HAŞHAŞİ

HAŞHAŞİ

Med cezir, inişli çıkışlı, gel gitli bir hayat

Melekle şeytan, nefisle kalbin, bedenle ruhun, akılla midenin arasındaki gel gitler.

Cennetle cehennem arasında dokunan mekikler.

…şeytan insanı hatta insanları yemeye çalışıyor.

Aç gözlü.. doyumsuz.. hırslı.. aynı zamanda haris yani cehennem bekçisi,

Sonuçta cehennem ona ve o cehenneme muntazır…

-Mısırda İhvanı müslimini temsilen Seyyid Kutup Kral Faruku yıkmak için Cemal Abdunnasır ile ortaklık yaptı.

Yıktı da…

Abdunnasır başa geçer geçmez 40 bin ihvanı müslimini idam etti, hapislere attırdı.

Bu gün Fetö milyonların harcanmasına sebeb olmuştur.

Tarih hep tekerrür ediyor.

Bu ise siyaset cephesinden, devlet iktidarına doğrudan veya dolaylı olarak talip olunmasından kaynaklanmaktadır.

-İzmir’de tutuklu bulunan ve ABD’nin üst düzey ajanlarından olduğu belirtilen Papaz Andrew Brunson’a ait kayıtta, papazın gence ABD’de özel harp asker ve subaylarının kullandığı bir su arıtma cihazı, 5 gün aç kalması halinde bile yüksek kalori alabileceği haplar ile soğuk ve sıcağa dayanıklı özel bir fular verdiği anlaşılıyor. Brunson 6 yıl öncesine ait ses kaydında gence, 15 Temmuz 2016’da yapılacak darbe girişimine atıfta bulunurcasına, “2016 yılında yaz aylarında büyük bir deprem olacak. Bunları önemli ve her an bulabileceğin bir yere sakla. O depremden sonra İstanbul ABD Konsolosluğuna benim yanıma gel” diyor.[1]

-Abd ile oluşan kriz, yüz yıllık bağlarımızı çözmek için bir fırsattır.

FBI Ajanı Paul Wıllıams anlatıyor, yaz bozda; Yıllarca Fetöyü Araştırdığını ve sonucu şöyle değerlendiriyor; Cıa-Fetö-Uyuşturucu üçgeni.

Ajan ifadesinde; Cıa uyuşturucudan elde ettiği paralarla Fetöyü destekliyor ve özellikle orta asyada onun okullarını kullanıyor.

Fetönün okulları Cıanın o ülkeyi işgal kapısıdır.

Aynen bu ajan Deaşı biz kurduk, diyor.

Trumpun Obama kurdu, dediği gibi.

-Gündem kasıtlı olarak atatürkçülükle değiştiriliyor.

Tıpkı ayasofyanın camiye çevrilmesinin gündemde iken, nazarları ve fikirleri bulandırarak gündemin değiştirilmesi gibi….

-Abd.nin 17.25 aralığını yaşanıyor.

Dünyayı değiştirmeye çalışan abd, içten içe oyularak, değiştirilmeye çalışılıyor.

Ettiğini bulacak, çektirdiklerini çekecek.

Bir asırdır gizli ve münafıkane oynanan oyun, bugün yoruma gerek bile görülmeden, ihanet açıkça görünmektedir.

Bunu görmeyip de hala birliğimizi bozacak girişimlerde bulunup muhalefet edenler, sadece kör, sadece sağır, sadece de dilsiz değil, insan ismine bile layık değillerdir.

İçimizdeki bir asırlık kriptolar aktif olarak devrededirler.

Devlet olarak israil ve onun hamisi olan abd, teröre ve teröriste destek olması ve kurmasıyla, terör devleti olduğu belgeleriyle tescil edilmiştir.

Bu amaçla batıyı, almanya gibi devletleri de kullanmaktadır.

 

[1] http://www.aksam.com.tr/guncel/abdli-papazin-sok-ses-kaydi-ortaya-cikti/haber-668613

 

No ResponsesKasım 18th, 2017

RABBİM BİZİ GERİ GÖNDER

RABBİM BİZİ GERİ GÖNDER

Dünya imtihanına gönderilen insanlar, imtihanları ve vazifeleri bittikten sonra, kendilerini yaratıp gönderen Rabbi Kerimlerine döneceklerdir.

