UYANIŞ

UYANIŞ

SON DURAK ARABIN UYANIŞIDIR

Dahilde alevi ve ermeniler kullanılır, tahrik edilirken, dışarıda da Arablarla aramızın açılmasına ve sürekli açık kalmasına çalışılıyor.

İran üzerinden de bize saldırılarak, İranın saldırılmasına gidiliyor.

“Türkiye-İran savaşını kızıştıran CIA ekibi. ABD’nin Ortadoğu senaryosu doludizgin.
Karargah, Amerikan-Türk Dostluk Konseyi… Ekibin üyeleri…
ABD’nin Güney’i un ufak etme planı. .. ‘Neo Osmanlılar’ın ilham perisi kim. . ? Eşref Bitlis, jandarmanın hazırladığı ‘PKK’ye ABD yardımı raporu’nu nasıl değiştirdi..? ‘Ankara’nın rüyası: Kerkük’e garantörlük.”[1]

Bu zamanda Müslümanların önünde bulunan ve farzı ayın derecesinde en önemli mesele İttihad-ı İslamdır.

Bu da ancak Arabların intibahı yani uyanışıyla tahakkuk edecektir.

Bunu aslında bizden daha iyi bildikleri için buna mani olmak için her türlü entrikaları çevirmektedirler.

Bize saldırtıp, darbe yapmalara kadar. Bae’nin durumu gibi.

Buna Türki Cumhuriyetlerde engel olmak için çıkarılan Rus- Ukrayna savaşı gibi.

Ancak baharın gelmesiyle çiçeklerin açması engellenemez.

Belki bazı soğuk vurması gibi sebeplerle, yanmalar olabilir.

Bu konuda Bediüzzaman tesbitlerinde;

“Evet, ben kendi hesabıma aldığım dersime binaen, ey İslâm cemaati, müjde veriyorum ki: Şimdiki âlem-i İslâmın saadet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saadeti ve bilhassa İslâmın terakkisi onların intibahıyla olan Arabın saadetinin fecr-i sadıkının emâreleri inkişafa başlıyor. Ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye’sin burnunun rağmına olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanaat-i kat’iyemle derim: İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak. Öyleyse, şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize razı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbal, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş.”

“Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı dava ediyorum. Yani küçük taifelerin menfaatı ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük, muazzam taife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve füturunuzla biz bîçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar görüyor.” 

“Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünki bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadları, imamları ve İslâmiyet’in mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra Arab taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeğe, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserîsinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlahiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşâallah nesl-i âti görecek.”[2]

MEHMET ÖZÇELİK

2-3-2022

[1] Amerikalı gazeteci 2000’e Doğru’ya an latıyor: “ABD, Türkiye i le l ran’ı savaştı rmak
istiyor.” 2000 e doğru dergisi.11-ekim-1992.

[2] bk. Hutbe-i Şâmiye.

No ResponsesMart 2nd, 2022

KEMALİNİ BULMAYAN  OLAMAZ

KEMALİNİ BULMAYAN  OLAMAZ

Bir üst dereceye varamaz.

Nutfe yani bir sperm halinde iken kemalini bulmayan alaka yani kan pıhtısı, alakada mükemmelleşmeyen mudğa yani et parçası olamaz.

Mudğası yani et ile kemik kemale ermeyince de yeni bir insan vücuda gelemez.

Olmayan ölür.

Hayata gelmekle de her iş bitmiyor.

Hayatta da kemale ermeyen ve ulaşamayan, ahirette ve cennette kemalini bulamaz.

Nerede olur ve nereye varırsa, o oraya aid olur.

Kemal Cemalde ve Cemalde Kemaldedir.

Kemalini bulan insan kul olurken, bulmayan da kül olacaktır.

Kul olmayan ve Kemalini bulmayan Rabbiyle yol alamaz.

Onun verdikleri olmasaydı, benim aldıklarım olmazdı.

Benim aldıklarım ve alabildiklerim, Onun verdikleridir.

**************   

Bir şey ki eğer kendisinde O’na ait ve O’nunla ilgili bir şey varsa, artık o şey ebedidir. Ondan gelmiş, ona gitmektedir. O’nun çizeceği bir nokta, O’nun çizeceği bir çizgi üzerinde varlık ebediyen gider.

Bu da iki şekilde bilinir. Biri ilim ile, biri de teslimiyet…

Böylece insan kendisinde ona ait bir şey barındırmak ve O’nunla beraber isterse, o nokta ve o çizgi üzerinde olsun. Çünkü o kendisi Ezeli ve Ebedi olduğu içindir ki; onun yaptığı şey de evet artık onun için yokluk, bitme, tükenme durumu söz konusu değildir. Artık yokluk, ilim ve de kudretiyle vücut elbisesini giymiştir. Sadece bundan sonra olacak olan elbiseleri değiştirmektir.

Allah’ın varlığının sonu var mı ki, ona giden yolun sonu olsun.

Aslında Allah insanı ebediyen bilinmesi için yaratmıştır.

-Sonsuzda yürümek ve Sonsuz O’lan ile birlikte yürümek…

Sonsuza yürümek ve sonsuzca yürümek.

Sonsuza dek yürümek..

Sonsuz olanla yürümek..

Sonlanmadan yürümek…

**************

İnsaniyet ile hayvaniyet arasında ne kadar fark varsa, öylede belki daha fazla olarak İslamiyet ile şereflenmekle, ondan mahrum olmak arasında öyle fark vardır.

-Dünyadaki olumsuzluklar, insandaki duyguların tezahürüne sebeb oluyor.

Her şey madde ve maddeden ibaret değildir

*************   

İnsanoğlunun dünyaya gönderilmesinin birçok hikmeti vardır.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle; tavziftir. Yani önemli bir vazife ile vazifelendirilmiştir.

Esma-i ilahiyeye olan mazhariyet gibi. Aynı zamanda motoru yakmamaktır ve yine aynı zamanda trafoyu patlatmamaktır. Adeta alıştıra alıştıra, sindire sindire ve bir derece yerleştirme, yerleştirmenin içten dışa doğru bir büyüme içerisinde geliştire geliştire ve sonuçta Ebediyete, Sonsuzluğa insanı alıştırmak ve de onun zeminini oluşturmaktır.

-Allah kendinin insan gibi bir sanatını görmek istemesiyle beraber, sanatı olan insanın sanatını görmeyi de murad etmektedir.

-Halikını tanımak ve bulmak için dünyaya gelen yolcu.

Cennette yokluğu ve zıtların mevcudiyeti mevzubahis değil ki tam bilsin, tanısın ve bulma olsun. Çünkü kaybetmemiş veya kaybını netice verecek bir durum olmadığından marifetine tam vakıf olunamamaktadır.

Dünya zıtlıklar yeri olduğundan marifette derece katedilmiş oluyor.

-Öncesinde bizim olmayan ve sonrasında da bizde kalmayacak olan bir vücut ne kadar ve nereye kadar bizim sayılır?

-Ve insan bu aleme cennette olmayan ve bulunmayan bazı şeylerin onun tezahürü ve neticesi olan tecelliye vesile olan şeyler olmadığından dolayı dünyaya gelmiş. Mesela cennette açlık yoktur. Cennette rahatsızlık yoktur. Cennette rahmeti tezahür ettirip genişletecek zulüm yoktur. Açlığın durumunu anlayıp da tokluğun nimetini, rızık ile de Rahmani yani Rezzak isminin mana ve hakikati ancak  tam manasıyla burada tecelli eder.

Cenab-ı Hakk’ın sağlık ve şifa konusundaki bu dünyada her nevi hastalıkların ortaya çıkmasıyla, sağlığın ehemmiyeti, Şafi isminin tezahürü ve bunun büyük bir nimet oluşu ve anlaşılmasına vesile olmaktadır.

Buna benzer cennette bulunmayan birçok eksi durumundaki olan şeyler, bu dünyada karanlık ve haksızlık gibi olumsuzluğu ifade eden durumlar, cennette olmayan ve burada olduğu için de bunlar zıtları olan hakikat nurunu daha fazla gösterip, tecellinin tezahürüne daha fazla vesile olmaktadırlar.

MEHMET ÖZÇELİK

23/02/2022

No ResponsesŞubat 23rd, 2022

BEDİÜZZAMAN…..

BEDİÜZZAMAN…..

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN DOĞDUĞUNDA TALEBELERİNE ASRIN VEKİLİ MÜCEDDİDİ GELDİ DİYE MÜJDELEMİŞTİ…

“Bir asır evvelki müjde”

Şanlı Osmanlı döneminin son yılları… Bediüzzaman Said Nursi (r.a.) hazretlerinin dünyaya geldiği seneler. Yani yaklaşık bir asır kadar evvel Denizli’de büyük evliyadan Hacı Hasan Feyzi isminde bir zat, bir gün talebelerine:

“Bugün Kürdistan’da bir büyük evliya dünyaya geldi. Bu zat, zamanımızın sahibi, asrımızın vekilidir” diyerek müjdeler veriyordu.

İşte bu Hacı Hasan Feyzi’den sonra sıra ile yerine iki zat geçiyor. Aradan seneler geçtikten sonra, Bediüzzaman Said Nursî (r.a.) Hazretleri, Deniz’li hapishanesine gelince, aynı ismi taşıyan muallim Hasan Feyzi Efendi, birinci Hacı Hasan Feyzi’ye imtisalen üstadı arıyordu.

Hasan Feyzi ağabey, Üstadı yüz yüze görme muradına hapishaneden tahliyeden sonra vasıl olur. Üstadı otelde ziyaret eder. Haber verilen bütün sıfatları Bediüzzaman hazretlerinde görünce heyecanlanır. Vasiyette tarif edilen Zat’ın kendisi olduğunu, tabi olmak istediğini söyler. Hz. Üstad “Yok kardeşim ben o değilim. Galiba sen yanlış geldin” minvalinde cevap verir. Üstad’dan ayrılırken Üstad’ın eli Hasan Feyzi Ağabeyin başını mesheder ve maşallah diyerek sıvazlar. Ancak Hasan Feyzi Ağabey görüşmenin heyecanıyla başının sıvazlanmasını fark etmez.

Hasan Feyzi Ağabeye şeyhi şöyle demiştir: ”O Zat geldiğinde şu şu vazifeleri yapmak ister. (Mehdinin safha safha hizmeti var olduğunu mübarek şeyhi bildirmiş.) Fakat iman hizmeti her şeyin üstünde olduğundan iman kurtarmak vazifesini esas alır.”

Evet, Risaleler tamamen imani meseleleri ele alıyor. Bu müjde bu eserlerle tam ortaya çıkıyor. Risaleler şimdiye kadar görülmedik ve duyulmadık şekilde İmanın rükünlerini gündüz gibi izah ve ispat ediyor. Fakat müjdenin bakiyesi ve tescili için bizzat bir daha görüşmesi lazımdır.

Hasan Feyzi Ağabey, Üstad’a hitaben yazdığı “Esselamu Aleyküm ya müdriken lizalikez-zaman” başlıklı mektubunu Üstad hazretletine hapishanede gizlice ulaştırır. Şeyhinin İşaretleri Bediüzzaman’ın ahir zamanda beklenen Zat olduğunu göstermektedir. Geriye kalıyor Üstad’ın maşallah diyerek başını sıvazlaması. Hasan Feyzi Ağabey tekbir getirerek ayağa fırlar. Üstadın başını sıvazlamasını ve maşallah deyişini hatırlar. “Şeyhimin dediği gibi ben o değilim diyerek reddetti, o gelince senin başını sıvazlar, dedi öyle oldu, ben otelden ayrılırken Üstadın üç kere “maşallah, maşallah, maşallah“ deyip başını sıvazladığını hatırlar. O işarette tahakkuk etti. Heyecandan kalbi duracak gibidir. Arife bu kadar tarif yetmiştir. Yahu bu Zat kendini bana tarif etmiş. Şeyhimin haberi aynen çıkmış. Muhakkak O Zat; Bediüzzaman hazretleridir. Tekrar hızla Üstad’a gider. Üstad; “geldin mi Hasan, yine mi geldin!” diyerek tebessümle karşılar. O da Üstadın elini öpüp talebesi olur.

Hasan Feyzi Ağabey Şeyhlikten feragat eder. 70-80 kadar müridlerini toplar ve onlara “Bu tarikat meselesi benim için burada bitmiştir. Zamanın müceddidi buraya geldi, şimdi vazife O’nundur. Ben Şeyhimin vasiyetine uyarak O’na tabi oluyorum, O’nun hizmetini hırzı can ediyorum. Tarikatta kalmak isteyen kendisine şeyh bulsun, benim arkamdan gelmek isteyenler gelsin ve Bediüzzaman hazretlerine talebe olsunlar.

Şeyhlerinin şeyhine ve vasiyetine sadakatinden mest olan müridler de aynı sadakatle ve şevkle “peşindeyiz şeyhim” deyip şeyhlerini takip ederler.

Yıllardır tarikat dersini alan müritler, bütün tarikatlerden maksut hakaiki imaniyenin en yüksek mertebelerini kazandıran Risale-i Nurları okuyarak erişirler. Nur’un talebesi ve naşiri olurlar.

*****************  

Kastamonu şahitlerinden Hacı Ahmet Ataklı  Anlatıyor:

( Bu meseleyi Garzan Çayı kenarındaki köyünde, köylüler huzurunda anlatmıştır. )

Kastamonu başkomiserlerinden “Elyakutlu Hafız Nuri” diye bilinen şahıs, Üstad Bediüzzaman’a muarızdı; ona düşmanı gibi bakardı. Çok büyük bir kin ve garaz duyardı. Her fırsatta gelip Üstadı rahatsız eder, onun kıyafetine, hatta Arabî Kurân okumasına dahi ilişirdi. Bu kişi, gûyâ hafızlık okumuş…!

Bir gün Hz. Bediüzzaman’ın kaldığı eve gelip hiddetle bağırmaya başladı. Duyduğum kadarıyla şunları söyledi: “Molla Said! Bakıyorum da, Arapça Kurân’ı hiç elinden düşürmüyorsun. Seni her gördüğümde böylesin. Niye Latincesini okumuyorsun? Niçin sarığı çıkartmıyorsun? Neden şapka takmıyorsun? Demek ki, sen devleti tanımıyor ve takmıyorsun. Biz de böyle davrananlara ne yapacağımızı iyi biliriz, haberin olsun.”

Üstad, ona hiçbir şey demediği halde, o bağırarak tehditli konuşmaya devam etti: “Bak, sana söylüyorum Said-i Kürdî! Böyle kafa tutmaya devam edersen, o başındaki sarığı boynuna takıp seni dışarı çıkarır, çarşıda da seni dolaştıra, dolaştıra rezil ederim!”

Üstad, ona yine cevap vermek istemedi. Komiser, bir anda hiddete geldi ve kendini tutamayıp Üstad’ın üzerine doğru yürüme tavrını takındı. Onun bu mütecaviz tavrı karşısında, elinde Kurân bulunan Hz. Üstad, şunu söyledi: “Bana karışma, benden vazgeç.”

Başkomiser, Üstad’ın oturduğu sedire doğru giderken, ayrıca şunları sıraladı: “Bize, yani devlete ve kànunlara muhalefet ediyorsun. Bütün hocalar şapka giydi, sen hâlâ sarık bağlıyorsun. Onlar Latince Kurân okuyor. Sen yine eskisi gibi. Ben senden vaz geçmem, çekip gitmem, hatta gözüne bile ilişirim.”

Tam Üstad’a yaklaşmış ve başındaki sarığa elini uzatacaktı ki, Hz. Bediüzzaman, benim tarif etmekten âciz kaldığım acip bir tavır takındı ve o mânâlı gözlerle Komisere şöyle bir bakarak âdeta gök gürlemesi gibi şunu haykırdı: “Dur be münafık! Sen, bana ve Kurân’a hiçbir şey yapamazsın!”

Hepimizi ürperten Hz. Üstadın o halinden ve sözlerinden sonra, Komiser Nuri âniden karnını tutarak küt diye yere düştü. Karnı öyle bir sancılandı ki, bağırmasını duyan dışarıdaki polisler de hemen içeri daldılar. Yerden kaldırıp vücudunu kontrol ettiler. Kan akmış mı, yara-bere var mı diye baktılar… Sonra “Ne oldu? Birisi mi vurdu?” diye sordular. Biz de, kimsenin ona dokunmadığını, âniden sancılanıp yere düştüğünü söyledik. Alıp hastahaneye götürdüler. Durumu ağırlaşınca Ankara’ya doğru yola çıktılar.

Yolda iki-üç defa gel-git yaşamışlar. Ankara il sınırında sancısı geçiyor; vazgeçip dönünce Kastamonu il sınırında tekrar sancılanıyor. Refakatçi polislere şunu söylemiş: “Bağırsam da beni evime götürün. Biriniz de Molla Said’e gidip ‘Hocam affedin onu’ deyiversin.” Adamı evine götürürler. Sancısı alabildiğine şiddetlenir ve kısa sürede ölür gider.    Kaynak : Son Şahitler

*************   

 

Ziya Dilek Abi Anlatıyor

İnebolu’dan Üstad hazretleri’ni (Mehdi’nin gelip gelmediğini öğrenmek maksadıyla) ziyarete giden bir grup, Mehdî’ye layık birer asker olabilmek için daha önceden kararlaştırarak dededen kalma kılıçları da bileyleyip hazır hale getirmişler.

Onlar daha birşey demeden Üstad hazretleri şöyle demiş:

-Dededen kalma kılıçları yine yerlerine koyunuz, çünkü Mehdi’nin cihadı manevî olacaktır.

Siz O’nun ordusunda asker olmak istiyor musunuz?

Onlar da:

-Evet efendim, çok istiyoruz

Üstad da bunun üzerine:

-Feyzi! Ayetul Kübra nüshalarını buraya getir.

demiş ve gelen nüshaları ziyaretçilere vererek şöyle demiştir:

-Mehdi’ye asker olabilmek için bunu yazıp teksir etmeniz ve okumanız gerekiyor.

Bunları yaparsanız O’da sizi ordusunda kabul eder inşaallah☺

Daha ne desin?

Neyse, o gruptan birisi ilginç bir hadisden bahseder. şöyle ki:

“Deccal geldiği zaman, onun bineğinin kulakları fil kulağı gibi olacak ve ayakları yere yumuşak basacak (yani, dolu dizgin giden bir atın nalları gibi ses çıkarmayacak)

Ama hareket ederken hem gürültü çıkaracak, hem de kötü bir koku çıkaracak”

Üstad hazretleri tebessüm ederek şöyle tevil etmiştir:

-Kardaşım! Şu binilen otomobillerin kapıları açıldığında filin kulakları gibi olmuyor mu?

Ayakları hükmünde olan 4 tekeri yere yumuşak basmıyor mu?

Ve hareket ederken hem bir gürültü, hem de kötü bir koku (egzoz gazı) çıkarmıyor mu?

 

Bu harika tevili duyan grup, dua ve Ayetul Kübra nüshalarını alarak İnebolu’ya geri dönmüşlerdir.

*************  

Bir Mektup

Bir zamanlar Antakya’daki bir gençten şöyle bir mektup aldım.

 

    “Aziz Hocam,

    “Hocalarımızdan öğrendiğimize göre Allah Teâlâ Hazretleri bütün günahları affeder. Biz gençler de gençliğimizi yaşamak istiyoruz. Ben de bu kavle göre kırk yaşıma kadar ömrümün baharını yaşayacağım, sonra da kat’i bir tövbe edeceğim. Ölünceye kadar da ömrümü ibadet ile geçireceğim.”

    “Acaba böyle yapsam Cenab-ı Hak, benim kırk yaşımdan önceki günahlarımı affeder mi?”

Kendisine şu cevabî mektubu yazdı:

“Aziz kardeşim,

Elbette ki Allah Teâlâ her zaman affı sever, tövbe edenlerin hatalarını bağışlar. Bundan şüphe edilmez. Fakat kırk sene yaşayacağınıza dair elinizde ne gibi bir senet var? Malumdur ki, ölüm insana her zaman, her şeyden daha yakındır. Belki bugün, belki yarın, belki de bir an sonra gelebilir. Bunu benden değil Azrail Aleyhisselamdan sorman lazım.

