“Hürriyet
ağacı,ancak zalimlerin kanıyla sulanınca gelişir.”
Zaman karanlık,dünya
karanlık,sema ve zemin iki kardeş de hakeza...
Feryadı semaya çıkan arzın vaveylası
katre katre durmadan muhtelif şekillerde yağmur,kar,tipi ve bazen de kırmızı
fehlen olarak arza takattur edip,damlalar halinde nüzul ederek,iniyordu. Bu
iniş insanlara bir rahmet,bir şefkat eseri olmayıp,arzın zulmet ve isyanını
yine arza pahalıya satmak,madden gayet fakir bir halde bırakırken,manen de
fetret karanlıklarında,buhran içerisinde bırakarak,kanadı kırılmış bir
kuş,kendi öz vatanından kovulan,topraklarının inbat edip bitirmiş olduğu
mahsulattan mahrum bir durumda bırakılan,kafese sokulmayı asla istemeyen,ruhu
pahasına da olsa buna rıza göstermeyen yaralı bir arslan gibi...
Her taraftan ümit
kesilmiş,tutunacak bir daldan bile meded uman bu asrın müslümanı girmiş olduğu
maddi mücadele de dahi ecdadının kendisine emanet ettiği emanet de emin
olduğunu bizzat;vücudunu açılmaz bir duvar,kanını ise bunun harcı yapmakla
düşmana bir daha gereken dersini vermeyi başarmıştır. Vatanını muhafaza
hususunda gerektiğinde dişini kazma,parmaklarını ise kürek yapıp,gayesine
ulaşmak için işini geciktiren,kendisini engelleyen,yaralı olan kol ve bacağını
koparmakta perva göstermemiştir.
Memleket kendisine mezar
olmadan,düşmana gülzâr olmamıştır.
Bunun kahramanlarından
Muhammed Özçelik meşhudatını şöyle anlatmaktadır:
Asırlardır Osmanlının
vücudunu kemirmeye başlayan kurt,bir daha kemirmeyi denemek için,fakat bunun
kendileri lehine çözümlenecek bir son olması arzusuyla her yönden saldırıya
geçmişti. Manen çürük olmakla beraber,madden mücehhez bir durumdaydı... Bizde
ise;madden yıkık,manen ise,asliyetini koruyamamış bir durumda...Zira düşman
asırlardır mağlup edemediği hasmının can damarını teşhis etmiş,hücumunu iki
kanaldan ve iki kanattan sürdürmüş ve de sürdürmeye devam etmekteydi. Buna
rağmen fiiliyatta olmasa da,imanındaki bir zerre ile de kainata meydan okumuştur.
Açlık,susuzluk ve soğuğun
her tarafı istila ettiği bir gün bizden de eli silah tutanların cepheye
gelmeleri istendi. Bizlerde bu emre tabi olarak bine yakın kişi mağduriyetler
içerisinde yaya olarak yola çıktık. Bu yolculuğumuzda garib bir hadiseyle karşılaştım:
Ciğerleri parçalayan bu
hadise;yolda istirahat için konakladığımızda bazıları ayakkabılarını çıkararak
başlarının altına koyarak,kaybolmasından korkar bir vaziyette uyuyorlardı.
Sonradan gördük ki;açlığın vermiş olduğu elim elemle ayakkabıları dahi kaynatıp
yemek suretiyle az dahi olsa o öldürücü vaziyetten kurtulmak için bu durum
tercih ediliyordu. Bu acı durumlar içerisinde merkeze ancak beş yüz kişi
varabildik. Açlık,kıtlık,soğuk bizi düşmandan beter kırmıştı...
Merkezde pek şa’şaalı bir
surette olmamakla beraber gerekli techizatın bulunamaması veya kifayet derecede
olmaması,buna mukabil vatanın en küçük bir parçasını bile düşman çizmeleri
altında bırakmamak,ecdad kanıyla yıkanan o pak toprağı düşmanın tecavüzatına
karşı muhafaza etmek maksadıyla bir telaş,bir gayret,cepheleri takviye etmek
üzere nefer gönderme işleri hızla sürdürülmekteydi.
Bende emrime verilen
neferlerle yıkılan ve yakılıp,müslüman halkı câniyane bir şekilde
öldürülen,köyleri muhafaza etmek maksadıyla görevlendirildim. Yanımda aynı
mahallede büyüyüp oynadığımız memlekettaşım Bıçakçı Ali’de vardı. Kendi
köylerimizden olan bir müslüman köye vardığımızda dehşet verici,tüyle ürpertici
durumlarla karşılaşmıştık. Köy halkı büyük bir eve doldurulup,kapısı
kapatılarak ev yakılmak suretiyle diri diri yakılarak ölüme sevk edilmişlerdi.
Çıkmak isteyenler ise,silahlarla taranarak öldürülmüşlerdi.
Bir zamanlar köyün bir nevi
bekçiliğini yapan köpekler,köye meydan okuyan kurtlar artık vazifelerini bu
cani olan insan suratlı hayvanlara devrederken,bunların kendilerini fersah
fersah geride bırakmalarından utanarak selameti daha ilerilere kaçmakta
bulduklarından pek onlardan da bir eser yoktu. Yalnız bir şey vardı;
Semâ’nın ağlayışı... Diğer
taraftan denizlerdeki balıkların kendi istirahatlarını selb eden bu zalimlerden
şikayetleri...
Varmış olduğumuz diğer bir
köyde de böyle vahşiyane bir durumla karşılaşmamız çehremizi değiştirmiş ve
bizleri şu neticeye vardırmıştı: Mukabele anında misilleme. Teslim
olduklarında,teslim alıp karargaha getirmek idi. Çünki biz onlar gibi yapamaz
ve onlar gibi olamazdık.
İlk vardığımız bir ermeni
köyüne geldiğimizde köyü gayet sakin bulduk. Bu durum köyde kimsenin olmadığını
gösteriyordu. Fakat tamamen kimse yok değildi! Ya bir kedi veya bir tavuk...
Evlerde kimse olmadığına
göre nereye kaçmış olabilirlerdi? Ancak zamanın kış olması,etrafın karla dolu
olmasından dolayı karlar üzerindeki ayak izleri tamamen silinmemiş olmasından
nereye gittiklerini bize göstermiş oluyordu. İzi takiben yola koyulduk. Fakat
oda neydi? Biraz ilerde beyaz bir beze sarılmış bir şey! Biraz daha
yaklaştığımızda kundağa sarılmış bir çocuk olduğunu anladık. Bu bir gayrı
müslim çocuğu da olsa masum olduğu için korumamız dini bir vecibe idi. Zira
Kur’an-ı Kerim-de:”Bir kişinin yaptığı bir hatadan dolayı (onun
yakınları,akrabaları) mesul olamaz.”[1]
Aynı zamanda bir gemide on
kişi bulunsa,dokuzu cani biri masum olsa kanunu adaletle o gemi batırılmaz.
Dokuzu masum biri cani olduğunda ise hiçbir suretle batırılamaz,zulüm olur.
Hançerli Ali’ye bir
bakmasını söyledim. Baktığında kundağa sarılmış bir oğlan çocuğu idi. Yarın
buda büyüyecek,babaları gibi namluyu bize çevirecek idi. Onunla uğraşacak
halimiz yoktu. Annesinin terk ettiği çocuğu,bizde kendi haline terk ettik.
