MÜJDE! ÖĞRETMENLER OKUYOR

MÜJDE!

 ÖĞRETMENLER OKUYOR

Din Öğretimi Genel Müdürlüğünün gerçekleştirmiş olduğu; “Gönül Coğrafyası Okumaları” seminer proğramına katıldım.

Öğretmenleri okumaya teşvik etmesi açısından güzel bir uygulama idi.

Ancak 11 güne iki kitapla yetinilip konuşulması biraz göstermelik olmuştu.

Böyle olunca bende; “Fikir ve Hareket Öncüleri Okumaları” na katılan arkadaşların üç kitabını da alarak okudum.

Stk- ların ve gönüllü olarak öğretmenlerin yapmaları gereken okuma faaliyetlerini Din Öğretimi bu büyük açığı görerek öğretmenleri okumaya teşvik etmişti.

Bu takdire şayan bir uygulama idi.

Tekrar ifade edebilirim ki; bunun içinin doldurulması, öğretmenin daha çok okumasını sağlamak amacıyla daha çok eser verilmesi, gelmeyenlerin farklı kitaplarının da okuyacaklara verilmesidir.

Bir kaç ay önce gündeme gelen Diyanetin Güncellenmesi [1] üzerine bir yazı yazmıştım.

En az Diyanet kadar önemli olan ise Milli Eğitim ve onun motorunu oluşturan öğretmenlerin güncellenmesidir.

Elbet her şeyin bir istisnası vardır. Ancak şu bir gerçek ve hükümdür ki;

Öğretmenler okumuyor.

Öğretmenler kendilerini güncellemiyor.

En iyi okuyan öğretmen, günlük gazete ve haberleri, spor sayfalarını ve bir kısmı hararetle ekonomi sayfalarını okuyor.

Bakanlık bu güzel uygulamasını seneye yaymalı hatta bir teklifimdir;

Her ay öğretmenlerin maaşından otomatikman belli bir miktar para kesilsin. Yayın evleriyle sözleşme yapılsın. Öğretmenler diledikleri kitapları her ay indirimli alıp okumaları sağlansın.

-Bir diğer teklifim ise;

Her okulda bilgisayar öğretmenleri görevlendirilip, öğretmenlerin mecburi çalışma ve makaleleri yayınlansın.

Yazmaları, tecrübe, teklif ve tavsiyelerini yazmaları sağlansın.

Zira toplumun en birikimli insanları öğretmenlerdir. Ancak bunlar ölünce bilgi ve tecrübeleri de kendileriyle beraber gömülmektedir.

Yeteri kadar gelecek nesillere bu birikimler aktarılmamaktadır.

Öğretmenler güncellenmelidir.

Şimdiye kadar geçimi bahane eden ve eser ortaya koymayan öğretmənler, şimdi de lüks yaşantıya ulaşamamayı bahane etmektedirler.

Öğretmenlerin site açması veya site de yazması mecburi olsun.

Biz 1986 –da göreve başladığımızda bir defter tutar ve onu gerektiğinde idareye gösterirdik.

Benim için o dönemde yazdıklarım epey bir birikim oluşturdu. Yazmaya teşvik oldu.

Bu zorlamayla olmasa bile teşvik edilmelidir.

-Öğretmenlerin görevde akademik çalışma yapmalarının da önü açılmalı, hiç olmazsa bu akademik çalışma ile okuyup araştırmaları teşvik edilmelidir.

-Çanakkaleye ilk defa gitmiştim. Elbette Ahirette Çanakkaledeki şehid askerlerimizden görüntü ve şahitler eşliğinde canlı dinleyeceğiz.

Ancak yüz sene önceye gittik, herkesin görmesi gereken o mübarek yerleri soluduk.

Üzülerek ifade edeyim ki; zihinleri bulandırmamak için açıkça ifade etmeyip şunu kısaca söylerim ki; Çanakkalenin manevi havası hiç de hoş değil ve oraya da hiç mi hiç yakışmıyor.

Bunda da sorduğumda Belediyenin etki ve sebebi olduğunu söylediler.

Belliki bu parti ve temsilcileri yüz yıllık elbisesini bir türlü çıkaramamış. Milleti dinleyip de taleblerini bir türlü yerine getirme yönünde çaba göstermemiş.

Belliki bunlar çoğunluğu değil meğer azınlığı temsil ediyorlarmış…

Ondandır ki; tozlanmış şaibeli olan elbisesini yıkama niyet ve gayreti de olmaksızın aynı zihniyetini sürdürmekte, devam ettirmektedir.

Sonuç olarak; Çanakkaleden memnuniyet ve güzel hatıralarla ayrıldık.

MEHMET ÖZÇELİK

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 14 Şubat 2017 Salı

 

 

 

[1] http://www.tesbitler.com/2018/03/14/diyanet-guncellenmeli/

No ResponsesEkim 1st, 2018

EBA- DAKİ SESLİ ESERLERİM

 

EBA- DAKİ SESLİ ESERLERİM – MEHMET ÖZÇELİK

 

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 14 Şubat 2017 Salı

No ResponsesEylül 30th, 2018

Hakk’a Doğru

Hakk’a Doğru

Biliyorum,uzanmış yatıyorum
Sanki hic uyanmayacakmis gibi
Soruyorlar bana,bilmeyecekmiş gibi
Elcevab’i söylemek için yürüyorum.

Gidiyorum bu gece
Hakkın yolunu bulmuşum gidiyorum
Karanlıktan aydınlığa çıkan bir yol
Sırtımda bir yük,sonsuzluğa doğru gidiyorum.

Içimde bir sevinç,bir heyecan
Bekleyenler var ,yolum uzun
Gerçeğe doğru yürüyorum.
Yürekte bir his,hakka doğru yürüyorum.

Bekleyen gözlerin içindeyim
Aydınlık birer yüzler
yüzlerde bir gülümseme,yürekte bir heyecan
Ve hakikate doğru gidiyorum.

Yürüyorum hiç bıkmadan.
Hakikatı bulmak için yürüyorum.
Ve gidiyorum bu Alemden
Doğru yolu bulmak için gidiyorum.

Uyanıyorum,hiç görmediğim bir yer
Sağa sola koşuşan insanlar
Gözlerim birini arıyor hiç durmadan
Ve sonunda ona doğru yürüyorum.

Ahmet Bilal Erdoğdu 12/F 922

No ResponsesEylül 28th, 2018

GÖNÜL

GÖNÜL

Sarmıştı bulutlar gönülleri

Siyaset bağlamıştı elleri

Okşamıyordu diller gönülleri

Bulutlar zail oluyor gönül.

 

Dağılmış gönüller hep ağladı.

Hem de karaları bağladı.

Siyaset bizleri dağladı.

Kopmasın, başlansın gönüller, gönül.

 

Kazandırdı mı Demo, demi.

Gazeteyi de küpe et emi.

Demini bulmamışken gönüller.

Şimdi demlensin emi, gönül.

 

Gönüller kim için atıyor.

Siyaset topuzu gönle batıyor.

Kimler kimi satıyor

Nur incitmez seni gönül…

 

Eco, Neco derken gitti Demo

Siyaset çarkı neler üretti neler

Bir yandan üretirken hemde tüketti

İhanet hiç bitmedi gönül.

 

Oyun içinde bin oyun

Bu insanlar görünüyordu koyun

Bizde değer bulur senin oyun

mağdur olan sen ve soyun gönül.                                                       MEHMET ÖZÇELİK

BABA NE İMİŞ

Baba eve direk imiş

Gönüle yürek imiş

Baba evden gidince

Herkes pineklemiş.

 

Sebebi vücudum benim

Hayatta arkadaşım benim

Onsuz ben eksiyim

Hayatta artım benim.

 

Güç verdi bana

Gurur kattı bana

Gururlu imiş

Sürür verdi bana

 

Gelen gidermiş

Giden gelmez

Gidince sevinmiş

Kalan üzülmez

 

Dünyası yarımdı

Bizleri tamladı

Namazı evde kılmadı

Gayreti tamdı.

 

Sabah namazı ona

Şefaat edecek

Az da olsa ameli

Ona refakat edecek

 

Hüsnü hatimeyle gitti

İmtihanı bitti

Kalanlar düşünsün

Ölüm ibretti…

 

Gönderelim Fatiha

Ruhları olsun şad

Sadaka i cariye

Olunsun hayırlı evlad..

MEHMET ÖZÇELİK  23.9.2018

 

GÜLLER SOLDU

Güller eski gül değil soldu

Gül yerine diken doldu.

Gülün gülüşü aldatmasın seni

Gülün tahtına dikenler kondu

 

Gülün bahtı bitti bülbülün tahtı

Gül solunca bülbülde gitti

Ne bahtı kaldı ne de tahtı

Geriye bülbülün feryadı kaldı.

 

 

HER ŞEY O’NDAN…

Ne senden ne benden

Ne gökten ne yerden

Zahiren sebepten

Hepsi bir elden…

 

Doğum O’ndan

Ölüm O’ndan

Çıksın Azrail

Girsin Yaradan…

 

Zencinin boyası anneden mi?

Yoksa boyadan boyacıdan mı?

Ağustos da yaprak yaş iken,

Yaprağın solması Eylülden mi?

 

Bulut yağmurun habercisi

Hüzünlü Kalp sevincin…

Bülbül hamuş, gül solgun

Kalp ise dolgun ve yorgun…

MEHMET ÖZÇELİK  27.9.2018

 

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 27 Ocak 2017 Cuma

No ResponsesEylül 28th, 2018

KÜLTÜR (MÜ)VE İRFAN (MI) ?

KÜLTÜR (MÜ)VE İRFAN (MI) ?

Hars kelimesi Kur’an-ı Kerim-de Ekin ve Kültür anlamlarına kullanılmıştır.[1]

Hars, bir yeri ekmek, dolayısıyla kendisine aid ekin, sürme, gübre ve sulama işlemleriyle derlemedir.

Özellikle Kur’an-ı Kerim-de Yahudilerin nesilleri ve ekinleri yani kültürleri bozacaklarından bahsedilir.[2]

Bir tarlaki kişinin kendisine aid tohumlarla ekilmemişse, o tarla ne kadar o kişiye aiddir?

Kendi kültürü bir başkalarının kültürü tarafından işgal edilmiş, sürülmüş ve ekilmişse, o kültür o kişi ve topluma aid değildir.

Kültür kişiliktir.

Münafıklar için Kur’an-ı Kerim-de –Huşubun Müsennedeh- yani _ “Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste (Odun-kütük- yontulmamış ağaç)gibidirler.”[3]

Kültür insanın yontulmuş halidir.

Tıpkı dağdaki sobada yakılmak üzere getirilen odun ile, yontulmuş, ustanın elinden geçmiş mobilya farkı gibidir.

Kültür irfanı netice vermelidir.

Ahlak etik olduğu gibi, irfan bozulunca, irfan olmayıp kültürde kalınca o da yozlaştı!, demode! Oldu.

Ahlakın yerini etik alınca, ahlak yitik oldu.

İrfanın yerini kültür alınca, bilinçlik marifet oldu.

Sosyal ve teknolojik değişim, kültürü de değiştirdi.

Kültür değişkendir ve etkileşimlidir.

Yumurta bile kimine allerji yaparken, kimine tam gıdadır.

Kültür kişinin, ail eve toplumun değerleriyle, geçmişiyle, birikimleriyle uyumlu olmalıdır.

-Medeni ve bedevil farkı; dünyalarının farklılığı kadar farklıdır.

Bedevinin dünyasında; deve, kum, çadır, gök yüzü vardır.

Medeni insan ise her yönüyle zengin ve tüm toplumla uyum içerisindedir.

Birinin dünyası beş şeyle idare ederken, diğerinin dünyasında beş yüz şey vardır.

-Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir akıtır.

Karakter bozukluğu değerleri de bozar.

Kültür yozlaşması ve bozulması, değerleri değersizleştirir.

Aynı su maddesini arı içerken bal akıtır ancak yılan içince o su zehire dönüşür.

Hayvanın ot, samanı, vs. yemesi bir kültür ise, verdiği süt bir irfandır.

Hayatın neticesi irfan, cennetin neticesi ve ücreti marifetullahtır.

Hazmedilmemiş ilim bir yüktür, adına kültür de denilse.

Hayvanın hazmedemeyip bağırsaklarında gübre olarak dışkıyı çıkarması gibidir.

Koyun ot yer, yavrusuna saf süt verir.

Hazmedilmiş kültür, vücudun kabullendiği kültürdür.

Kuş ise kay ve kusmuk verir.

Kültürünü kaybetmiş kişi, kişiliğini başka kişiliklerde arayan kişidir.

Kültür bir araç ise, süt vermek bir amaçtır.

Hayvanın ota bakıp yemesi kültür ise, insanın ve bir bilim adamının oto bakıp tefekkür etmesi bir irfan ve marifettir.

Medeniyet kültürün beşiğidir. Oradan beslenir.

Kültür davranış ise, medeniyet davranış biçimidir.

Allah insanı kültürü için sevdi, irfanı için Kabul etti.

Kabiliyetler kültürle oluşur, irfanla gelişir.

Kültür bir ayrıcalık sebebidir.

Kültür toplumsal ve tarihi bir mirastır.

Sebze ve meyveler yani yiyecekler kültür yapılarının değişmesiyle bozulmaya başlarlar.

Kültürü değişmiş sebze ve meyveler, gdo-lu ürünler gibidir.

Gdo- lu kültür, anormal kültürdür.

İnsanlar da kültür yapılarının dejenere olmasıyla bozulmaya yüz tutarlar.

Bir çiçek kültürü olduğu gibi, çiçeklerin de bir kültürü vardır.

Her biri ayrı bir koku, renk, düşünce ve tat barındırır.

Aşılanıp karpuz olan kabak, kültürü bozuk bir yiyecektir.

