ALLAHIN      VARLIĞI

NAKLİ    DELİLLER

                          

         Allahın varlığı konusunda tek söz sahibi elbetteki Allahın kendisidir. Söz odur,onundur ve ona derler. O halde O’nu yine O’ndan dinleyelim:

            “Acaba onlar herhangi bir yaratıcısız (boşluktan) mı yaratıldılar? Yoksa kendileri yaratıcı mıdırlar?”[1]

            Âyetler ışığında Kur’ana baktığımızda onun dörtte birinin Allahın varlığıyla ilgili olduğunu görürüz.

            O’nun varlığına delalet eden Kur’an âyetlerini de çeşitli açılardan ele alarakta incelemek mümkündür.[2]

            “Allah kime doğru yolu gösterir,imana muvaffak ederse,onun göğsünü İslâm için açar.”[3]

            “Allahın göğsünde müslümanlık için inşirah verdiği bir kimse ki Rabbinden bir nur üzerinedir. Kalbini mühürlediği kişi gibimidir”[4]

            Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:”İnsanlar Allah hakkında her soruyu soracaklar. En son olarak,Her şeyi Allah yarattı,ya Allahı kim yarattı? diyeceklerdir.

            Alemde teselsül batıldır. Yani bunu bir önceki,onu da ondan önceki yapmış ve yaratmıştır,diyerek,bir yerde durmayıp sonsuza kadar gitmek batıldır. Çünkü herşey için bir baba,bir ilk baba ve ata ve Âdem baba vardır. İnsan için olduğu gibi...

            Alem hâdistir. Sonradan olmuştur. Her hâdisin bir muhdisi,yapanı,yaratanı vardır. Alemin muhdiside Allahtır.

            Mesela,üç vagonlu bir tren düşünelim. Üçüncü vagon ikinci vagona,o birinci vagona bağlıdır. Ve o çeker.Birinci vagonda lokomotife bağlıdır ki buda hepsini çeker. Çünkü bu çeken,diğerleri çekilendir. Artık buda nereye bağlı denilmez. Eğer oda bir yere bağlı olmuş olsa,ona lokomotif değil,vagon demek lazım gelir. Oysa çekicilik lokomotifin bizzat kendi özelliğindendir.

            Veya M.Eğitim Bakanlığını ele alacak olursak;öğretmen müdüre,müdür İl milli eğitim müdürüne,onlarda milli eğitim bakanına bağlı olup,ondan emir alırlar. Emirler direk bakandan çıkar. Artık bakanda nereye bağlı dersek,o zaman bakanda bir memur gibi emreden değil,kendisine emredilen olması lazım gelir.

            Bu iki misal gibide,varlıkların oluşumu birbirine bağlı,hepsinin varlığı da birine bağlıdır. İşte oda Allahtır.

            “Allah her an yaratma halindedir.”[5]

            “Allah üç değildir.”[6]

            “Oysa o hristiyanlar,Allah üçün üçüncüsüdür,derler.”[7]

            “Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki,onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.”[8]

            “Allah,görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten,sonra arş üzerine istiva eden (kurulan),güneşi ve ayı emrine boyun eğdirendir. (Bunların) her biri muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir. O,rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için (mahlukat ile ilgili) işi düzenleyip âyetleri açıklayandır.”[9]

            Gökten suyu indiren O’dur. O sudan size hem içecekler vardır,hem de ondan ağaç (ve ot) meydana gelir ve orada hayvanlarınızı otlatırsınız.”[10]

            “Yer yüzünde sizin için rengâ renk yarattıklarında da öğüt alan bir toplum için büyük bir ibret vardır.”[11]

            “Allah gökten bir su indirdi ve onunla yer yüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen toplum için bir ibret vardır.”[12]

            Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına git. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar. Onda insanlar için bir şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için ibret vardır.”[13]

            “İnsanların anne karnındaki geçirdiği devreler bebeklik,gençlik devreleri ve ölümleri,ölü arzın dirilmeleri hep onun varlığının delillerindendir.”[14]

            “Elbette onların hepsi (hesab vermek üzere) karşımıza dikilecekler.”[15]

            Ve meâlen:”Onun rahmetiyle varlıklar var ve istifade etmektedir.”[16]

            “Gece ve gündüz,güneş ve ay onun âyetlerindendir. Eğer Allaha ibadet etmek istiyorsanız,güneşede,ayada secde etmeyin. Onları yaratan Allaha secde edin.”[17]

            “Ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi insanlara göstereceğiz ki o Kur’an) ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin herşeye şahid olması yetmez mi?”[18]

            “Denizde dağlar gibi akıp giden (gemi) lerde onun âyetlerindendir.”[19]

            “İşte bunlar,Allahın âyetleridir. Sana bunları doğrulukla okuyoruz. Artık Allahtan ve onun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar.”[20]

            “Söyleyin öyleyse dökmekte olduğunuz meni nedir? Onu yaratıp insan haline getiren siz misiniz,yoksa biz miyiz?

....Peki,yakmakta olduğunuz ateşe ne dersiniz?Onun ağacını siz mi yarattınız. Yoksa yaratan biz miyiz?”[21]

“İnsanlar acaba deveye bakıpta biraz olsun düşünmezler mi,deve nasıl yaratıldı? Göğe bakmazlar mı nasıl kaldırıldı? Dağlara bakmazlar mı nasıl dikildi? Yeryüzüne bakmazlar mı nasıl düz kılındı?”[22]

“Ey insanlar. Allahın size olan nimetini hatırlayın. Allahtan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? Ondan başka ilâh yoktur. Nasıl oluyor da (tevhidden küfre) çevriliyor sunuz?”[23]

“İlâhınız bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O Rahmandır,Rahimdir.”[24]

“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur.”[25]

“Söz bakımından O’ndan daha doğru kim vardır?”[26]

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”[27]

“Allahla beraber başka ilâhlarda olduğuna yoksa siz mi şahitlik ediyorsunuz? Deki,ben buna şahitlik etmem. O ancak bir tek ilâhtır. Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.”[28]

“(Putlarınız) Eğer size cevab vermezlerse,bilin ki o ancak Allahın ilmiyle indirilmiştir ve ondan başkada ilâh yoktur. O halde müslüman oluyor musunuz?”[29]

“De ki:Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki:Allahtır. O halde,de,onu bırakıpta bizzat kendilerine fayda yada zarar verme gücüne sahib olmayan dostlar mı edindiniz? De ki,körle gören bir olur mu hiç? Yada karanlıklarla aydınlık eşit olur mu? Yoksa onun yarattığı gibi,yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? Deki,Allah her şeyi yaratandır. Ve o birdir,güçlüdür ve kahredicidir.”[30]

“Fakat ahirete inanmayanlar var ya,onların kalbleri inkârcı,kendileri de böbürlenen kimselerdir.”[31]

“Deki:Eğer söyledikleri gibi Allah ile birlikte başka ilâhlarda bulunsaydı,o takdirde bu ilâhlar,arşın sahibi olan Allaha ulaşmak (üstün gelmek veya yakınlaşmak) için çareler arayacaklardı.”[32]

“Eğer,yerde ve gökte Allahtan başka ilahlar bulunsaydı,yer ve gök (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti.”[33]

“Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevki idare eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı.”[34]

Bu âyetler Allahın Vahdaniyetine yani bir olduğuna delalet eden âyetlerdir. Vücuduna yani varlığına delalet eden âyetler ise:

Yer ve göğün muhteşem varlığını gören İbrahim peygamberin istidlal yani delil getirme yoluyla yıldıza,aya,güneşe bakıp,bu batanların ilâh olamayacağını söyleyerek,ancak batmayan,zâil olmayan,sönüp gitmeyen bir yaratıcının olup,onunda Allah olduğunu ifade eder.[35]

Böylece:”Allah mı hayırlı,yoksa ona koştukları ortaklar mı? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir,münezzehtir.”[36]

“(Rasulüm) Deki:Düşündünüz mü hiç? Eğer Allah üzerinizde geceyi tâ kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse,Allahtan başka size bir ışık getirecek ilâh kimdir? Hâla işitmeyecek misiniz?

Deki:Söyleyin bakalım,eğer Allah üzerinizde gündüzü tâ kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse,Allahtan başka,istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilâh kimdir? Hâla görmeyecek misiniz?

Acımasından ötürü Allah,geceyi ve gündüzü yarattı ki,gecele-yin dinlenesi-niz,(Gündüzün) ise O’nun fazlu kereminden (rızkınızı) arayasınız. Umulur ki şükredersiniz.”[37]

Andolsun ki onlara,-gökleri ve yeri yaratan,güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?-diye sorsan,mutlaka –Allah-derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar? Andolsun ki onlara,-gökten su indirip,onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?-diye sorsan mutlaka,-Allah-derler. Deki: (öyleyse) Hamd'de Allaha mahsustur. Fakat çokları akıllarını kullanmazlar.”[38]

“O ilktir,sondur,zâhirdir,bâtındır. O her şeyi bilendir.”[39]

Peygamberimizde:”Allah vardı ve O’ndan önce hiçbir şey yoktu.”(Sahihi Buhari)

Ve yatarken okunmasını emrettiği duada:”Allahım evvel sensin,senden evvel hiçbir şey yoktur.Ahir sensin,senden sonrada hiçbir şey (var) olmayacaktır.”(Sahihi Müslim)

“Kuşları havada tutan O’dur. Deki:Suyunuz çekilecek olsa,söyleyin bakalım,size kim bir akar su getirebilir?”[40]

Allahın yaratıcı olduğuna dair âyetler ise:

“Hiçbir şey yok,ölü iken dirilten,her şeyi yaratan elbette Allahtır.”[41]

“Dilediğini yaratan O’dur.”[42]

“Allah yer yüzündekilerin hepsini imha etmek isterse Allaha kim bir şey yapabilecektir?”[43]

“O,gökleri ve yeri hak ve hikmetle yaratandır. Ol dediği gün (her şey) oluverir. Şüphesiz Allah tohumu ve çekirdeği yaran,ölüden diri,diriden ölü çıkarandır. Gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur. O’nun eşi olmadığı halde,nasıl çocuğu olabilir?”[44]

“Yaratmakta,emretmekte O’na mahsustur.”[45]

“Her varlığı sudan yarattı.”[46]

“İlkin yaratıpta bu yaratmayı tekrar edecek olanda O’dur.”[47]

”Her şeyi güzel ve çamurdan yaratan O’dur.”[48]

“Her şeyi ölçüye göre ve bir anda yaratır.”[49]

“Yahut (o kâfirlerin duygu,düşünce ve davranışları) engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir. (öyle bir deniz) ki,onu dalga üstüne dalga kaplıyor,üstünde de bulut... Birbiri üstüne karanlıklar...İnsan,elini çıkarıp uzatsa nerdeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah nur (hidayet) vermemişse,sağır,dilsiz,kör olup hakkı görmezler.”[50]

Ebu Hureyreden rivayet edildiği üzere,sahabeden bir kısım peygamberimize:”İçimizde öyle şeyler hissediyoruz ki,onu söylemeyi bile büyük günah sayıyoruz.” demesi üzerine peygamberimiz:”Gerçekten böyle bir şey hissettiniz mi?” sorusuna;-Evet- dediklerinde,”Bu imanın tâ kendisidir.”

Abdullah bin Mesudun rivayetinde:”Bu imanın halis olanıdır.”buyurmuşlardır.(Sahihi Müslim)

Yani Allahın varlığı hususunda akla gelen şüphelerde O’nun varlığının delillerindendir. Aslında iman insan için kaçınılmaz bir sondur.

İnsanlar er geç bu meselede,maddi terakkide ilerleyip mânevi boyutlara vararak veya aciz kalarakta olsa tasdik etmek ve teslim olmaktan başka bir yol da bulamıyacaktır.