Şunu da bilmek gerektir
ki:”Her doğan İslam fıtratı ve yaratılışı üzere doğar. Ancak daha sonra anne ve
babası onu hristiyan veya yahudi veya mecusi yapar.” Bu çocuğunda ihtida
edeceği bizce meçhul olduğundan hakkında yinede bir şey diyemezdik. Bir çocuk
on beş yaşından evvel ölse-hangi dinde olursa olsun- o cennetliktir. Ancak on
beş yaşından sonra başka bir dinde olupta İslâmiyete girmeden ölecek olsa,gayrı
müslim muamelesi yapılır. Zira artık büluğa erip,hak ile batılı,iyi ile kötüyü
birbirinden ayırd edecek bir vaziyette olduğundan mükellef durumundadır.
O halde bizlerde
Peygamberimizin tatbikatını kendimize şiar edinmeliydik. Yani,ağaçları yakıp
kesmemeli,çocuk ve kadınlara dokunmayarak,hayvanları,malları telef etmemeliydik.
Zira süt emen çocuklar,ağzıyla ot otlayan hayvanlar ve beli bükülmüş ihtiyarlar
belanın def’ine vesiledirler.
Düşünceli,birazda sıkıntılı
bir halde karlar üzerindeki ayak izlerini takip ede ede nihayet bir mağaraya
kadar vardık. Mağaraya girdiğimizde köy halkının burada bulunduğunu gördük.
Erkek,kadın ve çocuk olmak üzere atmış-yetmiş kadar kişi vardı. Üzerlerinin
aranmalarını söyledim. Hepsi aranmış,ancak birkaç kişide tabanca vardı.
Neticede hepsini önümüze katarak esir olarak karargaha götürüyorduk. Yolda
giderken aralarından bir genç,iri vücutlu,diğer tabirle babayiğit biri biraz
geri kaldı. Bana yaklaşarak;
-Bizi nereye götürüyorsunuz?
dedi.
Bir esirin böyle bir
cür’ette bulunması canımı gerçekten sıkmıştı. Sert bir tavırla yerine gitmesini
söyledim. Gitti fakat bazen durup yan gözle bakması dikkatimi çekmiş,biraz da
şüphelenmiştim. Nihayet tekrar aynı soruyu sormuş ve aynı cevabı almıştı. Artık
tamamen niyetinin kötü olduğunu anlamıştım. Yavaşça tabancamı çıkararak önüme
koymuş,en küçük bir hareketinde ateşe hazır bir vaziyette bulunmaya
başladım.Tekrara yavaş yavaş diğerlerinden geri kalıp elini koltuğuna doğru
götürerek üzerime doğru tam saldıracağı sırada,önceden hazır bulunduğumdan
kurşun çoktan yerini bulmuş,kendisi bir tarafa,silahı diğer tarafa düşmüştü.
Yere düşerken de –Af edersiniz- demeyi de ihmal etmemişti.
Demek ki silahı koltuğunun
altına saklamış,ölümle karşılaştığında yani kendi tatbikatları olan toptan yok
etmeyi bizlerinde tatbik edeceğimiz zannıyla bu durumu tercih etmişti. Bunları
karargaha teslimden sonra tekrar başka bir köye gitmek üzere yola çıktık. Fakat
bu seferki ceviz sert çıkmıştı. Çünki bizden sayıca çok fazla olan Rus
askerleriyle karşılaşmıştık. Uzun bir karşılıklı atışmadan sonra bizden hayli
şehid vermiştik. Gerçi düşmandan da en
az o kadar vardı. Fakat fazla olduklarından zor durumlara giriyorduk. Artık
dayanacak halimiz kalmamıştı. Zira üç kişi kalmıştık.Arkadaşlara geri çekilip
kaçmalarını söyledim. Ben de birkaç dakika kadar daha mukavemetten sonra atla arkamızda
bulunan ormana daldım. Ancak kurtulabilirsem,bu şekilde kurtulabilirdim. Gerçi
iki yerimden ağırca yaralıydım. Fakat bir an evvel karargaha
gidebilir,kurtulabilirdim. Arkamdan Rus askerleri geliyorlardı. Amma ormanda
kendimi kaybettirebilirdim.
Fakat hayret! Nasıl olurdu?
O yemeyip de yedirdiğim,gece gündüz bir evlat gibi baktığım Şahin’im
yavaşlamıştı. Yel gibi uçan Şahin’im uçmaya çalışıyor,lakin duraklıyordu. Bir
duruyor,bir sıçrıyordu. Mahmuzlamama rağmen yine de gidemeyeceğini fiiliyle
gösteriyordu. Bir duruyor,gerinerek bir sıçrıyordu. Arkasına baktığımda
vurulmuştu. Bu durumda fazla gidemezdi. Ve gidemedi de...
Attan indim. Bende de hal kalmamış,kurşunların
açtığı yerden kan boşanmaktaydı. Artık öleceğimi anlamış,mukadder olan zamanımı
beklemek üzere orda bulunan bir kayanın arkasına geçerek Yasin okuyup öylece
ruhumu vermeyi düşündüm.
Atıma baktığımda iki
gözünden,sahibini karargahına ulaştıramamanın verdiği üzüntüyle yaş akıtıyordu.
Pek ayakta duramadan hemen düştü. O sırada bizi takip etmekte olan Rus
askerleri artık yaklaşmış,sesleri gelmekteydi. Atı görmüş olacaklar ki,kayanın
oraya gelen ilk rus askeri beni görmüş,tüfeği bana çevirerek tam ateş edeceği
sırada diğer bir rus askeri ona anlamadığım bir şeyler söylemişti. Oda tüfeğini
indirerek beni alıp esir kampına,oradan da hastahaneye götürülerek şimdilik
ölümden kurtulmuştum.
Daha sonra beni
öldürmeyişlerinin sebebini şöyle anladım ki;Ruslar erleri öldürürler. Ancak bir
derece kademesi olanları,rütbesi bulunmayanları öldürmeyip esir olarak
getirdiklerinde komutanları tarafından mükafatlandırılırlardı. Böylece ilk
olarak rütbemin faydasını ölmekten kurtularak görmüştüm.
Gözlerini para,zevk ve
intikam dolduran ruslardan zahiren böylece kurtulmuş idim. Ölüm anında olan
beni ruslar iyileştirmek için adeta bir çaba içerisine girmişlerdi. Yaralarıma
bakılıyor,yemeklerim muntazam geliyordu. Artık iyileşmiştim. Peki ya bundan
sonra ne olacaktım? Pek geçmeden birkaç kişinin önünde esirler pazarına vardık.
Artık satılacaktım. Demek ki kurbanlık koyunlar gibi beslenişimin sebebi ve sırrı bu imiş!
Peki,acaba beni alacak kişi
nasıl biri olacaktı? Ya geceli gündüzlü çalıştıran zalim bir ağa olursa? Köpek
gibi koşturmaktan zevk alan,haz duyan biri olursa? Sorular..sorular?? Bu
düşünceler içerisindeyken orta yaşlı bir kadın bize doğru yaklaşarak,beni
baştan aşağı bir süzdü. Daha sonra beni getirenlerle konuşup anlaştıktan
sonra,beğenilmiş olacağım ki,beni o kadına köle olarak sattılar. Kadın beni alarak çiftliğine götürdü. Kocası albay
olup ölmüş olan bu kadın dul olarak yaşıyormuş. Benim gibi birkaç tane daha
köle çiftlikte çalışıyordu. Çiftlik ise gayet geniş,hayvanları ise pek çoktu.