Tıpkı dna-sı değiştirilmiş, kimyasallarla korunan yiyecekler gibi.

Kültürsüz gıdalar, toplumların kültürünü değiştirip bozmaktadır.

İnsanlar bozulmaya ağız ve midede başlarlar.

Şuura dönüşmeyen kültür, ham ve pişmemiş bir yiyecek gibidir.

Hayat bir tekamüldür, kültür ise onun önemli bir dişlisidir.

Doğu ile batı kültürü bazı noktalarda yakınlık arzetse de birbirinden farklılık gösterir.

Doğuda din, batıda felsefe hakim olduğundan; doğu insanının kültürü kalp odaklı olurken, batı insanının kültürü akıl ve mantık odaklıdır. Sonuçta kanunlar bu kültürü belirler.

Birinin yüzü ahirete dönükken, diğerinin ki dünya ve dünyevidir.

Birininki menfaat ve nefsani iken, diğerininki diğer-gamlıktır.

Başkasına sağlayacağı yararı göz önünde bulundurmaktır.

Batıdaki bilgi sevgiye ve imana dönüşmemiş robotic bilgidir.

Kültür geniş manasıyla ilmin sevgi ve marifete dönüşmesiyle kemalini bulur.

Bugün bilgisi ve aklı olan batı barbarlıktan, egoistlikten, materyalist yaşantı içerisinde maddede boğulmaz, manaya ulaşırdı?

Batı çok iyi okyanusda yüzme kültürüne sahip olup kulaç atarken, sahile çıkma becerisini gösteremeyip okyanusta boğulmakta, kendisini boğan bir damla suya mağlup düşmektedir.

Birisi kendi toprağını din eksenli değerlerle sürerken, diğeri tarlasını hissiz ve ruhsuz robotlarla sürer.

Kültürü fikir besler, şuur ve inanç yetiştirir, gürleştirir.

Yeme kültürü bunun en bariz örneğidir. Biri yürüyerek yer iken, diğeri oturarak; zikir-fikir-şükür çerçevesinde götürür.

Giyimde bunu yansıtır.

Tuvalet kültüründe de bunu görebilirsiniz.

Hayatını dinden alan kültür, hayatın her kademesine nüfuz eder.

Doğu din tarlasını ekip, biçip ve ondan beslenirken, batı doğunun üstünden ziyade altındaki madenlerle ilgilenmektedir.

Bu amaçla öldürmeye de kültür demektedir.

Maden kültürü….

Cemil Meriç kültürü tanımlarken onun kaypaklığından şöyle söz eder;

-“Kültürün her zevke uyan bu tariflerden ‘bir örnek verelim:

«Dünyada kültürden daha kaypak mefhum tanımıyorum.

Tahlil edemezsiniz, çünkü unsurları sonsuz. Tasvir edemezsiniz, çünkü bir yerde durmaz. Mânâsını kelimelerle belirtmeğe kalkıştınız mı, elinizle havayı tutmuş gibi

olursunuz, Bakarsınız ki her yerde hava var, ama avuçlarınız bomboş». Gerçekten de, kültür, batının düşünce sefaletini belgeleyen kelimelerden biri: kaypak, karanlık, samimiyetsiz.

Tarımdan idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce mânâ. Kelime değil, bukalemun.”[4]

-“Şehirde yaşamak bir işkence. Önünde iki kaçış var insanın. Biri televizyona kaçış, öteki gençlerin kaçışı:

Terörizm. İnsanın kendi kendine soracağı geliyor: Kültürü kurtarmak için zengin ülkelerin yoksullaşması mı lâzım?

Dileriz ki insanlar «kültür»ü benimsesin ve insan tekrar «insanlaşsın»

-“Kültür, irfana göre, katı, fakir ve tek buudlu.

İrfan, insanı insan yapan vasıfların bütünü. Yani hem ilim, hem iman, hem edeb.”[5]

-“Kültür, çok netameli ve hiç bir zaman berrak bir tarife kavuşturulmamış bir mefhumdur.

…kültür, kaypaklığı, müphemiyeti ve seyyaliyetiyle Avrupa’dır. Tarif edilmeyen ve edilemeyen bir kelime. Kâh suda, kâh karada yaşan bir hilkat garibesi. Alman için

başkadır, Fransız için başka. Bazen içtimaî hayatın kendisidir, bazen bir alışkanlıklar, bir kazanılmış hünerler mecmuası.-“

-“İnsanlar, kültür sayesinde hayvanlıktan uzaklaşırlar. Kültür, insan kemâlinin ölçüsüdür, insanlığın şanındandır. Fertler ancak eğitim yoluyla kendi milletlerinin
kültürüne sahip olabilirler.”[6]

Ne gariptir ki okumuş, üniversite bitirmiş, akademisyen, vs. iken, banka soyabiliyor, dolandırıcılık vs. bir çok çirkinlikleri yapıyor ve bu kişi aydın veya kültürlü olarak addediliyor.

Kaypak bir kelime. Kirletilen bir kelime. Ayrık otlarıyla ekili tarla kültürü.

Arık kültürü.. aykırılık ve ayrılık güya farklılık kültürü…

Başkaları tarafından tarlaları ekilip sürülen kültür.

Kültürü din ve tarihten gelen değerler Besler ve büyütür.

Bir Kıssa: Bir horoz varmış. Her sabah ezan okuyormuş. Sahibi demiş ki;
-Tekrar tekrar ezan okuma! Yoksa tüylerini yolarım.
Bu tehdit karşısında horoz korkmuş ve kendi kendine demiş ki;
‘Zaruretler mahzurları mübah kılar. Canımı kurtarmak için ezan okumaktan vazgeçmeliyim. Nasıl olsa benden başka horozlar var. Her halükârda onlar ezan okur.’
Horoz ezan okumayı bırakmıştır artık…
Bir hafta sonra sahibi tekrar gelir ve der ki;
-Eğer tavuklar gibi gıdaklamazsan senin tüylerini yolarım…
Horoz bu tehdit üzerine horozluktan da vazgeçer ve tavuklar gibi gıdaklamaya başlar…
Horoz tam bir ay gıdakladıktan sonra sahibi tekrar gelir ve bu kez şöyle der;
-Şimdi de tavuklar gibi yumurtlamazsan eğer yarın seni keserim!!!
Bunun üzerine horoz ağlamaya başlar ve der ki;
-Keşke ezan okurken ölseydim!!!

MEHMET ÖZÇELİK

11-09-2018

[1] Vakıa.63-64,Bakara.205,222-223, Ekin Kelimesi 22 kere geçmektedir. http://www.kurandaara.com/?act=ara&keyword=ekin&meal=1

[2] Bakara.205.

[3] Münafikun.4.

[4] KÜLTÜRDEN İRFAN» A- Cemil Meriç.Sh.2.

[5] Age.3.

[6] Age.14.

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 23 Ocak 2017 Pazartesi

No ResponsesEylül 24th, 2018

PKK HAMİSİ – SAVAŞLARIN ANASI ALMANYA

AVRUPA VE ABD-NİN TARİHİ SİCİLİ

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER

PKK HAMİSİ – SAVAŞLARIN ANASI ALMANYA

Almanya; Tarihi süreçte yaşadığı yıkımlar, kayıplar ve hiç şüphesiz yaşattığı acılarla bugünkü yerine gelebilmiş bir ülkedir.

…..8 Mayıs 1945’te Almanya’nın teslimiyetini ilan etmesi üzerine Kızıl Ordu Berlin’e girer. II. Dünya Savaşı’ndaki ölü sayısı resmî rakamlara göre 35 milyondur. Ancak bir çok kaynakta bu rakam 70 milyona kadar çıkar. Savaşta hayatını kaybedenlerin yarısından çoğunu siviller teşkil eder.

…Almanya’nın sömürge faaliyetleri kapsamında Osmanlı toprakları üzerinde gözü olduğu tarihi serüvende kabul edilen bir olgudur. Günümüzde uygulanan politikalara bakıldığında da Almanya’nın Türkiye’ye yönelik politikalarında çelişkiler gözlenmektedir. Özellikle Kürt meselesi gündeme getirilerek, bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını desteklediği iddia edilen Almanya; aslında bölge üzerinde bir koruyuculuk kalkanı oluşturarak, doğal kaynakları elinde bulundurmak istediği izlenimi bırakmaktadır. Buna karşın, 1991 yılından bu tarafa Türkiye’nin sürdürdüğü terörle mücadele kapsamında Güneydoğu’da PKK’ya yönelik kullanılan Alman silahları Almanların tepkisini çekmiş; bunu sivil halkın zarar gördüğü gerekçesi ile eleştirmişlerdir.

…Tarihe ‘holokost’ olarak geçen bu sistemli katliamda; Yahudiler başta olmak üzere, Sintiler, Romanlar, Yenişler ve Çingeler de soykırıma tâbî tutulmuştur.
Kurbanların içerisine Nazi aleyhtarı Almanlar, engelliler, homoseksüeller, Yehova şahitleri ve savaş esirleri de eklendiğinde yaklaşık 17 milyon insanın hayatını kaybettiği iddia edilmektedir.

…Almanya Birinci Dünya Savaşı’ndaki siyasî hedefini, Fransa’nın dünya üzerindeki etkinliğini ortadan kaldırmak, İngiltere’nin Avrupa’daki gücünü zayıflatmak ve Rusya’yı Avrupa’dan mümkün olduğu kadar dıþarıda tutmak olarak belirlemiştir.

…Adolf Hitler’in 1920’de kurduðu Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (NAZİ) halk nezdinde giderek artan bir ilgiyle karşılanmış ve nihayet 1933 yılında Hitler, Almanya’da iktidarı ele geçirmiştir.
Hitler’in öncelik verdiği konular Versailles Antlaşması’nın hükümlerinin ortadan kaldırılması, Alman ırkının üstünlüğü fikrinin Alman toplumuna benimsetilmesi ve bu doğrultuda politikalar üretilmesi, Yahudi ve komünist aleyhtarlığı olmuştur.

…19. yüzyılın sonlarında ABD ve İngiltere’deki bilimsel çevrelerde gündeme gelen ve “daha iyi nesiller yaratarak insan ırkını ıslah etme bilimi” olarak tanımlanan “Eugenics” (Öjenik) hareketi Nazi döneminde milyonlarca insanın maruz kaldığı bir soykırım hareketine dönüşmüştür.
Engellileri topluma yük olarak gören, onların insan nesline ve medeniyete zarar verdiğine inanan bu anlayış, ırkçılığın da ötesinde bir vahşeti temsil etmektedir.
1 Ocak 1934 tarihinde yürürlüğe giren Kısırlaştırma Yasası kapsamında kesin rakamlar bilinmemekle birlikte 300 binin üzerinde insanın bu işleme maruz kaldığı tahmin
edilmektedir. 1934 yılında zorunlu kısırlaştırmaya tabi tutulanların tanı analizlerine göre, kısırlaştırılanların %52.9’u gerizekalı, %25.4’ü şizofren ve %14’ü epilepsi olarak
tanımlanmıştır. Bu da ilerleyen yıllardaki benzer uygulamalara maruz kalanların oranına dair bir fikir vermektedir.
İlerleyen dönemde kısırlaştırmaya kürtaj da eklenmiştir.
Çıkartılan Evlilik Sağlığı Yasası kapsamında evlenecek çiftlerin evlenmeden önce Kamu Sağlığı Dairesi’nden ileride doğacak çocuklarının sağlıklı olacaklarına dair bir sertifika
almaları gerekiyordu. Bu da kürtaj ve kısırlaştırma işlemine tabi tutulmayan çok daha fazla sayıda insanın evliliğinin yasaklandığı bir başka deyişle başlamadan bittiği anlamına gelmektedir.
Öte yandan 1940 yılında uygulanmaya başlanan ötenazi işlemlerinde de engelliler gaz odalarında toplu şekilde öldürülmüştür. Bu işleme maruz kalarak katledilen insan
sayısının da 80 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Savaş öncesinde Almanya’daki milyonlarca Yahudi üzerinde
uygulanan ayrımcı politikaların hemen aynısı, sayıları çok daha az da olsa, Çingeneler üzerinde de uygulanmıştır.
Ancak dünya kamuoyunda bu soykırım hak ettiği ölçüde ele alınmamış ve Yahudi Soykırımı’nın gölgesinde kalmıştır.
Bugün dahi bu konuda yapılan araştırmalar sınırlıdır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında toplama kamplarına gönderilen yaklaşık 23 bin Çingeneden 13.614’ü soğuk, kötü beslenme, hastalık ve tıbbî deneyler sebebiyle; 6432’si gazla zehirlenerek, 32’si de kaçmaya çalışırken vurularak öldürülmüştür.

…1939-1945 yılları arasında cereyan eden ve 50 milyonu sivil yaklaşık 70 milyon insanın yaşamını yitirdiği İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli müsebbibi Hitler yönetimindeki Nazi Almanyasıdır. Dünya tarihinin gördüğ ü bu en büyük ve en kanl savaş bittiğinde dünya nüfusunun yaklaşık %4’ü hayatını kaybetmiştir.

