançeri gelsin, bağrını yarsın istiyor. Çünkü aşk
yarası aşık için gıdadır. Aşık için kılıç yarası, istenen özlenen şeydir.
Sevgili (Hz. Muhammed) şaire baktığında şairin gönlü parça parça oluyor.
Burada aynı zamanda yaz sıcağında kerpiç evlerin kuruması ve o kuraklığın
ardında yağmur yağdığında da kerpiç evlerin duvarlarında yarık açtığını dile
getirmiştir. Bundan çıkan sonuç şudur; Fuzuli kendisinin topraktan
yaratıldığını, yağmur yağdığında nasıl kerpiç evlerin duvarlarında yarıklar
açıyorsa gözden akan su da insanın bağrında çizik çizik yarıklar açtığını
söylüyor.
Bu beyitte aynı zamanda “kılıca su verilmesi” de dikkati çeker. Bir kılıca ne
kadar iyi su verilirse kılıç o kadar iyi olur (Kılıca su vermek demek demiri
kızgın ateşten çıkarıp birkaç damla su verilmesi ve demirin çelikleşip
güçlenmesidir.)
Sevgilinin o gamze kılıcı, o bakışının kılıcı geldiğinde aşığın bağrındaki
yangına su gelmiş olur. Su serpilmiş olur. “Bağrıma su serpti.” diye bildirilen
ferahlık işte budur. Sevgili, gamze kılıcının suyu iyi verilmiştir.
Toprakta ve kılıçta su gizlidir. Beden de topraktandır ve içinde su gizlidir.
Ama yangın başlayınca bedenin suyu tükenir. Tekrar suya muhtaç kalır. İşte o
suyu özlüyor. Zaten yaşayabilmesi için o suya muhtaçtır.
Özet olarak; “Ey sevgili! Yaşamak için senin o gamze kılıcına su kadar
muhtacım, suya olan ihtiyacım kadar muhtacım (Burada sevgilinin iyi su verilmiş
kılıç gibi keskin bakışlarıyla suya olan ihtiyacını gidermek istediğini
söylüyor.).
4. Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânın sözün
İhtiyât ilen içer her kimde olsa yâre su
Vehm: Kuruntu; boşuna, yersiz korku
Dil: Gönül
Mecruh: Yaralı
Dil-i Mecruh: Yaralı gönül
Peykan: Temren, okun ucundaki sivri çelik parça.
İhtiyat: Tedbirli olma
(Yaralı gönül senin, ok temrenine benzeyen kirpiklerinin sözünü korka korka
söyler.Elbette yarası olan suyu ihtiyatla, çekine çekine içer.)
Ad aktarması: “Temren” söylenerek okun hepsi kastedilmiştir.
Tenasüp (leff ü neşr): Vehm-ihtiyat; dil-i mecruh-yara; peykan
Teşbih: Yaralı gönül hasta bir insana benzetilmiştir.
Açık istiare: Peykan ile sevgilinin kirpikleri kastedilmiştir.
Şair “peykan” sözcüğünü korkarak söyler. Çünkü peykan “ok” demektir (Burada
mecaz-ı mürsel sanatı vardır.), okun ucunda su verilerek çelikleşmiş başlıktır.
Sevgilinin kirpiğinin ok gibi olduğunu düşünmeliyiz. Kaş ise yaydır. Kaşlar
çatıldığında yay da gerilmiş olur. Böylece oklar fırlatılmaya hazırdır. Yani
kirpikler. Hepsinin ucunda da temren, peykan vardır.
Oklar servi fidanından yapılır. Ucuna da peykan takılır. Her peykan serviye
(oka) muhtaçtır. Her servi de peykana. Peykanın iyisi kılıç gibi iyi su verilmiş
olanıdır. Bu yüzden gözyaşıyla dolu olan kirpik, su verilmiş peykan gibi
algılanır. Sağlamdır. Bu mısrada şair aslında o peykanın gelip kalbine
sağlanmasını diler. Böylece aşk acısından zevk alır. Sevgilinin bakışları
kalbine saplanan ok gibidir. Bu, aşık için bir hediyedir.
Peykan sözcüğünü korkarak söylemesinin bir nedeni de temrenin içindeki sudur.
Çelikleşirken verilen su. Su dolu bir peykan yaralı gönle gelirse ona zarar
verir. (Eskiden ağır hastalara, yaralılara su verilmezdi. Kuruyan dudaklar su
ile ıslatılırdı. Çünkü su verilirse hastanın daha da kötüleşmesinden hatta
ölmesinden korkulurdu.)
Şair sevgilisinin kirpiklerini (peykanın) adını anarken korkuyor. Peykanın
gelmesini istiyor ama ona yaralı gönlünün dayanamayacağını düşünerek korka korka
söylüyor. Yaralı hastalara suyun azar azar verildiğini söyleyerek de durumunu
açıklamaya çalışıyor.
5. Suya versün bâğban gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâre su
Suya vermek: Sele vermek, mahvolmaya bırakmak.
Bağ-bân: Bahçıvan
Gül-zar: Gül bahçesi
Tek: Gibi; yalnız
Min: Bin
(Bahçıvan nafile yorulmasın, gül bahçesini sele versin; çünkü gül bahçesini bin
kere sulasa senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)
Teşbih: Sevgilinin yüzü güle benzetilmiş.
Hüsn-i Talil: Bahçıvanın görevi gül yetiştirmektir. Burada görev olarak
değildir. Görevi sevgilinin yüzünün renginde veya şeklinde gül yetiştirmektir.
Tevriye: ‘Tek’ kelimesinin hem ‘bir’ anlamı hem de ‘gibi’ anlamı vardır.
(Sevgilinin bir tane, benzeri olmayan, eşsiz olması)
Tenasüp: Suya vermek, bağban, gülzar, gül, su
“Suya vermek” bu beyitte kötü anlamdadır. Bahçıvanın bağı suya vermesi o
bağın mahvolması demektir. Şair bu beyitte gül mevsimini kastediyor. (Gül
mevsimi de Hz. Muhammed’in bulunduğu Asr-ı Saadet’tir.) Hz. Muhammed’in yüzü
şeklinin güzelliğiyle güle benzetilmiştir.
Hz. Muhammed öldükten sonra bu dünyanın kıymetinin kalmamasını bahçıvanın gül
bahçesini suya vermesiyle eş tutuyor. O gül bahçede olmadığı için bahçenin suya
verilmesinin bir önemi olmadığını söylüyor. “Hz. Muhammed’in gül yüzü gibi bir
gül daha bu dünyada açmaz.” diyor. 0
Hz. Muhammed bir zincirin halkası olarak, son peygamber olarak bu dünyaya
geldi. Böylece halka tamamlandı. “Artık bahçıvan bağı suya verse de bir önemi
yok.” diyor. Şair burada o gül açmamış olsaydı dünya nasıl bir dünya olurdu diye
düşünmemizi istiyor. “Onun ümmetinin mutluluğu ve onsuz yaşamanın üzüntüsünü
kıyasladığında bahçeye su verilsin.” diyor (İlk yaratılan nur Hz. Muhammed’e
aittir. Peygamberlerin sonuncusu da odur. Yüzünde her zaman peygamberlik nuru
bulunur.)
Bu beyitteki “teg” sözcüğü iki anlam gelir. Birincisi, yüzün gibi; ikincisi,
biricik yani senin gibi bir tek gül açılmaz anlamı.
6. Ohşayabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su
Ohşatmak: Benzetmek
Gubâr: Toz,
Gubârî: Toz gibi ince yazı türü.
Muharrîr: Yazan, yazar.
Hâme: Kalem
(Hattatın gözlerine bakmaktan kalem gibi kara su inse de gubârî yazısını senin
yüzündeki tüylere benzetemez.)
Tezat: Bakmak ve gözlerine kara su inmek yani kör olmak arasında tezat sanatı
vardır.
Benzetme: Gubarî yazısını sevgilinin yüzündeki tüylere benzetiyor. (Gubarî toz
anlamına geliyor. Hatt sanatında çok ince bir yazı.)
Kinaye: 1. Kalemin gözlerinden kara su (mürekkep) inmesi- gerçek anlam 2.
Kağıda, yazıya devamlı bakan insanın gözlerinin kızardığının, kanlandığının,
karardığının, mecazen zayıfladığı ve kör olmaya yüz tuttuğunun vurgulanması.
Tenasüp: “gubâr-hat; muharrir-hâme-kara su (mürekkep)” kelimeleri arasında.
Bu beyitteki “gubâr” iki anlamdadır. Birinci anlamı çok ince bir yazı; ikinci
anlamı, sevgilinin dudak etrafındaki ayva tüyleri.
Yazı için düşünülürse: Yazar, gubarî yazısını senin yanağındaki tüylere
benzetemez. Çünkü yanağındaki tüyler çok daha incedir. Yahut ne kadar ince
yazarsa yazsın yazar senin ayva tüylerin kadar ince yazamaz (Gubâr denilen ince
yazıyı yazarken at kılından ya da verev kesilmiş kalemlerden yararlanılırmış.
Gubâr çok ince, toz kadar ince yazılması gereken bir yazı biçimiymiş.).
Resim için düşünülürse: Ressam onun ayva tüylerini resmedemez. Ayva
tüylerinin inceliğinden değil. Onu eşsizliğinden. Ressam ne yaparsa yapsın
yaptığı resimde senin hatlarına benzetemez. Nakkaş veya şairin gözlerine kara
su inmesi buna yeterli olmaz.
Gubârı yazanlar çok ince iş yaptıkları için gözleri çabuk bozulur yani
gözlerine kara su inermiş. Şairin veya ressamın gözlerine kara suyun inmesi
peygamberimizin yüzündeki parlaklıktır. Çünkü bir insan sürekli beyaza ya da
parlak bir şeye bakarsa gözleri giderek bozulur. Fuzûlî’nin gözlerine kara su
inmesinin söylemesinin sebebi peygamberimizin yüzündeki parlaklıktır. Ressam
veya yazarın gözleri o parlaklığa bakarken bozulur.
Şaire göre yanak parlaklık, ayva tüyleri de buradaki yazıdır. Yazı ise ya
“kader” ya da “Kur’an-ı Kerim’dir”
“Sen kainatın efendisi olduğun için Allah Kur’an-ı Kerim’i senin saf yanağına
yazdı. Onun için bir yazar onu hiçbir zaman benzetemez.” (Telmih-Burada
kafirlerin ayetler gibi söz söyleyebilecekleri söylediklerinde de ayetler yakın
ama ayetler kadar güzel olamayan sözler söylemesi ve bunun üzerine bu olaylarla
ilgili bir ayetin gelmesi anlatılıyor.)
7. Ârızun yâdıyla nemnâk olsa müjgânım n’ola
Zayi’ olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su
Ârız: Yüzün iki yanı, yanak
Yâd: Hatırlama, anma; hatır, gönül
Nem-nâk: Nemli, ıslak
Müjgân: Kirpikler
Temenna: Dileme, isteme, dilek, istek
Hâr: Diken
(Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır
mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.)
Teşbih: Yanak güle, diken kirpiğe benzetilmiş.
Kinaye: Kirpiklerim nemlense 1. Kirpiklerin nemli olduğu gerçeği 2.Mecazen
ağlamak anlamının belirtilmesi
Leff ü neşr: “ârız-gül, “yâd-temennâ”, “nem-nâk-su”, “müjgân-hâr”
Tenasüp: “Ârız-müjgan; gül-hâr-su vir-; hâr-gül; yâd-temennâ” kelimeleri
arasında.