Bize de bunların bakımı verilmişti. Bu duruma gerçekten çok şükrettim. Zira
başıma zebellah gibi dikilecek bir adamın emri altında geceli-gündüzlü
çalıştırılacağımı düşünüyordum. Oysa hiç de öyle olmamıştı.
Sanki beni alan kadın
rusların mezaliminden beni bir derece kurtarmak için gönderilmiş bir melek idi.
Çünkü rusların bunca zulmüne maruz kalan yalnız fakir halk tabakası değil,aynı
zamanda bürokrat takımı da bunlar içerisinde idi. İnsanlar birbirlerine yabani
gibi bakıyor.birbirlerinden korkarak,sanki diğer arkadaşı –ki öyle çok vuku
bulmuştur.- kendisini her vakit üst bir merciye şikayet edecek gibi olduğunu
düşünerekten,her vakit tetikte ve onun aleyhine olacak deliller de yanlarında
mevcut bulunuyordu. Zira fabrika ve çarkların kuruluşu böyle kurulmuş...
Şikayet eden,üst kademelere devamlı haber gönderen,devamlı takdir ve rütbe
kazanan kişidir onların yanında...
An şart ki,fazla göze
batacak derecede ve onun bunun bahsettiği kimse olmamak suretiyle...Aksi
takdirde bir üst derecedeki bununla kendi makamının sarsılacağını
düşüneceğinden isnatsız bazı isnadatlarla onu alaşağı eder,eziyetlerle suçunu
ikrarı da cabası... Misalleri ise çoktur. Hatta öyle ki bununla da kalınmayıp
bu zulüm onun aile ve akrabasına da teşmil edilerek meseleyi kökünden halletme
yoluna giderler.
İşte kominizmin aynası ve
gerçek çehresi... Önce yüzüne güler seni terfi ettirir,ondan sonra tepe taklak
atar. İşte sana insancıllık...
Aman Allahım! Bu nasıl
insancıllıktır ki,hem onu yerden alıp,göklere çıkarsın,onu parlatmak ve teşhir
için güller atsın,ihtimam göstersin,diğer yandan da takib ettirerek küçük bir
hatasını bulmak için çalışsın. Aleyhinde evraklar,dosyalar
hazırlasın,nihayetinde baş aşağı sukut ettirsin!
İşte kominizmin sukûtu...
Hak;adalet üzerine,kominizm
ise zulüm üzerine tesis edilmiştir. Kominizm ilkeleriyle idare edilen bir
ülkeden adalet esaslarının tesisini arzu etmek,vahşi canavardan koyunun
munisliğini istemek gibi muhaldir.
İnsanlara çektirdiği bunca
sefalet,açlık ve susuzluk gibi mağduriyetler yetmiyormuş gibi,birde tutar onu
kendi gibi köpeklere yedirmekle menhus olan hevesini tatmine çalışır.
İşte kominizmin vahşeti...
İslam hüda üzerine,kominizm
ise hud’a ve aldatma üzerine bina edilmiştir. Aldatmakla iş görür. Zira aldatma
onun malı ve sermayesidir.. Bir çok yalancı vaadlerde bulunur. Devletleri
yutmak için her türlü sahtekarlık ve aldatmaları kendisine meşru görür. Sunduğu
zehirini altın kaplarla tezyin eder. Hasmını ihtilal yolu ile
halledemezse,sosyalizm yaftasını sergiler. Çeşitli imkan yollarını kullanır,ta
elde edip başa geçinceye kadar...
Tüzükleri
arasında;eşitlik,bolluk,rahat,zenginlik,ilericilik gibi saadet esasları yer
alır. Fakat neticenin vahameti sosyalizme gönül verip kapıları açanları
inkisarı hayale uğratırsa da bir fayda vermez. Tarih sayfalarında bunun bir çok
nümunelerini görmekteyiz.
İşte kominizmin hıyaneti...
İslam gösterdiği ve
uyguladığı sağlam düsturlar ile fertlerin kalbine sabit olarak,tahtını yine
insanların arzularıyla yerleştirir.
Kominizm ise;sosyalizmle
elde edemediğini,kominizm ile yukarıdan inme,zorba bir şekilde
gerçekleştirmeye,insanların değil kalblerinde,yurtlarında yer almaya çalışır.
Fakat heyhat! Alamayınca da,o insanlar kendileri için hayvandan farksız bir
durum arz eder. Memleket kan seli halini alır. Bununla da aleme kendini medeni!
gösterir. Heyhat,eynes-sera mines-süreyya...
İşte kominizmin mim-siz
medeniyeti,yani deniyyeti...
İslam ahlak ve edeb
hamuruyla yoğrulmuştur. Kominizm ise;diğer bir baş vurduğu çare olan sefahet ve
rezalet çirkefiyle yoğrulmuştur. Halkın bilhassa gençliğin hevâ ve hevesini
kendine ram etmek için sefâhethaneleri ve neşriyatıyla iğfale ve ahlakları
bozmaya çalışır. Ahlaktan,haya ve edebten yoksun bir milletin mahiyeti ve
düşeceği durum ise,tavsiften varestedir. Hamamlarda kadın erkek beraber
bulunurlar.
İşte kominizmin ahlaksız
perverliği...
Hasılı;İslâmiyet,adalet ve
fazilet timsalidir. Kominizm;tahaccürleşmiş yani taşlaşmış bir zulüm putudur.
İslâmiyet;Hüdâ ve nur abidesi. Kominizm;âfakı saran zulmet bulutu.
İslâmiyet;Peygamberler,evliyalar,asfiyalar ve ehli salahın minhacı.
Kominizm;Fir’avunlar,nemrutlar ve Deccalların patikası. İslâmiyet;umumun
saadeti dâreynine vesiledir. Kominizm;az bir güruhun muvakkat eğlence ve
arzularının tatminine gâyedir.
İslâmiyet;her asırda tar-u
taze,genç ve taze esaslarla mücehhez bir kanun nizamnamesidir. Kominizm;belli
bir zamanda,mahdut bir süre içinde,malum insanlar için tertiplenmiş,tebdil ve
teğayyüre maruz kasır ve kısa görüşler mecmuasıdır.
İslâmiyet;kanunda müsavatı
esas alır. Padişahla gedâya yani köleye adalet nazarında bir bakar.
Kominizm;beşerin fıtratına zıt olan hayatta eşitliği esas alarak,çalışkanla
tenbele,fakirin çalışmasıyla zenginin çalışmasına aynı dereceyi yani bir nevi
öğretmenin kendi bütün öğrencilerine-zeki ve çalışkan olsun veya olmasın- aynı
notu vermesine benzer. Bu ise eğitimin akamete uğramasına sebebtir.
Kısaca;biri,gerek
alemi,gerek insanları ve onların akıllarını yaratan,her şeye kadir ve alim
olan,her şeyden haberdar olan Allah’ın vazettiği esaslar... Diğeri
ise;insanların uydurdukları,değişmeye maruz,insanların tertipledikleri
yönetmeliklerdir.