…Bir suikast sonucu hayatını kaybeden araştırmacı yazar Necip Hablemitoğlu, Alman vakıfları ile ilgili olarak þu bilgileri vermektedir:
“Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve enstitüleri, gerçekte Alman İstihbarat Servisi BND’nin kontrolünde çalışan, tüm masrafları Federal Bütçeden karşılanan ‘taşeron ’NGO’lardır. İşin ilginç tarafı, hemen her vakıf, -sağcı CSU ve solcu PDS dışında- rejime entegre sorunu olmayan mevcut siyasal partilerin birer yan kuruluşudur. Örneğin, Almanya’nın en büyük partilerinden biri olan Hristiyan
Demokratik Birliği-CDU, Konrad Adenauer Vakfı’na, Yeşiller ise Heinrich Böll Vakfı’na sahiptir. Aynı şekilde, Sosyal Demokrat Partisi-SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı, Hür Demokrat Parti-FDP’nin Friedrich Naumann Vakfı da aynı statü içindeki vakıflar arasında yer almaktadır.
Alman Parlamentosu’nda grubu bulunan partilerin bünyesi içindeki bu vakıfların tamamı, iktidar-muhalefet ayrımı yapılmaksızın Federal Hükûmetin ‘Politik Eğitim
Fonu’ndan finanse edilmektedir. Bu vakıfların yurtdışı faaliyet giderleri de tamamiyle Federal Hükûmet tarafından karşılanmaktadır. Resmen Alman Hükûmeti’nden yardım
alan sözkonusu vakıflar, dış ülkelere ‘Hükûmet dışı Sivil Toplum Örgütleri’ yani NGO olarak takdim edilmektedir.
İşte bu vakıflar, 1984’ten itibaren Türkiye’ye gelerek ve de yasal boşluklardan yararlanarak, her biri birer ‘taşeronun taşeronu’ legal Türk NGO’sunun tabelası ardında faaliyetlerini sürdürmektedirler.”
Almanya’nın Alman vakıfları aracılığıyla 90’lı ve 2000’li yıllarda İzmir’in Bergama ilçesindeki altın rezervi üzerinde uyguladığı politikalar Türkiye’ye nasıl müdahil olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Necip Hablemitoğlu bu süreci deşifre eden bir çalışma yayımlamışsa da daha sonar bir suikaste kurban giderek hayatını kaybetmiştir.

…” 1800’lü yılların sonları, 1912 ve 14’lü yıllara kadar Abdülhamit Dönemi’nde
Osmanlı’nın Fransa, İngiltere ve Rusya tarafından kıskaca alınması ve dünya savaşına doğru zorlanması dönemlerinde, bu kuşatmayı yarmak amacıyla Abdülhamit’in
Almanya’ya yanaşması var. Almanya’ya yanaşması ve bu yanaşmanın sosyo-kültürel ve askeri neticeleri var.

… 1980 darbesinden sonra Türkiye’den kaçarak Avrupa’ya iltica edenlerin ağırlıkta olduğu siyasi göç süreci olarak tanımlayabiliriz. Türkiye’deki sol-sağ, Türk-Kürt çatışmaları, 80’lerden itibaren Almanya’ya taşınıyor ve Türkiye mahreçli olarak gelişmeye devam ediyor”

MEHMET ÖZÇELİK

30-08-2018

 

Kaynak: TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katliamlar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

Tarihten bugüne Rusya ihlal karnesi raporu.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Almanya.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Hollanda.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-İsrail.

Yirminci yüzyılda soykırım ve katliamlar.

Soykırımları unutma!

Sömürgeden soykırıma-Arakan!

FRENKLER ARASINDA 50 YIL.

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 23 Ocak 2017 Pazartesi

 

No ResponsesEylül 20th, 2018

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER – FRANSA

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER

FRANSA

…Fransa: Fransa’da tanrıya ya da dinlere hakaret etmek serbesttir. 1791’de de cinsel eylemleri kısıtlayan yasaların kaldırılmasıyla, Fransa hukukunda dinle ilintili herhangi bir yasa kalmamıştır.

…1514 yılında Osmanlı hakimiyetine giren Cezayir, 300 yıl barış ve huzur içinde yaşadıktan sonra, sömürgeci güçlerin dünyanın dört bir yanında sürdürdükleri işgal hareketinde Fransa tarafından 1830 yılında işgal edildi. Bu tarihten itibaren 1962 yılına kadar devam eden sömürge döneminde Cezayir halkı sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik açıdan yok edilmeye çalışıldı.

…Cezayir 1962’de imzalanan Evian Antlaşması ile Afrika’da bağımsızlığını savaşarak kazanan tek ülke oldu. Ancak 132 yıl süren sömürge dönemi ve 7.5 yıl süren savaş geriye harap bir ülke bırakmıştı. Fransa 132 yıl süren işgal sürecinde 5, 7.5 yıl süren bu soykırım sürecinde de yaklaşık 1.5 milyon insanı acımasızca katletti. Ölü sayısının bu kadar korkunç boyutlara ulaşmasında kitlelerin hedef seçilmiş olması etkili oldu. Fransa, Cezayir nüfusunun artmasını engellemek için katliamlarda özellikle çocukları, genç kadın ve erkekleri hedef alıyordu. Bu sebeple, normal şartlarda 70-80 milyon civarında olması gereken Cezayir nüfusu bugün 35 milyon civarındadır. Bağımsızlık kazanıldığında 2 milyon insan toplama kamplarında bulunuyordu, yarım milyon Cezayirli de komşu ülkelere sığınmıştı. 2 milyon kişi işsizdi, açlık ve hastalık ülkeyi kasıp kavuruyordu.

…1830 yılında başlayan ve 132 yıl süren Fransız işgalinde, Cezayir toplumunu daha kolay sömürebilmek için Fransa’nın yaptığı ilk şey, toplumu bir arada tutan temel dinamikleri ortadan kaldırmak oldu.
Bu sebeple, halk dinî ve ahlâkî değerlerinden uzaklaştırılmaya çalışıldı. Camiler ve diğer dinî merkezler kapatıldı; bir kısmı da kiliseye çevrildi ya da sömürgeci güçlerin askerî karargahı olarak kullanıldı.
Eğitimde müfredat değiştirilerek sömürgeci zihniyetin istediği bir eğitim anlayışı yerleştirildi. Arapça eğitim-öğretim yasaklandı. Fransızca eğitim-öğretim dili, resmî dil ve konuşma dili haline getirildi.
Eğitim kurumları ve ibadethanelerin mâlî kaynağı konumundaki vakıflara da el konuldu. Bölge insanının kimliğini oluşturan iki baskın öğe konumundaki İslamiyet ve Araplık/Berberîlik unutturulmaya çalışıldı ve bunların yerine Hristiyan Fransız kültürü yaygınlaştırıldı.

…Fransa’nın Cezayir’de sürdürdüğü soykırım sürecinde, en büyük destekçisi İsrail oldu. 1948 yılında, işgal ettiği Filistin topraklarında bağımsızlığını ilan eden İsrail, Cezayir halkının bağımsızlık savaşını başlattığı 1954 yılına kadar bölgeyi yakından izliyor ve Fransa’ya destek veriyordu. İsrail, Cezayir’de bağımsızlık için silahlı mücadelenin başlamasının ardından, gerilla savaşı konusunda deneyimsiz olduğu için zor duruma düşen Fransa’yı eğitmek için özel destekler gönderdi. Fransız birliklerini eğitmek üzere Cezayir’e gelen İsrail subayları arasında, ilerleyen yıllarda biri İsrail Başbakanı, diğeri İsrail Cumhurbaşkanı olarak görev yapacak olan İzhak Rabin ve Haim Herzog da vardı. İsrail ve MOSSAD’ın Fransa’ya desteği, bağımsızlık mücadelesinin son safhasına kadar devam etti. Özellikle 1961-62 yıllarında Cezayir’deki Fransızlar tarafından kurulan kontr-gerilla örgütü OAS’ye büyük destekler sağlandı.

…Fransa’nın Cezayir’deki sömürü düzeninin komutanlarından General Bugeaud, Hitler’den yaklaşık 100 yıl önce insanların kollarına ‘itaat eden’ anlamına gelen işaretler taşımaları zorunluluğu getirmişti. Bir sömürge subayı olan Montagnac ise bir mektubunda şunları yazıyordu: “Yakaladığımız Cezayirli kadınlara ne yaptığımızı soruyorsun:
Bir kısmını rehine olarak elimizde tutuyor, geri kalanını arttırma usulüyle hayvanlar misali erkeklerimize veriyoruz. (…) Onbeş yaşın üstünde bütün erkekleri öldürüyor, kadın ve çocukları alıp Marquesas Adaları ya da başka bir yöne giden gemilere bindiriyoruz. Bir kelimeyle; ayaklarımızın dibine köpekler gibi kapanmayanlara ölüm.”

…Cezayir 1830’dan 1962’ye kadar 132 yıl boyunca Fransa’nın işgalinde kalmıştır. Bu süreçte Cezayir halkı belli aralıklarda bağımsızlık savaşları vermiştir. Savaşın en yoğun biçimde yaşandığı dönem ise 1954-1962 arasında gerçekleşen Büyük Bağımsızlık Savaşı dönemidir. Bu dönemde Fransız işgalcilerin katlettiği insan sayısı yaklaşık 1,5 milyondur.

…Tunus ve Çad, Fransa’nın Afrika kıtasındaki sömürgeci uygulamalarına maruz kalmış pek çok ülkeden yalnızca ikisidir.
Bölgedeki hakimiyetini 19. yüzyıldan bugüne kadar sürdüren Fransa; Tunus ve Çad’ın doğal kaynaklarını yüzyıldan fazla bir süre sömürmüş ve bu amaç uğrunda milyonlarca insanı katletmekten çekinmemiştir. 2. Dünya Savaşı sonrasında Tunus ve Çad’a sözde bağımsızlıklar verilmiş ve kukla yöneticiler eliyle Fransız sömürüsü devam etmiştir. 2011 yılında Ortadoğu’da başlayan ‘Arap Baharı’ sonrasında Tunus’taki diktatörlük rejimi sona ermiş gibi gözükse de, sürecin hangi sonuçları doğuracağı önümüzdeki yıllarda daha net görülecektir.

…Dünyanın pek çok ülkesinde kullandıkları bir senaryoyu Ruanda’da bir kez daha sahneye koyan Fransa, ülkenin iki etnik grubunu çatıştırarak ülkeyi kaosa sürükledi ve 1994’te gerçekleşen olaylarda yaklaşık 1 milyon insanın ölümüne sebep oldu.

…Başta Afrika kıtası olmak üzere, dünyanın dört bir tarafındaki sömürgelerini 20. yüzyılın ortalarına kadar sürdüren Fransa, son elli yılda farklı bir taktik uyguluyor.
Sömürdüğü ülkelerden çekildiği izlenimi uyandıran Fransa, gerek sözkonusu ülkelerden çekilirken yerine bıraktığı kukla yönetimlerle, gerek yaptığı antlaşmalara koyduğu ağır maddelerle ve gerek yüzyıllar süren işgali boyunca yaptığı sosyal-kültürel asimilasyonla, aslında bütün bu ülkelerdeki sömürgelerini devam ettiriyor.

…İşgalci Fransızlar Çad’da çok sayıda camiyi ve medreseyi yıkmışlar, eğitimi tamamen yasaklayarak, Müslümanların dinlerini öğrenmelerine engel olmuşlardır.

Çok sayıda ilim adamını zindanlara atarak işkenceyle katletmişlerdir. Bazı Müslüman ilim adamları Fransız zulmünden kurtulmak için çeşitli yerlere göç etmişlerdir.

…1858’den itibaren Fransa tarafından işgal edilen Vietnam; bu süreçte bağımsızlığını yitirmiş ve 1896’da hem ekonomik hem politik bakımdan ilhakı tamamlanıp tamamen sömürgeleştirilmiştir. Sömürge düzeni 1896’dan 1916’ya kadar iyice yer etmiştir.

…Batı’nın önde gelen sömürgecilerinden biri olan Fransa, sömürü hareketlerinde aktif olarak rol oynamış ve bu politikasını özellikle Afrika’da yürürlüğe koymuştur.
Fransa, sömürgeleştirdiği ve bu yolla bütün beşeri ve ulusal servetlerini kullanmaktan çekinmediği Afrika ülkelerinde büyük katliamlar gerçekleştirmiştir. Nitekim dünyanın en zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarına sahip olmalarına rağmen, Afrika’nın yoksullukla boğuşuyor olması; Batılıların tükenmek bilmeyen sömürgeci hırslarını kanıtlar niteliktedir. Öte yandan köleleştirme faaliyetleri de oldukça yaygın olan Fransa’nın, Afrikalıları köleleştirdikten sonra savaşlarda kullandığı bilinmektedir. Batılılar tarafından büyük gelir kaynağı olarak sayılan köleleştirme sisteminin bir ayağını da Fransa yürütmektedir.

Hemen bütün islam dünyası, batı karşısında askeri başarısızlıklarla sarsıldı, buna bağlı olarak siyasi, ictimai çalkantılar gittikçe yaygınhk kazandı. 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’yla Osmanlı Devleti ağır bir mağlubiyetle yüzyüze geldi, 1757’de Bengal ingiliz hakimiyetine geçti, 1798’de Napolyon Mısır’ı işgal etti, 1852’de Hint-Pakistan alt kıtası ingiliz himayesine girdi ve ilk defa Hindistan’da batılı kanunlar müslümanlara tatbik edildi. 1830-57 yılları arasında Fransa, Cezayir işgalini neticelendirdi, 1881’de Fransa Tunus’a girdi. Osmanh Devleti ise kendi ihtiyarıyla Fransız hukukunun etkisi altında 1850’de ticaret, 1858’de ceza kanununu düzenledi, 1882’de ingiltere Mısır’a girdi…

Bu maglubiyetlerin hemen ardından “Yeniden istikrara kavuşmak, galip devletleri taklit etmekle mümkündür” fikri ağırhk kazandı, herşeyden önce ordunun batılı tarzda ıslah edilmesi düşüncesi öne geçti, ardından eğitim, siyasi rejim ve devletin işleyişi, gündelik hayatın düzenlenmesi başta olmak üzere diğer ıslah alanları açıldı.”

 KISSA: Cezayirli mevkidaşı Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika ile bir araya gelen Erdoğan’a bir gazetecinin Osmanlı’yı kastederek “Türkiye, Cezayir’i sömürge olarak mı görüyordu?” sorusunu yönelttiği ifade edildi.