Şu bir hakikattir ki, gaflet içerisinde nefs-i emmaresine mahkûm olan bir mümin, kırk yaşına gelinceye kadar sefahat içerisinde yaşamış olsa ve sonra herhangi bir vesile ile tövbe etse, elbette Cenab-ı Hak bu adamın tövbesini kabul eder. Fakat aklı başında, Allah’ı bilen bir genç, Cenab-ı Hak ile pazarlık eder bir surette sizin söylediğiniz gibi yaparsa, zannımca buna tövbe çok zor nasip olur.

Diyelim ki, kırk yaşına kadar yaşadınız, Cenab-ı Hak da tövbenizi kabul buyurdu. Hayatınızda yaptığınız fenalıklar Hukukullah’a ait ise Cenab-ı Allah dilerse bunları affedebilir. Şayet kulların hakkını çiğnemiş, namuslarını tahrip etmiş iseniz bunlar Cenab-ı Hakk’ın affına dahil olmuyorlar. Kaldı ki, bunlar ölünceye kadar da sizin vicdanınızı tazib edecektir.

İnsan her gün Cenab-ı Hakk’ın binlerce nimetlerine mazhar olur. Bu nimetlere karşılık şükretmesi gerekirken, nasıl olur da isyan etmeyi düşünebilir? Misal olarak, bir padişahın sarayında zevk ve sefa içerisinde yaşayıp, sayısız nimetlerine mazhar olan bir insan, nasıl olur da o şefkatli padişahına isyan edebilir ve onun gözü önünde saray ehline bir hainlik yapabilir? Dünyada bundan daha büyük bir cinayet olabilir mi? Aklı başında bir genç daima netice-i hayatını düşünmeli, akıbeti için endişelenmelidir.

İnsanın şan ve şerefi, sefahat ile değil edep ve fazilet ile kaimdir. Evet istirahat-i vicdaniye ancak ilim, irfan ve ubudiyet iledir.

Nefsanî arzular helal dahi olsa ânî ve fânîdir. Fakat aklın ve marifetin zevki bakîdir, ebedîdir. Saâdet-i kâmile, sürur-u daime marifetullah, muhabbetullah ve mehafetullahtadır. İnsanı faziletten başka hiçbir şey saâdet sarayına sevk edemez.

Dünyada huzurla yaşamak isterseniz, hayatınızı ubudiyetle, aklınızı marifetle, kalbinizi zevali mümkün olmayan bir zata rapt etmekle nurlandırınız. Tâ ki, kendinizi huzur-u kâmile ve daimenin kucağında bulmuş olasınız. Cenab-ı Hak lütuf ve inayetlerini, şehvetine mağlup olmuş fasıklara değil, faziletli insanlara ihsan eder. Sefahat içinde saâdet arayanların akıbetleri elbette ki felakettir.

Bu alemde herkes kendi cinayetinin cezasını çeker. Adalet-i İlahiye de daima kullarının fiillerine nazırdır; herkese ameline göre muamele eder. Hakikat bu ki, adaletin tecellisi şedittir. Evet suikast ile hile ile atılan bir ok sonunda sahibine rücu eder.

İnsanların önünde pek çok uçurumlar vardır. Bediüzzaman’ın seyrettiği şu manzara insanlar için ibret amiz bir derstir:

    “Gençlik Rehberi’nde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:

    “Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde bir cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli-altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azab çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar.. kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım.”

Şu halde, insanın akibetini düşünüp tedbir ile hareket etmesi aklın icabındandır.

Kardeşim, nasihatimi dinlersen: iffet ve namusunu hayatından daha mukaddes bil. Elinden geldiği kadar onun muhafazasına gayret et. O zaman hem dünyada hem de ahirette bahtiyar kullar arasında yer alırsın. Öyle bir zevke talip ol ki, hiçbir keder ile tahrip olmasın.

Akıl ve vicdan sahibi bir insan kendi şeref ve haysiyetini zir ü zeber eden, kalp aynasını lekelendiren ve karartan hallere girer mi? Şu fânî ve ani zevkleri ebedî azap ve felaketlere dönüştürür mü?

Mektubuma Hazret-i Ali Efendimizin, oğlu Hazret-i Hasan Efendimize yazdığı vasiyetnameden bir bölümle nihayet vermek isterim:

    “Nur-u aynım Hasan’ım! Sen benim hayru’l halefimsin. Şu vasiyetimi can kulağıyla dinle ve ona göre amel eyle ki, bu sana pederinin hayırlı bir nasihatidir.”

    “Oğlum, iyi düşün! Dünya lezzetleri seni aldatmasın. Onun nimetleri fânîdir, vizr ü vebali ise bâkîdir. Gayet ihtiyatlı bulun ki, nefs-i emmare seni aldatmasın. Dünyada her şey emanettir. Emanet olan şey geri alınır. Her şey fânîdir. Biter, tükenir. Âdemoğlunda ise yalnız kazanmış olduğu ibadetler, marifetler, faziletler kalır.”

    “Dünya kâbuslu bir rüya gibidir. Sahibini azap ve meşakkatler ile huzursuz eder. Bal gibi tatlı görünür, fakat içinde zehir vardır. Hasılı dünya, bilahare, nimetleri selb mihnetleri celp eder. Bir gaddardır ki, verir ama verdiğini geri alır. Ziynet-i zahiresine aldanma, haib ve hasir olursun…”

Malumdur ki, alemde her şey geçicidir. Binaenaleyh gençlik de seri’üz-zevaldir; sabah vakti açılan, akşam üstü çabuk solan bir gonca gibidir. Diğer bir ifade ile zaman, süratle cereyan eden bir nehir gibidir. İnsan hissetmeden ahirete doğru süratle gidiyor.

Bu yolda, insana dost görünen fasık insanların tatlı zannedilen sohbetleri ve eğlenceleri zehirli bir bal hükmündedir, yedikçe ruhunda tedavisi mümkün olmayan yaralar açar.

Çünkü iffet ve seciyesini kaybeden bir kimse şahsiyetini de kaybeder felaketten felakete sürüklenir. Nefs-i emmarenin kahrına uğrayan bir insan ilim ve marifet gibi ali maksatlardan mahrum kalır…”

*************  

SUAL:Namaz kılıyoruz ama niçin zevk alamıyoruz.

EL CEVAP:Şeytan,”şimdi huzur bulamadım,huzur bulunca ibadet ederim”diyenlere sevinir.

Daha ilk ibadette huzur elde edilmez.Huzur da,bir idman işidir.onun için huzur buluncaya kadar mücahede etmek lazımdır.

İnsan mucahede ederse iki sevap alır.

1.İbadet ettiği için.

2.Mücahede ettiği için.

Mehmet Feyzi  PAMUKÇU (R.H)

Derleyen

MEHMET ÖZÇELİK

 

No ResponsesŞubat 20th, 2022

HAYATTAN DERSLER…

HAYATTAN DERSLER…

Medine de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işinin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullahın SAV Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennetü’l-Baki’ye defnedildi. Tabii ailesi zorunlu olarak Türkiye’ye döndü. O zaman 7 yaşında olan oğlu bugün ortaokul öğrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış. İşte o Peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları…

 

BİR SENİ GÜNEŞİM, BİR BABAMI, BİR DE TERLİKLERİMİ BIRAKMIŞTIM GELDİĞİM YERDE. 

 

Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanı başında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş.

Babam gelip de daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. 40 günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben.

Belki seni çok tanımazdım ama, sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine’de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine’deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik Efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı

ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi.

Babama sormuştum bir seferinde

-Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye.

Babam da

-Evladım Medine’de iki tane güneş var da ondan, derdi.

– Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim.

Babam gülerek

– Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine’de olunca sıcaklık iki kat oluyor.

Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşin de, sıcaklığın da içimizi ısıtıyordu. Medine’den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı.

Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için Mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardik. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam ”incitmeyin sakın, onlar Ebu Hureyrenin kedileri” derdi, biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü.

Çarşamba günleri hep Uhud’a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhud’da yatan 70 şehide selam verirdik.

Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud’da senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesi idi sanki.

İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı.

Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Ta ki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de ısıtıyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol.

Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medineyken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım.

Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin.

Medine’den ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum.

Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken ağabeyimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü abimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde bende kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı.

Evet demiştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride.  Babam ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi.  Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum.

Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır.

Bir gün sana gelişim geç bile olsa bana, Gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak ..

Ta ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun. Muhammed Nebi Doğanay. Esen Özer

*************  

Servetle, biz sanırdık, esbab-ı rahat artar.

Rahatla zannederdik, dilde süknet artar.

Bulduk bir ehl-i tahkik, sorduk hakikatinden,

Dedi; servetle gaflet, rahatla illet artar.   Hekim Ali Paşa

**************  

Sabah markette alışveriş yaparken portakal almaya gittiğimde biri 1.99 TL diğeri 3.99 TL olan iki farklı cins portakal gördüm. Biraz daha kaliteli olduğu için 3.99 olana gittim.  Yanımda benimle birlikte aynı portakaldan alan bir adam daha vardı.

 

Ben bir şey demeden “İçine ettiler memleketin” diye laf attı, cevap vermedim.

“Tarımı bitirdiler, şu fiyatlara bak.” dedi, yine cevap vermedim. “Marketler de şerefsiz, belediye satış yapmaya başlayınca hemen fiyatları düşürdüler” dedi, tebessüm ettim sadece.

 

Sonra birlikte kasaya doğru ilerledik. Kasadaki hanım, portalalı tartarken 1.99’luk olandan mı yoksa 3.99’luk olandan mı aldığını sordu. Adam pahalı olandan almasına rağmen 1.99 olandan aldım dedi.

 

Belki yanlışlıkla söylemiştir diye bekledim ama düzeltmedi. Beyefendi yanlış hatırlıyor herhalde, 3.99 olandan aldı dedim. Kıpkırmızı oldu.

 

Aldığı alacağı 2 kilo portakalda yapacağı sahtekarlıkla edeceği en fazla 4 lirayı kâr saydı zavallı. Belki de ne zorluklarla kazandığı paraya, kim bilir kaç kere böyle ufak ufak haramlar kattı.

 

Daha sonra otobüse bindim, adamın biri akbil bastı, yetersiz bakiye uyarısı verdi. Hiçbir şey demeden cüzdanından 5 lira çıkardı, şöföre verdi. O da hiçbir şey demeden para üstünü verdi. Şöförün kendi akbilini çıkarıp basmasını bekledim, yapmadı.

 

Belki unutmuştur diye 2-3 dakika sonra hatırlatmak için “Akbil basmadınız” dedim. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıp “Niye?” dedi. “Otobüs ücreti aldınız az önce” dedim, “Eee?” dedi. “Onun içinde belediyenin alması gereken pay da var” dedim, “Akşama kadar direksiyon sallıyorum ben burda, bir de senle uğraşmayayım. Git işine” dedi.

 

Birkaç kuruşluk paraya, milyonlarca kişinin hakkına girme pahasına tamah etti zavallı. Akşama kadar İstanbul trafiğinde debelenerek kazandığı paraya kim bilir kaç kere böyle ufak ufak haramlar kattı.

 

Hakka girmek illa maddi bir şeyi çalmakla olmuyor. Metrodayım, yanımda ayakta duran hanımın hemen önündeki koltuk boşaldı. Kadın  oturmak için yere koyduğu poşetleri alırken 2-3 metre ötedeki bir adam fırladı ve koltuğa oturdu. Kadıncağız elinde poşetle kalakaldı.

 

Dayanamayıp “Hanımefendi oturacaktı oraya” diye müdahale ettim, “e oturmadı” dedi. “Fırsat vermedinizki” deyince kadın uzatmamak için “Tamam oturmayacağım önemli değil” dedi.

 

Belki de 10 dakika sonra kalkacağı koltuğa, sırf feysbuktaki komik videoları daha rahat seyretmek için tamah etti zavallı.

 

Bu hadiseleri gördükçe sebze meyve fiyatlarını manipüle eden komisyoncuları, stokçuları; 5 katlık ruhsat alıp 8 kat bina yapan müteahhiti; binanın kolonları kesildiği halde avantasını aldığı için göz yuman belediye denetçisini garipsemiyorum. Herkes kendi imkanınca bir şeylere tamah ediyor. Herkes imkanı elverdiğince zavallı…

 

Tepeden tırnağa her kademede, dünyalık şeylere tamah eden bir yozlaşma var. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyevi çıkar odaklı bir anlayış hakim.

 

Halbuki öleceğiz be abi. Belki 1 dakika sonra belki de en fazla 40 sene sonra bu dünyada olmayacağız ve insanı bu dünyada da ahirette de zavallı konumuna düşüren şeylerin hiçbirini yanımızda götüremeyeceğiz.

Bazen herkesin şikayet ettiği sorunlara, büyük büyük çözüm önerileri, acil eylem planları yapıldığını görüyorum. Bazısı çok mantıklı geliyor. Ama ölümü unuttuktan sonra hepsi pansuman nispetinde. Çünkü hiç ölmeyecek gibi dünyalık şeylere tamah eden toplum, en mükemmel yapısal düzenlemeler yapılsa dahi bir açık bulur. Alıntıdır.

*****************   

Çanakkale

Hacı Baba evde tesadüfen bulduğu Osmanlıca yazılmış anı defterini okuyunca göz yaşlarına boğulur. Ev halkını masanın etrafında toplayıp onlara da okur. Hacı Baba okudukça, masanın etrafındakilerin gözyaşları sel olur.

“Benim güzel kızım, evvela gözlerinden öperim. Bugün Temmuz ayının 14’üdür. Ramazan-ı Şerif’in ikinci günü. Şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Efendi, fetva yayınlamış derler de, Çanakkale cephesinde harp eden askerin oruç tutmamasına ruhsat vardır. Lakin benim içim rahat etmedi. Gece nöbette, siperin önünde iki kök çiriş buldum. Allah’ın hikmeti, nasıl kalmış ise onca harabatın içinde… Onunla sahurumu yaptım, lakin kimseye söylemedim. Bütün gün yeni siperler kazmakla iştigal ettik. Bir kerecik bile susamadım. İftara doğru düşman, taarruzu arttırdı. İçimden ‘İftar etmeye fırsat kalmayacak’ diye geçti. Sonra komutanın emriyle bütün atışlar birdenbire durdu. Siperlerden birinden bir asker çıktı. Düşman taarruzuna aldırmadan ‘Allah-u ekber’ diye akşam ezanını okumaya başladı. Yanıma döndüm, elden ele dolaşan mataralar vardı. Bir yudum içen, yanındakine veriyor. En son bana geldi. Dudaklarım titredi. Ben de diyordum ki, bir tek baban oruçludur. Lakin bütün bölük oruçluymuş. İçime bir ateş düştü o an. Ben o iki çirişi yedim ya, bunca insan sahursuzken ben onları nasıl yedim? Ben şimdi gardaşlarımın hakkını nasıl öderim? Ezurumlu’nun, Darendeli’nin, iftarını yapmadan şehit düşen Yeniceli’nin hakkını nasıl öderim?” Masadaki herkes gözyaşı dökerken, Hacı Baba konuşmaya devam eder;

“Defteri nereden buldunuz bilmiyorum ama eğer sahibi yoksa, bunu herkesin görmesini isterim. İftarını, sahurunu yaptığımız Ramazan’ların kıymetini bilelim…

*************  

SULTAN 4. MURAD HÂN’IN FERÂSETİ

 

Bir gün Sultan 4. Murad Hân’a gelip subaşılardan birinin halktan rüşvet aldığını bildirdiler. Pâdişah hemen bir müfettiş görevlendirdi ve şikâyeti araştırmasını emretti. Müfettiş tam bir ay adamı tâkip ettiği halde suçüstü yakalayamadı, gelip durumu pâdişâha arz etti;

-“Pâdişâhım!… Zannedersem halk yanılıyor, şikâyet edilen Subaşı’nın rüşvet aldığına dâir bir işârete rastlamadım…” Pâdişah kaşlarını çattı;

-“Benim halkım yanılmaz. Sende ferâset yoktur.” Müfettiş;

–”Ferâset ne ola ki pâdişâhım?” dedi. Sultan Murad Hân şöyle cevap verdi;

–”Peygamber Efendimiz ( ﷺ ) buyuruyor ki; “Mü’min’in ferâsetinden sakının. Çünkü o Allah(ﷻ)’ın nûru ile bakar.” Ferâset üstün zekâ, bütün kabiliyetli bir anlayıştır. Hadi git…” Müfettişi görevlendirdikten sonra rüşvet aldığı iddiâ edilen subaşı’yı huzûruna çağırdı. Ona bir kese altın uzattı;

“Bunu al, sabah namâzında Ayasofya Câmii’ne git. Top kandilinin altında seni bekleyen fakire ver,” dedi.

Adam keseyi aldı, kuşağının arasına koydu ve izin isteyip pâdişâhın huzûrundan ayrıldı. Sabah namâzında Ayasofya Câmii’ne gitti… Pâdişâhın söylediği yerde kendisini bekleyen dilenci kılıklı adama keseyi uzattı. Adam keseyi aldı;

“Allah (ﷻ) pâdişâhımıza ve devletimize zevâl vermesin,” diye duâ ederek koynuna attı. Subaşı gittikten sonra keseyi koynundan çıkarıp saydı. Yalnızca beş altın vardı. Ertesi gün öğle üzeri halk rüşvetçi subaşının pâdişah tarafından yakalanıp cezâlandırıldığı haberini almıştı. Bayram ediyorlardı, bir belâdan kurtulmuşlardı. Müfettiş işi merâk etti. Kendisi bir ay peşinde dolaştığı halde bu adamı yakalayamamıştı da pâdişah bir gün içinde bunu nasıl başarmıştı? Huzûruna çıkıp sorunca pâdişah;

“Ferâset dediğin, işte budur,” dedi. “Adama verdiğim kesede elli altın vardı ama câmide bekleyen fakire sadece beş altın verdi. Demek kırk beş altını kendi cebine attı. Böylece haram yediği anlaşıldı.”

“Pâdişâhım! Kesede beş altın olduğunu nereden bildiniz?” Sultan Murad Hân güldü;

-“Câmideki dilenci bendim. Bir suçluyu yakalamak için yapmayacağım yoktur. Çünkü ben Allah(ﷻ)’tan korkarım…” Müfettiş pâdişâhın ellerini minnet ile öptükten sonra:

“Ferâsetin ne demek olduğunu artık anladım,” diye mırıldandı.

****************  

BİR LATİFE

Yozgat ‘da bir ilçeye kaymakam atanmış. Kaymakam yanına baş çavuşu alıp, köylülerle tanışmak üzere köy köy dolaşmaya başlamış. Köyün birinde, yolda kucağında yeni doğan eşek sıpasıyla giden bir köylüyü görmüş..

Kaymakam baş çavuşa dönerek ‘köylüye biraz sataşayım’ demiş. Baş çavuş kaymakamı uyarmış. ‘Bunlar lafta altta kalmazlar, dikkat edin’ dese de, Kaymakam ‘bir şey olmaz, ben yıllarca mektep okudum. Cahil bir köylü mü beni lafta yenecek’ demiş.

Arabayı durdurup köylüye yanaşmışlar.

– Kaymakam selam verip, ‘hemşerim, kucağına yavrunu da almışsın nereye böyle’ demiş.

  • Köylü, bir kaymakama, bir de baş çavuşa bakmış; “sıpayı mektebe yazdırmaya gidiyorum, efendim, okursa kaymakam, okumazsa baş çavuş olsun” demiş..

Derleyen

MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesŞubat 20th, 2022

ALGI

ALGI

Her şey algılarla başladı ve başlatıldı.

Türkiye hala algılarla yönetilmeye çalışılmaktadır.

Uzun süre şeriat, laiklik, irtica ile korkutuldu ve her türlü su-i istimalin yolları açıldı.

Algılarla yönetildik.

Özellikle Duyusal Algı:

Yani İşitsel algı – Daha yüksek çıkan seslerin diğer sesleri bastırması, işitsel algının en temel özelliklerinden biridir.

