HZ . A D E M
Allah ezeli iradesiyle bir
insan yaratmayı irade etti. İnsanlara İstişareyi öğretmek üzere,meleklere yer
yüzünde bir Halife yaratacağını söylemesi üzerine melekler:”Ya Rabbi! Yer
yüzünde kan dökecek,fesad çıkaracak varlıklar mı yaratacaksın?”[1]diyerek,insandan
önce yaratılan Cin taifesinin kan dökücülüğüne kıyasla insanların yaratılmasına
taraftar olmamıştır.Bir yandan da bunu İstifsar yani açıklamasını istemek
amacıyla sormuşlardır.
Ancak
ezeli irade başkadır. Allah:”Siz benim bildiğimi bilmezsiniz.”[2]buyurarak,ilmi
ve iradesi insanın yaratılmasını irade etmiş ve ilk insan olarak Adem
yaratılmış,ilk peygamberlik göreviyle de görevlendirilmiştir.
Hazreti Âdem topraktan
yaratılmış,Hz. Havva ise Hz. Âdem’in eğe kemiğinden yaratılmıştır.[3]
Erkeğe nisbeten zarif ve nahif yaratılmıştır. Ne tamamen düzeltilir,ne de kendi
haline bırakılır bir halde yaratılmıştır.
Hz.
Âdem Havva ile beraber cennettedir. Cennetin tüm nimetlerinden istifade
edebilir,ancak malum ağaca yaklaşmamak şartıyla...
O
cennet ki;Kur’an-de yedi sıfatla tavsif edilmektedir:1)Yüksektir. 2)Orada Lağiye,kötü söz işitilmez. 3) daimi akan nehir. 4)Yüksek tahtlar. 5)Önlerine konmuş kaplar. 6)Dizilmiş kaplar. 7)Yayılmış Halılar.[4]
“Gerek
cennet gerek cehennem halkı 33 yaşlarında ve hiç kocamayacaklardır.”[5]Böyle
bir özelliğe sahib.
Gerek
ezeli iradenin gereği,gerekse de kadının yapısının özelliğinden kaynaklanan sebeb
neticesinden,en açık düşmanları olan şeytanın aldatmacasıyla,malum ağaçtan
yemeleri halinde cennetten hiç çıkmamak üzere ebedi kalacakları
aldatmacası,yasağa uymamaları cennetten dünyaya inmelerine sebeb olmuştur.[6]
Cennetten
çıkarılan Hz. Âdem ve Havva yeryüzüne inmiş,Hz.Âdem Hindistanın güneyindeki
Seylan adasına,Havva annemizde Cidde’ye indirilmiştir. Daha sonra uzun
ayrılıktan sonra Arafat’da buluşup,burada yaşamaya başladılar.
Cenâb-ı
Hak Kur’an-ı Kerimde:”Uskun” [7]
yani “Burada sakin ol,kal,otur.” emrinden Hz. Âdem bu emir ve ifadenin geçici
kalınmayı ifade ettiğini anlamıştır. Çünkü bu kalma emri geçici kalmayı ifade
etmektedir.
Ebul
Haseni Şazeli;Yasak ağaçtan yeme günahı hususunda şöyle der:” Ne şerefli bir
günah ki,sahibini halifelik makamına eriştirmiş ve kıyamete kadar gelecek
insanlara tevbenin [8]meşru
kılınmasına sebeb olmuştur.”
Halife
kelime olarak da sonradan gelen anlamına olması da,Hz.Âdem’den önce yaratılan
varlıkların var olduğunu ifade eder.
İnsanın
yaratılmasındaki hikmetin tahakkuku ancak cennetteki yasak ağaçtan yenilip
dünyaya gönderilmesiyle başlamıştır. Ki bu kısaca teklif ve mükellefiyettir.
Birde şeytana aldanmanın insan için ne kadar büyük bir zarar ve kayıb olduğunu
bildirmiş olmaktadır.
Hasan
Basri şöyle der:”Allah Adem’e dört haslete sahib olmasını emretmiş ve bütün iyi
vasıfların bu dört haslette bulunduğunu bildirmiştir. Bunlardan biri
benim,diğeri senin için,üçüncüsü ikimiz arasında ortak ve dördüncüsü de senin
ile diğer insanlar arasında ortak olandır.
Birincisi:Bana ibadette
hiçbir şeyi ortak koşmamandır.
İkincisi:Yapmış olduğun
amelindir. En dar gününde o amelin mükafatını sana verir.
Üçüncüsü:Senin dua etmen ve
benimde duana icabet edip istediğini vermemdir.
Dördüncüsü:İnsanların ne
şekilde sana arkadaş olmalarını arzu ediyorsan,seninde onlara öyle
davranmandır.
İnsanlar cennetten çıkmayıp
devamlı orada kalmış olsalardı,Cenâb-ı Hakkın isimlerinin tecellisi olmaz. Bir
derece Allah kamil manada bilinmezdi. Zira cennette hiçbir kötülük ve eksiklik
olmadığı için Allah’ın affediciliği,şifa vericiliği,zulüm olmadığından ceza
verme ve adaletin görülüp Kahhar ve Cebbar gibi isimleri bilinmez ve
anlaşılmazdı. Allah kendisinin de tam manasıyla bilinmesi için,insanın dünyaya
gelmesini murad etmiştir.
Hz. Âdem’in bir üstünlük
yönü de kendisine eşyanın,varlıkların isminin öğretilmiş olmasıdır. Bu bir
rüçhaniyet sebebidir. Meleklere ve diğer varlıklara karşı bu yönüyle tefevvuk
etmiştir. Kâinattaki tüm canlılar bir araya gelseler,değil bir şey icad
etmek,bir makine yapmak,bir harf bile yapamazlardı. İnsan ilmiyle Allah’ın Alim
ismine mazhariyetini de göstermektedir.
Her bir peygamber bir
meslekte Pir ve öncüdürler. Hz. Âdem’de çiftçilerin piri olup,ilk olarak
toprağı sürüp,eken kişidir.
Allah
Hz. Âdem’i yarattıktan sonra meleklere Âdem’e ve onun şahsında insana secde
yani hürmet etmesini emreder. Melekler secde ederler,şeytan ise Kibrinden yani
kendisinin ateşten,Âdem’in ise topraktan üstünlüğünü ileri sürerek emre isyan
eder. Bu durum onun Allah’ın rahmetinden kovulmasına neden olur. Allah’dan
kıyamete kadar müsaade ister. İnsanları doğru yoldan,Allah’ın yolundan alı
koymak için. Allah müsaade eder. Kendisinin Muhlis,Allah’ın rızası için hareket
eden kullarının şeytan tarafından aldatılamayacağını,onları saptıramayacağını
ifade eder. Artık şeytan insan için en açık ve azılı bir düşmandır.[9]
Çünkü Allah’ın rahmetinden kovulmasına insan sebeb olmuştur. Bunun acısını
çıkarmak üzere işe koyulur. Kadın sayesinde ilkinde başarılı olur. Âdem’in
cennet de doğup ilk çocukları olan Kabil ve kız kardeşinin dünyada doğan Habil
ve kız kardeşiyle karşılıklı evlenmeleri durumunda güzel olan kız kardeşini
Habil’e vermek istemez. Böylece ilk kan dökme olayı Kabil’in Habil’i
öldürmesiyle başlamış olur.[10]
İlk
ölümle,ilk toprağa gömme usulü Habil’le başlar. Örnek olarak Karganın toprağı
eşmesiyle gerçekleşir.[11]
Bu
da;Kabil kız kardeşini Habil’e vermeyince kurban adarlar. Gökten inen ateş
Habil’in kurbanını kabul eder.[12]
Buna
rıza göstermeyip kardeşini öldürmeyi kasteder ve onu öldürür.[13]
Yüzü siyahlanır. Şeytan ise,Habil’in ateşe tapmasından kabul gördüğünü telkin
edince ilk olarak Aden’de bir ateş tapınağı yaparak tapmaya başlar.[14]
Hz.Âdem’in
cennetten çıkarılması Tavzif içindir. Yani belli bir görevle görevlendirilmek
üzere dünyaya gönderilmiştir. Bu durum atmacanın serçeye musallat olup da onun
uçma kabiliyetlerinin gelişmesine sebeb olması gibi,şeytanın da insana musallat
olması kabiliyetlerinin gelişip,neşv-ü nema bulması içindir.