Fuzûlî, sevgilinin kirpiklerini şekli ve batıcılığıyla dikene, yanağın şekli
ve rengiyle güle benzetmiş. Şair ağladığında kirpikleri ıslanıyor. Bu suretle
sevgilini güzel yanağın gözünün önüne geliyor. Gül yetiştirmek için dikene su
vermek nasıl boşuna değilse sevgiliyi görme isteğiyle ağlamak boşa değil. Burada
sevgilini yüzü güneş gibi parlaktır. Biz nasıl güneşe baktığımızda gözlerimizden
yaşlar akarsa aşığın da sevgilinin parlayan yüzüne baktığında gözleri yaşarıyor.
8. Gam güni etme dil-i bîmârdan tîgin dirîğ
Hayrdur vermek karanu gicede bîmare su
Bîmâr: Hasta, aşık
Dil-i bîmâr: Hasta gönül
Dirîğ etmek: esirgemek
Karanu: karanlık
(Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira
karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.)
Leff ü neşr: Gam güni-karabu gice, dil-i bimar-tıg-su
Tenasüp: “Gam güni, dil-i bimar, karanu gice, bîmar, hayr, su” kelimelerinin
arasındaki anlam ilgisi göz önünde bulundurularak bir araya getirilmiş.
Açık istiare: Sevgilinin keskin, yaralayıcı bakışları kılıca benzetilmiş.
Yalnızca kendisine benzetilen söylenmiş.
İrsal-i mesel: “Geceleyin hastaya su vermek sevaptır” sözü
(Karanlık gecede hastaya su vermek sevaptır.)
Bu beyitte “bîmâr” sözcüğünün seçilmesi buradaki acının manevi bir acı
olmasıdır. “Tîg” ise yine kılıç yine keskin bakıştır. “Ey sevgili! O gam günü
geldiğinde bu hastadan keskin bakışını (kılıcını) esirgeme, ne olursun! O gün
bakışının kılıcı bana gelsin, hasta gönlümle gelsin canından bezen gönlüm ölümle
can bulsun. Senin bakışınla hayat bulayım. Beni bakışınla ümmetine kabul et.”
Burada gönül aşk hastası olarak kabul edilmiştir. Gönül her zaman aşk
hastasıdır.
Bu beyitteki gam günü ölüm anı; su, kelime-i şahadet; gam günü, kıyamet günü;
bimâr, şair; tıg, Hz. Muhammed’in şefaatidir.
Şair ölüm anında su istiyor yani kelime-i şahadeti ve tevhidi kastediyor (Zaten
ölüm döşeğindeki insanın başında su bulunur.). Şair Hz. Muhammed’in hastasına
su vermesiyle kıyamet gününde “Ümmetimdir.” demesini eşdeğer görüyor. Kıyamet
gününde Hz. Muhammed “Ümmetim!” diye çağırırken kendisinin de onun gözüne
ilişmesini, onu da karanlık gecede mutlu etmesini istiyor.
Beytin ikinci anlamı da şudur: Karanlık gece rüya olabilir. Onu görmeyi özlüyor
ve “Karanlık bir gecede rüyama girsen de seni bir görsem. Şu hastana bir bardak
su versen.” diyor.
9. İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it
Susuzam bir kez bu sahrada menüm-çün ara su
Peykân: Okun ucundaki sivri demir.
Hecr: Ayrılma, ayrılık.
Şevk: Gönül meyli, arzu, şiddetli arzu, istek, Keyif, neşe, sevinç.
(Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve ayrılığında özlemimi
yatıştır; susuzum, bu çölde bir defa da benim için su ara.)
Açık istiare: Kirpik yerine peykan sözcüğü kullanılmış. Kirpik oka benzetilmiş.
Kendisine benzetilen ok (peykan) söylenmiştir.
Tezat: Sahra-su
Tevriye: kez (defa, kere) kelimesinin “gez” şeklinde “gezip ara” anlamında
okunmasıyla.
Teşhis/ Kapalı istiare: “gönül” şaire su arayan birisi gibi düşünüldüğünden
kirpik yerine “peykan” kelimesi kullanılarak.
Şair burada sevgilinin peykanını istiyor, böylece gönlü sükûnete erecek,
özlem bitecek. Özlemin bitip artmaması için bir tek bakış istiyor. Ancak o zaman
hasreti dinecek. Çünkü “Susuzum, bir kez de bu sahrada benim için su ara.”
feryadı içinde kıvranıyor.
Ok ile ayrılık arasında bağ vardır. Ok yaydan çıktığında ayrılık başlar. Okun
ucundaki peykan ise okla birliktedir. Burada ayrılık derken şu kastedilir: Oku
peykandan, serviyi temrenden, servi boyluyu gözyaşıyla su verilmiş aşıktan
ayrılmış olur ve bu zulümdür.
Şair peykanın ayrılığını istiyor. Çünkü susuz. Peykan oktan ayrılırsa gönlüne
saplanacak. Böylece şairin susuzluğu giderilecek. Peykandaki su şairin gönlüne
ferahlık verecek. Şair o kadar susuzdur ki sevgilinin temresinden bulunan suya
bile muhtaçtır. Aslında onun merhametine muhtaç. Aşığa suyu verecek sonuçta.
Zaten su da rahmet demektir.
Şair aynı zamanda kez yerine “gez” anlamı da vermiştir. Gez atıcılıkta
kullanılan bir terimdir. Okun atıldığı yerdir. Burada şair suya ulaşmasının bir
gez kadar yakın olduğunu, aslında Hz. Muhammed’e yaklaşmanın zor olmadığını,
bunun imanın bir göstergesi olduğunu söylüyor.
10. Men lebün müştâkıyam zühhâd Kevser talibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür huşyâra su
Leb: Dudak
Müştak: Arzuyla, hararetle, isteyen, özleyen; susamış.
Zühhad: Dünya nimetlerinden el çeken kimse.
Kevser: Çokluk, kalabalık; cenneteki bir ırmak adı.
Hûş: Akıl, can.
Hûş-yâr: Akıllı, canlı, ayık
(Ben dudağını özlüyorum, sofular da Kevser istiyorlar. Nitekim sarhoşa şarap
içmek, aklı başında olana da su içmek hoş gelir.)
Tezat: Tüm beyte yayılmış. (su-şarap, mest-huş-yar)
Leff ü neşr: Renkleri ve sarhoş ediciliyle leb-mey; helal olmasıyla su, Kevser
ilgili sözcüklerdir.
Ben senin dudağını arzuluyorum. Dudağın benim için yaşamdır. Dudağından çıkan
birkaç sözle sen insana can veriyorsun. Ben dudağının aşığıyım ama zahitler
cennetteki Kevser suyunu istiyorlar. Onlar ibadeti Kevser’e kavuşmak için
yapıyorlar. İbadetlerinden beklentileri var. Onlar Kevser’i alsınlar. Ben senin
dudağının özlüyorum. Cennet umrumda değil. Dudağın öyle bir şaraptır ki onunla
mest olunca zaten cennet kendiliğinden gelir. Dudak şarap gibi kırmızıdır. Su
ise beyazdır. Ben şarabı özlüyorum. Sofular ise Kevser’i. Nitekim sarhoşa mey
içmek, aklı başında olana da su içmek hoş gelir.
Şarap dinen yasaktır. dini emirlere uyanlar şarap istemez. Ama aşık olanlar…
Dudak tasavvufa göre şaraptır, birliktir. Ve tutulanın aklını başından alır.
Kevser ise pek çok kişi tarafından içileceği için kesrettir, çokluktur. Şair;
“Ben (aşık) birliğin peşindeyim, yaptıklarım menfaat için değil. Kevser’in
peşinde değilim; ama sofular ibadetlerini karşılık için yaparlar. Aşık ise
karşılıksız yapar.
Burada Yunus Emre’nin şu dizeleri akla gelir: “Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni.”
Zaten böyle karşılıksız davrandığı için Allah aşığa her şeyi verecektir. Bu
yüzden aşık olmak zahit olmaya yeğdir. Çünkü Hz. Muhammed kıyamette “Ümmetim!”
diye çağıracaktır. Bunu muhatap olmak her şeye bedeldir.
11. Ravza-i kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr
Âşık olmuş galibâ ol serv-i hoş-reftâre su
Ravza: Bahçe, bol ağaçlı, yeşillik yer; cennet.
Kûy: Köy
Ravza-ı kûy: Cennet gibi bahçe.
Dem: Soluk; içki; vakit; zaman.
Güzâr: Gezme, dolaşma.
Reftâr: Gitme, yürüme.
Hoş-reftâr: Hoş, nazlı gidişli
(Su, her zaman senin cennet misâli mahallenin bahçesine(Ravza) doğru akar.
Galiba o da, o serviye benzeyen nazlı gidişli güzele aşık olmuş.)
Kişileştirme (Kapalı istiare): Suyun aşık olması.
Hüsn-ü Talil: Sular normalde servilerin dibinden akar. Ama burada su sanki
serviye aşık olduğu için dibinden akıyor.
Teşbih-i Beliğ: Sevgilinin bulunduğu yer cennete benzetilmiş.
Açık istiare: Servi ile sevgili kastedilmiştir.
“Su, o hoş salınışlı, servi boylu sevgiliye yani Hz. Muhammed’e aşık olmuş
galiba. Böyle gitmesinin sebebi o servinin ayağını öpmektir.”
Normalde doğada su, servilerin yanındadır. İşte bu durum suyun, servilerin
ayağını öpmesi olarak gösteriliyor. Ayağını öperek yanından geçiyor. Tabir
doğruysa ayağına baş koyuyor ve bu baş koyma Ravza’dadır. Ravza ise cennettir.
Hz. Muhammed “Evimle mescidim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.”
demiştir. İşte Ravza burasıdır.
Su, servi boyluya, cennete kavuşacak, onun ayağına kavuşacaktır. Su devamlı
serviye doğru akar. Hz. Muhammed’in ayağına ulaşmak, onun ayağına baş koymak
için sürekli akar. Şaire göre bu baş koyma Ravza’da, Hz. Muhammed’in bedeninin
bulunduğu bahçede olacaktır yani Medine’de. Onu için Dicle nehri hep güneye,
Medine’ye doğru akmaktadır. Dicle nehrinin akış yönünü Hz. Muhammed’e kavuşma
isteği olarak görüyor.
12. Su yolın ol kûyundan taprag olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su
(Toprak olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, o
yere varmaya bırakamam.)
Tevriye: a. Suyun önünde toprak olup set kurma.
b. Sevgiliye suyun ulaşmasını engelleme.
Teşhis/Kapalı istiare: Suyun şairin sevgilisine aşık olması
Şair burada suyun yolunu kesmek için toprak olmak istiyor. Aşkın içine
kıskançlık giriyor. “Bu uğurda toprak bile olurum.” diyor(Hüsnü talil). Ne
olursa olsun suyun yolunu engellemek istiyor. Toprak olmak istiyor çünkü suyun
yolunu ancak toprak keser. İnsan ise ancak öldüğünde toprak olur. Yani “Hz.
Muhammed uğruna ölürüm.”diyor. Ama kıskançlık yüzünden, rakibe engel olmak için
öleceğini söylüyor. Ona ulaşmak için öleceğini söylemiyor; çünkü zaten canı
dayanmayacak ve ölecektir. Sevgili uğruna ölmek ilk adımdır. Bu yüzden “Uğrunda
ölürüm.” demek ona göre fazlalıktır. Bu yüzden başkasından kıskandığı için ölümü
göze alıyor. Onu kimseye layık görmediği için, hiç kimsenin onu kendisi kadar
sevemeyesin diye ölüyor. Bu gayretlik makamıdır. Gayret iki çeşittir.
Başkalarından kıskanmak ve başkalarını ondan engellemek. Bu ancak çok sevgi ile
aşkın taşkınlık derecesiyle ölçülür.
13. Dest-bûsi ârzusiyle ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su
Dest: El; fayda; zafer; mevki; tarz
Bus: Öpme, öpüş, öpücük
-bus: Öpen
Dest-bus: El öpme
Kûze: Toprak
(Dostlarım! Onun elini öpmek arzusunu gideremeden ölürsem toprağımdan bir testi
yapın ve sevgiliye onunla su verin ki hiç olmazsa mezar toprağımdan yapılan
testi onun eşerine ve dudaklarına değsin.)