Mesela bize aid olmayan sözler ve kelimeler gibi. Mesela;

Rektör yani “Rector” Almanca’dan Türkçe’ye transfer edilmiş ve kilise görevlilerinden birinin rütbesini belirten isimdir. Bu da “Bölge Papazı”na karşılık gelen bir ifadedir. … Özellikle Anglikan ve Katolik kiliselerinin bazılarında rektörler vardır. İngilizcesi `rectorate` olarak geçer.

Ve mahalle Papazı anlamına gelen “dekan” kelimesi Almanca’dan Türkçe’ye “Türkçeleştirme” adı altında sokulmuştu.

-Önce dil bozuldu, sonra tarih.

Din ise bağlandı ve susturuldu.

Kıyamete kadar yazılacak ve anlatılacak bu dehşet ve vahşet bize asırları ve nesilleri kaybettirdi.

Nitekim bu memlekette 50 yıldır fakirlik edebiyatı yapıldı. Yani bazı şeyleri alamama, almama, sıkıntı, ekonomik sıkıntı gösterilerek Rusya’daki komünizm ve sosyalizm ve aynı zihniyette olan insanlar kendileri trilyoner hatta katrilyoner olurken ve çok rahatlıkla 100 milyarları elden çıkartıp, çok rahatlıkla refah içinde yaşar ve her imkana sahip olurken, maalesef başkalarının sırtından yükselmeye çalışmış ve sürekli fakirlik edebiyatı yapmışlardır.

50 yıl önceki  duruma göre bugün onca gelişmelere rağmen, bugünkü yapılan fakirlik edebiyatı da aynıdır.

Çünkü zihniyet değişmedi.

-Yine Ak Parti için, metal yorgunluğu, yorgunluk ifadesi bir aldatmacadır.Muhalefetin masum gibi görünen, sinsi oyunudur.

Sırf Sayın Erdoğan’ı yıkma amaçlı bir oyundur.

-Ve yine Fransa’da Cumhurbaşkanı adayı Melenchon, terör örgütü PKK lideri Abdullah Öcalan için yaptığı paylaşımda, “Öcalan 23 yıldır Türkiye’de tutuklu. Neredeyse Mandela kadar. Bu adil değil. Barış için Öcalan’ı serbest bırakmak gerekir” dedi.[1]

Ve de; Fransa Cumhurbaşkanı adayı Pecresse: Başörtüsü dini bir emir değildir.”[2]

Dinime dahleden bari müsülman olsa…

Hadsizz…

Ve yine; İslami bir şuura sahip olan, toplumun değerlerini ve tarihini bilen bir insan şu sözleri söylemez.“Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin Kur’an’a aykırı olduğunu söyleyen İslamoğlu, “Kur’an’ın kabul etmediği bir eylemdir.” dedi.”[3]

Kendisini Kur’anında önüne geçiren bir hezeyandır.

Aslında İslamoğlu kendisiyle çelişen bir kişidir.

İçinin bulanıklığı durulmayan, çelişkili biri olduğunu ifadeleriyle de ortaya koymaktadır.

Tıpkı, daha önceki ifadesinde, “İslamoğlu yıllar önce kendisine Ayasofya sorusu sorulduğunda “Bir şehir kılıçla fetholunursa şehrin en büyük mabedi İslam mabedine çevrilir, bu egemenlik hakkıdır.” ifadelerini kullanmıştı.

Ve yine o günlerde yıllarca İslamcılığı savunmasının yanlış olduğunu ve ondan vaz geçtiğini söylerken, yarında bugünkü iddialarından zikzak çizip pişmanlık duymayacağı ne malum!?

“Oğur’un “En çok pişman olduğunuz ne var?” şeklindeki sorusuna İslamoğlu, “Bir dönemimi İslamcı olarak geçirmek” şeklinde yanıt verdi. 70’li, 80’li ve 90’lı yıllarda ‘İslamcı’ mahallede yer aldığı için pişmanlık duyduğunu ifade eden İslamoğlu, Milli Türk Talebe Birliği ve Akıncılar gruplarında yer aldığını hatırlattı ve ‘İslamcı’ diye nitelediği geçmişini “Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz” şeklinde tanımladı.”[4]

Belli ki aynı çürük hülya artarak devam etmektedir.

Bu zamanda,”Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler.”

“Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık.”[5]

“Âyetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma.”[6]

“Yine o gün birtakım yüzleri de keder bürümüş, hüzünden kapkara kesilmiştir. İşte bunlar kâfirlerdir, günahkârlardır.”[7]

MEHMET ÖZÇELİK

19-2-2022

 

 

 

[1] https://www.haber7.com/dunya/haber/3193923-fransiz-siyasetci-melenchondan-skandal-sozler-ocalan-serbest-birakilmali   

[2] https://www.trthaber.com/haber/dunya/fransa-cumhurbaskani-adayi-pecresse-basortusu-dini-bir-emir-degildir-656165.html

[3] https://video.haber7.com/video-galeri/204813-ilahiyatci-mustafa-islamoglu-ayasofyanin-camiye-cevrilmesi-kurana-aykiri

[4] https://www.trhaber.com/gundem/cubbeli-ahmet-hoca-dan-islamcilik-gecmisimden-utaniyorum-h32580.html

[5] Müddessir. 45.

[6] Enam. 68.

[7] Abese. 40-42.

No ResponsesŞubat 19th, 2022

DÜŞÜNDÜREN OLAYLAR

DÜŞÜNDÜREN OLAYLAR

 

02-02-2022 *ÇARŞAMBA

*********

Sarhoşun Biri Şarap Şişesiyle Caminin Önünden Geçerken Camiden Çıkan Bir Dervişin Dikkatini Çeker Ve Derviş Sarhoşa Derki:

 

-Birader Şu Şişeni Bana Versene !. Sarhoş Şaşkın Şekilde .

 

– Sen Yeni Camiden Çıktın Şarabı Ne Yapacaksın Be Adam ?

 

Derviş Derki : -Şarabı Caminin İçene Dökeceğim !

 

Sarhoş Hiddetlenir Kızğın Bir Şekilde : -Sen Nasıl Allah’ın Evine Şarap Dökersin Allah’tan Korkmazmısın Ben Kırkyıldır İçki İçerim Ama Böyle birşeyi Asla Yapmam .Şarabıda Sana Bu İş İçin Vermem Haydi Başka Kapıya Git. Beni Bulaştırma Ben Allahtan Korkarım .. Der.. Der Ama Dervişinde Tam İstediği Cevabı Bilmeden Vermiştir.

 

Derviş Taşı Gediğine Ustalıkla Koyar: -Be Adam Sen Şu Kul Yapısı Adına Cami Dedigimiz Taştan Topraktan Yapılmış Binanın İçine Saygından Şarap Döktürmezsin Ama Nasıl Olurda Allah-u Tealanın sana Rahmeti Ve Lutfu İle Emanet Edip Kendisine Kul Olup İbadet Etmeni İstediği Şu Mükemmel Ve Muazzam Beden Sarayının İçine Şarap Dökersin ?

*********** 

İSLAM İDDİA DEĞİL, SAMİMİYETTİR!

Murid:

“Şeyhimiz, ben gıda maddeleri satan bir tüccarım, fiyatların artacağı beklentisiyle satışları durdurdum, depom doldu hamdolsun.

Hırsızlık korkusuyla , depoya bir bekçi köpeği koydum; köpek arasıra bana sürtünüyor, bu necaset sayılır mı? Bundan nasıl temizlenebilirim efendim?”

Şeyh dedi ki:

“Evet, ortada bir kirlenme var, köpeğin senin pisliğinden ötürü gusletmesi gerekir. “Alıntı

***********  

Bir komutan yazmış 😢😢😢😢 Siz oğlu şehit olan aileye

acı haberi vermeye gittiniz mi hiç?

Hayır mı? Dinleyin o halde;

Sabah daha mesaiye başlamadan yazılı bi emir düşer önünüze

Yukarı köyden Ahmet oğlu Mehmet şehit düşmüştür

Yarabbim dersin, dağa çıksam üç gün aç susuz kalsam da şu haberi vermesem.. Ama giyersin tören üniformanı,

birkaç Mehmetçikle birlikte, hastaneden gelen ambulansı

alırsın arkaya, düşersin yola.

Vatandaş da öğrenmiştir artık,

önde bir askeri araç,

arkada bir ambulans ile geliyorsa

bir eve ateşin düştüğünü.. Yaklaştığın her kasaba veya köyün buz kesildiğini hissedersin

İçinden geçip gittiğin her yer rahatlar..

Neyse varırsın köye.

Askerde evladı olan her haneden inceden bir sızının yükseldiğini,

“aman bizim eve doğru gelmesin” diye dua edildiğini duyar gibi olursun.. Bütün köy donmuştur adeta..

Herkes büyülenmiş gibi izler seni

Hangi eve gidilecek diye ıstıraplı bir merak sarar ortalığı..

Şehidin evine doğru yaklaşmaya başladığında, bahçedeki ihtiyarın büyülenmiş gibi sana baktığını, bacaklarının titrediğini,

 Elindeki bastondan güç alarak zar zor ayakta durmaya çalıştığını görürsün.

Ayakların geri geri gider.

Pencerelerde bir hareket başlar ve kapının önüne telaşla bir anne çıkar,

bir sana, bir arkanda yere bakan Mehmetçiklere, bir de ambulansa bakar. Sonra atar kendini yere.Oğlu daha toprak altına girmeden

o ana düşer toprağa..

Öyle bir vurur ki yere,

Zelzele oluyor sanırsın..

Konu komşu yığılır,

Bin feryat bin figana karışır,

Dersin ki kıyamet budur…

Kimi ana önce sana doğru koşar, ellerine sarılır,

son bir umutla yüzüne bakar, “Yaralı değil mi komutan?” der;

Başını öne eğer, hiçbir şey diyemezsin.

Dizlerinin bağı çözülür, çökersin anayla birlikte yere, o ağlar sen ağlarsın..

Hemşire elinin titremesinden,

gözünün yaşını silmekten

sakinleştirici iğneyi yapamaz bile..Baba..

Fidan gibi evlatlarını vatana feda eden o babalar..

Sicim gibi gözyaşları dökülürken gözünden, acıya garkolmuş bir gururla, “Vatan sağ olsun, vatan sağ olsun

şehit babasıyım ben” dediğini duyarsın

Kimi içine akıtır gözyaşlarını,

kimi de donar kalır.. Kimi günlerce konuşamaz,

Kimi dua eder, kimi beddua..

Kimi kendi saçlarını,

kimi saçlarımızı yolar,

ne şapka kalır başınızda

ne rütbe omuzlarınızda, söker atar..

Asıl büyük kıyamet bir iki gün sonra kopar. Gerçekle yüzleşme günüdür..

Bu sefer cenazeyle birlikte varırsın köye Tören mören hak getire..

Köylü alır şehidini omuzlarına,

yer yerinden oynar,

ne protokol kalır ne düzen..

Kimi “Evladımı en son haliyle hatırlamak istiyorum” der,

görmek istemez naaşını…

Kimi de illede “Göreceğim” der,

Gösteremezsin ki;

Ya yüzü yoktur ya bacağı.. Yanımızdaki bi üsteğmen yada yüzbaşı

elinde daha önce de okuduğu,

sadece isim hanesi değiştirilmiş standart metni okur,

“Kanı yerde kalmayacak” diyerek,

bitirir konuşmayı..

Tabuta sarılı analar, babalar, bacılar, gardaşlar duymaz bile bunu,

duysa da inanmaz.. Sonuç olarak; Orada bir mezar,

bir bayrak, bir ana, bir de baba kalır..

Her gün daha da duyarsızlaştırılan

toplumumuzda akşam 45 saniyelik haber olarak izlersiniz siz de…

 

*********  

Hz. İsa Mehdi midir?

Yazar: Mehmed Kırkıncı,

Hizmet maksadıyla Ankara’ya gitmiştim, mevsim kıştı. Bayram Ağabey o zamanlar Ankara’da Hacı Bayramda “27 Numara” diye bilinen medresede kalıyordu. Kendisine misafir oldum. Ankara’da birkaç gün kaldıktan sonra Bayram Ağabey bana, buraya gelmişken bir de “Konya’ya gitsek” teklifinde bulundu. Birlikte yola koyulduk. Konya yolculuğumuzda bir ara bana şu soruyu sordu:

 

“Bazı kardeşler Mehdi’nin Hazret-i İsa olduğunu zannediyorlar. Siz buna ne dersiniz?”

 

Ben de böyle bir anlayışın itikadî yönden tehlikeli olduğunu kendisine anlattım.

 

“O halde tehlike büyümeden bir tedbir almamız lazım. Ankara’ya döndüğümüzde ben bu konuyu derslerde açayım. Siz de cemaate izah edin.” dedi.

 

Ankara’ya döndüğümüzde rahmetli Bekir Ağabey de 27 Numaraya gelmişti. Bayram Ağabey, Bekir Ağabeyin yanında bu mevzuu açtı. Bekir Ağabey:

 

“Hocam, dedi, İsa’dan başka Mehdi yoktur.” hadis-i şerifini nasıl anlayacağız? İlk bakışta bu hadisten Hz. İsa ile Mehdi’nin aynı şahıs olduğu zannediliyor. Halbuki Risale-i Nur’dan öğrendiğimize göre, her asırda büyük mehdinin vazifesini görecek mehdi-misal zatlar geldiği gibi ahir zamanda da mehdi-i azam gelecek ve en büyük bir tecdit hareketinde bulunacaktır.”

 

Kendisine şöyle cevap verdim:

 

“Ben bu hadisi Kütüb-ü Sitte’den olan Sünen-i İbn-i Mace’de görmüştüm. Muhaddisler bu hadis-i şerife şöyle mana vermişler:

 

“Buradaki mehdi kelimesi şahıs değil sıfattır. Yani Peygamberimiz’den sonra hidayet sıfatına kemaliyle sahip olan zat Hz. İsa’dır. Çünkü birçok insanın hidayetine o vesile olmuştur. Ahir zamanda gelecek Mehdi-i Azam ise Peygamberimizin evladından bir zattır. Ve ahir zaman fitnesinin en dehşetli olduğu bir zamanda, bu ümmetin imdadına koşacak ve onların hidayetlerine vesile olacaktır. Bu hususta pek çok hadis-i şerif vardır. Ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi ile Hz. İsa’yı bir kabul etmek hem büyük bir hata hem de itikadi yönden büyük bir tehlikeder.”

 

Gerçekte Mehdi olmayan bir mürşide Mehdi demenin şer’an bir mahsuru yoktur. Ama, Hz. İsa (as.) meselesi böyle değildir. Peygamber olmayan bir kimseye peygamber demek insanı küfre götürür. Onun için bu konuda çok dikkatli olmak gerekiyor. Böyle hatalara düşenleri ikaz için şu hususları nazara vermekte fayda olur zannederim:

 

Bir defa ahir zamanda gelecek Mehdi, Peygamberimizin (asm.) evladındandır. Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde

 

“Mehdi benim neslimdendir. Fatıma’nın evlatlarındandır.”

 

buyuruyor. Şu halde Mehdi’nin anne ve babası bellidir. Yani Mehdi babasız dünyaya gelecek değildir. Annesi de Hz. Meryem değildir.

 

Kanaatimce Hz. İsa (as.), Hristiyanlığın ıstıfasında yani safiyete erişmesinde, teslisten kurtulup tevhide ulaşmasında vazife görecektir. Onun için Hz. İsa’yı İslâm aleminde değil, Hristiyan aleminde aramak gerekir.

 

Yine Üstadımız, onun gelişini herkesin bilemeyeceğini, ancak yakınlarının onu tanıyabileceklerini haber veriyor. Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî Hazretleri, “Hz. İsa’nın Hristiyan ruhanileri arasında bir âlim olarak faaliyet göstereceğini” söylüyor. Mehdi ise irşat faaliyetlerini İslâm aleminde sürdürecektir.

*************  

GÖNENLi MEHMET EFENDİ ANLATIYOR:

 

* ‘Yâ Rabbi! Bu zâtın bende (Bediüzzaman hazretlerinin) hiç kısmeti yok mu? diye düşünürdüm. Evime davet ediyordum, gelmiyordu. Devamlı olarak ‘Söyleyin Hafız Mehmet’e, Sakın sakın yanıma gelmesin’ diye hocalarla haber gönderiyordu.

 

Bir Kurban bayramındaydı. Sabah namazından sonra kapı çalındı. ‘Muhammed kardaşım! Muhammed kardaşım!’ diye bir ses çağırıyordu. Kapıya çıktım.

 

Baktım ki Üstad. Boynuma sarıldı ve ‘Sen Kur’ân’a çok hizmet ediyorsun. Benim yanıma gelenleri çok tâciz ediyorlar. Seni tâciz etmemeleri için, benim yanıma gelmesin, diye haber gönderdim’ dedi.

 

Yanında talebeleri de vardı. ‘İstanbul’da hiçbir kimsenin evine gitmemeye karar vermiştim’ dedi. Yanındaki talebeye işaret etti. ‘Ver kabımı, kısmetimi versin’ dedi. Keramete bakınız. Daha önce ‘Bu zatın kısmeti yok mu?’ demiştim ya. Kısmetini almaya gelmişti. Evde yumurta tatlısı vardı. Ondan verdim. (Not: Arif Pamuk’a göre bu tatlı helva imiş ve o Üstadın en çok sevdiği tatlının helva olduğunu söylüyor.)

 

“Orada dedi ki: ‘Bir Müslüman bir beldede bulunduğu sırada bayram olsa, oranın din büyüğünü ziyaret etmek ona vâcibdir. Madem ki bu kardaşımız Hazret-i Kur’ân’a hizmet için ortaya çıkmış. Ben de onu bu beldenin şeyhülislâmı kabul ederek ziyarete geldim’ dedi.

 

İşte böyle geçti aramızdaki konuşmalar. Elhamdülillâh. Allah şefaatine nail eylesin. Ona çok şey borçluyum. Cesaret ve kuvveti kendisinden aldım.”

—————–  

MEĞER HEPSİ ORUÇLUYMUŞ

 

 105 Sene Evvel Çanakkale Siperlerinde Bir Mektup:

 

“Benim güzel kızım, bugün Temmuz 14, Ramazan’ın ikinci günü.

 Şeyhülislam oruç tutmayabilirsiniz diye fetva yayınladı.

Ama benim içim rahat etmedi. Oruca niyetlendim.

Sahur vakti çalıların arasında iki kök çiriş (pırasadan daha küçük bir ot) buldum.

Onlarla sahur ettim.

Gündüz yeni siperler kazdık. Hiç susamadım.

Taarruz arttı. Kafamızı çıkaramadık.

Akşam olunca bir asker ezan okudu.

Siperin içinde matara elden ele dolaştı.

Herkes orucunu su ile açtı.

Ben zannettim ki sadece ben oruçluyum.

Meğer bölüğün hepsi oruçluymuş.

Matara en son bana geldi.

Geldi ama ben kendimden utandım.

Arkadaşlarım hepsi sahursuz oruç tutmuşlar.

Ben ise iki çirişi yediğim için arkadaşlarıma karşı kendimi mahcup hissettim.

O gün oruçlu şehit olan Erzurumlu, Tokatlı, Sivaslı, Memleketimizin  her yerinden  şehit olan arkadaşlarımın  hakkını nasıl öderim diye gözyaşı döktüm…”

***********   

99 KURALINI HİÇ DUYDUNUZ MU?

Padişah vezirini huzuruna çağırarak sorar:

-“Bana hizmet eden hizmetçimin hayatta benden daha mutlu olduğunu görüyorum, Acaba sebebi ne ola ki? Hâlbuki onun hiçbir şeyi yok. Ben ise padişahım, her şeyin sahibiyim, ama onun kadar huzurum ve keyfim yok…”

Bunu işiten vezir cevap verir: “Ey padişahım, sen ona 99 kuralını uygula!”

Padişah “Bu kural nedir?” dedi.

Vezir “Gece bir torbaya 99 altın koyup kapısına bırakalım ve üzerine de ‘Bu 100 altın sana hediyedir’ yazıp sonra kapısını çalalım ve olanları izleyelim…”dedi.