Hadiste:”Yer yüzünün şehrinde ve köyünde hiçbir ev kalmıyacaktır ki,müslümanlık oraya girmesin. Bu,kuvvetlinin kuvveti ve zayıfın aczi sayesinde mümkün olacaktır. Allah,ya insanları yüceltip İslâma layık kılacak veya zayıf düşürüp ona boyun eğdirecektir.[51]

Üç ilâh inancına gelince;buda ne akli nede nakli hiçbir delile dayanmamaktadır.[52]

Kur’anda:”İsanın (yaratılışının) meseli,Âdemin yaratılışı gibidir.”[53] Belki ondan daha da kolaydır. Yani Hz. Âdemi hiçten yaratan Allah,İsa-yı babasız yaratması onun kudretinin nişanıdır. Babasız oluşu,ilâh olmasını gerektirmez.

Her insan babasına nisbet edilirken,Hz. İsa annesine nisbet edilmektedir. Meryem oğlu İsa... Bilinende budur. Kişiye kimin oğlusun denildiğinde,babasının ismiyle kendisini tanıtır. Buda İsanın doğum neticesinin,Meryem-in oğlu olduğunun bir delilidir.

Hz. İsanın beşikte konuşması,[54] Hz. Meryeminde pâk ve temiz olarak,kimsenin kendisine değmediğini ifade edişi,[55] yaratma işinin Allahın kudretiyle olduğunu gösterir.

Allah âyette:”Allah hiçbir evlad edinmemiştir. Ona ortak hiçbir ilâhta yoktur. Eğer böyle olsaydı,her ilâh kendi yarattığını götürür,bazısı üzerine üstün gelirdi. Allah Taâla,onların vasıfladıkları şirkten münezzehtir.”[56]

“Gemiye bindikleri zaman –Dini yalnız kendisine (Allaha) tahsis etmek suretiyle muhlisler olarak- Allahı çağırırlar. Fakat biz onları selâmetle karaya çıkarınca da hemen Allaha eş katanlar onlardır.”[57]

Yani,eğer rüzgar durulmayaydı,biz kurtulamazdık,cahilane sözleri gibi.

Peygamber Efendimiz şair Lebidi tasdik ederek:”Şairlerin söyledikleri sözün en doğrusu Lebidin;”Allahtan başka her şey batıldır.”sözüdür.”buyurur.[58]

Âyette:”Yer ve gökte Allahtan başka ilâhlar olsaydı,yer ve gök fesada girerdi.”[59] Yani bir hayatın yaratılışında,biri yaratmayı irade ederken,biride etmezse...veya ikisininki de gerçekleşirse,bu ise imkânsızdır. Veya birininki gerçekleşir,diğerininki gerçekleşmezse,buda diğerinin mağlubiyetini netice verir ki,oda ilâh olamaz.

Eğer biri diğerine muvafakat edecek olursa,buda ya mecburilikten veya istekten olur. Mecburiyetten olsa bu acizliğin ifadesidir. İsteğiyle olsa buda,ihtilafında olabileceği ihtimalini doğurur ki,bununda imkânsız olduğunu gösterir.

Cenâb-ı Hak Kur’an-da:”Gökleri ve yeri yaratıp,melekler ikişer,üçer,dörder kanatlı elçiler yapan Allaha hamdolsun.”[60] Bununla varlıkların sonradan var edildiğini ve:”Bir şeyede –Ol- demesiyle olduğunu,[61] varlıklarında Esir denilen bir maddeden yaratılıp,her şeyinde onun üzerine bina edildiğini ifade etmektedir.[62]

Peygamberimiz:”Bütün peygamberler anaları ayrı,babaları bir olan kardeşlerdir ve dinleri birdir.”(Buhari-Müslim)

Hepside insanları Tevhide davet etmektedirler.

“Senden önce hiçbir rasul göndermedik ki ona –Benden başka ilâh yoktur,şu halde bana kulluk edin- diye vahyetmiş olmayalım.”[63]

“Elçilerimize senden önce gönderdiklerimize sor. Rahmandan başka tapılacak ilâhlar yapmış mıyız.”[64]

“Andolsun ki biz –Allaha kulluk edin ve putlardan sakının-diye (emretmeleri için) her millete,bir peygamber gönderdik. Allah,onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı içinde sapıklığa düşmek hak oldu. Yer yüzünde gezinde görün. İnkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur”[65]

Özellikle Kur’an-ı kerimin bütün Mekkî (Mekkede nazil) olan âyetleriyle,Allah insanları imana davet eder.[66]

Ve insanın yaratılıp bu dünyaya gönderilmesindeki gerçek sebebin,hikmet ve gâyenin,kâinatın yaratıcısı olan Allahı tanımak ve bilmek ve ona ibadet etmek olduğunu açıklar.[67]

Kur’an-da.”Her kim,Allaha şirk koşarsa öyle olur ki sanki semadan düşmüş de,kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu ücra bir yere sürüklüyordur.” [68]İnançsızlıkta;boşlukta yürümek,boşlukta yaşamak,her şeyden tecrid edilmiş bir vaziyette büyük bir kopukluk ve boşluk,doldurulması imkânsız bir boşluk... Zira o boşluğun sahibi,Allaha imandır. Onun ebediliği,o sonsuz boyutlu insanın boşluğunu doldurur. Çünkü onun dışındaki herşey sonlu ve eksiktir. Yok olmaya mahkumdur. Sonsuzluk duygusu ancak sonsuzla dolar. Başkaları bir avutmaca,yalancı ve aldatıcı bir memedir.

Âyette:”Kalbler ancak O’nunla mutmain olur,doyar.”[69]

İnançsız insana her şey düşman,dost durumundaki kuşlar bile,yırtıcı ve parçalayıcı,vahşi birer mahlukturlar.

İnançsız bir kişi yaprak gibi iradesiz,kendi istikameti doğrultusunda değil,rüzgarın estiği yöne giden,iradesiz bir kişidir.

Putları kırılan putperestler Hz. İbrahim yaptıklarını bildiklerinden,neden kırdığını sorduklarında cevaben:”Yonttuğunuz (ellerinizle yaptığınız) şeylere mi ibadet edersiniz? Oysaki sizi ve yapmakta olduklarınızı (taptıklarınızı) Allah yarattı,[70] demiştir.

Putuna saldırılan putperest,oyuncağı alınan çocuk gibidir. Gerçek bir kayıptan dolayı değil,eğlencesini kaybetmeden dolayı feryad eder. Gerçek kaybından habersiz olarak...

Bir gün Hz. Ömer güler ve arkasındanda ağlayınca sebebini sorduklarında şöyle cevab verir:Gülmemin sebebi,ticaret için kervanla yola çıktığımızda hanımlarımıza hamur yaptırır,onu put yaparak tapar,arkasındanda taptığımız bu hamuru acıkınca da yerdik. Ağlamam ise,kızları diri diri gömerde,acımazdık,der.

Elinle yaptığına tap. İşitmez,anlamaz,bilmez. Akıllı geçinenin taşlardan meded umması.İşte cehalet. Ya hiçbir şeyden meded ummayan cahil okumuşlar. İşte en büyük cehalet,cehli mürekkeb.

“Yüzünü (namazda) artık mescidi haram tarafına çevir. (Ey müslümanlar) Sizde nerede olursanız olun,(namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin.”[71]

“Nereden yola çıkarsan (namazda) yüzünü mescidi haram tarafına çevir.”[72]

“Ve yüzünü muvahhid olarak hak dinine döndür,sakın müşriklerden olma,denildi.”[73]

“(Rasulüm) Sen yüzünü –Hanif- olarak dine,yani,Allah insanları hangi –fıtrat- üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. Allahın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur,fakat insanların çoğu bilmezler.”[74]

Hanif;eğriliğe sapmaksızın doğru yoldan giden demektir. Değim olarak,İbrahim peygamberin Tevhid,yani Allahı bir tanıma dini mânasında kullanılır.

“Allah katından,dönüşü olmayan bir gün (kıyamet günü) gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün,(insanlar) bölük bölük ayrılacaklardır.”[75]

Allah için yön ve cihette muhaldir. Çünkü bunların varlığı hakiki olmayıp,nisbidir. Yani varlıkların durumuna göre nisbetlenirler. Mesela tavanda gezen bir karıncaya göre biz altta,o üsttedir. Yerde gezen karıncada bize göre altta,biz ona göre üstteyiz. Kâinat ve dünya yaratılmadan önce altı cihet (sağ-sol-ön-arka-üst-alt) yoktu. Sonradan insanlar işlerinin düzenlenmesinde onları kendilerine göre düzenlediler. Göğsünün hizasında olana ön,onun karşısında olana da arka diyerek ifade edildi.

Allah ise ne varlıklar nede yönler yok iken de var idi. O halde yön onun için değil,bizim için geçerlidir. Kul nereye dönerse o oradadır.

Bir cihetle onun nur isminin bir tecellisi olan güneş gibi ki,insan nereye dönerse,güneş nuruyla oradadır. Yani altı cihetinde de vardır.

“(Rasulüm) Deki,eğer biliyorsanız,(söyleyin bakalım) bu dünya ve onda bulunanlar,kime aittir? –Allaha aittir.-diyecekler,öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız,de. Yedi kat göklerin rabbi,azametli arşın rabbi kimdir,diye sor. Bunlarda –Allahın'dır- diyecekler. Şu halde siz Allah'dan korkmaz mısınız,de.

Eğer biliyorsanız(söyleyin),her şeyin melekûtu (mülkiyatı ve yönetimi,iç yüzü) kendisinin elinde olan,kendisi her şeyi koruyup kollayan,fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olamayan) kimdir? diye sor. (Bunların hepsi) Allahın'dır,diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyülenirsiniz? de.”[76]

Neml.59-64. âyetleri arasında sorular halinde;”İnsanları seçilmiş kılan,gökten yağmur indiren,bahçeler bitiren,yeryüzünü,nehirleri,dağları yaratan,tatlı su ile tuzlu su arasına katılmalarını engelleyen perdeler koyan,sıkıntılının sıkıntısını gideren,insanları yer yüzünün hakimi kılan,rüzgarları yağmura müjdeci kılan,devamlı yaratıp rızıklandıran Allah mı hayırlıdır,tekdir,ortağı yoktur,yoksa ona koştukları ortak mı vardır?...

Bu kadar varlığına delilden sonra”Siz kesin delilinizi getirin haydi..”âyetiyle akla ve düşünceye havale eder.

İslâm dininde her şey Tevhidin etrafında toplanır.

Yemin edilirken Allaha yemin edilir.

Ka’benin Rabbi hakkı için...

Allah adına kesilmeyen hayvanlar yenilmez.[77]

Allahtan başka hürmet,saygı ve sevgi beslenenlerin,Allah sevgisini arttırmasından dolayı sevilmeye layık olacaktır. (Peygamberimiz gibi.)[78]

Peygambere itaât,Allaha itaât sayılmıştır.[79]

Ancak Allaha secde edilip,başka şeylere edilemeyeceği belirtilmiştir.

Her insanın en büyük özelliğinin Allahın kulu olmasıdır.

Ka’be ve mabedler tapacak değil,O’na ibadet edilecek yerlerdir.[80]

Peygamber Efendimiz:”Her bir taş ve ağaç yanında Allahı hatırlayınız.”buyurur. Yani bir ağaç veya taşı gördüğünüzde,yahut varlık alemini okuduğunuzda,onu hiç yoktan var eden kudret sahibini düşünmenizdir. Kâinatta bulunan her şey mutlaka O’nun varlığına ve birliğine bir delildir. Hâl dili ile onu tesbih eder,noksan sıfatlardan tenzih eder. Çünkü var olan her şeyi O yaratmıştır. Yaratılan her şey ise,yaratıcının varlığını isbata bir delildir.”[81]

Bu durum bütün eserler içinde geçerli olup,her şey tevhid gözü ve gözlüğüyle okunabilir.