Aliterasyon: “s” sesiyle yapılmış.
Leff ü neşr: Ölmek-toprak, dost-yar.
Tenasüp: Arzû toprag, su, kûze
Şair gerçek hayatta sevgiliye kavuşamayacağını ve aşk arzusunu onu
öldüreceğini söylüyor. Şairde Hz. Muhammed’in elini öpme arzusu var. Bu emeline
de mezar toprağından yapılan kaseyi Hz. Muhammed eline alınca ulaşacak. Hz.
Muhammed o kaseyi eline aldığında şair de onun elini öpmüş olacak ve şair bu
arzusunu giderecek. Fuzûlî burada Hz. Muhammed’in dudağını öpmeyi de kastetmiş
olabilir. Çünkü sevgili kaseyi eline aldığında onu mutlaka dudağına
götürecektir. Böylece mezar toprağından yapılan kase sevgilinin dudağına değecek
böylece sevgilinin dudağını öpmüş olacak.
14. Serv serkeşlük kılur kumrî niyâzından meger
Dâmenin duta ayagına düşü yalvara su
Ser-keş: Baş çeken; baş kaldıran, asi
Kumrî: Kumru
Niyaz: Yalvarıp yakarma, yalvarış, dua.
Dâmen: Etek
(Sivri kumrunun yalvarmasından dolayı dik başlılık ediyor Onu ancak suyun
eteğini tutup ayağına düşmesi vazgeçirir.
Kişileştirme: Kumrunun yalvarması.
Hüsn-i talil: Servinin başını iki tarafa sallaması, kumrunun ötmesi, suyun
ağaçlık yerde olması.
Açık istiare: Servi sevgiliye, kumru aşığa benzetilmiş.
Gül ile bülbül aşkı neyse servi ile kumru aşkı da odur. Kumru sürekli serviye
yalvarır. Servinin ise uzun boylu, dik başlı görünüşü vardır. İşte su, servinin
kumruya yüz vermesi için aracı olsun, serviye yalvarsın, servinin ayağına düşsün
ve sevgili kumruya bir kere gülümsesin. “Ona bakıver.” diyor. Servi kumruya
baktığında oklar kumrunun gönlüne batacak ve serviden yani sevgiliden bir iz
bırakacak. Ok zaten servinin çıvgınlarından yapılır. İşte o çıvgınlar ok olup
kumrunun kalbine saplanır. Kumru buna muhtaçtır. Burada servi sevgili, kumru ise
aşıktır. Servi suya bakarsa Allah’ın rahmetine bakmış olacak ve aşığı ümmetine
katmış olacak. Burada kumru serviye “Hu” diye seslenir. Servi de salınırken aynı
sesi çıkarır. İşte aşık ile maşuk aynı şeyi söylüyor. Bu beyitte servi boylu
sevgilinin ümmetini dilemesi ve ümmetinin sevgiliye bağlanmak için onu dilemesi
eşitlenmektedir. Sevenle sevilen aynı şeyi söyler. Hz. Muhammet “Ümmetim” diye
ümmetini, kul ise “Hu” diye “O”nu söyleyecek.
İkinci bir bakış açısı olarak: Kumru yalvaran kuldur. Su ise Hz. Muhammed.
Servi ise Allah’ın rahmeti. Kumru durmadan serviye yalvarıyor. Yani Allah’a Ama
arada bir vesile, bir elçi lazım. Getirdiği haber gibi bir gün desin ki:”Ya Rab!
Bu benim ümmetimdendir, şefaatim üzerine olsun, onu bana yaz.”
15. İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budagınun mizacına gire kurtara su
Reng: Renk; hile, oyun; şekil; can, kuvvet.
Mizac: Bir şeyle karşılaştırılan şey, huy, yaratılış; sağlık.
(Gül fidanı bir hile ile bülbülün kanını içmek istiyor; bunu, ondan suyun gül
dallarının damarlarına girmeci kurtarabilir.)
Telmih: Gül ile bülbülün aşkı.
Hüsn-i Talil: Gülün kırmızılığını bülbülün kanından alması.
Tevriye:“Reng” kelimesi hem renk hem de hile anlamında kullanılımıyla
Kişileştirme: Su ve gül kelimeleri kişileştirilerek
Tenasüp: “Bülbül-gül-reng-kan; kan-su-gül” kelimeleriyle
(Bülbül, güle aşıktır. Bütün gece feryat figan ağlar. İstediği tek şey
vardır. Gonca gülün açılması. Gül açılınca ne olacak? Bülbül gülün güzelliğini
görecek. İşte bu yüzden kendini parçalar. Bütün gece öten bülbül sabaha karşı
yorgunluktan bitkin düşer ve uyuyakalır. Gün ışığını gören gül ise açar. Tüm
güzelliğini gösterir. Ama bülbül bunu göremez. Bu böyle sürüp gider. Ve bir gün
bülbül yine acı acı öterken gülün dikeni kalbine saplanır. Bülbülün tüm kanını
emer. İşte o zamane kadar pembemsi bir rengi olan gül kırmızı olur. Gülün
kırmızılığının bülbülün kanından aldığı söylenir. Bülbül her gece güle inanır,
aldanır.)
Gül bir hile ile bülbülün kanını almak ister. Böylece rengi kırmızı olur.
Bunu sebebi gülün daha güzelleşmek istemesidir. Burada su, bülbülün kurtarıcısı
gibi görünüyor. Gül artık bülbülün kanını almasın, su güle renk vererek gülün
dengesini korusun istiyor. Böylece bülbül kurtuluyor. (Bedendeki dört su dengesi
olunca insan sağlıklıdır. İşte burada gülün vücudundaki su dengesini bulması
sağlıklı olması demektir.)
Burada “Su, gülün mizacına girsin, onun huyuna gitsin, onu yatıştırsın.”
anlamı da vardır. “Su, gülün huyuna uygun davransın, damarına girsin de bülbülün
kanını azat etsin, gülün kan dökmesine engel olsun, bülbülün kanı korusun.”
diyor. Çünkü su bir rahmettir. Rahmet de merhameti gerektirir. Merhametin en
zirve noktası da Hz. Muhammet’tir.
(Girizgâh)
16. Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’e su
Tıynet: Yaratılış
Tıynet-i pâk: Temiz yaratılış
İktidâ: Uyma, tabi olma.
Tarîk: Yol; usûl; meslek
Tarîk-i Ahmet-i Muhtâr: Hz. Muhammed’in yolu., Kur’an yolu, İslamiyet
(Su, Hz. Muhammed’in s.a.v yoluna uymuş ve bu hâli ile dünya halkına temiz
yaratılışını açıkça göstermiştir.)
Kişileştirme: Su, peygamberimize bağlı bir insan olarak gösterilmiştir.
Bu beyit iki şekilde yorumlanabilir:
Su, Hz. Muhammed’in ne kadar temiz yaratılışlı olduğunu onun yoluna girmekle
herkese anlatmaya başlamıştır.
Su, Hz. Muhammed’in yoluna kendisini koymakla ne kadar temiz yaratılışlı
olduğunu ispatlamıştır.
Bu beyitteki tema, temiz yaratılıştır. Su Hz. Muhammed’in yoluna girmekler
temiz olma özelliğini pekiştirmiştir. Yoksa su nasıl temiz olabilir ki? Temiz
yaratılışlılar temiz yaratılışlılara layıktır. Su zaten temizliğin simgesidir.
Tıynet yaratılış, tıyn ise toprak demektir. Demek ki suyun toprağın içinde
olduğu için temizleyici özeliği de var. Su böylece başını toprağa koymuş oluyor.
Suyun toprağın içinde olması toprağa baş koymasıdır. Topraktan ayrı ama toprağa
baş koyuyor.
“Sen olmasaydın, sen olmasaydın ya Muhammed, kâinatı yaratmazdım, var olan
hiçbir şeyi var etmezdim.” İşte su, bu hitaba uyduğu için temizdir. O’na her kim
uyarsa elbette temiz olacaktır.
17. Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfa
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su
Seyit: Hz. Muhammed’in soyundan olan.
Nev’: Çeşit
Seyyid-i nev’-i beşer: İnsan cinsinin efendisi
Dürr: İnci. Eskilere göre nisan yağmuru, feyz ve rahmettir. Nisan ayında bütün
bitki ve hayvanlar Allah’ın bu rahmetini alabilmek için ağızlarını açık
beklerler. Bu yağmurun bir damlası istiridyenin içine düşerse inci, yılanın
ağzına düşerse zehir olur.
Istıfa’: Seçme, ayırma; bir şeyin iyisini, temizini seçip alma.
Mu’cizat: Mucizeler
Eşrâr: Şerler, kötüler, şer sahipleri.
Âteş-i eşrâr: Şer sahiplerinin ateşi.
(İnsanların efendisi, seçme inci denizi olan Hz. Muhammet’in mucizeleri
kötülerin ateşine su serpmiştir.)
Açık İstiare: Dürr ile peygamberimizin canı, derya ile de bedeni kastedilmiştir.
Tezat: Ateş-su
Tenasüp: Dürr, serpmek, su, derya.
Telmih: Peygamberin doğumundaki Mecusilerin ateşinin sönmesi mucizesi.
Teşbih: Hz. Muhammed, seçkin incilerin çıktığı denize benzetilmiş.
Burada yukarıdaki ayetle bağlantı söz konusudur. Şaire göre bizler var
olmamızı Hz. Muhammed’e borçluyuz. Hz. Muhammed için şair bu beyitte “denizin
incisi” değil “inciler denizi” diyor. Burada Hz. Muhammed’in ağzından çıkan
sözleri inci kadar değerli ve derya gibi, insanlığın su (rahmet) ile
dolduracağını söylüyor. Su, rahmet olduğu için onun her incisi bir rahmet denizi
oluyor.
Beyitteki “eşrar” sözcüğünün iki anlamı vardır. Birincisi kötüler,
şerlilerdir. Burada Mecusileri ve ateistleri kastediyor. Mecusilerin iki tandırı
vardır. İyilik tanrısı (Hürmüz), kötülü tanrısı (Ehremen). İyilik tanrısını hep
yanlarında hissetmek için ateşi hiç söndürmezler.
İkinci anlam ise kıvılcımlardır. Bu anlamıyla şair, Hz. Muhammed ile su
arasında şer ateşlerini söndürmek bakımından bir paralellik kuruyor. Burada Hz.
Muhammed’in doğduğu gece Mecusilerin ateşlerini sönmesi kastediliyor. İlk
dizeye dönersek;
Dünyanın çoğu sudur. Eskiden dünyanın düz bir tepsi ve gökyüzünün de bir
kubbe gibi örtülü olduğu düşünülüyormuş. Bir istiridye gibi. Bu istiridyenin
içinde de bir inci vardır: Hz. Muhammed
Şair bu beyitte aynı zamanda şiirin sözden çok daha zor ve değerli olduğunu
söylüyor. Nazm yusyuvarlak bir inciyi tam ekseninden bir delik açıp onu bir
ipliğe dizmektir. Dize de buradan gelir. İşte şiir yazmak da yuvarlak inciyi
elle mükemmel bir şekilde dizmek kadar zordur.
Peygamberimizin inci ile bir başka bağlantısı da şöyledir: Peygamberimiz
yetim olduğu için dürr-i yetim de denirdi.
Hz. Muhammed’in tüm sözlerine hadis diyemeyiz. Ama hadis niteliğindekiler de
inci değerindedir.
18. Kılmağ içün tâze gülzâr-ı nübüvvet revnakın
Mucizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su
Nübüvvet: Nebilik, peygamberlik
Gül-zâr: Gül bahçesi
Gül-zâr-ı nübüvvet: Peygamberliğin gül bahçesi.