Sadede gelecek olursak;yukarıda
saydığımız vasıflara sahip bir devletin mahiyetini azda olsa anlayıp ve de
hissedip,diliyle bunu söyleyemeyen o kadın hal ve tavırlarıyla bunu izhar
etmekteydi ki,bize yaptığı şefkatli muameleleriyle sanki onları bir nevi tekzib
ve protesto ediyordu.
Bazı günler kadını faytonla
dolaştırırdım. Çiftliklerini gezdirirdim. Bu sebebten bazı şeylerine vakıf
olmuştum. Albay olan kocasından kalma çok mükemmel bir silahı vardı. Ona göz
koymuştum. Eğer onu ele geçirirsem,kendimi kolayca kurtarabileceğimi
düşünüyordum.
“Küfür devam eder,zulüm
devam etmez.”hakikatınca çürük ve kokuşmuş temeller üzerine bina edilen
kominizmin mutlaka her zaman için çatlaklar vereceği melhuzdur.
Esaretimizden kısa bir süre
sonra Rusya’da bazı çatırtıların ve ihtilallerin ayak seslerinin şayiası
üzerine çiftlik sahibesi kadın bizlerin,hatta kendisinin ve mallarının
tehlikede olduğunu düşünmüş olsa gerek ki,bizlere;
-Evlatlarım,artık sizler
hürsünüz. İstediğiniz yere gidebilirsiniz. diyerek bizleri serbest bıraktı.
*************************
Ecdadımızın;”Ayıdan
post,Rusdan dost olmaz.” dediği gibi,öldürmeyi,kan akıtmayı kendine şiar
edinmiş bir devlette ihtilal ve anarşinin,aynı zamanda yüz binlercesinin
ölmemesi düşünülemez. Zira yılan susamıştır. İçmesi gerek. Ta ki zehir
kusabilsin. Ayı acıkmıştır. Parçalaması gerek,ta ki doyabilsin. Akrepte
sokacak,ta ki tatmin olabilsin. İnsan eti yemekle beslenebilen yamyam,insan
kanı içmekle kanabilen hunhar ve satanist fertler topluluğundan salah temenni
etmek,olsa olsa ya hamakatın veya hıyanetin bir eseri olabilir...
İşte kominizmin idare
politikası...
İnsanlar yaşamalarında
hürriyetten mahrum kaldıkları gibi,hür düşünmekten de yoksun bir vaziyette
kalmaya mecburdurlar. Bununla da kalınmayıp ğayrı memnun görünmek,en yakınına
içini açmaya çalışmak en büyük cürümler arasında yer alır.Hatta ölümle bile
neticelenir... Zira bir çok teviller ile,böyle düşünen kişi kendi zanlarınca
devletin emniyet ve idaresini ihlal etmektedir.
İşte kominizmin hür fikir
anlayışçılığı...
Hadis’de de buyurulduğu
üzere:”Ahirzamanda Deccal çıkacak. Alemi fesada verecek.” diye bahsedilen
Deccal kominizm olup,ifsâdat ve inançsızlık fikrini aşılamasıyla anarşi
tohumunu ekecektir. Anarşi tohumunun sünbül verebilmesi için de
inançsızlığın,en küçük yapı olan aile ve toplum yapısında yerleşmesiyle mümkün
olacaktır.
Bundan dolayıdır
ki;kominizmin ilk aşması gereken engel din ve inanç olduğu gibi,dinin de ilk
başta gelen düşmanı dinsizlik ve kominizmdir.
İslam alemini fesada
veren,temelini sarsan dinsizlik olduğu gibi,batı alemini de sarsan ve sefâhete
sevkeden yine dinsizlik ve kominizm fikridir. Çünki kominizmde din mefkuresi
temelinde yoktur.
Peygamber Efendimiz bir gün
sahabelerle beraber otururken büyük bir gümbürtü neticesinde ne olduğu
sorulduğunda cevaben;
“Yetmiş yıldır cehenneme
yuvarlanmakta olan bir taş cehennemin dibine ulaştı.” buyurarak,bir müddet
sonra yetmiş yaşındaki meşhur bir münafığın öldüğü haberi verilmesiyle,veciz
bir hakikatı ifade etmiş oldular.
Bediüzzamanın da ifade
ettiği gibi:”Beşerin kanunları,beşerin ömrü kadardır.” Kominizm’de kurucusunun
ömrü kadar yaşadı.
Dinsizliğin temsilcisi olan
kominizmin ve Rusya’nın yıkılmasıyla büyük bir gümbürtü kopararak cehennemi
boylamış oldu. Onun o gümbürtüsünün yankıları da hala sürmektedir. Aynen
Bizansın Fatih eliyle yıkılması gibi...
Bu yankılar İslam
aleminin,Türk Cumhuriyetlerinin birer birer istiklallerine kavuşmaları ve
Kore,Küba,Vietnam,Çin gibi yerlerdeki dalgalanmalar ve kıpırdanmalara sebeb
olmuş,dünya çapında hürriyet arayışları baş göstermiş,neticesi ölümle bitse
de...
Bu durum dünyada manevi
şekillenmenin yolunu açmış oldu. Yeni bir çığır,yeni bir tarz ve yeni bir nesli
doğurmaya başladı.
Rusya eşittir vampir
misali,kan emmekle ve içmekle beslenir. İnsanları imha etmek için her yolu dener.
Nitekim toplu ölümleri sağlamak amacıyla yirmi beş bin kişiyi görevlendirerek
salgın hastalık mikroplarını geliştirmiş ve bunu da Sibirya’da depolamıştır.
Bir çok yerde olduğu gibi
Çin’de de 1927-49 arası devleti ele geçiren Mao kültür adına kültürsüzlük
ihtilali yapmış,maneviyatın beşiği olan camileri kapatarak,eşitlik adıyla
kadın-erkek tarlalarda çile çektirilerek çalıştırılmıştır.
Arnavut’da da Çavuşesku ve
Enver Hoca aynısını yapmış,iki bin camiyi yıkmış,yakmış ve koministlere
teşkilat binası haline getirmişlerdir. Şâir’in:
Sur’da bir gedik açtık
mukaddes mi mukaddes.
Ey kahpe rüzgar, her nereden
esersen es.
dediği gibi Rusya’da da,1789
yılında Alman asıllı 2. Katerina’nın müslümanlara cami yapmaları için müsaade
etmesiyle,az bir hürriyet neticesinde iki yüz yıl süren imandaki cevher
sönmemiş,1989’da bu azılı vampiri devirmiştir.
Bediüzzamanın da dediği
gibi,Rusya dahi dinsiz kalamaz. Dönüp hristiyan da olamaz. İslâmiyete teslimi
silah eder.
Cengiz ve Hülâgu’nun
fitnesinden kubur’daki emvat ağlamış. Acaba ya kominizmin zulmünden? Zira hem
dünya,hem de ahiret kaybettirilmeye çalışılmıştır. Bu zulümden,Adem zamanından
beri gelip geçen insanlık ağlamıştır. Daha hayatlarında iken bile
ağlamış,sızlamış,hal çaresini aramışlardır.
