Not:”İçindekiler”sonda
Milletlerin
edibi,milletlerin edebidir. Edipler toplumun aynasıdır. Toplumun yetiştirdiği
edipler,neticede toplumu yetiştirirler. Binaen aleyh,toplumun edebi,ediplerin
edebiyle ölçülür.
Kur’an ve İslâmın edebiyle
edeblenmiş bir edibin edebi,elbette Kur’an ve İslam edebi olacaktır. O halde deriz ki; “Edipler edepli olmalı;hem
de edebi İslâmiye ile müteeddib olmalıdırlar.”[1]
Meseleye iki ayrı açıdan
bakmak gerek. Şöyle ki;Her edip yazardır. Ancak her yazar edip değildir. A.Ulvi
Kurucu şöyle der:” Eskiden beri lafız ve mana,üslup ve muhteva
bakımından,edipler ve şairler,mütefekkirler ve alimler ikiye ayrılmışlardır.
Bunlardan bazıları,sadece üslup ve ifadeye,vezin ve kafiyeye kıymet
vererek,manayı ifadeye feda etmişlerdir. Ve bu halde,kendini en çok şiirde
gösterir. Diğer zümre ise,en çok mana ve muhtevaya ehemmiyet vererek özü söze
kurban etmemişlerdir.”[2]
Yani;kimi edebiyatı yine
kendi mazmunundaki mana gibi kullanmıştır.
“Edebiyat,duygu,düşünce ve hayallerin,söz
ve yazı ile,güzel ve tesirli bir şekilde anlatılması sanatıdır.”[3]
İfadesinde belirtildiği gibi,güzel olan neticesi ve toplum için ve de Kur’an-ın
edebi vechesinin görülmesi için yapar.
Biri de:”Sanat sanat
içindir.”akımında olduğu gibi ki;ğayrı meşru şeylerde sanat adına-sanat
kılıfıyla-uygulanır.
Nitekim gayet basitçesine
–Ferhan Şensoy’un-eski Şan Tiyatrosunda yönettiği “Muzır Müzikal”adlı
oyunda;Allah’a,Peygamber’e,Kur’an-a dil uzatılıp alay edilmesi,sûre
uydurulup,tesettürlü kadınların küçük düşürülmesi ve de devlet erkânıyla
yapılan alay konuları;[4]sanat
adına küfrünü,ğayzını sunmak,belki de kusmaktır.
Uydurduğu Kur’an sureleri
ki;yalancı peygamber Müseylime-i Kezzab-ı dahi fersah fersah gerilerde bırakır.
Bunlardan örnek vermek için yazması dahi insan olan her insanı dahi
titretmektedir. (Bu oyunun oynanmasından sonra gece elektrik kaçması sonucu
milyarlık tiyatro yanmıştır.)
Mizah,şaka,latife,güldürü ve
müstehcenlik... Sanat kabalaşmış. Öztürk Serengil’in mizahları ve diğerlerinin
yozlaşması,toplumun hangi yönde yetiştirildiğinin,gidişinin bir göstergesidir.
Latife yapan latif olmazsa,kabalık yapar,kabalık doğar.
Böyle bir sanat!ahlaksızlığı
kazandırıp,âhireti kaybettirir.
Nitekim Nef’i kendisini
tenkit eden Tahir efendiyi hicvinde;
”Bize Tahir Efendi kelb
demiş.
İltifatı bu sözde zahirdir.
Maliki mezhebim benim zira
İ’tikadımca kelb Tahirdir.” Lafız ve manayı beraber
götürmüştür.
Bu aynı zamanda”-Gerçekçilik-adı altında,estetik ve
sanatta her şeyi olduğu gibi verme tezini ortaya koymuştur. Bu anlayış
“Hayattaki ve tabiattaki bütün çirkinlikleri (hakikatta, her şeyde bize görünen
yönünde çirkinlikler vardır,yoksa her şey aslında güzel yaratılmıştır.) ve
iğrenç tarafları aynen anlatmayı,bir fotoğraf sadakatiyle aynen nakletmeyi gaye
edindiği için meydana getirdiği eserlerde her türlü su-i istimale meydan vermiş
ve netice de namus ve ahlak gibi mukaddeslerin varlığı yok sayılmıştır. Bizde
realizm akımının en çarpıcı misalleri Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Halid Ziya,
Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin ve Yakub Kadri’de görülmüştür.”
Estetik ve sanat
ahlaksızlığı getiren Naturalizm’de”İnsanı ayakta tutan bütün yüksek değerleri
(ahlak,namus,din vs.)inkar etmiştir. Bizde bu manada ilk Naturalist,içine
düştüğü bunalımla bileklerini keserek intihar eden Beşir Fuat’dır. Naturalizm
daha sonraki temsilcileri arasında ise,Baha Tevfik,Ahmet Nebil, Abdullah
Cevdet, Celal Nuri ve avânelerini görmekteyiz. Onlardan bu günkü materyalist
edebiyatın temsilcileri sayılmıştır. Naturalizmin getirdiği kaba,çirkin ve
iğrenç taraflarla eserlerini ortaya koyanlar,bu günün insanına bir sürü
kin,nefret ve ahlaksızlık empoze etmekten başka bir şey yapmamışlardır.”[5]
Türkçe ilk gazete devlet
eliyle Sultan Mahmut tarafından 1831’de çıkmış olan Takvim’i Vekayi’dir.
Özel teşebbüsün ilk Türkçe
gazetesi ise;Ceride-i Havadistir. Buda İngiliz tüccar William Churchill-in idi.
Agah Efendi(1832-1885)
ise,1860’da Tercüman-ı Ahval-i çıkarmıştır.
Bizdeki ateist ve
materyalist yazarların önemli bir kısmı yani”Materyalist ve Pozitif
fikirler,asıl 1908’den sonra alabildiğine serbest bir zemin bulmuştur.” [6]Bu
materyalistlerden Baha Tevfik(1884-1914),Suphi Ethem ve Celal Nuri
(İleri)(1877-1939)yi görmekteyiz.
1800’lerin sonunda ve
1900’lerin başındaki bu dönemlerde materyalist, ateist, pozitif,sosyalist ve
batılılaşma gibi etkileri görmekteyiz.
Hasan Cemal çıkardıkları
–devrim-gazetesiyle yıllardır her şeyi ters yüz ettiklerini ,Deniz Gezmiş’in
banka soyduğunu bildikleri halde onun ağzından;”Banka soygunuyla ilgim yok!”[7]ifadesiyle,zamanımıza
kadar uygulamalarında aynen devam etmesinin temelinde ve
hedefinde;devrim,solculuk,sosyalizm,şiddet ve iftira ve sırayla”Doğan
Avcıoğlu,İlhan Selçuk,İlhami Soysal,Altan Öymen,Uğur Mumcu,Çetin Altan,Uluç
Gürkan ya da 27 mayısçı askerler”sonuç “Sosyalist devrim”[8]
Bunlardan Çetin
Altan:”Marksist’im.”der.[9]
Bunu te’yiden:”Türkiye Komünist
Fırkasını,1920 yıllarında,Mustafa Suphi,Bakü’de bolşevik şeflerinden aldığı
direktifle kurmuştur.”