Hadiste ifade edilen şu mânada –Şiddeti Zuhur- yani nihayet açıklıkta olduğunu gösterir.

Ebu Musa (RA) anlatıyor:”Rasulullah (SAM) aramızda ayağa kalkıp şu beş cümleyi söyledi:”Allah Taâla hazretleri uyumaz,zaten ona uykuda yakışmaz.[82]  Kıstı (tartıyı,rızkı) indirir ve kaldırır. Geceleyin yapılan amel gündüzleyin yapılandan önce,gündüzleyin yapılan amelde geceleyin yapılan amelden önce Allaha yükseltilir. O’nun hicabı nurdur. Eğer o perdeyi açacak olsa vechinin sübûhatı (bütün noksan sıfatlardan beri oluşu),basarının ihata ettiği bütün mahlukatını yakardı.”[83]

Hafaza meleklerinin yaptıkları görevle devamlı gözetim altındadırlar.

Rasulullah (SAM),Allah ile kul veya Hâlıkla mahluk arasındaki perdenin maddi olmayıp,nurani olduğunu bildirmiştir.

Şu halde nur,nar ve hatta madde,müşterek bir özün farklı kesafetteki temeyyüünden (akıcılığından),Esmâ-i İlâhiyenin feyzi ilâhi suretinde farklı mertebelerdeki tecellisinden ibarettir. Hepsinin aslını,bazı hadislerde geldiği üzere,Nûru Muhammedi denilen bir ilk,bir irade-i kün teşkil etmektedir. Öyle ise Hâlıkla mahluk arasındaki –Hicab- izafi bir vâkıâdır. Mahluktan Hâlıka perdedir,görülmesine manidir. Hâlıktan mahluka nurdur,aydınlıktır,görmesine engel değildir. Allah evveldir,ahirdir,zâhirdir,bâtındır,her şeyi bilendir.

Yani:”Allahı kullara karşı perdeleyen nurlardan bir nur inkişaf edecek olsa,bu nur,değeceği her şeyi helak eder,tıpkı böyle bir inkişafta Hz. Musanın bayılıp düşmesi ve Allahın tecelli etmesiyle dağların parça parça olması gibi.”[84]

Peygamber Efendimiz.”Nur,kalbe girince kalb açılır,genişler.”buyurdu. Bunun alameti nedir,ey Allahın Rasulü? diye sordular.”Ebedilik yurduna yönelmek,aldanma yurdundan yüz çevirmek ve gelmeden önce ölüme hazırlanmak”diye buyurmuşlardır.(Tirmizi-Câmi.)

Hakiki nur ise Allaha imanın vermiş olduğu nurdur.

Şirk ve küfür bütün kötülüklerin anasıdır. Bundan dolayı:”Putlar için inşa edilen şirk yerlerinin yıkılması (küfre götürecek,sevkedecek),meyhane ve diğer batakhanelerin yıkılmasından Allaha ve Rasulüne daha sevimli,İslâm dini ve müslümanlar için daha faydalıdır.[85]

Tevhidin en özlü mânası İhlas sûresinde görülür.”Çünkü İhlas sûresinde ilm-i itikadi tevhidin yüceliği,Allahın her ortaklığı reddeden tekliğinin isbatı,mahlukatın ulvisinin ve süflisinin daima kendisine muhtaç oluşu ve O’na yönelişiyle birlikte her yüceliğin isbatını ihtiva eden Samediyetin ortaya konuluşu,doğmamış ve doğurulmamışlığın asıl,füru’ ve eş ve benzerin reddedilmesini ihtiva eden,eş ve benzerliğin reddi gibi yalnızca bu sûrede bulunan ve Kur’anın üçte birine denk açıklamalar söz konusudur. O’nun Samed isminde,bütün kemâlin ortaya konuluşu yer alır. Eş ve benzerinin olmadığının açıklanmasında,benzer ve örnekten uzak oluşu söz konusudur. Birliğinde,Celâl sahibi Allaha herhangi bir ortak bulunmadığı belirtilir. Bu üç esas,tevhidin özüdür.[86]

Kalb yaratılmış olduğu gayesi doğrultusunda kullanılırsa,şu hadisi kudsideki mâna tezahür eder:”Ben yere ve göğe sığmam,mü’min kulumun kalbine sığarım.”

Kalb ilâhi bir makamdır. O yer ancak O’nun yeridir. Ve ancak O’nunla tatmin olur. Nitekim:”Göz yaratılmış olduğu görme özelliğini,kulak yaratılmış olduğu işitme özelliğini ve dil yaratılmış olduğu konuşma özelliğini kaybederse,mükemmelliğini kaybetmiş olur.

Kalb yaratıcısını bilmek,sevmek,tek olarak tanımak,O’nunla sevinmek,sevgisiyle coşmak,O’ndan hoşnud olmak,O’na güvenmek,O’nun için sevmek,O’nun için düşmanlık etmek,sürekli O’nu anmak,O bütün şeylerden kendisine daha sevgili olmak..her şeyden daha çok O’ndan ümid etmek, kalbinde her şeyden çok O’na yer vermek, nimet,sevinç ve lezzetin hatta hayatın ancak böylece olduğunu gönlüne yerleştirmek için yaratılmıştır. Bu onun için gıda,sağlık ve hayat mesabesindedir. Bunları kaybedince üzüntü,gam ve keder her yandan hızla onu sarar,sürekli teslim alır.

Kalbin en önemli hastalıkları,şirk,günah,gaflet,Allahın sevdiklerini ve hoşnudluk gösterdiklerini önemsemeyiş,işi O’na havale etmeme,O’na az güvenme,O’ndan başkasına meyil gösterme,takdirine öfkelenme ve verdiği sözde ve tehditte şüpheye düşmedir.[87]

 

                                   AKLΠ    DELİLLER

Termodinamik kanunu kâinatın belli bir zaman diliminde var edildiğini söylemektedir. Bir başlangıcının olması gerekmektedir. Nitekim her sonu olanın birde başlangıcının olması gerektiği gibi...

İlim adamlarının tahminine göre,dünyamız beş milyon sene önce ortaya çıkmıştır. O halde bu çıkış ya kendi kendine ve tesadüfen olmalı veya bir ilâhi kudret neticesinde bilerek var edilmiş olmalıdır. Aksi takdirde üçüncü bir yol mümkün değildir.

Birinci yol ise tam bir imkânsızlıklar girdabıdır. Çıkışı olmayan bir yol. Karanlıklar deryası...

İkincisi ise gayet kolay ve mantıkîdir. Yunusumuzun dediği gibi:”Yerden göğe küp dizseler,altından birini çekseler,seyreyle gümbürtüyü,seyreyle.”

Elbette böyle intizamlı,nizamlı,tesbih tanesi gibi dizilen kâinat,kendi kendine var olamaz.

Her sanat sahibi eseriyle tanındığı gibi,Allah da eserleriyle tanınır. Her eser kendisini bir yönüyle gösterirse,ustasını ve yapıcısını binlerce yönüyle gösterir. Yani O’nun maharetini,ilmini,hayatlılığını,bir çok özelliklere sahib olduğunu ilan eder.

Elbetteki usta,bir şeyi yapan yaptığı şeye benzemez. Onun cinsinden de değildir. Nitekim araba yapan arabaya,sobayı yapan sobaya benzemediği gibi. Bir çok yönleriyle onlardan ayrılmakta,ancak özellikleriyle bilinmektedir.

Yaratıcı olan Allah'ta elbette mümkinat cinsinden değildir. Çünkü biri yaratan,öbürü yaratılan. Hiç ölenle öldürülen bir olur mu? Elbette olamaz. Biri hayat sahibi,diğeri ölü. Hakikatta ise her şey ölü,ancak hayatı ve ölümü yaratan Allah ezeli ve ebedidir.

Hiçbir şey ezeli değildir. Nitekim fizik ilmi,içerisinde bulunduğumuz galaksinin on milyon seneyi aşmıyan bir ömrünün olup,her şeyin mutlaka geçici olduğunu söylemektedir.

Allah ezeli ve ebedidir. Mutlak bir kemâl sahibidir. İnsan ise aciz ve noksan bir varlıktır. Elbette mükemmel noksanlarla ölçülmez ve ihata edilip kavranılmaz. Nitekim kovayla kuyunun suyunu ölçen birinin,aynı kovayla okyanusun suyunu ölçmeye kalkışması abes ve gülünç olacaktır. Zira onun küçük kovası okyanusla boy ölçüşemez,ölçüme gelmez.

Kafasının tası ve hacmi küçük olan bir insanın Allah'ı kavraması ve ihatası elbette düşünülemez. Çünkü biri kısıtlı,diğeri ise sınırsız. Elbette sonlu sonsuzu içine alamaz,onda aranmaz. İki gözüyle bir akvaryumu kuşatan bir kişi,okyanusu da kuşatamaz ve kavrayamaz.

Varlığının başlangıcı olan insanın sonu da vardır. Allah ise varlığının başlangıcı olmadığından sonu da yoktur. O ilkinde ilkidir. Yani zamandan ve her şeyden önce vardır. Nitekim üçten önce iki,ikiden önce bir,birden önce ise sayı yoktur. Çünkü sıfır sayı değildir. Rakamsal bir değeri olmayıp,başkasıyla bir değer alır. Allah bir ve tekdir. Eşi ve benzeri de yoktur.

Allah aynı zamanda sonunda sonudur. Kendisinden sonraya hiçbir sonun kalmayacağı bir sondur.

Allah büyüktür. Ondan büyük bir şey ise düşünülemez. Nitekim sonsuzdan büyük başka bir şey düşünülemediği gibi.

İki sonsuz düşünülemez. Yani ikisinden biri diğerinden öndedir. Buda öbürünü sınırlaması demektir.

Evet,Allah vardır. Her şey onun varlığının delili ve şahididir. Allah yoktur,diyebilmek için,bütün kâinatı ince elekten eler gibi elemek lazımdır ki,yokluğuna bir delil olmak üzere bir şahid olsun. Oysa oda en müşkil,imkânsız olmakla beraber,bir şahidde bulamaz. Zira varlığının zıddı olan yokluğu yoktur ki,yokluğunun varlığı isbat edilsin! O halde şahidsiz bir iddiaya itibar edilmez. Böylece;imansızlık öyle bir hastalıktır ki;tedavisi ve devası mümkün değildir.

Kâinatta görülen eserler fiile,fiiller isimlere,isimler sıfatlara,sıfatlar işlere (şuûnata),işler ise mukaddes olan bir zâta zincirleme olarak delalet eder,gösterir.

Nitekim Selimiye Camii gibi bir şaheser onu yapma fiiline,onu yapma fiili ustalığa,ustalık sıfatı o işle uğraştığına dair bir belgeye,diplomaya,daha önce yaptığı işlere(şuûna),onun maharetliliğine ve neticede o işi yapanın varlığına ve üstünlüğüne delalet edip,göstermektedir.

Bir köy muhtarsız olmaz,bir iğne ustasız olmaz. O halde nasıl olurda bu koca alem ustasız ve sahibsiz olur? Elbette bir ustası vardır. Oda Allah'tır.

Her sanatın bir sanatkârı,her fiilin bir fâili,yapıcısı olduğu gibi,bu aleminde bir yapıcısı vardır. Oda Allah'tır.

Her kitab bir kâtibin olduğunu gösterdiği gibi,şu koca kâinatta elbette kendi kâtibini bizlere ve gözlere gösterir ki;O kâtibte Allah'tır.

En küçük bir işin dahi yapanı olmaması nasıl mümkün değilse,elbette bu intizamlı,büyük,sanatlı kâinatın dahi bir ustası olacaktır. Bir yapıcısı,idare edip yaratanı olacaktır ki,Oda Allah'tır.