Balkanları karıştırıp fitne
çıkartan Rus generali Çirnayev 1877’de Bulgaristan’dan çara gönderdiği gizli
raporunda şöyle diyordu:”Burada hiç yoktan ordular meydana getirdim. Bu
askerleri ölüme sevk ediyorum. Fakat bu insanları sendeleten bir engel var;Türklerin
yaşayan hatıraları! Ölümden korkmayanlar bu hatıradan korkuyorlar. Yalnız
Türkler değil,onların tarihlerini de yenmek lazım. Onlarda her halde bir
sihirbaz zekası var. Bir değil,birkaç istila bile onların iliklerine işleyen
gizli üstünlüklerini yıkmaya bence kafi gelemeyecektir.”[2]
***************************
Çiftlikten
kaçarken daha önceden kafama koymuş olduğum çiftlik sahibemin ölen Albay
kocasının mükemmel olan silahını çalmayı daha doğrusu almayı ihmal etmedim.
Gerçekten de yolculuğumda benim için emniyet vesilesi oldu. Gece gündüz devam
eden bu yolculuğum neticesinde,geceleri yürüyor,gündüzleri yakalanmamak ve
görünmemek için mağaralarda
yatıyor,dinleniyordum. Batum’a
geldim. Duydum ki,Ruslar Türk esirlerle Rus esirlerini becayiş yapıp takas
ediyorlarmış. Bu amaçla kaçanların teslim olmaları gerekiyormuş. Ben de bu son
şansımı denemek amacıyla teslim olmak üzere rusların karargahına gitmek üzere
yola düştüm.
Tevafuk
ya! Allah karşıma yine bir hemşerimi çıkardı. Adıyaman’lı bir subaydı.
birbirimize sarıldık ve başımızdan geçen korkunç maceraları birbirimize
anlattık. Nereye gitmekte olduğumu sorduğunda durumu anlatıp,teslim olacağımı
söyledim. O ise bana;Aman ha. teslim olma bu rusların bir hilesi. Kaçmış olan
esirleri bu şayiayla topluyor,daha sonra değiştireceğiz diyerek gemilere
dolduruyor ve denizin ortasına geldiklerinde hepsini denize boşaltıyor.
İkinci
bir defa ölümden kurtulmuştum. Vaz geçip,kaça kaça Türkistana kadar geldim.
Türkistan’da
ibretli durumlarla karşılaştım. Evlerinin kapısını çaldığımda,evvela ismimi
sordular,bununla da yetinmeyip içerden getirdikleri Kur’an-ı Kerim-i önüme
koyarak okumamı istediler. Kur’an-ı Kerimi okuduktan sonra bana tam itimad
ederek kucakladılar,beni bağırlarına bastılar. Hepsi birden bana sahib
çıkarak,beni evlerinde barındırdılar. Sadece Türk olduğumu söylemem onlar için
onlar için bir teminat,benim için de bir kurtuluş vesilesi olmuştu.
Türkistan’da
kalacağım bir otel,karnımı doyuracağım bir lokanta yoktu. Fakat ona ihtiyaç
hissedilmeyecek derecede her ev bir lokanta ve bir otel idi. Ecdadın süregelen
güzel ahlak ve adeti orada devam etmekte idi...
Her
an Türkiye’ye gelmeyi düşünüyor,yollar arıyordum. Artık Türkistan’da evinde
kaldığım kişinin kızıyla evlenmiş bir de Feytullah adında oğlum olmuştu.
On
dört yıl süren askerlik,esaret ve Türkistan hayatından sonra Türkiye’ye gelmek
için hazırlıklar yapıyordum. Hanımım Lusiye durumu fark etmişti. Çok rica
etti,gitmememi söyledi. Hatta memlekete geldikten sonra da birkaç kere mektubla
beni aramıştı. Ancak uzun bir ayrılıktan sonra tekrar memleketime dönme
ihtiyacı ağır bastı ve Kaçmayı başardım. Uzun yolculuklardan sonra nihayet bir
gece vakti Adıyaman’a varmıştım. On beş yıl... Dile kolay. Ayrılıktan sonra
memleket çok değişmişti. Gece vakti evi buldum,evin önünde kısa bir beklemeden
sonra,düşündüm;acaba kimler var,kimler kalmıştı. Bir an tereddüt ettim. Saat
gecenin ikisi. Ve bütün cesaretimi toplayarak kapıya vurdum. Kısa bir aradan
sonra,içerden bir ses;
-Kim
o ? diye seslenmeye başladı. Bu annemin sesi idi.
-Benim
anne! Oğlun Muhammed...
-.............
-Oğlum
utanmıyor musun? benimle alay ediyorsun! Benim oğlum öleli seneler oldu.
Öldüğüne dair ordudan kağıt bile geldi. Allah’dan korkmaz mısın ihtiyar
halimle,benimle alay etmeye? Dalga geçip yaramı deşmeye?
-Bir
yandan söylenip,bir yandan da kapıyı açmaya çalışıyordu.
-Ana
hele bir aç,bak ben oğlun Muhammedim!
Kapıyı
açıp şaşkınlıkla yüzüme dikkatlice bakan annem gerçekten benim olduğumu
anlayınca,şaşkınlığı birkaç kat daha artmaya başladı.
-Oğlum
Muhamm ee d,deyip yere yığıldı.
Bayılmıştı...
Artık
ben unutulmuş,annemin uyanması için onunla ilgilenmeye başlamıştık. Kısa
zamanda haberi duyan kardeşlerim ve akrabalarım gelmeye başladılar. yılların ve
yolların hasretini gidermeye çalıştık. Öldüğüm haberi ordudan gelince mevlid
bile okutmuş,taziyeleri kabul ederek nüfustan silinmiştim. Artık onlar için
sürpriz olarak yeniden doğmuş,dünyaya gelmiştim.
Karanlık
bir gecede uzun süren hasret böylece bitmiş oldu...
*********************
Burada
asıl bir mesele de geçen maceralardan ziyade ibret alınması ve hikmet
yönlerinin düşünülmesidir. Zira bu gibi olaylar,meçhul kahramanların hatıraları
binlerdir. Binlerce olaylar tarihe ışık tutmak ve ibret çıkartmak içindir. Yani
mazi ile bir irtibat kurarak,geçmiş ile olan muvasala ve maziye geçişi sağlayan
köprüyü tesis etmek. Bu tesis de karşılaşılacak hususlar ise;
-Türkler
İslâmiyetten önce kabileler halinde yaşamakta ve kendilerince bazı
mukaddesatlara inanmakta idiler. Bu dağınıklığın meydana getirdiği amillerden
dolayı bir birleşme,bir devlet kurma cihetine sistemli bir
şekilde;amiri-memuruyla,alimi-esnafıyla muntazam bir kaynaşma,mevcudiyetini
göstermiş değildi. Yani,cesed kemalde olsa bile onu ayakta tutacak bir ruha
ihtiyaç vardı. bununla beraber ruhun da kendisini gösterebilmesi için mükemmel
bir cesede ihtiyacı vardı. Ancak şu kadar vardı ki;ruhsuz bir cesedin
varlığı,kıymet ve ehemmiyeti hissedilmese de,cesedsiz ruhun varlığı,kıymet ve
ehemmiyeti kendisini korurdu. Ancak ikisi de birbirinin
mütemmimi,tamamlayıcısıdır.