Melekler
için tekamül edip yükselme yoktur. Çünkü mücadele edip tekamül etmelerine sebeb
olacak nefis ve şeytanın musallat olmaları yoktur. Dereceleri sabittir. Er
misali,milyon senede geçse yine erdir yani rütbesiz asker.
Şeytanda
da iyilik istidat ve kabiliyeti yoktur,tefessüh etmiştir. Şer ile yoğrulmuş bir
yapıya sahibtir.İnsan ise her iki özelliğe sahib olmaktadır. Bir cihetiyle
meleklerden üstün olurken,diğer cihetiyle şeytan seviyesine düşüp
alçalmaktadır. Eğer Hak ve Kur’an-ı dinlerse Âlâ-yı İlliyyin olan üst mertebeye
çıkar. Eğer nefis ve şeytanı dinlerse Esfeli Safilin derekesine düşer.
Altın,gümüş,bakır
ve kömür gibi maddelerin maden olmak itibariyle durumları aynıdır. Ancak
işlenmeleri halinde bu farklılıklar ortaya çıkar. İnsanlarda madde itibariyle
aynı madendendir. Kur’an ve İslâm gibi dinlerin imtihanıyla insanlar
birbirinden ayrılırlar. Dini kabul edip inananlar altın ve elmas seviyesine
yükselirken,inanmayan insanlar kömür durumuna düşer. Elmas ruhlu Hz. Ebubekir
ile Kömür ruhlu Ebucehil birbirinden tefrik edilmiş,ayrılmış olur. Çünkü din
bir imtihandır. İnsanların kabiliyet bakımından birbirinden ayrılmasını sağlar.
Tıpkı bir sınıftaki talebelerin farklılıklarının imtihan ve soru neticesinde
ortaya çıkması gibi insanlarda ayrıştırılırlar. Bu bir zulüm olmayıp adaletin
ta kendisidir. Bu ayrıştırılmanın olmayıp,hepsinin aynı şekilde
değerlendirilmesi zulüm olur.
Hz.
Âdem’den kıyamete (Hz. Muhammed’e)
Peygamberlerin suretlerinin,Hz. Âdem’in kendi ümmetinin neslinden gelen
peygamberlerin kimler olacağını bilmeyi Cenâb-ı Haktan istemesi
üzerine,Allah’da onların suretlerini Hz. Âdem’e göndermiş,göstermiştir.[15]
HZ . DAVUD VE
HZ. SÜLEYMAN
HZ. DAVUD:Mısır’
Tâlut’un
ordusunda Cebbar Câlut’a karşı savaşmış olan Hz. Davud onu öldürmüş,Tâlut’un
ölümünden sonra da İsrailoğullarına hükümdar olmuştur.
Peygamberimiz
Bedir’de:”Sizin adediniz (İman eden) Tâlut’un askerinin adedine muvafıktır.”[17]
Yani;onun onun ordusunda bulunan Davud Câlut’u yendiği gibi,sizde yeneceksiniz.
Kendisine
indirilen Tevrat 150 sureden ibaret olup,içinde ellisi Buhtün Nasr’a,ellisi
Rum’a aid haber,ellisi mev’ıze ve Hikmetlerden müteşekkildir.
İhtiva
ettiği konuları ise:Tesbih,Tehlil,Zikir,Nasihat ve Öğütlerden ibaret
olup,Ramazanda ibranice olarak indirilmiştir.
Hz.
Davud peygamber Hz. Musa’nın şeriatıyla amel etmiştir.
Belâğat,ses,demiri
yumuşatma ve düzenli,kuvvetli bir orduya sahibti.
Hz. Davud’un vefatından sonra 19 oğlundan biri olan
Süleyman 12 yaşında olup,babasına varis olmuş,onun yerine geçmiştir.
Mu’cizesi;demiri
hamur gibi yoğurarak istediği şekle koyması. Zırh ve kılıç gibi harb aletleri
yaparak elinin emeğiyle geçinmiştir.
Kur’an-da:”Biz
demiri indirdik.”[18]
buyurulmuştur. Oysa demir gökten indirilmemekte,yerden çıkarılmaktadır. Bunun
manası şudur:Rahmet olan yağmur inmesiyle nasıl ki ölmüş toprak ve canlılar
canlanıyor ise,toplum için bir rahmet olan demir de,gökten inen yağmur gibi
içtima-i hayatın canlanmasında önemli rol oynamaktadır. Demirin toplum
hayatından çıkması halinde toplum hayatı canlılığını yitirecek,sanayinin
temelini oluşturduğu için hiçbir şey yapılamayacaktı. Rahmet gibi şeyler hep
gökten gelir. Vahiy gibi. Demirde insanlık için bir rahmettir.
HZ. SÜLEYMAN : Peygamberler içerisinde
hem manevi bakımdan peygamber,hem de maddi bakımdan hâkimiyet süren tek
peygamber Süleyman peygamberdir.[19]
Süleyman
peygamber insanlar,cinler,şeytanlar ve hayvanlar üzerinde hakim idi. 40 sene
maddi ve manevi bir saltanat sürmüştür. Kendisine inanmayan cin ve insanları meşakkatli işlerde çalıştırırdı.
Dediğini yaptırırdı.
Cinler
gaybı bildiklerini iddia ederlerdi. Cenâb-ı Hak onlara bilmediklerini bildirmek
üzere,onlar işlerinde çalışırken Süleyman peygamber de asasına dayanmış onlara
nezaret etmekteydi. Bu durumda iken vefat eder. Bu vaziyette birkaç gün
geçmesine rağmen öldüğünden haberdar olmazlar. Ancak bir ağaç kurdunun
âsa-yı,bastonu kemirmesiyle düşmesi sonucu öldüğünü anlar,kendi kendilerine
hayıflanarak,Süleyman peygamberin çoktan ölmüş olmasına rağmen gereksiz yere
birkaç gün çalışıp yorulduklarını ifade ederler. Böylece gaybı bilmediklerini anlamış
olurlar.
Kendisinden
sonra oğlu yerine geçer.
Mu’cizeleri
ise:1) Vasıtasız olarak havaya binerek iki aylık yolu bir saat da alırdı.
Bununla insanların böyle bir şeyi yapıp en uzak yerleri yakınlaştırabileceklerinin
mümkün olduğu mesajını vermiş olmaktadır.
2)Bakırı
eriterek bir çok şey yapardı. Zamanımızda da bakırın bir önem arz edip gerek
süs eşyası,gerekse de bir çok alanlarda kullanılmış olması o peygamberin
sanatının bildirilmesi onu hala canlı tutmaktadır.
3)Kuş
dilini bilmiş olması. Kuşlardan istifade cihetinin mümkün olduğu ve onlardan
yararlanılabileceğini de hatırlatmış olmaktadır.
4)Cin,şeytan
ve kötü ruhları zor işlerde çalıştırması da,insanlarca onların kendi işlerinde
kullanılabileceğinin mümkün olduğunu ifade eder.
5)Kendisi
Filistin yöresinde bulunup Yemen’den Belkıs adındaki kraliçenin tahtını aynıyla
bir anda göz açıp kapayıncaya kadar gibi bir zaman süresi içerisinde getirtmesi
ve Kur’an-ın bu olayı bize haber vermesiyle ona inanan,onu kendine örnek alan
insanların da en uzak bir yerdeki cismi görüntüyle getirdikleri gibi,aynıyla da
getirebileceklerinin mümkün olduğu işaretini vermiş olmaktadır.
HZ . M U S A
[20]
Habeşistan’da
hüküm süren hükümdarlara Necaşi,Türk Melikine Hakan,Rum Melikine Kayser,İran
Melikine Kisra,Hint Melikine Batlamyus,Yemen Hükümdarlarına Tubba denildiği
gibi Mısır’da Hüküm sürenlere de Fir’avun adı verilir.