Padişah vezirin tavsiyesine uyarak o gece “Bu 100 altın sana hediyedir” yazılı altın kesesini evinin önüne bıraktırır…

Hizmetçi kapıyı açar, sağına soluna bakar ve keseyi alır. Heyecanla altınları sayar, lakin bir tane altının eksik,mutlaka bir yere düştü” diyerek çoluk çocuk kayıp altını aramaya koyulur. Gece boyunca kayıp altını ararlar, bakmadıkları sokak yoktur. Hatta boş araziler ve sokaklardaki eşyaların bile altlarına bakarlar. Ama nafile… Eksik altını bulamadıkça baba, çocuklarını azarlar hatta bir ara onlara saldırır hâle gelir…

Ertesi gün olur; sabah, hizmetçi kederli, düşüncelidir.

Çünkü bütün gece uyumamış kayıp altını aramıştır. Suratı asık, keyifsiz, her hâlinden şikâyetçi bir tavırla padişahın huzuruna gider. Böylece Padişah 99 kuralının anlamını öğrenmiş olur…

Aynen hayat da böyledir. Kimi zaman Allah’ın bize ihsan ettiği 99 nimeti unuturuz. Sonra hayatımızı o kayıp bir nimeti aramakla geçiririz.

Gelin biz doksan dokuz nimetin tadını çıkarıp günümüze ve sahip olduklarımıza şükür edelim.

Şükür nimeti ziyadeleştirirmiş…

**************  

Barış Manço, Fransa’da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur.

Karşısında küstah bir spiker vardır ve Barış Manço’yla dalga geçmektedir.

Sürekli “İşte Türk, yani barbar, vahşi” vs. demektedir. Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere “Yanınızda kâğıt para var mı?” diye sorar.

 

Bu soru spikeri şaşırtır ve “Evet var ama ne olacak?” der. Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkarır.

Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında “Anahtar” adlı şarkısını söylemiştir. Bu şarkının bir bölümü şöyledir: “Beş Akif-bir saat kulesi, iki kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, iki Mevlana-bir Sinan”…

 

Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemde Türk paralarının arkasında fotoğrafı olan kişilerdir…

Barış Manço spikere sorar: “Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kimdir?” Spiker, “General” der. Barış Manço diğer paralardaki kişileri de sorar.

 

Spikerin verdiği cevaplar hep, “Falanca general, falanca amiral, falanca komutan” şeklindedir…

Bu sefer Barış Manço cebinden Türk paraları çıkarır. Spikere şöyle der:

 

“Bakın bu parada fotoğrafı görülen kişi Mehmet Akif Ersoy’dur, kendisi büyük bir şairdir. Bu fotoğraftaki kişi de Mevlana’dır, bir düşünürdür. Bu paradaki kişi Fatih Sultan Mehmet’tir, adaletin sembolüdür.

 

Bizim paralarımız işte bunlar. Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına şairlerimizin, düşünürlerimizin, bilim adamlarımızın fotoğraflarını bastık.

 

Siz Fransızlar asıl kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş yapan adamlarınızın fotoğraflarını basmışınız!”

 

Barış Manço’nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri canlı yayını keserler ve spikeri programdan alırlar. Başka bir spiker gelir ve canlı yayın yeniden başlar. Yeni spiker Barış Manço’dan ve Türkler’den özür diler, programa böylece devam edilir…

*************   

DOKTORUN KALBİ Mİ !

İNEĞİN KALBİ Mİ !

 

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ

Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, Allah’a huşû ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir.

Bakara Suresi 45

********

(Mehmet Kırkıncı Hoca İle doktor arasında geçen namaz sohbeti)

 

Doktor:

“Hocam, Cenab-ı Hak bana öyle temiz bir kalp ve öyle güzel bir ahlâk vermiş ki, ben bu halimle namaz kılmayı gerek görmüyorum.”

 

Mehmet Kırkıncı Hoca:

1-

“Sen vaktiyle bana babanın Bursa’da, günde 30 kilo süt veren bir ineğinin olduğunu söylemiştin.

Bence o ineğin kalbi senin kalbinden daha temizdir.

Sen her ne kadar kötü bir şey yapmıyorsan da kötü şeyleri biliyorsun.

FAKAT İNEĞİN KALBİ, KÖTÜLÜK DİYE BİR ŞEYİ DE BİLMİYOR.

Eğer cennete gitmenin yolu kalp temizliği olsaydı cennete evvela inekler giderdi.”

 

2-

Senin kalbin peygamberlerin, evliyaların, asfiyaların kalplerinden daha temiz olamaz.

Eğer namaz senin dediğin gibi, kalbi temiz olanlardan sakıt olsaydı; bu zatların hiçbirinin namaz kılmaması gerekirdi.”

 

3-

“Bu beş vakit namazda, Cenab-ı Hakk’ın kullarına öyle bir lütfu var ki, Cenab-ı Hak bize “Her gün beş defa huzuruma gelin, dertlerinizi bana anlatın, arzularınızı bildirin.

Çünkü ben nihayetsiz nimetlerimin hepsini sizin için hazırlamışım.

Siz isteyin, ben vereyim. Düşmanlarınızın şerrinden, nefsinizin şerrinden sizi ancak ben muhafaza ederim.” diyor.

 

“Bir padişah seni günde on kere çağırsa büyük bir iftiharla, koşa koşa gidersin. Usanmazsın.

Fani bir padişahın yanına bu şekilde seve seve gittiğin halde, “kalbim temiz” gibi bir bahane ile

CENAB-I HAKK’IN HUZURUNA GİTMEMEKTE NASIL DİRENEBİLİRSİN ?!.”

 

Mehmet Kırkıncı Hoca (rh.)

No ResponsesŞubat 2nd, 2022

ÜÇ   AYLAR   VE   REĞAİB   GECESİ

 

ÜÇ   AYLAR   VE   REĞAİB   GECESİ

 

Evvela mübarek üç aylarınızı ve Reğaib gecenizi tebrik eder, siz değerli okuyucularımıza ve tüm İslam alemine hayırlar ve bereketler getirmesini dilerim.            

 Mübarek üç aylar ve onların içerisinde barındırdıkları Mübarek Geceler; müslümanların aleminde manevi birer atmosfer oluşturmaktadırlar.

Sıkıcı bir atmosfer içerisine giren insan sıkılır. Bunun gibi de ferahlı ve rahat, Rahmet atmosferi altında bulunan kimse de o nisbette huzur bulur. İşte bu aylar (Receb-Şaban-Ramazan) huzur ayları, bu gecelerde huzur geceleridir.

Nasıl ki Cenâb-ı Hak; hararetle su bekleyen, suya susamış, susuzluktan çatlamış toprağa sünger gibi bulutlardan Rahmetini indirip toprağın imdadına koşturuyorsa, bunun gibi de; maneviyata susamış, bunalmış bir milletin ve milletlerin her düzeydeki ferdine de manevi rahmet feyzini akıtmakta, onları teskin etmektedir. Fasıkı da, kafiri de o rahmetten istifade etmektedir. Her ne kadar sıkılmaya çalışsa ve istemese de… Yağmurdan rahatsız olan ve zarar gören tenbel insanın kendisinden kaynaklanan bir eksikliğinden dolayı her ne kadar zarar görse de, dolaylı olarak o zarardan daha fazla fayda görmekte, bolluğa neden olmaktadır. O yağmur yine rahmettir.. yine rahmettir.. Ramazanda dolaylı her kes için bir rahmettir.

Yağmur rahmeti yanında yer yüzünü de pisliklerden ve çör-çöpten temizler. Bu rahmet ayı ve gecelerde insanları manen günah kirlerinden temizler ve arındırır. Mü’mini cennete ehil olacak hale getirir.

Rahmet ayı ve gecelerin cehennem ve azabından farkı; insanı eziyetsiz, cezasız, temiz ve pak kılmasıdır. neticede her ikisi de temizler.

Nitekim bir mü’mini bozuk yerlerin havası nasıl rahatsız eder,kaçmaya çalışırsa,o bozuk havaya alışmış ve kendini alıştırmış bir insanı da –manevi yönü kapalı olduğundan- rahatsız edici gibi olsa da,yine dolaylı olarak onun Rahmetinden istifade eder.

Yılın belirli zamanlarında fuarlar, haftanın belirli günlerinde pazarlar kurulur. İnsanların umumi istifadesine sunulur. İnsanlar senelik veya haftalık ihtiyaçlarını, bazen de ömürlük kazançlarını buradan temin ederler.

Üç aylar ve gecelerde böyledir. İnsanların ebedi hayatlarına lazım ihtiyaçlarını temin ettikleri bir fuar, bir Pazar ve bir sergidir. Zad-ı ahiret buralarda, bu zamanlarda tedarik edilir.

Kimini hayra teşvik eder, kimini kemâlâta uruç ettirip, çıkarır. Kiminin beraetine vesile olurken, kimine de seksen senelik bir ömür mahsulatı içerisinde kazanılacakları kazandırır.

O halde insan nerede çok kalacaksa yatırımının da çoğunu oraya yapmalıdır. Anne karnında pek uzun müddet kalmayacağımızdan dolayı oraya yatırım yapmadık ve yaptırılmadı. El-ayak-gözler burası için verilmişti. Ora için değildi.

Bize verilen hayat ki; bu kısa dünya hayatı için değildir. İçerimize yerleştirilmiş olan bu manevi duygular ki; bu maddi, kesif ve dar olan alem için değildir. Belki baki ve ebedi bir alem içindir.

Teşbihte hata olmasın; Devlet ve iş damları senenin belirli zamanlarında ve aylarında belli yerlere ve işlere yatırım yapar, işini kurar ve çalıştırır.

Bu mübarek aylar ve gecelerde manevi ticaret ve yatırımların yoğun olduğu aylardır. Geri kalmak hatadır. Böyle bir hataya düşmemek gerek. Yüzümüzü ve nazarlarımızı dünyadan ukbaya,ebedi ahiret hayatını netice verecek hakikatlara çevirmeliyiz.

 

RECEB         AYI

Üç ayların İlk olan Receb ayı, aynı zamanda arabi ayların yedincisidir. Ta’zim ve Tebcil etmek anlamınadır.

Hadiste:”Receb şehrullahdır. Şaban benim ayımdır. Ramazan ise ümmetimin ayıdır.” buyurulmuştur.

İbni Abbas’dan nakledildiği üzere:”Rasulullah (SAM) Receb ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz,(galiba) hiç yemiyecek (ayın her gününde tutacak) derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi ki biz, (galiba) hiç tutmayacak,derdik.”der. Bununla bu ayda tutmanın mendub [1] olduğunu söylemiş, emretmemiştir.[2]

Müşriklerce de haram ay olan Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları kutsal sayılırdı.” Bu dört ayın haram edilmesi, İbrahim ve İsmail Aleyhimus Selam’dan intikal etmiş adeti seniyyedir.

“Ey iman edenler! Bu dört ayda (nefsinize) zulmetmeyiniz. Çünki, bu aylarda işlenecek güzel amellerin sevabı diğer aylardan fazladır. Ve bu aylarda işlenecek kötülüğün cezası da öteki aylardan daha büyüktür.”[3]

Peygamberimiz halası oğlu Abdullah bin Cahşı, Bedir savaşından iki ay önce bir müfrezeyle Kureyş kabilesinin kervanını gözlemek üzere gönderdiğinde, onlar Mekke ile Taif arasında bulunan Batn-ı Nahl denilen yere vardılar.

Üç kişilik bir kervanla karşılaşıp, birini öldürüp, ikisini esir alarak peygamberimize getirdiler. Bunun üzerine müşrikler:”Muhammed haram ayları,içinde korkanların bile emin olduğu kutsal ayları helal sayıyor ve o ayda kan döküyor.”dediler. Peygamberimiz o sahabelere:”ben size haram aylarda savaşmanızı emretmedim.”buyurdu.

Abdullah bin Cahş ise:”Ya Rasulallah,biz İbnül Hadramiyi öldürdük. Sonra akşam olunca Receb ayının içinde mi Cumadel ahire ayı içinde mi öldürdüğümüzü anlayamadık.dedi. Cenâb-ı Hakkın hükmü beklenildi. Bunun üzerine inen ayette:

“Sana haram o ayı,ondaki muharebeyi sorarlar. De ki:”O ayda muharebe etmek büyük günahtır;Allah yolundan men etmek,onu inkar etmek,Mescid-i harama gitmelerine mani olmak,onun halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür. Fitne,katlden de beterdir. Kafirler,güçleri yetse,sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam edeceklerdir. İçinizden kim dinden dönerse,kafir olarak ölürse,o gibilerin yaptığı (iyi) işler dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar cehennem yaranıdırlar. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar.”[4]

Ayeti ile müşriklerin yaptıklarının daha şiddetli olduğu ifade edilmektedir.

Ve bu ayet cumhuru ulemaya göre de:”O müşrikleri,onları nerede bulursanız öldürün.”[5] Ve “Müşrikler sizinle nasıl top yekun harb ederlerse sizde onlarla top yekün harb edin.”[6] ayetleriyle de neshedilmiştir.[7]

Ve”Haram ay,haram aya bedeldir. Hürmetler karşılıklıdır. Onun için kim sizin üzerinize saldırırsa sizde,tıpkı onların size saldırdıkları gibi,onlara saldırın.”[8] âyetiyle de müdafaanın caiz olduğu bildirilmiştir.[9]

Zira onlar ve onların devamı olanlar her an savaş ve fitne üzeredirler. Böylece:”Yahudi ve hristiyanlar,sen onların dinine girmedikçe senden razı olmazlar.”[10]hükmünce de,onların dinine girme söz konusu olmayınca da bu durum kıyamete kadar da geçerlidir,fitne de onlardan eksik olmaz.

                                               

REĞAİB   GECESİ

Reğaib:”çok istenilecek şeyler,hediye,atiyye,çok rağbet olunan şeyler,bol bol ihsan etmek.”[11]anlamlarına gelir.

Bu gecede Allah’ın rahmet,bereket ve ihsanının kullarına bol bol verilip,böyle atiyye ve ihsanlara karşı da insanların bigane kalmayıp rağbet etmeleri gerektiği içindir ki,bu ad verilmiştir.

Yapılması Müstehab olup,Peygamberimizden rivayet edilen bir hadiste:”Kim ki Recebin ilk Perşembe günü oruç tutar sonra akşam ile yatsı veya yatsı ile gecenin üçte biri arasında ve her rekatta bir fatiha,üç Kadr suresini ve on iki İhlas okumak ve iki rekatta bir selam vermek üzere on iki rekat Namaz kılar,selamdan sonra yetmiş kere:”Allahümme Salli ala Muhammedinin Nebiyyil Ümmiyyi ve ala alihi.”der,sonra secdeye kapanır ve secdesinde yetmiş kere:”Subbûhun Kuddûsun Rabbul melâiketi ver ruhi.”der;

Sonra başını kaldırır yetmiş kere:”Rabbiğfir ve erham ve tecâvez ammâ ta’lemu.”der,sonra tekrar secdeye kapanır ve birinci secdede okuduklarını aynı şekilde tekrar eder. Sonra secdede iken dilediğini isterse,bütün istekleri yerine gelir. Zira Peygamber Efendimiz devamla buyuruyor ki:”Bu namazı kılan kimsenin,deniz köpükleri,kumlar sayısı,dağlar ağırlığı kadar,ağaçlar yaprakları sayısınca günahı olsa da Allah-u taala bütün günahlarını mağfiret eder ve akrabasından cehennemi hak etmiş yedi yüz kişiye şefaat eder.”[12]

Büyük müjde…Müjde-i kübrâ… 

                                                                                             

[1] Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi.Prof.İ.Canan. 10 / 466.

[2] Zad-ul Mead. İbni Kayyım el-Cevzi. 2 / 83.

[3] Üç aylar ve faziletleri. Abdulkadiri Geylani. Hazr. M. Güner.sh.8.

[4] Bakara.217,Tefsir-i Kebir Tercümesi.(Heyet) 5 / 90, Ahkam Tefsiri.M. Sabuni. Terc. M.T. 1 / 215, (Arapçası) 1 / 190,Muhtasar Tefsir-i İbni Kesir.M. Sabuni.(Arapça) 1 / 260.

[5] Tevbe.5.

[6] Tevbe.36.

[7] Ahkam Tefsir-i Tercümesi.age. 1 / 257.

[8] Bakara.194.

[9] Tefsiri Kebir.age. 5 / 91,93.

[10] Bakara.120.

[11] Yeni lugat.A.Yeğin.579.

[12] İhyau Ulumiddin. İmam Gazali. 1 / 555.

 

REĞAİB GECESİ

Rağbet ve teşvik anlamına gelen bu gece,insanların nazarlarını fâniden bâkiye,cüz’iden külliye çevirme amacıyla yapılan ve verilecek olan teşvikler dile getirilir.

            Normal durumda sevab bire on verilirken (En’am.160),Bu gecede bir yüz,Şabanda üç yüz,Ramazanda bin,Cumalarda binler,Kadirde otuz bin,tıpkı bire yedi yüz veren tohumlar gibi…

            Bu isim melekler tarafından verilmiştir.

            Rahmet ve berekete vesile olan bir gecedir.Bu gecenin alameti,yağmurla geçmesidir.Maddi ve manevi bereketin beraber nüzulüdür.

            “O’na ancak güzel sözler yükselir (Ulaşır).Onları da Allah’a amel-i Salih ulaştırır.”(Fâtır.10)

            Bu gecede tüm amel-i Salihlerin Allah’a arzedilip sunulduğu,Kelime-i Tayyibenin Kelime-i Habiseye galebe ettiği bir gecedir.Bunun da yer yüzüne aksetmesiyle iyilerin ve iyiliklerin,kötülere ve kötülüklere üstün gelmesine sebeb teşkil ettiği bir gecedir.

            İlâhi tecellilere mahzar olan Peygamberimizin ikişer olarak toplam on iki rekat namaz kıldığı rivayet edilir.

            Geceyi Kur’an ve anlamlarıyla,dua ve ibadetlerle geçirmeli,hiç olmazsa gecenin üçte biri değerlendirilmelidir.

            Rasulullah sahabilere;Müflis kimdir?diye sorduklarında sahabiler;Ya Rasulallah!Malını,mülkünü kaybetmiş ola müflistir,iflas etmiştir,buyurunca Efendimiz;-Hayır-der,müflis o kimsedir ki,ahirette Allah’ın huzuruna getirildiğinde,sevabından hiçbir şey olmayan ve bulunmayan kimsedir,buyururlar.

            Ölmüş ve çatlamış olan bir toprak için su ne ise,ölmüş ve çatlak kalbler içinde bu gecenin ehemmiyeti odur.

            Bu gece ve geceler,müminler için bir fuar niteliğindedir.Her türlü sevab pazarlarının sergilendiği gecelerdir.

            Bu ay ve geceler yatırım ayı ve geceleridir.Bu gecelerin yılda birkaç kere geldiği unutulmamalı,bu gecelerde âhiret hayatı için her türlü yatırımın temelleri atılmalıdır.

            Allah bu geceyi tüm alem-i İslâm için hayırlara ve fereclere vesile kılsın.Âmin.

 

                                                                                                   Mehmet   ÖZÇELİK     

 

 

No ResponsesŞubat 2nd, 2022

İNGİLİZ OYUNU

İNGİLİZ OYUNU

İngiliz anahtarı da diyebilirsiniz. Meydanda mertçe kazanamadığını, masadaki İngiliz anahtarıyla lehine açmaktadır.

İngiliz in oyunu bitmedikçe, bizim yazmamızda bitmeyecektir.[1]

Yüz yıl önce İngiliz muhibler cemiyeti yani İngilizi sevenler adıyla cemiyet kurulmuş.

Bir Bediüzzaman sesli haykırmış;

“Tükürün zalimlerin o hayasız yüzüne tükürün”, demiş.

1920’ de İstanbul’u işgal etmiş. Hayallerindeki ellerine geçmiş, Çanakkale’ye onun için gelmiş iken, nedense ve ne hikmetse hiçbir mukavemet görmeden, tıpış tıpış bırakıp gitmişler!

Niye?

