İlim;Allah’ın alim isminin
bir tecellisidir. O halde Allah’a götüren ilim,ilimdir. Aksi durumda kışır ve
yüktür. Bütün ilimler Allah’ın Alim isminden ve Kur’an-dan çıkmıştır. Nitekim Kur’an-ı
Kerim-in 750 ayeti ilme ve araştırmaya yöneltir. Hz. Âdem’i ve onun
şahsiyetinde zürriyetini meleklere tefevvuk ettiren ilimdir. İnsanların da
insanlara üstünlüğü ilimle olur.
Meşâhir-i
ulemadan Ebu Bekir el-Arabi:”Kanun-ut Te’vil”adlı eserinde:”Kur’an-ı
Mübin,77.450 kadar ulumu havi bulunmaktadır.”der.[1]
Hadis
kitaplarında ilme teşvik edici bir çok hadisi şerif ve sahabe sözleri
zikredilmiş ve ona teşvikler yapılmıştır.[2]
Mâverdi”Edebud
Dünya ved Din” adlı eserinde genişçe [3]
ilmin fazileti,ilmin ve öğrenmesinin edebi,ilmiyle amel edip,yapmadığını
söylememek,ilmin her lezzetin fevkinde olduğunu..ihtiva eden konulardan
bahsetmektedir.
Âyet’de:”İnsanlardan
bazısı,bir bilgisi,yahut bir rehberi veya (Vahye dayanan) aydınlatıcı bir
kitabı olmadığı halde sırf,Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek
(kibir ve azamet içinde) Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için dünyada
bir alçaklık vardır;kıyamet gününde ise ona yaygın bir azabı tattıracağız.”[4]
Cehâlet;alçalış
ve alçaklık sebebidir.
Gerçek
eğitim,İslâmi ilimle olur.”İslâmi eğitim,dinin esaslarına bağlı,beşeri
sapıklıktan hidayete,karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için her zaman her yerde
hak dini tebliğ ederek,bütün beşeriyetin hizmetine sunmağa gücü yeten müslüman
şahsiyetin teşekkül ettiği sağlam temeldir. İslâmi terbiye,İslam medeniyetinin
bütünü,fikir ve prensipte,söz ve işte,ahlak ve davranışta,usul ve nizamda,dünya
ve ahirette başarılı olgun ve mutlu hayatında bütün verileriyle yerleştiği
sağlam temeldir. İslam eğitimi gerçekten bu medeniyetin temelidir.
İmam-ı
Azam:”Eğitim,şahsiyeti ihya eden veya bozan şeyin anlaşılmasıdır.” Bu ifadeden
şu ortaya çıkıyor:İmam-ı Azam-a göre eğitim,düşünce ve hayatın doğru yolunun
öğretilmesi demektir.”
Zernuci:Bilgiyi,takvayı
elde etmek için bir vasıta olarak kabul eder.” Ve şöyle der:”Bilgi zihni
aydınlatan bir hususiyettir. Eğitimse,bilgi ve hüküm verme metotlarının
inceliklerine nüfuz etmeyi temin eder.”[5]
Kazanılan
ilimler tefekkürle yoğrulmalıdır. Ta ki hamlıktan kurtulsun.
İlim
hakkında Zernuci:”İlmin üstünlüğü hiçbir kimse için gizli değildir,apaçıktır.
Zira ilim insanlığa mahsustur. İlimden başka bütün hasletlerde insanlarda
hayvanlarda müşterektir. Cesaret,atılganlık,kuvvet,cömertlik,şefkat gibi
sıfatlarda insanlarla hayvanlar müşterektir. Fakat ilim müstesnadır. Zira
Cenâb-ı Allah, ilim sebebiyle Âdem aleyhisselamın meleklerden üstün olduğunu
açığa çıkarmıştır. Yine ilim sayesinde Cenâb-ı Allah meleklere,Âdem
aleyhisselama secde etmelerini emretmiştir.
İlmin
şeref ve üstünlüğü kendisi sebebiyle,Allah katında ebedi saadet ve keramete
ulaşılan takvaya vesile olduğu içindir.
İmam-ı
Azam Ebu Hanife’den:”ilmi nasıl öğrendin?”diye sorulmuş,o da şöyle cevap
vermiştir:İlmi dört şey ile elde ettim:
1)Köpeğin
yaltaklanması gibi ilim adamlarına yaltaklandım,
2)Kedinin
tevazuu gibi alçak gönüllü oldum,
3)Kargalar
gibi uykusuz sabahladım,
4)merkebin
sabır ettiği gibi sabır ettim.”
“Haricilerden
yirmi ayrı kişinin sorduğu:”Ya Ali,ilim mi üstün,yoksa mal mı?” Tek
sorusuna:”İlim daha üstündür.” delil istemeleri üzerine,hepsine ayrı ayrı cevab
vererek:
“İlim
maldan üstündür. Zira ilim seni korur,halbuki sen malı korursun.
-İlim
harcandıkça artar,mal harcandıkça azalır.
-
İlim sayesinde düşmanlar dost olur,fakat mal böyle değil.
- İlim dünyadan
uzaklaştırır,ahirete yaklaştırır;mal ise böyle değildir.
-Ölüm
sebebiyle ilim,sahibinin mülkiyetinden çıkmaz,fakat mal böyle değildir.
-İlim
sahibine sirayet eden bir nurdur. Mal ise buna muhaliftir.
-İlim
Allah’ın kelamından çıkar,mal ise topraktan çıkar.
-İlim
Peygamberlerin (AS) sevgilisidir. Mal ise Nemrud, Fir’avun, Hâman ve
Karun’ların sevgilisidir.
-İlim
kendine kendine hizmet edilendir. Mal ise hizmet edendir.
-İlim
ruhun gıdasıdır,mal ise cesedin gıdasıdır.
-Ürkme
zamanlarında ilim sana arkadaş olur,mal ise seni ürküntü verir.
-Yolculukta
ilim senin arkadaşındır. Mal ise yolculukta senin düşmanındır.
-Tek
başına ilim taatsız da olsa kurtulmana sebeb olur,fakat mal böyle değildir.
-İlim
Peygamberlerin mirasıdır. Mal ise eşkiyanın mirasıdır.
-Kıyamet
gününde ilmin hesabı yoktur. Fakat malın helal ise hesabı,Haram ise azabı
vardır.
-İlmin
sahibi şefaat edecek,malın sahibi ise şefaat edilecektir.
-İlim
sahibi asla unutulmaz,fakat mal sahibi unutulur.
-İlim
kalbi nurlandırır,mal ise karartıp katılaştırır.
-İlim
sahibi Allah’a kulluğu,mal sahibi ise Allahlığı iddia eder. (Nitekim Fir’avun
da olduğu gibi)
Böyle
tatminkar cevab verdikten sonra:”Bu konuda bana daha soru sorsaydınız yaşadığım
müddet başka başka cevablar verirdim,buyurdu.
Hadis’de:”Şüphesiz
alimler peygamberlerin varisleridir.”[6]
“Öğrenci
bilgi edinirken Tevhid,yani inançla ilgili bilgiyi öne almalı ve Allah Taalayı
delil ile tanımalıdır. Zira bize göre her ne kadar taklitçinin imanı sahih ise
de,Allah’ın birliğini tanımada delile dayanmayı terk ettiği için günahkar olur.