Fir’avun
bir gün rüya görür. Rüyasında Beytül makdis tarafından gelen bir ateş,Kıptileri
yakıp tamamen kül ettiği halde,İsrail oğullarına hiç dokunmamıştı. Bunu
Kahinlere sorar. Onlarda:İsrailoğullarından bir erkek çocuk dünyaya
gelecek,senin saltanatını tamamen yok edip yıkacak ve helak olmana sebeb
olacaktır.
Bunun
üzerine o gün doğacak olan erkek çocuklarının tamamen öldürülmesini emreder.
Tıpkı bizdeki doğumu engellemeye çalışan doğum kontrolcüleri gibi... Olur ya,ya
o doğanlar içerisinde bir Musa dünyaya gelirse?
Mısır’da
iki kısım insan bulunmaktadır. Biri,oranın yerlileri ve Fir’avunun taraftarları
olan Kıptiler,fir’avun tohumu olan Butros Gali gibi. Ama dedesine ne kadar da
benziyor,şeyy...
Diğerleri
ise;Hz. Musa’nın ırkından olan Altı yüz bin İsrailli. Orada köle gibi
çalıştırılır,her türlü zulüm yapılır.
O
gece doğan çocuklar içerisinde nur yüzlü,istikbal vadeden bir çocuk da vardır.
Çocuğun
annesi İmran sarayda bulunan akrabalarından bunu önceden haber almış,çocuğunun
doğumunu herkese gizlemiş ve kurtulmuştu. Ancak bu durum nereye kadar devam
edebilirdi? Ya birileri firavuna haber verirse? O zaman tümünü öldürtürdü.
Hz.
İmran üç aylık olan oğlunu kızına vererek Nil nehrine bırakmasını söyler. Çocuk
salda nehirde gitmede olsun,firavunun inanmış olan hanımı,ancak ilahlık
taslayan kocasından korktuğu için imanını gizleyen Asiye,sarayda nehre bakarken
salda bir şeyin gittiğini görünce onu getirttirir. Ellerine aldıklarında bir
kundak olduğunu görür. Açtıklarında da nur topu gibi bir oğlan çocuğunun
olduğunu görürler.
Peygamber
efendimiz,kadınlar içerisinde üç tane üstün vasıfta kadının
olduğunu,bunların;Firavunun karısı Asiye,Hz. İsa’nın annesi Meryem ve kendi
hanımı Hz. Hatice olduğunu söylerler.
Bu
basiretli annemiz Asiye bu çocuğun farklı bir çocuk olduğunu ilk bakışta anlar.
Durumdan firavuna haber vermemeleri için etrafındakileri uyarır.
Çocuğa
bir isim bulunmalıdır. Düşünülür,suda bulunduğu için,suda bulunan anlamına Musa
denilir.
Çocuğu
nehre bırakan kız,kardeşini takib etmiş,sarayın önüne gittiğini ve saraylılar
tarafından alındığını telaşla annesine bildirmiştir. Neticeyi beklemektedirler.
Değil öldürüldüğünü duymak,emzikçi arandığını duyarlar. Getirilen hiçbir
emzikçiyi emmeyen çocuğa son getirdikleri kadını da emmesi için verirler. Çocuk
Musa hemen emmeye başlar. Çünkü bu annesidir. Tekrar evlat ve anne kimsenin haberi
olmadan birbirlerine kavuşmuşlardır.
Çocuk
sarayda ne zamana kadar saklanacaktır. Bir zaman sonra Asiye kocasına bu çocuğu
göstererek,bu çocuğun diğer çocuklardan farklı olup,alelade bir çocuk
olmadığını,zaten kendilerinin de çocukları olmadığından kalması gerektiğini
söyleyerek,kendilerine belki yararı olur düşüncesiyle alıkonulması için ikna
eder. Artık çocuk Musa sarayın bir ferdi gibi saraylı olmuştur. Düşmanının
kucağında ve sarayında büyütülmektedir.
Yıllar
yılları kovalar. Bir gün sarayda firavun çocuğu kucağına almış başını
okşamakta,sevmektedir. Çocuk ise elindeki sopayla firavunun başına vurarak
tacını düşürmesiyle birlikte,firavun çılgına döner. Zira hemen rüyayı
hatırlamıştır. Olmaya ki rüyada gördüğü bu ola. Olması değil,düşünmesi bile onu
rahatsız eder. hemen öldürülmesi için emir verir.
Etrafındakiler,daha
bunun çocuk olduğunu,aklının ermediğin sebebiyle bilmediğini,bilerek
yapamayacağını söyleseler de firavun tatmin olmaz. Ancak yapılan şu teklif bir
nebze olsun onu düşündürür ve durdurur:Çocuğu imtihan edip,bir tepsinin
içerisine bir tarafa altın,diğer tarafa da kor ateş konulması ve çocuğa
uzatılarak,eğer altını,değerli taşı alırsa demek ki bilerek yapıyor. Eğer ateşi
alırsa,demek ki çocuktur,bilerek
yapmamaktadır.
Fena
fikir değildir ve kabul edilir. Çocuğa sunulur. Çocuk Musa elini evet elini
altın ve değerli taşa doğru götürmektedir,çünkü cazibtir. Kaderi ilahi ise onun
yaşamasını ve tarih yazmasını dilemektedir. Cebrailin eline vurmasıyla kor
ateşi alır ve ağzına götürür. Ağzı ve dili yanmıştır,fakat kurtulmuştur da. Bu
bir ehven-i şerdir onun için. En önemlisi Firavunda büyük bir rahatlama
olmuştur. Demek ki bu değilmiş rüyada gördüğü,kendisininki kuruntuymuş...
Ancak
bundan sonra çocuk Musa peltek kalmıştır. Pelteklik de ondan kalmadır.
Fasih,açık ve net konuşamamaktadır.
Artık
çocuk Musa büyümüş,Mısır’da rahat gezmektedir. Dokunulmazlığı vardır. Bu arada
İsrailoğullarıyla ilgilenmeyi ihmal etmez. Zaten hedefi de üç şeydir:Altı yüz
bin israilliyi firavunun zulmünden kurtarıp kaçırarak,vatanları olan Kudüs’e
götürmek. İsrailoğullarını ıslah edip,düzeltmek. Mısırlıların da keyfi
zulümlerine engel olup,ıslahına çalışmak.
Genç
Musa bir gün çarşıda dolaşırken firavunun adamlarından bir Kıpti,bir israilliyi
yatırmış dövmektedir. Musa araya girip ayırmaya çalışır. Kıpti bu duruma
tahammül edemez. –Sen de ondan taraf mı oluyorsun?-diyerek Musa’nın üzerine
yürür. Musa adama şamarı yapıştırınca,adam cansız yere kapanır ve ölür. Şüphe
ve suç iki olmuştur. Bu durum firavunun hiddetini çekmek için yeterli bir sebeb
olmuştur.
Musa
Mısırı terk eder,civar vilayet olan Medyen şehrine gelir. Çeşmenin başında
durup konaklar. İnsanlar su sırasında beklemekte iken,iki genç kız da kenarda
durup sıralarını beklemektedirler. Onların beklemelerine fırsat vermeden Musa
ellerindeki kırbalarını alarak doldurur ve onları hemen gönderir. Su sırası
uzun sürdüğü için her zamankinden erken geldiklerini gören babaları Şuayb
Peygamber sebebini sorduğunda durumu anlatırlar. Gidip o yabancı genci
çağırması için büyük kızını gönderir. Kız gelerek,babalarının kendisini
çağırdığını söyler. Musa gelerek başından geçenleri tümüyle anlatır. Şuayb
peygamber korkmamasını,emniyette olduğunu,firavunun zulmünün buraya
ulaşamayacağını söyleyerek yanında kalmasını,sürülerini gütmesini,kendisi ise
yaşlandığından dolayı yapamadığını söyler.
Musa
orada yedi-sekiz yıl kadar kalır. Şuayb peygamber kızı Safura’yla onu
evlendirir.