Daha büyük bir bedel almasa hiç giderler mi?

İstanbul’dan da önde.

Zira şimdiki İsrail yurdu Yahudilerin kendi becerileriyle işgal edilmedi, İngilizlerin hile ve oyunlarıyla kendilerine altın tepside sunuldu.

-“Osmanlı dağılınca tüm topraklarını ele geçiren İngilizler çıkarken 5 şey bıraktı:

-Güdümlü krallar-diktatörler.

-Seküler rejimler.

-Köle edici kanun-yasalar.

-Kültürel yıkım için eğitim sistemi.

-Sahte bağımsızlık senaryoları.

İngilizler bir yere girerken değil, çıkarken korkun.” (Mustafa Güldağı)

Yani 5 kazık.

Hala çıkaramadığımız kazıklar.

Eğer bir nehirde iki balık kavga ediyorsa, bilin ki oradan az önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir. (kızıl derili atasözü)

-Gülen ile ilgili olarak bizden bir Binbaşı, bir İngiliz elçinin kendisine şu bilgiyi verdiğini söylemişti,

Aslında Güleni biz tesbit etmiştik, Abd’liler bizden aldılar.

 

 

Muhalefetteki ittifakı temsil edenlerin bir kısmı sırtlarını İngiltere’ye dayamış, onların elçileri ile müzakere ederken, diğer bir kısmı da sırtını Amerika’ya dayamış.

İki devlet kendi menfaatlerin konusunda bu iki kesimi çok iyi kullanmaya çalışmakta ve onlarla diyaloglarını gizlice sürdürmekte, gizli ilişkilerini devam ettirmektedir.

Türkiye’nin eski ve yeni Türkiye farkını görmeyenler,[2] Entrikalar çevirmekte ve ona ortak olmaktadırlar.[3]

 Su- i kastler tertip edip,[4] 15 Temmuzun arkasında durmaktadırlar.[5]

15 temmuzun arkasında kim var ve kimler destekledi?

Her ne kadar Abd ve haçlı orduları varsa da, başlangıcında yine de İngiltere vardı.

-İngiltere’nin tarihinde zulüm vardır. Devletleri köle yapmak vardır. Yüz yıl öncesinde Müstemlekat nazırını yani kölelik bakanını kurmuştur.

İngiltere’de erkeklerin karılarını bile sattıkları gibi.[6]

-Batı reklamla ayakta duruyor. Batı yüzünün boyası ile güzel görünüyor. Yağmur yağdığı zaman boyası gittikçe, silindiği zaman gerçek yüzü ortaya çıkıyor. İşte batının gerçek yüzü boyanın altındaki yüzüdür.

-Meşhur Fransız Le Figaro Gazetesinden Büyük İtiraf.

“PKK TÜRK Ordusunu Süper Güç Yaptı. Türklerin karşısında artık kimse duramaz”

PKK’yı kurarak Türkleri süper güç̧ biz yaptık haberimiz olmadan. Onlar sınırları içinde küçük, geri kalmış̧, fakir bir devletti.

Çomağı biz soktuk. En büyük hatayı burada yaptık. Türkler sürekli savaşarak hazır hale geldi.

Sürekli teknolojilerini geliştirerek dünya silah teknolojilerinin anlayamadığı teknolojilere kavuştular.

PKK’yı içte bitirdiler. Simdi sınırları dışına çıktılar süper güçlere kafa tutarak ilerlediler.

Suriye’de Rusya’yı, Libya’da hem Rusya’yı hem Amerika’yı yendiler. Şimdi her yerde hem savaşıyorlar hem teknolojilerini daha da geliştiriyorlar……

……Aslında uyuyan Devi biz uyandırdık…”[7]

-“ İslâmiyetin hakikatında mevcud maddî-manevî en yüksek terakkî ve medeniyet umdeleri yerine; dinsiz felsefenin bataklığındaki nursuz prensipler, edebsiz edib ve feylesofların fikir ve ideolojileri, gizli komünistler, farmasonlar, dinsizler tarafından telkin ediliyor ve çok geniş bir çapta tedris ve talime çalışılıyordu. Bilhassa İngiliz, Fransız gibi İslâm düşmanlarının İslâm Âlemini maddeten ve mânen yıpratmak, sömürmek emellerinin başında Kahraman Türk Milletinin dinî bağlardan uzaklaştırılması; örf âdet, an’ane ve ahlâk bakımından tamamen İslâmiyete zıt bir duruma getirilmek plânları vardı ve bu plânlar maalesef tatbik sahasına konmuştu!”[8]

MEHMET ÖZÇELİK

1-2-2022

[1] http://www.tesbitler.com/index.php?s=%C4%B0ngiliz

http://www.tesbitler.com/index.php?s=%C4%B0ngiltere

https://www.facebook.com/1004778343/posts/10224600851061120/

[2] https://www.facebook.com/1004778343/posts/10224592263686441/

https://www.facebook.com/100000685628329/posts/5149269355105868/

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=4757078884339803&id=800525516661846

[3] https://www.facebook.com/100003149027970/posts/4728569460591308/

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=2072701152780346&id=100001214452925

https://www.facebook.com/100008346600781/posts/3183786601909529/

https://www.facebook.com/1613444931/posts/10223189620641530/?sfnsn=scwspmo

[4] https://www.facebook.com/100005913671300/posts/1910469345826836/

[5] https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=1793439444151536&id=450498895112271

[6] https://m.facebook.com/groups/236955854398584/permalink/645442400216592/

[7] https://hizmetgazetesi.com.tr/?p=51993

[8] Tarihçe-i Hayat.154.

No ResponsesŞubat 1st, 2022

KARANLIK GECELER

KARANLIK GECELER

Bin yıllık yanan ışık söndürülmeye çalışıldı.

Karartılan gecelerle, bir asır karanlığa gömüldü gündüzlerimiz.

Dünyanın ömrü kaldıkça daha nice asırların yazıp anlatacağı o devri sabıktan birkaç anekdot…

Cumhuriyet dönemi Dini Hayat üzerine yapılan bir doktora çalışmasında o dönemde yapılanlar kaynaklarıyla şöyle anlatılmaktadır:

“İnönü’nün 13.12.1964’te Parti Meclisinde yaptığı konuşmada “Sizin bildiğiniz
iki darbe girişimi var ancak biz on beş darbe girişimini daha hazırlık aşamasında engelledik
” sözleri dönemin siyasi havasını anlamak için manidardır.”[1]

************ 

Köy enstitüleri kurumun mimarı olan İsmail Hakkı Tonguç, imanın yerine aklı hakim kılmayı hedefleyen politikasını şu sözlerle özetlemiştir:
“Ümid edelim ki, yarının dünyası, imanını göklerden gelecek görünmez kuvvetlerle ve
fizik ötesi fikirlerle beslemesin. Eğer onun kuvvetli ve mesut bir temeli olsun istiyorsak biz insanlar yeni dünyaya şamil, ihtirassız, yalansız, insani, rasyonel ve reel taze bir din vermeliyiz.
Köy Enstitüleri’nde yetiştirilen çocuklar, skolastiğe köle olmaktan kurtarılmaya çalışılmıştır.”[2]

-“1938’den 1945 yılına kadar geçen süre içerisinde uygulanan din politikaları, önceki politikaların devamı niteliğinde olmuş, bu politikalar sonucunda dinî hayat açısından oldukça [3] sıkıntılı bir süreç geçirilmiştir.

Ancak 1945’den sonra yaşanan iç ve dış gelişmelere bağlı olarak din politikalarında da önemli değişiklikler görülmeye başlanmış ve artık dinî konuların da, temel hak ve özgürlükler bağlamında değerlendirilmesiyle birlikte inanan insanlar için rahat nefes alınan bir döneme girilmiştir.”[4]

-“Başgil’e göre darağaçlarına dayalı bir istibdat saltanatının kurulmak istendiğini297
bu dönemde, laiklik adı altında din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, pek çok
durumda, bu ikisinin birbirlerine karşı ilgisiz kalmalarını değil, tersine aralarında
düşmanlık eğilimlerinin ortaya çıkması ve hatta özellikle devletin din karşıtı bir politika
ve ideolojiyi uygulamaya koyması sonucunu doğurmuştur.”[5]

-“Üzerinde durulan dönemde Cumhuriyeti kuran kadronun ve dolayısıyla dönemin
yöneticilerinin Doğu ile köprüleri atıp yüzünü tamamen Batı’ya çevirme kararına kadar
ülkenin, Sovyet Rusya’nın etkisi altında kaldığı söylenebilir. Zira Halk Partisi’nin 1923-
1945 dönemindeki toplumsal örgütlenme anlayışının geniş ölçüde nasyonel sosyalist
ideolojisinin etkisinde olduğu, daha sonraları orta yola doğru kaydığı görülmektedir.

Bu anlayışın şekillenmesinde dış konjoktörün etkisine işaret eden Başgil’e göre “son
otuz beş yıl içerisinde bazı ülkelerin güttüğü din aleyhtarı politika, birtakım küçük
farklar bir tarafa bırakılırsa, Bolşevik Rusya’nınkiyle aynıdır.”301 Atatürk’ün
ölümünden sonra Falih Rıfkı Atay’ın; “Atatürk öldü ise başımızda Stalin ve İnönü
vardır” adlı bir makaleyi kaleme alabilmesi bile, bu Rus hayranlığının izlerini
taşımaktadır.302 Bu hayranlık, özellikle Lozan’dan sonra tüm kurum ve kuruluşlarıyla
“Batılılaşma” kararının alınmasına rağmen, etkisini uzun süre devam ettirmiştir.
Nitekim Amerika’nın gözde vakıflarından birinin gönderdiği gözlemcinin, 1947
Türkiye’sinin izlediği siyasetin tam bir komünist totaliter idare manzarası arz ettiğini
söylemesi, bu durumu teyit eder mahiyette algılanmıştır”[6]

-“Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın söylediği: “Biz diyoruz ki, dinler,
vicdanlarda ve mâbedlerde kalsın, maddi hayat ve dünya işine karışmasın.
Karıştırmıyoruz ve karıştırmayacağız” sözleri de, resmi ideolojinin en saf ve en temiz
Müslümanlığı nasıl algıladığını göstermesi bakımından anlamlı kabul edilebilir.”[7]

-“İnönü döneminde görülen Osmanlı’yı karalama politikalarının, Cumhuriyetin
Meşrutiyet tarihçiliğinden aldığı bir miras olduğu noktasında değerlendirmeler vardır.
Buna göre, bin yıllık İslam tarihi eğitimi, karanlık Ortaçağ’ın bir mirası olarak
reddedilmiş, İslamiyet’ten önceki orta Asya Türk tarihine dönülerek oradan itibaren
yeni bir tarih algısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Gökalp’in de benimsediği ve öncülük
ettiği bu algıya göre halk, ataları olarak gördüğü Osmanlıyla gurur duymayı
sürdürdükçe, modern bir Türk ulusu yaratmak mümkün olamayacaktır. Osmanlı’nın
“reddi miras” edilmesiyle sonuçlanan bu anlayış, Atatürk tarafından nutukta şöyle ifade
edilmektedir:
“Osmanoğulları, zorla Türk ulusunun egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı. Bu
zorbalıklarını altı yüzyıl sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganların hadlerini bildirerek, egemenlik ve saltanatını, ayaklanarak kendi eline gerçekten almış bulunuyor.”[8]

-“Lozan dönüşü Karabekir’e :
“Müslüman olduklarından dolayı bugüne kadar istiklâlin kendilerine verilmediğini ve
Müslüman kaldıkları sürece müstemlekeci devletlerin, bilhassa İngilizlerin, daima aleyhlerinde olacaklarını, hatta kazanılan istiklalin de daima tehlikede kalacağını…”
söyleyen İnönü’nün, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan gelişmelere bağlı olarak
öncülük ettiği değişime bakılırsa, dış konjonktürden çok da bağımsız politikalar
geliştiremediği söylenebilir.”[9]

-“Devlete bağlı bir kurum olarak devletin her türlü imkânlarından yararlanması
beklenilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çalışmamıza konu olan 1938-1950 yılları
arasında kendisi için belirlenen amaçları bile gerçekleştiremeyecek kadar ihmal edilmiş
bir kurum olduğu görülmektedir. Zira mabetlerin bakım ve onarımı, din adamlarının yetiştirilmesi ve geçimlerinin sağlanması, din öğretiminin yürütülmesi gibi maddi
imkânları devletin elinde olan hizmetler, bu dönemde uzun bir süre yerine
getirilmemiştir. Bu dönemdeki din hizmetlerinin nasıl devam ettiğine dair fikri, 1945’te
Rize şehrindeki durumu tasvir eden aşağıdaki ifadelerde bulabiliriz:
“İmamın maaşı cemaat tarafından verilmektedir. Genellikle bir zengin bunu üzerine alır.
Halk, imamın iki öğün yemeğini sırayla gönderir. İmamın ve dinin tesiri büyüktür.

Yine Karadeniz bölgesinden Ali Kemal Saran’ın anlattığına göre hocaların
yemeği köy halkınca nöbetleşe olarak verilir, caminin girişinde fındık fidanlarının
yontularından örülen bir el sepeti olur ve sırası gelen kişi, evine gönderilen bu sepetle
hocaya yemek gönderirdi.”[10]

-“Dönemin İstanbul Müftüsü ile Sulhi Dönmezer arasında geçen şu diyalog oldukça anlamlıdır: 1941 yılında Sulhi Dönmezer, Cumhuriyet döneminin ilk İstanbul Müftüsü olan Mehmed Fehmi Efendi’yi ziyarete gider ve onu sıkıntılı bir halde bulur. Sebebini sorunca Mehmed Fehmi Efendi şunları söyler: “Bugün hayatımın en elemli gününü geçirdim. Bir camiye imam olarak mahalle bekçisini tayin ettim.”[11]

-“Elazığ’da yaşayan yaşlı bir Hoca Efendi, “1942′de Kayseri’de okuyordum. Bizi silah altına alıp Çukur Cami’ye sevk ettiler. O camide tam 7 gece yattık. Oradan İstanbul’a sevk ettiler. İstanbul’da nerede kaldık, biliyor musun? Sultanahmet Camii’nde. Camileri at ahırı, ambar, depo dahi yaptılar. Hepsi askeriyenin işgali altındaydı. Diyarbakır’da bir Ulucami vardır. İnönü devriydi, Ramazan’dan önce içerisine
beş on tane sandık attılar, ambar diye kapattılar. Millet çok müracaat etti, “Nerede namaz kılalım?” dediler. Gelen cevap, “Evlerinde kılsınlar.” oldu.

Camilerle ilgili bu tutumun 1935 yılında çıkan bir kanuna dayandığı söylenebilir.
Zira bu kanunda; camiler tasnif edilerek “tasnif harici kalacak cami ve mescitler, usul ve mevzuata göre kendilerinden başkaca istifade edilmek üzere kapatılır” ifadesi yer
almaktadır”[12]

-“Çıkardığı “Serdengeçti” dergisiyle millî ve manevi değerlere bağlı kalmanın
önemini vurgulayan Osman Yüksel Serdengeçti, bu dönemde kendi gibi düşünen
insanlara yapılan baskı ve işkencelerin kendilerini sindirmek bir yana davalarını yayma
konusunda onları daha da istekli hale getirdiğini göstermektedir. Hasan Ali Yücel’e
hakaret ettiği gerekçesiyle hapse atılan Serdengeçti’nin hapiste yaşadıklarının ruhunda
bıraktığı izler sözlerine yansımaktadır:
“… Ben daha neler gördüm. Bayılıncaya kadar dövülen insanlar, mahzenlerde çürütülen, küf kokan cesetler gördüm!… Şimdi anlıyorsunuz değil mi? Ben neden Serdengeçti oldum.
Onun içindir ki Serdengeçti’deki her ses, her seda; … bir feryattır, bir çığlıktır. Bir milletin ıstırabını haykırıyor…”[13]

**************   

Devri sabık kalıntıları.

Devri sabıktan kalma, sabıkalı döküntü ve kalıntılar hala devri sabıkı aramakta ve milleti devri sabıka götürmeye çalışmaktadırlar.

Devri sabık, sabıkalıdır.

Devri sabıkta bu milletin bin yıllık birikimi, sabıkalı kimseler tarafından bitirildi.

Sabık olarak kalanında sabıkın, sabıkalı döküntüleri silmeye çalışıyor.

Allah fırsat vermesin.

Millete de akıl ve basiret ihsan etsin.

Milletin problemi, köksüz bir fikrin, kütük gibi bir zihniyetin peşinden hala gitmekte olan hırçın kimselerin olmasıdır.

Bu memleketin problemi dışta değil, içtedir.

Kirli eller faaliyettedir.[14]

İslam’ın dışında şahsiyet arayan, şahsiyet bulamaz.

MEHMET ÖZÇELİK

27-01-2022

[1] 12 MART 1971 MUHTIRASI ARAŞTIRMA RAPORU -16. Milliyet, 14.12.1964, s.1.

[2] CUMHURİYET DÖNEMİ DİNÎ HAYAT -(1938-1950) -Zeynep ÖZCAN. Sh.71. Bak. Mehmet Başaran, Köy Enstitüleri, 3. Baskı, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2003, s. 32.

[3] İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam, 4. Baskı, İslam Dergah Yayınları, 2010, s. 24, ayrıca bkz: Dücane Cündioğlu, Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet I, 1. Baskı, Kitapevi, İstanbul 1999, s. 306. Koçak, Türkiye’de Millî Şef Dönemi, II, s. 545.

[4] Age.77-78.

[5] Age.79.

[6] Age.80.

[7] Age.81.

[8] Age.95.

[9] Age.101.

[10] Age.103-4.

[11] Age.106.

[12] Age.109-110.

[13] Age.232.

[14] https://www.facebook.com/100001902605648/posts/6963453527061332/

https://www.yenisafak.com/yazarlar/tamer-korkmaz/derin-baronun-vedasi-2060800

No ResponsesOcak 26th, 2022

KISSALAR

BİR AĞAÇTAN ON DERS

Bir ağacın gölgesinde adam felsefe kitabı okuyordu. Sorular üstüne sorular adamın kafasını karıştırmıştı. Başını kaldırıp ağaca baktı.

—Keşke ağaç olsaydım, hiç düşünmeden yaşasaydım dedi.

Birden ağaç dile geldi:

—Ben düşünmüyorum belki ama düşünen insanlara o kadar çok ders verebilirim ki, dedi.

Adam heyecanla:

—Seni dinlemek isterim, dedi.

Ağaç konuşmaya başladı:

—At o felsefe kitabını elinden, şimdi bana bak ve beni dinle sana on tane hayat dersi vereceğim, dedi.

Adam heyecanlanarak:

—Tamam dedi.

Ağaç:

—Dinle o zaman, dedi ve hayat dersini sıralamaya başladı:

1-Ağaç yaş iken eğilir ya da doğrulur. Her şeyin bir zamanı vardır. Hayat öğrenme sürecidir ama zamanlaması çok önemlidir. Siz de bilirsiniz ki “yaşlı köpeğe yeni oyunlar öğretilmez.” “Yaşlı kurda yol öğretilmez.”

2-Düşen ağaca balta vuran çok olur. Onun için hayatta düşmemeye dikkat etmek gerek; güçlüyken gölgene sığınanlar düşerken baltayı alıp sana koşarlar.

3-Bizi yok etmeye çalışan baltanın sapı bizdendir. Her zaman dış düşmandan korkmayın. İç düşman daha tehlikelidir. Sizin gibi görünüp size hainlik edecek insanlara dikkat edin. Dişi kıran pirince en çok benzeyen beyaz taştır.

4-“Ulu çamlar fırtınalı diyarlarda yetişir” İnsanı

geliştiren mükemmelleştiren zorluklardır. Büyük adamlar büyük engellerle karşılaşıp onu aştıkları için büyük adam olurlar. Büyük devletler büyük badireleri atlatarak büyük devlet olurlar. Uçurtma rüzgâr engelini aşmak için yükseğe çıkar. Engelleri fırsat bilmelisiniz.