Nasıl ki bir evin bir usta tarafından yapıldığını biliriz. Aynen böylede,şu dünya evi dahi bir usta tarafından yapılmıştır ki,Oda Allah'tır.

Basit bir naylon çiçeğinin dahi nasıl ki gören,işiten,hayat sahibi bir ustası var ise,baharda açan canlı çiçeğinde bir yapanı vardır ki,Oda Allah'tır.

Dünyamızı intizamla,güneş,ay ve yıldızları birbirine çarptırmadan idare eden elbette birisi vardır ki,Oda Allah'tır.

Nitekim trafiğin kalabalık olduğu bir yere habersiz yukarıdan bakan başka dünyalı birisi,arabaların kendi kendine hareket ettiğini söylemesi nasıl mânasız ise,aynen onun gibide,şu uzay boşluğunda gezen binlerce gezegenlerde kendiliklerinden hareket etmemektedirler. Elbette onları hareket ettiren bir güç ve kuvvet vardır ki,Oda Allah'tır.

Dünyada bulunan ağaç ve meyve gibi şeylerin birbirine benzemesi,hayvanlardaki benzerlik yani Türkiye'deki koyunlar ile Mekke'deki koyunların bir olması,onlara basılan mührün aynı oluşu,onların yaratıcılarının da bir olmasını gerektirir. Yani Türkiye'deki meyveleri yaratan kim ise,dünyanın diğer yerlerindeki meyveleri de yaratan O’dur. İşte Oda Allah'tır.

Nasıl ki bir fabrikadan çıkan malların üzerinde nereye ait olduğunu belirten ‘Made in Türkiye’ gibi –Türk malı- yazılı ise;her göz sahibi ibretle baktığı zaman toprak gibi basit bir fabrikadan çıkan,tabiattaki bütün maddelerin üzerinde de ‘Made in Allah’ –Allah yapısı’ yazdığını akıl,kalb,vicdan gözüyle görebilir ve anlayabilir.

Her bir varlığın diğer varlıklarla sıkı ilgisi vardır. Yani insan her şey ile alakalıdır. O halde insanı yaratan kim ise,baharı,dünyayı,güneşi,havayı,yıldızları ve her şeyi yaratanda o olması gerekir. Oda Allah'tır.

Her ne kadar bir insan:”Beni yaratan yoktur,beni yaratan yoktur. Kabul etmiyorum.” dese de,bu şuna benzer:Bir soba insan gibi akıllı,konuşabilir olsa;-Beni yapan bir usta yoktur.- diye tekrar be tekrar bağırsa da,o ancak kendi kendini yalanlamış olur,yapanını değil...

Veya bir robot içinde öyle. İstediği kadar, ben kendi kendime oldum,beni yapan yoktur,dese de ancak ona gülünür,geçilir. Veya düğmesine,fişine basılarak kapatılır ve susturulur.

İnkârcı insanın durumu da bundan farklı ve geri değildir. Belki ileridir. Oysa o insan hiçbir şeye engel olamamakta,müdahale edememekte,en önemlisi kabir kapısını kapatamamaktadır.

Senelerden beri güneşi gaz yağsız,bitmeden,tükenmeden yandıran,onu boşlukta döndüren elbette birisi vardır ki,Oda Allahtır.

Nasıl ki bir duvar ustası,duvar cinsinden olmayıp,duvarda kendisi değil,kendisinin bilgisi,hüneri,ustalığı görünüyorsa,aynen böylede,bizi yaratan Allahın bizim cinsimizden madde olması da düşünülemez. Ancak Allah'ında bizde sanatkârlığı,ustalığı,bilgisi ile bilinmesi söz konusudur.

O halde diyebiliriz ki,Allah'ı tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır,talihlidir,huzurludur. Onu unutan saraylarda dahi olsa zindandadır,bedbahttır,talihsiz ve mutsuzdur.

Kimya ilmince de tesbit edilmiştir ki,bazı maddeler zevale doğru gitmektedirler. Buda maddenin ebedi olmadığını,ebedi olmayanın ezelide olamayacağını gösterir. Ancak sonradan yaratılanlara benzemeyen ezeli ve ebedidir.

Her insan vicdani olarak,vicdanen onun varlığını içinde hissetmesi bile yeterli bir delildir.

İnsanda duyuların ötesinde akıl vardır,bununla mücerred hakikatları anlıyabilir. Bu hakikatlar her düşünülebilen insan için aynıdır,değişmez. İnsan,bilgilerinin hepsini dış eşyadan almaz. Bunların bir kısmını o feyizli kaynaktan,Allah Taâladan alır ve bu bilgiler onun saadetinin vesilesidir.

Allah'ı tanıdığın takdirde bütün eşyanın hakikatlarına vakıf olabilirsin,fakat dünya hayatında Allahın tam olarak bilinmesine imkân yoktur. İbadetler ve dini hayat bu yoldaki basiretimizi arttırır.[88]

Elbetteki ğayri mütenahi,mütenahiyle kavranmaz. Sınırlı sınırsızı ne derece anlayabilir,kavrar?

Tabiatta tesadüfe tesadüf edilmez. Mesela,canlı hücrelerin temel maddelerinden olan protein beş elemandan oluşur. Karbon,hidrojen,Azot,Oksijen ve kükürt. Bir ünite proteinde kırk bin kadar molekül bulunur. Şimdiye kadar bilinen yüz küsür element tabiatta ğayrı muntazam olarak serpiştirilmiştir. Bu durumda tesadüf yoluyla bu beş elemanın bir araya gelerek sadece bir ünite protein meydana getirmesi ihtimali matematikçilere göre,on üstü yüz altmışta bir olduğunu ifade etmişlerdir. Yani on rakamı yüz atmış defa kendisiyle çarpılarak meydana gelen sayıya nisbetle bir ihtimal. Bu rakamı kelimelerle yazmak ise zordur. Birde bu iş için gerekli zaman on üzeri ikiyüzkırküç yıl olarak hesab edilmiştir. Bu kimyevi olayın  tesadüfen meydana gelmesi için yer yüzünü birkaç milyon defa doldurup boşaltan maddeye de ihtiyaç vardır.[89]

O halde tesadüf bunun neresinde? Birde bunların birleşme şekilleri de var ki,değişik birleşimle zararlı ve zehirleyici olabilir. İngiliz alim J.B. Leathes bir ünite proteinin meydana geliş şekillerini hesapta,on üzeri kırksekiz olduğunu bulmuştur.Proteinde hayatlı olmadığı halde,bu kimyevi maddede bir hayatiyet görülür...

İnsanda bulunan güzel ahlak,vakar,şeref,cömertlik,fazilet,inkârdan değil,hep bu yüce varlığın mevcudiyetinden doğar. Fıtri olarak insanın içinden gelen Allaha yalvarış hissi,ondan yardım dileme ihtiyacı ve ona yaklaşma arzusu,dindarlığın insanda yaratılıştan mevcud olduğunu gösterir. İlimde bunu kabul etmek mecburiyetindedir.[90]

İnsanın kendisini bilmesi,kendisine dönmeyi düşünmesi,meselenin kilometrelerce uzağından değil içine girmesi,sathi olmayan her şeyi ince elekten eler gibi tefekkür edip düşünmesi,ben kimim? Neyim? Nasıl var oldum? Beni gönderen kim? Ben ve alem nasıl meydana geldi? Nedir bu işler? Nedir bu geliş gidişler? Bu insanlar neden ve nasıl doğdu? Niçin ölmektedirler? Bu işlerin bir sonu var mı? O sonunda bir sonu mu,bir başlangıcı var mı? Nedir bu dolup boşalmalar? Yoksa tecrübe mi oluyoruz? Yapan kim? Neden şu insanlar hep ondan bahsediyor,bende düşünüyorum? Neden içinden çıkamıyorum? Yoksa çıkılmaz mı? Oysa inkâr öyle bir çıkılmaz ki,bir anlık değil,her anlık bir ölüm ve bocalama hali. Acaba inanmakla bazı sorumlulukların  yüklenilmesi mi ağır geliyor? Yoksa hayvanca yaşayıp da,zahiren bir lezzet mi aranıyor? Peki ebedi bir azab için değer mi bu geçici lezzetler? Lezzet gitmekle şimdiden yerini eleme terk etmektedir. Hiçbir şey kendiliğinden olur mu? O halde ya bu koca alem?

Tabiat ki,oda aciz. İnsanın derdine derman olabilir mi? Kendisine olamazken???

İnsan kendine bu benzeri soruları sorsa,şeytanı ve nefsini kendisine tam bir üstad ve öncü kabul etmedikçe,ölçüsüzlüğü ölçü bilmedikçe,hak ve hakikatı araştırma isteği olduktan sonra kabul etmemesi imkân haricidir. Kabul etmese bile aciz kaldığını anlayacaktır.

Zira şeytan bile bu hakikatlara karşı aciz kalmış,Kur’an hakikatlarının ışığından gözleri kamaşarak kör ve lâl olmuştur.

Ama inad ve kibir onu bırakmamaktadır.

İnsanın gerek kendisini,gerekse de yaratıcısını bulup anlıyamamasındaki en büyük sebeb,kendisini yüzeysel,,sathi olarak ele alıp düşünmesinden ileri gelir.

Derinlemesine,ruh alemini,iç alemini,iç duygularını,hatta ebedi istek ve arzularının boyutlarıyla düşünecek olsa,kendisine bu duygularıda koyanı anlayacaktır. Maddesinin maddi alemden geldiğini düşünelim. Ya bu görünmeyen manevi duygular? Onları ona kim koydu? Kim taktı?

İnsanların Âdemden beri maddi yapıları birbirine benzememekle beraber,manevi yapıları ve duyguları da birbirine benzememektedir. Yani her bir insan başlı başına bir alem. Bunları birbirinden ayırıp,farklılığı yapan kim?

Yağan bunca kar tanelerindeki bu nakışlar kim tarafından işlenmekte? Çünkü her biri diğerinden farklı özellikler taşımaktadır.

Yağmur taneleri birbirine çarpıp,büyük kütleler halinde neden inmemekte?

Atmosfer bir süzgeç olarak kim tarafından yerleştirilmiştir?

Güneş nasıl dengeli bir yere oturulup,kim tarafından dünya tavanına lamba olarak çakılmış?

Aya takvimcilik kim tarafından öğretilmiş? Gece lambası olarak kılınmış?

Nedir bu sayısız,hesabsız güzel görünümlü yıldızlar,gezegenler,görevliler mi,yoksa onlarda mı bizim gibi başıboş? Yoksa başlarında birimi var? İdaremi ediliyorlar?

Yaratılalı beri milyonlarca yıldır,bir çok yıldızın yeni yeni dünyamıza ışığı gelmekte,acaba niçin geliyor? Bir ihtiyacımız mı var? Yoksa bilen biri tarafından mı gönderiliyor?

Gök yüzüne baktığımız zaman bir çatlak,bir eğri büğrülük,bir düzensizlik ve intizamsızlık ve nizamsızlık göremiyoruz. Oda boşlukta duruyor,ama nasıl?

Akıllı ve düşünebilen insanlar bir iş için bir araya geldiklerinde,bir karar vereceklerinde,sayının çok olması nisbetinde isabetli karar almak zorlaşıyor.Bir ihtilaf,gürültü ve patırtılar oluyor. Bazen kabul edilse de uzun ömürlü olmayıp aksamalar görülüyor.

Ya alem? Acaba bunlar nasıl anlaştılar? Nasıl karara vardılar? Bizlerin gelmesine ve ihtiyaçlarımıza atomlar ve elementler nasıl karar verdiler?

Yoksa onların ötesinde bir karar veren mi var?

Yer ile gök arasında tam bir denge ve bir alış veriş, sanki  bir anlaşma var...Gök yüzü her yönüyle muhteşem ve muntazam...