Sekiz
sene sonra artık unutmuştur,diyerek Mısıra geri döner. Bu sefer Mısıra peygamber
sıfatıyla gitmektedir. Fasih,net ve açık konuşan kardeşi Harun’la beraber
firavuna gidip,yumuşak bir lisanla,artık zulmü terk etmesini söylemek üzere
Cenâb-ı Hak vahyeder Musa’ya...
Fir’avuna
gelerek zulmü terk etmesini söylerler. Firavunda onlara sihirbazları
olup,onları yenmeleri halinde bir doğruluk payları olacağını söyler. Her
peygamber zamanında revaçta olan bir uygulama vardır. Musa’nın zamanında ise
sihirbazlık revaçta ve geçerli olan akçedir. Peygamberlerde o yönde mu’cize
gösterirler.
Kararlaştırılan
yer ve gün belirlenmiş,halk toplanmıştır. Fir’avun dünyaca meşhur kırk
sihirbazını getirmiş,sihir aletleriyle hazır beklemektedirler. Musa’ya mu’cize
olarak Asa,Baston verilmiştir. Sihirbazlar ellerindeki ipleri yere atar atmaz
birden yılan olarak,dolaşmaya başlarlar. Halk korkar ve kaçar. Bir an Hz.
Musa’nın da içine bir korku düşer. Ancak Cenâb-ı Hak kendisine Âsa’yı atmasını
emreder. O anda asanın da farkına varan Hz. Musa asayı atınca birden bir
ejderha olup,etrafta dolaşan tüm yılanları yutar. Herkesten fazla sihirbazlar
şaşkındır. Çünkü kendileri sihirbazlığın tüm yöntemlerini bilmelerine rağmen
böylesini bilmemekte ve görmemektedirler. Ve bununda sihir işi olmayacağını da
anlamışlardır.
Sihirbazların
kırkı birden secdeye kapanarak:”Musa’nın Rabbine inandık.”derler. Fir’avun
küplere biner. Bu durumdan vaz geçmelerini,aksi takdirde çaprazlama olarak
kendilerini keseceğini söyler. Hiç biri de bu inancından vaz geçmez. Çünkü Hak
ve Hakikatın kimde olduğunu görmüşlerdir.
“Ben
sizin en büyük rabbinizim.”[21]diyen
fir’avunun sahtekar,Musa’nın Rabbisinin hak olduğunu anlamışlardır. Fir’avun
zulmünü yapar. Sağ ayaklarını ve sol kollarını veya sağ kollarını ve sol
ayaklarını kestirmek suretiyle eziyet ederek kestirir ve öldürür. Kazıklı
Voyvoda’lara önderlik yapar.
Hz.
Musa galibiyetin verdiği üstünlükle Mısır’da rahat gezmektedir. Çünkü anlaşma
gereği kendisine dokunulmayacak,serbest gezmesine müsaade edilecektir. Bu arada
devamlı israillilerle irtibat kurar. Ve nihayet bir gece anlaştıkları şekilde
Mısır’dan kaçarlar. Ancak bunu haber alan Fir’avun-da arkalarından bunları
takibe koyulur. Önlerine Kızıl deniz gelir. Arkalarında ise kızıl fir’avun
yaklaşmaktadır. Yine asayı denize vurarak deniz on iki yola ayrılır. On iki
kabile olan israilliler,her kabile bir yoldan geçer. Fir’avun-da peşlerinden
gelmekte,gittikçe yaklaşmaktadır.
Nihayet
yolculuk bitmiş,karşıya geçmişlerdir. Fir’avun ve adamları daha
geçememişlerdir. Yukarıdan akmakta olan,gelen su bunların üzerine kapak gibi
kapanır. Fir’avun-da,sihirbazların dediği gibi;-Ben de Musa’nın rabbine
inandım-demeye çalışıb,diyemeden ve kabul edilmeden ağzına dolan suyla
boğulur,hayatı hazin bir halle noktalanır.
Cenâb-ı Hak-da,insanlara ibret olmak üzere
fir’avun-un cesedini koruyacağını ve sahile fırlatılacağını bildirir. Ve sahil
kenarında bulunan fir’avunun cesedi bozulmadan İngiltere’de British Museum adlı
müzede secdeye kapanmış olarak teşhir edilmektedir.
Bu konuda Bediüzzaman:” İkinci Misal: Kur'anda çok tekrar edilen kıssa-i Musa Aleyhisselâm'ın cümleleri
ve cüz'leridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz'ü, bir düstur-u küllînin
ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifade ediyor. Meselâ, @®&²h«.ö]¬7ö¬w²"!ö–@«8@«;ö@«<ö [22] Firavun, vezirine emreder ki: "Bana yüksek
bir kule yap, semavatın halini rasad edip bakacağım. Semanın gidişatından acaba
Musa'nın (A.S.) dava ettiği gibi semada tasarruf eden bir İlah var mıdır?"
İşte @®&²h«.ökelimesiyle
ve şu cüz'î hâdise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlıkı
tanımadığından tabiat-perest olup rububiyet dava eden ve âsâr-ı ceberutlarını
göstermekle ibka-yı nam eden, şöhret-perest olup dağ-misal meşhur ehramları
bina eden ve sihir ve tenasühe kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü
mezarlarda muhafaza eden Mısır firavunlarının an'anesinde hükümferma bir
düstur-u acibi ifade eder. Meselâ: «t¬9«G«A¬"ö«t[±¬D«X9ö«•²x«[²7@«4ö [23]
Gark
olan Firavuna der: "Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim"
ünvanıyla umum Firavunların tenasüh fikrine binaen cenazelerini mumyalamakla
maziden alıp müstakbeldeki ensal-i âtiyenin temaşagâhına göndermek olan
mevt-âlûd, ibretnüma bir düstur-u hayatiyelerini ifade etmekle beraber, şu
asr-ı âhirde o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o
mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların
mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu'cizane bir işaret-i
gaybiyeyi, bir lem'a-yı i'cazı ve bu tek kelime bir mu'cize olduğunu ifade
eder.”[24]
“Hem meselâ: ²v6«š@«,¬9ö«–x[²E«B²,«<«:ö²v6«š@«X²"«!ö«–xE±¬"«H<ö
[25] Benî-İsrail'in oğullarının kesilip, kadın ve kızlarını hayatta
bırakmak; bir Firavun zamanında yapılan bir hâdise ünvanıyla, Yahudi milletinin
ekser memleketlerde her asırda maruz olduğu müteaddid katliamları, kadın ve
kızları hayat-ı beşeriye-i sefihanede oynadıkları rolü ifade eder.”[26]
Bedüzzaman
hazretleri;Kibir,ğurur ve ulûhiyet taslamada ve inkarı ulûhiyette firavunu
temsil getirerek onun bu hususta adeta bir simge oluşturduğunu eserlerinde
nazara verir
Artık
Mısır’dan kaçıp firavunun zulmünden kurtulan israil oğulları Tih çölünde uzun
bir zaman Cenâb-ı Hakkın onlara gökten indirdiği Bıldırcın eti ve Kudret
helvasıyla beslenmektedirler.
Nankör
bir millet olan bu israiloğulları bunlarla yetinmeyip sabredemeyeceklerini,yerin
bitirmiş olduğu bazı yeşillikleri istediklerini,bunların
ise;sebze,kabak,hıyar,sarımsak,mercimek ve soğan gibi şeyler olup,Allah’ın
kendilerine göndermesini isterler. Hz. Musa’da onlara;falan kasabaya inin orada
bulacaksınız,der.
Hz.
Musa onlara toprağı ekip,biçmek için Kudüse gidip savaşarak orayı alma
teklifine,firavunun korkusunun ruhlarına sinmesi üzere reddederler. Oda onların
nesillerinden yeni yetişenleri kırk yıl boyunca eğiterek gider ve fetheder.
Çölde
israiloğulları azgınlıklarını arada bir gösterirler. Bunlara ceza olarak
kıtlıkla,Nil nehrinin taşması ile,çekirge afeti ile,bit istilası,kurbağa
istilası,suların kana dönüşmesi,Taun hadisesi ile,Tur dağının başları üzerine
kaldırılıp-geçirilme gibi cezalarla her karşılaştıklarında Hz. Musa’ya
koşarak,bu durumlardan vaz geçeceklerini,Allah’a dua edip bu belayı
kendilerinden kaldırmasını söyler. Peygamberler ümmetlerinin babaları
mesabesinde olduğundan,Hz. Musa dua eder,her seferinde de musibet üzerlerinden
kalkar. Ancak daha sonra yine eski hallerine dönerler. Tur dağının başları
üzerine kaldırılmasında sol kaşlarını yere koyar,sağ gözleriyle yandan dağa
bakarak;acaba kafalarına geçecek mi,geçmeyecek mi?diye yine itimatsızca
bakarlar. İltica ve Hz. Musa’nın duasıyla oda kalkar.
İcl
hadisesi diye bilinen olay;Hz. Musa Tur-i Sina’ya gider,kardeşi Harun’u
yanlarına bırakır. Ancak geri döndüğünde Buzağıya taptıklarını görür. Uzun
mücadeleler ve savaştan sonra biraz muvaffak olur. Olay şöyle gelişmiştir:
İçlerinden
Samiri adında biri halktan topladığı altın ve kıymetli şeyleri eriterek bir
buzağı yapar,içerisinden de ses verdirir. Halkı buna taptırır.
İşte
bu milletin her an değişebilen ve bozulabilen hazin halleri...
Peygamber
Efendimiz:”israiloğulları olmasaydı yemek ekşimez,et kokmazdı.”buyurur.
Peygamberlerini
bile öldüren bu lanetli millet ve meskenet ve rezalet içinde yaşayan bir
millet...
Hz.
Musa Karun’a da telkinde bulunmasına rağmen ilmine ve zenginliğine
kapılmasından Cenâb-ı Hak tarafından hazinesiyle birlikte yere geçirilerek
helak edilir.[27]
İslâm
tarihçileri;Hz. Adem’den Hz. Musa zamanına kadar geçen zamana “İlk devir” yani
–Kurûn-u Ûlâ-,Hz. Musa’dan Peygamberimizin peygamberliğine kadar olan
zamana”Orta devir ve dönem” yani –Kurun-u Vusta-,peygamberimizden Kıyamete
kadar ki geçen zamana da “Son devir” yani –Son asır,ahir zaman,Kurûn-u Uhrâ
olarak isimlendirmişlerdir..
HZ . S A L İ H
Cenâb-ı Hak Hud peygamberi[28]
gönderdiği,isyanlarından dolayı helak ettiği Ad [29]kavminden
sonra,Nuh peygamberin üç oğlundan biri olan Sâm’ın soyundan gelen Semud [30]kavmine
de Salih peygamberi gönderdi.[31]
Bu
kavim bir çok bağlar,bahçeler edindiler. Bu durum onları gurura sevk
edip,çileden çıkardı. Yazın bu bağ,bahçe ve konaklarda zevk ve eğlence ile
geçirip,kışında güçlü ve kuvvetli olduklarından dağlarda elleriyle oydukları
mağaralarda,sağlam evlerde otururlardı.
Bunlar
dokuz kabile olup bir araya gelerek anlaşıp çeteler halinde anarşi ve
karışıklıklar çıkarırlardı. Putperest bir milletti. Salih peygamber uzun müddet
bunlara tebliğde bulundu. Ancak pek de yanaşmadılar.
Allah’da
bu kavme kendilerini gurura sevk eden o bağ ve bahçelerinin kurumasına sebeb
olacak,bir kuyu hariç olmak üzere tüm kuyuların sularını kesti. Sırayla o suyu
kullanırlardı.
Bunlar
iman etmek için Salih peygamberden bir mu’cize istediler. Daha doğrusu
inanmamak için suyu yokuşa sürerek,olması imkansız gibi görünen bir teklifte
bulundular ki ta olmasın. Böylece inanmamalarına bir delil olmuş olsun.
İstekleri;şu dağdaki sarp kayadan kızıl tüylü on aylık dişi bir devenin
çıkmasını istediler. Salih peygamberin mu’cizesi olarak deve çıktı ve kendisi
gibi bir de yavru doğurdu. Toplu halde bulunan o insanlardan bir kısmı buna
inanırken,diğer bir kısımda inanmamakta diretti.
Dağdan
çıkan bu develer bir tek suyu bulunan kuyunun tüm suyunu içtiler. Salih
peygamber onları ikaz ederek deveye dokunmamalarını tenbihledi. Aksi takdirde
belaya uğrayacaklarını onlara hatırlattı. Buna rağmen onlar deveyi ayağından
keserek öldürdüler. Artık üzerlerine azab hak olmuştu.
Birinci
günde,yüzleri sarardı. İkinci günde kızardı. Üçüncü günde de yüzleri simsiyah
kesildi. Bayılıp,delirerek,kudurarak ölenler oldu. Dördüncü günde de Salih
peygamberi ve ailesini öldürmeye teşebbüs ettiler. Ancak Cebrailin önceden
haber vermesi ile,Salih peygamber kendisine inanan dört bin kişiyi alarak
önceden şehri terk etti. Cenâb-ı Hak bunları bir Sayha ile,yüksek bir ses ile
helak etti. O güzelim bağlarını,şehirleri ve kendileriyle birlikte helak etti.
Buradan
gidip Şam’ın Remle şehrine yerleşen Salih peygamber 158 yaşında iken vefat
etti.
Semud
kavmi de diğer isyankar kavimler gibi akibetlerini acı bir şekilde
tatmış,kendilerinden sonraki ders alacak milletlere bir ibret levhası olmuştu.
Bunlar bu Semud adını dedelerine nisbetle söylemişlerdir.
H Z . N
U H
Hz. Nuh Peygamber[32]
neseben Hz. İdris peygambere [33]dayanır.
Her peygamber gibi tebliğat da bulunur. Ancak kavmi dinlememekle
kalmaz,duymamak için kulaklarını tıkar,gözlerini de yumarlardı. Güneşten
rahatsız olan yarasa misali...
Kûfe
civarında yaşayıp,kırk yaşında iken peygamber olmuş,1050 yıl yaşamıştır. Kırk
yaşında diğer peygamberlerinde peygamber olmasının bir hikmeti;o yaşın kemal
yaşı olmasındandır.
Müşriklerin
inanmamak için peygamberimize bahane olarak;sen bizim atalarımızın yapa geldiği
şeyden mi alı koyuyorsun? sorusuna cevaben;-Kur’an-ın lisanıyla:Ya atalarınız
yanlış yolda ise,o yanlışı devam mı ettireceksiniz? demesi gibi;
Bu
kavimde peygamberlerine:-Sen de bizim gibi bir insansın. Bizden ne farkın var.
Hem sana fakir ve sefil kimseler tabi olmaktadır.
Tıpkı bu asrımızdaki
hastalık gibi. Bir arkadaşla iman ve ibadet konusunda konuşurken,verdiği cevab
aynen bu kavmin Nuh peygambere cevabı gibi idi. Bak,camilere gelen,namaz kılan
insanlar hep fakir ve işçi takımı. Böylece asrımızdaki hastalıklar geçmiş
ümmetlerdeki hastalıkların hepsini de ihtiva etmektedir.
İnanmamalarına
ceza olarak Allah bunlara kırk yıl yağmur göndermeyip,kıtlık içerisinde
bırakmıştır.
Bunca
yıl yapılan nasihatlar bir fayda vermemiştir. Cebrail’in gelip de bildirmesi ve
tarifi üzere gemi yapmaya başlanılır. Kavmi bununla da alay etmeye başlar.-Ya
Nuh! Artık gemiciliğe mi başladın?derler.
İbretli
bir olay:Hz. Nuh peygamber gemiyi yaparken insanlar gelip,gemiye pislerler.
Artık öyle olur ki,gemide adım atacak yer kalmaz. Her tarafı pislenmiştir.
Bunun üzerine Allah bunlara salgın bir hastalık verir. Hastalık tüm vücutlarını
sarar. Tedaviye çare bulamazlar. Hala ibret almamış ve de akıllanmamışlardır.
Gemiye pislemeye devam ederler.