5-Bir ağacın kökü ne kadar derinse boyu o kadar yükseğe çıkar. Kökleri zayıf olan büyüklüğü taşıyamaz. Onun için kökünüze sahip çıkmalısınız. Kökünü unutan ya da yok sayan bir ağaç ayakta kalabilir mi? Bir ağaç tüm gücünü kökten alır. Sizin de tarihiniz olmazsa nasıl geleceğiniz olacak? Tarihinizi yok sayar ya da unutursanız nasıl geleceği inşa edebilirsiniz?

6-Ağaç yapraklarıyla gürler. Bir insan da ailesiyle, sosyal çevresiyle güzel olur; onlarla tamamlanır. Onlarla varlığını hissettirir. Onun için sosyal ilişkileriniz önemlidir.

7-Hiçbir ağaç acaba bahar gelecek mi, çiçek açacak mıyım diye düşünmez. Kök, gövde ve dallar görevini sessizce ve sabırlıca yaparlar. Siz de baharın gelmesini bekliyorsanız görevinizi şamata yapmadan sessizce, hakkıyla ve sabırla yapmalısınız.

8-Meyveli ağacı taşlarlar. Bilgili, becerikli, başarılı insanlara haset eden çok olur. Bir işe yaramayan, niteliksiz, silik insanlar kimsenin umurunda olmazlar. Onun için başarılı insanlar atılacak taşlara mukavemet edemezlerse başarılarını sürdüremezler.

9-Her ağaç kendi toprağında büyür. Ağaç ancak uygun toprağı

bulması halinde gelişmesini sürdürür. İnsan yetenekleri de öyledir; ağaç tohumu gibidir. Uygun zemin bulursa gelişir, yoksa çürür gider.

10-Beşikten mezara kadar ağaca muhtaçsınız. Çocukken beşikte, ölünce tabutta bizimle berabersiniz. Bize hep odun gözüyle bakmayın. Biraz da ibret gözüyle bakın. Sözü şöyle bitireyim, insanların kulağına küpe olsun. “Her şey bir ağacı sevmekle başlar.” Bundan sonra bir ağacın yanından geçerken durun ve şarkımızı dinleyin.

Adam ağaca tekrar baktı, “Aslında odun olan bu ağaç değil benmişim meğerse” diye geçirdi içinden.

“Yeryüzünün öğretmeni olmadan, gökyüzünün öğrencisi olmak lazım!”

– Aliya İzzet Begoviç

************** 

İŞTE TARİHİMİZDEN ÖRNEK BİR ESNAF VE EMANET AHLAKI.(NASIL YİTİRDİK BU AHLAKI)

-Geçmişte insanlar hacca araba ile değil daha çok at sırtında giderlermiş. Giderken de üzerlerindeki ağırlıkları, kıymetli ziynet eşyalarını Şam’da bulunan Mithat Paşa caddesine bırakıp dönüşte alırlarmış.

-Bir gün bir hacı adayı caddede bulunan esnafın birine içerisinde 3 bin osmanlı lirası bulunan bir keseyi teslim etmiş ve “ben hacca gidiyorum dönüşte bunu senden alacağım” demiş.

-Aradan 3 ay gibi bir zaman geçmiş ve adam hacdan geri dönüp geldiğinde keseyi bıraktığı kişiye gidip “ben buraya bir kese emanet etmiştim onu almak istiyorum” demiş. Bunun üzerine dükkan sahibi:” biraz müsaade et benim çarşıda işlerim var, bu arada çocuklar sana ikramda bulunsunlar, çok sürmez ben gelirim” demiş. Aradan birkaç saat geçmiş ve dükkan sahibi içerisinde 3 bin lira bulunan kırmızı bir kese ile geri dönmüş ve emaneti sahibine teslim etmiş. Kese sahibi teşekkür edip tam çıktığı esnada keseyi emanet ettiği dükkanın yan tarafta bulunan diğer dükkan olduğunu farketmiş. Kese sahibi hayıflanarak büyük bir üzüntüye kapılıp keseyi bıraktığı asıl dükkana gider ve dükkan sahibi hacıyı görünce tanır :”Allah haccını makbul ve mebrur etsin” demiş ve kesesini kendisine teslim etmiş. Bunun üzerine adam şaşırıp kalmış, “nasıl bir yanlış yaptım” diye düşünmeye başlamış ve “benim olmayan bir keseyi nasıl bana verdiler” demiş.

–Keseyi teslim aldığı ilk dükkana gider ve “sende olmayan bir emaneti bana nasıl verdin” diye sorar.

–Dükkan sahibi:”ben senin samimi olduğunu gördüm, doğru söylediğini anladım ve sana inandım ama tüm bunlara rağmen bahsettiğin keseyi sana verecek imkanım yoktu. Belki sen keseyi bırakmışsındır da ben unutmuşumdur diye kendi kendime hayıflandım, sonrasında gittim elimde bir eşyam vardı bin liraya onu sattım, komşumdan bin beşyüz lira borç aldım, beş yüz lira da cebimde vardı, bir şekilde toparladım ve sana emanetini verdim. Tüm bunları yaparken şundan korktum, Allah korusun sen memlekete döndüğün zaman, ben gittim Mithat Paşa’da bulunan herhangi bir dükkana emanetimi verdim sonrasında dönüp almaya gittiğimde bana emanetin burada yok dediler, inkar ettiler dersin ve memleketimizin, sokağımızın ismi kötü anılır diye çok korktum ve emanetini bir şekilde toparlayıp sana teslim ettim” der….

**************  

EBU DÜCANE/SAHABE VE BİZ

 Ebu Dücane* (ra); sabah namazlarını Rasûlûllah (sav)’ın arkasında kılmayı adet edinmişti.

Ancak namaz n biter-bitmez süratle camiden çıkar giderdi. Bu davranışı Rasûlullah (sav)’ın dikkatini çekmiş olacak ki bir gün Ebu Dücane’yi durdurdu ve

*-Ey Ebu Dücane, Allah’a ihtiyacın yokmudur? (ki dua etmeden çıkıp gidiyorsun)* buyurdu.

Ebu Dücane;

-Allah’a olan ihtiyacım o kadar fazladır ki bir an bile Allah’ı unutmuyorum ya Rasûlallah! dedi.

Rasûlullah (sav):

-O halde niçin namaz bitip Allah’a dua edinceye kadar bizimle kalmadan çekip gidiyorsun?

Ebu Dücane;

*-Ya Rasûlallah, benim Yahudi bir komşum var, bahçesindeki hurma ağacının dalları evimin avlusuna sarkmış. Gece rüzgar esince, hurmaları bahçeme düşmektedir. Küçük çocuklarım aç olarak uyanıp o hurmaları yemeden önce gidip onları topluyor ve sahibi olan Yahudiye veriyorum.

Birgün sabah namazından sonra eve biraz geç gidince, yeni uyanan bir çocuğumun o hurmalardan birini ağzına koyup çiğnediğini gördüm. Parmağımı ağzına sokup dışarı atmasını sağlayınca çocuk ağlamaya başladı. -Ben ona,

*-Allah’ın huzuruna Yahudinin hurmasını çalan bir hırsız olarak çıkmamdan utanmıyor musun ki hurmasını yiyiyorsun? dedim.

Dolayısıyla bu durumun bir daha tekrarlanmaması için namazdan hemen sonra çıkıyorum.

Duruma vakıf olan Hz. Ebu Bekir Yahudiye giderek hurma ağacını satın aldı. Ebu Dücane ve çocuklarına hediye etti.

*Yahudi, Hz. Ebu Bekir’in bu ağacını satın almasının sebebini öğrenince bütün ailesini yanına alarak Rasûlullah (as)’ın huzuruna çıktılar ve ailece müslüman oldular.

Kısa sürede İslam’ın bütün Arap Yarımadası’na ve kıtalara yayılmasının ve ‘bölük-bölük’ insanların İslam’ı girmelerinin sebebi o günkü müslümanların İslam’ı bu şekilde yaşamalarıydı.

**************  

Paris’te 1938’de bir tiyatronun vestiyer görevlisi kadın, temsil bittikten sonra, Amerikalı müşterilerden birine paltosunu giydirir. Müşteri hemen paltoyu  çıkarır:*

-Bu benim değil, der.

Vestiyer görevlisi kadın, Amerikalının paltosunu arar, arar, bulamaz. Yanlışlıkla bunu başka bir müşteriye giydirdiğini anlar. *Paltonun cebinde 150 dolar kadar para ve Amerikan sigaraları vardır.*

Vestiyer görevlisi kadın, bütün bunları ödemekle kalmayacak, tiyatro ile mukavelesi de bozulacaktır. Telâş içindedir. *Amerikalıdan özürler dileyerek ertesi güne kadar mühlet ister.*

O geceyi uykusuz geçirir ve sürekli düşünür:

*”Yanlışlıkla bu paltoyu giyip giden müşteri, Fransızsa geri getireceği şüphelidir. İngilizse geri getireceği muhakkaktır.” vs, vs.* Böylece, zihninde tanıdığı bildiği bütün milletlerin insanlarına göre birer ahlâk notu verir.

Ertesi gün, sabahtan itibaren, gözleri kapıda beklemeye başlar.

*Öğleye doğru, zayıf, gözlüklü, orta yaşlı ve orta boylu bir adam çıka gelir ve paltoyla birlikte ceplerindeki dolarları ve sigaraları kadına teslim eder. Kadın sevinçten deli gibidir. Namuslu müşteriye bir çift bilet hediye etmek ister, kabul ettiremez. Sorar:*

-Fransız mısınız siz?

-Hayır, madam.

-İngiliz?

-Hayır.

-İtalyan?

-Hayır, madam, ben Türk’üm.

O zaman, kadın gece düşündüklerini anlattıktan sonra:

*-Türkler hiç hatırıma gelmemişti, der.*

Ve müşteriye, Türk bayrağının rengini hatırlatan kırmızı ve beyaz güllerden acele yaptırdığı buketi hediye eder.

*Bu hikâye yaşanmış ve doğrudur, çünkü buketi alan Türk, PEYAMİ SAFA’dır.*

******************** 

Şeyh Edebali’den…

Evladım,

İnsan kulağından zehirlenir.

Her duyduğuna inanma!

Aziz Nesin anlatıyor;

“Bir roman yazdım. Üç ay, geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır. Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim. Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.

“Biz telif roman neşretmiyoruz,” dediler.

“Bir kere okuyun!”

“Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor.”

Bir kitapçıya götürdüm. Daha “Bir romanım var,” der demez, “Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz,” dedi.

Başka birine götürdüm. O da, “Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor,” dedi.

Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikâyeler aparıp Johnson’u Ahmet, Martha’yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikâyenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım?

Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum. Elime bir yerden de New York’un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikan’ca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına…Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım.

“Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz,” diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. “Size Mark Obrien’den çevirdiğim bir roman getirdim,” dedim.

“Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?”

“Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi.”

Romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. Yalnız bana “Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz,” dediler.

Sarıldım kaleme:

“Mark Obrien’in son şaheseri: ‘Struggle for Life’

Amerika’yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet ‘hayat kavgası’ adıyla dilimize de çevrilmiştir.”

Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia’da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekâsını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi… Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikâye. Derken 40 yaşında ilk hikâyesini ‘Let Us Kiss’ dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki!

Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, “Aman şu mark Obrien’den bir çeviri de bize yap!” diye peşime düştüler.

Mark Obrien’den tam 18 roman çevirdim. Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi Jack Lammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum.

Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak.

Sosyal medyada bu mevzunun roman değil de ağaç versiyonunu denedim. Türkiye olarak son 20 yılda gerek devlet , gerek STK’lar eliyle 4 milyar adet fidan dikmişiz. Dünya rekoru kırmışız. Gittim bir çapulcu sayfaya , bu başarı Türkiye’de  değil de, Finlandiya’da gerçekleşmiş gibi anlattım.  Sonuç muazzamdı. Türkiye deyince ormanı yakıp saray yapacaklar, Avm yapacaklar diyenler, her yer beton oldu diyen tipler Finlandiya yazınca çok fena takdir ettiler.

Bunları niye yazdım: Burada kendi sayfasında kalem oynatan, ilgi duyduğu bir alana, günlük yaşama, siyasete, ekonomiye, insana dair yazılar yazan öyle insanlar tanıdım ki yazdığının altına ünlü bir ekonomist, popüler bir yazar, bilindik bir politikacı, büyük medya kuruluşlarında köşe sahibi insanların adı yazılsa kimse anlamaz, etkileşimleri de 10 kat yüz kat artar. Tamam, eskiden de öyleydi ama, bu zamanda-özellikle bu zamanda- etiket herşey vesselam.  Selam olsun ambalajı değil de, içeriği kaliteli olanlara… 😎

(E. Barzonun sayfasından)

****************** 

▪️Göz; 324 Milyon piksel görme kalitesi

▪️Beyin; 2.5 Milyon GB hafıza

▪️Damarlar; Vücutda 40 bin km’lik ağ.

▪️Kalp; Yılda 38 milyon ritim.

▪️Böbrek; 1.2 milyon filtreleme ünitesi

▪️İskelet; 206 kemik üzerinde duran vücut.

▪️Bu organları bir avuç topraktan yaratan Allah’a şükürler olsun

******************* 

Zamanında Sultan Ahmet meydanında Allahın veli bir kulu varmış, gelen gidenin kolundan tutup: “ALLAH VAR, ALLAH VAR!!!” diye insanları silkeliyormuş.

Tabii insanlar buna deli muamelesi yapıyor, pek ciddiye almıyor.

Ben de 10 yıllık imamım, bu zattan haberim yok ve SultanAhmet ziyareti çıkışında baktım benim de kolumdan tutup “ALLAH VAR, ALLAH VAR” diye bedenimi silkeledi…

Ben de, meczuptur deyip elimle adamın sırtını sıvazlayarak: “Elbetteki Allah var kardeşim, hiç olmaz mı” diye tasdik ettim.

Adam tekrar eti: “AMA GERÇEKTEN ALLAH VAR!”

Ben bu sefer daha sıcak bir karşılık ile: “Evet, gerçekten Allah var” dedim. Ama bu mübarek adam, yüzüme bakıp bu sefer bedenimi değil adeta ruhumu silkelercesine: “HAYIR, HAYIR. ÖYLE BÖYLE DEĞİL. SANDIĞINIZ GİBİ HİÇ DEĞİL. GERÇEKTEN DE ALLAH VAR!!!” dedi.

Ben hala meczupluğuna bağlayıp kırmadan cevap vermeye çalışırken birden vicdanım irkiliverdi. Ne demekti: “ÖYLE BÖYLE DEĞİL” ne demekti: “SANDIĞIMIZ GİBİ DEĞİL”

Biz Allahı nasıl biliyorduk ki; bu zat bilmediğimizden bu kadar emin bir şekilde bizi ikaz ediyordu. Ben bir İmamım ben bilmezsen kim bilecekti Allahın var olduğunu.

Ama bir tuhaflık vardı bu uyarıda, bu meczubun bu söylemi yabana atılacak cinsten değildi, bu mübarek zat öyle laf olsun diye değil, yürekten ikaz ediyordu beni.

Yoksa, yoksa gerçekten de Allahın varlığının farkında değilmiydim???

Bu mübarek adam ruhumu öyle bir silkelemişti ki, on yıllık bir imam olduğum halde gerçekten de Allahın varlığını tam idrak edemediğimi fark ettim. Olduğum yere yığıldım, bu zat kolumdan tutup beni bir kenara çekti. Ben ağladım o benimle ağladı, ben sustum o benimle sustu.

İki saat sonra ancak kendime gelebildim ve o zat yüzüme öyle bir sevgi ile baktı ki, gayriihtiyari elini öpmeye giriştim ama o bana sarıldı. Ve “ELHAMDULİLLAH, BİR İNANAN KARDEŞİMİ DAHA BULDUM” dedi. ve ardından “ŞİMDİ VAR GİT, MÜSLÜMANLARA ALLAHIN GERÇEKTEN VAR OLDUĞUNU ANLAT AMA HABERİN OLSUN. ÇOK ZORDUR, MÜSLÜMANLARA ALLAHIN VAR OLDUĞUNU ANLATMAK.       

******************* 

DERLEYEN

MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 25th, 2022

SAKIN HAİNLERİN SAVUNUCUSU OLMA

SAKIN HAİNLERİN SAVUNUCUSU OLMA

Evet böyle diyor Kur’an-ı Kerim:” Sakın hainlerin savunucusu olma.”[1]

Aslında biz her şeyi ile, zenginlik giysisi ile, yemek kültürü ile, Anadolu kültürü ile, 72 milletle bir zenginlik, tıpkı halının üzerindeki desenler gibi, renkler gibi idik.

Bugün artık o renkler belli ki içlerindekini kusmaya, etrafı kokutmaya başlıyor.

3 ayda sanatçı olan, üç günde yıkılıyor, bitiyor, tükeniyor ve içindeki pislikleri ve kirlilikleri; bu asırlardır beraber yaşamış olduğu, farklı dinlerin birbirlerine saygı gösterdiği dönemden bugüne hıncını, içinin nefretini, içindeki kokmuş o kokuşmuşluğunu adeta dışarıya, bu millete akıtıyor.

Aslında bu 100 yıllık, 300 yıllık bir hıncın neticesidir.

Artık o eski kültür zenginliği bugün yok, parçalanmıştır.

Ve maalesef batının o gizli oyunları içerisinde, piyonları içerisinde, Merhum Abdülhamid’e yapılanın aynısı bugün yapılmaya, bu millet ayrıştırılmaya çalışılıyor.

Renkler artık belirginleşmiş, birbirinden ayrılmıştır.

Ancak sakın zalime ortak olma. Zira zulme rıza zulümdür, küfre rıza küfürdür.

Bugün sadece menfi olan insanlar ve olumsuzlukları değil, onlara taraftar olanların durumu acı ve yakıyor.

-Siyasetin kirliliğindendir, Herkesin kendi kirliliğini savunması.[2]

-İçimizdeki gizli komite açıkta.[3]

– Doğum sancısı çeken dünya ve İslam dünyası, yaklaşan doğumuyla, gerçek doğumunu yapacak.

Onun sancısını çekiyor.

Kolay değil bir doğum.

-Not: “Siz öyle bir zamandasınız ki, içinizden kim emredildiklerinin onda birini bırakırsa helâk olur, sonra öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda yaşayanlardan kim emrolunduğunun onda birini yaparsa kurtulacaktır.”[4]

Ebû Davud Teyalisi ve Tirmizinin Enes b. Malik (RA) ten aldığı şu hadis-i şerifi nakleder:

“Ümmetim, evveli mi sonu mu daha hayırlıdır kesin bilinmeyen yağmur gibidir.”[5]buyrulur.

Matar” adlı yağmurun özelliği, hızlı dökülen bir yağmur olmasıdır.” Matara fiili, yakalamak, birine hayır, menfaat dokunmak, birisinden kendisine yarar gelmek, gitmek, kölenin kaçması, kuşun süratle uçması, atın hızlı koşması, kırbaya su doldurmak gibi manalara gelir.[6]

MEHMET ÖZÇELİK

23-01-2022


[1] Nisa. 105.

[2] https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=2346036728866640&id=100003810074934

https://habervitrini.com/iste-sezen-aksunun-adem-aleyhisselama-hakaretinin-nedeni-metin-ozer-yazdi/1059288

[3] https://www.facebook.com/100001314660808/posts/4921562297897544/

https://www.facebook.com/100003947675719/posts/2276140109194223/

[4] Râmûzul-Ehâdîs s. 136, 1753. hadis (Tabarani filkebir, İbn-i Adiy, Ebû Hureyreden).

[5] el-Camili Ahkâmîl-Kurân, IV, 172; Bulutların çeşitleri ve sehab için bk. II, 222 (Burada bir yağmur meseli ile müminle kafirin durumu anlatılmaktadır. bk. Araf Suresi, 57-58); İbnü Mâce, Muhammed b. Yezid, Sunenü İbn-i Mâce I-II, İstanbul, ty. II, 1319, no: 3987; es-Savâikul-Muhrika s. 211, Sübülüs-Selam IV, 127.

[6] el-Müfredât s. 481, el-Kâmûsul-Muhît II, 138; el-Mucemul-Vasît s. 875.

