İNSAN
VE YARATILIŞI
“İnsan,Cenâb-ı
Hakkın antika bir sanatıdır.”
Muamma ve meçhul varlık
insan.
İnsan
maddesi ve manasıyla en mükemmel bir varlık. Ancak gerçek mahiyeti ebede uzanan
manevi boyutuyladır.
Kapsamlı,kabiliyetli
tek varlık. Kendisine eşyanın isimlerinin talim edilmesiyle ayırabilen,fark
edip kıymetlerini takdir edebilen tek varlık.
Kendini
çözemeyen insan kainattaki ortaya çıkan harikalıkları görmekle de harika
mahiyetini anlayabilir. Kainatta,kendi galaksimiz içerisinde güneşimiz
ve ondan büyük 200 milyar tane bulunmaktadır. Bize en yakın olan
Andromeda galaksisinin ışığı bize 2,2 milyon sene de ancak ulaşabilmektedir. Ve
bunun gibi milyonlarca bulunmaktadır.
İnsan
ise onların içerisinde bir toz ve bir nokta gibi kalmaktadır. Değer itibariyle
ise hepsinden daha büyüktür. Çünkü kainat fabrikası her bir çarlıyla dev bir
fabrika olarak çalışması insanı netice vermektedir. O halde netice vasıtalardan
daha kıymetli ve büyüktür.
O
yıldızlar milyarlarca yıl yaşarken insan
60 yıl gibi ortalama bir hayat sürmektedir. Bu hayat sırf gübre halini almak
için diğer varlıklarla aynı seviyede kalması düşünülemez.
Biz
bu dünyaya gelmeden bize burayı hazırlayan zat,buradan da gideceğimiz yeri
hazırlayan zat olacaktır.
Umum
varlıklar içerisinde en önemli bir kul oluşundandır. Tabiri caizse;Allah’ın
adam yerine koyduğu,onun kelâmını düşünebilen tek muhatab olması...
En
büyük ve parlak bir varlık olan güneş de Allah’ın (Cemal,Azim gibi) sekiz ismi
görülürken,insanda bin bir ismi temaşa edilen ve görülen okyanus misal bir
varlık olması. Ona ayinedarlık etmesi...
Cenâb-ı
Hakkın kudretiyle en güzel bir surette,Kur’an-ın ifadesiyle:”Biz insanı en
güzel bir biçimde yarattık.”[1]
ayetinin görüldüğü tek varlık.
Cenâb-ı
Hakkın rahmetinin hazinelerini,nimetlerinin kıymetini en ince ölçülerle
ölçen,ince ölçülere sahib tek varlık.
Nihayetsiz
nimetlere en ziyade muhtaç olanı,muhtaçlığında,ihtiyacının çokluğunda zengin
olan bir varlık. Zira bir hizmetçinin ihtiyacı ile,bir cumhurbaşkanının
ihtiyacı bir değildir. İkincisinin ihtiyacının çokluğu onun kıymet ve
büyüklüğünden ileri gelir. Bunun gibi de bir koyuna bir-iki yiyeceğin olması
yeterken,insan kıymetliliğinden çok şeye muhtaç.
Büyük
emanet denilen Emanet-i Kübra’yı yüklenen tek varlık. Kur’an-ın ifadesiyle:”Biz
emaneti,göklere,yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi (bununla beraber
onun hakkını tam yerine getirmedi.) Çünkü o,çok zalim,çok cahildir.”[2]
Yani
Kur’an,İman,Din,sorumluluk gibi yükleri yüklenmekle cennet veya cehenneme
namzed bir varlık. Küçük duygu ve kabiliyetleriyle Allah’ın sonsuz
sıfatlarını,işlerini ve tecellilerini ölçebilen tek varlıktır o...
İnsan
nefis ve şeytanı dinlerken zalim,Cenâb-ı Hakkın emirlerini unuttuğundan ve
hayat şartlarını bilemeyip,öğrenmeye muhtaç olarak,her ne kadar öğrenirse
öğrensin yine de bazı şeyleri bilmemesiyle de çok cahildir. Bununla beraber Hak
ve Kur’an-ı dinlemesiyle de en mükerrem bir varlıktır.
İnsan
yer yüzünün halifesi olup,seçkin olmasıyla meleklere karşı tercih
edilerek,melekler tarafından secde ve hürmet edilen varlıktır o...
İnsan
garib ve acib cevherlerden yapılmış Cenâb-ı Hakkın antika ve harika bir
varlığıdır. Mesela;İnsan,garib cevherlerden yapılmış bir binayı görse;onun
cevherlerinin bir kısmı Çin’de,bir kısmı Endülüs’de,Yemen’de,Sibirya’dan başka
yerde bulunmuyor. Elbette bu mükemmel bir ustanın varlığını gösterir.
İşte
her bir hayvan Allah’ın ilahi bir sanatıdır,sarayıdır. Özellikle insan,onun
vücud binasının bir kısmı ruhlar aleminden,Misal aleminden,levhi
mahfuzdan,diğer bir kısmı da hava aleminden,ışık ve elementler aleminden gelmiş
ve istekleri ebede ve sonsuzluğa uzanan bir varlıktır.
Kâinatı
bir ağaca benzetirsek;insan o ağacın en mükemmel bir meyvesidir. Peygamber
Efendimiz açısından bakacak olursak hem çekirdeği,hem meyvesi, yani hem
başlangıcını,hem de neticeyi oluşturmaktadır.
Dünyada
kendisine,diğer varlıklardan farklı olarak yapılan ikrama karşı,ahirette de
ebedi olarak ikram edilecek ebedi bir misafirdir o...