Revnâk: Güzellik, parlaklık.
Izhâr: Gösterme, meydana çıkarma, gösteriş.
Seng: Taş.
Hârâ, hâre: Katı, sert.
Seng-i hâra: Çok sert taş, mermer
Mu’ciz: Mucize
(Katı taş, peygamberliğin gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için onun
mucizesinden dolayı su çıkarmış.)
Telmih: Hz. Muhammed’in taştan su çıkarması.
Tenasüp: Gül-zar, tâze, revnak, su.
Teşbih: Peygamberlik gül bahçesine benzetilmiş.
Burada nebilik ve peygamberlik makamlarından bahsediliyor. Nebiler kitap ve
şeriat getirsin veya getirmesin tüm peygamberler için kullanılır. Kendilerin
önceki peygamberin getirdiği kitap ve şeriata (hukuka) davet eder. Nebi bu
özelliği ile resul kavramından ayrılır, çünkü resûl yeni bir kitap ve şeriat
getiren peygamberdir. Böylece her resul, nebidir fakat her nebi resul değildir.
Nebi resûl kavramına oranla daha geneldir.
Burada gül bahçesinin yetiştirilmesinden bahsediyor. Gül bahçesi kurumuştur.
Çünkü Hz. İsa’dan bu yana 600 küsur yıl geçmiştir. O bahçeye bir renk verilmesi
gerekmektedir. Buna bağlı olarak da Hz Muhammed’in mucizesine telmih vardır.
Bir gün peygamberimize bir grup adam geliyor. Ve diyorlar ki: “Bizim oralarda
kuyular kurudu, ırmaklar akmıyor, dolayısıyla yaz çok kurak geçiyor, bitkiler
yeşermiyor, kıtlık olacak.” Peygamberimiz de yerden yedi tane taşı topluyor,
avucu içerisinde hepsini ufalayıp üzerine okuyor. Sonra gelenler teslim ediyor.
Diyor ki, “Götürün bunu kurumuş olan kuyularınıza sırayla atın.” Her taş
atılırken okuyacakları duayı söylüyor. Taşlar kuyulara atıldığında kuyuların
dipleri suyun çokluğundan görülmüyor.
Her peygamber, peygamberliğin gereği olarak mucize gösterir. Müşriklere
peygamber olduklarını ispat etsinler, onlar da inanabilsinler diye. Peygamberlik
bahçesine güzellik vermenin yolu bu idi.
Fuzûlî’nin yaşadığı yerde demek ki gül bahçesi solmuş. Yani İslam adına bir
gevşeme görüldüğü belli. Şair burada bölgedeki insanları uyarıyor.
Burada peygamberler veliler arasındaki farktan söz etmek gerekir. Veliler
Allah’a yaklaşmak için insanlardan uzaklaşırlar. Peygamberler de Allah’a
yaklaşma için insanlara karışırlar. Peygamberlik sırrını kullanarak dünyayı
güzelleştirmeye çalışırlar. İnsanları iyi yola sevk ederler. Çünkü o bahçenin
solmaması gerekir. Bu da bir mucizedir.
19. Mu’cizi bir bahr-ı bî pâyân imiş âlem kim
Yetmiş andan min min âteşhâne-i küffâra su
Bahr: Deniz
Pâyân: Son, uç; kenar.
Bî-payan: Sonsuz, uçsuz bucaksız.
Ateş-hâne: Mecusilerin tapınağı
Âteş-hâne-i küffâr: Kafirlerin ateşhanesi.
(Hz. Peygamber’in mucizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki
ondan ateşe tapanların binlerce mabedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)
Benzetme: Peygamberimizin mucizelerini uçsuz bucaksız bir denizi benzetilmesi.
Tezat: Bahr-su-ateş.
Tevriye: “Yetmiş” kelimesi hem erişmiş, hem de kifayet etmiş anlamında
kullanılmıştır.
Telmih: Beyitte Hz. Muhammet (S.A.V)’nin doğumuyla bin yıldır hiç sönmeyen Kisra
sarayındaki ateşin sönmesi hatırlatılmıştır
Burada “yetmiş” sözcüğünün iki anlamı vardır: 1. Mucize olarak yeter. 2.
Suyun erişmesi.
Bu beyitte Hz. Muhammed’in doğumuyla Mecusilerin hiç sönmeyen ateşinin
söndüğü söyleniyor. Bu ateşin sönmemesi için Mecusiler her türlü gayreti
göstermişler ancak peygamberimizin doğumuyla o ateş sönmüş ve uzun süre
yakılamamıştır. Böylece eşsiz mucizelere delil olarak da ikinci dizeyi
gösteriyor. Peygamberimizin mucizelerini eşsiz bir deniz olarak göstermiş şair.
Bilindiği gibi su rahmet demektir. İran’ın fethinden sonra İranlılar Müslüman
olmuşlardır. Böylece kafirler suya yani merhamet ulaşmıştır. Bu beyitteki
binlercesi demek tüm İran’ın Müslüman olması demektir.
20. Hayret ilen barmagın dişler kim itse istima’
Barmagından virdigün şiddet güni ensâra su
Barmağını dişlemek: Parmağını ısırmak.
İstima’: Dinleme, işitme, kulak verme.
Ensâr: Yardım edenler, yardımcılar, hicrette Mekkeli Müslümanlara yardımcı olan
Medineliler.
(Mihnet günü ensara parmağından su verdiğini kin işitse hayret ile parmağını
ısırır.)
Telmih: Hz. Muhammed’in parmaklarından su akıtma mucizesi.
Tenasüp: Hayret ile parmağını dişlemek
Peygamberimizin parmağından o şiddet gününde ensara su verdiğini duyan
hayretinden parmağını ısırabilir.
Hicretten sonra Medine’deki ensarlar muhacirlere yardım etmişlerdir. Bu
yardım bir çeşit su vermek olarak adlandırılmıştır. Burada birinci dizedeki
parmağını dişleme hayretin bir göstergesidir. Bunu öyküsünü de ikinci dizede
anlatmış.
Hz. Muhammed Hudeybiye’de konaklarken şiddetli sıcaklar başlar O kadar şiddetli
sıcak oluyor ki Müslümanların yanlarında getirdikleri su tahminlerden erken
tükeniyor, sadece bir tek kırbada azıcık su kalıyor. Ensar, o kırbayı Hz.
Muhammed’e getirip “Ya Resulallah! Bu sudan başka suyumuz kalmadı.” der. O kadar
susamışlardır ki hepsi de belki benden daha fazla susayan bir mümin kardeşim
vardır diye suyu içmemekte direnmişler ve halsiz düşmüşlerdir. Pek çoğu da Hz.
Muhammed susayacak olursa o içsin diye hakkından feragat etmişlerdir.
Peygamberimiz bunu üzerine elinin birini kırbaya koymuş, öteki elini göğüs
hizasında kaldırmış ve beş parmağından beş oluk halinde sular akmaya
başlamıştır. O gün o sudan herkes kana kana içip, abdestini alımıştır.
Kırbalarını doldurup Medine’ye dönmüşlerdir. (Bir rivayete göre de bu olay
Tebük Savaşından önce hicretten iki yıl önce yazın çok kurak geçmesi üzerine
yaşanmıştır bu olay.)
İnsan parmağını dişlediğinde de kan çıkar, kan da bir çeşit sudur.
Peygamberimizin parmağından su akması gibi parmağını her kim dişlerse dişleme
eylemi parmağı kanatır. Bu beyitte su-kan ilişkisi vardır.
21. Dostu ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su
Mâr: Yılan
Zehr-i mâr: yılan zehri
Âb-ı hayat: Ölümsüzlük suyu
Hasm: Düşman
(Dostu yılan zehri içse bu zehir onun dostu için âb-ı hayat olur. Fakat, düşmanı
su içse o su düşmanına elbette yılan zehrine döner.)
Tezat-Tenasüp: Dost düşman, yılan zehri, âb-ı hayat.
Telmih: Peygamberin mucizesine atıf.
Leff ü neşr: Dost-hasım, zehr-i mâr-su, olur-döner, âb-ı hayat-zehr-i mar”
kelimelerinde. 1. mısrada sıralanan kelimelerin tamamlayıcı karşılığı 2.mısrada
verilmiştir.
(AB-I HAYAT) Hızır, İlyas ve İskender ab-ı hayatı bulmak için yola çıkarlar.
Vardıkları yerde oranın halkı ab-ı hayatın karanlıklar ormanını geçince (veya
karanlıklar ormanında) olduğunu söylerler. Yollarına devam ederken yol üçe
ayrılır. Onlar da eğer suyu bulurlarsa birbirilerine haber vermek şartıyla üçe
ayrılıp suyu aramaya devam ederler. Sonra Hızır ve İlyas bir yerde karşılaşır.
Onlar birlikte aramaya devam ederler. İskender de tek başına. Yorulunca bir
ırmağın kıyısında oturup balık yerler, ırmaktan bir damla balığın üzerine düşer
ve balık canlanıp ırmağa atlar. İlyas ve Hızır böylece bu suyun ab-ı hayat
olduğunu anlarlar. Kana kana içip ölümsüzlüğe kavuşurlar. Ama Allah onlara bunu
İskender’e söylememelerini emreder. Onlar da söylemez.
Zehir bazen tedavi amaçlı kullanılır. O zaman insanı hayata döndürür. Yılan
zehrine alışık olduğunuzda zehri size hayat verir.
Peygamberimiz yılan sokan birine yılanın soktuğu yeri tükürüğüyle mest etmiş ve
hayatını kurtarmıştır.
Hz. Ömer’e Mısır’da zehir içirmelerine rağmen zehrin onu etkilememesi.
Zehir Hz. Muhammed’in dostlarını etkilemiyor. Ab-ı hayat oluyor. Diğer bir
taraftan;
Tebük’ten dönerken Semud kavmi’nin harabelerinden geçilir. O sırada Müslümanlar
oradaki sudan kırbalarını doldurup ekmek yoğurmaya başlamışlar. Hz. Muhammed ise
hepsini döktürmüş. Çünkü oradaki suyun pis olduğu Allah tarafından kendisine
bildirilmiştir. Suyun pisliği sadece moleküler yapısından değildir. İçeni
ahlâken de zarar uğratacak yapıdadır. Hastalık bulaştırmasın diye temiz görünen
suyun kullanılmasını engelliyor.
Hicret sırasında Hz. Muhammed, Hz. Ebu Bekir’le bir mağaraya girerler. Hz.
Muhammed bir ara başını Hz. Ebu Bekir’in dizine yaslayarak uyur. Bu sırada bir
delikten zehirli bir yılan gelir. Hz. Ebu Bekir yılanın Hz. Muhammed’e zarar
vereceğini korkusuyla geldiği deliği ayağıyla kapatır. Yılan sürekli çıkmak
ister, ayağını sokat; ama o inatla çekmez. Bir süre sonra Hz. Muhammed uyanır
ve Hz. Ebu Bekir’in acısını anlar. Hz. Ebu Bekir de olanları anlatır. Hz.
Muhammed zehri etkisiz hale getirir ve yılana çağırıp neden böyle yaptığını
sorar. Yılan da onu güzel yüzünü görmek için yaptığını söyler.
22. Eylemiş her katre den men bahr-ı rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su
Katre: Damla
Rahmet: Acıma, koruma; merhamet, nisan yağmuru
Bahr-ı rahmet: Rahmet denizi
Mevc: Dalga
Mevc-hîz: Dalga kaldıran, dalgalandıran.
Vuzu’: Abdest, abdest alma.
Urgaç: Vurunca, vurduğu zaman.
Ruhsâr: Yanak, yüz.
Gül-i ruhsâr: yanağın gülü, güle benzeyen yanak.
(Abdest almak için el uzatıp gül yanaklarına su vurunca sıçrayan her su
damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.)