Katarlı Faysal el Kasım adlı gazetecinin iddiasına göre Erdoğan bu soruya şu ifadeyi kullanarak cevap verdi:

“Öyle olsaydı, bu soruyu bana Fransızca değil Türkçe sorardın.”

– Kuveyt’te konferans veren Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’e Arap gençlerden biri kalkıp şu soruyu sorar:“Kuveyt mi daha büyük ve güçlü yoksa Osmanlı mı?”

Prof.Dr. Ahmet Akgündüz‘ün cevabı şöyledir:

“Osmanlı Devleti 36 eyalet idi ve 36 eyaletten biri Bağdat eyaletiydi. Bağdat’ta 29 sancaktan oluşmaktaydı. Bu 29 sancaktan biri de Basra Sancağı idi. Basra’da 31 kazadan oluşmaktadır. Bu kazalardan biri de şimdi Suudi Arabistan’da kalan Lahza’dır. Lahza Kazası da kendi içinde 80 köye ayrılmaktaydı. Bu 80 köyden biri Ebulhayr köyüdür. Bu köyde 15 mezradan oluşmaktaydı. İşte bu mezralardan biri de Kuveyt’ti.”

MEHMET ÖZÇELİK

30-08-2018

Kaynak: TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katliamlar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

Tarihten bugüne Rusya ihlal karnesi raporu.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Almanya.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Hollanda.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-İsrail.

Yirminci yüzyılda soykırım ve katliamlar.

Soykırımları unutma!

Sömürgeden soykırıma-Arakan!

Mısırda sosyal hareketler.

DİVAN Edebiyatı Kulübü paylaştı: 7 Aralık 2016 Çarşamba

No ResponsesEylül 17th, 2018

İNGİLİZ GİZLİ BELGELERİNDE TÜRKİYE

İNGİLİZ GİZLİ BELGELERİNDE TÜRKİYE

OSMANLI TOPRAKLARINDAN BİR İNGİLİZ TİLKİ SÜRÜSÜ GEÇTİ

İngiliz gizli belgelerinde Türkiye için şu hesaplar yapılır;[1]

Sayfa No: 8 Belge: 9- 25 Ocak 1898
Markiz Salisbury’den Sir. N. O’Conor’a. (Gizlidir)

Bizim kanımıza göre; Çin ve Türk İmparatorlukları öylesine zayıftır ki, bütün hayati konularda bizim hariciyemizin öğütlerine tamamen uyacaklardır. Ancak ingiltere ve Rusya öğütlerde bulunurken hep birbirlerine zıt hareket ediyorlar. Şayet Rusya ile anlaşırsak bunda her iki memleketin ortak çıkarları vardır. Kendimi hiç bir kayda bağlamadan gerçekleri teslim etmek icin şöyle söyliyebilirim: Türkiye’nin Karadeniz’e çıkan boğazları ve Bağdad’a kadar olan Fırat vadisi Rusları ilgilendirir.
Diğer taraftan Türkiye’nin Afrika toprakları ve Bağdat’tan aşağıda kalan bölümleri bizi ilgilendirir; buralarda ingiliz çıkarları vardır.
Aynı şekilde Çin’de de Hoango vadisi ve Kuzey Yangtze vadisinde ortak çıkarlarımız vardır.
Şayet biz iki memleket birbirimizle anlaşır ve ortak hareket edersek cok iyi olur. Çünkü bu iki memleket söz konusu bölgelerdeki kendi çıkarlarından haberdar değiller. [2]

-Sayfa No: 208 Belge: 254     26 Mayıs 1899
Markiz Salisbury’den Anthopoul Paşa’ya…
Sizin, Majestelerinin Hükümetine ve Fransız Cumhuriyetine yolladığınız notaları almak onuruna eriştik. Majeste Sultanın Devletinden elde ettigimiz toprakları derhal geri verecegiz. Mısır’a gelince Majestelerinin hükümeti burada kalmak kararındadır.[3]

(Çünkü orada büyük menfaatları ve kontrolleri bulunmaktadır. Bırakmak istemiyorlar.)

-Ortadoğu Avrupalı emperyalist devletlerin dünyayı kontrol amacıyla yaptıkları büyük çekişmelere sahne oldu, bu bölgenin zengin doğal kaynakları, Uzak doğunun ticaret yollarını kontrol eden stratejik değeriyle birleşince, batılıların onu derhal yutmak istedikleri büyük bir ödül haline geldi. 1889 da Alman İmparatoru II nci William’ın İstanbul’u ziyareti Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlangıcı oldu, Bu ziyaret emperyalist Almanya’nın Ortadoğu’ya duyduğu ilginin bir kanıtıdır
Almanya birliğini çok geç elde etmişti. 1871 de Almanya siyaset sahnesine çıktığı zaman dünyanın kıymetli kolonileri çoktan paylaşılmıştı. 1886 da bir Alman bilim adamı:

-Doğu ihtiraslı milletlerin denetimine girmeyen tek yerdir, kolonileşmek için şahane bir alandır, eğer Almanya bu firsatı kaçırmazsa, dünyanın paylaşılmasından en iyi payı almış olacaktır” dedi. Bu düşünce Kayzer’in dikkatini Ortadoğu’ya çevirmiştir. Kayzer Türklerin desteğini sağlamak için:
·Dünyada yaşıyan 300 milyon islam Almanların kendilerinin dostu olduğunu bilsin» dedi. G.P. Gooch Modern Avrupa tarihi s. 262 de bu ziyaretin sonucu olarak
Haydarpaşa garı bir Alman firmasına yaptırıldı ve bunu Bağdad demir yolu izledi. Bu yolun geçtiği yerler dünyanın en önemli yerleriydi, zengin maden stokları, zirai maddeler ve stratejik önemi vardir. Avrupalı devletlerin bu yolu denetimlerinde tutmalarında hayati çıkarları vardır, der. [4]

-Sayfa No: 228- Belge: 213 – 26 Mart 1906
Sir E. Grey’den Mr. S. Rice’e :
Rusya, bizim Japonya’yla birlikte Türkiye’-nin toprak bütünlüğüne teminat verdiğimizi sanıyor. Biz hiç bir şekilde Türkiye’nin toprak bütünlüğüne güvence vermedik. Bu konuda Ruslara istedikleri her türlü güvenceyi vermeğe hazırız. [5]

-Tüm bu ingiliz gizli belgelerine baktığımızda saraydaki durumdan tüm islam ülkelerine kadar olan bağlantılarımızı verdikleri raporlarla bizden daha iyi bildiklerini, haberdar olduklarını göstermektedir.

Saray erkanının tüm özelliklerini ve bağlantılarını çok iyi fişlemiş ve işlemişler.

Bu raporda; “Türk kızların tahsili ise çok kötüdür. Hiç bir işe yaramayan Fransız romanlarını edebiyat diye öğrenirler.” [6]

-“Hristiyan çocukları için ise Fransız, ingiliz, Amerikan ve italyan okulları vardır. Bulgaristan bugünkü mevcudiyetini bu okullara borçludur• sözü bu okulların etkisini göstermek bakımından gerçeğe en yakın ifadedir.[7]

-“Türk askerinin çok büyük ismi olmasına karşı bu yeteneklerini yeniden gösterecekleri şüphelidir.
Türk askeri birçok kez malzemesiz, yiyeceksiz, ayakkabısız, barınaksız, yaşamış. Yürümüş ve savaşmıştır.[8]

-“İngiltere Ortadoğu’dan elde ettiklerini kaybetmek üzeredir. Bir iş ya yürümeli ya da çökmelidir. Yerinde duramaz. Diğer devletler ilerlerken ingiltere geriliyor, gözümüzü açalım ve gerçekleri görelim; Alman ve Fransız etkisi doklara, rıhtımlara ve tramvaylara girmeğe başladı. [9]

-“Son bir kaç yıldan beri Türkiye’nin içinde ve dışında genç Türkler denilen ihtilalci bir hareket vardı. Sultan kurduğu çok kusursuz casus örgütü ile bu hareketin halka yayılmasını önledi. Türkiye’de her hareket, her söz kontrol edildi, bütün Türkler bundan ıstırap çektiler.

Bu hareketi yapanlar ordu kendi taraflarında olursa başarılı olacaklarını, aksi halde başarı sağlamalarına imkan olmadığını biliyorlardı.[10]

-Nitekim 1960 ihtilalinden itibaren ordu ele geçirilmiş ve on yılda bir orduya halkın içindeki isyancılarla beraber darbe yaptırılmıştır.

-“1908 ihtilaline Çeşitli Devletlerin Tepkileri;
İngiliz gazeteleri: Yeni hükümetin başarısı olanaksızdır. Türkler için parlementer hayat gülünç bir şeydir.
-Alman Basını; Türkiye’de anayasa uygulanırsa Mısır ve Hindistan da birer anayasa istiyeceklerdir.
-Avusturya Basını; Türkiye’nin kuvvetlenmesi Avusturya’nın çıkarlarına aykırıdır, özellikle sarayın ticaret meselelerindeki hissi davranışını yeğleriz.
Rusya’da; Oldukça sempatik karşılandı. Özellikle Balkanlardaki kritik durumdan çok memnunlar. Büyük elçileriyse bu işin yürümiyeceği kanısında.

Bulgaristan’da; iyi karşılandı çünkü ingiltere’nin istanbul’a daha çok nüfuz etme olanağını bulup kendilerine daha fazla yardım edeceğinden emin görünüyorlar.
Yunaistan’da; Halk ve basın çok neşeliydi. Bu olay Helen ırkının Türkler’e olan üstünlüğünü göstermişti. (Belge No. 19)

Bu hareketin özelliklerinden biri de Türkiye’yi bir türlü düzene sokamayışıdır.[11]

Osmanlının yıkılışını bekleyen sırtlanlar kendi paylarını alma sevinci içerisindeler.

Ancak üzüntü verecek olan taraf ise; ihanetin şimdilerde de olduğu gibi içeriden olmasıdır.

O gün manda devleti olmayıp isteyenler gibi, bu günde Abd- nin bir manda devleti olmayı isteyen nasipsizler bulunmaktadır.

-“ Sayfa: 30 :Doğu Anadolu’da Majestenin konsili tarafından verilen raporda durum olduğundan karanlık gösterilmiştir. Van, Ermeni ihtilalcilerinin merkezi haline geldi. Şubat ayında bu şehirde büyük sayıda silah ve cephane ele geçirildi. Ermeni fedailer dinamitle yirmi askeri öldürdüler. Mart ayında da elli kişiyi öldürdüler. Bunun üstüne Türk otoriteleri harekete geçtiler. Vali on sekiz Ermeni lideri yüz adamı tutukladı. iki yüz kilo dinamit ve silah ele geçirdi. Fedailer çok güzel örgütlerle Türk otoritelerini tehlikeye koyuyorlar. Hareketleri gayet hesaplı bir genel katliam gayesi taşıyor. Bütün bu işler aynen köylerde de yapılıyor. Tutuklamalar üstüne diğer ihtilalciler kaçtılar. Bütün bu durumlarda Türk otoriteleri gayet sakin hareket ediyor. [12]

İngilizler doğuyu köyleriyle beraber bizden daha iyi biliyor desem yeridir.

Kimi ve kimleri, neyi ve nereyi harekete geçireceklerine çok iyi vakıflar.

Çünkü yıllardır araştırmacı, papaz, gezici, petrol arayıcısı adıyla doğuyu karış karış gezdiler.

Amcam 1950-den beri Adıyamanın ilk fotoğrafçılarındandır.

O yıllarda Alman bir karı koca masumane bir seyahatta bulunduklarını ifade ediyorlar.

Bir gün çektikleri manzaraların filmi yerine yanlışlıkla bulup sakladıkları tarihi eserlerin filimlerini veriyorlar.

Amcam da bunu valiliğe haber vererek son anda kaçırılacak eserlere el konuluyor.

Bu yüzlerce belgeden sadece birisi…

-“ Cilt 262, Yıl: 1909, Sayfa: 759
Eski bir diplomat ; İngilizler Türk düşmanı hristiyanlara iyi davranır, Türk köpeğini dövmek için her kırbaç mübahtır, derdi. Londra’daki Türkler için olmayacak yalanlar uydururdu. Ön Asya’da zengin madenler, izmir’de altın gümüş var. Kürtler Diyarbakır ve Musul da huzursuzlar. . . . . .
-Yıl: 1911, Cilt: 267, Sayfa: 50.
GENÇ TÜRKİYE ve Üçlü anlaşma.
Anadolu’da Ermeni bölgelerinde güçlükler yayılabilir, bu bir iç harbe dönebilir, bu iç harp genç Türkleri alaşağı edebilir. [13]

-“ Yil: 1911, Cilt: 271, Sayfa: 241,
H. N. Bralsfrod-
(Arnavutlukta milliyet hislerinin nasıl yaratıldığını anlattıktan sonra)

Türkler anayasa kurarak Avrupanın karışmasından ebediyen kurtulacaklarını sandılar. Türk olmayanların kurtarılması bizim görevimizdir. Örnek olarak Arnavutluğu verebilirim. Yakında harbe girip özgürlüklerini alacaklardır.
Sonuç olarak şunu söyliyebiliriz. Türk imparatorluğu bitmiştir. Zaten onun kaderini Abdulhamid çizmiştir. [14]

İngiliz gizli belgelerinde Türkiye 1819-1939 yılları arasındaki 311 sayfalık bu belgelerde her konuda bir gölge gibi takip edildiğimiz, hangi gazetelerde lehte ve aleyhte çıkan yazılar ve devletlerle yapılan yazışmalara varıncaya kadar her şey jurnallenmiş.

Gelişmelere göre de tavırlar alınmış ve planlar yapılmış.