“Her
şeyin bir engeli vardır,fakat ilmin bir çok engelleri vardır.” bundan
dolayı”İlme bütünüyle kendini vermeyen onun cüzünü elde edemez.”[7]
Hadis’de:”İlmi
taleb etmek her müslüman erkek ve kadına farzdır.”(İbnu Mace) Hadisini Zernuci
şöyle açıklar:”Her müslümana,her bir ilmi taleb etmesi (ki buna ömür bile kafi
değildir.) farz değildir,ona farz olan İlm-i haldir,nitekim:”En efdal
ilim,ilm-i hal,en efdal amelde hıfz-ı haldir.”demiştir.[8]
İbni
Mace’de:”İlim öğrenmek her kese farzdır. Muhakkak ilim öğrenmek için uğraşana
denizdeki balıklara varıncaya kadar her şey istiğfar eder.”[9]
Ölmüş
kalbler ilimle dirilir. “Mahiyet ve istidat itibariyle her şey ilme bağlıdır.”[10]
O
ilmin de o milletin ruhuna,bünyesine,tarih,din ve kültürüne uygun olması
gerekir.
Hz.
Süleyman:”Bence nefsini terbiye eden kimse,tek başına bir şehri fetheden
savaşçıdan daha kuvvetlidir.”der.
Vücut
kendisine münasip olmayan,hazmedilmeyen bir şeyi kusar ve atar,reddeder.
Verilecek olan eğitim ve öğretim de öyledir.
1926’larda
bir İngiliz gazetecisi İngiltere’de olan Vahdettin’e sorar:”Türkiye’de Laik bir
eğitim sistemi uygulanmaktadır. Buna dayanarak medreseleri kapatıp,hilafeti
lağvettiler. Bu laik eğitim tatbikatına ne dersiniz?” Cevaben:
“Eğer
bu proğramı 50 sene uygularlarsa bolşeviklik gelir,kominizm gelir.”der. İşte
yarı kör,yarı topal eğitimimizde bunu hatırlatmaktadır. Ne din ilimleri,ne de
fen ilimleri.İkisinden de mahrumuz.
Hala
nasıl yapalımlarla meşgulüz. Yani nasıl bir eğitim uygulayacağımızı
bilmemekteyiz. Sil boz tahtası. Deneme tahtası. Neler yapalıma daha gelmemişiz.
Yani,şu şu şeyleri yaptık,daha neler yapalım seviyesine gelmemişiz.
Diğer
bir hazin tablo ise,eğitimci,talebeyi kendi ilmi seviyesine çıkarma çabasında
değil,onun seviyesine inmede ve düşmede. Onu kendi seviyesinde götürmüyor,kendi
onun seviyesinde gidiyor, Seviye ise sürekli düşüyor.
En çok
yara alan kurumumuz,eğitim kurumu.”1920’den 1992’ye kadar 48 Milli Eğitim
Bakanı değişmiş,bunun ancak üçü eğitimci. Ve bunların kahir ekseriyeti milletin
inançları ve değerleri doğrultusunda değil de,kendi fikriyatı
doğrultusunda,batı kültürüyle milleti yoğurma çabasında.[11]
Batıda
ise;son asırlara kadar batının ilme dayanmamasının,ilimden uzak kalmalarının
sebebi,Tevrattaki şu ayete dayanır. “Hz. Adem’in yemesi yasaklanan meyve
bilgidir. O meyveden yedikten sonra cennetten çıkarıldı.”inancıdır.
Avrupalılar
12. asırda İslam eserlerini latinceye tercüme etmeleriyle Rönesansı
gerçekleştirmişlerdir.
1963’de
A.B.D. Başk. Yardımcısı sıfatıyla Türkiye’ye gelip,Amerikan Robert Kolejini
ziyaret eden Lyndon kendisine kilisenin faaliyetlerinden,mezun vermelerinden
bahsedilince sözlerini keserek:Bana bunlardan değil,A.B.D. eğitim ve
politikasını benimsemiş,gerçek bir Amerikalı ruhu taşıyan ve bir Amerikalı
kafasıyla düşünebilen kaç tane mezun verebiliyorsunuz? bundan bahsedin?”der.[12]
Evet,ya
biz de? Kendi değerlerine bağlı,fen ilimlerinde ileri kaç insan yetiştiriyor
veya yetişmesine yardımcı oluyoruz? Yoksa engel mi oluyoruz? Başlı başına
tahlil konusu...
Mâverdi’nin
belirttiği gibi;”Yaratılıştan gelen akıl da olsa,çiçeğini ancak eğitimle
çıkarabilir. Tıpkı,verimli olduğu halde,bitkisini çıkarırken suya ihtiyacı olan
toprak gibi.”[13]
Kur’an-ı
Kerim-de:”Toprağı verimli olan güzel bir memleketin bitkisi,Rabbinin izni ile
çıkar. Fena ve verimsiz olan bir tarlanın bitkisi ise çıkmaz;çıkarsa da bir
şeye yaramaz. İşte ayetleri,şükredecek bir kavim için böyle açıklarız.”[14]
Hz.
Ali’nin ifadesiyle:”Dünyada mesud olmak istersen ilim öğren. Ahirette mesud
olmak istersen ilim öğren. Eğer her iki dünyada da mesud olmak istersen ilim
öğren. Evvela kendini bil,çünkü kendini bilen ancak Allah’ı bilir.”
Maddi
ilimlerde ilk de eksiklik,sonuncu da mükemmellik var iken,manevi meselelerde
mâkûsen mütenasibtir. Yani Rasulullah zamanındaki insan,daha büyük,sırasıyla
ondan uzaklaştıkça terakki olmamakta,güneşten uzaklaşma gibi. Maddi ilimlerde
ise,son teker ilk tekerden farklıdır.
Başlangıç
da Allah’ın Alim isminden çıkıp gelişen ilimler,sonunda Hz. Hızır’ın Hz.
Musa’ya dediği gibi ki:”İnsanların ilmi,Allah’ın sonsuz ilmi yanında serçenin
gagasına bir seferde alabildiği bir damla su kadardır.”
KUR ‘ AN IŞIĞINDA
TEKNOLOJİ
Teknolojik
ilerlemeyi,ilmi ilmi ilerleme doğurur.
“Kur’an-ın
talimleriyle kavânini terbiye arasında tam bir mutabakat vardır.”(Lovazon)
“Kur’an
daha büyük tezekkinin mebde-i olabilir. Kur’an insanları medenileştirir. Sanayi
ve ticareti inkişaf ettirmeye sevkeder. Nitekim Kur’an-ın feyziyle harekete
geçen müslümanlar,muazzam,muhteşem,şehirler tesis ettiler.”(T.Arnold)
İslam
alemi batıyla kıyaslanamıyacak derecede,ilimde öncülük yapmıştır. Bir çok dalda
bunu isbatlamıştır.[15]
Hz.
Ali:”İsteseydim sadece Fatiha suresi için yetmiş deve yükü tefsir yazardım.”
İbni
Abbas’da:”Devemin yularını kaybetsem,onu mutlaka Kur’an-da bulurum.”der.