İslâmiyetin
insanları dünya denizinden boğulmaktan kurtaran bir can simidi,bir halaskar
olarak alemlerin rabbi tarafından gönderilmesi üzerine,bütün insanlarda ona
karşı bir teveccüh,bu farklı teveccühler de kimisin de koşarcasına,kimisinde
aradığını bulmuşçasına bir heyecan ve helecan... Yedisinden yetmişine bir
meyil,bir sıcaklık hissedilmekte,bir nur etrafı sarmakta. Maalesef,nurun da
düşmanı olurmuş? Güneşin çıkmasından rahatsız olanlar veya çıksa da bir,çıkmasa
da bir tinetinde olanlar da olurmuş! İşte bunlardan yarasa tabiatlı,kömür ruhlu
bazı insanlarda bir kin ve iğbirar görülmekte ve onun setrine ve söndürülmesine
çalışılmakta idi. Oysa Allah,onların rağmına,istemeseler de nurunu
tamamlamakta,alemin başına geçirmekte idi...
Esasında
bu o kadar da garipsenecek bir şey de değildi. Çünki çark bu şekilde,imtihan bu
surette hazırlanmıştı. İmtihan gereği olarak her bir İbrahim (AS) in bir
Nemrudu,her bir Musa (AS) nın bir Fir’avunu olduğu gibi,son Peygamber (SAM) in
de bir Ebu Cehli,son Mehdi’nin de bir Deccal’ı olup karşısına dikilerek
vazifesinden alıkoymaya çalışması hikmet muktezası olarak tezahür etmekteydi.
İstidat
ve kabiliyetlerin neşv-ü nema ile gelişmeleri için bir sahanın ve bir rakibin
olması gerektiği gibi,elmas ile kömürün de –madde itibarıyla bir oldukları
halde- tefriki için bir ameliyenin ve pişmenin,onları birbirinden ayırması
gerekti.
Kıymet
itibarıyla,elmasın bir kilogramı,kömürün binlerce tonuna tercih edilir. Hakeza,cennet
adam istediği gibi,cehennem dahi adam beklemektedir.
Kur’an-ı
Kerim-in ifade ettiği gibi:”Allah’ı inkar edenler,onlar hayvandırlar,belki
(kuvvetli ve kesin olarak) hayvandan da aşağıdırlar. Onlar ğafillerdir.”[3]
Bundan hareketle,elbetteki bir ehli imanın kıymet ve ehemmiyeti binler
hayvanlara,inek ve canavarlara tercih edilir,kıyasa gelmez.
Bunlarla
beraber,bu nura müştak olanlar,Mesela Hz. Ebubekir gibiler –maddesiyle
manasıyla- Peygambere (SAM) bir kuvvetüz- zahr ve destek olarak o güneşin etrafında
halkalar halinde birer yıldız,birer sistem halinde güneşten aldıkları nur ile
nurlanmış ve alemi tenvir etmişlerdir. Her biri birer hidayet güneşi olarak
dünyanın muvazenesini sağlayan birer dağ gibi alemi tezelzül ve sarsıntıdan
vikaye edip,emnu emânı temin etmişlerdir.
Harikulade ve kısa bir süre sonra yükselen bu güneş
ve yayılan bu ses Cenab-ı hakkın Kur’an-da tebşir etmiş olduğu,yani:”Allah öyle
bir kavim getirir ki,onlar Allah’ı severler,Allah’da onları sever. Onlar
mü’minlere karşı mütevazi,kafirlere karşı gayet izzettedirler ve onlar Allah
yolunda (İ’la-yı kelimetullah la memur olarak) cihad ederler.”[4]
Bu
kelamı ilahi tamamen bu müslüman Türk kavminde tecelli etmiş,İslâmiyetle ilk
karşılaşmalarında ona karşı bir incizab ve cezbe içerisine girerek bunu
kendilerine bir din olarak benimsemişler ve İ’lası için çalışmaya
başlamışlardır. Artık madde manasını,mana da maddesini,tabiri caizse,tencere
kapağını bulmuş oluyordu.
Bu
dini kendilerine büyük bir ganimet bilen Türkler bölük bölük İslâmiyete
girerek,et ve tırnak,deri ve beden gibi vücuttan ayrılması imkansız bir hal
almışlardır. İslâmiyeti kendilerine bir saadet vesilesi bilerek her meselesine
sahib olarak tatbik etmişlerdir.
Bundandır
ki,küçük bir kabile iken gittikçe büyüyen müslüman Türkler yeni bir
şevk,hareket ve gayret ile büyük devletlerin kalblerine korku salıp dize
getirir olmuştur. Gaye ise,ne adam öldürmek,ne de toprak kazanmak
olmayıp,İ’la-yı kelimetullahı aleme duyurmak,İslâmiyetin neşrine çalışmak idi.
Girdiği yerlerde yapmış olduğu adaletle muamele insanların kalblerini İslâma
ısındırmış,teslime sebeb olmuştur.
Hz.
Ömer’in adaleti,raiyyetine:”Eğer adaletten ayrılırsan seni kılıçlarımızla
doğrulturuz.”sözünü söylettirmiştir.
İslâmın
adaleti Fatih Sultan Mehmet’i yahudi olan mimar ustasıyla mahkemede mürafaâya
yani beraber suçlu sandalyesine oturmaya sevk etmiştir.
İçeride
yapılan tedbir ve asayiş temin edilmiş ancak dışarıdan yapılan hücumlar,haçlı
seferlerinin devamlı bir surette yaptığı ataklar devam etmekte,ancak ne var ki,zarardan
başka bir netice alamamaktadırlar. Bir çok kere tekrar edilen bu gibi
taarruzların bir fayda sağlamadığı anlaşılınca,içten yıpratma yoluna
gidilmiş,artık kurt gövdenin içine girmiştir. Yapacağı tek bir şey kalmıştır.
Düşmanın hariçten def’i kolay iken,dahile girdiğinde gayet müşkildir. Zira
düşmanını sezemez,hasmını tanıyamaz.
Artık
düşman faaliyettedir. Gerek bir hayırhah görünerek,gerekse de koyun postuna
bürünmüş bir mikroptur. Her an toplum hayatında yaptığı telkin ve neticesinde
hasıl olan tesirlerle zehirini zerk etmek,gerek fert,gerek cemiyet ve gerekse
de bunlar ile idari mekanizma olan devlet ricalinin arasını açmak,zenginler ile
fakirler arasında bir uçurum meydana getirerek,zenginlerden fakirlere merhamet
ve şefkat yerine zulüm ve kin,fakirlerden de zenginlere hürmet ve itaat
yerine,isyan bayrağını çekerek itaatsizlik vaveylalarını hasıl etmek.
Diğer
taraftan maddesiyle kendisine celb ve cezb ederek istediği gibi kullanarak,maşa
halinde bazı vaadlerde bulunup sefâhetiyle,müstehcen neşriyatıyla insanların
kalblerini yaralamak,başı boş ve serseriyane bir vaziyet içerisine girmelerini
sağlamak...Zira gençlik akıldan ziyade hissiyatı dinler...
Bütün
bu meselelerin tahakkukundan sonra,o cemiyetin veya devletin ayakta
durması,hatta temelinin birkaç sarsıntı geçirmesinden sonra sabit kalıp,sadece
duvar ve çatısının yıkılmasını mucizeden başka bir şekilde ifade etmek gayet
zordur. Zira darbe uzun müddet devam edip,hem dış,hem iç,diğer tabirle,cihatı
sitte tabir edilen altı taraftan,yani bütün yönlerden yapılmaktadır.