Ya Aziz olarak ya da Zelil olarak…

İman küfür mücadelesi Hz. Âdemden kıyamete kadar devam etmektedir.

Bu gün dünyada hala önemli çapta ateist olan ülkeler bulunmaktadır.

Çin.% 67, Japonya. % 29, Hong Kong. % 30, Türkiye. % 6, İran. % 4..[1]

Bediüzzamanın deyimiyle, kâfirin bu dünyadaki manevi cehennemi, asi bir müminin ahiretteki maddi cehenneminden daha dehşetlidir.

Oysa bu durumda dünya ve ahiretini kaybetmiş olduğunun farkında değil.

-“Günahlar, hayat-ı ebediye de daimî hastalıklardır.”[2]

Bu hastalıklar salgınlaşıp, manevi ve toplumsal hastalıkları da beraberinde getirmektedir.

“Şahs-ı zahirisinin hatasıyla şahs-ı manevisi hasta olduğu…”[3]

-Cehennem suyu şifalı sulardandır ancak imansızlığı tedavi etmeyip, acısını azaltıyor.

-Dünyadaki binlerce batıl inancın devamını sağlayan sebep, atalarını yanlış yolda bulup, körü körüne taklid edip, devam ettirilmeleridir.[4]

-Abdullah ibn-i Amr ibn As (r.anh)’den rivayet edilmiştir: Bir gün Rasulullah (s.a.v.) ‘namaz’dan söz etmiş ve şöyle demiştir:”

“Kim namazına devam ederse bu namaz kıyamet gününde onun için (karanlığa karşı) nur, (doğruluğuna) delil ve (azabtan) kurtuluş olur. Kim namazına devam etmezse onun nuru, delili ve kurtuluşu olmaz. O kimse kıyamet gününde Karun, Firavun, Haman ve Ubey İbn Halef ile beraber olur”[5]

Karunla beraber olması mala düşkün olması, zenginliği Allahtan değil kendisinden bilmesi, Firavunla beraber olması güç sahibi olması, Hamanla beraber olması, yöneticiliğinin namaza engel teşkil etmesi, Übey ibni Halefle olması, tüccar olan Übey gibi ticaretinin ibadetine mani olmasındandır.

-Mümin için afv ve mağfiret söz konusu iken, kâfir için bu durum artık bitmiştir.

Müminlerde üç türlü muamele görürler;

-Ya ayıbı yüzüne vurulup cezalandırılır, af etmeden. Bu ise gerekendir.

Afv, ayıbı yüzüne vurarak, cezalandırmayıp bağışlar.

Mağfiret ise, yüzüne vurmadan bağışlar.

Bakara suresinin sonundaki gibi; Va’fuanna, vağfirlena..

-“ (Ey Muhammed!) İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar. Zira o gün zalimler, “Ey Rabbimiz! Yakın bir süreye kadar bizi ertele de senin çağrına uyalım ve peygamberlerin izinden gidelim” diyecekler. Onlara şöyle denilecek: “Daha önce siz, sonunuzun gelmeyeceğine yemin etmemiş miydiniz?”[6]

Ahirette iman etmeyenler, hayvanların cesedlerinin toprak olduğunu gördüklerinde şöyle diyeceklerdir;

“Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, “Keşke toprak olaydım!” diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.”[7]

“De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

Suçlular, Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen!

Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir.”[8]

“Onlar cehennemde, “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim” diye bağrışırlar. (Onlara şöyle denilir:) “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”[9]

Dönüşü olmayan bir hayata gitmekteyiz.

Rabbim! Bizi tekrar geri gönder, bak nasıl iyi amelde bulunacağız, sözünün geçerli olmadığı bir gidişe sevk olunmaktayız.

Dünya sınavının tekrarı yok.

Neyiz? Ne olduk? Ne olmaktayız?

Hangi atmosferdeyiz?