Kur’an;dünya
ve ahiretin yazılı birer haritasıdır.
İmam
Fahreddin Razi Hazretlerinin anlattığına göre,Astronomi ile uğraşan bir
alime,bir fıkıhçı ne yaptığını sorar. O da:”Üstlerindeki göğe bakmadılar mı,onu
nasıl yaptık,süsledik,hiçbir çatlağı yoktur.”[16]
ayetini tefsir etmeye çalışıyorum.”diye cevab verir.
Fahri
Razi bu menkıbeyi anlattıktan sonra,Astronomi ile meşgul olan alimin cevabını
pek beğenir ve şöyle der:”O çok isabetli bir cevab vermiştir. Çünkü,bir
insan,Allah’ın sanatı ve mahlukatı ile ne kadar çok meşgul olursa,o ölçüde onun
kudret ve azametini anlar.”[17]
Peygamberler
ilimlerin öncüleri ve pirleridirler. Kur’an buna ışık tutmaktadır.[18]
Batı
medeniyetinin temelinde İslam medeniyeti ve onun tesiri yatmaktadır.[19]
Nahl
suresinde Bal arısı ve kendisine vahyedildiğinden bahsedilirken,dikkatimiz
çekilmektedir. Bu gün bir Bilgisayar saniyede 16 milyar kere işlem yaparken,arı
10 trilyon işlem yapmaktadır.
Müslüman
İlim öncüleri Ansiklopedisinde özetle:[20]
“İlim
insanların ortak malıdır. Başlangıcı tarihin derinliklerine kadar uzanan
ilim,devamlı ilerleme içerisinde olmuştur. Peygamberler bunu öncülüğünü yapmış
olup,ilmin ilerlemesi onların mu’cizelerinin benzerini yapmaya sevketmektedir.
Nitekim
daha 794’de Bağdad’da Harun Reşid’in oğlu İbni Fazıl (739-805) ilk kağıt
fabrikasını kurdu,zira eser neşri için kağıda ihtiyaç vardı. Bunu 800 tarihinde
Mısır,950’de Endülüs takib etti. Avrupaya ise ancak seneler sonra girebildi.
1100’de Bizans,1102’de Sicilya,1228’de Almanya,1309’da da İngiltere’de kağıt
fabrikaları kuruldu.
Avrupalıların
itirafı;Mesela prof. Jacgues Risler:”Rönesansımızın Matematik hocaları
müslümanlardır.”derken,Fransız Prof.larından E.Gautier’de:”yalnız Cebri değil
diğer Matematik ilimlerini de,Avrupa kültür dairesi,müslümanlardan almış olduğu
gibi,bu günkü batı Matematiği gerçekten İslam matematiğinden başka bir şey
değildir.”demektedir.
Müslümanlar
nereden ve kimden olursa olsun faydalı olan her ilmi almışlardır. Fakat onları
alırken de kendi kalıplarına uydurmuşlardır. Vahiy medeniyetinin tefekkür ve
iman imbiğinden geçirip düzeltmişler ve ayıklamışlardır.
Batılı
Gustave Lebon şunları söyler:”Avrupanın kara bir barbarlık içine daldığı bir
devrede,Bağdad ve Kurtuba gibi,İslamın hüküm sürdüğü iki büyük merkez,parlak
nuruyla dünyayı aydınlatan bir medeniyetin ocaklarıydı.
Hiç
şüphesiz müslümanları böylesine keşif ve buluşlara iten sebeb;her yönüyle ilme
vermiş olduğu önemden kaynaklanmaktadır. Her hususta Kur’an-ın ilk emri
–Oku-dur.[21]
Ayet
ve Hadislerde:
-“Hiç
bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[22]
-Beşikten
mezara kadar ilim öğrenin.
-İlim
Çin’de de olsa gidip alınız.(Çin gibi uzak ve gayrı müslim de olsa.)
-Babanın
evladına verebileceği en kıymetli miras,iyi bir eğitim ve öğretimdir.
-İlim
öğrenmek mukaddes bir cihaddır.
-Her
şeyin bir yolu vardır,cennetin yolu da ilim öğrenmektir.
-Cehaletten müdhiş fakirlik
olmaz.
-İlim rütbesi rütbelerin en
yükseğidir.
-Cahiller içinde bir
alim,ölüler içindeki diri gibidir.
-Alimin uykusu cahilin
ibadetinden hayırlıdır.
-Bir
alimin ölümü,bütün bir milletin ölümünden daha büyük bir kayıptır.
-Kıyamet
gününde alimlerin mürekkebiyle,şehidlerin kanı denk tutulur.
-Ya
ilim sahibi,ya ilim öğrenen,ya dinleyen veyahut ilmin dostu ol,sakın beşinci
vaziyette bulunma,mahvolursun.
-“Kur’an-ı
Kerim insan fikrinin en yüksek teori ve görüşlerini beslemeye yetecek fikir ve
duygulardan meydana gelen bir hazineyi ihtiva etmektedir.”diyen Arthur
Pellegrin,Kur’an-ın müslümanları keşif ve buluşlarına mesned teşkil etmesindeki
manayı anlayanlardan biridir.
İslamın
yükselmeye olan katkısını G. Rivoire şöyle açıklar:”Bu yükseliş ve gelişmenin
sırrını bize Kur’an-ı Kerim-in bir çok ayeti ile Hz.Muhammed’in hadisleri
vermektedir. Bu ayet ve hadisler müslümanları ilme,yükseliş ve medeniyete
teşvik etmiş,bunu müslümanlar için dini bir vazife saymıştır.
Hz.
Ömer,Batlamyusun bir eserini tercüme eden Yahya isimli alimi taltif etmiştir.
Harun
Reşidin tercüme edilen eserlere ağırlığınca altın verdiği bilinmektedir.
Nizamül
Mülk bütün hazinelerini ilmin ilerlemesi için sarfetmiştir.
Gazneli
Mahmud,her beyti birer altına bir şehname yazdırmıştır. Uluğ Bey
ise,saltanatını ilmin hizmetine adamıştır.
İlmin
iman etmeyi gerektirdiğini söyleyen Abdusselam şöyle der:””Ben insan beynindeki
on milyar sinir hücresinin birbiriyle bağlantılarını görünce iman etmekten başka
çare bulamıyorum.”der.
İbrahim
Hakkı Anatomiyi:”Allah’ı anlamanın bir vasıtası olarak görüyorum,der.
Battani,insanın Astronomi sayesinde Allah’ın birliği,eşsiz büyüklüğü,yüce
hikmeti,muazzam kudreti ve eserinin mükemmelliğini anlamaya muvaffak olacağını
söyler.[23]
Tabiatı
ilahi bir sanat olarak gören İbni Heysem ilim yoluyla hakka
varılacağını,kalblerin doyacağını belirtir. İbni Yunus’da ilimle insanın
yaratıklarda Allah’ın büyüklüğünü gösteren delilleri bulmak ve ilimden asıl
maksadın imanı kuvvetlendirmek olduğunu ifade eder.
Görüldüğü
gibi İslam alimleri,fen ilimleriyle din ilimlerini birleştirmesini bilen
dinlerine bağlı kişilerdi. Keşif ve buluşlarında ilham kaynakları Kur’an-ı
Kerim idi.