Türkiye işçi ve çiftçi
sosyalist fırkası:”1919 yılında kurulmuştur. Şefik Hüsnü Değmer,İsmail
Namık,Nafi Atıf Kansu tarafından kurulmuş,liderleri bunlardır. Bu fırkanın
elemanları devamlı Rusya’dan talimat almışlar. Bunların yayın organı,”Aydınlık”
ve “Orak-Çekiç”dergisidir. Bu dergilerde;”Nazım Hikmet,Ş.H.Değmer,Vedat Nedim
Tör ve Şevket Süreyya,Mustafa Sadrettin Celal”gibi azılı komünistler,zehirlerini
devamlı olarak halka akıtmışlardır.”[10]
Uzun zaman,Zaman
gazetesinde kemiyetten uzak,fikir süzgecinden
geçirdiği tahlillerle”Keyfiyet”başlığında meselelerin,68 kuşağı diye de
isimlendiren bu kuşağın tahlillerini,keyfiyetini keyifli bir mekânda ve akıcı
bir üslupla ele alın Ahmet Selim, fikir çerçevesinden baktığı meselelerin
birini örnek vererek,Toktamış Ateş’i tahlil eder. Onun marx gibi jakobenlikten
dem vurduğunu,bunun içinde”Şiddeti ve zorbalığı benimseyen herkes,kendi
idealinin jakobenidir.”der.
Marx’da”İhtilalci ve diktacı
sosyalizm”taraftarıydı. Milli şef taraftarı. 27 Mayısçı. “T.Ateş gibiler,çok
sınırlı bir bahçenin satıh demetçisidir. İşine geleni işine geldiği gibi
toplayıp ezberlediği dekorun uygun yerlerine monte eder...” [11]
Sessizlik görüntüsü içindeki;şiddet ve dikta taraftarı...
Bizdeki yazarların bu gibi
yazarlıklarının yanında ek –ahkam kesme-görevleri de hazırdır. Ezanın Türkçe
okunması 2-Haziran-1941’de bir kanunla teminat altına alınmış,Demokrat partinin
bunu aslına çevirmesi üzerine:”İlhami Soysal ve
birlikte kanun teklifine imza koyan Altan Öymen,Ömer Sami Coşar,İsmet
Giritli,Ziya Müezzinoğlu,Selami Savaş,Oktay Ekşi ve İlhan Esen hazırladıkları
gerekçeye:” Bu husus,Atatürk devrimine vurulan darbelerden biri,belki de
birincisidir.”[12]
demektedirler. Bizdeki aydınların! en iyi bildikleri bir şey varsa ,işte oda
Dini muhalefettir.
Muhalefetle kalınmamış her
türlü engellemelere başvurulmuştur.
17-Mayıs-1943’deki Dahiliye vekaletine bağlı Matbuat
umum müdürlüğünce gazetelere gönderilen yazıda:” Biz her ne şekilde ve surette
olursa olsun,memleket dahilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer
yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine
taraftar değiliz.”[13]
Hınç bununla bitmiyor,Millet
partisi genel müteşebbis kurulu Bayar:”Biz Türkiye’de şeriatı yaşatmayacağız.”deyip,bu
konuda CHP ile gizlice anlaşarak 163.maddeyi çıkartıyordu.[14]
Solun gerçekleri
gizledikleri itirafında bulunan H. Cemali[15]
te’yid eden Webb:” Komünist devrimciler demokrat değildirler;yalan
söyleyebilirler;askeri müdahaleleri severler;bohem hayatını severler;genelde
yazar,gazeteci,sanatçı ve akademisyendirler. Yurt dışında dostları fazladır.
Fakirler kendilerini desteklemez.”[16]
Edebiyat,tarih,eğitim gibi
bir çok dallarda,inancın çerçevesinde meyveler veren Vehbi
Vakkasoğlu;yazarlığının 30. yazarlık yılında,kendisiyle yapılan bir röportajda;[18]
“Yazarın adı yok”der.Hak olmakla beraber;maalesef yazarın kendisi de yok. Acaba
yazarın nesi yok? Cazibesi!!
Medeniyetin edebiyat ve
belâğatı,Kur’an-ın edep ve belâğatıyla mukayeseye girmez.
Medeniyetin edebiyatı;”Karanlıklı bir hüzün”verir.
Kur’an ise;Hidayet ve nurlu bir hüzün verir. Yani birincisi “Nefsi hevesatına
teşvik eder,o da tiyatrocu,sinemacı,romancı medeniyetin edebiyatının
şe’nidir.(işidir)
İkincisi”Nefsi
susturup,ruhu,kalbi,aklı,sırrı;maâliyata(ulvi şeylere),vatanı aslîlerine,
makarrı ebedilerine,ahbabı uhrevilerine yetişmek için latif ve edepli masumane bir
teşviktir.”[19]
Konuların farklılığı
nazarların ve bakış açılarının
farklılığından ileri gelir. Nitekim “Edip ve şairler,zeval ve firaktan
(yok olup ayrılmaktan)ağlamışlar. ölümden vaveyla etmişlerdir.”[20]
Ancak gerçek edipler bunların arkasındaki rahmet tecellilerini ve bahçelerini
görmüş,öyle de değerlendirmişlerdir.
Nâbi-nin Mekke’ye girerken
söyleyip,bütün müezzinlerinde minarelerde okudukları;
Sakın terk-i edepten
Gûihi mahbûb-u Hudâdır bu;
Nazargâh-ı ilâhidir
Makam-ı Mustafâdır bu...
Ve ya II.Murad-ın –Bir Cemâle aşıkım kim bir Cemâle
benzemez.
Noktayım Per-gâr içinde devr ederler hep beni..
Şimdi ise Şair Eşref-in deyimiyle;Erbâb-ı teşâûr
çoğalıp şair azaldı
Yok öyle
değil,şairin ancak adı kaldı.
Elbette bunda kabiliyet olmakla beraber, Allah
vergisidir.
-Kabiliyyet dâd-ı Hak’tır herkese olmaz nasib
Sad-hezâr terbiyye etsen bî-edeb olmaz edib.
M.Akif ise o edipleri şöyle tenkid eder;
“Üdebânız hele gayetle
bayağı mahlukat..
Halkı irşad edecek öyle mi bunlar?Heyhat!
Kimi garbın yalınız fuhşuna hasbi simsar;
Kimi,İran malı der;köhne alır,hurda satar!
Eski divanlarınız dopdolu oğlanla şarab;
Biradan,fahişeden başka nedir şi’r-i şebab?
Serseri;hiçbirinin mesleği yok,meşrebi yok;
Feylesof hepsi;fakat pek çoğunun mektebi yok!
Şimdi Allah’a söver...Sonra biraz bol para ver;
Hiç utanmaz,Protestanlara zangoçluk eder!
benim en ebedi hasmım olan Rusya bile,
Hakkı teslim edelim!Hiç de değildir böyle.
Mütefenninleri ta keşfe kadar tırmanıyor;
Edebiyyatı anıldıkça zemin çalkanıyor.”
Bunu toplumun bozukluğunun
bir tezahürü olarak dile getiren Neyzen Tevfik,kendisini hapse attıran
şiirinde;
“Ağzımıza sıçan yok,hüsnü
kederden başka;
Valideye kim bakar,köhne pederden başka.
İnsanlık bumu ey mâişer?
İnsanlığın sonu ifran etmek demektir,
Bizimkine gelince,düpedüz bok yemektir.
Hayat sirkeden ucuz,
Düşünme şampanya iç;
Bir baloda kazandı memleket bir sürü piç!
Göbekte perçinleşmiş,hava geçmez aradan,
Bozulmayan kadın yok,haber versem paradan...”
DEĞİŞENLER .....
DEĞİŞTİRİLENLER ...
Küfrün moda olduğu
dönemde,bazı yazarlarımız ve o meyandaki yazıları da moda idi. Ancak o modayı
devam ettirenler olduğu gibi,dönenler ve dönmeler ve nefsine yediremeyenler de
oldu.
Şaşkın dönemin şaşkın
yazarları oldular. Bunun sebepleri arasında şan,şöhret,makam,para,şahsı gözüne girme gibi sebepler yer aldı. Önceki
ibadetli ve isabetli,istikametli hareketlerini,zik-zaklı bir yaşayış ile
değiştirdiler.
Karanlıkta olan bu
aydınlar,milleti aydınlatma yoluna koyuldular. Ve netice de milleti de
kendileri gibi karanlığa sürüklediler. Karanlık aydınlar,karanlık bir neslin
türemesine sebep oldu. Karanlık asrın,karanlık aydınının,karanlık nesli...
İşte bunlardan misaller:
HÜSEYİN CAHİT YALÇIN :
(1874-1957)Hayatının başlangıcında “Allah-u Ekber” başlıklı yazı yazarken,sonu
dinsizlikle noktalanan ve gelişen zik-zaklı bir hayat.
Bizdeki yazarların en kabul
görenine bile baktığımızda bir menhiyatlar,içkili,bulanık bir kafa ile karşı
karşıya olduğunu görürüz. Dr.R. Nur;H. Cahid için fuhşun içinde olan bir insan
olarak bahsederken[21],Y.
Kemal-inde içki içmekle beraber:”İsmet’in adamı ve propagandacısı imiş. Hatta
bazıları “Hafiyesidir.”diyorlar.”[22]
Bir yerlere dayanmak için gelişen uygunsuz ve uyumsuz tarzlar olarak
görülmektedir.
KEMALETTİN KAMU : Şu söz
onundur= Kâbe Arabın olsun!
Çankaya
bize yeter.
Kâbe hedef değil,belki onun
ifade ettiği mânalar onun için hedeftir. Arab-a olan kinde,İslâmiyete olan
yabanilikten ileri gelir.
FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL :
1898’de doğan yazarımız,bir çokları gibi,yıkılmışlıkların ve çökmüşlüklerin
insanı... Kara günlerin kara bahtlı insanı... Kominizm ve sosyalizme karşı
mücadele edip,İslâmi yazılar ve şiirler de yazmıştır. Bu da Mustafa Kemal-i tanrılaştırarak:
“Bu hıyâbân
ebediyet yoludur.
Gider Allah’a
kadar burdan ucu.”
Ahmet
Kabaklı;özellikle,Faruk Nafiz,B.Kemal Çağlar,Falih Rıfkı Atay ve Y.Kadri
Karaosmanoğlu’nun Atatürk’ü tanrılaştırdıklarını,ifade eder.[23]
Adeta yazarlıkları onun üzerine inşa edilmiş.
Bu ifratkâr tutumların bir
örneği Falih Rıfkı’da görülür.”Falih Rıfkı kırk seneden beri nerede yazı yazmış
ise mukaddesatımıza hücum etmiş ve ekser yazılarında şimal komşumuzu övmüş ve
temposuna ayak uydurmuştur. Hatta Atatürk’ün ölümünde bir makale
yazarak-Atatürk öldü ise başımızda Stalin ve İnönü vardır.-demiş”tir.[24]
BEHÇET KEMAL ÇAĞLAR :
Mustafa Kemal’e olan sevgisinden dolayı ona mevlid yazmasıyla bilinir.
Her şeyin bir bedeli
olacaktır. Ve B.Kemal’de Atatürk tarafından Londra’ya tahsile gönderilir.[25]
NURULLAH ATAÇ : Millet bir
yandan bölünür,dini tahrib edilirken,diline de el atılmış,yozlaştırılmaya
çalışılmıştı. İşte N. Ataç bunun temsilciliğini yapıyordu. Dilde yaptığı
tahribatla,dildeki uydurukçanın ilk yılmaz mucididir.
“İlk defa devrik cümleyi ve
uydurukça kelimeleri kullanan olmakla
kalmayıp C. Meriç’in deyimiyle kullananların da babasıdır.”[26]
“Bir tek yol
vardır;çocuklarımıza Yunancayı,latinceyi öğretmek,onları yunan,latin
yazarlarının eserleriyle yetiştirmek.. kafamızı değiştirmek gerektir;onun
değişmesi,batı aleminin düşünüşüne,görüşüne ermemiz için çocuklarımızı bu günkü
batı aleminin kökü,kaynağı olan yunan,latin eserler ile yetiştirmemiz gerektir.
Yoksa edebiyatımız bir yığın lakırdı olmaktan kurtulamaz.”
Oysa Yunanistan’ın bile
1964-de ilkokullarda,76-da ise bütün eğitim sisteminde terk edildiği[27]
halde N. Ataç,nursuzluğuna başkalarını da sevk ediyordu,oda yazar ve eğitimci
adıyla...
İnönü’nün gözde adamı olan bu kişi yukarıdaki ifadesini
te’yiden şunu savunuyordu:”Gençleri,Roma’nın edebiyatı,
Platon’u,Aristophanes’i,Euripides’i, Horatius’u,Vergilius’u okusunlar. Yalınız
birini değil hepsini okusunlar. Onların etkisi ile yetişen Avrupa
edebiyatlarının eserlerini okusunlar.”[28]
Olur ya,belki yanlışlıkla bizimkilerden birisini okurken kazara bizden,bizim
tarihimizden haberdar olabilirler!
-Araştırmalardan 23 yaşından
83 yaşına kadar İslam dini ile meşgul olup,müslüman olduğu belgelenen
Geothe-(1749-1832);[29];Bir
millete yapılacak en büyük manevi su-i kast onun diliyle oynamaktır.”sözünü
Fransız edibi Bossuet’de tasdik eder:”sabit olmayan ve her an değişen dillere
ölümsüz bir eser emanet edilemez.”
Ataç-ın kızı Meral Tolluoğlu
babasının Y. Kemal Beyatlı ve Tanpınar’a kendisinin yazı dilini
eleştirmelerinden dolayı kızgınlığını şöyle dile getiriyor:”Babam o sıralar çok
saygı,sevgi duyduğu Y.K.Beyatlı’dan da soğumuştu. Artık ne Beyatlı’yı
seviyor,ne de şiirlerini beğeniyordu. “Eskiden yazdığı şiirler içinde gerçekten
çok güzel olanları var;ama yeni yazdıkları kendisi gibi bir şeye benzemiyor.”
Behçet Necatigil ise,Ataç
hakkında:”O. Veli ve kuşağı,şiiri gündelik hayatın gürültüsünde ayağa
düşürdü.-umurumda mı dünya-buna örnektir.”[30]
Batıyı körü körüne taklid edenlerden...[31]
Nitekim
Şinasi’de;(1826-1871)Fransız edebiyatının ve kültürünün hayranı
olup,kurtuluşumuzu batıda arayan aydın!larımız gibidir..Ancak Tercüman-ı
ahval-den ayrılan Şinasi,27-Haziran-1862’de yayım hayatına başlayan Tasvir-i
Efkar-da başlamış ve bu;” Gazetelerde ilk edebi tartışmalarda Tasvir-i efkâr’da
başlamıştır.”[32]
H.Tunalı-nın Ataç-ı
Tahlilinde söylediği gibi:”Efsaneden umduğunuzla,efsaneden bulduğunuz arasında
hayli fark var.”[33]
Meşhurluğu ile,yazıları arasında da öyle fark var.
A.Selim:”N.Ataç ve N. Hikmet... Birbirinin öylesine
bütünleyicisidirler ki;birinden biri olmasaydı,fikir ve sanat hayatımız asla
bir çoraklığın,bir kısırlığın içine sürüklenemezdi.”der.[34]
ORHAN VELİ : Tarih ve dine
inanmayan bir şairdir. Hekimoğlu İsmail,Orhan Veli’yi komünist olarak
tanıdığını-kızılcık-kitabıyla kızılları (Komünistleri)anlattığını ifade eder.[35]
BEŞİR FUAT : Ölüme,yaşamakla
yok olmak arasında bir değerlendirme getirir.
ABDULHAK HAMİD :(1852-1937) Tarancı gibi,inkarla iman
arasında bocalayıp,belki bir yandan da
psikolojikmen inanmanın gereğini de inkâr edememektedir.
Batı edebiyatının Türk edebiyatına
etkisinde önemli rolü olmuştur.
AHMET HAMDİ TANPINAR : Cemil
Meriç’in ifadesiyle o “Edebiyatımıza derin bir irfan,uyanık bir tecessüs,olgun
bir zevkle eğilen bir müsteşriktir. Dürüsttür,samimidir,sanatkardır ama imanını
kaybeden insanın büyük yabancılığı içindedir.”[36]
ABDULLAH CEVDET (1869-1932)
Nâm-ı diğer;Abdullah Cevdet Karlıdağ.Arapgirde doğmuş,batılılaşma akımının da
öncülerindendir.
A.Cevdet;[37]ilk
küfür tohumlarını ekenlerdendir. Materyalist zihniyetin temsilcisi olup,aklı
gözüne inen maddeci,münkirlerdendir. “Her şeyi madde de arayanların akılları
gözlerine inmiştir. Göz ise maneviyatta kördür,görmez.”[38]
Gazeteye:”Ben bu vatanın
öksüzüyüm.”diye verir. –S- harfi düşer. “Ben bu vatanın öküzüyüm.”olur. Bu
sevabı mürettibi,hatayı mürettip,yani yazıcı hatasıdır,der.
Aslında”Öküzlerin
gözüyüm.”olmalıydı. Ahiret inkârına karşı giriştiği hareketinden dolayı
Bediüzzaman Said Nursi onun hakkında:” Doktor A. Cevdet’in dinsizce hücumlarına
karşı yazdığım bir-iki risale...”dediği haşir,tekrar dirilmeyi isbat
konusunda;10.Söz-ü yazmışlardır.[39]
Ve:”İslâmiyetin kusurunu
görmekle lezzet alan ecnebiler ve
ecnebilerin fikirlerini neşreden gazeteciler...”[40]
Kendisinin de pek düzgün
biri olmadığını;”İdare,padişah,rical ve fena şeylerle alay etmek,din ile
istihza,gabi talebe ile eğlenmek,en hoşuma giden şeylerdi. Zaten mektepte
bunlar moda idi.”[41]
Bu bile A.Cevdet için:” Vatan hıyanetinin çok olduğu..”[42]bir
kimse olarak niteler.
“Vatanımı seviyorum;ama
milletimi sevmiyorum”diyen A.Cevdet;Dinsiz,İslâma saygısızlığı ön plana
çıkan,latin alfabesinin kabul edilmesini ilk önerenlerdendir,diyor M. Barlas.[43]
CAHİT SITKI TARANCI : Avrupa
tahsili görmüş,Paris’te eğitim görüp,şiirlerini çevirmiş olduğu Varlaina-yı
taklid eder. Otuz beş yaş şiirinin şairidir. ancak 44 yaşında ölmüştür. Ahirete
inanmaz. Düşüncelerini hiçbir metafizik
olaya dayandırmaz. Hayat felsefesi:” Bu dünya geçicidir. sonunda çok anlamsızda
olsa ölüm denen gerçek vardır... Niçin günümüzü gün edip,mutlu bir hayat
yaşamayalım?”[44]
İnanmak ile inanmamak
arasında bocalayan,arayışın karanlıklarında yüzen Tarancı yine de” Olmuyor seni
düşünmemek Tanrım.”demekten kendisini alamamıştır. “Şiirin her şeyin üstünde
olduğunu”söylemekle sanat için sanat görüşünü savunur. Tarih ve dine inanmaz.
HALİT ZİYA UŞAKLIGİL : A.
Kabaklı onun hakkında:”Zamanına mahsus konakların,eğlence yerlerinin,moda
mağazalarının,basın ve aile çevrelerinin tasvir ve tahlilinde H. Ziya’nın büyük
ustalığı göze çarpar.”[45]
Zevk hayranı,zevkçi yazar.
YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU :
(1889-1974)1912’de “Kadın ve 20.asır”ile ilgili yazmış olduğu[46]
harika yazı ki,kadını ve asrımızı en güzel bir şekilde tasvir etmektedir.
Ancak gelişen ve eleyen
zaman süzgecinde:” Öldükten sonra beni camiye götürmeyin,hastaneden
alıp,doğrudan mezara götürün.”der. Ancak adet olan yapılır,namazı kılınır,gelmese
de getirilir.
“Mevlid-i Şerif beni terbiye
etti.”nefis yazısı da[47];hayatının
başlangıcı ile sonucu arasındaki tezat ve uçurumu yansıtmaktadır.
ŞEMSETTİN GÜNALTAY : Dini
eserleri ve dini yaşayışı yasaklayan 163. maddeyi[48]
tesis eden kişidir. Ne aciptir ki,müderris seviyesinde olan bu şahıs,İslâmi
yazılar da yazmıştır.
Aldanmış ve
aldatılmış...Hazin bir son...
RUŞEN EŞREF : Başlangıç da
iman ve ibadetle gelişen bir hayat,netice de kalbe yük oluyor. Büyüyen ve
yeşeren ağaç,yıkılmaya mahkum hale geliyor.
Yıkılan ve çökenler arasına
oda giriyor.
HASAN ALİ YÜCEL : Önce
dinsizce eğitimde faaliyet. (Köy enstitüleriyle) Daha sonra elinden ikbal
gidince,ölmeden önce –Allah bir-kitabıyla kendini affettirmeye çalışıyor. Ancak
köy enstitüsündeki ve eğitime vurduğu darbeler unutulacak cinsten değildir.[49]
Şahıslar ve ölenler için
ölen ölüler...
M. Kemal hayranı bu şahıs
maarif müfettişi iken;bir gece Kayseri’de sofra sohbeti başlayınca Mustafa
Kemal,H.A.Yücel’e:
-Bu gün lisede sizin mantık kitabınızı
karıştırırken,”Matematikte usul”diye bir bahis gördüm. Demek siz riyaziyeden de
anlıyorsunuz?”
-Biraz Paşam.
-Peki söyleyin bana,sıfır neye derler?
-Huzurunuzda bana derler,Paşam,der.
Şiirinde de:
Bu altı ok Kemalizm’in özüdür.
Altısı da Atatürkün sözüdür.
Atatürk ki milletinin gözüdür.
Bu imanla yüceliğe ereyim.”der.
Osman Yüksel Serdengeçti
onun hakkında:”İflas etmiş bir siyah nokta”[50]
olarak söz eder.
İç ve dış alemiyle bir
bocalama içerisinde olan adam,H.İsmail-in ifadesiyle,kendi içerisinde
durulmayan bir insan.[51]
Kokuşmuş ve tefessüh etmiş
bir ideoloji olan komünizmi bayraklaştıran kimselerce bayraklaştırılmış ve
bayraklaştırılmaya çalışılan kimsedir Hasan Ali Yücel...
Bu zat,köy enstitüleriyle
gösterdiği marifetlerinden bilinir. O köy enstitüleri ki;bu mazlum ve masum
milletin körpe evlatlarının bir bahçıvan maharetiyle yetiştirilmesi
gerekirken,oradan mezun olanlar ateist,,materyalist,maneviyatları
törpülenmiş,dine ve mukaddesata zıt,milletin alışamadığı ve alışmadığı
öğretmenler olarak yetişmiş ve yetiştirilmiştir.
Oraya öğretmen olması için
gönderilen bu insanlar mukaddes değerlerine ters düşmekle kalmamış,kızlı
erkekli yatılı olan o okullarda kızlar bakireliğini kaybetmiş,lağım ve
tuvaletler düşürülmüş çocuklarla doldurulmuş. Hem din,hem namus. İşte sana
öğretmen. Burada kalan insanların hepsine yakını,doğunun saf ve masum insanı.
İşte onun netice ve meyvesi olan şimdiki doğu.
Hem anlaşılamayan bir
nokta;acaba bu köy enstitüleri ve yatılı okullar neden memleketin en dış ve
ücra köşesine yapılmış? Mesela;Ankara Hasan oğlan. Kuş uçmaz,kervan geçmez.
Kayserinin Pazar Ören,Kayseri’den saatlerce uzakta. Malatya-nın Akçadağ
ilçesinin bir köyü. Kırşehir-in Çiçekdağ ilçesi,sapa ve Kırşehir’e
Şunu da müşahede
etmekteyiz;O yörenin halkı da mâneviyattan uzak bırakılmış. Sanki maddi
teknoloji gitmediği gibi,mâneviyat da gitmemiş. Şu özelliği de gözden
kaçmamakta;oradaki halkın hepsine yakını tek şefi tanır ve oyunu da ona verir.
Şimdide aynı durum devam etmektedir. Beş yıl kaldığım Çiçekdağ-da bunu müşahade
ettim. Faydalı insan pek barınamamış ve barınamıyor.
Pansiyonun da kaldığım ve
iç-içe olduğum talebelerin durumu ise,gayet vahimdi. 1986 yılında,bu talebeler
kendilerine,orada kalan öğretmenleri tarafından açıktan açığa komünizm
anlatıldığını,odalarında menfi propağandalar ile çocuklar kendilerinin
zehirlenmekte olduklarını söylediler. Bizde bir kısım talebeleri,büyüklerini
öyle bulduk. Bir kısmı da onun eşiğinde idi.
Yoksa böyle yerler talebeyi
menfi yönde yoğurmak için uygun olduğundan mı seçilmiş? Acaba merkezlerde
yapılanlar göze çarptığından her şey yapılamaz mı? Sorular? Sorular?
Çirkinlikleri gösterip,ürperten
sorular...
Çocuğunu memleketindeki kan
davasından dolayı buraya getiren bir veli,ta orta okuldan tanınmasın diye
oğlunu o durumdan kurtarmak amacıyla buraya getirdiğini söylemekte. Oysa durumu
daha iç açıcı olmayan o çocuk mânen bozulmanın kıskacında idi.
Kişi için en
müessir,öğretmenidir. Özellikle temelini oluşturan ilk okul öğretmenidir. İşte
bu yavrular onların elinde yetişmekte,daha sonra kendileri de öğretmen olup
başkalarını aynı mecrada yetiştirmektedirler.
İşte şahit olduğumuz bu
öğretmenlerden birisi;sınıfta öğrencilere:”Oğlum Allah-dan şeker isteyin.
Bakalım size verecek mi?” Masum olan çocuklar;”Allahım bize şeker ver,Allahım
bize şeker ver...” ve neticede öğretmen içindekini iğrenççesine kusuyor:”Allah
yok ki size şeker versin.”
“Benden isteyin.” Öğretmenim
şeker ver.. öğretmenim şeker ver..” Önceden şekeri cebinde hazırlayan öğretmen
dağıtır. Ve bu nesil böyle yetiştirilmeye çalışılır.
Arı su içer bal akıtır,yılan
su içer zehir akıtır.
Bu insanlar uzaydan
gelmediler. Başka devletlerden gelen insanlar tarafından da eğitilmediler. Bu
insanlar kendi eğitim sistemimizin çarkları arasında üğütüldüler ve milleti
de kendi çarklarının sisteminde
üğütüb,yoğurdular.
Ve bir nesli böyle
kaybettik.. Bir nesli böyle mahvettik...
Bin yıldır tarihine ve
mukaddesatına sahip olup,bayrağını bütün ufuklarda diken bu millet bir anda
nasıl oldu da,bu değerlerine bu denli düşman kesildi? Maddi yönden iflas
ettiğimizden mi? Elbette hayır. Zira manevi değerleri çökertilmiş ve yıkılmış
bir binanın odalarını tezyin edip süslemek,yıkılmamasına ne derece katkıda
bulunabilir?
Bu milletin temelleri
sarsılmış. Oda eğitimden geçer. Yanlış eğitimle maneviyatını kaybeden bu
millet;maddeyi de kazanamadı,onda da iflas etti.
O halde,milletçe ve devletçe bu meseleye
sahip çıkılmalı,geçmişteki hatalar tamir edilerek –bir derece milletten özür
dilemek demek olan- sağlam eğitim sistemiyle,geçmişimize ve tarihimize sahib
çıkarak,temelini ve harcını maneviyatla yoğurur isek,geleceğe ümitle
bakabiliriz. ve gelecekte bize sahib çıkar.
Hiçbir
yerde itibarı olmayan bir babaya,kolay kolay evlat sahib çıkmaz. gelecekteki
evlatlarımızın;alnı ak,göğsünü gere gere iftihar edebilecek bir babasının
olmasını istemek,verilecek maarifimizin,eğitim
sistemimizin Din ve Fen ilimlerinin birbiriyle mezcedilmiş,beraber okutulduğu
bir eğitimin olmasıyla olacağını bilmek ve uygulamaktan geçer.
Zira;Vicdanı aydınlatan din
ilimleridir. Aklı aydınlatan fen ilimleridir. İkisinin birleşmesiyle ancak hakikat ortaya çıkar.
Yoksa din ilimleri
olmadan,maneviyatsız fen ilimleri şüphe ve inkarı doğurur. Gözü kör bir nesli
ortaya çıkarır. Köy enstitüleri gibi.. Fen ilimleri olmadan yapılan bir din
ilminden de taassub doğar. Yürüyüşü topal olur.
İkisinden de mahrum olan bir
nesil ve eğitim;kör ve topaldır.
Acaba biz hangisindeniz???
ÖMER SEYFETTİN :
(1884-1920)Müstehcen ve muzır motifler işleyen bir kişidir. Aklı göbeğine
bağlı. N.S. Banarlı’nın ifadesiyle:”Muharririn (yazarın)adeta marazi bir
ısrarla işlediği şehvet ve taarruz sahneleri,”Bomba”gibi. Bazı hikayelerinde
daha sanatkarane olmakla beraber,mesela”Beyaz lale”de asla güzel denilemeyecek
bir anlatışla yazılmıştır. Behimi (hayvani) tecavüzlerin tasvirlerinde lüzumsuz
bir ısrarla durularak,adeta okuyucuların bu hislerini harekete geçirmek isteyen
bir tabiye kullanılmıştır.”der.
İşte cumhuriyetin acı meyvelerinden...Bir şehvet uğruna
ölenlerden... Göbek edebiyatçılarından...
TEVFİK FİKRET :
(1876-1915)Papaz (Haluk’un) babası olan inkarcı,ateist bir kişidir. Oysa buda
diğerleri gibi önceleri iman taraftarı idi.
Haluk’un
amentüsünde”Şeytan’da biziz cinde,ne şeytan,ne melek var.”
Her şeyi kendi köhne fikrinde arar.
Şeytan sillesi yiyenlerden...
“Dünya dönecek cennete insanla,inandım.
Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın.
Her şey olacak kudreti irfanla inandım.”der.
İmana alternatif bulmaya
çalışır,bocalar,imansızlıktan bunaldığında,bununla kendisine teselli arar.
“Dini duygularını daha
serveti fünûn devrinde kaybetmiş olan Fikret,Türkiye yi ve dünyayı geri
bıraktığına inandığı dinin tekrar canlanmasına kızdı ve şiirlerinde bu cereyana
karşı cephe aldı.”[52]
Şimdilerde de aynı davada
bulunan çömezleri de aynı üstatlarının yolunu takip etmektedirler.
A.Kabaklı:,T. Fikret’de
materyalist etkilerin,Z.Gökalp’de de milletin esas alındığını söyler.[53]
Mukaddesatı yıkmaya ve
yırtmaya çalışan bu şahıs,bu uğurda yırtılır.
“Yırttırılır ey kitabı köhne!yarın,
Medfeni fikir olan sahifelerin.”
Bunu en güzel M. Akif
tanımlar:
“Bu gün Allah’a söver,sonra biraz bol para
ver,
Hiç utanmaz,protestanlara zangoçluk eder.”
Şerefi gibi her değerini
kaybetmiş olan bu kişi:
“Her şeref yapma,her saadet piç.
Her şeyin iptidası,ahiri hiç.
Din şehit ister,âsuman kurban.
Her zaman,her tarafta kan kan kan...”
Batan ve batıran bataklık
tezgahtarı...
Bu günün insanının da
durumunu tasvir eden “Hân-ı yağma”şiiri akıcıdır.
“Bu sofracık efendiler,ki iltikama
muntazır.
Huzurunuzda titriyor,şu milletin hayatıdır.
Şu milletin ki,muzdarip,şu milletin ki muhtazır.
Fakat sakın çekinmeyin,yiyin yutun hapır hapır.
Yiyin efendiler yiyin bu hanı iştiha sizin,
Doyunca tıksırınca patlayıncaya kadar yiyin...
Bütün bu nazlı beylerin,ne varsa ortalıkta say,
Hasep,nesep,şeref,şataf,oyun,düğün konak saray,
Bütün sizin;efendiler konak saray gelin,alay,
Bütün sizin,bütün sizin,hazır hazır,kolay kolay.
Yiyin efendiler yiyin...
Verir zavallı memleket,verir ne varsa malını,
Vücudunu hayatını,ümidini hayatını,
Bütün ferağı halini,olanca şevki balini,
Hemen yutun düşünmeyin haramını helalini...
Yiyin efendiler...
Bu harmanın gelir sonu,kapıştırın giderayak,
Yarın bakarsanız söner,bugün çatırdayan ocak
Bugün mideler kavi,bugünkü çorbalar sıcak
Atıştırın,tıkıştırın kapış kapış,çanak çanak,
Yiyin efendiler yiyin bu hanı pür-neva sizin,
Doyunca tıksırınca,çatlayıncaya kadar yiyin...”
Her dönemin o zamanki halini
böyle tasvir ediyordu.
NAZIM HİKMET :
(1902-1963)1950-de hapisten çıkıp,Rusya ya kaçmıştır. dedesinin Türkiye ye göç
eden bir Polonya yahudisi olduğunu söyler. Dedesi aynı zamanda İngiliz muhibler
cemiyetinin üyelerinden olup,Selanik eski valisi olan Nazım paşadır. “Türkiye
de kullandığı –Ran- soyadını değiştirerek oradan –Bozeçki- veya –Verzenski-
soyadını almıştır.”[54]
Y.Bülent Bakiler onun
hakkında:”Kominist”,”Polonya asıllı”olup,Nazım kendi şiirinde de=Ben eski
Moskovalıyım
Eski İstanbullu olduğum kadar
Bu şehir benim şehrim
On dokuz yaşımda bu şehre geldim.
1922 idi yıllardan o yıl
Hey gidi gençlik hey!”[55]
Durhan H.Hatiboğlu’da onun
hakkında;Bulgaristan’da köy köy dolaşıp mitingler yaptığını,Kırcaali mitinginde
kendisini dinlediğini söyleyen kişiden nakille;”Yoldaşlarım,Türkiye2ye
gitmeyin! Orada insanlar açtır,çıplaktır!.. Ot ve saman yerler!.. Ama en yakın
bir zamanda Komünizmi oraya götüreceğiz. O zaman oraya hep beraber orak-çekiçli
bayraklarla gideceğiz...”der.[56]
Rus’un maşalığını yapan bu
şahıs sonunda yazarımızın da ifade ettiği gibi:”1978 yılında Moskova
ziyaretinde Rus eşi Vera hanımın bana anlattıkları Nazım’ın Varna-da KGB
ajanları tarafından zehirlenip öldürülmekten bir tesadüf eseri kurtulduğunu
kanıtlamaktadır.” Ve Türkçe
olduğundan dolayı gerek Nazım’ın,gerek diğer her türlü yazarın kitaplarının da
sakıncalı görülerek kütüphanelerden toplatılıp imha edildiğini de nakleder.[57] DP-nin Menderes döneminde önce Gümrük ve Tekel
sonra Milli Eğitim bakanı olan Prof. Rıfkı Salim Burçak,Nazım Hikmeti Türk
vatandaşlığından çıkaran bakanlar kurulu kararına imza atanlardandır. Kendisi
şöyle der:"Eğer Nazım mahkum ettirildiyse bu işi yapan CHP-dir. Yani Durmuş
Fikri-nin halen mensup olduğu parti. Biz 1950 yılında iktidara geldiğimiz zaman
Nazım cezaevindeydi. 28 yıla mahkumdu. Ve çıkması için daha 16 sene yatması
gerekiyordu.”