Benzetme: Peygamberimizin yanağı güle benzetilmiş.
Tezat: Katre- bahr
Tenasüp: Su ile ilgili sözcüklerin hepsi.
Abdest günahları döker. Abdest suyunun değdiği uzuvlarımızdaki günahlarımız
bağışlanır. Böylece Allah’ın huzuruna çıkacak hale geliriz. Dolayısıyla Abdest
suyunun her bir damlası ayrı bir rahmet denizidir. Abdest alınca insanlar rahmet
denizinde yıkanmış gibi oluyor.
(O çiğ tanesi olmasa belki de gül solacak. Çiğ tanesi güle canlılık veriyor.)
Şair; gül yapraklarının üzerindeki çiğ tanelerinin nasıl rahmet olduğunu
anlatabilmek için Hz. Muhammed’in gül yanağının üzerinde abdest alırken serpilen
suyun parçalanmasını örnek gösteriyor. Burada gerçek gül onun yanağıdır ve
yanağa değen her bir damla bir çiğ tanesi misali rahmet denizine doğru yol
almaktadır.
Tasavvufta her damla denizi özler. Denize kavuşmak ister. İşte güldeki çiğ
tanesi (onun yanağındaki bir damla) rahmet denizine doğru gidiyor.
Hz. Muhammed Tebük’ten dönerken bir kuyu veya kaynak su görüyor. Suyu kesilmek
üzere olan kuyunun içine üç tane demir çubuk saplıyor. Kurumaya yüz tutmuş o
kaynaktan birdenbire ırmak gibi sular akmaya başlıyor. Şair yukarıdaki
ifadesiyle sanki o mucizeye atıfta bulunuyor.
Tasavvufa göre damla çokluğuyla kesret; denizse vahdettir. Damla küçük,
denizse büyüktür. Her damla kesret aleminden denize, vahdet alemine düşe kalka,
zorluklarla kavuşmak ister. Burada damla derviş, deniz ise Allah’tır.
(Su parçalanma ve bütünleşmeyle kendini yeniler. İnce katmandaki saydam su
parçalandığında parlaktır. Bütünleştiğinde yeşil veya kahverengi rengini alır.)
23. Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını taşdan taşa urup gezer âvâre su
Hâk: Toprak
Pây: Ayak
Hâk-i pây: ayak toprağı, ayak tozu, ayağın bastığı yer, ayağın bastığı toprak;
mezar.
Muttasıl: Ulaşan, kavuşan; bitişen; ara vermeden…
Ur: vurmak
(Su, ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu,
durmaksızın başıboş gezer.)
Kişileştirme: Suyun peygamberimize olan aşkı, ona kavuşamadığı için kendini
taşlara vurması.
Hüsn-i Talil: Suyun gezmesinin sebebi olarak. Yine Suyun taşların arasında
onlara çarpa çarpa gitmesini şair “üzüntüsünden, pişmanlığından dolayı suyun
başını taştan taşa vurduğu”
Kapalı İstiare: Su insana benzetilmiş. Sadece su söylenmiş.
Tezat: Ayak ve baş kelimeleri arasında.
Şair önceki beyitlerde Dicle’nin Medine’ye doğru aktığını söylüyordu. Hz.
Muhammed’e ulaşmak, ayağına ulaşmak için ömürlerdir, yüzyıllardır kendini
yıpratarak Hz. Muhammed’e doğru akıyor (Hani şair onu kıskanıyor, onu yolunu
değiştirmek istiyor, yolunda toprak olmak istiyor, bağrı yanıyordu…).
Burada isyankâr insanlara sesleniyor. Bir ırmak başını taştan taşa vurarak
akıyor. Ama bir insanlar bunu yapmıyor. Ömürler boşa gidiyor. Irmak bunu
yapıyor. Ayağının değdiği toprağa erişeyim diye yapıyor ama bizler hiçbir çaba
göstermiyoruz. Hayat boşa geçiyor ve biz bunu farkında değiliz.
Dicle sürekli Hicaz’a doğru akıyor. Hacılar da her yıl Hicaz’a gidiyor. Su da
oraya hacı olmaya gidiyor. İnsanlar da su olmak, rahmet almak, rahmet olmak için
gidiyor. Burada suyun taştan taşa vurması çektiği insanların hacca giderken
çektiği sıkıntıdır. Eskiden insanlar hacca giderken yolda birçok sıkıntı
çekiyorlarmış. Tüm bu taştan taşa vurmalar, çekilen sıkıntılar sevgilinin
ayağının toprağını öpmek için.
24. Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su
Der-gâh: Kapı yeri, eşik; padişah kapısı, saray; Allah’ın huzuru, Şeyh kapısı,
tekke
Hâk-i der-gâh: Eşiğin toprağı.
(Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak ister. Parça
parça da olsa o eşikten dönmez.)
Kişileştirme: Suyun aşık insan gibi davranması.
Hüsn-i Talil: Su parça parça olsa bile yine bir araya gelir. Bunu “ölse de
yolundan dönmez” şeklinde gösterilmiştir.
Leff ü Neşr: Zerre zerre- pâre pâre, nûr-su.
Teşhis: Su, insan gibi, âşık gibi düşünülmüş.
İster toprak ister toz olsun her zerre ışığını güneşten alır. Bu zerre su ise
o zaman ışık kat kat fazla kırılır ve paramparça olup zerrelere ayrılır. Suyun
parçalanmasıyla büyük bir güç oluşur. Güçle taşları ve metalleri keser. Demek ki
su bir yandan yumuşak huyun bir yandan katı bir keskinliğin örneğidir.
Şelale kenarında yüzümüze su damlaları çarpar ama biz onu göremeyiz. Sebebi
su zerrelerine ışığın çarpmaması. Burada Dicle nehrinden bahsediyor. Onu parça
parça etseler bile o bildiği yoldan dönmez. Ben de onun gibi paramparça olsam da
bu yoldan dönmem. Bağrımda yanan aşk var. Varlığı, ham maddesi ısı ama aşkla
birdenbire ışık oluyor.
(Ateş ile suyun moleküler yapısı birbirine benzer. Ateşin moleküler yapısı
sudan bir birim azdır. Hz. İbrahim’i ateşin yakmadığı söylenir bu yüzden. Ateş
su olmuştur.)
25. Zikr-i na’tun virdini derman bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def’-i humâr içün içer meyhâra su
Zikr: Anma anılma.
Na’t: Övme, Hz. Peygamberi ve dört halifeyi övmek için yazılan şiirler.
Vird: Dile dolanan, sürekli tekrarlanan söz.
Ehl-i hatâ: Hata ehli, günahkar kişiler
Humâr: Şarabın verdiği sersemlik, baş ağrısı, uykudan önceki ve sonraki
mahmurluk.
Mey-hâr: içki içen
(Sarhoşlar içkiden sonra gelen baş ağrısını gidermek için nasıl su içerlerse,
günahkarlar da senin na’tının zikrini dillerinde tekrarlamayı derman bilirler.)
Benzetme: Benzeyen: Ehl-i hatâ Benzetilen: Meyhâra Benzetme
Edat: Eyle ki
Benzetme Yönü: Pişmanlığı ifade için yapılan fiiller( su içmek, bir şeyi su gibi
içmek, ezberden okumak.)
Tezat: Humar-derman
Tenasüp: Meyhâra, içer, def’-i humar
İçki içen kimsenin bir süre sonra çektikleri baş ağrısı ve ağırlığıdır. Bu
baş ağırlığı ancak küçük bir içki içmeyle giderilir. Su içmek ise humarı
arttırır. Zaten içki içmenin adabına uygun değildir.
İlk dizeye dönersek;
Zikir ve vird bir şeyi tekrarlamaktır. Zikir Allah’ın adını tekrarlamaktır.
Hastalarda şifa için sürekli Hz. Muhammed’in adını anarlar. İşte burada hata
yapanların sürekli Hz. Muhammed’i överek derman aradıklarını söylüyor. Şair
burada aynı zamanda iç hesaplaşmasını yapıyor. Eskiden şairler içki içmeseler
bile içkiyi öven gazeller yazarlardı. Böylece hata ehli olurlardır. Bu sebeple
divanların başına naat (övgü şiirleri), münacat (Allah’a yalvarmak için yazılan
şiirler) koyuyorlardır. Şarabı öven şiirleri yazıp yani hata ehli olup daha
sonra da naatlarla da af diyorlardı. Burada şarap içenler ağrılarını gidermek
için nasıl humar içerlerse bir noktadan sonra senin adını anıp hadislerini
söyleyerek bu hatalarından dönerler.
Kâb b. Züheyr, İslâmiyet yayılırken İslâmiyet’in aleyhine bir sürü gazeller
söylüyordu. Hz. Muhammed ise “kanı helaldir” diye bir emir dağıtmıştır. Kâb b.
Züheyr’in şiirleri o kadar etkileyiciydi ki onu dinleyenler İslâmiyet’i
tanımadan İslâmiyet’e düşman oluyorlardı. Kanı helâl kılındıktan sonra Kâb b.
Züheyr ortadan kaybolur. Uzun bir süre sonra bir gün Hz. Muhammed meclisine bir
şair gelir. Şair bir şiir, bir kaside, bir methiye söylemeye başlar. Herkes onu
hayranlıkla dinler. Şiirin öyle bir beytini söyler ki Hz. Muhammed hediye edecek
bir şey bulamadığı için kendisine üstündeki hırkayı verir. Şair ise kendisinin
Kâb b. Züheyr olduğunu açıklıyor ve Hz. Muhammed onu affediyor.
Kâb b. Züheyr Cahilliye Döneminde içkinin su yerine içildiği bir zamanda
yaşamıştır. Hatadan dönünce birdenbire içkinin baş ağrısını, içkinin daha önce
biriktirdiği o karalıkları hep su ile yıkamaya başladı. Çünkü su rahmetti ve su
Hz. Muhammed’i temsil eder. Hz. Muhammed: “İçki kötülüklerin anasıdır.” der.
Çünkü içki içildiğinde başka kötülükleri yapılmasına yol açar.
“Vird” sözcüğü “verd” şeklinde de okunabilir. Verd ise gül yaprağı demektir.
Yaprak ise yazı içerir. Yazıyı düşündüğümüzde yaprak kitaba dönüştürülmüş olur.
Kitap olunca da naat (övgü) metni oluşur. Naatlarda da şifa olduğuna göre vird
kadar verd de şifa olur. Kademe kademe yani. Bu kitaba bakıp naat okuyarak şifa
beklenebilir.
Burada şairin söylediği her sözcük birbirine ulaşarak dönüp dolaşıp nata
geliyor.
26. Yâ Habîba’llâllah yâ Hayre’l-beşer müştakunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su
Habîbullâh: Allah’ın habibi, sevgilisi, Haz. Muhammed.
Hayrü’l-beşer: İnsanların en hayırlısı
Teşne: Susamış, susayan
Leb-teşne: Susuzluktan dudağı kuruyan
Hem-vâr: Daima, her an, sürekli; uygun yer.
(Ey Allah’ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların sürekli su
diledikleri gibi ben de seni özlüyorum.)
Tenasüp: Müştâk-habib; leb-teşne-su-yan” kelimeleriyle.
Benzetme: Susuzluktan dudağı kurumuşların su dilemesi gibi seni özlüyorum.
Tezat: yan-, su kelimeleriyle.
Şair burada özleminin büyüklüğünden bahsediyor. Bu özlem öyle büyük ki…
Tabiri caizse çöldeki yolcuların serap görecek kadar susamalarına eş tutuyor.
Kendini susuzluktan dudakları çatlamış insanlara benzetiyor. Bu özlem öyle bir
özlem ki dudak suya hasrettir. Yanıp yangın içinde sürekli su diler. Şair
burada elini açmış dua eder gibi görünüyor. Hz. Muhammed’e İnsanları en
hayırlısı, Allah’ın sevgilisi sıfatlarıyla sesleniyor. Ondan şefaat istiyor.