No ResponsesOcak 23rd, 2022

KISSADAN HİSSELER

KISSADAN HİSSELER

Arif Nihat Asya’nın ifadesiyle : “Allah’ım kulun olarak doğmasaydım, gelir, fahri kulun olurdum.” der.

*****  

Konya’ya ilk vali olarak atandığı günlerde henüz kamuoyu tarafından tabii olarak pek tanınmaz.

Bir gün sabah namazına Konya’daki postane civarındaki camilerden birine gider.

Tabi koruma yok, makam şoförü yok, etrafında pervane olan bürokratlar filan yok…

Evi camiye yakın olan cemaatten biri camiyi açıp ezanı okumuştur, sair zamanlarda imam efendi genellikle daha sonra gelip vakit olunca namazı kıldırmaktadır.

Sabah namazına durma vakti gelir fakat o gün ne tevafuk ki hoca efendi namaza gelememiştir.

İçlerinden biri;

“Arkadaşlar hoca efendi bu gün gelemedi. İçinizde hocalığı olan varsa geçsin namazı kıldırsın” der.

Bunun üzerine cemaat birbirine bakışır fakat kalkan olmaz.

Cemaatin hiç tanımadığı Hazım Oktay Başer kalkar sarığı cüppeyi giyer mihraba geçip sabah namazını bir güzel kıldırıverir.

Sabah namazından sonra Anadolu’nun birçok yöresinde olduğu gibi Konya’da da mahalledeki lokantada çorba içilir, esnaf dükkânına, işinin başına geçer.

Hele camide ilk defa gördükleri kılığı kıyafeti düzgün, hali tavırları son derece naif ve nazik üstelik önlerine geçip imamlık yapıp namazlarını güzelce birlikte eda ettikleri beyefendi bir misafirleri de olunca yakasını bırakmazlar.

Cemaatten birisi;

“Efendim sabah kahvaltısını bu gün bizim fakirhanede yapalım buyurmaz mısınız” der. Tabi bu nazik daveti kimse kırmak istemez ve hacı amcanın evine geçilir.

Kahvaltı sofrası kuruluncaya kadar maneviyat dolu harika bir sohbet olur.

Kahvaltı yapılır, artık mesai saati de yaklaşmıştır, ama önemli bir husus unutulmuştur.

Birinin aklına geliverir;

“Yahu arkadaşlar sohbetin güzelliğine daldık tanışmayı unuttuk, şöyle bir tanışsak…” der. Hazım Oktay Bey sağındakine “Buyurun efendim sizden başlayalım der” ve sırasıyla adını-soyadını, ne işle meşgul olduğunu filan söyleyerek herkes kendisini tanıtır.

En sonunda sıra kendisine gelir:

“Efendim bendeniz Hazım Oktay Başer, âcizane Konya valisi” der.

Herkes bir şok olmuştur.

Aman efendimler,

Muhterem valimler filan…

Misafirlerinin vali olduğunu öğrenen cemaat hürmet ve saygının dozunu daha yüksek seviyelere çıkarınca, Hazım Oktay bey,

“Arkadaşlar bu vazife bize emanet, biz burada karşımızda insanları dizip el pençe divan durdurmak için değil sizlere hizmet için bulunuyoruz.

Lütfen bu fakire olan alakanızı deminki halden daha farklı yöne değiştirmeyin, tabii olun, hep öyle kalmaya devam edin” der.

Memlekete hizmet için hangi görev ve makamda bulunursak bulunalım hayırla ve rahmetle yâd edilen bir insan olmak ne kadar büyük bir onur değil mi?

Vatandaşa racon kesen,

Tüm vali ve bürokrata örnek olması temennimizdir elbet…

************ 

Eşeğin Şahitliği

Kütahya’nın Gediz Kazası’nda işlenen bir cinayet çok enteresan bir metodla çözüldü.

Katil olduğundan şüphelenilen, ancak sağlam delillere ulaşılamadığı için hakkında işlem yapılmayan A.D. isimli şahıs, cinayeti soruşturan Jandarma Astsubayı tarafından hadisenin görgü şahidi eşek ile yüzleştirildi.

Öldürülen şahsa ait olan eşek, katil zanlısı olan A.D. yanına getirilince çılgına döndü ve sanığı ısırıp çifte atmaya çalıştı.

Bu denemeden sonra, bu defa katil zanlısının kıyafetlerinin aynısını giyen bir Jandarma eri eşeğin yanına gitti. Ancak eşek Jandarma erine en küçük bir tepki dahi göstermedi.

Aynı deneme birkaç kişi ile defalarca tekrarlandı. Eşek sadece sanığa karşı hırçınlık gösterdi. Eşeğin bu davranışı karşısında zor durumda kalan sanık, sonunda suçunu itiraf etmek zorunda kaldı. Eşeğin davranışları, altı şahidin şahitliğinde tutanakla tespit edildi.

Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırılan sanık hakkında karar Yargıtayca da onaylandı.

Bu bana Hz. Musanın Kur’andaki şu kıssasını hatırlattı;

Bakara suresi- sarı inek kıssası

MEAL

67- Hani Musa kavmine: “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor.” deyin­ce: “Bizi alaya mı alıyorsun?” dediler. O “Cahillerden olmaktan Allah’a sığı­nırım.” dedi.

68- “Bizim için Rabbine dua et de onun mahiyetini bize açıklasın.” dediler. De­di ki: “Muhakkak ki o: ‘O (inek) çok yaşlı da değildir, çok genç de değildir, ikisi arasında dinçtir.” diyor. Artık em-rolunduğunuzu yapın.”

69- “Rabbine bizim için dua et de onun renginin nasıl olduğunu bize iyice açıklasın” dediler. “Buyuruyor ki: “Gerçekten o bakanlara ferahlık vere­cek sapsarı bir inektir demişti.”

70- Dediler ki: “Bizim için Rabbine dua et de nasıl olduğunu bize iyice açıkla­sın. Çünkü bize göre bir çok inekler birbirine benziyor. Allah dilerse ger­çekten biz hidayete ereriz.”

71- Dedi ki: “O şöyle buyuruyor: Mu­hakkak ki o işe koşulmamış, tarla sür­memiş ve ekin sulamamıştır. Salimdir, hiç bir alacası yoktur” Dediler ki: “İşte şimdi hak ile geldin.” Hemen onu bo­ğazladılar; fakat az kalsın yapamaya­caklardı.

72- Hani siz bir canı öldürmüştünüz de hakkında birbirinizle anlaşmazlığa düşmüştünüz. Halbuki Allah sizin giz­lediğiniz şeyi açığa çıkarandır.

73- Biz: “Onun bir parçasıyla ona vu­run.” dedik. İşte Allah ölüleri böyle di­riltir ve size ayetlerini gösterir. Akıl erdiresiniz diye.

Kıssanın Sebebi

İbni Ebî Hatim, Abîde es-Selmânî’den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İsrailoğulları arasında çocuğu olmayan bir adam vardı. Bu adamın çokça malı vardı. Onun mirasçısı ise kardeşinin oğluydu. Bu yeğeni onu öldürdü, sonra da onu geceleyin taşıyıp kendilerinden olan bir başka adamın kapısı önünde bı­raktı. Sabah olunca o kişilerden amcasının kanını talep etmeye koyuldu. Niha­yet taraflar silahlandı ve birbirlerine girdiler.

Aralarında bulunan akıl ve görüş sahibi olan kimseler: “Ne diye birbirinizi öldüreceksiniz, işte aranızda Allah’ın Peygamberi (a.s.) var.” dedi. Bunun üze­rine Hz. Musa’ya gittiler ve bu hususu ona anlattılar. O da kendilerine: “Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor.” dedi. Eğer itiraz etmemiş olsalardı, herhangi bir ineği boğazlamaları onlar için yeterli olurdu. Fakat işi zora koştu­lar, onlar işi sıkı tuttukça işleri zorlaştınldı. Nihayet kesmekle emrolundukları ineğin nitelikleri onlara açıklandı. Bu nitelikteki bir ineği de başka ineği bu­lunmayan bir adamın yanında buldular.

Bu adam da onlara şöyle dedi: Allah’a yemin ederim ben onun derisi kadar altın verilmedikçe vermem. Daha aşağısını kabul etmem. Derisi dolusu altın ile onu aldılar, kestiler. Maktule (ölüye) ineğin bir parçası ile vurdular, ölü aya­ğa kalktı. Seni kim öldürdü? diye sordular. O da kardeşinin oğlunu göstererek, “Bu”, dedi. Sonra da eskisi gibi ölü olarak yere yığıldı. Kardeşinin oğluna ma­lından hiç bir şey verilmedi. O zamandan itibaren, katile miras verilmez” oldu. Bir rivayette de “delikanlıyı alıp öldürdüler.” denilmektedir.

**********

Beyin Fukara olunca dil ukala olurmuş.

*********** 

ACELE KARAR VERMEYİN

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış… Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara ciddi bir meblağ teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. “Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep.

Günün birinde, bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış:

“Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…

İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş… Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.

“Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var..”

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”

Köylüler bu defa açıkca ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler… Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

“Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.

İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler…

“Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

“Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz. Karar vermek, bilgelik gerektirir, unutmayın…”

*********  

Olay 1506’da Frankfurt’ta kaydedilmiştir.Bir tüccar 800 lonca kaybeder. Yoldan geçen bir marangoz da tesadüfen bu tüccarın çantasını bulur. Son derece dindar olan   marangoz cüzdanı bulduğunu kimseye söylemez ve bu kadar çok para kaybının farkedilmesinin mümkün olmadığını değerlendirir ve sahibinin bu parayı arayacağını düşünür. 

800 lonca ne kadardır? O zaman, 40 lonca için iyi bir at satın alınabildiğinde yaklaşık 20 at bedeli kadardır.

Bir gün marangoz kiliseye gider. Rahibin, Frankfurt’a giren tüccarın 800 lonca kaybettiğini ve bulanın   100 lonca ile ödüllendirileceğini duyurur.

Bunun üzerine marangoz parayı getirir ve Rahibe teslim eder.

Tüccar gelir ve çantayı alır. Ancak marangoza, vadetmiş olduğu 100 loncayı ödemeyi reddeder. Marangoza 5 lonca uzatır. Marangoz tüccara sözünü tutmasını  söyler. Açgözlü tüccar, vaat edilen 100 loncayı vermemek için cüzdanında 800 değil 900 lonca olduğunu iddia eder. Marangozun çantadan para aldığını iddia eder. Rahip, marangoz için ayağa kalkar. Marangozu tanıdığını ve onun dürüst bir adam olduğunu söyler. Asla böyle bir şey yapmayacağını söyler. Tartışma kızışır. Rahip, tüccarı ve marangozu Frankfurt mahkemesine götürür.

Hakim süreci başlatır. Tüccara, İncil’e elini  koyarak 900 lonca kaybettiğini  yemin etmesini söyler. Tüccar tereddüt etmeden elini İncil’e koyar ve yemin eder. Yargıç, marangoza 800 lonca bulduğuna yemin etmesini söyler. Marangoz da elini İncil’e bastırarak yemin eder.

Herkes merakla hakimin kararını bekllemektedir. Hakim her şeyin gün gibi açık olduğunu belirterek, “Marangoz 800 lonca buldu ve tüccar 900 lonca kaybetti. Yani marangozun bulduğu kese tüccarın değil. Dolayısıyla marangozun bulduğu   para, sahibi çıkmadığına göre Marangozun kendisine aittir. Tüccar ise  kaybettiği  900 loncasını aramaya devam edebilir” ,kararını verir.

Fakir bir marangozun haklarını reddeden cimri bir tüccar adil bir yargıç tarafından cezalandırılmış ve bu olay Frankfurt tarihine geçmiştir.

**********  

GERİCİ(!)

Akşam yemeğinde dâvetlilerden birisi bana döndü ve alay edercesine şöyle dedi:

– Sözlerinden anladığım kadarıyla şeriat hükümlerini tatbik etmek ve bizi geriye götürmek istiyorsun.. Öyle mi?

Ona soruyla cevap verdim:

– “Geriye” deyince ,nasıl yani?.

Yüz yıl önceki hâlimizi mi kastettin?.

Yüz yıl önce Osmanlı Sultânı, Yerküre’nin yarısına hükmediyordu.

Beşyüz seneden beri devam eden bir hüküm..

Avrupa kralları, Sultân’ımızın himâyesi altında idiler..

Onun tayini ve onayı ile tahta geçiyorlardı…

Yoksa daha öncesini mi kastettin?.

O devirde de Mısır Memlüki Sultânları, dünyâyı Moğol işgâlinden kurtarmışlardı.

Daha Öncesini mi Kastettin?.

Hani Abbasî Devleti dünyânın yarısına hükmediyordu, o zamanı mı?.

Kastın daha da öncesi ise, daha evvelinde Emevî Devleti vardı. Dünyânın çoğuna hükümran olmuşlardı.

Ondan önce de Hazreti Ömer( radıyallahu anh), yeryüzünün ekserisine hükmediyordu, onu mu demek istedin?.

Yoksa maksadın Harûn-u Reşid’in Doğu Roma İmparatoru Nekfur’a yazdığı mektup mu?.

“Emîru’l-Mü’minîn Harûn’dan Rûm köpeği Nekfur’a…” diye başlayan?..

Buraya kadar olan kısım, siyasî açıdan cevabım.

Yoksa ilmi açıdan mı sordun?.

Hani, İbn-i Sinâ, Farâbî, İbn-i Cübeyr, Harizmî, İbn-i Rüşd, İbn-i Haldun vb.. müslüman ulemâ, İslâm alemine ve batı dünyâsına tıbbı, eczacılığı, mühendisliği ve tekniği, astronomiyi, kanunu, şiiri, edebiyatı vs.. öğretmişlerdi.. O dönemi mi kastettin efendi?..

Yoksa, izzet ve şeref, prestij mi maksadın?.

Hani bir yahudi, bir Müslüman kadının eteğinin ucuna değmişti de kadın, “Yetiş Yâ Mutasım!.” diye çığlık atmıştı..

Bunun üzerine Hâlîfe Mutasım, derhâl bir ordu sevk etmiş ve devletindeki bütün yahudileri kovmuştu.

O devri mi kastettin?..

Bugün ise her tarafta kadınlara tecavüz ediliyor.

Ama idâreciler sıkılmadan ferâh fahur yaşıyorlar!.

Yoksa Avrupa topraklarının tanıdığı ilk üniversiteyi Müslümanlar İspanya’da inşâ etmişlerdi, o zamanı mı kastettin?

Tâ o zamandan günümüze kadar bütün dünyâ da üniversite mezunlarının mezuniyet töreninde giydikleri cübbe ve [sarık yerine] kep Müslümanlardan kalma bir adettir, onu mu kastettin?

Kep düz olur…

Neden?.

Çünkü o zaman mezuniyet töreninde sarık üzerine Kur’an-ı Kerîm Konurdu.

Yoksa maksadın Kahire şehrinin, dünyânın en güzel kenti seçildiği, 1 Irak Dinarının 482 Dolar olduğu, fakir Avrupa’dan kaçanların İskenderiye şehrine koştukları, ABD’nin Avrupa’yı açlıktan kurtarması İçin Mısır’a ricacı olduğu zaman mıdır?

Maksadını açıkla da bilelim, ne kadar geriye dönmemizi istiyorsun?.

Söyle hele!..

Alıntı…

*************  

Sokaklarda karton topluyordu Murat, kahve içmeye çağırdım. Sıcak kanlıydı hemen oturdu kürsüye. Kahven nasıl olsun dedim, farketmez ağabey dedi. Yaşı 13 olmasına rağmen bilge bir tavrı vardı. Kahveyi yaparken muhabbet ediyorduk. Babası bırakıp gitmiş üç yıl önce.

O gün büyümüş Murat, bırakmış okulu falan çünkü 2 kardeşi ve annesine o bakıyormuş atılmış sokaklara. Yağmurlu havaları hiç sevmiyorum ağabey bide bana acıyarak bakan gözleri diyor. Belli gururlu bir çocuk. İşler nasıl dedim, kazancın yetiyor mu ?

Ağabey marketlerde iş iyi olursa karton çok oluyor, olmazsa olmuyor diyor. Hava yağmurlu olursa peçete satıyormuş. Mücadeleci bir ruhu var besbelli, kaderine teslim olmuş.

Okula gitmek ister miydin diye sordum.

Ağabey sokaklardayım bundan ala okul mu var neler öğrendim neler dedi şaşırdım.

Çok realist bir çocuk. Çok paran olsa ne yapardın dedim. Hiç düşünmeden karton fabrikası dedi, neden dedim.

Hayata kartonla tutunan çocukların umudu solmasın diye, her mahalle aralarına, her çöpün yanına karton bırakırdım.

Çünkü umudun ne olduğunu çok iyi biliyordu.

Ne güzel yüreği vardı, zenginliğini çocukların umuduna tercih edebilecek kadar güzel.

Yemin ediyorum onun o pozitif enerjisi elektrik çarpmışa çevirdi beni.

Keşke aç gözlü, vampir ruhlular yerine böyle güzel yürekliler bir yerlere gelseler.

Fincandan son bir yudum aldı, hızla kalktı harçlık vermek istedim kabul etmedi.

Kartonlar beni bekler,gözleri yolda kalmasın ben gideyim teşekkür ederim deyip gitti.

Köşeyi dönene kadar baktım arkasından, fiziği, kimyası, matematiği yoktu belki ama adamlığı 10 numaraydı.

******

Sultanı, soytarısına sormuş:

– Ben büyük bir adam mıyım?

– Evet, büyük bir adamsınız.

– Mesela kimlerden büyüğüm?

– Mesela Amerika başkanlarından büyüksünüz, çünkü onlar senatolarından çok korkarlar, siz korkmuyorsunuz.

– Başka? demiş, Sultan,

– İngiltere kraliçesinden de büyüksünüz, çünkü o da halkından çok çekinir, siz çekinmiyorsunuz.

Peki ya Peygamberler’den de mi daha büyüğüm?

– Onlardan da büyüksünüz, Sultanım, deyince

– Yok artık, seninki de yalakalık, demiş kızarak.

Soytarı bilgiç bir eda ile;

– Yok ulu Sultanım, Peygamber’ler Allah’tan korkarlardı siz Allah’tan da korkmuyorsunuz.

************  

Bir doktor anlatıyor: Ömrümdeki en garip hadiselerden biri de şuydu.

70 yaşındaki bir amca şeker hastalığı sebebiyle devamlı hastaneye gelirdi ve her geldiğinde yüzünde kocaman bir tebessüm olurdu. “Şeker nimetini (hastalığını) veren Rabbime hamd olsun” diye de duâ ederdi. Bir gün dayanamayıp sordum;

– Ya amca, sen ne garip birisin, şeker hastalığına nimet diyen birini de ilk kez duyuyorum.

– Doktor evladım, şeker hastalığı nimettir.

– Nasıl yani?

– Sebebini söyleyeyim; ALLAHÜ teâlâ bana ağrısız bir hastalık olan şeker hastalığını verdi. Pek çok insan hastalıklarından dolayı acı çekiyor.

ALLAHÜ teâlâ bana tıbbın (en azından dengeleyici) ilacını bulduğu bir hastalık verdi. Pek çok hastalık var ki, henüz hiç bir ilacı ve tedavisi yok.

ALLAHÜ teâlâ bana öyle bir hastalık verdi ki, ismi bile tatlı (şeker hastalığı)

ALLAHÜ teâlâ bana öyle bir hastalık verdi ki, ismi gibi tatlı bir doktorum var, senin gibi…

ALLAHÜ teâlâ bana öyle bir hastalık verdi ki, 4 ayda bir mecburen hastaneye gelip kan tahlili gibi tahliller yaptırarak sağlık kontrolünden geçiyorum.

ALLAHÜ teâlâ bana öyle bir hastalık verdi ki, sabrediyorum, şükrediyorum, hiç yorulmadan günahlarım affediliyor.

ALLAHÜ teâlâ bana öyle bir hastalık verdi ki, gece bir kaç kere idrara sıkışıp kaza-i hâcete kalkmam icab ediyor, böylece teheccüd namazını kaçırmıyorum.