Ve çok rahat şu hükme varabiliyorlar;

-“ Bize göre Avrupa sulhu küçük Balkan devletlerinden çok İstanbul’daki anarşi yüzünden tehlikededir. [15]

-“ 21 Şubat 1911.
Sir G. Lowher’den Sir E. Gry’e :
İstanbuldaki krizler devam etmekte, Mahmut Şevket kabinedeki aşırı insanları temizlemeğe çalışmaktadır. Tanin gazetesi yazarlarıdan Hüseyin Cahit ve ismail Hakkı gibi yazarlar yeni kabinedeki maliye ve dahiliye bakanlarından takdir ile bahsetmektedirler. [16]

Size bir şey söyleyeyim mi?

Sakın kimseye bahsetmeyesiniz;

Eğer yüz sene sonra benim bu yazımdan da bahsederlerse şimdiden torunlarınıza söyleyin şaşırmasınlar!!!

-“ Türkiye’de Amerikan Protestan misyonerleri:

Ortadoğuya Misyonerler müslümanlar ve museviler için gitti. Ancak üç faktör yüzünden çalışmalarını Hristiyanlara yönelttiler.
1- Müslümanları Hristiyan yapmanın zorluğunu gördüler.
2- Yerli Hristiyanların arasında çalışmalarının parlak sonuçlarını anladılar.
3- Hristiyanlığın o günkü haliyle isa’nın gerçek dinini temsilden uzak olduğunu gördüler.

Misyonerler bütün çalışmalarını Rum ve Ermenilere yönelttiler. Başlangıçta Ermeni kilisesi buna direndi, ancak 1850’de Türk hükümeti Protestan Ermeni kilisesini tanıdı. Amerikan misyonerlerinin en büyük başarısı kolejler vasıtasıyla oldu. İstanbuldaki
kolej 1840’ta Cyrus Hamlin tarafından kuruldu sonradan Robert Koleji adını aldı. ilk talebelerinin hemen hepsi Ermeni gençlerindendi. Bir kaç yıl sonra boğazdaki şahane yerine geçti. Bu koleji bitirenler zamanla bir çok milletin lideri durumuna geldiler. Buradan çıkan Bulgar ögrencileri Bulgaristan’daki milli hareketin başına geçtiler. Bu örgüt Türk ihtilali sırasında çok zorluk çekti. İstiklal harbinden sonra milliyetçiler misyonerlere cephe aldı ve sadece 6 tane misyoner doktor bırakıldı.. . . . .
Türkiye’de Amerikan Misyonerleri Kapitulasyonlardan yararlanan Amerikan misyonerleri Osmanlı devletine karşı çalışıyorlardı. Bunlar Ermenilerin Gregorian kilisesini protestan yapmağa uğraşıyorlardı. Amerikan protestanlarına göre müslümanlar kafirdir, bu yüzden onların aleyhine sistemli propağanda yapıp insan kasabı oldukları efsanesini yayıyorlardı. Ermenilere ise yapay evliyalık payesi veriyorlardı. (The Rebirth of Turkey Clair Price)

-Ön Asya’da Amerikan Misyonerleri:
Misyonerler tamamiyle din etkisinde kalarak Ermenileri müslümanlara karşı hazırladılar, dinamit yapmasını ögrettiler ve her fırsatta onları islamlara karşı kullandılar. [17]

Abd işgal etmek için önce ortamı hazırlayıp düşman üretiyor, diğer bir ifadeyle tavşana kaç tazıya tut, yöntemiyle avlama yapıyor.

-“ Jagow’a göre Türkiye’nin parçalanması üç yoldan olabilir.
1 Adalarda ve Anadolu’da yaşayan Rumlar kanalı ile,
2 Bulgarlann Çatalca hattını geçip İstanbul’a yürümesiyle.
3 İstanbul’da başlayan sıkıntılar sonucu Anadolu’da ayaklanmalar ve Asya Türkiye’sinde katliam ile. . . . . . [18]

-“ Sayfa No: 501 Belge: 562  – 22 Haziran 1913
Sir E. Grey’den Lord Granville’ye
Alman hükümeti Asya Turkiye’si konusunda planlarını bana verdi. Alman hükümeti Ermeni reformlarmda Rusları tatmin edecek projeyi iyi karşılıyor. Ancak altı ilin birleşik bir Ermenistan için ayrılması Asya Türkiyesi’ndeki diğer ırkların da ayrı
yolu tutmasına neden olacaktır, bu nedenle Türklerin verdiği projeyi de incelemek ve bu yürümediği durumda değiştirmek uygun olur, diyorlar. . . . . . [19]

-“ Belge 567’ye Mr. Fiturice’in eki:

Hint Müslümanları İngiltere’nin aldığı sert kararlardan rahatsızlık duyuyorlar. Bu Ermeniler için çok kötü olabilir. Eski Sultan arada bir Panislamizimden bahsederdi, ben bunun tamamen bir blöf olduğunu biliyorum. Şimdiki idareciler daha modern. . . . . . Eski süvari birliklerinde Ermeni ve Kürt subaylar vardı, Şimdi bunların işlerine son verildi. Biz bunları Ermeni ve Kürt bölgelerinde kullanabiliriz, bu çok normaldir. . . .[20]

-“ Sayfa No: 301 Beige: 211 – 26 Haziran 1919
Lloyd George’den Memerandum :
1 – Arapça konuşan her yer Osmanh İmparatorluğundan alınmalı ve manda haline getirilmelidir.
2 – Fransızlar Suriyenin mandasını, İngilizler Mezopotamyayı, Amerika ya da, ingilizler Ermenistanı, boğazları ve istanbulu, italyanlar belki Kafkasyayı alacaktır.
3 – Filistinde Sionist politika buranın ekononik gelişmesine çok yardım eder.
4 – Fransızların Anadolu sahillerinden alacakları yerler İtalyanları çok kızdırabilir.
5 – Türkler Anadolunun büyük bir kısmına sahip olacaklar, fakat Avrupada hiç bir toprak sahibi olamayacaklardır. Türklere boğazlarda ve denizlerde hiç bir yer verilmiyecektir.
Türklerin manda yapılmasını istememin nedeni nasıl olsa ilerde bizden ekonomik yardım isteyeceklerdir. Onları Osmanh İrparatorluğunun bir parçası ya da zaptedilmiş bir koloni olarak kabul etmeyelim.
Bulgaristan yada Macaristan gibi düşünelim daha iyidir. [21]

-“Sayfa No: 678 Belge: 451 – 10 Haziran 1919
Amiral Si A. Cathorpe’den Lord Curzon’a:
Binbaşı Noel Kürt şefleriyle görüş birliğine varırsa bundan büyük faydalar sağlıyacağını söylüyor. Bunlar İstanbul’da Abdulkadir ve Bedir Han ve daha az önemli bazı kimselerdir. Bunlar şüphe uyandırmamak icin Noel’den ayrı olarak Kürt bölgelerine gidecekler. Türkler sulh konferansına Kürtlerin de getireleceğinden korkuyorlar. Kürtler henüz Mustafa Kemal’e karşı ayaklanmadı ama Noel bunu sağlalayacağından emin. [22]

-“Sayfa No: 693 – 21 – Belge: 464 –  Temmuz 1919
Mr. Hohler’den Si E. Tilley’e :
Benim problemim Kürtler. Noel Bağdad’tan buraya geldi, çok iyi bir insan, çok güçlü biri, fakat diğer bakımdan da Kürtlerin peygamberi olmak istiyor. Kürtler gibi kimse yoktur, onlar çok asil, çok iyiler diyor. Ermenilerin ise değersiz ve hilekar oldukları görüşünde. Kürtler hiç Ermeni öldürmedi, aksine onları korudular, fakat Ermeniler Kürtleri öldürdüler, diyor. Korkarım ki Noel bir Kürt Lawrence’i olabilir.
Mezapotamya şimdi bizim olacağına göre ona bir Kürt devleti kurdurup kuzey dağlarını böylece koruyabiliriz. Abdul Kadir ve onun gibilerle konuştum. Onlara
etki edebilmek için bizde Türklere hile yapıyoruz diye belki beş defa tekrarlamak mecburiyetinde kaldım.
Ancak Kürtlere fazla güvenilmez. Majeste’nin Hükümetinin amacı Türkleri azami derecede zayıflatmak olduğuna göre Kürtleri bu şekilde harekete getirmek fena bir plan degil. [23]

-“Sayfa No: 704 Belge: 469
29 Temmuz 1919
Amiral Sir A. Cathorpe’den Lord Curzon’a
Beyazıt ve Kara Kilisede on bin Kürt Ermenilere karşı ayaklandı. Biz şimdi çok garip bir durumdayız. Bu uzak bölgelere ve bu kuvvetlere karşı bir şey yapamayız. Sulh şartları müslümanların çok aleyhine ve hristiyanlarm çok lehine olması üstelik
Büyük Ermenistan hakkındaki söylentiler, Kürtleri Türklerin yanına itiyor. . Sh.193

-“Sayfa No: 734 –  Belge: 488 -18 Agusos 1919
Mr. Balfour’dan Lord Curon’a ;
Mr. Polk ile yaptığım konuşmadan öğrendiğime göre Amerikan Senatosu bütün  Türkiye’nin mandasını kabul edecek.

-Sayfa No: 735 –  Belge: 492 -19 Agustos 1919
Amiral Webb’den Lord Curzon’a :
Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir
  Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de bir Kürt Devleti olarak ingilizlerin himayesine bırakıyor.
Ben Amerikan misyonerlerinin tehlikeli hareketlerinden korkuyorum, din etkisinde kalıp halkın büyük çoğunluğunu teşkil eden müslümanlara kötü davranacaklardır.[24]

-“Sayfa No: 742 – Belge: 498  -27 Aguslos 1919
Mr. Hohlcr’dcn Mr. C Kerr’e :
Kürtlerin ve Ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez. Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezapotamya bakımındandır. Diğer taraftan Wilson beni korkutuyor ajanları devamlı hatalar yapıyorlar. Noel’e gelince fanatiğin biri. Ermenistan’ın ve Kurdistan’ın sınırlarının kesin olmadığı konusunda sizle aynı fikirdeyim.[25].

-“Sayfa No: 745 Belge: 501 – 31 Agustos 1919
Mr. Balfour’dan Lord Curzon’a:
Amerikalılar Türkleri tehdit ederek Ermenilere birşey olursa kendilerinin de son adamlarına kadar ortadan kaldırılacağın söylüyorlar. [26]

-“M. Cambon Turkiye’de 7 yıl kalıp Abdulhamid’e mali reform planları yapmıştır. Cambon-a göre, Türklerin mali kontrolü mümkündür. Türklerden hiç kimse bu işi anlayamaz, dolayısıyla sesleri çıkmaz.

Sayfa 58: Türkler yabancı kontrolünü kabul  ederler. Türk memurların maaşlarını aldıkları sürece sesleri çıkmaz. Mr. Cambon’a göre Biz bu durumdan yararlanarak Türkleri mali ve idari kontrole alırsak durum her bakımdan düzelir. . . . . . Müttefiklerin Türkiyede çok önemli mali ve politik çıkarları vardır.
Boğazları kontrol edip para alsak yılda bir milyon sterlin toplarız. [27]

-“ Sayfa 178 Türkleri yatıştrmak için izmir üstündeki isteklerini kabul etmiş görünelim. Yunanlılar daha fazla asker çıkartsınlar, sonra Türk isteklerini kabulden vazgeçeriz. [28]

-“ Sayfa 1 9 1 – İtalyan S. Nitti, Türklerin bütün arazilerini ellerinden aldık, bari ağır borç altına sokmayalım, diyor.
Sayfa 231 – İzmir’e bir Türk bayrağı asarak Türk varlığını kabul etmiş görünelim, diyorlar. . . . . .
Sayfa 258 – Venizelos, Türk bayrağı şehrin dışına asılsın. Giritte’de Türk bayrağı ada dışında bir kayalıkta asılıydı, diyor. . . . . .
Sayfa 258 – İngiltere Kürt devleti kurmak istedikleri bölgede çok fazla  maden olduğundan eminler. . . .

-“ Sayfa 280 Lord Curzon, Erzincanın da Ermenilere verilmesini, Karadenizde de, bir Lazistan kurup Ermenilerin mandasına vermek istiyor, bu teklifi diğer delegeler tarafından kabul edilmiyor. [29]

-“ Lloyd George, Sultana şöyle deriz: Biz bütün etleri alıyoruz sen de bir kaç kemikle yetin. Gerçekte Türkiye’den geri ne kaldı? En zengin, en verimli topraklarının hepsi ve imparatorluğun yarısı gitti. Bütün bunlara ilaveten boğazlar işgal edildi, üstelik bütün masrafları da Türkler ödeyecek. Simdi Sultan’a müjde verir gibi seni İstanbul’da bırakıyoruz, demenin anlamı var mı?