Böyle iltifat ederse kendisini boş çevirmeyeceğini düşünüyor. Sonuçta herkes Hz.
Muhammed’den şefaat ummaktadır. “Daha Âdem ruh ve ceset arasında iken, yani
yaratılmadan ben nebî idim.” diyen bir mübarek varlığın yüzü suyu hürmetine
elbette Allah onun müminlerini affedecektir.
27. Sensen ol bahr-ı keramet kim şeb-i Mirâc’da
Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâr su
Kerâmet: İkram, olağanüstü durum.
Bahr-ı keramet: Keramet denizi, Hz. Muhammet
Şeb: Gece.
Şeb-i Mi’râc: Miraç gecesi
Şeb-nem: Çiğ
Seyyar: Gezen, gezici.
(Sen o keramet denizisin ki Miraç gecesinde feyzinin çiğleri sabit yıldızlara
ve gezegenlere su ulaştırmıştır.)
Benzetme: Peygamberimizi keramet denizine benzetmiş.
Tezat: Bahr-şebnem.
Tenasüp: Bahr-şebnem-feyz-su
Telmih: Miraç gecesi
Şaire göre onun feyz ve bereketi, yani şebnemi veya su buharı hem yıldızları
hem gezegenleri doldurmuş durumda.
(Eskiden isin denilen bir maddenin dünyayı kapladığı düşünülürdü (Bu şimdiki
atmosferdir.) İsin’in içinde akışkan bir madde vardır. Bu maddeyle uzayda ışık
dalgaları yayılabilir. Biz bu maddeyle, bu maddelerin sıvı oluşuyla maddelerin
görünürlüğü adına yıldızları görüp tanıyabiliyoruz.)
Hicret’ten bir buçuk yıl önce Miraç olayı gerçekleşmiştir. Miraç’ta Hz.
Muhammed Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya gitmiş oradan da miraca çıkmıştır. Bir
rivayete göre miraca çıkarken bütün gezegenler yoluna çıkıp selamlaşmışlar ve
kendisinden şefaat dilemişlerdir. Böyle Hz. Muhammed’in bereketi tüm kâinatı
kaplamış oluyor. Sonuçta “Sen olmasan, sen olmasan ya Muhammed! Kâinatı
yaratmazdım.” kutsi hadisi sebebiyle gezegenlerin parlaması da Hz. Muhammed’in
yaratılışıyla açıklanabilir. İslamiyet’in sonsuza değin yaşayacağını düşüncesini
şair çoğaltarak “Gezegenlerde bile, gökte bile onun dini hakim olacaktır.”
şekline büründürüyor.
Beyitte geçen keramet sözcüğü iyilik, cömertlik, ihsan anlamındadır. Bahr ise
deniz, kaynak anlamındadır. Bahr-ı keramet iyilikler denizi demektir. Deniz
suyun kaynağıdır. İncinin çıkarıldığı yerdir. Denizden balık tutar karnımızı
doyurur, inci çıkarır zengin oluruz. Sahilde oturup hayal kurarız. Yani denizin
birçok yararı vardır. Bu kerametlerin her biri bir inci gibi görülmektedir.
Diğer bir değişle deniz bir kaynaktır. Nehirler denizlere akıyor. Denizdeki su
buharlaşıyor, yağmurla toprağa karışıyor. Bu suların bazıları tatlı su, bazıları
tuzlu su, bazıları da şişelenip soframıza içme suyu oluyor. Bazıları pisleniyor,
süzülüp arıtılıyor, damıtılıyor. Tekrar su haline geliyor. Böyle bir döngü
Allah’tan kopup evrene düşen insanın tekrar aynı yolla Allah’a erişmesini
sembolize ediyor. Böylece bu güzellik çemberi ile dünya dolaşıyor. Sürekli bir
döngü var. Sanki her şey suyla şekillenmiş. “Hayatı olan her şeyi sudan
yarattık.” ayeti akla geliyor.
28. Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mi’mara su
Çeşme: Pınar, kaynak, göz
Hûrşîd: Güneş
Zülâl: Soğuk, güzel, tatlı su
Merkad: Türbe, mezar
Tecdîd: Yenileme, yenileşme, onarma, tamir etme.
(Senin kabrini onaran mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an bol bol
saf, tatlı ve güzel su iner.)
Teşbih: Güneş çeşmeye, ışıklar zülale benzetilmiş.
Tenasüp: Mimar- tecrid, zülal-çeşme
Tezat: hurşid ve su kelimeleri arasında
Bu beyitte şair toprağının çatısını düzeltecek olan mimara güneşin bile çeşme
olup su vereceğini söylüyor. Belki mimara su gerekir diye. Sadece ona. Şair
“Yeter ki onaracak biri olsun. Senin uğruna bir tek kıpırdanış, bir hareket
güneşin tatlarını yağdırır.” demek istiyor. “Eğer Hz. Muhammed’in mezarına hayır
yapılacak olsa ve tamir su lazımsa güneş bile su yağdırır. Güneş, ateş olma
özelliğinden çıkar.”
29. Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su
Bîm: Korku, tehlike.
Dûzah: Cehennem
Bîm-i dûzah: Cehennem korkusu
Nâr: Ateş; cehennem
Nâr-ı gam: Gam ateşi
Sûzân: Yanan, yanık
Dil-i Sûzân: Yanık gönül
Ebr: Bulut
İhsan: Bağış, lütuf, iyilik
Ebr-i İhsan: İhsan bulutu
(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış ama o ateşe senin ihsan
bulutunun su serpeceğinden umutluyum.)
Tezat: Cehennem, nar, suzan-ebr, su serpmek bîm ümîd
Tenasüp: Ümîd etmek-su serpmek.
Leff ü neşr: “Bîm-i dûzah-ümid, nâr-ı gam- ebr-i ihsan, salmak-sepmek,
suzan-nâr”
Burada cehennem korkusuyla yanan bir kalp var. Bu kalp öyle bir ateşle
doludur ki hiçbir su söndürmeye yetmiyor. Sevgilinin ihsan bulutlarının suyu
söndürebilir ancak. Bardaktan boşalırcasına olup ateşi söndürecek. İçi yanan
bir insanın suya ihtiyacı vardır. Şairin de “Ümidim var.” demesinin sebebi
budur. Cehennem korkusunda su ümidi vardır. “Allah’ın rahmetinden ümidinizi
esirgemeyin.” ayetini hatırlatıyor. Çünkü bütün kirlerin temizlenmesi rahmet
yağmuruyla yani suyla olur. Rahmetten ümidi kesmek zaten küfre girer. Şair
rahmetten umudunu kesmediğini söylüyor. Bize duaya başlayacağını bildiriyor.
Çevresini ateşlerin aldığını bu yüzden de duaya ihtiyacı olduğunu dile
getiriyor. Umudunu belirtiyor.
Şair aynı zamanda Hz. Muhammed’in gölgesinin yere düşmediğini, başının
üstündeki buutun sürekli onunla hareket ettiğini ve böylece rahmet bulutunun
rahmetini istediğini söylüyor. “
“Sevgili senin ihsan bulutun seni sıcak günlerin ateşinden koruduğu gibi benim
günahlarımın neticesi olan ateşi de söndürecek diye bir umudum var ve bu umutla
yaşıyorum. Yoksa halim harap.”
(Ateş ile cezalandırmak Allah’a mahsustur. İslamiyet’te canlıları ateşle yakıp
öldürmenin yeri yoktur.)
İnci, nisan yağmurundan olur. İstiridye, nisan yağmurları başladığında karaya
çıkar. Yağmur damlasıyla beraber içine kum tanesi girer. İçine girdiğinde
istiridyeyi rahatsız eder. İstiridye de acısını hafifletmek için sürekli sıvı
salgılar, kum tanesinin üstünü kapar. Bir süre sonra o salgının hükmü geçer.
Sürekli sıvı salgılanır. Sıvılar katman katman olur ve inci oluşmuş olur. Yani
inci istiridyenin isteğiyle oluşmaz. Eğer istiridye yağmur tanesinden bir damla
alıp denize dönerse kanaatkâr bir istiridye sayılır. Yusyuvarlak ve herkesin
elde etmek istediği bir istiridye olur. Eğer açgözlü davranıp iki damla
almamışsa inci eğri büğrü olur. İncilerin çoğu eğri büğrüdür. Yuvarlak olanı çok
azdır. O nisan yağmuru istiridyenin içinde inci yapar. Ama nisan yağmuru baharda
kış uykusundan uyanan, dersini ısıtmak isteyen yılana da zehir olur. Yani
Allah’ın nimetini herkes kendi nasibine göre tasarrufudur. Hani huya göre
tasarruf gibi. Yoksa nur hep aynı nur. Birisi ona başka şekil verir, karartır.
Diğerini daha da parlatır.
(Tac Beyit)
30. Yümn-i natünden Güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lülü-i şehvâra su
Yümn: Uğur, bereket.
Na’t: Överek anlatma, niteleme.
Yümn-i na’t: Na’tın uğuru, bereketi.
Güher: Cevher, inci, mücevher.
Ebr-i Nisan: Nisan bulutu
Lü’lü: İnci.
Şeh-vâr: Şaha, hükümdara yakışır, şahane.
Lü’lü-i Şah-vâr: Şahlara yakışır iri, kıymetli inci.
(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin sıradan sözleri nisan bulutundan
düşüp iri inciye dönen su damlası gibi birer inci olmuştur.)
Benzetme: Sözlerini inciye benzetmiş.
Telmih: İncinin, nisan yağmurundan olduğu inancına.
Hüsn-i Talil: Fuzûlî’nin sözlerinin güzel olması Peygamberi övmenin
bereketiyledir.
Tevriye: “Fuzuli’nin sözleri” hem Fuzuli'nin sözleri hem de değersiz boş sözler
anlamına gelebileceğinden
Tenasüp: “yümn-ebr-i nisan-su; lü’lü-güher ve na’t-şahvar sözlerinin birlikte
kullanılmasıyla.
Şair burada biraz kendini övüyor ve şiirinin güzelliğini farkına varılmasını
istiyor. Bunu sebebi açıklarken de “Benim sözlerim cevher olamazdı, inci
olmazdı; ama seni övdüğüm için senin adını andığım için her biri inciye döndü.”
diyor.
Bir damla yağmur nasıl inciye dönüşürse ben de su gibi bir söz söyledim ama
sonra adını andığım için o su damlası inciye dönüştü.
31. Hâb-ı gafletden olan b^dâr olanda rûz-ı haşr
Eşk-i hasretden tökende dîdew-i bîdâra su
32. Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslın vere men teşne-i dîdâre su
Hâb: Uyku.
Hâb-ı Gaflet: Gaflet uykusu.
Bidâr: Uyanık.
Rûz: Gün.
Rûz-ı haşr: Mahşer günü
Eşk: Gözyaşı
Eşk-i Hasret: Özlem gözyaşı, hasret gözyaşı
Tökende: Döktüğünde
Dîde: Göz
Dîde-i bîdâr: Uyanmış göz, uyanık göz
Çeşme: Pınar, su kaynağı.
Vasl: Kavuşma, ulaşma, vasıl olma.
Çeşme-i Vasl: Kavuşma pınarı
Teşne: Susamış, susuz, çok istekli.
Teşne-i Dîdâr: Yüzün susamışı; görmeye, görüşmeye, güzel bir yüz görmeye susamış
olan.
(Kıyamet gününde gaflet uykusundan uyanan düşkün göz, hasretten su döktüğü
zaman, mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmesinin su
vereceğini, mahrum bırakmayacağını ummaktayım.)
Tezat: Gaflet-bîdâr
Tenasüp: “dide-eşk-su-tök-” kelimeleri arasında.