İşte
Osmanlı devletinin son asırda maruz kaldığı ciğer-suz hadise de bundan
ibarettir.
Bir
yandan kıtlık,bir yandan silah ve cephaneden yoksun bir vaziyet,taşıt ve
giyecek oda hakeza... Bunlar yetmiyormuş gibi,uzun seneler dişlerini
bileyip,tam techiz,sayıca büyük bir ordu,bir yandan da yer püskürmede bela,gök
indirmede bela...
Netice
gayet vahim...Dağ haşmetindeki arslan ağır bir şekilde yaralanmış,vücudundan
akan kanlar bir sel oluşturmuştur. Bu durumda bile bir kaçını boğmuş,başına
üşüşen tilkiler ise;bir yandan pay almayı düşünürken,diğer taraftan da korku
içerisinde... Elbetteki her zaman için yaralı bir arslan,sağlam tilkilerden
üstün ve sağlamdır. Bu durum korkutur,hatta ölüsü bile...Tamamen arslanın
yanına sokulamayan tilkiler,arslandan bir pay kopararak,onun ızdırabıyla
lezzetlenip,onu ölü bir vaziyette terk etmişlerdir. Onun yanına biraz fazla
yaklaşabilen dünyada diğer devletlerin başına jandarma kesilmiş. Ne cesaret...
Evet,yara
pek derindir. Izdırap fazladır. Ancak hiç kalkamayacak değildir. İşte
Osmanlının iç parçalayıcı durumu. Aynı pozisyon ve aynı hal. Binlerce insan
hayatını feda etmekte,namusu olan vatanı için... Düşmanın pis çizmeleriyle
bastığı toprakları kanıyla temizlemekte. Yıkılan kalelere mukabil,vücutlarıyla
geçilmez bir kale teşkil etmekte,kanı ise onun harcı...
Neden?
Niçin? Bunca tazyik ve darbeler? Yoksa –haşa- zulümde mi bulundu? Hayır,hayır.
Bunu kendileri de biliyor,hak ve adaletle hükmetmiş olduğunu onlarda
biliyorlar,ikrar ediyorlar. evet,suçu var. Onlar tarafından en büyük cürüm
olarak addedilmekte,oda;
İslâmın
tealisine çalışmak,İslâmın fedaisi olmak,İslâmı canla başla müdafaa
etmek,İslâmı alemin başına geçirmeye çalışmak,ve de küfrün belini kırmak...
Kısacası,kıymetli mütefekkir Zübeyir Gündüzalp’in buyurdukları gibi şu
sıfatlarla muttasıf olmasıdır:
“Madem
ki İslâmın her derdine razı olduğunu bildiriyorsun. Bende,engin ve zengin ve
hizmet aşkıyla dolu ruhunuzdan ruhuma akseden fedakarlık ve ferâğat manalarıyla
nefsime dedim:
“VAZİFEN
EY NEFSİM :
Dikenler
arasında güller toplayacaksın...elin açıktır,ısıracaklar.. Ayağın
çıplaktır,batacak.
BUNA
SEVİNECEKSİN.
Fir’avunlar
kucağında büyüyen çocuk Musa’ları safına alacaksın..Sen aldığın için
dövecekler..Sen konuştuğun için hapse atacaklar..
BUNA
SEVİNECEKSİN...
Çöllere
sürerlerse kanınla ağaç,kutuplara götürürlerse ısınla sebze
yetiştireceksin..Yeşilliği sevmeyenler olacak..Yakacaklar,yıkacaklar..
BUNU
SABIR İLE SEYREDECEKSİN...
Karanlık
zindanlara sokarlarsa ışık,paslı vicdanlara rastlarsan ziya,imansız kalbleri
görürsen NUR vereceksin..Sen verdiğin için suç,sen getirdiğin için ceza,sen
söylediğin için mahkum edecekler..
SEN
BUNA İFTİHARLA SEVİNECEKSİN...
Anadan,yardan,evden,serden
ayrılacaksın..candan,gönülden KUR’AN-A SARILACAKSIN.. Sana DİVANE
DİYECEKLER..ALDIRMAYACAKSIN..
Hizmet
için atıldığın yolda önüne demirden set yaparlarsa dişlerinle
sökeceksin..Dağlara tünel oymak gerekirse iğne ile oyacaksın...
UNUTMA...
Nerede
olursan ol,küfrün ve cehlin ta...temelini çürüteceksin...Bir gün KUR’AN etrafındaki
surların yıkıldığını görürsen,SEN;hemen kemiklerini taş,etini harç,kanını su
edeceksin.
Etrafında;ilimden,irfandan,faziletten,ahlaktan
kaleler dikeceksin...
KALELER
FEDA-İ İSTER::AZİZ KARDEŞİM::NASIL..SEN...İÇİNDE KALABİLECEK MİSİN?”
İşte
muvaffakiyetin yolu buradan geçer.Bu vasıflar ile vasıflanıp, ferağat, metanet,
sebat,istiğna,teslimiyet,şefkat,merhamet,tevazu,mahviyet ve dava adamı olup bu
güzel hasletler ve sıfatlar ile vasıflanmakla mümkün olur.
Evet,bizde
kendimize soralım:
Madem
ecdad bu gibi şecaat ve kahramanlıkları göstererek teslim ettiği
emaneti:Ruhlarını rencide etmeksizin muhafaza edecek miyiz?
İ’la-yı
kelimetullahı alemde neşredecek miyiz?
Dökülen
kanlarının bir simgesi olarak al yıldızlı bayrağımızı kıyamete dek
dalgalandıracak mıyız?
Şeâir-i
İslâmiyeden olup,İslâmiyetin bir alameti olan cami ve semaya uzanan minareleri
dünya durdukça koruyup,şerefede okunan ezanın şerefini muhafaza edecek miyiz?
Kur’an_ı
ve Kur’an hakikatlarını aleme,bilhassa muhtaçlara duyurarak,emr-i bil ma’ruf
nehyi anil münkeri yapacak mıyız?
Kısaca,Kur’an_ın
tilmizi olma liyâkatını kazanacak mıyız?
Meseleye
kader açısından Bediüzzaman hazretlerinin bakışıyla baktığımızda görürüz
ki:”Bir zaman eski harbi umumide I. Dünya savaşı),düşmanların,ehli İslâma
bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim
oluyordum. Fıtratımda,şefkat ve rikkat ziyade olduğundan,tahammülüm haricinde
azap çekerdim.
Birden
kalbime geldi ki,o maktul masumlar şehid olup veli olurlar; fani hayatları,baki
bir hayata tebdil ediliyor;ve zayi olan malları sadaka hükmünde olup,baki bir
mal ile mübadele olur. Hatta o mazlumlar kafir de olsa,ahirette kendilerine
göre o dünyevi afattan çektikleri belalara mukabil rahmeti ilâhiyyenin
hazinesinden öyle mükafatları var ki;eğer perde-i ğayb açılsa,o mazlumlar
haklarında büyük bir tezahürü rahmet görünüp,ya Rabbi.. Şükür Elhamdülillah
diyeceklerini bildim ve kat bir surette kanaat getirdim ve ifratı şefkatten
gelen şiddetli tesir ve elemden kurtuldum.”demektedir.