Mustafa Kemal’e gelince, Yunanlılar hariç Türkler herkesden dayak yediler. Kendilerinin 1 /3 i kadar olan Bulgaristan tarafından bile dövüldüler. Türklerin şöhreti yalancı bir şöhrettir ve müttefikler hala bu şöhretten dehşet duymaktadırlar. İngiltere kendi payına düşeni yapmağa hazırdır. Türklerle ancak savaşarak başarılabilir. [30]

-“ Sayfa No: 642 Belge: 71’e ikinci ek – 25 Mart 1920
Gelecekteki Ermeni devletinin kurulması hakkında rapor:
Ardahan, Batum ve imer vadisi verilecektir. Ermenistan’ın Kürdistan ve Türkiye’yle olan sınırı şöyledir: Karadeniz’de Yan batı deresinin bir kilometre batısı, Erzurum’da Zelfek dağına kadar olan yer, Güney batıda Hatap dağı, Erzurum ilinin batı sınırı, Karasu, Paluk çayı, Bağır Paşa çayı, Büyük Sultan Su, Aktaş. Masla Deresi, Murat Suyu, Güldere, Bitlis Suyu, v.b. [31]

-“ Lloyd George ve Lord Curzon, biz Türk meselesine çok fazla para sarf ettik bu bakımdan Amerika’-dan önce kendimizi düşünürüz, tezini savundular. [32]

-“ Sayfa No: 139 Belge: 13
Aynı toplatı.
Lloyd George, eğer Erzurum’suz Ermenistan olacaksa bu hiç bir zaman bir Ermenistan olamıyacaktır anlamına gelir, dedi. [33]

-“ Mütarekeden beri Amerikalı servet avcıları dünyanın her yerinde faaliyettedirler. Bunlardan en önemlisi Chester isimli ve hükümetçe de desteklenen bir firma doğal kaynakları 10 milyarın çok üstünde olan Turkiye’de haklar elde etmeğe çalışmaktadır. (Emperyalizm ve milliyetçilik s. 79)
Türkiye işgale uğrayınca Amerikan kapitalistleri de bu yağmadan hisse kapmak için İstanbul’a doldular. (The Rebirth of Turkey, Clair Price S. 125)
…… 1914 yılında pek az Amerikan vatandaşı Türkiye’ye ilgi duyabileceğimizi düşünebilirdi. 1920 de Amerikan Devlet Bakanı Bainbridge Colby, Lord Curzon başkanlığındaki İngiliz hükümetini uyararak Amerikan halkının Mezapotamya’ya ilgi duymakta olduğunu anlattı. Petrol meselesi çok önemliydi ve Amerikanın çıkarları buradaydı. [34]

 

İNGİLİZ BELGELERİNDE KÜRDİSTAN[35]

İngiliz kürdistan ve hatta Türkiye rejiminin entrikasını doğudaki olayları kışkırtmakla başlar. Bunun başlangıcını 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanı alır.

İngilizler İsrail devletini kurdurdukları gibi, onların güvenini sağlayıp devam ettirmek amacıyla da özellikle ve özellikle bir kürt devletinin kurulmasında ısrarla çaba göstermişlerdir.

Bu amaçla doğuyu karış karış ajanlarıyla gezmiş, her yeri aşiret reisleriyle görüşerek çok iyi tanımaktadırlar.

Bu aynı zamanda İsrailin Vadedilmiş toprakları elde etmesi için bir köprü vazifesini de görecektir.

“FO 371/4191 Belge No: 16746 – 30 Ocak 1919

Askeri İstihbarat Şefi Dışişleri Müsteşar Vekiline selamlarını sunmakta ve kendisini Paris’teki İngiliz misyonundan 17 Ocak tarihinde alınan mektup hakkında bilgilendirmeyi istemektedir.
M. Picot (Fransız yetkilisi -çn.), 12 Ocak tarihli telgrafında “Musul’u da içerecek bağımsız bir Kürt Emirliği’nin kurulması ve bu bağımsız devletin Britanya mandasına verilmesi,” şeklindeki öneri hakkında Sör Mark Sykes’in kendisini bilgilendirmiş
olduğunu belirtmektedir.
M. Picot bu planı, Fransız çıkarlarına ters düştüğü, Keldani ve Nasturiler gibi geleneksel olarak Fransa tarafından himaye edilmiş halkları zarara uğratacağı gerekçesiyle göz önüne almayı reddetmiştir.[36]

– FO 371/4191 Belge No: 56928 – 12 Nisan 1919

Bağdat Siyasi Kısmı, 9 Nisan 1919
(Kahire, İstanbul, Simla (Hindistan -çn.) ve Tahran’a tekrar edilmiştir.)
Diyarbekir’in doğusundaki aşiretler arasında İngiliz karşıtı bir kışkırtmanın yürütülmekte olduğu gittikçe sarih hale gelmektedir. Çelişkili çeşitli haberlerden aşağıdaki olgular ortaya çıkmaktadır:
1. Önderleri a) Seyid Abdülkadir ve Seyid Taha’nın kardeşi,
b) Doktor Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif ve Bedirhan’ın oğulları olan hareketin beyni İstanbul’dadır.
2. Kışkırtıcılar telgraf kullanımına ve Mardin ile Diyarbekir’deki görevlilerin desteğine sahiptirler.
3. Bildiriler yoluyla etkinlik göstermektedirler.
4. Ajanları oldukça etkindirler; Halep, Nusaybin, Cizre, Şırnak, Musul, Büyük Zap ve diğer yerlerde çalışmalar yürüttükleri bilinmektedir.
5. Hareket önemli başarı göstermektedir. Hareket sonucunda Halep, Midyat, Azeh, Goyan, Zaho’nun kuzey kısmında ve doğuya yayılan yerlerde karışıklıklar yaratan, bir Pankürt ve anti Hıristiyan hareket biçimine bürünmektedir.
6. Hareket şimdiden bir İngiliz subayının ölümüne ve Asuri mültecilerin dönüşünün süresiz bir şekilde ertelenmesine sebep olmuş görünmektedir.
7. (Hareketin -çn.) Bedirhan’ın oğlu Süreyya’nın başında olduğu bir Mısır şubesi vardır.
8. Eğer genel merkezle alakadar olunursa tüm hareket bir anda çökertilebilir; ancak alakadar olunmadan daha fazla ilerlerse hareket ilerde genel merkezsiz de yürüyecek bir düzeye erişebilir. (…)[37]

– Viranşehir ziyareti günlüğü, 11-18 Mayıs 1919.
11 Mayıs: Mutasarrıfın sağladığı 4 zaptiyenin refakatinde Urfa’dan hareket edip saat 14.45’te Karacaviran’a vardık.
12 Mayıs: 11.30’da Siverek’e vardık. Bir eskort ayarlayacağını söyleyen mutasarrıfla görüştüm. At sağlayamayınca, katırları önerdi. Beni gördüğüne pek memnun olmuş gözükmüyordu, ancak nazikti. Kırvar aşireti reisi Mahmut Efendi’den bizim için at sağlayan Zaza Kürtlerinin reisi Cudi Paşa tarafından mü­kemmel bir şekilde ağırlandım. Hepsi Kürt olan birçok resmi görevliyle ve yerel kişilerle görüştüm.
13 Mayıs: Siverek’ten ayrıldık ve 16.30’da Kırvarlardan Eyyüp Hoca’nın evine vardık. Beni çok iyi ağırladı ve bol bol siyaset konuştuk.
14 Mayıs: Saat 18.30’da Viranşehir’e vardık. Mahmut Bey’in evinde İbrahim Paşa’nın kardeşleri tarafından karşılandım. Oldukça dostaneydiler ve istediğim tüm bilgiyi vereceklerine söz verdiler. Daha çok Kürt ulusalcılığı üzerine ve nefret ettikleri Türkler hakkında konuştuk.
15 Mayıs: Sohbet ve öğlen yemeğinden sonra çadırdan çıktık. 1.5 saat güneye gittik; bundan önce bütün yerel görevliler saygılarını bildirmek üzere geldiler ve bunların birkaçı bizimle geldi. Öğleden sonraki görüşme çoğunlukla Barış Konferansı ve Milletler Cemiyeti üzerindeydi.
16 Mayıs: Sağanak yağmur; dolayısıyla ayrılış ertelendi. (…)
Akşam yemeğinden sonra Mahmut beni yalnız olarak bir odaya aldı ve gizli olarak konuştuk.
17 Mayıs: Ayrılırken Mahmut Bey 1-2 mil refakat etti; bundan sonrasını 8 aşiret üyesi, kaymakam tarafından sağlanan 1 Türk görevlisi ve 5 zaptiyenin eşliğinde devam ettik.
18 Mayıs: Saat 16.30’da Urfa’ya vardık.
imza-Yüzbaşı C. L. VVoolley.”
[38]

– MAHMUT BEY’İN MEKTUBU
Ekselansları Britanya Generali, Halep.
Saygılarımı sunduktan sonra, Yüzbaşı VVoolley’in buraya geldiğini ve kendisinden çok memnun kaldığımı belirtmek isterim.
Yüzbaşı, Britanya hükümetinin Milli ve komşu aşiretlerin Urfa bölgesindeki İngiliz birliklerine saldırıda bulunmak üzere toplantılar yaptıkları yolunda haberler aldığını ve kendisinin bu konuyu soruşturmak üzere gönderildiğini belirtti. Bu haberler doğru değildir. Böyle bir şeyi asla düşünmedik, çünkü böyle şeylerin ateşkes döneminde yapılması imkansızdır.
Babam zamanında Britanya hükümetiyle özel dostluğumuz vardı; ve şimdi biz sizden iyi niyet bekliyoruz. Bu tür iftiralara kulak asmamanızı istiyoruz ve bundan sonra herhangi birileri bizim hakkımızda bir şeyler söylerse bize bildirmenizi istirham ediyoruz. Size gerçeği bildireceğiz. Britanya hükümetine karşı hiçbir kötü niyet beslememekteyiz. Ancak eğer Anezeh, Bin Hazeyl veya İbn Muheyd gibi aşiretler sınırlarımızdan içeri girerlerse bunu yapmalarını engelleyeceğiz. Buna izin vermeyiz, çünkü bunlar her zaman disiplinsizdirler ve yalnızca karışıklık çıkarırlar.
Tüm kardeşlerim ve aşiretlerimin şeyhleri saygılarını iletirler.
Milli Aşiretleri Reisi Mahmut Bey ibn İbrahim Paşa”
[39]

– Hindistan Bürosu’ndan Dışişleri Bakanlık Müsteşarı’na,
Mezopotamya: İngiliz-Kürdistan İlişkileri
A. Ateşkes Öncesi Olaylar:
1. Kürdistan’la ilişkimiz 1917 yılında kuruldu; bu tarihten ateşkese kadar olan süreçte izlenen politika sadece askeri kaygı­lardan esinlendi.
2. Bağdat’a varışımızdan kısa bir süre sonra, Hanikin’deki en nüfuzlu Kürt olan Mustafa Paşa Bajlan, yardım istemek üzere bize geldi, (söylediğine göre -çn.) Ruslar bölgeyi yağmalamakta ve yıkmaktaydılar; bizzat kendisi soyulmuş ve küçük düşürülmüştü; kendilerini temin edecek bir şey yapılmazsa, Türk zulmünden kurtulmak için oldukça istekli olan Kürtler, bu yeni ve daha vahşi baskıdan kurtulmak için, ağırlıklarını, eski efendilerinin (Türkler -çn.) tarafına koyacaklardı. Ancak Ruslar çekilene ve Türkler de Diyala’dan dışarı atılana değin hiçbir şey yapılamadı. Bu da 1917-18 kışındaki saldırıda başarıldı.
Hanikin ve daha sonra da Kıfri ele geçirildi, aç insanlara yardım edildi, tarım canlandırıldı ve halkın desteği bize çevrildi. Korkunç acılar çekmişlerdi. Yiyecek o kadar kıttı ki yenebilir her kalitedeki buğday, arpa ve darı hepsi aynı fiyattan satıldı.
Haberleşme kanallarımızın aç haydutlarca tahrip edilmemesi için bir hükümet kurmak gerekiyordu. Aceleyle tohumluk getirildi ve sivil bürolar açıldı. Kendimizi bir yönetim oluşturmaya adamıştık.
1917 baharının sonunda, harmandan hemen önce, Türklerin Kerkük’ten atılmalarına karar verildi. Operasyonlar ba­şarılı oldu ve Kerkük ele geçirildi. (…)
24 Ekim 1918’de Türklere karşı nihai operasyonlar başlatıldı.
Ateşkes imzalandığı esnada 18. Bölük Musul’un hemen dı­şındaki bir noktaya kadar ilerlemişti; Levvin’e bağlı kol ise Altınköprü ve birkaç mil ötesine kadar ilerlemişti.
[40]

– FO 371/4193 13 Ekim 1919
Kürtler ve Ulusal Hareket.

…. Toplantı sonunda aşağıdaki karar oy birliğiyle alınmıştır.
“İngilizler bizim tek dostumuzdur ve Kürtler İngilizlerden başka hiçbir himayeci istememeye karar vermişlerdir.”
İstihbarat Örgütü Tarafından imzalanmıştır. Karadeniz Ordusu, İstanbul.
[41]

FO 371/12255 Belge No: E74 – 5 Ocak 1927 –  GİZLİ
Bay Clive’dan, 4 Ocak 1925, Tahran.
İran Genelkurmay Başkanının -Irak’taki İngiliz yetkilileri ile Şeyh Mahmut arasında- Şeyh Mahmut’u Kürdistan’da bağımsız yönetici olarak tanıyacak ve İngilizlerin Kürdistan’ın özerkli­ğinden yana olduklarını belirttikleri bir anlaşmanın kopyası mahiyetindeki bir belgeyi almış olduğunu gizli ve güvenilir bir kaynaktan öğrenmiş bulunmaktayım.” [42]

*************************   

 

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin bir çok yerinde boğazımıza basıp küstahça tavırlarda bulunan İngilizlerin dehşet oyunlarından bahseder ve yüzlerine tükürür.[43]

-Bunların başında;” İngiliz iki yüz sene zarfında, tahakküm ettiği iki yüz milyon İslamdan iki yüz adamı Purutluğa (Protestanlık) çevirememiş ve çeviremez.[44]

Ve bizdeki bu menfi cereyanı şöyle izah eder:

Şimdi Kur’ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var:
Birincisi : Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cereyan, yüzde otuz, kırk adama zarar verebilir.
İkincisi : Eskiden beri müstemlekâtların Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye dâiresinde dinsizliği neşretmek için, ifsad komitesi namında bir komite. Bu da yüzde on, yirmi adamı bozabilir.
Üçüncüsü : Garplılaşmak ve Hıristiyanlara benzemek ve bir nevi Purutluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyasîler heyetidir. Bu cereyan yüzde, belki binde birisini Kur’ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.”[45]

-Ve bu münafıkane oyuna ve başımıza açtıkları tehlikeye şöyle dikkat çeker:

Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükümete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükümetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin membaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid’aların bir derece def’ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi’lerin hükümetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid’alara tarafgirliktir.
Elcevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz-fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.”[46]