Fuzûlî, öncelikle bu hayatın gaflet geçtiğini, bunun önünü almak için Hz.
Muhammed’in dostluğunu edinmeye çabalamak gerektiğini, bu uğurda gözyaşı
dökmenin lüzumunu, hatta bu gözyaşlarının hasret gözyaşları kadar sıcak ve
yakıcı olması gerektiğini vurguluyor. Diğer yandan, mahşer gününde gaflet
uykusundan uyanık olmanın çaresini de bu dünya da aşk ile uyanık kalmak,
seherleri uyanık geçirmek biçiminde bir sisteme oturtuyor ki gerçekten aşık için
seher vakti çok önemlidir. Sevenin sevdiğini samimiyetle anmasının en katıksız
zamanı seher vaktidir.
Fuzûlî mahşer yerini şiddeti ve herkesin aynı kapıya ilticası göz önünde
bulundurarak son beyitte tam bir dua ile kendisinin bağışlanma emelinden
bahsediyor. Hz. Muhammed’i sevmiş olmaktan eli boş kalmamayı, tam tersine yüzünü
görmekle onun meclisine dahil olmayı ummaktadır. Beyitteki çeşme-i vasl
tamlaması bir yandan vuslat (kavuşma) çeşmesi denek olurken diğer yandan vuslat
yüzü veya yüzünün vuslatı anlamlarına da alınabilir. Şair şefaat gününde
kendisinin de ümmeti arasında sayılması için yalvarmakta, rahmet nazarının
dışında kalmamayı dilemektedir. Üstelik o nazar ile çoktandır özlediği
sevgilinin (Hz. Muhammed’in) yüzünü görebilmeyi, hani susuzluktan dudakları
çatlayan birinin suyu istemesi gibi istemektedir.
Hayır yapmak isteyenlerin su hayrını tercih ettikleri, çeşme ve sebil
yaptırdıkları meşhurdur. Şair, su rahmet olduğu ve hayatın da özünü oluşturduğu
için. Hz. Muhammed’in şefaatini de sanki bağrı yanıklar içsin diye su dağıtmak,
rahmetini paylaşmak olarak algılamış. Bu yüzden kendisini de o hayrın içinde
görme umudunu belirtmiş.
|
Prof. Dr. M. Uğur Derman |
| İslâm inancı,
putlaştırılabilecek kimselerin tasvirlerinden şiddetle kaçınmıştır. Bu
sebeple, bir kaç asılsız minyatür dışında hiç kimse Rasûlullah'ın
resmini çizmeye cesaret edememiştir. Hıristiyan âleminde Hz. İsa için
uygulandığı gibi hayalî bir resim yapmaktansa, sahih tariflerden
hareketle İslâm Peygamberi'ni hilyesinden öğrenip anlatmak; her
inananın, gönlünde beliren şekliyle yaratılmışların bu en yücesini
tasavvur ederek bağlanmasına vesîle olmaktadır. Bu ise, putları yıkan
bir îman anlayışı için elbette daha gerçekçidir. "Süs, ziynet" mânâsının yanı sıra "hilkat, suret, sıfat" mânâlarını da taşıyan hilye kelimesi, hilye-i saadet veya hilye-i nebevi terkipleriyle daha tamamlayıcı bir mâhiyet kazanmaktadır. Eskiden beri göğüs cebinde bir hürmet nişanesi olarak taşınmak için, gündelik el yazısı veya nesih hattı ile küçük çapta yazılan bu metnin, kaynaklarda yer almamakla beraber, ilk defa olarak hüsn-i hattın önde gelen isimlerinden Hafız Osman Efendi (öl.1110/1698) eliyle levha şeklinde yazılmış bulunduğu kabul edilmektedir. Eski hattatlardan gelen bu konudaki sözlü rivayetler, bilinen hilye şeklinin benzeri hiç bir levha çalışmasına anılan hat üstadından önce rastlanmayışı; Hafız Osman'ın ise hem bu biçimi denemek, hem de farklı hilye metinlerini araştırıp bulmak ve bunu yazmak hususundaki sanatkârca gayretinin kesinlikle belirlenişi, bu kanaatin doğruluk payını artırmaktadır. Hilye levhalarının tarihî gelişimine geçmeden, en yaygın olan şekline göre tasarlanmış bölümleri incelenirse:
Hafız Osman hilye için yaygın olan bu biçimi geliştirmeden önce, katlanarak göğüs üzerindeki cepte taşınabilecek boyda ve yalnız nesih hattıyla Türkçe mealli hilyeler yazmıştır. Şimdiye kadar üçüyle karşılaştığımız bu hilyelerden birinde 1079/1668 tarihi görülmekte, hattatımızın daha 26-27 yaşlarındayken hilye yazmağa başladığı belirlenmektedir. 22x14 cm. ebadında dört sütun üzerine tertiplenmiş olan ve Arapça bilmeyen Osmanlı müslümanına hitap edebilmek bakımından isabeti bulunan bu hilyede aslî metin düz satır halinde, Türkçe meal ise çok daha ince nesih hattıyla -düz satırı üçgene tamamlayacak verev satırlarla- yazılmıştır. Üç yüz yıldan fazla bir zaman öncesine ait olan ve Hafız Osman'ın râvîsini belirtmediği bu hilyenin meal kısmı -devrinin diliyle- şöyledir; "Mübarek alnı açık idi. Mübarek sakalı değirmi idi. Mübarek sakalına ak düşmüş idi. Mübarek gözleri kara idi. Bâzılar eyitti: Elâ gözlü idi. Bâzılar eyitti: Aka mail idi. Bâzılar eyitti: Sarıya mail idi. Mubârek kaşları açık idi. İnce kaşlı ve tatlı dilli idi. Mübarek dişleri seyrek idi. Mübarek burnu yüce idi. Buğday tenli idi, derler. Mübarek kulakları küçük idi. Mübarek damarları ince idi. Mübarek yüzü ve sakalı değirmi idi. Mübarek alnı geyn (geniş) idi. Mübarek elleri uzun idi. Mübarek boyu mevzun idi. Mübarek kadleri orta idi. Mübarek parmakları ince idi. Mübarek beden-i şeriflerinde kıl yoğ idi. İllâ bir hat var idi, mübarek göğsünden mubârek göbeğine varınca. îki omuzu mabeyninde, mühr-i nübüvvet var idi. Ol mühr-i nübüvvetin, karnında yazılmıştı".
Bu ilk hilye tertibinden sonra Hafız Osman, yüzyıllarca devam edecek olan en yaygın hilye biçimine geçişinde Hz. Ali rivayetinin sâdece aslî metnini yazmaya başlamıştır. Bu rivayetin meâli de şöyledir:"Hz. Ali (Allah ondan razı olsun), Hz. Peygamber'i (Allah'ın salât ve selâmı onun üzerinde olsun) vasfettiği zaman şöyle buyurdu: 'Hz. Peygamber’in boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında 'nübüvvet mührü' vardı. Bu, onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, onu her şeyden çok severlerdi. Onun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: 'Ben, gerek ondan ve gerekse ondan sonra, Rasûlullah (sav) gibi birisini görmedim’ demek suretiyle onu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun. Hilyenin bu biçimi, bâzan cebe sığabilmesi için üçe katlanabilir boyda ve katlanma yerleri deri yahut bez şerit yapıştırılarak takviye edilmiş murakkaa tarzında yazıldığı gibi, ahşap üzerine yapıştırılmış daha büyük boylu levha hilyeler de mevcuttur. Lâkin ağaç kurtları böyle hilyeler üstünde delikler açarak onları harâb etmişler; ayrıca o devirlerde üzerine cam geçirilmeyen bu hilyeler, aydınlatmada kullanılan yağ kandillerinin isiyle aşırı derecede kararmışlardır. Hafız Osman hilyenin bu şekline geçtikten sonra, bâzan asıl metni kısaltarak göbek kısmına sığdırmış, etekte ise yine aynı kalemle Türkçe: "Kametin ey bûstân-ı lâmekân pîrâyesi Nûrdan bir servdir, düşmez zemine sayesi" beytini yazmıştır.Hafız Osman'ın ömrünün sonlarında (1109/1697) yazdığı bilinen Hz. Ali rivayeti metinden başka, aynı biçimde ve cep için üçe katlanacak murakkaa şeklinde Ümm-i Ma'bed (hicret yolunda Hz. Peygamber'le karşılaşıp konuşan bir kadıncağız) rivayeti hilyesi de görülmüştür. Bu hilyenin meali de şöyledir; "Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; şişman olmadığı gibi zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıklarındaki kıllar gümrahtı. Sesi kalındı. Sustuğu zaman vakarlı, konuştuğu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuşuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse, ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Üç kişinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Arkadaşları, ortalarına almış durumda hep onu dinlerler; buyurduğu zaman da hemen buyruğunu yerine getirirlerdi. Konuşması tok ve kararlı idi".
Hafız Osman, hilyelerinde Besmele ve âyet için sülüs, metin kısmı için nesih, imza için de nesih veya rıka’ (icazet) yazılarını kullanmış, Besmele için bazen muhakkak hattını da tercih etmiştir. Hafız Osman sonrası, işte bu biçimiyle yeni hattat nesillerine intikal eden hilye yazıcılığı, sanatkârın ibda' kabiliyetine göre farklılıklar göstermektedir. Bu cümleden olarak, meselâ Yedikuleli Abdullah (öl.1144/1731), Şekerzâde Mehmed (öl. 1166/1752). Mustafa Rakım (öl.1241/1826), Abdülkâdir Şükri (öl.1221/1806), Mahmud Celâleddin (öl.1245/1829), Esma İbret Hanım (XIX. yüzyıl) kendilerine has biçimde hilyeler bırakmışlardır. XIX. yüzyılda büyük ebatlı kâğıt imâli arttığından hilyeler de çok daha büyük boyda yazılmaya başlanmış; saray ve konakların baş odalarının geniş duvarlarında lâyık oldukları mevkii almışlardır. Bu hilyeler artık ahşap yerine husûsi mukavvalarına yapıştırıldığı cihetle, zamanımıza sağlam olarak erişmişlerdir. Büyük ebatlı hilye yazmayı, her boyda olmak üzere 200 civarında hilye yazmış bulunan Kâdıasker Mustafa İzzet Efendi (öl. 1293/1876) başlatmış, tabiîdir ki sülüs-muhakkak ve nesih yazıları da böyle hilyelerde celî vasfını kazanmıştır. Yine fazla hilye yazanlardan Hasan Rıza Efendi (öl. 1330/1920) ise büyük ebatlı hilyelerinin etek kısmı altına celî sülüsle "Sen olmasaydın, ben bu âlemleri yaratmazdım" kudsî hadîsini de ilâve ederek hilye boyunu 2 m.’nin üstüne çıkarmıştır. Yine büyük boy hilye yazanlardan, Fehmi Efendi (öl.1333/1915) metin kısmında sülüs kullandığı gibi, hilyelerinde gubârî denilen çok ince yazıya da büyük bir ustalıkla yer vererek bunlarla çiçek motifleri resmetmiştir. Hat sanatında hilye şekli, namlı hattatlarca, "aşere-i mûcizât"ın (Hz. Peygamber'in on mucizesi) ve ayrıca tâûn (veba) duasının yazılmasında da denenmiştir. Ahşaba yapıştırılmış bulunan eski hilyelerin üstü, tepelikli olarak oyulup kesilmiş; bu kısımlara taç şeklinde tezhibin yanı sıra Medîne-i Münevvere (hususiyetle Ravza-i Mutahhara) minyatürü birlikte resmedilmiştir. Bu minyatürün bâzı hilyelerde Besmele'nin civarına yerleştirildiği de görülür. Hat sanatının köklü gelenekleri arasında bulunan icazetnamelerin (diploma) hilye yazmakla da alındığı görülmüştür. Meselâ Sultan II. Mahmud (öl. 1255/1839), Filibeli (Bakkal) Arif Efendi (öl.1327/1909), Hacı Kâmil Akdik (öl.1360/1941) ve Şeyh Aziz Rifâi (öl. 1353/1934) sülüs-nesih hattından icazetnameye birer hilye-i nebevi yazarak hak kazanmışlardır. Alışılagelmiş biçimiyle hilye yazmakta tanınmış hat sanatkârları arasında -yukarıda zikredilenlerden başka- Mustafa Kütahî (öl. 1201/1787 den sonra), İsmail Zühdi Efendi (öl.1221/1806), Çömez Mustafa Vâsıf (öl.1269/1853), Abdullah Zühdi (öl. 1296/1879), Mehmed Şefik Bey (öl.1297/1880), Mehmed Şevki Efendi, Muhsinzade Abdullah Bey (öl.1317/1899), Hacı Kâmil Akdik, Hâmid Aytaç (öl. 1401/1982) ilk akla gelenlerdir. Bu hususta daha birçok isim sıralanabilir. Bununla beraber, hat bakımından sanat değeri taşımayan hilyelerin de sayısı az değildir. Hat sanatı devamlı gelişerek zamanımıza kadar eriştiği için, hatla uğraşanlar hilye formasının enfes ve nâdîde örneklerini bulup çıkarmaktan manevî haz ve şeref duymuşlardır. Bilinen tarzda yazılanların dışında hilyeye bir yenilik getirmek, bu konuyla uğraşanların şiarı olmuştur. Yeri gelmişken belirtelim ki: Hilye levhalarıyla teşerrüfü kırk beş yılı bulan bu makalenin yazarı, şimdiye kadar hiç rastlamadığı hilye biçimleriyle hâlâ karşılaşmaktadır; öylesine çeşitlilik mevcuttur.