Bu
belâ ve musibetlerin müslümanların başlarına neden geldiğinin hikmetini ise
şöyle izah etmektedir:”Müslümanlara gelen bu açlık,bu zayiatı maliye ve
meşakkati bedeniye nedendir?
Cevaben:Cenâb-ı
Hak bir kısım maldan onda bir (yani her sene taze verdiği buğday gibi mallardan
onda bir) veya bir kısım maldan kırkta bir (yani eskiden verdiği kırktan ki,her
senede ğaliben ve laâkal rıbhi ticari ve
nesli hayvani cihetiyle o kırktan taze olarak on adet verir.) kendi verdiği
malından birisini bizden istedi;ta bize fukaraların dualarını kazandırsın ve
kin ve hasedlerini menetsin. Biz hırsımız için tamahkarlık edip vermedik.
Cenâb-ı Hak müterakim zekatını,kırkta otuz,onda sekizini aldı. Hem her senede
yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize
acıdık;muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenab-ı Hak ceza olarak yetmiş
cihetle belalı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu. Hem yirmi dört
saatte bir saati,hoş ve ulvi,nurani ve faideli bir nevi talimatı Rabbaniyeyi
(namazı) bizden istedi. Biz tenbellik edip,o namazı ve niyazı yerine
getirmedik. O tek saatı diğer saatlere katarak zayi ettik. Cenâb-ı Hak,onun
keffâreti olarak beş sene talim ve talimat ve koşturmakla bize bir nevi namaz
kıldırdı.”
Aynı
zamanda ferâiz-i diniyeyi yapmakta tenbellik gösteren,günahkar bir milletten,en
yüksek mertebe olan şehidlik mertebesine çıkarak,veli derecesinde
kalıb,kanlarıyla bir nevi günahlarını yıkamış oldular.
Bu
vatan evladı her ne vakit dininden bir soğuma,İslâma karşı bir gevşeme
göstermişse;muhakkak arkasından tokat mahiyetinde bir sıkıntı ve bela başına
açılmıştır. Tezkiyeyi nefis olarak cezaya maruz kalmıştır.
Bu
müslüman Türk cemiyeti her ne kadar dine karşı bir gevşeme,bir
uzaklaşma,emirleri yapmayıp nehiylerden kaçma titizliğini göstermese de,ruhunda
bulunan ve taaa derinliklerine kadar nüfuz eden iman;velev taklidi ve zaifte
olsa,küfre girmesine müsaade etmez. Kolay kolay inkârda kalamaz. Zira Türk
milleti İslâmiyeti külliyyen,bütünüyle benimseyip bağrına basmıştır. Bundan
dolayı denilebilir ki:”Nerede bir Türk varsa müslümandır,İslâmiyetten çıkan
Türkler ise,Türklükten dahi çıkmışlardır. Macarlar gibi...”
Böyle
ulvi bir mahiyete sahib olan müslüman evladını tadlilde,geçmişini unutturmakla
kalmayıp,küfre dahi sevk etmekte boş durmayan ehli salib,ğayrı müslimler,ruh
cephesinden vurup,bir daha eski satvetini bulamamalarını sağlama amacıyla
aldığı dehşet engin kararda:
“Bu
Kur’an müslümanların elinde kaldıkça,hiçbir surette biz onlara galib
olamayız,evvela ve bizzat bu kitabı (Kur’an_ı) kendi elleriyle imhasına
çalışmalıyız.”
Vah
esefa. Çünkü Kur’an-ın etrafındaki surlar yıkılmaya çalışılıyor,fakat onu
müdafaa edecek müdafiileri olan nöbetçilerde takat ve mecal yok. Ancak Kur’an
kendi kendini müdafaa ve muhafaza etmektedir. Ayetinde ifade ettiği gibi ilahi
kelam bir defa daha mu’cizeliğini göstermiştir:”O’nu (Kur’an-ı) biz indirdik.
Ve O’nu muhafaza edicilerde biziz.”[5]
Heyhat.
Zira,Kur’an-ı kaldırmak demek ahmakça yapılan şu işe benzer ki;akılsız bir çocuğun
alemi aydınlatan,semanın damına bir lamba olarak takılan güneşi sapan taşıyla
düşürmeye çalışmasına benzer. Çocuk nere,güneş nere?
Kaldıramaz.
evet,kaldıramaz..ve de kaldırılamaz. Ancak göze perde çekmekle,gaflet uykusuna
daldırıp avutmakla,muvakkaten o güneş gibi hakikatların görülmesine ve
istifadesine mani olur.
Veyahut,siyah
gözlük taktırarak alemi karanlık göstermekle aldatmaya çalışır.
Veya
ahmak cevherci gibi ki,yaptığı dessasane telkinatla elmas ile kömürü aynı
kefeye koyup satmakla,başkasına da aynı değerde olduğunu söyleyip sattırmaya
çalışır. Birbirinden tefrik edemez.
Bu
durumlar karşısında akıllı,şuur sahibi kimselerin ilk yapacakları iş,bunların
yani iki zıt şeyin mahiyetini ortaya koymak...
Alem
bir sergi yeri olarak açılmış bulunan geniş ve enva-i çeşit şeylerin bulunduğu
bir Pazar yeridir.
Elbette
ki bu durumda ehli imanın vazifesi (tabirde hata olmasın) kendi malı hükmünde
bulunan ve kendi üzerine emanet olarak alıp kabullendiği İslâm ve Kur’an-ı en
güzel bir şekilde,asrın idrak ve anlayışına söylettirerek,hak olduğunu
ilmin,fennin ve aklın laboratuarında inceleyerek göstermektir. Beşerin hakiki
olarak muhtaç olduğu bütün ihtiyaçlarının İslâmiyet dairesinde olduğunu yalnız
bir dava değil,dava içinde bir bürhan ve delil bulunduğunu bildirmektir.
Her
derdin ilacının ancak Kur’an eczahanesinde bulunduğunu isbat ederek,bu
eczanenin eczacısının da alemde –hatta düşmanlarının dahi tasdikiyle- en emin
ve hazık bir eczacının Peygamberimiz olduğunu ilan etmektir.
Yani
beşeriyetin hakiki saadetlerinin ancak bunlarla temin edilebileceği,aksi
takdirde insaniyet bir bunalım,sıkıntı ve kalaklar içerisinde kalmaya mahkum
olacağını hayatıyla göstermektir.
Elbette
ki böyle ulvi ve son din olan İslâmiyeti,insanlığın nazarına bütün açıklığıyla
teşhir etmek ve parlaklığını kör gözlere dahi göstermektir.
Diğer
taraftan da,elbette her mal sahibi kendi malını sergileyip satmaya
çalışacaktır. Malını güzel göstermek için süsleyip,câzibedâr bir surete getirip
cilalayarak satmak isteyecektir. Maddeleri aynı olması itibarıyla,cam ile
elması,kömür ile yakutu aynı durumda gösterip,camı elmas,kömürü de yakut
fiyatına satacak,cazibesinden bir çok alıcı bulacaktır.
Din
bir imtihandır. Ulvi ve süfli ruhları birbirinden tefrik etmektedir.
12-8-1993
MEHMET ÖZÇELİK