******************   

“YA RESÛLALLAH! HANZALA MÜNAFIK OLDU!”

Hanzala ibni Rebî r.a. anlatıyor:
“Resûl-i Ekrem s.a.v.’in yanındaydık, bize öğüt verdi, cehennemden söz etti. Sonra eve geldim, çocuklarla güldüm eşimle eğlendim.
Daha sonra evden çıktım.

Yolda ağlayarak giderken Ebû Bekir’e rastladım.

“Neyin var, Hanzala?” diye sordu.
“Hanzala münafık oldu!” dedim.
“Fesübhânallah! Sen ne diyorsun?”
“Öyle ya, Resûl-i Ekrem s.a.v.in yanında bulunuyoruz.
Bize cennet ve cehennemden bahsediyor; onları gözümüzle görmüş gibi oluyoruz.
Huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce, çok şeyi unutuyoruz.” 

Ebû Bekir r.a. :
“Vallahi biz de aynı durumdayız. Yürü Resûl-i Ekrem´e gidelim.” dedi.
Birlikte yola düştük ve Hz. Peygamberin huzuruna girdik.

Ben:

“Ya Resûlallah! Hanzala münafık oldu.” dedim.

“Bu ne demek?” buyurdu.
“Ey Allah’ın Rasulü! Yanında bulunduğumuzda bize cennet ve cehennemden bahsediyorsun; biz de onları gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Senin huzurundan çıkıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işimizin başına dönünce, bunların çoğunu unutuyoruz.”
Resûlullah s.a.v. şöyle buyurdu:
“Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz benim yanımda bulunduğunuz hâli devam ettirip hep zikirle meşgul olsaydınız,
melekler, yattığınız yataklarda yürüdüğünüz ­yollarda sizinle tokalaşırdı.
Fakat ey Hanzala, bir saatinizi ibadete, bir saatinizi dünya işlerine ayırınız.”
Resûl-i
Ekrem bu sözü üç defa tekrarladı.”[10]

MEHMET ÖZÇELİK

12-11-2017

 

[1] http://www.ahaber.com.tr/galeri/dunya/hangi-ulke-ne-kadar-dindar

[2] 25.lema.8.deva.

[3] Lemalar.fihrist.8.deva.

[4] Bak.Bakara.170.

[5] Ahmed bin Hanbel, Musned, II, 169; Darimi, 2/301; İbn-i Hibban, 1448

[6] İbrahim.44.

[7] Nebe.40.

[8] Secde.11-13, Müminun.99.100, Enam.27-8, Şuara.102, Mümin.11,45.46, Şura.44, Nisa.18,97, Münafikun.10.11, Mümtahine.13.

[9] Fatır.37.

[10] Müslim.Tevbe 12-13 ,Tirmizî .Kıyâmet 59 ,İbni Mâce. Zühd 28.

 

No ResponsesKasım 12th, 2017

SİYASET SEYİSLİK Mİ ?

SİYASET SEYİSLİK Mİ ?

Siyaset arapça asıllı olup, at bakıcılığı manasınadır.

Neden at bakıcılığı ile kıyaslanmış ve isimlendirilmiştir?

Çünkü at hassas, hisli ve sadık hayvanlardır.

Onu süvarisinin iyi yönlendirebilmesi için, kızdırmaması, hassasiyetine dikkat etmesi, bakımını ve ilgisini göstermesi, korkutup ürkütmemesi gerekir.

Siyasette insan bakıcılığı ve yöneticiliği olarak sürdürülebilmesi için, o toplumun hassasiyetlerinin göz önünde bulundurulması, korkutulup tehdit edilmemesi ve toplumun değerlerinin göz önünde bulundurulması gerekir.

İşte bir asırdır toplumu despot ve zorba yönetimlerle idare etmeye çalışanlar, gerçek manasından uzak, fıtrata aykırı toplumu yönetmeye çalışmaktadırlar.

Bu millet de iradesiyle onları başa geçirmemektedir ve de geçirmeyecektir de…

– Gerçek kimlik ve kişiliğini sergileyemeyen insanlar, gittikleri yere göre kişiliklerini oluşturmaktadırlar.

En çok da bunu siyasette görmekteyiz.

Yeni kurulan bir parti, daha önceki görev aldığı parti ile bağdaşmamasına rağmen, kendisine yapılan daveti kabul edip, gittiği yere göre de kişilik sergilemektedir.

Siyaset- makam ve para insanın kişiliğini çok da çabuk bozmaktadır.

İnsanlar gömlek değiştirir gibi, yıllarca mücadele ettiği partinin savunuculuğunu yapabilmekte, adeta geçmişini inkar etmektedir.

Acaba bu durumda yanlış olan hangisi idi?

Öncesi mi yoksa şimdiki temsilciliği mi?

Türkiye-nin siyasetteki kaybı, kişilik kaybıdır.

İnsan yanılıp geçmişinin yanlışlarını görerek doğruya yönelebilir.

Ancak hiçbir şey olmamış gibi, her yaptığını, önceki ve sonrakiyle kendisini hep doğru gören bir insan, ne kadar kaliteli ve değerli bir insandır!

Siyaset bir türlü durulmadı, temizlenmedi.

Kirli oyunlarla bir anda birileri götürülüp, hesapta olmayan ancak belli ki belli bir projenin hesabı olan kimseler sahneye sürülmekte, koyun gibi birilerinin bunu onaylaması kabul ettirilmektedir.

Türkiye-yi dizayn etmeye çalışanlar, siyaseti dizayn etmektedirler.

Kim kime değer katmaktadır?

Partiye katılan mı yoksa partiyi kuran mı?

Partiyi kuran oy için her cepheden adama teklif götürmekte ve de vitrinine koymaktadır.

Ancak katılan kişi ne kadar samimidir!

Niçin o partide aday olmuştur?

Kendisini hatırladığı için mi?

Orada bir makam alacağı için mi?

Kendisinin ve memleketinin hangi yönünü temsil edeceğini bildiği ve toplumun nabzını çok iyi tuttuğu için mi?

Yıllar önce bir dostum bir partiden kendisine aday teklifi yapıldığını söylemişti.

Benim de fikrimi sordu.

Kendisine kaçıncı sırada olduğunu sorduğumda üçüncü sırada olduğunu söylemişti.

Ben de kendisine, birinci sıradakinin bile kazanmasının mümkün olmadığı bir yerde, üçüncü sırada girmek harcanmaktır, dedim.

Kendini harcamış olursun, dedim.

Sözümü dinledi ve de aynı durum oldu.

Eğer beni dinlemeseydi, kazanamayacağı gibi, geçmiş tüm birikimlerini de kaybedecekti.

Siyaset kişilik kazanmalı ve de kazandırılmalı.

Yoksa o partiyi temsil edenler o partiye ne kadar bir kişilik kazandırabilmektedirler.

Siyaset zemini kaypak bir zemindir.

Kişilerin kendilerini ve değerlerini koruyabilmeleri zorlaş görülmektedir.

Bu imkansız ve de boş bırakılması gereken bir alan olmadığı da elbette bir gerçektir.

Partiler şaibeli, makam peşinde koşan, millet menfaatından ziyade kendi menfaatını ön plana çıkaranlardan temizlenmelidir.

Görevinde su-i istimalde bulunan memurlar gibi, siyasettekiler de alınabilmelidir.

Toplumun tüm kesimi temsil edilmelidir.

Toplumun inanç ve değerlerini hazmedemeyenler, siyasetten uzaklaştırılmalıdır.

-Yüz yıldır inanıp konuştuğumuz, bildiğimizi düşünüp savunduğumuz düşünceler ya boş ve yalan çıkarsa, tam tersi belgelerle sabit olursa nasıl bir akıl, ruh ve vicdan haline gireriz,

Onunla kalınmayıp yani aldanmamızdan daha büyüğü ya aldattıklarımızın yüzüne nasıl bakarız, günahını nasıl taşıyabiliriz?

Vebalinin ezikliğini dünya ve ahirette nasıl yükleniriz.