XIX. ve XX. yüzyılın iki mâruf hattatı, belki de ulemâdan bir zâtın hatırlatmasıyla, hilyede o devre kadar yazılmadık metinleri denemiştir: Yahya Hilmi Efendi (öl.1325/1907), sahabeden Ebû Hüreyre'nin yine Hz. Ali kaynaklı, fakat daha farklı ve uzun olan metnini levha olarak birkaç kere yazmıştır. Ancak bu metin bir hayli uzun olduğu için, göbek ve etek içindeki nesih hattıyla yazılan kısım alışılagelmiş hilyelerden daha geniş yer kaplamıştır. Reisülhattâtîn Kâmil Akdik de Hz. Hasan'ın, Hz. Peygamber'in üvey oğlu Hind b. Ebî Hâle'den naklen rivayetini levha şeklinde iki defa yazmıştır. Hz. Hasan'ın ifadesiyle olan bu hilyenin meali de şöyledir: "Peygamberimizin hilyesini çok iyi bilen dayım Hind b. Ebî Hâle'ye, Hz. Peygamber'in üstün vasıflarını sordum ve olduğu gibi belleyip hafızama nakşetmek için, bana ondan bahsetmesini rica ettim. Bu isteğim üzerine, dayım Hind b. Ebi Hâle şöyle buyurdular: 'Rasûlullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay hâlindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa olup, başı büyükçe idi. Saçları, kıvırcık ile düz arası idi; şayet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi. Peygamber Efendimizin rengi nûrânî beyazdı. Alnı açıktı. Kaşları hilâl gibi, gür ve birbirlerine yakındı; çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki, öfkeli hallerinde kabarır, sâir zamanlarında ise gözükmezdi. Burunlarının üst tarafı biraz yüksekçe olup, üstü ince idi. Mübârek burnunun üstünde -onu yüksek gösteren- bir nûr vardı ki, dikkatlice bakmayan kimseler, Peygamberimiz'i kartal burunlu zannederlerdi. Sakalı sık ve gür; yanakları ise yumru olmayıp düz idi. Saâdetli ağızları geniş, ön dişlerinin arası seyrekti. Göğüs çukuru ile göbeği arasında ince bir şerit gibi uzanan kıllar vardı. Gerdanı, saf mermerden tıraş edilen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücûdunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup, yakışıklı bir yapıya sahipti: Ne şişman, ne de çok zayıftı; karnı ile göğsü aynı hizada idi. Göğsü ile iki omzunun arası genişçe, kemik mafsalları kalınca, vücûdunun açık yerleri gayet nurlu idi. Göğüs çukuru ile göbeğinin arasını birleştiren kıllar, ince uzun bir şerit gibi uzanırdı. Bu uzanan kıllar dışında memelerinde ve karnında kıl yok idi; kolları, omuzları ve göğüslerinin üst tarafları ise son derece kıllı idi. Bilekleri uzun, el ayaları geniş, el ve ayakları kalın, parmakları ise uzunca (veya: kalınca) idi. Ayaklarının altı çukur (kemerli) idi; düztaban değildi. Ayaklarının üstü ise pürüzsüzdü; öyle ki, üzerine su dökülse yağ gibi akar giderdi. Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve serî atmakla beraber, sükûnet ve vakar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümü verirlerdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücûdları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla gözucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selâm verirdi." Tamamı kûfî hattı ile yazılmış olan hilye enderdir. Metin kısmında nesih yerine bütünüyle sülüs hattı kullanarak Bakkal Arif Efendi (öl.1327/1909) mükemmel bir hilye yazmış, son devir hattatlarından Hacı Nûrî Korman'ın (öl.1371/1951) da zikredilen hatla bir kaç hilyesi görülmüştür. Ta'lik hilyenin ilk denemesine Hafız Osman devrinden hemen sonra rastlanırsa da, sanat vasfı kazanmış ta'lik hattı ile hilye Yesarî Mehmed Es'ad Efendi'yle (öl.1213/1798) başlar. 1192/1778 tarihli bu hilyenin hurde (ince) ta'likle yazılmış olan aslî metni göbeğe sığdırılmış, etek kısmına ise Türkçe: "Ey mihr-i cihan-tâb-i sipihr-î ezelî V'ey mâh-ı munîr-î felek-î lem-yezelî Pervâne gibi şem'ine cem' oldu senin Bûbekr ü Ömer, Hazret-i Osman ü Alî" rubaisi yerleştirilmiştir. Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi (öl. 1265/1849) de bir hayli ta'lik hilye yazmış, aşere-i mübeşşere'ye yer verdiği beyzî göbekli hilyelerinin etek kısmına ise Farsça: "Deh yâr-î Bihiştî end meydan Bûbekr ü Ömer, Ali vü Osman Sa'dest ü Sa'id ü Bû Übevd Talha'st ü Zübeyr ü Abd-i Rahman" kıtasını yerleştirmiştir. Yesârizâde'nin iki hilyesi devrinin iki namlı müzehhibi olan Ahmed Hezargrâdî ve Hüsni efendiler tarafından zer-endûd (sürme altın) tarzıyla işlenmekte de ilk olmuştur. Talikte hilye yazmakta son zirve isim Hulusi Yazgan'dır (öl.1358/1940). Dairevî veya beyzî göbekler kullandığı gibi, eteksiz hilyeler de yazmıştır. "Ve mâ erselnâke..." âyeti yerine Ulu Arif Çelebi’ye âit "Mustafâ mâ câe illâ rahmeten lil-âlemin" mısraını kullanmak ve etek kısmında bâzan sahabeden Hassan b. Sâbit'in Hz. Peygamber hakkındaki "Ve ahsenü minke.." kıtasına yer vermek de ona mahsustur. Hüsn-i hat öğretiminde, mürekkebât meşkinin son safhasında Hz. Ali rivayeti olan hilye metninin sülüs-nesih meşki için kullanıldığı da görülmektedir. Sedefle işlenen, sülüs-nesih hattıyla bir hilyede de büyük başarı sağlanmıştır. Fatih Camii müezzini Arab tarafından 1315/1897'de yazılan bu hilye Mûsika-i Hümâyun çavuşlarından Said Ali tarafından abanoz üstüne sedefle işlenip Sultan II. Abdülhamid'e sunulmuştur.
Hilye levhalarının tezhip cihetinden bahtsızlığı, XIX. yüzyıldan başlayarak tezyinatımıza musallat olan Batı taklidi desenlerden yanadır. Pek az istisnasıyla, o mükemmel yazı örneklerinin ne idüğü belirsiz motifler arasında kaybolup adetâ görünmediği hilye örnekleri ekseriyettedir. Ancak 1940'lardan başlayarak klâsik tezhibin ilhâmıyla hazırlanan veya eski desenleri örtülerek yenilenen hilyeler, tezhipleriyle İslâm Peygamberi'ne lâyık olmaya çalışan bir çehreyle ortaya çıkabilmişlerdir. Bu konuda ilk hatırlanacak müzehhip isimleri Muhsin Demironat (öl.1983), Rikkat Kunt (öl. 1986) ve Mihriban Sözer (Keredin)'dir. Hilye-i Nebevî levhalarının yazılması ve bezenmesi sâdece Osmanlı Türkleri'ne ve onların Cumhuriyet devrindeki torunlarına has olup, diğer İslâm ülkelerinde bu tarz bir uygulamaya rastlanmaz. Son devirde Ahmed Cevdet Paşa'nın (1822-1895) Kısas-ı Enbiya'sında mevcut Türkçe metinden faydalanılarak Türkçe hilye de tertip edilmiş, hattâ geçen asrın sonlarında hattat Bakkal Ârif Efendi’ye yazdırılıp, Osmaniye Matbaası’nda o devrin imkânlarına göre mükemmel bir şekilde ve iki farklı boyda bastırılmıştır (1304/1887). Hat sanatında hilye sınıfının bir şubesi sayılabilecek olan Hilye-i Hâkânî kitabetinin de yeri mühimdir. Hakanî Mehmed Bey'in (öl. 1015/1606) bu latîf eseri ta'lik hattıyla murakkaa ve levha şeklinde yazılmıştır. Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi'nin kaleminden çıkan 24 kıtalık murakkaa ayrıca Nazif Bey (öl. 1331/1913), Ömer Vasfi Efendi (öl.1347/1928} ve Şeyh Aziz Rifâî tarafından taklit edilmiştir. Levha şeklindeki enfes bir Hilye-i Hakanî de Arnavutköyü Tevfîkıye Câmii'nde Arabzâde Sadullah Efendi'nin (öl.1259/1843) ta'lik hattıyla mevcuttur. Eskiden konak duvarlarına kuşak şeklinde sırayla asılmak için, koyu renge boyanmış ince ahşap levhalar üstüne varak altınla, Yesarî Es'ad Efendi'nin müstakil satırlar hâlindeki celi ta'lik kalıplarından silkelenerek hazırlanmış olan Hilye-i Hakanî de görülmüştür. Başta Topkapı Sarayı Müzesi, Türk-İslâm Eserleri Müzesi, İstanbul Vakıflar Hat Sanatı Müzesi olmak üzere muhtelif müzelerde, bâzı kütüphanelerde (Süleymaniye, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi), cami ve mescidlerde, husûsi koleksiyonlarda hilye örnekleri yer almaktadır. Ancak, bir daha toplanamayacak kadar fazla sayıdaki (100'ün çok üstünde, bir rivayete göre 160) seçkin hilyelerden oluşan bir koleksiyonun 1950'li yıllarda dağılıp gidişi, sanat ve dînî kültür nâmına üzüntüyle hatırlanacak bir vakıadır. Hilyenin, bulunduğu yere huzur, bereket, saadet getireceğine; orayı âfetlerden ve yangından koruyacağına inanılmıştır. Bu levhaların sanki Hz. Peygamber'in zatî bir hâtırası gibi tâzîm edilmesi ve evlerde üstünün tüllerle örtülerek muhafazası da geçmiş zaman İstanbul'unun dînî folklorunda göze çarpan bir husustur. |
SİTELER: