Mumlar
sönmüştü. Bir kısmı tersine dönmüştü. Tersi dönmüştü. Tereslerin tersliği
sertti.
Zengin
olan insanlık fakir yaşamaktaydı. Hoca-nın dediği gibi;Un-da
vardı,şeker ve yağda. Ama helva yok,tat ve tatlılık da
yoktu.
Her
şeyden önce tatlıların tadı kalmamıştı. Belki de alınmıştı. Yağı alınan süt,özü alınan ayran idi. Ayran mı su idi,su mu ayran? Hiç
de belli değildi!
İnsanlık
kibrite de sahipti,muma da. Ama olmayan bir şey vardı,daha doğrusu olması gereken bir şey yoktu,ışığı.
Bir
çokları gibi,Tayyib-de bir ışık yaktı. Ağzından çıkan
şiir bakanlıkça onaylanan şiir idi. Ancak Tayyib bunu şuurundan damıtarak bir
kibrit yaktığı için onaylanmamış,bununla da
yetinilmeyerek cezalandırılmıştı. Aslında insanlık cezalandırılmıştı.
Yanmayan
mumlar söndürülüyor,sönmeyenlerin hayatları
söndürülmeye,sevgisi öldürülmeye ve sürgün veren filizler sürülüyordu.
Fabrikalar
bir dönem kibrit ürettiğinden suçlanırken,şimdilerde
üretilenlerin kullanılmasından sorgulanılıyordu.
Kibritler
yakılmıyor,kibrit suları halinde toprağa dökülüyordu.
Adeta milletin temeline kibrit suyu dökülüyordu. Gelişmesin diye!
İnsanlar
bulundukları hayat zindanlarından,umumi
hapishanelerden özel hapishanelere naklediliyordu!
Düşünmenin
suç olduğunu bildiğim halde,yine de düşünmeden
edemiyordum!
Kim
di zindanda olan? Zindanı yaşayan kim di? Bunun ölçüsü ne idi? İçeri ile
dışarının farkı nereden idi? Belki de üç-beş adım fazla idi! Ben miyim zindanda
olan,yoksa zindan mı bende?
Zindan
ben de idi! Benimle idi! Bir gölge gibi takib ediyordu beni!
Yusuf
Peygamber haksız olarak 12 yıl zindan da kalırken,onu
oraya atanlar sarayda idi.
Saray
adamı zindanda,zindan insanı ise saraydaydı.
Birisi
ve birincisi zindanı bile kendisine saray yaparken,medreseye
çevirirken,bir öteki;zindanına saraylar aramakla meşguldü.
Zindana
girmek için suçlu olmak gerekmiyordu. ders almaya,ders
vermeye gitmek içinde gerekli idi.
Zindandan
Mehmede mektub yazan N: Fazıl-ın dediği gibi,iki
heceli bir yer. Hayat mı? Birkaç heceli! Heceleyemeyenlere tek heceli,hiç heceli.
Işık
yakmayanlar aydınlıktan dem vurmakta idiler. Gerçekte ışık yakanları
vuruyorlardı.
Işık
şahsiyet olamadım ama,ışık yakan olmayı isterdim.
Çünki
ışıkları özledim.
Beste
olamadım ama,besteleri destelemeyi hep istedim.
Bir
kibrit,bir mum olmayı çok isterdim ama,olamadıysam da
bunu içimde çok besledim.
Hep
besledim,büyür diye...
Ümidimi
kesmedim,sesimi kessem de...
Sesimi
kesmedim,biraz kıssam da...
Bir
gemiye bindirilmiştim,meçhule kalkan,hedefsiz bir gemiye..
gemsiz di gemi..belki de gemsizlerin di gemi!
Kaptanı
çoktan emekliye sevk edilmişti,emekliyenlerce...
Kaptanlık
inada mı binmişti,yoksa sıraya mı,sıradan bir işti..
Belli
de değildi ya..gidiyordu işte...
Sırada
ben de varmışım,öyle de söyleniyormuş. Ancak ben
sıradan çıkarılmıştım..çünki sıradandım..sırayı
belirleyenlerce..belirleyenlerin içinde değil,belirlenenlerin içinde idim..öyle
de istedim.
Bir
şey yapamadım..yapamadığıma yandım..hep buna
yandım..yandırıldım..hem de kandırıldım...
Geriye
benden sadece bu kalmıştı.
Hiçbir
şey yakmamış değilim. Yanmalarım beni yaktı. Yanmayanların yakamayacaklarını
biliyordum. Teselli olarak kirlerimden bir tek o ak idi.
Bir
ömre bu yeter miydi? O ateşime bu da kor oldu.
Umduğumuz
dağlara karlar yerine,kor-lar yağdı. Geriye ise,güller gitti,küller kaldı. Oda savruldu,dumanı
kaldı.
Hayat
hükmünü baştan koymuştu;Güllerle Küllerin yarışı...
Rövanşı
olmayan hayatta küllere rağbet çoktu.
Ve...
Küller güllere gübre oldu. Sonuçta her yer güllerle doldu. Güllere gebe oldu.
Küllere
kızmıyorum. Zira güllerin gübre olacak küllere ihtiyacı vardı. Hep bu
ihtiyaçtan o yakıcılığa katlanıldı.
Güllerin
hatırına küllere gülündü.
Güllere
gülmek yaraşır,küllere küllük yaraşır.
İnsana
da bir kibrit çakmak ve bir mum yakmak yaraşır.
Işıklar
sönmesin! Alem karanlığa dönmesin! Yarasalar
sevinmesin!
Tayyib-i
yakan yaktığına yanıyordu. Yanmasına dayanamadı,görevini
yaktı ve emekliye ayrıldı.
Gönlü
yananların haline yanmamaları,kendi gönlünü
yakmamaları için,kendi dünyasına çekilmeyi yeğliyordu.
Adeta
mesleği müddetince bir çok insanı zindana gönderme hükmünü verirken,kendisi
için hükmünü vermekten geri durmuyordu.
Kendisi
başkasına hüküm verirken,vicdanı da kendisine hükmünü
vermişti.
Evine
hapsolmak...
Ve
bir daha adaletle hüküm vermiş oluyordu,kendisi için verdiği hükümle..
Ve
bir daha kimseyi de hapsedemeyecekti,verdiği hükümler vicdanını hapsetmedikçe..
İki
şey geri dönmüyordu;Yaydan çıkan ok..ağızdan çıkan
söz.
Biri
hayatı vuruyor,öteki gönlü yaralıyor,gönülde
öldürücü,yaralayıcı tesir bırakıyordu.
Neticede
ikisi de öldürüyordu veya güldürüyordu.
İşte
Ziya Gökalp-in mahkum ettiren şiiri;
Romen
Diyojen
Yaktırayım
Kur’an-ı
Yıktırayım
Kabe-yi
Şark-a
gelen görmesin
Minareli
kubbeyi
Alparslan
Minareler
süngü
Kubbeler
miğfer
Cami
kışlamızdır
Mü’minler
asker.
Türkiye büyük bir potansiyele sahib. Bu potansiyelin
müsbet platformda ateşlenmesi,öldürülüp
susturulmaması,çalıştırılmayıp atıl bir hale getirtilmemesi gerektir.
Aksi
takdirde mevcut olan,mevcudiyeti kullanılmasını
gerektiren bu potansiyel,menfi yönde kullanılacak,toplumsal kopukluklara neden
olacaktır.
Büyük
insanlar ateşlerler,söndürmezler.
Söndürmek
küçüklüğün bir neticesidir,seviye istemez.
Ağaçlardan
yapılan kibritlere düşmanlık,ağaçlara düşmanlıktır. Bu
ise anlamsızlıktır.
Hayat
hareketliliktir,atalet ölümdür.
Hürriyet
meşalesi,hukuk çerçevesinde yakılmalı,yandırılmalıdır.
04-12-1998
MEHMET
ÖZÇELİK