Yine
bir gün onlardan birisi gemiye pislerken ayağı kayar ve bir tarafı pisliğe
değer. Ancak hayret! Pisliğe değen tarafı salgın hastalıktan iyi olmuştur.
Biraz daha alır,öbür tarafına sürer,orası da geçer. Ve tutar tüm vücuduna
sürmeye başlar. Tüm vücudu da salgın hastalıktan kurtulmuştur. Bu urumu tüm
arkadaşlarına koşarak bildirir. Arkadaşları hemen gelip tüm pislikleri
elleriyle kazıyıncaya kadar tüm vücutlarına,yüzlerine,gözlerine
sürer,hastalıktan da kurtulurlar. Böylece kendi pisliklerinden hiçbir eser
kalmayacak şekilde,tükürdüklerini Allah onlara tekrar yalattırır.
Geminin
yapımı iki veya dört yıl gibi kısa bir zamanda yapımı,bağlanıp çakım işlemi
sert abanoz ağaçlarıyla bitirilir. Geminin buharlı olduğu söylenir. Gemi üç
katlı olup,bir katı geminin aletleri ve anbar,ikinci katı hayvanlar ve üçüncü
katı da insanların kalacağı bir şekilde yapılır.
Nuha
inanan seksen kişi gemiye biner,sular yükselmeye başlar. Gökten
boşalırcasına,yerden kaynarcasına tufan baş gösterir. İnanmayanların içinde Nuh
Peygamberin hanımı ve oğlu Kenan’da vardır. Sular yükseldikçe oğlu kaçar. Baba
ise,bir baba şefkatiyle yalvarır. Oğul ise,-Ben yüksek yerlere çıkar,kendimi
kurtarırım.-der. Sular yükseldikçe kaçmaya devam eder. Artık kaçacak bir yer
kalmamıştır. Oda tufanda diğerleri gibi boğulur.
Nuh
Peygamber Allah’a yalvararak;-Ya Rabbi! O benim evladımdı.der. Cenâb-ı Hak
ise:-Hayır! O senin evladın değildir.-Çünki imansızlık ciheti,babalık ve
irsiyet bağlarını da koparmış olmaktadır.
Tufan
tüm dünyayı kaplamıştır. Suda altı ay kalınır. Altı aydan sonra gök suyunu
çeker,yer suyunu yutar.
Hz.
Nuh Peygambere ikinci Âdem denilir. Sebebi ise;tufandan dolayı hayatın
bitmesiyle yeni bir hayat başlar. Gemiye aldığı her çift hayvanlarla
beraber,yeni bir dünyaya ilk adım da atılmış olur.
Nuh
peygamberin üç. oğlu vardır. Bunlar;Ham,Sam ve Yafes’dir. Türklerin neseben
Yafes’in soyundan geldiği rivayet edilmektedir.
H Z . YAKUB
VE HZ. YUSUF
Hazreti Yakub Peygamberin [34] lakabı
israil idi. Oğullarına ve onun neslinden gelenlere de Beni İsrail veya İsrail
Oğulları denilmektedir.
On iki oğlu bulunmaktadır. En küçüğü Bünyamin ve
Yusuf’tur. İsrail oğulları bu on iki oğlunun soyundan gelmektedir. İsrail
oğullarına Kur’an-da önemli bir yer verilmektedir.[35]
Yakub
Peygamber evlatları içerisinde en çok küçük Yusuf’u[36]
sever. Buda onun ileride peygamber olacağının,peygamber sıfatına sahib
olmasından kaynaklanmaktadır.
Bir
gün Yusuf çocukluğunda rüya görür. Rüyasında:”On bir yıldızla güneşin ve ayın
kendisine secde ettiğini görür.”[37]
Bu durumu babasına anlattığında,babası rüyasını kardeşlerine
anlatmamasını,onların kendisine tuzak kurabileceklerini söyler.”
Babalarının
Bünyamin’le Yusuf’u sevmelerini çekemeyen diğer kardeşleri bir hile ile
babalarından,kardeşlerinin de kendileriyle beraber kıra gelmelerini söylerler.
Baba ise,rüyayı da hatırlayarak,Yusuf’u kurdun parçalayacağından korkarak
götürmelerini istemez. Ancak onlar;-Babacığım,bize ne olmuş ki,biz ona sahiblik
yapar,yanımızdan ayırmayız,diyerek ısrarlarıyla kardeşlerini yanlarında
götürürler. Yusuf’u planladıkları gibi öldürmek isterler. Ancak Bünyamin izin
vermez,babalarına söyleyeceğini söyler.
Ve
neticede susuz bir kuyuya atarlar. Bir koyun parçalayarak gömleğini onun kanıyla
bularlar. Ve babalarına ağlayarak gelir ve;-Biz oynarken kardeşimizi
elbiselerimizin yanına bırakmıştık. (Babalarının korktuğu şey olan) Kurdun
parçalamış olduğunu söylerler ve kanlı gömleği babalarına gösterirler.
Yusufunu
kaybeden baba Yakub peygamber gece gündüz ağlamaktadır. Değil babalarına Yusufu
unutturmak,daha fazla hatırlamasına sebeb olmuşlardır.
Arada
bir gizlice kuyuya gider bakarlar. Yine bir gün,oradan geçmekte olan bir kervan
su almak için kuyuya kovayı sarkıtırlar,ancak su yerine bir çocuk çıkmıştır.
Kardeşleri bu çocuğun kendilerine aid olduğunu söyleyerek sahib çıkar ve az bir
para mukabilinde bu çocuğu kafiledekilere satarlar. Kafile Mısıra gitmektedir.
Ve çocuk Mısırda Mısırın azizi,krala satılır.Artık çocuk Yusuf saraydadır,bir hizmetçi
olarak. Kralın hanımı Züleyha’nın yanında ve hizmetinde...
Hz.
Âdem’den beri yaratılan insanlar içerisinde güzellik bakımından simaca en güzel
bir simaya sahibtir Yusuf aleyhisselam. Ancak tüm güzellikleri kendisinde
toplayan Efendimiz hazretleri ise:”Evet. Ben kardeşim Yusuftan da
güzelim.”diyerek,güzellik konusunda sorulan soruya böyle cevab verir. Amenna ve
Saddakna...
Yusuf’un
yüz güzelliği Züleyha’yı cezbeder. Kendisinin olmasını ister. Yusuf Peygamber
ise,efendisine ihanet edemeyeceğini söyler ve çekinir. Bir rivayete
göre,kendisine babası görünür,temessül edip,uyarmaktadır. Yusuf kaçınca
Züleyha’da arkasından koşar. Arkadan giysisinden tutup çekince giysi arkadan
yırtılır. O sırada Züleyha’nın kocası içeri girer. Bu durumu görünce,Züleyha masumiyetini
göstermek için ağlayıp,getirdiği hizmetçinin üzerine saldırdığını söyleyerek
iftirada bulunur.
Kadının
akrabasından birisi şahitliğinde,giysisi önden yırtılmışsa Züleyha’nın
dediğinin doğru,arkadan yırtılmışsa kendisinin dediğinin doğru olup,iftira
edilmiş olduğunu söyleyerek,durumu izah eder. Mantıklı ulunan bu görüş
doğrultusunda Yusufçuk haklıdır. Ancak ne de olsa bir köle olup,Züleyha bir
efendinin hanımıdır. Bu olayın şayi olmayıp,etrafa yayılmaması için Yusufçuk
zindana atılır.
Şehirdeki
kadınlar Züleyha’nın bu durumunu kınayıp konuşmaya başladıklarında,onları
imtihan etmek üzere evine çağırır. Arkalarına yastık dayayıp,ellerine keskin
bıçak ve meyve vererek soymaya başladıklarında,Yusufu sakladığı yerden
karşılarına çıkarınca ona şaşkınca bakakalan kadınlar,şaşkınlıklarından
ellerini keserek şöyle derler:”Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz,bu asla
bir beşer değildir. Bu ancak değerli bir melektir.
Yusufçuk
rüyaları çok iyi tabir ederdi. Kendisiyle birlikte zindana iki kişi de atılmıştı.
Biri şarapçı,diğeri ekmekçi. Şarapçı olan rüyasında;”Ben şarap sıktığımı
gördüm.” Öbürü de:”Ben başımın üstünde kuşların yediği ekmeği taşıdığımı
gördüm.”
Bunlar
kralı zehirleme şüphesi üzerine hapse atılmışlardı. Yusuf peygamber onlardan
şarapçı olanına kurtulacağını,ekmekçiye de idam edileceğini söyler.
Şarapçıya,dışarıya çıktığında efendisinin yanında kendisini de hatırlamasını
söyleyip,bir an Cenâb-ı Hakkı unutup,çıkma umudunu Allah’a değil de krala
bağlamış gibi olduğundan,yattığı beş seneye ilaveten yedi sene daha kalarak on
iki yıl zindanda kalır.
Kral
bir gün rüyada:”Yedi zayıf ineğin yediği yedi semiz inek görür. Ayrıca,yedi
yeşil başak ve diğerlerini de kuru gördüğünü ve bunu tabir etmelerini söyler.”
Kimse yorumunu yapamazken,zindandan kurtulmuş olan şarapçı,zindanda bulunan
Yusufu hatırlar ve onlara;kendilerine bunların yorumunu haber vereceğini ve
kendisini zindana göndermelerini söyleyerek zindana gelip rüyanın yorumunu
sorar.
Yusuf’da:”Adetiniz
üzere yedi sene ekin ekersiniz. Sonra yiyeceklerinizden az bir miktar
hariç,biçtiklerinizi başağında stok edip bırakınız. Sonra bunun ardından
saklayacaklarınızdan az bir miktar hariç,o yıllar için biriktirdiklerinizi
yeyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir. Sonra bunun arkasından da bir yıl
gelecek ki,o yılda,insanlara yardım olunacak ve o yılda meyve sıkacaklar,bu
nimetlere kavuşacaklar.
Kral
Yusufun getirilmesini ister ve onun masumluğunu ifade ederler. Yusuf durumu
birde kral Kıtfır’a anlatır ve çare olarak kendisi bu işlerin hazinedarlığını
yapar. Yedi yıl boyunca devamlı ekin yapılarak Ofislerde depo edilir.
Arkasından yedi yılda da kıtlık baş gösterir. Kıtlık her tarafı kasıp
kavurmaktadır. Kardeşlerinin memleketine bundan nasibini almıştır.
Babaları
Yakub Peygamber,Bünyamin hariç diğer kardeşlerini Mısıra buğday getirmeleri
için gönderir ve gelirler. Yusuf Peygamber onları tanımıştır. Ancak onlar
tanımamıştır. Onlarla uzun boylu konuşur. Babaları ve kardeşleri hakkında bilgi
verirler ve bir kardeşlerinin çölde öldüğünü söyleyip,küçük kardeşlerinin de
babalarının yanında kaldığını söylerler. Yusuf peygamberde o kardeşlerini de
getirmeleri halinde ancak kendilerine verebileceğini ve oda olursa daha fazla
olarak onun içinde vereceğini söyleyip,kardeşlerini getirmelerini onlardan
ister.
Onlar
ise,babalarının vermeyeceğini ama ısrar edeceklerini söyleyerek
gider,babalarından isterler. Babaları ise,Yusufun başına gelen akibetin bunun
da başına geleceğinden korkmaktadır. Neticede verir ve gelirler.
Yusuf
peygamber bunlara ziyafet verip,onları çifter çifter oturtturur. Bünyamin ise
tek kalmıştır. Yusuf peygamber onun yanına yaklaşarak ,-Beni kendine kardeş
kabul eder misin? dediğinde,Bünyamin
memnuniyetini ifade eder ve der:”Senin gibi bir kardeşi kim bulabilir? Fakat
seni Yakub ile annem Rahiyle doğurmadılar. Bunun üzerine Yusuf Peygamber
ağlayarak kardeşine sarılır ve:”Ben senin kardeşinim.”der.
Artık
yükleri hazırlanmış,düşünülen plan gereği Bünyamin’in yükünün içerisine kralın
su kabı konulur. Arama neticesinde Bünyamin’de bulunduğundan o alıkonulur.
Kardeşleri kendilerinin alıkonulmasını,kardeşlerinin serbest bırakılmasını ne
kadar söylerlerse kabul edilmez. Mecburen babalarını yanına varırlar.
Babalarının
yanına varıp Bünyamin’in durumunu arz edince babası ağlayarak iki gözü görmez
olur. Bu durumda da hala ümidini kesmemiştir. Kendisini kınayacaklarını
söyleyerek çocuklarına,gidince Kardeşiniz Yusuf ve Bünyamini araştırınız,çünkü
bana vahyediliyor.
Kardeşleri
gelip Yusufa ricada bulunarak durumlarını arz ettiklerinde Yusuf kendisini
onlara tanıtarak sarılır. Onlarda kardeşlerinin büyüklüğünü anlarlar.
Yusuf
Peygamber onlara gömleğini vererek babalarına gönderir. Gömleği babalarının
gözüne koymalarını ve açılacağını söyleyerek,bütün ailesini getirmelerini
söyler. Bunlar Mısırdan ayrılınca Yakub Peygamber’de:”Eğer bana bunak
demezseniz inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum.”der. Onlarda:”Vallahi sen
hala eski şaşkınlığındasın.”derler.
Mısır’dan
gelip,gömleği gözüne sürmeleriyle eski haline kavuşur. Ailece Mısıra dönerler.
Yusuf Peygamber bütün Mısırlılarla beraber ailelerini karşılar,uzun ayrılık
sona ererek mesud ve mutlu bir buluşma olur.
Züleyha’nın
kocası ölmesi üzerine Yusuf Züleyha ile evlenir,bir çok çocukları olur.
Babasıyla buluştuktan 24 yıl sonra babasını kaybeder,ondan 23 yıl sonra da
kendisi vefat eder. Babası Şam’a,kendisi de mermer bir sandığa konularak Nil
nehrine konulur,sevdiklerinden kendi memleketlerinde kalmalarını
istemektedirler. Ancak daha sonraları Musa Peygamber naaşını
çıkararak,babasının yanına defneder.
“En güzel bir kıssanın güzel bir
nüktesidir. Ahsen-ül kasas olan Kıssa-i Yusuf Aleyhisselâm hâtimesini haber
veren «w[¬E¬7@ÅM7@¬"ö|¬X²T¬E²7«!«:ö@®W¬V²,8ö]¬XÅ4«x«#ö âyetinin, -Beni müslüman olarak öldür ve
beni Salihler arasına kat.-[38]ulvî
ve latif ve müjdeli ve i'cazkârane bir nüktesi şudur ki: Sair ferahlı ve
saadetli kıssaların âhirindeki zeval ve firak haberlerinin acıları ve elemi,
kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bahusus kemal-i ferah ve
saadet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda, mevtini ve firakını haber
vermek daha elîmdir; dinleyenlere "Eyvah!" dedirtir. Halbuki şu âyet,
Kıssa-i Yusuf'un (A.S.) en parlak kısmı ki; Aziz-i Mısır olması, peder ve
vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük
saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf'un mevtini şöyle bir surette
haber veriyor ve diyor ki: Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli,
daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret-i Yusuf kendisi Cenâb-ı
Hak'tan vefatını istedi ve vefat etti; o saadete mazhar oldu. Demek o dünyevî
lezzetli saadetten daha cazibedâr bir saadet ve ferahlı bir vaziyet kabrin
arkasında vardır ki; Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikat-bîn bir zât, o
gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki
saadete mazhar olsun.
İşte Kur'an-ı Hakîm'in şu belâgatına
bak ki, Kıssa-i Yusuf'un hâtimesini ne suretle haber verdi. O haberde
dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürur ilâve ediyor. Hem
irşad ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız, hakikî saadet ve lezzet ondadır.
Hem Hazret-i Yusuf'un âlî sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak
ve en sürurlu haleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor, yine âhireti
istiyor.”[39]
H Z . İ
S A
Hz. İsa,[40]Hz.