A.Selim’in ifadesiyle bir
çok yönü anlatılmayan”Nazım efsanesine solun ihtiyacı var! Fakat ondan ötesini
anlamak da kolay değil.”[58]
Bağlanıp bağlayacakları,bayraklaştırıp ihtiyaç anında açacakları bir bayrak
gerekti ve onu da bu şekilde üretip birbirlerini avutmuş oldular. Kendilerini
geleceğe taşıyan bir araca ihtiyaçları vardı,patlak tekerli de olsa böyle bir
ihtiyaç ortaya konulmaya çalışıldı.
DP-nin umumi aftan istifade
ile bir yıl sonra (38 yılında orduya komünizmi
aşılamaktan giren ve çıkan Nazım) Moskovaya kaçmıştı. Stalin-in bizden Kars ve
Ardahanı istediği dönem.
Türkiye aleyhinde çalışan
Nazım M. Kemal’den”Burjuva Mustafa Kemal”ve -Refik Koraltan-
şiirinde:”Biliyoruz,biliyoruz.
Bu vatanın anasını ağlatan
Bir İsmet,bir Adnan,Bir de Koraltan.”[59]
15-Mayıs-1951’de Bakanlar
kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarılan N. Hikmet için 12-7-1951 Cumhuriyet
gazetesinde :”Yüzüne tükürülecek adam”diye Şair Eşref2in zamanın hükümdarına
söylediği:”resmini teksir ettirip dağıt ki millet doya doya yüzüne
tükürsün.”şiirine uyarak”Bizde yukarıdaki resmini Nazım(Hikmet)hesabına aynı
gaye ile basmış bulunuyoruz.”diyor.[60]
Bizde diyoruz ki;Tükürün
zalimlerin o hayasız yüzlerine,tükürün...
O ”Kalbim uzaktaki kızıl
yıldızla çarpıyor.”[61]
“Vatan hainliği”tescil
edilen Nazım;”Gözlerimin ışığını Staline borçluyum,o beni yarattı,o beni yaşatıyor.”diyecek
kadar komünizm ideolojisine bağlı ve rüyalarının memleketi olan Rusya
hasretiyle yanan bir kişidir.
Rusya da bir hemşireyle yaşayan
Nazım,Türkiye de sefil bıraktığı karısının oğlu memede şu şiiri yazar:
“Sen bizim orda kalmamızla beraber
Komünizmi kuracaksın Memed;
Anana hasret,sana hasret
Yoldaşlarıma hasret
Öleceğim.
Ama sürgünde değil,gurbetler de değil
Rüyalarımın memleketinde...
Beyaz şehirde,Moskovada.
Memet yavrum!
Seni Türk komünist partisine
Emanet ediyorum.”
Oğlu Mehmet babası
için:”Babam yurt dışında sadece Ruble için yazdı.”der.[62]
Acaba gerçekten Nazım
davasında samimi mi idi? Yoksa bu işi,oğlunun dediği gibi ruble için,para için
mi yaptı?
Nazım’da,Zekeriya Sertel,Sabiha Sertel ve İsmail
Bilen gibi isimlerin beslendiği,belgelerle sabit olduğu üzere,Ruslar tarafından
beslenmiştir. Sovyet komünist partisi merkez komitesi sekreterliğinin
tutanaklarında )çok gizli-ibareli tutanak)[63]
Nazım’ın 2 bin 500 dolar (10 bin ruble karşılığı),Z. Sertel,S. Sertel ve de Azerbaycan’da
oturma izni,hem de 120 rublelik emekli maaşı bağlanmasına karar verildiği
tesbit edilmiştir. Ve bundan hariç Türkiye’de faaliyet gösteren T.K.P. (Türkiye
Komünist Partisi)ne her türlü yardım...
Bunlara benzer bir çok komünist faaliyetlerde,işçi
hareketlerinde,komünist eserlerin basımında “Rus beslemeleri”tarafından
yürütülmüş olduğu ayan-beyan belgelerle tesbit edilmiştir.”[64]
Y.Bülent
Bakiler;Azerbaycan yazarlar birliği başkanı Anar Rıza’nın kendisine N. Hikmet
hakkında anlattıklarından şöyle bahseder:”Nazım,babamın yakın dostlarındandır.
Azerbaycan’a geldiğinde mutlaka bizim
misafirimiz de olurdu. Doğrusu,bende onu çok severdim. Bir gün babama
dedi ki:”1929 yılında,İstanbul’da edebiyatımızın eski üstadlarına karşı
şiddetli bir saldırıya geçtim. Ne kadar meşhur şairimiz, yazarımız varsa,onlara
veryansın ettim. Onlar benim için yıkılması gereken putlardı.
Putları
devirmek lazımdı. Şiddetle saldırdıklarımdan biri de”Üstad-ı Azam”olarak da
bilinen Abdulhak Hamid idi. Merhum,bir gün beni evine davet etti. Çıkıp gittim.
Beni çok kibarca karşıladı. oturup konuştuk. Birkaç şiirimi ezbere okudu.
“Nazım dedi,ben senin bu şiirlerini beğeniyorum. Kitaplarını da aldım okudum.
Peki sen benim hangi şiirlerimi beğeniyor veya beğenmiyorsun? Hangi kitaplarımı
okuyarak benim devrilmesi gereken bir put olduğuma kanaat getirdin?
A.Hamid’e cevap veremedim. Üstelik efendiliği
karşısında da çok mahcup oldum. Kalkıp hürmetle elini öptüm,-Üstadım dedim
şimdi anlıyorum ki ben eşeklik etmişim,beni bağışlamanızı istirham ederim.”
Anar devamla: N. Hikmet,Türkiye’den kaçtığına çok pişmandı. Bizim evde kaç defa
ondan dinlemişimdir. Hep efkarlanarak demiştir ki:”Ah ben ne eşeklik ettim de
Moskova’ya sığındım! Keşke şimdi Türkiye’nin herhangi bir hapishanesinde
bulunsaydım da buralarda yaşamasaydım!”
“N. Hikmet
öldüğü zaman,Moskova’daydım. Cenazesini Rus usulüne göre hazırlayarak bir büyük
salona getirmişlerdi. Yüzü tamamen açıktı. Nazımın yakın dostları ona son defa
bakıyorlardı. Rus asıllı karısı Vera üzgün görünüyordu. Geldi,Nazımın saçlarını
ve yüzünü okşamaya başladı. Sonra,salona Nazımın Türk asıllı eşi Münevver
hanımı getirdiler. Oğulları Mehmet’de annesinin yanındaydı. Ben dikkat kesildim
ve çok merak ettim. Münevver hanım,bir damla göz yaşı dökmeden,hiçbir acı
çizgiyle hüzünlenmeden Nazıma donuk gözlerle bir süre baktı;sonra başını
çevirerek,çekilip çıktı.”
Nazımın cenazesine katılan Alman asıllı Prof.
Guderian’ın yazdıkları da şöyle:”Nazımın tabutunun hemen arkasından
Vera-Münevver_Mehmet üçlüsü yürüyorlardı. Bir ara Mehmet ağlamaya başladı. Sus
dedi ağlama! çünki ağlamaya değmez.”[65]
Bir arayış içerisinde de olduğunu söyleyen
Nazım,arkadaşı Mustafa Mehmet Romanya da bulunduklarındaki hatıralarında şöyle
der:”1960’lardan önceydi. N.Hikmet,Romanya’nın davetlisi olarak Bükreş’e
gelmişti. İsteği üzerine bilimler akademisinden beni buldular. N. Hikmetin
kaldığı otele gittim. Açık olan radyosundan Türkiye yi dinliyordu. Sohbet
sırasında saatine bakarak bana:”Bu gece Kadir gecesi.”dedi ve benden kendisini
Türklerin bir araya geldikleri camiye götürmemi istedi. Ben o gecenin Kadir
gecesi olduğunun bile farkında değildim. Bir an tereddüt ettim ama,Nazımın
ricası Romanya da bir emir idi. Rus eşi Vera, ben ve Nazım taksiyle caminin
bulunduğu semte yöneldik. Arabayı rica ve minnetle caminin bulunduğu parka
sokabildik. Biz camiye girdiğimizde Türkler mevlid okuyorlardı. Nazım mevlidi
dinlerken coştu ve cemaata hitaben bir konuşma yaptı. Konuşmasında:”Ben komünistim
ama sizin burada bir araya gelmeniz beni çok duygulandırdı.”dedi. O sıralarda
kalb yetersizliğinden muzdarip olduğundan ben heyecanlanmasından dolayı bayağı
endişelendim. Gerçekten de endişelerim yerindeydi. Konuşmasından sonra kendisini kriz yokladı.
Eşi Vera ile ben Nazımı dışarıdaki banklardan birinin üzerine yatırdık. Vera
yanında bulundurduğu ilaçlardan verdi ve daha sonra koluna girerek güç bela
taksiye bindirdik. Ben Nazımın Romanya’da camiye gittiğini şimdiye kadar
herkesten saklı tuttum. İşte ilk kez anlatıyorum.”[66]
Aradığını
yanlış yerde arayıp,yanlışı bulan,işin yanlışlığını anladığında da benlik ve
gururunun kurbanı olanlardan...Cumhuriyet dönemi yazarları,yaralı kimselerdir.
O asrın her bir insanı bundan nasibini almıştır. Bazıları bundan ucuz
kurtulmuşlar ise de,yarasız değillerdir. Yara almış bir mecruhturlar.
“İnanmıştım”Kitabının
yazarı Subay Yusuf,hayatını anlattığı kitabında;Türkiye’de iyi komünizmi yaşayamadığından
dolayı Rusya ya kaçar. Ancak ajan zannedilerek 15 yıl Sibirya da kamplarda
kalır. Bundan sonra takib edilmek suretiyle bir derece serbest hareket
edilmesine izin verilir. Bu sırada Nazım’ın orada olduğunu duyarak yanına gider
ve dert yanarak;samimi olarak buraya komünizmi yaşamak için geldiğini,ancak bu
derece zulme maruz kaldığını anlatarak kendisine yardım etmesini ister.
Orada bir
hemşireyle hayat geçiren Nazım;”Kendisinin de o amaçla buraya geldiğini ancak
bunu göremediğini ve bulamadığını ifade ederek;”Ancak ben bir kere tükürdüm yalayamam.”der.
Subay ise
Nazım’ın yardımını görür ve belli bir kademeye getirilir. 15 yıl daha geçirdiği
süre içerisinde devamlı kaçmanın hesabını yapmakta ve vatan hasretiyle
yanmaktadır. Neticede 30 yıla mal olmakla beraber başarır.
“Bende de zaman zaman oluyor bu”diye dile getirdiği
N. Hikmetin geceleri geçirdiği kabusu değerlendiren Yalçın Küçük:”N. Hikmetin
ölümünden önceki son altı ayında her gece,daha önce de yıllar boyu kabus
gördüğü biliniyor;çünki gittiği yeni ülkesinde onur kırıklığı yaşıyordu,gördüğü
kabuslar şuur altının buna mukabelesi”diye yorumluyordu.[67]
Kabus gören yazarlarımız,okurlarına ve millete de bu
kabusu gösteriyorlardı.
N.Hikmet’in
mezarının Türkiye’ye getirilip,getirilmemesi bazı kesimlerce gündeme
getirilmişti. Acaba Nazımın kimliği kime ait,o ister mi?
Nitekim Türkiye gazetesi yazarlarından Rahim Er
Moskova’ya gittiğinde,merkez camiinde uçak mühendisliğinden emekli bir Tatar
olan Enes bin Abdullah’la yaptığı konuşmasında[68]
,uğrak yerlerinin Nazımın mezarı olacağını anlattığında;
Nazımın Rusça konferanslar vererek Türkiye’den kaçma
sebeplerini anlatıyormuş. Daha üniversiteli öğrenci olan bu Enes,Nazıma şu
soruyu sorar:
Allah’a inanıyor musun?sorusuna,
Ben komünistim,der.
Tercümesi açık;”Bir komünist Allah’a inanır mı;ne
soruyorsun?”
İşte hayran olunan Nazım. Yoksa bu yönüne mi hayran
kalınmakta??
Z. Sertel onun
hakkında:”Nazım,arada sırada fantaziler yapmaya,hatta yalan söylemeye
bayılırdı.”[69]Bu
başlangıçları ile sonuçları birbirine uymayan tezat ve istikrarsız insanlardan
komünist Sabiha Sertel duasında:”Hükümran olduğumuz topraklarda bizi süründürme
Allahım! Camilerimizde yanan din ve iman kandillerini söndürme Allahım! Yüz
milyon müslümanın halifesi,Hazret-i Peygamberin vekilini zalimlere esir etme ya
Rabbi! Fatih’lerin,büyük hakanların şan ve şeref ülkesinden,Türklerin mukaddes
yurdundan hilalini eksik etme Allahım! düşmanlara hakkın kuvvetini tanıt ve
bizi kurtar Allahım!”
Nazım’da ”Sararken alnımı yokluğun tâcı,
Gönülden silindi neşeyle acı.
Kalbe muhabbette buldum ilacı,
Ben de müridinim işte Mevlâna.
Ebede sed çeken zulmeti deldim,
Aşkı içten duydum,arşa yükseldim,
Kalbden temizlendim,huzura geldim,
Ben de müridinim işte,Mevlâna.[70]
Ya bunlar onlar değil,yada
onlar bunlar...
Ve şimdi o,o topraklarda...
Anadolu’nun bu pak ve ak topraklarında değil.. Zira bura Yunus’ların ve
Mevlâna’ların yurdudur...