-Şimdiye kadar bilinmeyip artık bilinen, açıklanmayıp gizlenen ve gizli yapılan savaşlar; artık bilinir ve açık olarak yapılmaktadır.

MEHMET ÖZÇELİK

29-10-2017

No ResponsesKasım 7th, 2017

PARA

PARA

Pare pare paralanasıca para.

1917-1989 yılları arasında rusyada kurulan kominizm, yıkılmaz denilirken, yıkılmaya mahkum oldu, varlığını bir asır bile sürdüremedi.

Zulüm devleti olan Rusya sonunda yıkıldı.

Abd mi yıkılmayacak?

O Abd ki, boğazına kadar borçlu iken…

Bu gün yükselen dijital para doların tahtını sallayacak gibi.

Bitcoin.

-Devletler para ile yıkılmakta, para ile borçlandırılarak diz çöktürülmeye çalışılmaktadır.

Dolar üzerindeki keyfi uygulamalar ile çok evler yıkıldı, kullananlar sevinse de…

Dünyadaki kavgalar, para kavgalarıdır.

-Eskiler paraya Dinar derlerdi.

Bu ise; Din ile Narın yani ateşin bir araya gelmesiyle oluşmuştur.

Bir yönüyle yani dünya cihetiyle para nar ve ateştir.

Diğer yönü olan ahiret cihetiyle de hayır ve kazançtır.

Para kimlerin tahtını sallamadı ki!

Kimleri yükseltip baş aşağı atmadı ki!

Eline alanı er veya geç yakmaktadır.

Para ateştir.

Dost ve kardeşleri birbirine düşman yapmaktadır.

Devletleri birbirleriyle savaştırmakta, bu uğurda nice kanlar akmaktadır.

Paranın sicili bozuktur.

Onun eline çok kan bulaşmıştır.

Ancak kimse de bu dünyadan onu kendisiyle götürmemiştir.

O ise çoklarını götürmüştür.

O paralarda çok kimsenin izleri ve lekeleri var.

Kara para.

Aklanmaya çalışılsa da para kara paradır.

Çoklarını ve dünyalarını karartmıştır.

Para çoklarını ve çok şeyleri satın alsa da, değerleri ve değerlileri satın alamamaktadır.

Para değerlere değer katmamakta, değerler ve değerliler parayı değerlendirmektedirler.

Para maddeyi temsil eder, manayı değil…

Para her kapıyı açmaz.

Açamadığı kapılar, açılmayan kapılar da vardır.

Para araçtır, gaye ve hedef değil.

Parayı vasıtadan çıkarıp hedef edinenler, hedefini şaşırmış, paranın kölesi olmuş kimselerdir.

Parayla köleler alınıp özgürlüğüne kavuşturulurken, niceleri o paraların kölesi olur, özgürlüklerini kaybederler.

Para insanla eşya arasındaki bağlantıyı kurar.

Para bağdır, bağımlılık yapar.

MEHMET ÖZÇELİK

08-09-2017

 

 

No ResponsesKasım 4th, 2017

KURAN VE HADİS ÜZERİNE

KURAN VE HADİS ÜZERİNE

Kur’an-ı Kerim-de her şey var mıdır?

Âyette:” Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.”[1]

Her şey Allah-ın ilminde ve kâinatın arşivi olan levh-i mahfuzdadır.

Ancak bu durum herkese ve her hal-u kârda açık ve açılmış değildir.

-Kur’an-da her şey yok ki!

Mecelle var mı, yüzlerce islam hukuku eserleri aynen Kur’an-dan mı?

Hadiste; El kâtilu la yerisu. Yani Kâtil öldürdüğü kimsenin mirasına sahip olamaz.

Kur’an-ı Kerim Hadis-i Şeriflerle bir bütündür.

Kuranda olmayan, hadis ve islâm hukukunda olan bir çok hükümler vardır.

-Kur’an-ı Kerim Allahın koruması, hafızların sadırlarında ve satırlarda ve de sağlam ravi ve rivayet yollarıyla bize kadar gelmiştir.