Meryem’in oğlu olup,Hz.Meryem’de[41]
İmran bin Masan’ın kızıdır. Annesi ise Hanne’dir. Buda Zekeriya Peygamberin
hanımı İşa’nın kız kardeşidir. Böylece bu Hz. Meryem’in teyzesi olmaktadır.
Bir
gün Hanne Allah’a şöyle duada bulunur:”Ya Rabbi! Karnımda olan çocuğu dünya
işlerinin hepsinden azade olarak,sırf senin ibadetine ve Beyti Makdisinin
hizmetine adadım. Ya Rab,bu nezrimi kabul et. Zira sen kullarının dua ve
nezirlerini işitir ve niyetlerini bilirsin.”[42]
Hz.
Meryem babasını görmeden,babası vefat etmiştir.
Meryem,israil
dininde;ibadet ve hizmet edici demektir.[43]
Hz.
İsa’nın diğer insanlardan farkı,babasız olarak doğmuş olmasıdır. Bu durumda
annesine yaptıkları iftiralara karşı annesi Meryem kendilerine kendisinin değil
de,beşikte yatan çocuğun cevab vermesini söyler. Hz. İsa mu’cize olarak,çocuk
olduğu halde beşikte iken konuşur. Annesine iftira ettiklerini,annesinin isnad
ettiklerinden beri olduğunu ifade ederek,annesini temize çıkarır.
Bu
konuda Kur’an-ı Kerim-de:” Muhakkak ki İsa’nın yaratılmasının mesel ve misali
Âdem’in misali gibidir.”[44]
Yani,Hz. Âdem-i hem babasız hem de annesiz olarak Yaratan Allah,elbette Hz.
İsa’yı babasız yaratması kudretine zor değildir.
Sayısız
yaratma işlemini yapan,farklı bir yaratmayı yapamaması düşünülemez.
Herkes
babasının adıyla isimlendirilirken Hz. İsa annesinin adıyla yani;Meryem oğlu
İsa olarak isimlendirilişi de,onun babasız olarak yaratıldığının bir delilidir.
İlim
bu gün bir çok hayvanın çiftleşme olmadan ürediğini keşfetmiştir. Arı bunun en
açık örneğidir.
Arıların
bütün erkekleri erkek suyu ilkah edilmemiş yumurtacıklardan ibarettir. Erkek
arılar,kraliçe arının yumurtalarından,erkek ilkahı olmaksızın ürerler. Yani:
1)Arılar
(anaç arı) hayatında bir defa çiftleşir.
a)Döllenmeden
dişi arı olurken,
b)Döllenme
olmadan erkek arılar oluşur,babasız arılardır.
2)Gül
veya yaprak bitleri. (Afis’ler) babasız olurlar.
3)Su
pireleri. (Daphnia) döllenmemiş yumurtalardan,babasız olurlar.[45]
Hz.
Meryem hususunda da peygamberimiz:”Kadınlar içerisinde üstün vasıfta üç kadının
var olduğunu söyler. Bunlar:Firavunun hanımı Asiye,Hz. İsa’nın annesi Meryem ve
Hz. Hatice’dir.
Mekke’de
Meryem’in bakımını üzerine alan Hz. Zekeriya Peygamber,[46]
her ne vakit yemek götürüyorsa,yanında rızkı hazır bulurdu. Üstün vasfından
dolayı Cenab-ı Hak onu rızıklandırırdı.
Hz.
İsa mu’cize olarak ölüleri diriltir,Baras yani alaca hastalıklarını biiznillah
iyileştirirdi.
Bununla
da Bediüzzamanın tesbitince;Baras hastalığına tedavinin mümkün olacağını,ölüme
hayat rengi verilebileceğini ibret ve ders olarak tatbik edilmesi gerektiğini
ifade etmiştir ki,şimdiki bitkisel hayat bunun küçük bir nümunesidir.
Kendisine
İncil indirilmiş olup,dinini on iki havariye anlatmış,onlarda etrafa yayarak,bu
dini anlatmışlardır.
Kendisini
krala şikayet etmeleri üzerine bulunduğu kiliseye gelir,ancak kendisini şikayet
eden şahıs içeri girip,orada olduğunu belirtmek için çıktığında Cenâb-ı Hak
tarafından İsa şeklinde gösterilmesinden,Hz. İsa’nın yerine o şikayet eden kişi
gerilir,Hz. İsa üçüncü tabaka-i hayat olarak göğe çekilir.
Hz.
İsa hayatta iken duasında;-kendisinin de Muhammed ümmetinden olmasını Allah’dan
ister. Gerek bu duanın kabulü,gerekse hikmeti ilâhiyyenin muktezasınca kıyamete
yakın bir zamanda Hz. İsa gelir,peygamberimizin ümmetinden olur,İslam
şeriatıyla amel ederek,hristiyanlık dünyasının İslâmiyete tabi olmasına vesile
olur. Namazda Mehdi’ye tabi olur.
Hatta:”Hâce
Nakşibendin kamil halifelerinden,alim ve muhaddis Hâce Muhammed
Parsa:”El-Fusus-üs Sitte”adlı kitabında,Hz. İsa’nın ikinci gelişinde,İmam Ebu
Hanife’nin mezhebiyle amel edeceğini ifade etmiştir.”[47]
HZ. Y U N U S
( AS )
Peygamberlik halkasının bir halkasını oluşturan Yunus (AS);[48]
âyette de belirtildiği üzere;Musul-da Ninova şehrine,yüz bin veya daha çok
kişiye peygamber olarak gönderilmiştir.[49]
Diğer sûre ve âyetlerde de bu durum teyid edilmektedir.[50]
Yunus
İbni Metta peygamber kavminin isyanından dolayı onlara haber verdiği ilâhi azab
gerçekleşmeyince onları terk eder. Bir gemiye biner Gemi bir müddet sonra devam
etmeyince gemiciler;
“İçimizde
efendisinden kaçan bir köle vardır. Kur’a atalım,ortaya çıkar.” Kur’a atılır ve
Yunus aleyhisselama çıkar. Neticede Yunus peygamberi Yunus balığı yutar.
Artık
yunus balığı alacağını almış,görevini yerine getirmiş,bir deniz altı gemisi
gibi Yunus peygamberi karnında taşımaktadır.
Bir
zerrede boğulanlar,dünya tarafından yutulanlara bedel o,görevli bir balık tarafından hayatı yok
edilmeksizin yutulmuştur. Bir deniz altı gibi...
Âyette:”Sen
Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o,dertli
dertli Rabbine niyaz etmişti;şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı,o
mutlaka çırıl çıplak,kınanacak bir halde oraya atılacaktı.
Fakat
ardından,Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu salihlerden kıldı.”
Eğer
bu tesbihi olmasaydı:”Tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında
kalmıştı”der.[51]
Diğer
adı –balık sahibi- anlamına gelen Zünnun-un en önemli tesbih ve duası:”Senden
başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.”[52]
Koca bir sûre onun adıyla adlandırılmaktadır.[53]
Önemli,büyük
ve gayet tesirli olan Yunus aleyhisselamın yukarıdaki duasını sabah ve akşam
namazından sonra 33-er defa okumak çokça faziletlidir.
Yunus
peygamber burada tüm sebeblerden yüz çevirip,doğrudan doğruya hakiki tesir
sahibi olan Allahı düşünmektedir. Tam ve samimi
bir duyguyla ona yönelmektedir.
Her
şeyden ve herkesten ümit kesildiği ,her şey aleyhinde olduğu bir vakitte,o dua ile her şey ona bir hizmetçi
durumuna geçmiştir.
Elbette
bizlerde aleyhimize ittifak eden istikbal,dünya,hevâ-i nefis yani zalim olan
nefse karşı en önemli kalkan,zırh ve koruyucu
Allaha yönelmekle olur.
Elbet
insanın ma’budu, Rabbi,melce-i O’dur.
Bu
dua neticesinde hükmünün balık,deniz,gece ve havaya geçmesi gibi,bizlerinde
bunlara karşı hükmümüzün geçmesi için,O’nun hükmüne ram olunması gerekir.
Çünki
O,Ahkemül Hâkimin yani Hâkimlerin de hâkimidir. Hüküm O’nundur.
12-5-1997
MEHMET ÖZÇELİK