Elbette bir yerde nizam,intizam ve asayiş varsa,onu tesis edende vardır. Alemdeki nizamda onu koyanı göstermektedir.

Gök yüzü böyle muhteşemde,yer yüzü değil mi? Oda ondan geri kalası değil...

Mevsimlerin düzenli bir şekilde gidip-gelmeleri,asla şaşırmamaları...

Bitkilerin karbondioksit alıp oksijen vermeleri,insanların oksijen alıp karbondioksit vermeleri. İki zıd şeyde hayat...

Hidrojen,oksijen,karbondioksit ve azotun tabiattaki dengeli dağılmaları,fazlası ve azının da ölüm oluşu. O halde kimdir bunu ayarlayan?

Yazın sıcağında yaprakların yem yeşil ve taze kalması,yanıp sararmaması,işlerin tabii olmadığını gösteriyor.

Meyvelerin tat ve renkleri hiç toprağın işi olabilir mi? Yoksa boya ve şeker fabrikaları mı var?

Canlılar içerisinde her canlı hayatından memnun görülmektedir. O halde bunları kim memnun etmektedir?

Canlıların doğup ölmelerinde yine bir düzensizlik görülmemektedir. Ne bir aşırı artma,nede azalma. Tam bir denge...

Dünya sanki bir depo. Her ihtiyaç sahibi ihtiyacını alırken bitmemekte...

Bu kâinat sahifesinde yazılan bu yazılar,kağıt durumunda olan tabiatın işi olmadığı gibi,kaleminde işi değil. Belki kalemi tutan el sahibinin işidir ki,böyle mükemmel olarak yazmıştır.

Alem sahifesine baktığımızda devamlı yazılıp değişmekte,silinmekte,her ân ve saniye farklılaşmaktadır. Buda onun maddi olup değişme özelliğindendir. Ancak bu onu yazanında değişmeye maruz olmasını gerektirmez. Hele o cisim değil,maddenin üstünde bir kudret ise!

İnsanların iman etmemelerinde en büyük sebeblerden biride;

Allahın sıfatlarını bilememekten ileri gelmektedir.

Kişi bunca işleri bir kudrete verememenin sıkıntısını yaşıyarak kendisince kısa olan inkâr etme yoluna sapmaktadır.

Burada iki yol bulunmaktadır:1)Kabul etmemek.(Ademi kabul)

2)Yokluğu kabul.(Kabulü adem)

Birincisi körü körüne bir iş yapmamaktan ve inkârdan doğar. Ancak ikincisinde,olmayan bir şeyin varlığını kabullenmekle beraber,kabul ettirme düşüncesinden ileri gelir. Olmayan bir şeyi kabul etmek. Oysa Allahın varlığının zıddı olan yokluk yoktur ki,varlığı isbat edilsin,varlığı kabul edilsin.

“Allahın bütün sıfatları ezelde vardır. Yaratıkların sıfatları böyle değildir.Allah bilir,fakat bizim bilgimiz gibi değil. Allahın gücü yeter,fakat bizim gücümüz gibi değil. Allah görür,fakat bizim gördüğümüz gibi değil. Allah konuşur,fakat bizim konuşmamız gibi değil. Bizler âletler,uzuvlar ve harfler yardımıyla konuşuruz. Allah Taâla ise,âletsiz ve harfsiz olarak konuşur. Harfler yaratılmıştır. Allah kelâmı ise yaratılmış değildir.”[91]

Âyette:”İnsanlar bilgi bakımından Allah-u Taâlayı ihata edemezler.”[92]

Peygamberimizde:”Senin kendini medhettiğin gibi bir senâ bilmiyorum.”(Müslim)

Âcizlik ve künhüne varamamak ifade edilmektedir. Âcizliktede büyük kudret ve bilgi vardır. Nitekim her hangi bir şeyin künhünü idrâkten âciz kaldığını kavramak bir nevi idrâk,zâtullahın sırrını araştırmak bir nevi işraktir (şirktir)” Ve Ziya Paşanın:

İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez.

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.[93]

Buda her şeyin ilmimize münhasır olmadığını gösterir. Bilmemek anlaşılmamasını,anlaşılmazlığını gerektirmez.

Kişi Allah'ı hakiki yönüyle tanımasa bile,mefhum itibariyle zihninde bir ilâh tasavvur eder. Ve yanlış olarak o putu kendine ilâh edinir.

Kur’an burada zihinlerdeki sahte,asılsız ve köksüz,hakikatı olmayan,bir mefhumdan ibaret olan ilâh inancını yıkarak,yerine hakiki tevhidi tesis etmiştir.

Öyle ki,şairin dediği gibi:”Üzerine tilkilerin bevletmekle zelil ve aşağı kıldığı,başına tilkilerin bevlettiği rab olur mu?” Elbette olmaz ve olamaz.

Zira o put ki kendisinin üzerine bevleden,küçük abdestini yapan,tilkiden kurtaramamaktadır.

Kendisi muhtâcı himmet bir dede

Nerde kaldı ğayre himmet ede.

Bu durum yaratıcıyı bulamamanın vermiş olduğu bir şaşkınlığın ifadesidir ki,firavun bile Mûsayı öldürmeye gittiğinde,denizde boğulacağı zaman:”Biz,İsrail oğullarını denizden geçirdik. Ama firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere arkalarından onlara yetişti. Nihayet denizde boğulma haline gelince-Gerçekten İsrail oğullarının inandığı ilâhtan başka ilâh olmadığına bende iman ettim. Bende müslümanlardanım,dedi. Cenâb-ı Hakta cevaben:Şimdi (iman ettin) halbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.”[94]

Bununla da kalmayıp:”Ben sizin en büyük rabbinizim.”[95] demişti. Ve sihirbazları da iman edip,ancak:”Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar. Harunun ve Mûsanın rabbine iman ettik,dediler.”[96]

Kendi bilip inandıklarına değil,gerçeğe,Mûsa ve Harunun inandığına...[97]

Çünki doğru olan tevhidde budur. Oysa gerek Fir'avn,gerekse müşrikler Allaha âid hiçbir isimle onu çağırmamaktadırlar. Oysa iman edenlerin durumu:”Deki,ister Allah deyin,ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler ona hastır.”[98]

İslâm alimleri Allahın varlığını isbat ederken,iki isbat tarzını uıygulamışlardır.Birisi,Bürhan-ı İllette denilen Bürhan-ı Limmi. Yani sebebiyyet,niçinlik ve nedenlik ifade eder. İkincisi,Bürhan-ı Delalette denilen Bürhan-ı İnni. Yani tahkik ve kuvvetliliği ifade eder.

Bürhan-ı Limmi:Kanunlardan hadiselerine,sebeblerden neticelerine ve müessirden esere olan istidlal. Yani eseri meydana getirenden esere olan delil. Kabli değil. Ateşin dumana delil olması gibi...

Kelime-i Şehadetin iki kelâmı birbirine şahittir. Birincisi ikincisine Bürhan-ı Limmidir. İkincisi birincisine Bürhan-ı İnnidir.

Bürhan-ı İnni: Hadiselerden kanunlarına,neticelerden sebeblerine ve eserden müessire olan delil. Dumanın ateşe delil olması gibi.[99]

Bu alem umumen onun yaratmasıdır. Her bir varlık onun varlığına delalet eden bir delildir.

İkinci yol yani eserden müessire,birinci yoldan daha geniştir.

Tasavvuftaki Vahdetül Vücud ise,”tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhidi zevkidir.”[100] Bir meşreb ve bir hal ve nakıs bir mertebedir. Fakat zevkli,neşeli olduğundan,seyri sülukte o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar. Orada kalıyorlar. En münteha mertebe zannediyorlar.[101]

Vahdetül Vücud namı altında Vahdetüş Şühud yani Vacibul Vücuduna hasrı nazar edip,sair mevcudatı o vücubu vacibe nisbeten o kadar zayıf gölge görür ki,vücud ismine layık olmadığına hükmedip,hayal perdesine sarıp,terki mâsiva makamında onları hiç saymak,hatta madum (yok) tasavvur etmek,yalnız cilve-i esma-i ilâhiyeye hayali bir ayne vaziyeti vermek.[102]

Ehli Vahdetül Vücudun dedikleri gibi mevcudat,evham ve hayalat değil,görünen eşya dahi,Cenâb-ı Hakkın âsârıdır.”Heme Ost” değil,”Heme Ezost”dur. Yani her şey O’dur,değil,her şey O’ndandır. Çünki hadisat,aynı kadim olamaz.[103]

Her şey O’dur,diyen eğer istiğrak halindeki kişi ise o  mazurdur. Ve şuna hamledilir:-Mevcudat yok ancak görünen eşya hep onun esma ve sıfatının tecellisinden ibarettir Yani eserden müessire intikal eder. Doğrudan müessire,Allaha,yaratana geçer. Müessiri düşününce eseri unuturuz. Eser yok olmaya mahkumdur.”Yer yüzünde bulunan her şey fânidir.”[104] Biz ise bâki ile alakadarız. Ne fâniler nede dâr-ı fena bizi ilgilendirmez. Bu suretle her yerde hep onu görürüz.[105] Şeyh Galib-de:

Ben bilmez idim gizli ayân hep sen imişsin.

Tenlerde vü canlarda nihân hep sen imişsin.

Senden bu cihan içre nişan ister idim ben.

Ahir şunu bildim ki cihan hep sen imişsin.

Ve Şairin:

Her neye baksa gözün,sırrı sübhan ondadır.

Her ne işitse kulağın,mağz-ı Kur’an ondadır.

Her neye mahluk gözüyle baksan ol mahluk olur.

Hak gözüyle bak ki,bîşek,nûr-i yezdan ondadır.

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.

Teselsül batıldır. Gazalinin de ifade ettiği üzere,bir şey sonsuzsa o tekdir. Ondan başka son yoktur. Başkası onu geçiyorsa,o sonlu demektir. O halde sonsuz tek olduğundan ona bir şeyde ilave edilmez. İlave ancak sonlu için geçerlidir.

Mesela,sonsuz olan bir deryaya bir damla su eklense artmayacağı,bir damla su alınsa eksilmeyecektir. Sonsuz için artı bir veya eksi bir söz konusu değildir.

Bir şeyden (toprak gibi) her şeyi,(çeşitli meyve,sebze,insan) ve her şeyden de (yenilen çeşitli yiyeceklerden de et,kemik,kan olması gibi) bir şeyi yaratmak,her şeyin yaratıcısı olan Allaha mahsus bir iştir.

Bir şeyin yaratılmasında takib edilecek yollar dörttür:1)Sebebler neticesinde: O sebebler ki,her şeyden önce kendileri yaratılmış olup,yaratılanda yaratıcı olamaz. Çünkü her şeyden önce kendisi muhtaç durumdadır.

Bunlar ki akıl ve şuurdan nihayet uzaktadırlar. Bir kasab ki ancak dükkanında olanı verebilir. Dükkanında bulunmayan kumaşı,elektronik cihazı veremez. Çünkü o et satmaktadır. Elbette şuursuz sebebler de kendilerinde bulunmayanı varlıklara,özellikle insana veremezler.

Mesela,birden yüze kadar karışık sayıların ard arda gelmesinin imkânsızlığı zâhirdir,bilinir.

Veya bir eczanedeki ince ölçülerle alınan raflarda bulunan ilaçların bir rüzgar ile veya bir hastanın içeriye girmesiyle devrilip,maddelerin bir araya gelerek ilaç olması elbette mümkün değildir.

A-dan Z-ye kadar karışık harflerin tesadüfen yan yana dizilip yedi harfli bir ‘Tesadüf’ yazılması bile imkan haricidir..

2)Kendi kendine meydana gelmesi: Dağınık bir vaziyette bulunan atom parçalarının bir araya gelip de insan veya insanın bir âzasını oluşturması düşünülemez.

Atomlar içerisinde özel seçilmiş atomlar ayrı ayrı insanları oluştururken,burada bir seçilme olayı görülmektedir. Buda bir irade sahibinin seçmiş olduğunu göstermektedir. Hiçbir insan birbirine benzememektedir. Bununla beraber esas organlarda bir benzerlik oluşu,sonsuz bir ilmin işi olduğunu göstermektedir.

Akıllı bir insanın bile işi olmayan bu iş,bir atomun hiç mi hiç işi olamaz.

3) Tabiat neticesinde olması: Tabiat yaratıcı değildir. Tabiat bir kanun olup,kudret sahibi olmadığından kanun koyucuda değildir.

Suç işleyen insanı bile,kanunlar bilfiil,kanunun kendisi yakalayarak,kişiyi cezalandırmaz. Cezalandıran kanun koyucudur. Güç kanunun kendisinde değil,kanun koyucudan gelmektedir.

Nitekim kanun koyucular o kanunu değiştirmeleri halinde o kanununda bir fonksiyonu kalmaz. İcradan menedilmiş olduğundan anlamsızlık ifade ederler. İşte tabiatta böyle bir kanundur. Kanun koyucu değildir.

Tabiat bir matbaadır. Matbaacısız bir matbaa tasavvur edilemez.

Milyonlar senede kalsa kağıt,mürekkeb bir araya gelerek matbaada kitab olamaz. İllâki bir matbaacının varlığıyla mümkündür.

Tabiatta mükemmel olarak harflerin dizilmesiyle var olan bir matbaadır. Harflerde birbirini icad edip yaratamıyacağına göre,hepsini yaratan bir ilim ve kudret sahibinin olması gerekir ki,oda ancak ve ancak Allahtır.

4) Yukarıda sayılanların hiç biri neticesinde olmıyacağına ve olamıyacağına göre,gerçek güç ve kudret sahibi Allahın yaratmasıyla var olabilir. Atomdan güneş sistemine kadar,silsile halinde yaratılan her şey bunun isbatıdır.

Varlığına delil gayet çok,yokluğuna ise hiçbir delil yok.

En büyük deliller,Allahın kitabı Kur’andır ki,kendisi kendisinden haber vermektedir.

Peygamberler gibi güvenilir ve doğru olan o insanlar,O’ndan haber vermektedirler.

Tabiat kitabı ki,onun sahifeleri olan insan,hayvan ve bitkiler O’ndan haber vermektedirler.

Mükemmel bir saraya giren bir insan,saray hakkındaki malumatları içine alan bir defteri görüpte,saray sahibini tanımayan ve bilmeyen o insanın,sarayın tanzimatını o deftere vermesi,elbette mantıklı bir iş değildir.

Kâinatta;elsiz,ayaksız,akılsız,kalbsiz,ruhsuz,göz ve kulaktan mahrum olan varlıklara verilemez.

Allah ancak O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. Şairin ifadesiyle:”Aşk başka değil,ebedi olan tek sevgiliden gayri her şeyi yakan bir şûledir.(ışıktır) Allahdan gayrısını yok etmek için –Lâ- ‘yoktur’ kılıcı sallandı.-Lâ- dan sonrasına bak,ne kalmıştır. Müjdeler olsun dostum,geri kalan hep yandı,yaratan Rabbimizden başkası kalmadı.”[106]

Çünkü ilahlık tek hakimiyeti ister.

Varlıklar üç kısma ayrılır:1)Vacib : Varlığı kesin olan. Varlığı başkasının varlığına var olmayıp,bizâtihi var olan. Varlığı kendinden olan. Bu Allah için kullanılır. Vacibul Vücud,varlığı kesin olan demektir.

2)Mümteni’ : Var olması imkânsız olan yani var olmayan demektir.

3) İmkân : Olması da olmaması da mümkün olup,bir tercih ve tahsis edicinin tercihi neticesinde var olan demektir. İnsan ve alem gibi. Allahın dışındaki her şey.

Böylece varlığı kesin,Vacib-ul Vücud olan Allah var olup,varlığı ne kül,ne cüz,ne zarf (içine alan),nede mazruf,(mektub gibi) olmaksızın vardır.[107]

Balık su ile vardır. Susuz balığa ne derece var denilir. O ancak kokmuş ve kokuşmuş bir varlık olur.

Havasız insan da öyle değil midir? O halde balık için suyu yaratan kim ise,insan içinde havayı yaratanın aynı olması gerekir.

İnsanın hakiki,mânevi havası –balığa nisbeten su mesabesindeki durumu da- ancak iman ile olur.

İnsanların susuzluğu ancak Allaha iman ile giderilir. Mânevi hayatı ve duyguları da yine ancak onunla tatmin olur.

İnsanın diğer cansız,akılsız ve şuursuz varlıklardan farklı olması gerek.

Onlar kendilerini yapan sanatkârın farkında değiller. İşte insanın farklılığı buradandır ki,kendisini yaratanı bilmesiyle olur. Bilmediği takdirde diğerlerinden ne farkı kalır?

Varlıklara baktığımızda her şeyde bir birlik eseri görülmektedir. Elbette bütün bunlar bir bir-e delalet eder ve gösterir. Yani elma kimin işi ise,ağaçta,bahçede,baharda ve neticede umum kâinatta onundur.

Peygamber Efendimiz:”Allahın kürsisine nisbeten,bütün kevnü mekânlar,arşına nisbeten kürsi,çöle atılmış bir halka gibidir.”[108] İşte haşmet... İbrahim Hakkı da:

Sığmam dedi Hak,arzu semaya

Kenzen bilindi,dil ma’deninden.

Nitekim Muhyiddin-i Arabî, hadîs-i şerifinin beyanında: "Mahlukatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim." demiştir.”[109]

Her sanat sahibi yaptığı eseri hem kendi görmek hemde başkasına göstermek ister. Kıymetli bir şey ki gizli kalıp bilinmezse,anlaşılmaz. İçerisinde her çeşit antikaların bulunduğu bir müze gizli kalırsa,içerisindeki harikalıklar,güzelliklerde gizli kalacaktır. Bir ressam yaptığı resme hem kendi bakar,hem de başkalarına gösterir. Onların Mâşaallah ve Bârekâllah ile takdir etmelerini ister. Güzellik haddi zatında görünmek ister.

Allah ise varlıkların tebrik ve takdirine muhtaç değildir. Ancak bütün kemâlatı kendisinde bulunduran,bin bir isim ve sıfatla vasıflanmış olan Allahta yaptığı eserlerine hem kendi bakmak,hemde mahluklarına göstermek ister.İnsan bir ayna gibi Cenâb-ı Hakkın bin bir ismini gösteren mükemmel bir yansıtıcıdır. İnsanda Allahın Cemâl,Kemâl,Rahman,Rahim gibi isimleri tecelli etmekle,o gizli hazine açığa çıkmaktadır. İnsan konuşmakla,Allahın Kelâm sıfatına mazhar olduğunu gösterip,o ismin açığa çıkmasına sebeb olmaktadır. Aksi takdirde o isim gizli bir hazine gibi,açığa çıkmamış, gizlenmiş olacaktı.

Eski filozofların,-Görmediğim şeye inanmam.-hasta görüşünü bu zamanda savunmak akıllıca bir iş değildir. Bu kör olanın bir çok şeyi inkâr etmesine benzer.

İlmin ortaya koyup,insan gözünün idrâk edemediği hususları inkâr ilimle bağdaşmaz.

Normal durumda bile insan kâinata bir anahtar deliğinden bakmaktadır.

Gözümüz milyonlarca farklı dalga boylarına sahib ışının çok az bir kısmına hassastır.

Gama ve X ışınlarının çok azını görmekteyiz. Mesela güneş,gördüğümüzden hariç başka ışınlarda,ışıklarda neşreder.Bunlar gözün hissedemiyeceği uzunluktadırlar. Fakat deri onların etkisini sıcaklık olarak duyar.

Bunun gibi gözümüzle göremediğimiz halde tesirlerinden dolayı varlığını kabullendiğimiz ışınlar sayısızdır. Mesela bulunduğumuz yerdeki radyo,tv,telsiz vs. dalgalar ve ışınlar gibi. Bu dalgaları göremediğimiz halde,radyoyu açtığımızda duyacağımız seslerle radyo dalgalarının varlığını anlayabiliriz. Ve göz yanılması da böyle. Mikropları çıplak gözle göremeyiz. Mimari bir şaheserde mimarını göremememiz,mimarsız olmasını gerektirmez.

Bir meçhulü çözmek,bin yeni meçhul getiriyor. İlmin ve insanın kaderi bu. En büyük meçhul Allah..Ona sığınmaktan başka çaremiz yok. Meçhuller meçhulünü malum hale getiren bu gerçeği kabul etmeden hiçbir şey halledilemez. Meçhulleri aramakta Allahı aramaktır. Onun içindir ki bu tarz bir ilim ibadetle eş tutulmuştur.(Prof.R.Doksat)

Cenab-ı Hakk'a malûm ve maruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema'dır. Hakikatı i'lam edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvan ile fehme gelen mâna, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak Zât-ı Akdes'i mülahaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakk'a mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, marufiyet şuaları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecelli eden sıfat-ı mutlaka-i muhita ile, bu mevsufun o ünvandan tulû' etmesi ağır gelmez.”[110]

            Diğer taraftan bir kimseye çorbanın tadına bakması söylendiğinde bu şahıs görmediği şeye inanmama hurafesiyle başını çorbaya batırıp gözleriyle tat arasa,gözlerini kör edecektir.Buradaki –bak- emri, -tat- mânasınadır.

            Aynı şekilde bir şeyin sıcaklığına bakarken elimizi istimal ediyoruz. Ve hâkeza.

Zahiri duygularımız böyle olduğu gibi,batini duygularımızda da durum aynıdır. Şefkatin,çekme,itme kanunlarının,bir sanatdaki mimar,bir harfteki kâtibin görülmemesi gibi.[111]

Sütün içerisindeki yağ,yoğurt ve ayranın görülmemesi,aklın,kalbin,ruhun,vicdanın,kablolardaki elektriğin,sesin,ısının görünmemesi...

Yani görmediğimiz şeyler,gördüğümüz şeylerden gayet çoktur.

“Gözümün görmediğine inanmam.”diyenler,dilin vazifesini yapamayan göze,aklın vazifesini yüklemekte,böylece hem nefislerine zulmetmekte,hemde ehli hakikat nazarında maskara olmaktadırlar.[112]

Bir şeyki kendisinde olmayanı veremez. Kendisi noksanlıklarla yoğrulmuş olan kâinatta,elbette mükemmeli veremez ve yapamaz. Hele bu mükemmel varlık insan ise...

O halde eşyadaki mükemmellik,mükemmel olan birisinin eseri ve sanatıdır.

Arı mükemmel yaratılmış,balı da... Gel her yönüyle mükemmel,harika ve şifa olan bu balı, akılsız bir arıya ver. Hiç mümkün mü? Arı nerde,bal nerde?

Şuursuz varlıklarda,şuurluca iş...Bu şuursuz varlıkların değil,bir bilen yaratıcının işidir.

Hiç merkebden küheylan beklenir mi? Milyon senede kalsa?

Kuşun yumurta yapıp,içinden kuş çıkmasında ne gibi rolü vardır?

İntizamla dönen kâinatın bir hesabı mı var? Hedefi nedir? Nereye gitmektedir? Belki gitmekte değil,götürülmektedir...

Bütün varlıkları gözümüzün önüne getirdiğimizde hiç birisinin bir hesabının olduğunu göremeyiz.Olan işler,akıllı denilen insanın bile iradesinin dışında cereyan etmektedir...

O halde bütün bunların üzerinde bir irade eden zat vardır ki,oda Allahtır.

Allah için yok diye bir şey yoktur. Yokluk insan içindir. Allahın ilim ve kudretinin sonu yoktur ki,varlıklar onun dışına gidip yok olsun,kaybolsunlar?

Yokluk insan için geçerlidir. Bu nisbi olup,nisbetle bilinebilir. Yani bende şu var,şu yok. Diğerinde ise bende olmayan var,var olan yok. Hakikatta ise Allah için yokluk düşünülemez. Onun varlığının sınırı yok ki,varlıklar onun dışına gidip de,yokluğa karışsın. Yokluğa gittiğini düşündüğümüz bir çok şey,Allah için var ve mevcuddur.

Sadece varlıklar Allahın ilim dairesinden,kudret dairesine geçmiş olmaktadırlar.

Kâinat ve her şey var olmadan önce Allahın ilminde mevcud iken,şimdi kudretiyle,onları yaratmasıyla vücuda çıkıp var olmuşlardır.

İnançsızlığın kaynaklandığı noktalardan biriside:”Düşüncede neslin ilhadı,tamamen bilgisizlikten,terkib kabiliyetine sahib olamamadan,kalb ve ruh gıdasızlığından kaynaklanmaktadır. Zira insan,çok iyi bildiğini – ve hele meziyetleri de varsa- sever,bilmediğine karşı ise,düşman kesilir,en azında alakasız kalır. [113]

“Kişi bilmediğinin düşmanıdır.”kuralı gereğince,bilmediği ve eli yetişmediği şeye düşman olur. Bildiği şeyde,kalbin tasdik ve onayından geçmedikçe o ilim,kişi için bir yük ve belâ olur.

Kabukla uğraşmak ilim değildir. O uğraşma insanı öze götürdükçe o ilim ilimdir. Kâinattaki ilimlerde insanı marifete,Allahı bilmeye götürmedikçe,o ilim denilen şey bir kışır,bir kabuk ve bir iskeletten ibaret,ruhsuz bir mahiyete sahibtir. Yunusun dediği gibi:

İlim ilim bilmektir.

İlim kendin bilmektir.

Sen kendin bilmezsen

Ya nice okumaktır.

Hedef insanın kendisini bilmesidir. Kendisini bilen Rabbisini de bilir. Yine gençlik ve delikanlılığın vermiş olduğu deliliktir ki,tam serbestlik,istediğini yapma,helal haram dinlememe,kısaca bir kayıt ve bağ altına girmeme düşünce ve sevdasıdır ki,inkârda önemli rol oynamaktadır.

Yani eğer Allaha inanırsa,kitaplarına,meleklerine ve peygamberlerine de inanacak. Onlara inanmak demek,kendisinin devamlı bir murakabe ve gözetim altında olup,hareketlerinin,ğayrı meşru zevklerinin sınırlandırılmasını gerektirecek. İnsan ise fıtratı gereği,hazır bir dirhem lezzeti,ilerde verilecek batmanlarla elem ve ızdıraba tercih eder.

Sade insanlar Allahı,güneşin harareti ve bir çiçeğin kokusu kadar tabii olarak hissederler.

Nefsin,şeytanın,kötü insanlarında yardımıdır ki,inkârda diretmesine sebeb oluyor.

İşe kader açısından bakacağımız zaman şu da vardır:Yılandan hiçbir zaman bal beklenemez. Çünkü yapısı ve kabiliyeti müsaid değildir. Efendimizin de buyurduğu gibi:”İnsanlar tıpkı madenler gibidirler. Cahiliyede hayırlı olanı,İslâmiyette de hayırlıdır.” Yani bir kişi altun ve elmas madeni ise,işlemekle o hali alır. Ancak kömür madeni bin yılda kalsa altın madenliğine yükselmez. Âyette de:”Deki,herkes yapısı,tineti üzere hareket eder.” [114]Böylece insanlar ayar ayara. İnkârcı ise,ayarsız...

İnsanlar ilmen perdeyi yırtıp,bu perde atom olur,atmosfer olur,gezegenler olur ve uzayda gezme olur. Civciv misal kabuğunu kırıp geniş alemde gezdiğinde hakiki hakikat olan Allahı görecektir. Kabuğunu kırmayan ve kıramayan civciv için gerçek alem kabuğun içidir.

Fiziği metafizikten ayıramayız.

Paul Davies:”Mutlak Vakum (kesin boşluk) da yeni ve güçlü kuantların yeniden doğmasıyla”Allahın varlığı fizik olarak kesinleşti.” demiştir.[115]

Fizikte Allahın varlığına şehadet etmektedir,her ilim gibi...

Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler,keramet ehli olan evliyaların kerametleri de Allahın varlığının delillerindendir. Zira bu zatlar Allaha dayanarak o işi yapmaktadırlar.[116]

Ve ekseriyetle ehli imanın galibiyet ve üstünlükleri de Allaha güvenmenin neticelerindendir.

Öyle ki küfür ehli bütün güç ,kuvvet ve saltanatları olduğu halde zayıf olan peygamberlere ve Allaha iman edenlere mağlub olmaktadırlar.

İşte bütün bunlarda onun varlığına,kendisine iman edenleri bu dünyada da rezil ve rüsvay etmiyeceğinin alametlerindendir.

Ehli küfrün teknik ve teknolojisi var ama bir şeyi yok;imanı... Ehli imanın ise bir şeyle her şeyi var;Allahı...İşte kimmiş üstün?

“O’nu bulan neyi kaybeder.O’nu kaybeden neyi bulur.”

En büyük şahid Kur’andır. Eşi ve benzeri yapılmayan,her yönüyle mucize olup,beşer tâkatinin fevkinde olan Kur’an'da her bir âyetiyle onun varlığına şehadet eder.

Maddi ve mânevi huzur O’nda...Alemin tılsımı ve şifresi O’nda...O kitab yaratıklarla bir uyum arz eder. O halde bu kâinatta her halde kitab sahibinin eseri olacaktır.

Aynı zamanda meyve kimin eseri ise,ağaçta onundur. Ağaç kimin ise,baharda onun eseridir. Bahar kimin ise,güneşte onundur. Güneş kimin ise,gezegenler ve umum kâinatta elbette ve elbette onun sun’u ve eseri olacaktır. Zira bir şey her şeyle,her şeyde bir şeyle bağlantılıdır.

Allahın sanatı karşısında hayran kalan insan oğlunun,Allaha hayran kalmaması cidden şaşılacak bir durumdur.

Mümkün olsa da insan her varlığın içerisinde sultan Ahmed Camiini,Selimiyeyi gezer gibi gezse. Hatta değil her şeyin,bir insanın içerisinde gezebilse,değil sanata,sanatkâra olan hayranlığını,-Mâşaallah,Bârekallah- larla ifade edecektir. Hz. Alinin dediği gibi:”Sen kendini küçük bir cirim zannedersin. Oysa büyük alem sende toplanmıştır.” Sen küçük bir alem,alem ise büyük bir insandır. Yani insan büyütülse kâinat,kâinat küçültülse insan olacaktır. İşte böyle bir insanın içerisinde gezmek,onu keşfetmek,esrarını çözmek,asırlara dar gelecektir. Her bir yapı hayranlık,işleyişi şaşkınlık,düzeni hayret,noksanlık ve mükemmelliğiyle insana Allahu Ekber,Sübhanallah dedirtecektir.

“Vücudumuz yan yana dizilmiş atomlardan müteşekkildir.O halde biz boşluk içinde yüzen son derece küçük maddi parçacıklardan başka bir şey değiliz. İşte bizi şaşırtan bir keyfiyet...

Prof. Joliot Curie:”Eğer vücudumuzun atomlarını,çekirdekleri arasında boşluk kalmayacak kadar sıkıştırabilseydik,vücudumuz mercekle zorlukla görülebilir bir toz zerresine müncer olacaktı. Fakat bu toz zerresi tabii yine 72 kilo ağırlığında olacaktı.

Aynı zamanda gözle görülemeyen bir amipe bakın ki,yaşıyor,hareket ediyor,beslenip teneffüs de bulunuyor ve artıklarını da dışarı atıyor. Gelişmesi tamamlanınca da yeni bir canlı meydana getirmek için iki kısma ayrılıyor.[117]

Aynı zamanda bütün bu varlıkların uykuya da ihtiyaçları var. Gecenin insana,varlıklara istirahat vesilesi kılınması lazım. Onu da bizler kılmış değiliz.”Gece gündüz uyumanız ve fazlından rızık aramanızda O’nun alametlerindendir. Şüphesiz ki bunda dinleyen bir kavim için ibretler vardır.”[118]

Tesadüf mü? Hangi şey tesadüf? H.Nurbâki-nin naklettiği üzere;bir İngiliz ilim adamı şöyle diyor:10 tane düzgün taş alın.Üzerlerine birden ona kadar yazıp kapalı bir torbaya atın. Şimdi 7 numaralı taşı görmeden çekmek ihtimaliniz yüzde kaçtır? Bu ihtimal,ihtimali hesab kaidesine göre yüzde ondur. Yine aynı riyazi kaideye göre bu ihtimal yüzde birdir. Aynı usulle beş,altı,yedi numaralı taşları sıra ile çekebilmek ihtimali on milyarda birdir. On tane taşın şuursuz olarak ardarda sıralanması ihtimali on milyarda bir olduğuna göre,insanı meydana getiren tek bir hücrenin otuz trilyon adedine kadar sıra ile dizilmek ihtimali yüzde kaç olur? 1/00=0

Demek ki insan neslinin şuursuz olarak meydana gelebilmek ihtimali sıfırdır. Bu hale nazaran eğer kâinatta bir şuur olmasaydı ve nesiller tesadüfen meydana gelseydi milyarlarca gebe kadından ancak iki üç tanesi çocuk doğurabilirdi. Her gebe mutlaka yakın bir ekseriyetle doğurduğuna göre kâinatta şuur,mutlak bir şuur âhengi vardır. Buda Allahın –ol- emrinin ikâmesinden ibarettir.”

Allah hiçbir şeyle ölçüye girmez.”Malumdur ki,iki şeyin birbiriyle mukayese edilebilmesi için,aralarında müşterek noktalar bulunması lazımdır. Mesela insanın mahiyeti,nebatat ve hayvanatın mahiyetleriyle hiçbir cihetle kıyasa girmez. Farklı mahiyetteki iki varlık dahi birbiriyle kıyasa girmezken,vacib mümkin ile,Hâlık mahluk ile,mutlak mukayyed ile nasıl mukayese edilebilir?”[119]

Kendini kavrayamayan bir insan ne derece rabbini idrâk eder? Nitekim bir eser ne derece sanatkârını idrâk edebilir?

 Elmalı-lı Allahın ezeldeki durumu hakkında:”Allahu Azimuşşan ezelde-inayeti ezeliyesini,yani alemi takdir,halk ve icad fiillerini isdar ediyordu. Diğer bir tabirle –Kün- emrini veriyordu. Alemin yaratılması bunu takib etti. Binaenaleyh halk (yaratma fiili) ezeli,mahluk (yaratılma ise) zamanî (zamana bağlı,mukayyed) oldu.”

Şu anda ne yapıyor?: denilecek olursa;İmamı Âzamın bir Dehriyyuna,yani tabiata tapan birisine verdiği cevabla cevab veririz;Kapının önünde oturan imam ona sen buraya gel,bende oraya geleyim,orada cevabını vereyim,deyince,Dehriyyun kabul eder ve onun bulunduğu yere geçerek o Dehriyyuna:”Şu anda Allah senin gibi bir inançsızı buradan indirerek,beni çıkartmaktadır ve çıkarmıştır.”der.

Cenâb-ı Hak devamlı tasarrufta ve tecellidedir. Bir an varlıklar onun tecellisinden hariç kalacak olsalar,yok olurlar...

 

                        İSLÂM  ALİMLERİNDEN  DELİLLER

Allahın varlığı konusunda en muteber olanı,bu konuda mütehassıs ve yetkili olan İslâm alimlerinin görüşüdür.

Zira onlar bu hak olan iddialarına binlerce de delil getirmişlerdir. Sadece bir iddiadan ibaret olmayıp,bir isbattır. Kaynağı ilâhi kaynaklıdır. Selim,istikametli ve ölçülülüğün ürünüdür. Kalbin tasdikiyle sabit olup,umum iman edenlerin akıl süzgecinden süzülmüş hakikatlar topluluğudur.

İmamı Şâfiî hazretlerine Allahın varlığının  delili nedir? dediklerinde  şöyle cevab vermiştir:Dut yaprağıdır. Çünkü aynı yaprakları koyun yer süt yapar. Arı yer bal yapar. Geyik yer misk yapar. Tırtıl yer ipek yapar. Tadı,rengi,kokusu ve maddesi bir olan şeyden bu kadar farklı güzellikleri yaratmak,ancak Allaha mahsustur.”

Hamdi Yazır:”Bizce gayb,görülmeyen demektir. Biz delilsiz olan gayba değil,delili olan gaybı mâkule iman ediyoruz.

His ile bilme hayvanların sahası. Hissini akla hizmet ettirip anlama,kavrama ve nihayet inanma ise,insanın vazifesi.”

3 kişi gelerek İmamı Âzama 3 soru sorar. Bunlar:1)Allahı göstermesini. 2)Cin ateşten olduğu halde,cehennem nasıl yakar? 3) Her şey kader diyorsun,oysa herkes mecbur olarak yapıyor.

İmamı Âzam onların yüzüne toprak atarak üç soruya birden cevab verir.Onlarda Kadıya şikâyet edince,cevaben der:

1)Topraktan gözün acıdığı halde,acıyı görmüyorsun.

2)Topraktan olduğun halde,toprak seni rahatsız etti

3)Benim atmamda bir mecburilik görmeyip,beni Kadıya şikâyet ettiniz.”der.[120]                                                                         

Yine İmamı Âzam bir Dehriyyunla yapacağı münazaraya belirlenen saatten sonra gelir.Adam gururlanır ve korktuğunu söyler. İmam gelir ve geç kalışının sebebini şöyle anlatır:Bizim ev nehrin öbür tarafındadır. Sabah kalkıp geleceğimde,baktım ki köprü yıkılmış. Birden orada bulunan ağaçlar devrildi. Bir araya gelerek sal oldu. Bende ondan dolayı biraz geç kaldım,der.                                                                                             

            Adam ise alaycı bir ifadeyle;akıllı dediğiniz bilgin çocuk bu mu? Baksanıza söylediklerine? Hiç ağaçlar devrilip de bir araya gelerek sal olur mu?Buna nasıl inanılır? İnanacağımı mı sanıyorsunuz?

            Kasıtlı olarak geç geldiğini söyleyen imam,her şeyi tabiata ve tesadüfe veren o inkârcıya cevaben,taşı gediğine koyarak der:Madem bu işler kendi kendine olmaz. Mümkün değil diyorsun.O halde nasıl olurda şu muntazam ve mükemmel alem kendi kendine olabilir? Madem olmaz,o halde elbette bir yapan vardır. Oda Allah'tır.

            Dehriyyun cevabını almıştır,geriye sıvışmak kalmaktadır.

            Gazaliye göre:”Allahın varlığını bilmek için,ilk istifade edilecek nur ve takib edilecek isabetli yol,Kur’anın gösterdiği delillerdir. Âli ve münezzeh olan Allahın beyanının ötesinde bir beyan yoktur.”[121]

            Maturidiye göre:”Kişi aklı ve düşüncesiyle alemde Allahın varlığını,eşyanın yaratılışını düşünerek bulması zaruridir ve vacibdir.”

            İmamı Âzam şöyle der:”Engin bir denizin ortasında,azgın dalgaların ve sert rüzgarların çevrelediği yük dolu bir gemiyi düşünelim. Bu geminin idare edici bir kaptanı olmaksızın,kendi başına selametle seyredebileceğini akıl kabul eder mi? Aynen öylede,çeşitli halleri ve değişik hadiselerle birlikte şu kâinatında bir yaratıcısı,bir idare edici ve koruyucusu olmadan varlığını devam ettirebileceğine aklımız hiçbir zaman ihtimal vermez.”[122]

            Eş’aride yine mantık yoluyla:İnsanın bir meniden kendiliğinden insan haline gelemeyeceği,işlenmemiş bir pamuğunda yine kendiliğinden kumaş olamayacağı,bir arazide tuğlaların bir araya gelip de ev olamayacağını da mantık açısından isbat etmektedir.[123]

            Maturidide de hakezâ aynı sistemle Allahın isbatına gider.

            Bediüzzamanın ifadesiyle:” Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür,görmez.” Her şeyi maddede arayan maddiyyun maddecilerde Allahı ve maddenin dışındakileri inkâr etmekle her şeyin halledileceğini zannetmekle hata etmektedirler. Oysa hayat ne demektir? Ne ile izah edilecektir? Nasıl bir kılıf uydurulacaktır?

            Nitekim maddeci Spinoza şöyle itiraf etmektedir:”Hayatı tarif etmek lazım.Ama bunun imkânsız olduğu kanısındayım.”

            Bire nâdân,bir hayatı inkâr edemezken,onu ifadeden aciz kalırken,heyhat ki ilâhi kudreti,o hayatı vereni inkâr etmektesin. Bir Allahı kabul etmeye bedel,hem dünyada,hem ahirette seni rezil edecek zor ve çıkmaz bir yola girmektesin.

            Oysa bugün materyalistlerde artık iflas durumundadırlar. Zira pozitif ilimler Allahın varlığını incelemekte ve o yola gitmektedir.

            Dünyadaki görünmeyen kanunları inceler. Kanun varsa,kanun koyucuda vardır. Kanunlar kuvvetini,kanun koyucudan alırlar. Nasıl ki kanunlar bulunmadan öncede var idiyse,inkârcının aklında bulunmayan Allahın varlığı onun tarafından bulunmadığından yokluğunu gerektirmez. Hariçte ve hakikatta var olup,her ne kadar onun boş zihninde olmasa da...

            Fizik metafizikle var ve kâimdir. Kişi tabiata tabiat penceresinden bakarsa,Allahın varlığını görür. Ancak tabiat penceresine bakarsa,sadece maddeyi görür. Böyle bir kişi ise sadece bakmaktadır,ancak görmemektedir. Bakar kör...

            İbni Haldun Mukaddimesinde:”Sağır bir insan kulakla,körde gözle idrâk edebilen şeyleri kabul etmiyerek duyu vasıtalarını nasıl dörde indiriyorsa,kendi idrâk sahasının dışında varlık tanımayanlar da büyük gerçeğin kör ve sağırıdırlar.[124]

Tıpkı kör bir insanın gündüz vakti güneşin varlığını inkâr etmesi gibi. Ona itibar etmek ise kör olmak demektir.

            İhata ettiklerinin dışındakileri inkâr eden insanlar,kısır anlayışlı ve dar sahanın insanlarıdırlar.

            İmamı Gazaliye göre Tevhid,sahili bulunmayan uçsuz bucaksız bir deryadır.

            İnsanında bu deryada şu dört aşamayı aşması,bulması gerekir. Öz,özün özü,kabuk,kabuğun kabuğu. Ceviz misalindeki cevizin iki kabuğu ve bir özü vardır. Özününde yağı var ki,özün özü budur.

            Gerçek Tevhid her şeyin özünün özüne inmek ve onu bulmaktır ki gerçek Tevhidde budur.[125]

            Gazali özetle şunu der:”Her şeyde faili hakikinin Allah olduğunu bilmendir.Yaratıklar rızık,atâ,men’,hayat,ölüm,zenginlik,yoksulluk ve benzeri kendisine isim verilen her mevcudun icad ve ihtira ile teklesen,Allah-u Taâladır. Onun bu işlerde ortağı yoktur. Bu hal sana keşfolup açıklandığı vakit,artık başkasına bakma. Korkun ondan,ümidin ona olsun. Ondan kuvvet al ve ona dayan. Çünki tek başına gerçek yapıcı odur,başkaları değildir. Ondan başka her şey onun emrine musahhardır.Onun iradesi olmadan kimsenin bir zerre kımıldama imkânı yoktur. Mükâşefe kapısı sana açıldığı vakit,gözünle gördüğünden daha açık ve net bir şekilde bu gerçeği anlarsın.[126]

            Mânevi meseleleri madde ile ölçmek kıyasa girmez. Zira değeri,takdiri hangi maddi terazi tartabilir. Mânevi değerlerde maddi kefelerde ölçülmez.

            İmamı Şâfiî:”Kim Allahı aramaya kalkışırda kendi düşüncesine kadar varan bir varlığa ulaşırsa,bu kimse Allahı yaratıklara benzetmiş olur.Eğer bu arama sonunda sırf yokluğa varırsa,Allahu Taalayı muattal (terkedilmiş,boş) kılan kişidir. Eğer bir varlığa dayanırda bu varlığı anlamaktan aciz kalırsa,bu kimse Allahı birleyen bir muvahhiddir.”

            Hz. Aliye Tevhid nedir,diye sorulunca cevaben:Hatırına gelen,yahut hatırına getirdiğin,yahut herhangi bir halde düşündüğün varlıklar Allahtan başkadır. Yahut Allah onlardan başkadır.”der.

            Cüneydi Bağdadi de:”Tevhid kadimliği (ezeli oluşu) hâdislikten (sonradan yaratılmış olmaktan) ayırmaktadır. Çünki senin hatırına hâdis,yani yaratılmıştan başka bir şey gelmez. Kadimliği tecrid etmek,Allahın ne zâtı,nede sıfatı hakkında yaratıklardan hiç birine benzeme hükmünü vermemendir. Zira Allahın zâtına hiçbir şey benzemez. Sıfatlarına da hiçbir sıfat benzemez. Kur’anda:”Allah gibi hiçbir varlık yoktur. O,her şeyi işiten,her şeyi görendir.”[127]

            İbni Subki:”Allah Taâlanın hakikatı,diğer varlıkların hakikatına muhaliftir.”der.[128]

            Buda bize Allahın bilinmesi hususunda şu hadisi hatırlatır:” Her şey hakkında düşünün,fakat Allahın Zâtı hakkında düşünmeyin.”

            Bir şair:”Allaha giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır.”der.

            Belki atomlar,varlıkları sayısınca Allahın varlığına bakan pencereler vardır.

            Ebu Hanife de:”Gökleri ve yeri,kendi yaratılışını görüp düşünen kimse için Allahı bilmemek konusunda bir mazeret yoktur.”der. Delil olarak:”Gökleri ve yeri yaratan Allahın varlığında şüphe mi vardır?”[129]

            Ve:”Onlara gökleri ve yeri kim yarattı,diye sorsanız,elbette Allah yarattı,derler.”[130]

            Hadiste de:”Her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra ana babası onu yahudileştirir,hristiyanlaştırır,yahut mecusileştirirler.”(Buhari)

            Maturidi:”Anlama (rüşd)çağına gelen çocuk hakkında,böyle kimse üzerine Allahı tanımak farz olur.”

Eş’ariye göre ise:”Bir duyurucu olmadıkça farz olmadığını” söylemektedir.[131]

Bize göre amelden sorumlu değil. Çünki dağ başında,ücra bir yerde,peygamber dâveti ulaşmamıştır. Eş’arilere göre ise,imandan da sorumlu olmaz.

Taftazaniye göre Tevhid üç şekilde gerçekleşir: Allahın ulûhiyetini kabul etmek,Birliğini tasdik etmek ve her türlü şeriki ondan nefyetmektir.