-Kaderin rolünü ise şöyle izah eder:

“Bu Alman mağlubiyetiyle neticelenen bu harpte Osmanlı Devletinin mağlubiyetinin hikmeti nedir?”
Cevaben Eski Said demiş ki: “Eğer galip olsaydık, medeniyet hatırı için çok mukaddesatı feda edecektik. Nasıl ki yedi sene sonra edildi. Ve medeniyet namıyla âlem-i İslam, hususan Haremeyn-i Şerifeyn gibi mevâki-i mübarekeye, Anadolu’da tatbik edilen rejim kolaylıkla, cebren teşmil ve tatbik edilecekti. inayet-i İlahiyeyle onların muhafazası için kader mağlubiyetimize fetva verdi.”
Aynen bu cevaptan yirmi sene sonra, yine gecede, “Bîtaraf kalıp, giden mülkünü geri almakla beraber, Mısır ve Hind’i de kurtararak, bizimle ittihata getirmek, siyaset-i âlemce en büyük muzafferiyet kazanmak varken, şüpheli, dağdağalı, faydasız bir düşmana (İngiliz) taraftarlık göstermekle muzaaf bir surette ve zararlı bir yolu tercih etmek, böyle zeki, belki dâhi insanların nazarında saklı kalmasının hikmeti nedir?” diye sual benden oldu.
Gelen cevap, manevi cânipten geldi. Bana denildi ki: “Sen, yirmi sene evvel manevi suale verdiğin cevap, senin bu sualine aynı cevaptır. Yani, eğer galip tarafı iltizam edilseydi, yine mimsiz medeniyet namına galibâne mümanaat görmeyecek bir tarzda, bu rejimi âlem-i İslama, mevki-i mübarekeye teşmil ve tatbik edilecekti. Üç yüz elli milyon İslamın selameti için bu zahir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler.”[47]

-“Sâdattan olan şerif i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten iken, zaaf gösterip, İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyne müstebidâne girmesine meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerifeyni, İngiliz siyasetinin, Âlem-i İslâmı aldatacak bir sûrette, merkez-i siyâsiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl-i bid’attan olan Vehhâbiler, hariçten medâr-ı istinad aramayarak, filcümle nim-müstakil bir siyaset-i İslâmiye takip ettiklerinden, şu cihette haklı olarak o gibi Ehl-i Sünnete galebe ettiler denilebilir. [48]

-Ve Bediüzzaman bu oyun düğüm noktasının Lozan da gerçekleştiğini şu tarihi belgeyle ifade ve ifşa eder.

Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; “Lozan’ın İçyüzü” diye yazılan makaleden.
İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:
“Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.”
Lozan’da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
“Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an’ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri-yâni İsmet’in beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir.”
Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk başmurahhasının, yâni İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.
Konferansın birinci defasında Türk başmurahhası, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve baş başa seyahat… Sonra Ankara gizli meclis toplantıları… Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: “Din öldürülecektir.”
Lozan Konferansının ikinci sayfası: “….. Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir.”
Nihaî Vesika:
Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, “Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon’un verdiği cevap:
“İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.

Yani Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır.”
Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?

Gizli anlaşmanın entrikası:
Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum’dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
“Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum.”
Aynı Hayim Naum Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.
Hayim Naum o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanında-emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda Hayim Naum’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.”[49]

-İngilizlerin bu sinsi planını yüz sene önce gören Bediüzzaman Hazretleri kürtlere hitaben şu beyanatta bulunmuştur:

-“Gavurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?
–Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir-i mutlak yalnız desatir-i İslâmiyettir. Öyle ise iki cereyana da lanet!..
Evet, lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına onun izalesine çalışan necise
necis demekle, onu da kendimize sıçratmak maslahat olmasa gerektir.
Meselâ: Bir hınzır seni boğuyor, bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle
kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünûndur. Zâten bir cinnet-i müstevliye dünyaya dağılmıştır.”[50]

-“İslâm gaflet edip küstü. Hristiyanlık dini fen ve medeniyeti kendine maledip iki silahla
galebe çaldı.
Şimdi şarkta müthiş bir silah îmal ediliyor. Bunun hak kısmına sahip olmalı. Yoksa
yine küssek, onu da Hristiyanlık İslâmiyet aleyhinde istimal edecektir. Buna karşı
dayanılmaz.
Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir, bir kudsiyet almazsa söner. O desatire
kudsiyet verecek iki muazzam rakîb din var.
Şu keskin fikir gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silahını Hristiyanlık
dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, kudsiyet almak için İslâmiyete dehâlet etmeye
mecburdur.”[51]

-“S- Neden bu kadar (İ.G.Z.)(İngiliz) den nefret ediyorsun? Musalahasını da
istemiyorsun?
C- Sebeb bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, manen ahlâkımıza vurduğu
darbedir. Çekirdek halinde olan secaya-i seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası
iltiyam bulur; izzet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir.
Edirne Câmii’nde,-
Yani: Edirne Kapı Camiinde. –Naşir– -) bir İslâm hocasının lisanıyla, Venizelos gibi şeytan zalime dua ettirdi. Merkez-i Hilafette, müslümanlar lisanıyla hizb-üş şeytan olan (İ.G.Z.), Yunan askerlerini halaskâr, tathirci ilân ve karşısındaki güruh-u mücahidîni cani, zalim söylettirdi.
Acaba bir vâlide o dereceye getirilse ki; çocuğunu kendi eliyle öldürerek, müteessir
olmayarak, parça parça etse, hiç mümkün müdür ki, onda hissiyat-ı âliye ve ahlâk-ı
sâmiye intıfa etmesin?!.

S- Neden (İ.G.Z.) siyaseti galib çıkar?
C- Siyasetinin hassa-i mümeyyizesi; fitnekârlık, ihtilaftan istifade, menfaat yolunda her
alçaklığı irtikâb etmek, yalancılık, tahribkârlık, hariçte menfîliktir. Bir adam kocaman bir binayı bir günde harab eder, bir taburu ihtilale verir. Şu alçak siyasettir ki (K.T.T.- Kostantin’i kasd ediyor. –Naşir– -)ni zahiren tel’in ettiği halde, gizlice dehalet ediyor. Fenalık ve ahlâk-ı seyyie, siyasetine vasıta olduğu için, her yerde ahlâk-ı seyyieyi himaye ederek teşci’ eder. Şimdiki İstanbul hali şahiddir.

S- Anadolu’da pekçok zulüm ediliyor ve pekçok müslümanlar i’dam ediliyor.
Neden böyle yapıyorlar?
C- Evet maatteessüf pek feci’ şeyler oluyor. Fakat asıl sebeb; mel’un mimsiz medeniyet,
öyle zalimane bir silâh, şu harb-i vahşiyaneye vermiştir ki, o silâhın karşısında dayanmak, onun naziriyle mukabele etmek lâzım gelir. Şeşhane ile mitralyoza mukabele edilmez.
İşte o silâh, o düstur ki, medeniyet harbin eline vermiştir; ben de kendi gözümle Grandük Nikolaviç’in namına iki emri gördüm.
Der: “Askerimize bir köyden bir tüfenk açılsa, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”
İkinci emri de: “Bir cemaatte bir adam, cephe zararına bize hıyanet etse, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”
İşte böyle azlam bir düstur ile (İ.G.Z.) Anadolu’ya hücum ediyor.”[52]

Bediüzzaman 1920’de İngilizlerin İstanbul’a tasallut ve işgali zamanında Türkçe ve
Arabça olarak müellifi tarafından yazılmış ve neşredilmiş olan Hutuvat-ı Sitte -yani altı adım ve maddede- adlı eserinde İngilizler hakkında gayet ağır ve yerinde şu tesbit ve teşhisi yapar;

“Herbir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, altı hutuvatıyla âlem-i İslâmı ifsad için: İnsanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menba’ları ve tabiatlarındaki muzır ma’denleri fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.
Kimin hırs-ı intikamını, kimin hırs-ı câhını, kimin tama’ını, kimin humkunu, kimin
dinsizliğini, hattâ en garibi, kimin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.”[53]

-“Ey Kürdler! Görüyorum ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen, taaffün eden
bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız; sebeb-i saadetimiz olan meşrutiyeti takviye için fikr-i milliyeti haffar yapıp ma’rifet ve fazîleti
eline veriniz!.. Şu yerlerde de bir küngân atınız, tâ bir kemâlât pınarı bizde de çıksın.
Yoksa daima dilenci olacaksınız. Ya susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız veya
tenbeldirler. Eğer siz insan olsanız, hükumet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenalıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.[54]

-“Altıyüz seneden beri bayrak-ı tevhidi umum âleme karşı i’la eden, ve istibdada şiddet-i itaât; ve terk-i âdât-ı milliye ile ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim.
Ona bedel: Onların akıl ve mârifetinden istifade edeceğiz. Ve asaletimizi de göstereceğiz.
Elhasıl: Türkler, bizim aklımız… Biz de onların kuvveti… Mecmuumuz bir iyi insan

oluruz. Hodserane yapmayacağız. Bu azmimizle başka unsurlara ders-i ibret vereceğiz. İyi evlad böyle olur. Hem de istibdad zamanında bir batman itaât etmişsek, şimdi on batman itaât ve ittihad lâzımdır. Zîrâ, şimdi sırf menfaâtı göreceğiz. Çünkü hükûmet-i meşruta, hakikî hükûmet-i meşruâdır.
Elhasıl: İttifakta kuvvet var. İttihadda hayat var. Uhuvvette saadet var. İtaât-ı hükûmette selâmet var. Hablül metin-i ittihada, ve şerît-i muhabbete sarılmak zarurîdir.”[55]

-“Ey Kürd Milleti!
İttifakda kuvvet, ittihadda hayat, kardeşlikte saâdet ve hükümette selâmet vardır.
İttihadın ipini (zincirini) ve muhabbetin şeridini iyi tutun ki, sizi belâdan halâs etsin. Size bir şey söyleyeceğim, kulağınızı iyi verin. Biliniz ki; bizim üç cevherimiz vardır, ki bunlar muhafazalarını bizden istemektedirler.
Birincisi: İslâmiyettir ki, milyonlarla şüheda onun bahasına kanlarını vermişlerdir.
İkincisi: İnsaniyettir ki, biz aklî hizmetlerle civanmerdânelik ve insanlığımızı halkın
nazarında dünyaya güstermemiz lâzımdır.
Üçüncüsü: Milliyetimizdir ki, bize meziyet vermiştir. Eskiler bu iyilik ve meziyetiyle
yaşamaktadırlar. Biz de milliyetimizin korunması yolunda çalışmalıyız ki, kabirlerinde
yatanların ruhlarını şad edelim.
Bundan başka: Bizim üç düşmanımız vardır ki, bizi harab etmektedir. Bu düşmanlardan birincisi fakirliktir. İstanbul’un kırk bin hammalı bunun delilidir.
İkincisi: Cehalet ve okumamazlıktır. Bizde binde birinin gazeteleri okuyamaması
onun delilidir.
Üçüncüsü: Düşmanlık ve ihtilâftır ki, bu adavet kuvvetimizi tüketmektedir. Bizi de
terbiyeye müstehak eyler. Hükûmet de insafsızlığından bize zulüm ediyordu.
Bunu işittikten sonra biliniz ki, tek çaremiz şudur: Biz üç elmas kılıncı elimize
almalıyız. Tâ ki o üç cevherimizi elimizden etmemeli… Ve o her üç düşmanımızı
üzerimize saldırtmamalı. İşte o kılınç: Adalet, maarif ve okumadır.
İkinci kılınç: Millî ittifak ve muhabbettir.
Üçüncüsü: Her insanın kendi işini kendisinin yapmasıdır.. Ve sefiller gibi halkın
himmet ve yardımına muntazır olmamak ve vasiyetlere sırtı dayamamaktır.
Ve sonuç olarak: Okuma, okuma, okuma!.. Ve elele verme, elele verme, elele verme!..”[56]

-“Görülmüyor mu ki; en hürriyetperver maskesini takan, (İ.G.) (ilk baskı: “En
hürriyet-perverleri olan İngiliz”) elini uzatıp arıyor. Nerede Hristiyan bulsa, hayat veriyor.
İşte Habeş, Sudan. İşte Tayyar, Ertuşî. İşte Lübnan, Havran. İşte Mal-Sur ve Arnavut. İşte Kürd ve Ermeni, Türk ve Rum ilâ âhir…”[57]

MEHMET ÖZÇELİK

03-09-2018

[1] İNGİLİZ GİZLİ BELGELERİNDE TÜRKİYE. EROL ULUBELEN. 5.8.1967.

[2] Sh.9.

[3] Sh.10..

[4] (Fazla bilgi için Emperyalizm ve Milliyetçilik) Sh.13.

[5] Sh. 17.

[6] Sh.31.

[7] Sh. 31.

[8] Sh.33.

[9] Sh.54.

[10] Sh.58.

[11] Sh.63-64.

[12] Sh.64-65.

[13] Sh.75.

[14] Sh.75-76.

[15] Sh.95.

[16] Sh.96.

[17] (Foreig affairs, Cilt 7 Sayfa 398 .E. M. Eale) Sh.160-161.

[18] Age. Sh.162.

[19] Age. Sh.167.

[20] Age. Sh.169.

[21] Age. Sh.184.

[22] Age. Sh.192.

[23] Age. 192-193.

[24] Age. Sh.194-195.

[25] Age. Sh.195.

[26] Age. Sh.196.

[27] Age. Sh.214.

[28] Age. Sh.216.

[29] Age. Sh.216.

[30] Age. Sh.220.

[31] Age. Sh.225.

[32] Age. Sh.226.

[33] Age. Sh.231.

[34] Age. (Political Science Quarterly C. 39 S. 265, Mead Earle) . Sh.273-274.