Doktor evladım, şimdi sen söyle, böyle bir hastalığı veren ALLAH’a şükredilmez de ne yapılır?!

– Amca, o kadar kitap okudum, onca tıp hocasından ilim aldım ama senin iki dakikada öğrettiğine hiç denk gelmedim. Ver o mübarek ellerini öpeyim.

Allah işte bana böyle bir hastalık verdi ki ismi bile tatlı 🤗 Elhamdülillah.

************ 

SATILIK ANNE VE BABA

.⚘⚘⚘

Bir gazetede şöyle bir ilan çıktı: “Yaşlı ebeveynlerimi 10.000 Euro’ya satıyorum. Babam 91 yaşında ve bunama hastası. Annem 89 yaşında, yardımla işlerini yapabiliyor.”

⚘⚘⚘.

Bu ilanı gören insanlar günlerce konuyu tartıştılar.

Bazıları, “Nasıl böyle bir rezalet olabilir?” dedi.

– “Hey, neden yetkililer müdahale etmiyor?” diyenler oldu.

diğerleri düşündü.

– “Tanrım, bu bir günah!” – diye düşünenler de vardı.

– “Gereksiz bir şey, satın almak için çok fazla para, bu delilik.” diyenler de hayli fazlaydı.

.⚘⚘⚘

İlan aynı zamanda anne ve babasını uzun zaman önce kaybetmiş bir aile tarafından da okundu.

Bu aile ilandaki satılık yaşlıları alıp onlara bakmaya karar verdiler.

⚘⚘⚘

Tutarı banka havalesiyle hesaba havale ettiler ve satılık yaşlı çifti evlerine götürmek için iletişime geçip,  verilen adrese gittiler.

⚘⚘⚘

Geldikleri adreste büyük bir konak vardı.

İlan için geldikleri yerde kendilerini, iyi görünen yaşlı bir adam karşıladı.

Çift: “Anne ve babanı almaya geldik.” “İstenilen miktarı zaten bankaya yatırdık.” dedi genç adam.

⚘⚘⚘

Genç çifti karşılayan yaşlı adam:

“Hoş geldiniz, bana bu yaşlılara neden bu kadar çok para verdiğinizi açıklayabilir misiniz?”,  “Size sadece iş, der, sorun ve bakım dertleri olacak, bunu bildiğiniz halde neden buradasınız?” diye sordu.

.⚘⚘⚘

Genç çift:

– Çünkü biz her ikimiz de ailemizden erken ayrıldık, genç yaşta onlar olmadan hayata devam ettik ve onları çok özledik. İki küçük çocuğumuz var ve onların büyükanne ve büyükbaba kucağına oturmasını, kucağına oturup hikayeler dinlemesini, onlarla uyumasını ve oynamasını istiyoruz. Onları yetişkinlere saygı duyacak şekilde yetiştirmek istiyoruz…” dediler.

Yaşlı adam evdeki karısına adıyla seslendi, kadının elinde baston vardı ama rahatlıkla hareket ediyor ve iyi niyetli hoş bir  tebessümü belli olacak şekilde gülümsüyordu.

⚘⚘⚘.

Yaşlı adam ve kadın gülümsedi!

– “Tamam, sizinle geleceğiz, bu ilandaki ebeveynler biziz!” dediler.

Genç çift şaşırmış bir şekilde.

– Ama nasıl oluyor da ilanda onları satanların, muhtaç, düşkün durumlarının da  kötü olduğunu söylüyordu? dediler.

⚘⚘⚘.

Yaşlı çift birbirine bakıp gülümsediler. Kadın merakla ve şaşkınlık içindeki çifte şu açıklamayı yaptı.

⚘⚘⚘

– Şimdi söyleyeceğim. “Sevgi ve anlayış içinde yaşadık, çalıştık, para kazandık, bu köşkü yaptık ama kader bize çocuk vermedi. Bütün sahip olduklarımızı, bazı iyi insanlara bağışlamaya karar verdik ama onları nasıl bulacağımızı bilmiyorduk ve bu ilan fikrini bulduk. Şimdi biz ve paramızın gerçekten emin ellerde olacağı için mutluyuz.” dedi gülümsemeye devam ederek.⚘⚘⚘

⚘⚘⚘.

“Sevgi ve nezaket asla boşuna değildir, çünkü onları alan ve veren için de değerini arttırır.”

No ResponsesOcak 22nd, 2022

GÜNLÜK EVRAD

GÜNLÜK EVRAD:
1- 100 Besmele
2- 100 Estağfirullah

  1. 100 Ya Selam
  2. 33 Ya Fettah
  3. 33 Leyse leha min dunillahi kaşifeh.
  4. 33 İdfa’ billeti hiye ahsen.
  5. 33 Ya Cemil, Ya Celil, Ya Latif
  6. 33 Ya Hakim, Ya Rahim, Ya Kerim
  7. 33 Ya Hannan, Ya Mennan, Ya Deyyan
  8. 33 Ya Şafi
  9. 33 Ya muhavvilel Havli vel Ahval Havvil halena ila ahsenil hal
  10. 33 Ya müfettihal ebvab iftah Lena hayral bab
  11. 33 Ya mukallibel kulub sebbit kalbi Ala dinik
  12. 33 La ilahe illa ente sübhaneke innî küntü minez zalimin.
  13. 33 Rabbi innî messeniyed-durru ve ente erhamür-râhimîn.
  14. 33 Hasbunallah ve nimel vekil 17. 33 Hasbiyallahü la ilahe illa hu 18. 33 La havle vela kuvvete illa billah
  15. 33 Ya baki entel baki
  16. Cuma günleri 100 salavat. 7 Fatiha, Kevserden Nas.a kadar 7 kere okuma.
  17. 21 kere “Euzü bi kelimatillahit-tammati min şerri ma haleka ve zerae…” 
  18. Her türlü ağrı için 4 veya 7 kere el ağrıyan yere konularak,
    “Eûzü bi-izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ ecidu ve uhâziru min ma zerae”
  19. 500 kere,
    Hasbunallah ve nimel vekil
  20. Korku için Kureyş suresi
  21. Nazar için,
    Ve in yekadullezîne keferû leyuzlikûneke biebsarihim lemmâ semiu’z-zikre ve yekulûne innehu le mecnûnun ve ma huve illâ zikrun lil âlemîn.” 
  22. Büyü gibi kötü etkilere karşı 3 veya 100 kere Felak nas suresi.
    Veya 11 kere Felak ve Nas suresi.
  23. İsteklerin husulü için 41 yasin.
    28.Kur’an’da geçen Hz. İbrahim’in “Rabbic’alni mukimessalati,..” duasını çocuklarımızın ıslahı için her namazdan sonraki duada okuyalım.
    29..بِسْمِ اللَّهِ الَّذِى لاَ يَضُرّ ُ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي اْلاَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاءِ وَ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمْ

Bismillahillezi Duasının Türkçe Okunuşu
“Bismillâhillezi lâ yedurru ma’asmihi şey’ün fil erdi ve lâ fissemâi ve hüves-semi’ul alim.”
Anlamı
İsmi sayesinde yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın adıyla. … Allah bütün yaratıkların yaratıcısı olandır. O ne isterse o olur.


HASTALIKLARA MADDİ VE MANEVİ ŞİFALAR
• Dışarıdan gelen vesveselere 11 Felak okunmalı, nefisten gelen vesveselere 11 Nas Suresi okunmalı.
• Cimriliğe karşı 11 defa Maun Suresi okunmalı
• Şirke karşı 11 defa Kafirun Suresi okunmalı.
• Migrene karabaş balı kullanılmalı. Karabaş balı, beyin hastalıklarında damar açıcıdır.
• Kuyruk yağı romatizma, bel ve boyun ağrılarına iyi gelir.
• Kemik erimesine karşı kuyruk haşlanıp aç karnına yenmeli, belden alt kısmına tırnaklara kadar sürülmeli.
• Kalp damar tıkanıklıklarına karşı karabaş balı yenmeli.
• Kudret narı yağı, güzelleştirir, yüzde leke koymaz. İçilir ve hastalıklı yere sürülürse sedef hastalığını ve kaşıntıları yok eder.
• Ardıç yağı, antibiyotik yerine geçer. Ardıç yağına demiri koysan eritir, ama vücuda zarar vermez. Vücuttaki cerahati, iltihabı çıkarır, temizler. Vücut dengesini temin eder.
• Saf zeytinyağı ve kantaron, iç ve dış kanamaları önler, hücreleri yeniler, sinir uçlarını tamir eder. Kantaron yağı kanser ağrısını yok eder.
• Ağrı için ardıç yağı ve kantaron karışımı sürülür.
• Elmayı kabuğuyla yemek yüz güzelliği yapar.
• Çayı limonla içmek, çayın kan yapıcı özelliği yok etme keyfiyetini giderir.
• Saç için, kekik suyu ile saçlar yıkanır, dibine lavanta yağı sürülür. Kantaron yağı sürülür, saç diplerindeki cerahat boşalır, dibinden saç çıkar.
• Günlük 21 tane kuru üzüm hafızayı açar. Her birini besmele çekerek yemeli.
• Çörek otu baş ağrısını keser. Kimyevi ilaçların çare olmadığı pek çok hastalığa deva olur.

No ResponsesOcak 18th, 2022

KİRLİ TABELALAR

KİRLİ TABELALAR

PKK dış tabela ismidir.

Altında en belirgin sosyalizm, komünizm, materyalizm ve her türlü serbestlik içinde anarşi yatmaktadır.

PKK’nın geçim kaynağı terör ve uyuşturucudur.

Dayanağı başta Avrupa ve Amerika’dır.

Fikir babası israildir.

PKK piyondur.

Ancak sayısız denilecek kadar içte ve dışta o kadar kirli ittifaklar oluştu ki, adeta insanlığın son raundunu, dünyanın son kapanış sahnesini oluştururcasına her şey ortaya döküldü.

Ve bunlar gizli değil, aleni olarak yapılmaya ve de adeta hak adına yapıldığı aldatmacasıyla iş görülür oldu.[1]

Bir yazı kaleme almıştım; Meclis mi yoksa millet mi temizlenmeli diye..[2]

Bugün teröristle ve teröre destek olanlarla poz verenleri tenkit etmeyip, onların oylarını düşünüp o hesabı yaparak, ses çıkartmayan hatta taraftar olan kişiler; bu yapmış oldukları yanlışlıklara meşruiyet ve masumiyet kazandırmak amacıyla, sizde daha önce onlarla bir araya geldiniz, terörü bitirmek için onlarla bir araya gelip başaramamalarını veya başaramamaları için içten ve dıştan yapılan tüm girişimleri adeta bahane ederek kendi olumsuzluklarını örtmeye, teröre aynı safta poz vermeye çalışmaktadırlar.

Ancak çuvaldız çuvala sığmamaktadır.

-Kısır ve kısırlaştırılmış bir nesil yetiştirildi.

Kısır insanların peşinden gidenler kısırdırlar. Fikren, yaşantı itibarıyla, faaliyet cihetiyle, dünya yönü ve ahiret yönüyle peşinden gidilen insana bakmak lazımdır.

Zaten onun peşinden gidenin notunu çok rahat da verebilirsin. Bana kılavuzunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim, misali.

Bugün Türkiye’nin ve dünyanın önemli problemi kahrı rical durumunda olanların yönetime soyunmalarıdır.[3]

Asır Zulüm asrı oldu.[4]

Bugün İslama içten ve dıştan beraber ve ortak hücum edilmektedir.

“ABD’de iki yılda İslamofobik gruplara 106 milyon dolara yakın fon sağlandı

Amerikan İslam İlişkileri Konseyince (CAIR) yayımlanan “Ana Akımda İslamofobi” adlı raporda, ülkedeki Müslüman karşıtı gruplara yapılan finansal yardımlar derlendi.”

Raporda, incelenen en büyük İslamofobik 50 hayır kurumu ve vakfı arasından 35’inin 2017-2019 döneminde 26 Müslüman karşıtı gruba 105 milyon 865 bin 763 dolar aktardığının tespit edildiği belirtildi.[5]

İmtihan devam ediyor…

Sınanıyoruz…

MEHMET ÖZÇELİK

15-1-2022


[1] https://www.yenisafak.com/gundem/hdpli-meral-danis-bestas-mecliste-pkknin-kurucularindan-sakine-cansizi-andi-onunde-saygiyla-egiliyorum-3729518

https://www.yenisafak.com/gundem/tbmm-baskani-sentoptan-hdpli-vekil-semra-guzelin-teror-kampindaki-fotografina-iliskin-aciklama-dokunulmazligi-kaldirilmali-3729520

https://www.haber7.com/siyaset/haber/3181225-hdpli-bestastan-tbmm-catisi-altinda-skandal-ifadeler-teroristleri-boyle-andi

https://www.haber7.com/siyaset/haber/3180851-iyi-partiden-tepki-ceken-karar-hdpnin-yolundan-gitti

http://www.tesbitler.com/2022/01/07/beddua-alan-zihniyet-iflah-olmaz/

https://www.haber7.com/guncel/haber/3182992-pkk-elebaslarinin-mektuplari-ortaya-cikti-katil-ocalan-soruyor-bunlari-kandil-mi-secti

https://www.haber7.com/siyaset/haber/3182605-3-ayri-iddia-kilicdaroglu-feto-elebasi-gulen-ile-nerede-ve-nasil-gorustu

[2] http://www.tesbitler.com/2021/12/11/meclis-mi-temizlenmeli-millet-mi/

[3] https://www.haber7.com/siyaset/haber/3181975-cumhurbaskani-erdogan-madem-kilicdaroglunun-hayali-var-katkida-bulunalim

https://video.haber7.com/video-galeri/202392-cumhurbaskani-erdogandan-millet-ittifakina-muthis-benzetme-bekri-mustafanin-imam-olma-hikayesi-gibi

https://www.haber7.com/guncel/haber/3181977-son-dakika-baskan-erdogandan-hdpli-guzel-aciklamasi

[4] https://www.facebook.com/100006742126835/posts/3146220358946004/

[5] https://www.risalehaber.com/abdde-iki-yilda-islamofobik-gruplara-106-milyon-dolara-yakin-fon-saglandi-418125h.htm#:~:text=12%20Ocak%202022-,ABD%27de%20iki%20y%C4%B1lda%20%C4%B0slamofobik%20gruplara%20106%20milyon%20dolara%20yak%C4%B1n%20fon,adl%C4%B1%20raporda%2C%20%C3%BClkedeki%20M%C3%BCsl%C3%BCman%20kar%C5%9F%C4%B1t%C4%B1%20gruplara%20yap%C4%B1lan%20finansal%20yard%C4%B1mlar%20derlendi.,-A%2B

No ResponsesOcak 15th, 2022

DUA ALAN FELAH BULUR

DUA ALAN FELAH BULUR

Evet tarih boyunca şahit olunmuştur ki; Dua alan felah bulur, felaha erer.

Yıl 1984 yani bundan 38 yıl önce Kayseri’de bir abimiz sekerat halinde bulunan kayın biraderinin başında 41 Yasin okumamız için bizi çağırdı.

Gidip de gördüğüm durum çok dehşet verici idi. Öyle ki, 38 yıldır anlatırım ve hala etkisinden kurtulmuş değilim.

Odanın ortasına yatırmışlar, hali ise; karnı adeta bir metre kalkıp iniyor, ağzından çıkan hırıltı adeta bir arabanın bozuk ekzosu gibi ses çıkartıyor, sıkıntıdan ise yüzü mengenede sıkışmış bir insanın hali ve de yüzü kömür gibi simsiyah idi.

Biz Yasinleri okumaya başlar başlamaz halinde sürekli bir değişim ve rahatlık oldu hatta yirmiye geldiğimizde nabzını yokladılar, otuza geldiğimizde ağzına ayna koyup nefes alıp almadığını kontrol ettiler.

Ve öldü deyince biz Yasini bıraktık ve topladığımızda 38 Yasin okumuştuk.

Birisi 38-in ne olduğunu söyledğinde bilmediğimi söylediğimde Kayseri plakası demişti.

Ben ise ona, o zaman Adıyamanda okununca ikide, Adanada okuyunca birde mi ölmesi gerekir.

Nitekim yıllar sonra babam içinde 41 Yasin okuyup nefes alamaz ve uyuyamazken rahatladığını hem ben hem de hastahanede aynı koğuştaki kişilerle de görmüştük.[1]

Ben ise o yakınına sordum; Bu hiç annesini üzdü mü?

Bilmiyorum cevabını alınca, sormamın sebebini şöyle açıkladım;

– Peygamber Efendimiz zamanında Alkame adında bir genç vardı. Hep taat üzere olup, yaz-kış oruç tutar, geceleri sabaha kadar ibadet ederdi. Bir gün fenalık geçirdi. Dili tutuldu. Rasullah’a haber verdiler. O da Hazreti Ali ve Ammâr bin Yâsir hazretlerini Alkameye gönderdi. Kelime-i şehâdeti söyletmek için çalıştılarsa da dili dönmedi. Hazreti Ali Efendimiz, Hazreti Bilâl-i Habeşiyi Resulullah Efendimize gönderdi, durumu bildirdi. Resulüllah Efendimiz:

— Alkamenin anası, babası var mı? buyurdu.
— Yaşlı bir anası var, dediler.
— Annesini buraya getirin buyurdu. Getirdiler.
— Alkameye ne oldu, anlat! Seninle geçinmesi nasıldır? buyurdu. Annesi şöyle anlattı:
— Yâ Resulallah! Çok iyidir. Zahiddir. Hep ibadet ve taat üzeredir. Ama ben ondan razı değilim…
Resulüllah Efendimiz: “Dilinin tutulması bu yüzdendir. Ona hakkını helâl et de dili açılsın” buyurdu.
— Ey Allah’ın Resulü! O benim hakkıma çok riayetsizlik etti. Hakkımı helâl etmem, dedi.
Resulüllah Efendimiz:
— “Ey Bilâl! Eshâbı topla. Etraftan odun toplasınlar, Alkameyi yakacağız. Çünkü, annesi ondan razı değildir buyurdu.
Annesi:
Yâ Resulallah! Benim oğlumu, benim gözümün önünde mi yakacaksınız? Kalbim buna nasıl dayanabilir? dedi.
Resûlullah Efendimiz:
— Cehennem ateşi, dünya ateşinden çok daha kızgın ve yakıcıdır. Sen ondan razı olmadıkça, onun hiçbir taatı makbul değildir buyurdu.

Kadın feryat etti:
— Yâ Resulallah. Ben ondan razı oldum. Hakkımı ona helâl ettim, dedi ve eve gitti. Eve gidince; Alkamenin sesini duydu. Kelime-i şehadet söylüyordu. Dili açılmıştı. Aynı gün vefat etti. Resulüllah Efendimiz, cenaze namazını kıldırdı. Defnettiler.[2]

******************  

Sayın Cumhurbaşkanını tarih yaptıkları hayırlarıyla, hayırla yad edecektir.

Ancak bunların en başında geleni ise; fakir fukara, garib gureba ve muhtaçların duasını almasıdır.

Dokuz milyona yaklaşan engellilerin hatta yurt dışında fakir ve muhtaç devletlere yapmış olduğu yardımlar O’nu muvaffak kılan en başta gelen sebeplerdendir.

Hatta hayvanların bile mal olaraktan çıkarılıp, can olarak değerlendirilmesiyle bütün bunlardan almış olduğu dua onu ayakta tutmakta, başarılı kılmaktadır.

Bilinmelidir ki, bu millete zulmeden asla ve asla ne dünyada ve ne de ahirette iflah olmaz.[3]

Dua alan felah bulur ve kurtuluşa erer ve de muvaffak olur.

MEHMET ÖZÇELİK

15-1-2022


[1] http://www.tesbitler.com/index.php?s=41+yasin

[2] Zehebi, el-Kebâir. 1,45. Daru’n-Nedvetil-Cedide, Beyrut, ty. https://m.turkiyegazetesi.com.tr/Genel/a379162.aspx

[3] http://www.tesbitler.com/2022/01/07/beddua-alan-zihniyet-iflah-olmaz/

No ResponsesOcak 15th, 2022