-Mushafların hemen hepsi hicrî I. asrın ikinci yarısından veya II. asrın birinci yarısından bize ulaşmışlardır. İçlerinde I. asrın ilk yarısından bize ulaşanın bulunması da ihtimal dışı değildir.

Bunlardan Taşkent Mushafı Hz. Osman’ın çeşitli merkezlere gönderdiği mushaflardan Kûfe Mushafı ile, Topkapı, San’â ve MEFİ (Kahire Methafü’l-fenni’l-İslâmî) mushafları Medine Mushafı ile, TİEM (İstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesi) ve St. Petersburg mushafları Basra Mushafı ile, Kahire Mushafı (el-Meşhedü’l-Hüseynî) yine muhtemelen Kûfe Mushafı ile, Londra, Paris ve Tübingen mushafları Şam Mushafı ile irtibatlıdır. Yani o mushaflardan veya onlardan istinsah edilmiş nüshalardan yazılmışlardır. Onlar için böyle bir şecere tesbiti yapabiliyoruz. Özellikle Kahire’deki el-Meşhedü’l-Hüseynî Mushafı dışındakiler için bu değerlendirmeyi kesine yakın bir ifade ile yapmak mümkün görünmektedir.

Bu mushaflar arasında Londra ve Paris mushafları gibi aynı bölgede yazılanlar varsa da genellikle 13 asır önceki şartlarda birbirinden çok uzak coğrafyalarda yazılmış olduklarının göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

Hepsi ayrı ayrı kâtipler tarafından kaleme alınmıştır.

Kâtiplerinin birbirlerini tanıma ve dolayısıyla birbirinden kopya edilmiş olma ihtimali yok gibidir. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, ayrı ayrı kâtipler tarafından birbirinden uzak bölgelerde ve birbirlerinden habersiz olarak, ama Hz. Osman’ın bu farklı bölgelere gönderdiği nüshalardan istinsah edilmişlerdir.[2]

*******************     

Mehmet Akif hocaya art niyetlinin bir sorar:

-Hoca şimdi Kur’an’da her şey yazıyor mu ?

  1. Akif: -Evet. Kur’an’da her şey yazıyor.

-Peki ekmeğin nasıl yapılacağı da yazıyor öylemi?

-Evet.

-Öyleyse ayette nasıl geçiyor?

-Bilmiyorsanız bir bilene sorun(nahl,43),cevabını verir…

-İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki:

İmam-ı Beyheki Delail kitabında şöyle rivayet eder:

Eshab-ı kiramdan İmran bin Husayn (Radıyallahü anh), şefaatle ilgili bazı hadisler nakleder. Oradakilerden biri der ki:

-Siz hadisler bildiriyorsunuz, fakat biz bunlarla ilgili Kur’an-da bir şey bulamıyoruz.

İmran bin Husayn hazretleri buyurur ki:

Sen Kur’an-ı okudun mu?

-Evet.

-Kur’anda sabah namazının farzının iki, akşamınkinin üç, öğle, ikindi ve yatsının farzının ise dört rekât olduğuna rastladın mı?

-Hayır.

-Peki, bunları kimden öğrendiniz? Bizden [Eshab-ı kiramdan] öğrenmediniz mi? Biz de Rasulullahtan öğrenmedik mi? Peki Kur’anda kırk koyunda bir koyun, şu kadar devede şu kadar, şu kadar paraya şu kadar dirhem zekât düştüğüne rastladın mı?

-Hayır.

-Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Rasulullahtan öğrenmedik mi? Hac suresinde (Eski evi [Kabe’yi] tavaf etsinler) âyetini okumadınız mı? Peki orada Kabe’yi yedi deva tavaf edin diye bir ifadeye rastladınız mı?

-Hayır.

-Allahü Teâlânın Kur’anda şöyle buyurduğunu duymadınız mı?

(Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa da ondan kaçının.)[3]

Hazret-i İmran daha sonra buyurur ki:

Sizin bilmediğiniz bizim Resulullahtan öğrendiğimiz daha çok şey vardır. (Mizan-ül-kübra)

-“Eğer o (Peygamber) bize atfen, bazı sözler uydursaydı, biz onu kıskıvrak yakalayıp can damarını koparır, helak ederdik, hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.”[4]

-“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” [5]

-” Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle, o ümmî peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [6]

-“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak “Bu helâldir, şu da haramdır” demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.”[7]

-Rasûlullah (s.a.v.), ashabına; “Şüphesiz Allah (c.c) size haccı farz kıldı, artık hac yapınız“, buyurdu. Sahabeden Birisi; “Her yıl mı?” diye sordu. Hz. Peygamber sustu. Üç defa soru tekrar edilince ise şöyle buyurdu: “Eğer evet deseydim, hac her yıl farz olurdu. Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece, siz de beni kendi halime bırakın. Çünkü sizden öncekiler, peygamberlerine çok soru sormaları ve verilen cevaplara uymamaları yüzünden helâk oldular” [8]

-”Ey insafsız ve dikkatsiz ve imanı zayıf, felsefesi kavî, hodbin, münekkit adam! Şu On Asıl’ı nazara al; sonra sen hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif-i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma.

…“Hakikî bir kusur varsa bize aittir” derler. “Hadise râci olamaz. Eğer hakikî değilse, senin sû-i fehmine aittir” derler.

…o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. “Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır” de, ilişme.” [9]

**************

Sahabeler, Kur’ân’ın ve âyetlerin hıfzından sonra, en ziyade Resul-i Ekrem aleyhis salâtü vesselâmın ef’al ve akvâlinin muhafazasına, bahusus ahkâma ve mu’cizâta dair ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer şehadet ediyor. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hali ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehâdisiye şehadet ediyor.

Hem Asr-ı Saadette, mu’cizâtı ve medar-ı ahkâm ehâdisi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abâdile-i Seb’a kitabetle kaydettiler. Hususan, Tercümanü’l-Kur’ân olan Abdullah ibni Abbas ve Abdullah ibni Amr ibni’l-Âs, bahusus otuz kırk sene sonra Tâbiînin binler muhakkikleri, ehâdisi ve mu’cizâtı yazıyla kaydettiler.

Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler, yazıyla muhafaza ettiler.

Daha Hicretten iki yüz sene sonra, başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i makbulevazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbni Cevzî gibi şiddetli binler münekkitler çıkıp, bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfzsız veya nâdanların karıştırdıkları mevzu ehâdisi tefrik ettiler, gösterdiler.

Sonra, ehl-i keşfin tasdikiyle, yetmiş defa Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm temessül edip yakaza halinde onun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin Süyutîgibi allâmeler ve muhakkikler, ehâdis-i sahihanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler. İşte, bahsedeceğimiz hâdiseler, mu’cizeler, böyle elden ele—kuvvetli, emin, müteaddit ve çok, belki hadsiz ellerden—sağlam olarak bize gelmiş. “[10]

-“Dünyada ne kadar bid’atçi varsa, mutlaka hadis ehline buğzeder. Çünkü adam bid’at ortaya koydu mu kalbinden hadisin lezzeti sökülüp, alınır.” (Nevevi, et-Tezkire)

-Hadis uydurmanın nasıl ki hüküm olarak cehennemdeki yerini hazırlamakla eş değerde ise, aynı şekilde hadisi tekzib edip yalanlamakta cehennemdeki yerini hazırlama hükmündedir.

Uydurmayı nazara verenler, kendi tekziblerini gizlemektedirler.

Mehmet Özçelik

28-10-2017

 

[1] En’am.59.

[2] http://www.yenisafak.com/hayat/hz-osmanin-emanetine-sahip-cikamadik-2374870

[3] Haşr 7.

[4] Hakka, 44–47.

[5] Nisa, 59.

[6] Araf, 157.

[7] Nahl, 116.

[8] Müslim, Hacc, 412.

[9] Sözler | Yirmi Dördüncü Söz | Üçüncü Dal.sh.468.

[10] On Dokuzuncu Mektup./Yedinci Nükteli İşaret./Berekete Dair Mu’cizât-ı Kat’iyenin Birinci Misali.166.167.

 

No ResponsesKasım 3rd, 2017