[35] MESUT YEĞEN.İNGİLİZ BELGELERİNDE KÜRDİSTAN.311 sahife.

[36] Age. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı” Sh.35.

[37] Age. 39-40.

[38] Age.Sh.55-56.

[39] Age. Sh.61-62.

[40] Age.Sh.103-104.

[41] Age. Sh.116-117.

[42] Age. Sh.225.

[43] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/arama/%c4%b0ngiliz

[44] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/beyanat-ve-tenvirler/beyanat-ve-tenvirler/251

[45] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/emirdag-lahikasi/demokratlara-buyuk-bir-hakikati-ihtar/423

[46] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/lemalar/on-altinci-lem-a/107

[47] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/kastamonu-lahikasi/sayfa/19

[48] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/mektubat/yirmi-sekizinci-mektub/354

[49] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/emirdag-lahikasi/nihai-vesika/277

[50] Asar-ı Bediiyye. Sh.62.

[51] Age.Sh.67.

[52] Age.84-85.

[53] Age.93.

[54] Age.242.

[55] Age.346.

[56] Age.362.

[57] Age.134.

No ResponsesEylül 15th, 2018

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER-ÇİN- RUSYA- ÖZBEKİSTAN

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER

ÇİN- RUSYA- ÖZBEKİSTAN

Çin: Çin mezalimi altında bulunan Doğu Türkistan’da Uygur asıllı Müslüman
Türklere yönelik yeryüzünde örneği bulunmayan korkunç uygulamalarla işkenceler yapılmaktadır. 21. yüzyılda gerçekleştirilen bu vahşet karşısında, barışın timsali olduğu iddiasındaki Avrupa ülkeleri ve İslam Devletleri sessizliklerini korumaktadırlar.

…1927’de komünistlerin başına geçen Mao Zedong, Çu Enlay ve Çu Di’ ile Komünist Partisi güçlenerek ülke çapında teşkilatlanmaya, hükümet kuvvetleri ile çarpışmaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sona erince, Mao Zedong yönetimindeki komünist birlikleri ülkeye hâkim olmayı başarmışlardır. ABD, milliyetçilere yardım eder görünmüş; ancak Çin’e gönderdiği diplomatlar milliyetçilerin aleyhine çalışmış ve komünistlerin ülkeye hâkim olmasına sebep olmuşlardır.

… 2.200 yıllık tarihi ile dünyanın en kadim medeniyetlerine ev sahipliği yapan Türkistan toprakları, yıllardır Çin işgali altında işkencelere maruz bırakılmaktadır.
Çin, bölge üzerinde hâkimiyetini, Doğu Türkistan topraklarının Çin’e ait olduğu iddiasına dayandırmaktadır. Oysa tarihî kaynaklar bu iddiayı çürütmektedir.

…Bugün bütün dünya devletlerinin Çin Halk Cumhuriyeti’nin masum insanlara uyguladığı vahşete duyarsız kalması ya da herhangi bir yaptırıma tâbî tutmayarak sloganik söylemlerin ötesine varmayan tepkiler göstermesi, Komünist rejimin insanlık dışı işkenceleri istediği biçimde gerçekleştirmesini beslemektedir. Özellikle Müslümanlara yapılan katı uygulamalar masum insanların günlük hayatının bir parçası durumuna dönüşmüş ve bölge ağır şartlar altında varlığını güç-bela devam ettirmeye çalışmaktadır.

…Çin; insanlığa büyük bir dram yaşatmaktadır. Zorunlu kürtaj uygulaması da Çin’in daha uzun vadeli planlar yaptığının göstergesidir.

******************  

RUSYA: SSCB’nin dağılmasıyla zor zamanlar geçiren, hep bir kapalı kutu içerisinde
kalan Rusya; içinde yaşadığı bunalımlar, ekonomik sıkıntılar, katı disiplininden asla taviz vermeyen yapısı, hatta eski dönem imparatorluk bilincini yakalamaya çalışırken, terör maskesi altında ülke içi ve dışı zulümlerine de devam ediyor.

…Otuz yıldan fazla süren Stalin diktatörlüğünde, resmî rakamlara göre 52 milyon kişi tutuklanırken, 6 milyon kişi de hiçbir sorgulama yapılmadan sürgüne gönderildi. Sürgünler ve soykırımlarla dolu bu dönem, yaklaşık 20 milyon insanın ölümüne sebep oldu.

…1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra karşıtlarını yok etmeye başlayan Sovyet rejimi; 1930’ların sonunda kendi vatandaşlarını ‘temizlik’ adı altında görülmemiş baskı ve katliamlara tabi tutarken, aralarında Sovyet Almanların, Kırım ve Ahıska Türklerinin, Çeçen ve İnguşların da olduğu pek çok milleti sürgüne yollamıştır. Sürgün sırasında insanlar zor yol şartlarında hayatlarını kaybederken, geride bıraktıkları mülklerine de el konulmuştur.

…Rusya, özellikle Orta Asya’da halkı Müslüman olan ülkelerde hiçbir İslamî unsurun
varlığına müsaade etmiyor. Azerbaycan, Tacikistan ve Kazakistan da Rusya’nın bu politikasına uygun hareket ediyor. Azerbaycan’da ezanın yasaklanması ve camilerin yıkılması gibi uygulamalar olayın boyutlarını gözler önüne seriyor.
Tacikistan’da 18 yaşından küçüklerin ibadethanelere gitmesi yasak, Kazakistan’da da benzer uygulamalar sergileniyor

…Rusya; Basra Körfezi’ne, Ortadoğu petrollerine ve Hint Okyanusu’na inme planlarının bir parçası olarak 1979-1988 yılları arasında işgal altında tuttuğu Afganistan’da yüzbinlerce sivili katletti. Camileri ve türbeleri yıkan, su kuyularını zehirleyen, yerleşim birimlerini yok eden ve diğer canlıları telef eden Rusya, bu uygulamalarıyla bölgeyi tamamen yok etmeye çalışmıştı.

…Geçtiğimiz 20 yılda 300 kadar gazetecinin faili meçhullerle hayatını kaybettiği Rusya’da basın özgürlüğü kavramı da her konuda olduğu gibi devletin elinde tutuluyor.

…1994 yılından bu yana Çeçenistan’da soykırım uygulayan Rusya, resmi açıklamalara
göre son 12 yılda 17 bini çocuk olmak üzere 87 bin kişinin hayatını kaybetmesine, 185 bin kişinin yaralanmasına ve 172 bin kişinin de evini terk etmesine sebep oldu.

…Olivier Roy bu süreci şu cümlelerle özetler:
“1865-1920 arasında Orta Asya’nın fethi, Rus İmparatorluğu’nun yüzyıllar süren seküler genişleme sürecinin müslüman topluluklar aleyhine sonuçlanmasından başka bir şey değildir.”
Roy 16. yüzyılın ortalarında başlayan bu işgal sürecinde Rusların sürekli olarak Müslümanlarla çatıştığını ifade eder:
“… Rusya için, 1552’de Kazan’ın alınmasından 1920’de Buhara’nın alınmasına kadar müslümanlarla hem zamanda (17. yüzyıldaki kısa bir duraklama hariç), hem de mekânda sürekli bir çatışma vardır.”

…1917’de Lenin önderliğinde gerçekleşen Bolşevik Devrimi’nin ardından, I. Dünya Savaşı’ndan kalan zorlu koşullarının da etkisiyle ülkede plansız bir ekonomik süreç yaşanmış, “savaş komünizmi” adı verilen dönemde her şeyin devletleştirilmesi sebebiyle özellikle kırsal kesimde kıtlık başgöstermiş, 1920-1921 yıllarında yaklaşık 20 milyon insan kıtlıktan etkilenirken, milyonlarca insan açlık sebebiyle yaşamını yitirmiştir.

…başkent Moskova’ya taşınmış, ihtilal karşıtları ile kanlı bir içsavaşa girişilmiştir. 1917-1922 yılları arasında devam eden savaşta yaklaşık 3 milyon insan hayatını
kaybetmiştir. Komünist rejimin savaştan galip ayrılmasının ardından, Polonya ve Finlandiya ile sınırlar belirlenmiş, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan gibi çarlık dönemi sonrası geçici bir bağımsızlık dönemi yaşayan devletler ele geçirilmiş, Ukrayna, Belarus ve Transkafkasya ile birleşilmiş ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği oluşturularak anayasası 6 Temmuz 1923’te yürürlüğe girmiştir. Bu birliğe daha sonra 1924’te Özbekistan ve Türkmenistan, 1929’da da Tacikistan katılmıştır.

…Sovyet rejimi, sınırları içerisindeki Müslüman nüfusu hayatın her alanında acımasız uygulamalara tabi tutarken, ülkenin büyük çoğunluğunun bağlı olduğu Hristiyanlığa karşı da tam bir sindirme ve yok etme politikası uygulamıştır. Bu süreç ateizmi benimsemiş olan Lenin ile başlamış, Stalin döneminde daha da şiddetlenerek devam etmiştir. Kilise’nin Çarlık rejimine yakın siyasî tavrı da bu düşmanlıkta rol oynamıştır. Bu kapsamda Kilise’ye ait mülklere el konulmuş, dinî kurumların eğitim üzerindeki etkinliğine son verilmiş, din adamları katledilmiş ya da sürgüne gönderilmiş, kiliseler de tek tek kapatılmaya başlanmıştır.

…1917’de Çarlık Rusyasında 77.767 olan Rus Ortodoks Kilisesi’ne ait kilise ve mabed sayısı 1928’de 28.560’a, Katolik Kilisesi’ne ait mabed sayısı 4.233’ten 128’e, sinagog sayısı 6.059’dan 261’e, cami ve mescid sayısı ise 24.582’den 2.293’e düşmüştür.

Ülkede 1920’lerden itibaren bu uygulamaların hayata geçirilmesinde Militan Ateistler Birliği de önemli rol oynamıştır. “Dinle mücadele sosyalizm için mücadeledir” sloganıyla hareket eden birlik ülke çapında 5.7 milyon üyeye ulaşmıştır. Din adamları üzerindeki baskı ve takiplerin arttığı 1930’lu yıllarda, 165 bin kişi kilise ile irtibatı olduğu gerekçesi ile sürgün edilmiş, bunlardan 107 bini de idam edilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı ve Almanya karşısında girişilen mücadele SSCB açısından oldukça ağır sonuçlar doğurmuştur. Savaşta yaklaşık 7.5 milyon asker, 6-8 milyon sivil insan yaşamını yitirmiş, 25 milyon insanın evi tahrip edilmiş

…1985 yılında yönetime gelen Mikhail Gorbaçov’un sistemi ayakta tutmaya çalışan
“açıklık” (glasnost) ve “yeniden yapılanma” (perestroika) hamleleri Sovyetler Birliği’nin dağılmasını önleyememiş ve 1991 yılı sonunda Sovyetler Birliği rejimi son bulmuştur.

…Afgan işgalinde Garak Camalbekov adlı Sovyet askeri şunları anlatmaktadır:
“ …Tanklar köylerdeki evlerin üzerinden geçerek, birçok evi yerle bir etti. Bir evin üzerinden tankla geçerken, ben tankın içinde olduğum halde çocukların ve kadınların çığlıklarını duyabiliyordum.”

…Ruslarla yapılan 1994-1996 yılları arasında devam eden ilk savaşta yaklaşık 100 bin Çeçen hayatını kaybetmiş ve yaklaşık 400 bin Çeçen de mülteci konumuna düşmüştür.

…Çeçenistan’daki ikinci işgal sırasında yaklaşık 150 bin Çeçen hayatını kaybetmiştir. Toplam 424 köyden 270’i kullanılamaz hale gelmiştir. Bu işgalle birlikte toplam mülteci sayısı 500 bini geçmiştir.

**********************    

…ÖZBEKİSTAN: Özbekistan’da Devlet Başkanı İslam Kerimov’a en ufak bir muhalefet bile şiddetle cezalandırılırken, inanç özgürlüğü alanındaki kısıtlamalar bakımından Özbekistan dünyada parmakla gösterilecek bir konumda bulunuyor.

MEHMET ÖZÇELİK

30-08-2018

Kaynak: TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katliamlar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

Tarihten bugüne Rusya ihlal karnesi raporu.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Almanya.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Hollanda.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-İsrail.

Yirminci yüzyılda soykırım ve katliamlar.

Soykırımları unutma!

Sömürgeden soykırıma-Arakan!

 

No ResponsesEylül 13th, 2018

GECELERDE SEFER GECELERE SEFER

GECELERDE SEFER GECELERE SEFER

Günahımıza ağlayalım

Kalbimizi yağlayalım

Sevdamızı anlayalım

Her gece ve her zaman.

 

Günahımıza ağlasak

Şeytanımızı bağlasak

Düşmanımızı dağlasak

Her gece ve her zaman

 

Uzaklarda arama

Derinlerde derleme

Bizimki nefsimizde

Her gece ve her zaman .

 

Geceler geceler

Gündüze perde geceler

Gündüzleri örterken

Kalbe hece geceler.

 

Hüznün adı geceler

Hüzün verdi geceler

Gündüz kıymet bilmezken

Hüzünle geldi geceler.

 

Sevda kara, Gece kara

Hüzün bulut, kapkara

Kalpte açarken yara

Hüzünle geldi geceler.

 

Sabah -akşam -yatsı

Sırları saklayan geceler

Günahlarımı örterken

Kullukla gelen geceler

 

Alem suskun ve sükun

Konuşan ben ve geceler

Allah’a yönelirken eller

O ve ben-li geceler.

 

Sefer-le çıktık sefere

Hem gündüz hem gece

Gönlümdeki pencere

Nice hece hece…

Mehmet Özçelik

10-09-2018

DİVAN Edebiyatı Kulübü paylaştı: 2 Aralık 2016 Cuma

No ResponsesEylül 12th, 2018