-Pasteur’dan
400 sene önce Mikrobu bulan (Mikroskob olmadığı halde) İslam alimi
Akşemseddin’dir. (1389-1459) –Maddetül Hayat- adlı kitabında:”Hastalıkların
insanlarda teker teker ortaya çıktığını sanmak hatalıdır. Hastalık insandan
insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemiyecek kadar
küçük lakin canlı tohumlar vasıtasıyla
olur.”[24]
Bilindiği
gibi,mikrob ve mikroskob İngilizce bir kelime olup;”Gözle görülemiyen küçük
canlı varlıkları gösteren alet” Akşemseddin ise bu anlama gelen –Huveynat-
diyerek kendi dili olan Arapça olarak söylemiştir. Yoksa kusuru İngilizce
mikrob demediği için midir?
“İlim
mü’minin kaybolmuş malıdır. Onu nerede bulursa alır.”
Peygamberler
her yönüyle insanların önderidirler. Maddi ve manevi her sahada insanlara yol
gösterirler. Peygamberler mu’cize gösterirken,bir taraftan kendi
peygamberliklerini ilan eder,isbat eder,bir taraftan da gelecek nesilleri
benzerlerini yapmaya teşvik ederler.
-Kur’an-ı
Kerim Yakub peygamberin gözüne perde gelmesinden (Katarakt) ve Yusuf
Peygamberin bir mu’cizesinden söz ederken,hem hastalığın sebeblerinden birine
ışık tutuyor,hem de tedavisinin mümkün olabileceğini gösteriyor.
Dünya
dönüyor dediği için Engizisyon mahkemesine verilip inkar etmesi istendiğinden
mecburen inkar edip,ancak mahkemeden ayrılırken:”Yine de dünya
dönüyor.”demiştir. Öldüğünde hristiyan mezarlığına gömülmedi. Çünkü onlarca bu
bir dinsizlikti.
İtalyan
filozofu Bruno Kopernik nazariyesini desteklediğinden dolayı engizisyon
mahkemesi tarafından yakılarak ölüme mahkum edildi. Oysa ilmin her dalında
eserler veren Biruni bunlardan 500 sene önceden dünyanın hem kendi,hem de güneş
etrafında döndüğünü söylemektedir. Dünyanın yuvarlaklığı Elips şeklinde oluşu
Kur’an-da “Deha “[25]ayetiyle
ifade edilmiştir.[26]
Atomun
ilk mucidi Dalton’dan (1766-1844) bin yıl önce yaşayan Cabir bin Hayyan’dır. O
şöyle der:”Civadan Zincefre (kırmızı boya) elde etmek için yuvarlak bir şişe
içersine bir miktar civa dök. Topraktan bir kap içerisine bu şişeyi koyarak
şişenin ağız seviyesine kadar kap içersine Sülfür (kükürt) koy. Şişenin ağzını
kapat. Bu kabı bir gece boyunca ir fırında bırak. Civanın sert bir maddeye
dönüştüğünü göreceksiniz. Bu maddeye Zincefre denir. Meydana gelen bu madde
yeni bir madde değildir. Bileşimi yapılan civa ve sülfür aslı mahiyetini de kaybetmemiştir.
Bu
iki maddenin zerreleri (atomları) birbirine karışmıştır. Çıplak göz bu
zerreleri ayırt etmekten acizdir. Eğer elimizde bunları ayırt etmenin imkanı
olsaydı,bu iki maddenin kendi özel vasıflarını muhafaza ettiklerini
görecektik.”der.
Atom
bombası fikrinin ilk mucidi ve Kimyanın babası büyük dahi Cabir bin Hayyan
(721-805) eserinde:”Madenin en küçük parçası olan –Cüz’ü
Kur’an-da:”Yerde
ve gökte hiçbir zerre (Atom) Rabbinden gizli değildir. Bundan daha KÜÇÜĞÜ veya
BÜYÜĞÜ şüphesiz apaçık kitaptadır.”[27]
-Fatih
Sultan Mehmed Edirnenin dışında kendi eliyle çizmiş olduğu havan toplarını
tophanede yaptırmıştır.
-Dünyanın
çevresini hesaplayarak 24.000 (takriben
-Tıbbı,Calinos
diriltti,dağınık halde idi Razi topladı,noksanları da İbni Sina tamamladı.
Avrupa
emekleme devrinde olmak şöyle dursun,ilim düşmanlığı yaparken,İslam dünyası
ilmin beşiği halinde idi. Batıda hür düşünceyi bulamıyan ilim adamları İslam
dünyasına kaçmakta,orada öğrendiklerini memleketlerine götürüp,rönesansa temel
teşkil edecek çalışmaları yapmaktaydılar. Kaderin garib bir tecellisidir ki;bu
gün tersi yaşanmaktadır. Nitekim:””Mucidler ve araştırmacılar derneği başkanı
M. Köksal;60 yıldır 40.000 bilim adamının yurt dışında olup,gönderilen bu
insanların geriye kabul edilmiyerek büyük çapta beyin göçünün olduğunu
söylemektedir.[28]
-Kristof Kolomb müslüman İspanya üniversitelerinde
öğrendikleri sayesinde dünyanın yuvarlak olduğunu anlamışdı.
-Fransız amirallerinden Dr.
Charcot,1928 yılında yayınladığı”Chiristophe Colomb Vu par un Marin.”-Bir
denizci tarafından K. Kolomb hakkında görüşler isimli eserinde Kolomb’un
kitabından şunu nakleder:”Rodrigo,sıradan bir tayfa değildi. Osmanlı deniz
kuvvetlerine mensubdu. Dinini gizlemek zorundaydı. Onun müslüman olduğunu
benden başka bilen yoktu. Geceleri pek az uyur,devamlı surette harita üzerinde
çalışır ve hesaplar yapardı. Bu haritaların ve tuttuğu notların birer kopyasını
çıkardım. Keşfin şerefini ve ödülünü bir müslümana kaptırmamak için bu gerçeği
açıklamadım.”
Bu Rodrigo –Kemal Reisin- ki
Piri Reis onun yeğenidir. O da haritasının (Amerika haritası) kenarına bu
Rodrigo adını almıştır.) Baş tayfasıdır. Gırnata İslam devletinin yıkılmasından
dolayı müslümanların öldürülüşü,adını değiştirip Rodrigo adını taşımaya mecbur
kılmıştır.”[29]
Bu şahıs müslüman arap
denizcilerinden de yararlanmıştır.[30]
Amerikalıların müslümanlara
müteşekkir olması gerekir. Zira orayı ilk keşfeden müslümanlardır.
Nitekim tarihçi Mesudi,956
yılına ait Mürüc ez-Zeheb adlı eserinde,889 miladi yılında Atlantik’i ilk geçen
Haşhaş ibni Said ibni Esved adlı Kurtubalı bir genç olduğunu ve bütün
Endülüslülerin de bunu bildiklerini söyler.
-Arap coğrafyacısı el-Şerif
el-İdrisi de (1097-1155) bunu teyid eder.
-Belize’de çıkan 5-11-1946
tarihli The Daily Clarion gazetesinde Carib asıllı bir bilgin şunları
yazıyor:”Kristof Kolomb,1493 yılında Batı Hind adalarını keşfettiğinde,burada
kıvırcık saçlı beyaz bir ırk ile karşılaştı. Bunlara Carib ismini verdi. Bunlar
balıkçılık ve ziraat ile uğraşan sakin insanlar idi. Şiddeti sevmiyorlar idi.
Dinleri Muhammedilik,dilleri ise ihtimal Arapça idi.”[31]
İbrahim Hakkı
Marifetnamesinde şöyle der:”Allah bütün cihanı insan için ve insanı da kendi
ulu varlığının bilinmesi için yaratmıştır. İnsanın bilinmesi nefsimizin
bilinmesine bağlıdır. Nefsimizi bilmek de yapımızı bilmeye bağlıdır. O da alemi
bilmeye,buda ilimleri bilmeye bağlıdır.
Kur’an-ı Kerim Allah
kelamıdır. Kainatı zerreden küreye kadar her şeyiyle birlikte yaratan da
Allah’dır. Kur’an-da yazdıkları ile kainata koydukları kanunlar arasında bir
birlik,bir bütünlük bulunmaktadır.
İlimler ise kainatın bir
açıklaması ve kanunlarının bir yorumlamasından ibarettir. İlimce kesinlik
kazanan her şey en sonunda Kur’an-ı Kerim-in asırlarca önce belirttiği noktaya
varabilmekte,onun işaret ettiği gerçeği yakalayabilmektedir.
Kuru ve yaş her şeyin
Kur’an-da bulunup [32]
,ancak bir fizik ve kimya kitabı olmadığından onlar gibi olmayıp,gayet kısaca
belirtir. Her ilim erbabı onda aradığını bulabilir.
Kur’an-ı Kerim günümüzün
hatta ileride ulaşılabilecek Teknik ilerlemelere gerek peygamberlerin
mu’cizeleriyle ve gerekse bir takım tarihi hadiseleri anlamakla işaret
etmiştir. Bu konuda Bediüzzaman şöyle bir açıklama getirir:”Her şey Kur’an-ı
Kerim-in içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi göremez. Zira farklı derecelerde
bulunur.”[33]
Bunları da-kısalık uzunluk
gibi- çeşitli şekillerde ya işareten,ya üstü kapalı olarak veya hatırlatmak
suretiyle anlatır.
İşte Kur’an,insanların sanat
ve fen yönündeki ilerlemelerine,sanat harikaları ve fennin şaşırtıcı
ilerlemeleri olan uçak,elektrik gibi şeyleri insanlara peygamberlerin
gösterdikleri mu’cizeleri yoluyla hediye etmiştir.
Bir söz vardır:”Hristiyanlar
hristiyanlıktan uzaklaştıkça,müslümanlarda dinlerine bağlı kaldıkça
yükselirler.”diye...
İslâmda din ile ilim daima
kol kola gitmiştir. Fen ilimleri aklı aydınlatırken,Din ilimleri de vicdana yol
göstermiştir. İkisinin birleştiği dönemlerde müslümanlar maddeten ve manen en
yüksek noktalara ulaşmışlar,ilim ve medeniyetin öncülüğünü yapmışlardır.
İsmail Hami Danişmend şöyle
der:”Avrupanın bütün ilimleri İslam kültürünün ürünleridir.”
Briffoult’da:”İslam
medeniyetinin modern dünyaya en büyük yardımı ve hediyesi ilimdir. Fakat
Avrupayı yeniden hayata kavuşturan şey sadece ilim de değildi. İslam
medeniyetinden gelen daha başka tesirlerde Avrupa hayatına ilk parlaklığı
vermiştir.
Avrupanın ilerlemesinde
İslam kültürünün kesinlikle tesirini göremiyeceğimiz bir basamak yoktur.”
Bazılarının yanlış anladığı
gibi sefâhet ve eğlencelerde değil de,ilim ve fende Hz. Ali’nin şu sözü düstur
edinilmelidir:”Ciğer parelerinize yalnız kendi terbiyenizi giydirmeye
çalışmayınız. İyice hatırınız da olsun ki onlar,sizin yaşamakta olduğunuz
zamandan başka bir zaman için yaratılmışlardır.”
Halife Ömer bin Abdulaziz
çocuklarının terbiyecisine:”Onlara vereceğin ilk ahlak dersi,şeytanın bir
aldatmacası olan ve neticede Allah’ın öfke ve ğazabını çeken eğlence
vasıtalarına karşı onların kafasında bir düşmanlık husule getirmek olsun.”der.[34]
20 asır ilim ve nur asrıdır.
Mesnedsiz fikirler kabul edilmemektedir. Mesnedsiz davalar ancak,mesnedsiz
insanlarda ma’kes bulabilir.
Davasını isbat eden kazanır.
Körü körüne inkar olan küfür ve sefâhetin mesnedi olmadığından yıkılmaya
mahkumdur. Küfrün çürük direkleri o batıl davayı ayakta tutamaz. Pislik çamuru
üzerine oturtulan bir bina,hafif bir esinti ile yıkılır.
Bulutlu havalar,kafası
bulutlu olan sırtlanları memnun eder. bulutlar çekilmiş,güneş haşmetiyle
doğmakta ve huzmelerini aleme ve bulutlu kalblere salmaktadır.
Ey bulutlar ve bulutlular
çekilin... Rahmet yağmurları geliyor... Nur güneşleri doğuyor...Bahar çiçekleri
açıyor...
Her sahada çığır açan
İslamiyet,insanın sıhhati noktasında da eserler vermiştir.[35]
İlimde tedric kanunu vardır.
Bundandır ki;mücerred ilmin ortaya koyduğu şey,son ve netice değildir.
Kur’an ve ondan
faydalanılarak ortaya konulan şeyin ilki-sonu aynıdır. Baş da ne demişse sonda
da onu demiştir. Değişme söz konusu değildir.
Bu konuda Bediüzzaman
hazretleri Gezegenin 12 olduğunu ve olması gerektiğini söyler. Ta nizam ve
intizam tesis edilsin.
Bu 12 gezegen:” cirmleri küçüklük-büyüklük itibariyle pek
çok muhtelif ve mevkileri uzaklık-yakınlık noktasında pek çok mütefavit ve
sür'at-i hareketleri çok mütenevvi' olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile
ve kemal-i mizan ile ve bir saniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve
deveranları ve güneş ile, cazibe kanunu tabir edilen bir kanun-u İlahî ile
bağlanmaları, yani onlar imamlarına iktidaları; büyük bir mikyasta bir azamet-i
kudret-i İlahiyeyi ve vahdaniyet-i Rabbaniyeyi gösterir.”[36]
E S İ R : Cenab-ı Hak bütün kainatta
varlıkların ve eşyanın oluşmasında esas olmak üzere atomdan daha küçük olmak
üzere esir denilen maddeyi yaratmıştır. Zira atom kendi içerisinde Nötron,Elektron
ve proton’a bölünmekle kalmamış,aralarına konulan perde ile de geçişleri
engellenmiştir.
Nitekim nasıl ki tarla,meyve ve
sebzelerin,madenlerin oluşmasına analık ve kaynaklık etmiş ise,esirde eşyaya
menşe’ ve kaynak olmaktadır.
Bu konuda
Bediüzzaman:” Şu geniş boşluğun esîr ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten
sabittir.”
“Ecrâm-ı ulviyenin kanunlarını
rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşr ve nakleden fezayı doldurmuş bir
madde mevcuddur.”
“ Madde-i esîriyenin yine esîr
olarak kalmak şartıyla, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı
nevi'leri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.”
“ Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse,
tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet yeni teşekküle ve in'ikada
(oluşuma) başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i
esîriye, sabit yıldızların tabakasına muhaliftir. Bu da manzume-i şemsiyenin
tabakasına ve hâkeza yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.”
“Meselâ: ¯€!«x´W«,ö«p²A«,ö [37]kelimesinden
bazı insanlar hava-i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir. Öbür bazı da,
Arz'ımız ile arkadaşları olan hayatdar küreleri ihata eden nesîmî küreleri
fehmetmiştir. Bir kısım da, seyyarat-ı seb'ayı fehmetmiştir. Bir kısmı da,
manzume-i şemsiye içinde esîrin yedi tabakasını fehmetmiştir. Bir kısım da, şu
bildiğimiz manzume-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzume-i şemsiyeyi
fehmetmiştir. Bir kısmı da esîrin teşekkülâtı yedi tabakaya inkısam ettiğini
fehmetmiştir.”
“Manzume-i şemsiye ile arz,desti
kudretin (Allah’ın) madde-i esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde
imiş;Esir maddesi yaratıldıktan sonra saniin ilk icadlarının tecellisine merkez
olmuştur. Yani esiri halkettikten sonra, Cevahiri Ferde (atoma) kalbetmiştir.
(dönüştürmüştür.) Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan,meskun (oturulmak) olmak üzere yedi
küre yaratmıştır. Arz bunlardandır.”[38]
-“Dağların yer yüzüne kazık
yapılması.”[39]
ayetinden:” Coğrafyacı bir edibin o kelamdan
kısmeti;Küre-i zemin,bahr-i muhiti havaide (fezada) veya esiri de yüzen bir
sefine ve dağları,o sefinenin üstünde tesbit ve muvazene için çakılmış kazıklar
ve direkler şeklinde tefekkür eder.”[40]
“Elbette o Kadîr-i Hakîm bu kusursuz
kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve münasib
olan sair seyyalat-ı latife maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, camid
bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr
maddesinden, hattâ manalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zî-hayat,
zî-şuuru kesretle halkeder ki; hayvanatın pek çok muhtelif ecnasları gibi pek
çok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalat-ı latife maddelerinden halkeder.”[41]
Bu konuda batılı bilgin Arthur Fadlu:”Esir
evrenin sınırında”adlı eserinde:”Yedi kat gökten murad güneş ışıklarını içinden
sızarak geçtikleri ve güneşi çevreleyen fiziki ortamdır. Güneşin çevresinde
esir adını verdiğimiz yedi kat tabaka mevcuttur.”[42]
Bu hakikatlar da göstermektedir
ki;maddenin en küçük parçası atom değil,esir maddesidir. Zira atom da
bölünmekte ve bölünen bu maddelerin arasında birini diğerinden ayıracak
perdeler ve berzahlar bulunmaktadır.
Bir gün ders anlatırken lise 2. sınıf
talebelerine madenin en küçük parçasının ne olduğunu sorduğumda,hepsi birden –Atom-
cevabını verdiler. Atom parçalanır mı,diye sorduğumda da;-Evet- dediler. O
halde parçalanabilen nasıl maddenin en küçük parçası olur?
Cevabının –Esir- maddesi
olduğunu söylediğimde,talebenin birisi –Hocam,o halde siz sorumlusunuz! Madem
biliyorsunuz,niye bunu söylemiyorsunuz?-dedi. Bunu bilen ve söyleyenlerin
olmasıyla beraber,ben de gücümün yettiği nisbet’de söylediğimi,söyledim.
“Esir maddesi,maddiyyunları
boğduran zerrat maddesinden daha latif ve eski hükemanın saplandığı Heyula
(madde) fihristesinden daha kesif,ihtiyarsız,şuursuz,camid bir maddedir.”[43]
Bazı bilginler “Işık;esir
dalgalardan ibarettir.”der.[44]
Esir de, farklı farklıdır.
Suyun su,buhar,buz gibi sıvı,gaz ve katı halde bulunması gibi,esirin de yedi
ayrı tabakadan meydana geleceği akla zıd görünmemektedir. Samanyoluyla sabit
yıldızlar tabakası farklı farklıdır.
Sabit yıldızlar da güneş
sistemi de birbirine benzemez. Yedi sistem ve yedi tabakanın da birbirinden
farklı olmaları akla uygundur.”[45]
K Â İ N A T I N YARATILIŞI : Kur’an-ı Kerim-in muhtelif
ayetlerinde izahat verilmiştir.[46]
Ebu Hureyre’nin rivayet
ettiği Hadis’de:”Toprak,dağlar,bitkiler,hayvanlar ve en son da insanlar
yaratılmıştır.”[47]
-Bir çekirdek misal- devamlı
genişleme içerisinde olan[48]
ve bir patlama sonucu (Big Bang)[49]
(Büyük patlama) ortaya çıkan kainat aynı zamanda Onun (Kainatın)
varlıkların,her şeyin ezeli olmadığını da göstermektedir.[50]
Netice itibariyle her şey o
zatın –Ol- demesiyle oluşmuştur.[51]
“Her sabah güneşin doğuşu
şaire heyecan verir. Güneş sisteminin intizamı da her gece astronomu
heyecanlandırır. Güneşin doğuşunu astronomi açıklıyor;güneş sistemini ne
açıklayacak? her şeyi izah etmesi gereken kainatın kendisi muammaların en
büyüğüdür ve sürekli bir mucizedir. “(G. Santayana)
-“Hangi sahada olursa olsun
ilimle ciddi şekilde meşgul olan herkes,ilim mabedinin kapısındaki şu yazıyı
okuyacaktır:”İman et” iman,ilim adamının vazgeçemeyeceği bir vasıftır.”(M.
Planck)
Her şey O’nu söyler. O’na giden yollar mahlukatın
nefesleri sayısıncadır. Her şeyde O’nun mührü görülür,okunur,bilinir.
-DÜNYADAN BAŞKA DÜNYA : Evvela bu konuda yapılan rivayetleri
zikredelim:”O Allah ki yedi semaya arzdan da onun mislini yarattı.”[52]
Hadis’de:”Yedi arz vardır.
Her arzda sizin peygamberiniz gibi bir peygamber,Âdeminiz gibi bir Adem,Nûhunuz
gibi bir Nûh,İbrahiminiz gibi bir İbrahim,İsa gibi bir İsa vardır.”[53]
“Rabbinin katında bir
gün,saydıklarınızdan bin yıl gibidir.”[54]
“Melekler ve Cebrail,miktarı
elli bin yıl olan o derecelere bir günde yükselir.”[55]
Hadis’de:”her şeyin
mahiyetini anlamak için tefekkürde bulunun,düşünün. fakat,Allah’ın zatı
hususunda düşünmeyin. Zira,yedinci sema ile Allah’ın Kürsisi arasında yedi bin
ışık yılı mesafesi vardır. Zatı zül-Celal hazretlerinin ilmi,bunun ötesini de
kuşatmıştır.”[56]
“Burak’ın hızı;adımını
gözünün görebildiği en son noktaya koyardı.”[57]
“Muhakkik alimler;” Yedi arz
vardır. Ve her birinde canlı mahlukat vardır,diğer tabakadakilerin Cin sınıfına
aid olduğu söylenmektedir.
Diğer arz tabakalarına gelen
peygamberler ise:1)Bizim tabakadaki peygamberlerin ismini taşıyan bir hidayet
edici mevcuttur. Onlar gerçek manada peygamber olmayıp,buradakilerin irşadını
alıp tebliğ ederler,aynı ismi taşırlar.
İkinci görüş: onlarda
müstakil peygamberlerdir. Bizdekilere tabi değildir. Ancak onlardan biri Hz. Âdem’e,biri
Hz. Nûha,biri de Hz. Muhammede benzer.”[58]
-Rasulullah ashabıyla
birlikte otururken bir kısım bulutlar geçmişti:”bunun ne olduğunu biliyor
musunuz? Bu,el-Ânan (denen buluttur.),bu arzımızın sakasıdır. Allah taala bunu
kendisine hiç ibadet etmeyen kavme de göndererek (su ihtiyaçlarını görür.)
dedi. Bir müddet sonra devamla:”Bu sema nedir? Biliyor musunuz? dürülmüş bir
dalga,korunmuş bir tavandır. Bunun üstünde diğer bir sema vardır.”dedi ve
böylece üst üste yedi semanın olduğunu söyledi. Sonra konuşmasına
devamla:”ikisi arasında ne (kadar uzaklık) var biliyor musunuz? diye sorduktan
sonra :”beş yüz yıl” dedi.
Sonra tekrar:Bunun gerisinde
ne olduğunu biliyor musunuz? bunun gerisinde su var. Suyun gerisinde arş var.
Allah arşın fevkindedir. âdem oğlunun ef’alinden hiç biri ona gizli
kalmaz.”buyurdu.
Sonra tekrar;”Bu arz
nedir,biliyor musunuz? bunun altında bir diğer arz var. İkisi arasında beş yüz
yıl var. Böylece yedi arzın varlığını birer birer saydı.” hadisi zikretti ve
sonra şu açıklamayı yaptı:”Muhammedin nefsini elinde tutan zatı zülcelale yemin
ederim,şayet siz,en aşağıdaki arza bir ip sarkıtacak olsanız,bu ip Allah’ın
(ilmi) üzere inecektir. Ve”O ,her şeyden öncedir,kendisinden sonra hiçbir şeyin
kalmayacağı sondur,varlığı aşikardır,gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her
şeyi bilir.”[59]
Hadis’de:”Allah yedi semayı
yarattı. Her birinin kalınlığı beş yüz yıl yürüme mesafesidir.” [60]
Dünyadaki peygamberlere
özellikle bizim peygamberimize benzer peygamber de derken,bütün yönleriyle
kemal sıfatların tümünde üstünlük değil,ilk-lik ve son-luk noktasındadır.”[61]
Peygamberimizden de sonra
gelmiş olmayıp, gelişleri (o tabakadakilerin) Âdem ile peygamberimiz arasında
olmasıdır.
Âyette:” De ki: Siz,yeri iki
günde yaratanı inkar edip,ona ortaklar mı koşuyorsunuz? O,alemlerin Rabbidir.
Yer yüzüne sabit dağlar
yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada dört günde rızıklarını arayanlar
için eşit gıdalar takdir edildi. Sonra buhar halinde olan göğe yöneldi. O’na ve
yer küreye:” İsteyerek veya istemeyerek,gelin”dedi. İkisi de :”İsteyerek
geldik.”dediler. Böylece onları gök olarak iki günde var etti ve her göğe
görevini vahyetti. Ve biz dünya semasını kandillerle donattık,bozulmaktan
koruduk.
İşte bu,o aziz,alim Allah’ın
takdiridir.”[62]
Burada,”her gökte ona âid
emri vahyetti.”derken, oraya aid işlerin olduğuna,işaret de dilmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de 27 yerde
Arş ve Kürsi;Kudret ve ilmin tasarruf mecrasıdır. Bir tefsirde:”Semavat ve
arz,kürsinin iç boşluğunda yer alır. Kürsi de arşın önündedir.”der.
Peygamberimiz ise:”Yedi
sema,kürsi içerisinde bir kalkanın içine atılmış yedi adet dirhem gibidir.”der.
İbni Abbas ise:”Eğer yedi sema ve yedi arz
genişleyerek bir birine değecek hale gelseler,kürsinin genişliği yanında,bunlar
çöle atılmış bir halka gibi kalırlar.
Kürsinin genişliği hususunda
Peygamberimiz:”Nefsimi kudret elinde tutan zata kasem ederim,yedi sema ve yedi
arz,kürsinin yanında çöl bir araziye atılmış bir (demir) halkadan başka bir şey
değildir. Arşın kürsiye olan üstünlüğü de,tıpkı bu çölün o halkaya üstünlüğü
gibidir.”[63]
Zemin ile göklerin bir
hükümetin iki memleketi gibi birbiriyle alakalı olduğunu söyleyen Bediüzzaman
Hazretleri devamla:”Sekene-i arz için,semaya çıkmak için bir yol olduğunu
evliya ve enbiyaların dittiğini...”[64]söyler.
1929’da yazdığı eserinde de
Aya çıkılacağını ancak orada hayatın olmayacağını da,yapılacak çalışmanın
neticesiz olacağını belirtir.[65]
“Ecrâm-ı
ulviye ve ecsâm-ı seyyare içinde küre-i arzın hakaret ve kesafeti ile beraber
bu kadar hadsiz zî-ruhların, zî-şuurların vatanı olması ve en hasis ve en
müteaffin cüz'leri dahi, birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynat
olması, bizzarure ve bilbedahe ve bit-tarîk-ıl evlâ ve bil-hads-is sadık ve
bil-yakîn-il kat'î delalet eder, şehadet eyler, ilân eder ki: Şu nihayetsiz
feza-yı âlem ve şu muhteşem semavât, burçlarıyla, yıldızlarıyla zî-şuur,
zî-hayat, zî-ruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten,
havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sair
seyyalât-ı latifeden halk olunan o zî-hayat ve o zî-ruhlara ve o zî-şuurlara,
Şeriat-ı Garra-yı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyan, "Melaike ve cânn ve ruhaniyattır" der, tesmiye eder.”[66]
“Şu
feza-yı vesîa (geniş alem) sekenelerden,(oturanlardan,sakinlerinden) şu semavat-ı
latife mutavattinînden (yerleşmiş olanlardan) hâlî (boş) kalsın.”[67]
“Elbette karanlıklı bir hane hükmünde olan
şu arza nisbeten müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar
ve yıldızların denizleri olan gökler; zî-şuur ve zî-hayat ve pek kesretli ve
muhtelif-ül ecnas (cinsleri değişik ve farklı) olan melaike ve ruhanîlerin
meskenleridir.”[68]
Ayetin [69]
zahiri diyor ki: "Arzı da o seb'a semavat gibi halketmiş ve mahlukatına
mesken ittihaz etmiş." Yedi tabaka olarak halkettim, demiyor. Misliyet ise
mahlukıyet ve mahlukata meskeniyet cihetiyle bir teşbihtir.
... hem Küre-i
Arzımıza benzeyen yedi küre-i uhra dahi bulunmasına, zî-hayata makarr ve mesken
olmasına işareten yedi tabaka yani yedi küre-i arziye bulunmasına işareten
Küre-i Arz dahi, yedi tabaka âyât-ı Kur'aniyeden fehmedilmiştir.
...Daha bir kısım insanlar küremize benzer
zevil-hayatın makarrı olmuş semavî yedi küre-i âheri (başka küreleri) fehmeder.
... Daha geniş
fikirli bir tabaka-i beşeriye, yıldızlarla yaldızlanıp, bütün görünen gökleri bir sema sayıp, onu bu
dünyanın semasıdır diyerek, bundan başka altı tabaka-i semavat var olduğunu
fehmeder.”[70]
“Cenab-ı Hakk'ın Arş'ı, su hükmünde olan şu
esîr maddesi üzerinde imiş. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni'in ilk
icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esîri halkettikten sonra,
cevahir-i ferd'e kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif
kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır.”[71]
“Bazı ilim adamları yedi
gökten bizim dünyamız gibi atmosfere sahib,hayata elverişli başka yedi dünyanın
var olabileceğini ileri sürmüşlerdir.”[72]
D Ü N Y A N I N ÖMRÜ : İnsanın muayyen bir ömrü olduğu
gibi,büyük bir insan olan şu kainatın da elbette bir ömrü muayyenesi
vardır.Gaybi olan bu mesele ayetlerden çıkarılan delillerle,ilmin ortaya
çıkardığı alametlerle –Gaybi olan kısmı Allah’ın ilmine mahsus olmakla-
kainatın ve dünyanın ömrü hakkında bazı nakil ve açıklamalarda bulunacağız:
-Enes bin Malik’den,O dedi
ki,Rasulullah (SAM) buyurdu:” Kim bir din kardeşinin ihtiyacını görürse,Allah
taala onun için,gündüzlerini oruçla,gecelerini de ibadetle geçirmişcesine şu
dünyanın YEDİ BİN yıllık ömrü müddetince sevab yazar.”
İbni Adiyy diyor ki:Ebu
İshak,İbrahim bin Abdullah Nebti (aradaki ravi silsilesi ile) Enes Malik’den
tahric etti. O dedi ki,Rasulullah (SAM) buyurdu:”Dünyanın ömrü,ahiret
günlerinden yedi gündür. Allah taala buyurdu ki:Senin Rabbinin yanındaki bir
gün,sizin saydığınız bin yıl gibidir.”[73]
İbni Ebi Hatem,Tefsirinde
İbni Abbas’dan rivayet etti ki:”Dünya,ahiret haftalarından bir hafta olup,yedi
bin senedir ve bunun altı bini geçmiştir.”
İbni Abbas’dan sahih olarak
şöyle bir rivayet vardır: O dedi ki:”Dünya yedi gündür. Her bir gün bin yıl
gibidir. Ve rasulullah (SAM)’ da onun sonunda gönderildi.”
Ahmed bin Hanbel, İlil’in de
nakletti. İsmail bin Abdulkerim,Abdussamed’den,O da Vehb’den rivayet
etti:Dünyadan beş bin altı yüz yıl geçmiştir.”
İbni Abbas’dan:”Yahudiler
şöyle dediler:”Dünyanın müddeti yedi bin yıldır. O yüzden biz dünyanın her bin
senesi karşılığında,bir gün cehennemde kalacağız,ki hepsi yedi gündür,sonra
bizden azab kesilecektir.” Allah işte şu mealdeki ayeti onlar hakkında inzal
buyurdu:”Yahudiler,ateş bize ancak sayılı günler dokunacaktır,derler. Siz
Allah’ın indinde bir sözleşme mi yaptınız? Allah taala hiçbir zaman sözüne
muhalefet etmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilmediklerinizi mi söylüyorsunuz?
Hayır,kim ki günah işleyip günahı onu kaplarsa,o cehennem ehlinin ta kendisidir
ve orada ebedi kalacaktır.”[74]
Bediüzaman Hazretleri,her
yönüyle Mu’cize olan Kur’an-ı Kerim-in ayetlerinin 6666 oluşunda,dünyanın
ömrüne işaret olduğunu söyler. Özetle:” Kur'an-ı Hakîm'in baş haşiyelerinde, âyât-ı Kur'aniyenin
adedi 6666 olmakla, envâr-ı Kur'aniye ve hakikat-ı Furkaniye eyyam-ı şer'iye
ile 6666 sene kadar Küre-i Arz'da hükmü cereyan edeceğine işaret ettiği.....
.... Bütün
Enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları ve hülâsa-i kitabları Kur'anda
bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binaen,
fetret-i mutlakanın zamanı ihraç edildikten sonra, rivayet-i meşhure ile
zaman-ı Âdem'den tâ kıyamete kadar, eyyam-ı şer'iye ile tabir edilen 7000
seneden fetret-i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra 6666 sene kadar Din-i
İslâm'ın sırrını neşreden hakikat-ı Kur'aniye Küre-i Arz'da ayrı ayrı perdeler altında neşr-i envâr
edeceğine, âyâtın adedi işaret ediyor, demektir.
İkinci Esas: Malûmdur ki, Küre-i Arz'ın mihveri
üstündeki hareketiyle gece-gündüzler ve medar-ı senevîsi üstündeki hareketiyle
seneler hasıl oluyor. Güneşle beraber her bir seyyarenin belki sevabitin ve
Şems-üş Şümus'un dahi her birinin mihveri üstünde eyyam-ı mahsusalarını
gösteren bir hareketi ve medarı üzerinde deveranı dahi bir nevi seneleri
gösteriyor. Hâlık-ı Arz ve Semavat'ın hitabat-ı ezeliyesinde o eyyam ve
seneleri dahi irae ettiğine delili şudur ki:
Furkan-ı Hakîm'de
«–:ÇGQ«#ö@ÅW¬8ö¯^«X«,ö«r²7«!ö˜*!«G²T¬8ö«–@«6ö¯•²x«<ö]¬4ö¬y²[«7¬!ö‚h²Q«<öÅv$ “Sonra bütün bu işler,sizin hesabınıza göre bin yıl
tutan bir günde Ona yükselir.”[75]
¯^«X«,ö«r²7«!ö«w[¬,²W«'ö˜*!«G²T¬8ö«–@«6ö¯•²x«<ö]¬4ö¬y²[«7¬!öƒ:Çh7!ö«:ö^«U¬\´V«W²7!ö‚h²Q«# “Melekler ve ruh
(Cebrail) ,O’nun arşına;mikdarı elli bin sene olan bir günde yükselirler.”[76]
gibi âyetler isbat ediyorlar. Evet kış günlerinde ve şimal taraflarında gurub ve tulû' mabeyninde dört saatlik günden ve bu iklimde kışta sekiz-dokuz saatten ibaret eyyamlardan tut, tâ Güneş'in mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ Kozmoğrafya'nın rivayetine göre tâ "Rabb-üş Şi'ra"