Böyle
bir insanda iki yön vardır: Biri;kulluğu,gerçek yaratılış
sebebi,yaratılmasındaki gaye olan yaratıcısını bilmek ve ona iman edip ibadet
etmektir. Böylece gerçek vazifesini yapan bu insan bu yönüyle A’lâ-yı illiyyin
dediğimiz en yüce seviyeye çıkar.
Diğeri
ise;Kibir ve enaniyet ki,buda onun enayilik yönüdür. Şeytan misal,esfeli
safiline düşer.
İnsan
yüz odalı bir saray gibidir. Onun ancak bir odası açılmış olup,diğer odaları
keşfedilemeyen kapalı bir muamma varlıktır.
Hz.
Ali’nin ifadesiyle insan;kâinatın küçültülmüş bir nümunesidir. Yani kâinat
küçültülse bir insan,insan büyültülse bir kâinat olacaktır. Kâinatı ne derece keşfettik
ki,insanı da keşfetmiş olalım? Kâinata bir anahtar deliğinden bakan
insan,insana da ancak o kadar bakmaktadır. Âdem’den beri incelenen bu
insan,hala muammalığını devam ettirmektedir. her bir organı için,maddi yapısı
için bir ilim teşkil ettiği halde yinede maddesiyle çözülememektedir. Maddesi
böyle olursa,ya onun ebede uzanan boyutlarıyla manevi ciheti acaba nasıldır?
Ebede kadar incelense yeri vardır. Zira ebedi olmamakla beraber,ebedi
yaratıcının,ebedi sıfatlarını yansıtmaktadır.
GERÇEK DEĞERİ
İnsanın gerçek kıymeti maddesiyle değil,manevi
cephesiyledir. Bir kimyagerin araştırmalarına göre;bir insanın değeri (1970
birim fiyatıyla) 500 liradır. şöyle ki;vücudumuzda 7 kalıb sabun yapacak kadar
yağ,orta boyda bir çivi yapacak kadar demir,ancak bir kahve fincanı dolduracak
kadar şeker,bir tavuk kümesini badanalayabilecek kadar kireç,2000 kibrit (50
kutu) yapacak kadar fosfor,ufak bir ramazan topunun atımına yetecek kadar barut
için potasyum bulunmaktadır.
Şimdi
maddesi itibarıyla bu kadar ucuz olduğu halde,bir organına dünyaları değişmeyen
insan olan insan düşünmelidir. Kendisini bir kitab gibi okumalıdır.
Hakiki
değerini elmastan kömür derecesine düşürmek istemeyen her akıl sahibi,dünyaya
gönderilişindeki gayeyi ve maksadı düşünmelidir?
Evet,ona
binlerce duygular takan ve kainatın dilenciliğinden kurtarıp,bütün yaratıkların
sultanı yapan o yüce zat olan Allah’ın ondan elbette çok daha fazla istediği
olacaktır.
Antika
bir demir,demir yönünden birkaç bin lira kıymet ederken,antika oluşu yönünden
milyarlara değmektedir.
Bir hat sanatı kağıt
itibariyle 100 lira iken,sanat itibarıyla milyonlara değmektedir.
Meşhur ressam Leonarda
da Vinci’nin bin liralık bir kağıda yapmış olduğu bir resim hakiki kıymeti
yönüyle milyarlara satılmaktadır.
İnsan da maddesiyle bir
gübre durumunda iken,gerçek kıymet ve değer bakımından kainata
değişilmemektedir. Yani hem Allah’ın sanatı olması ve de onun sanatı olduğunu
bilmesi yönüyledir. Zira bir resim ki,Leonarda da Vinci’nin değil de normal
birinin elinden çıkıp,ona ait olduğu bilindiğinde kıymeti düşecektir.
İmanı ile terazinin bir
kefesine oturan bir insan,terazinin öbür kefesine oturan bütün hayvanlardan
daha ağır basacaktır.
Anlatıldığı üzere,Hattat’ın
biri karşı sahilde bulunan evine gitmek üzere bir kayığa biner. Parasını vermek
istediği sırada,parasının yanında bulunmadığını görünce,kayıkçıya kayık
ücretinden daha fazla olacak bir hat yazısı yazar. Kayıkçı için bir Elif
direkten ve mertekten farklı değildir. Onun için o bir mana ifade etmez.
Diretir,ancak olmayınca canını alacak değil ya!
Kayıkçımız bir gün Hattatlar
çarşısından geçerken,önceden dürüp,istemeye istemeye cebine attığı hattı
çıkartıp,hiç olmazsa birkaç kuruş dahi verseler kardır diye düşünerek,hattata
buruşturduğu kağıdı uzatır. Hattat bir kağıda,bir de kayıkçıya bakarak;-İste
kardeşim,ne istersin,vereyim? Bu hattat Hüseyin Efendinin hattıdır.-deyince
bizim kayıkçı şaşkınlıkla beraber,ummadığı durumla karşılaşınca şaşkınlığı
artar.
Sanattan anlamayan
kayıkçımız;-Ne verirsen,ver.-der. Avucuna konulan parayı açıp gören
kayıkçı,kayık fiyatının on katını elinde görünce hem şaşırır,,hem de memnun
olur.
Aradan zaman geçer,tevafuk
ya. Aynı hattat,aynı kayığa biner. Bir müddet sonra elini cebine atıb,para
vereceği sırada kayıkçımız adamın elini tutar ve-Yoo,ben senden para
istemiyorum. Bana bir tane daha hat yaz.-der. Hattat ise;-O bir kere olur,o
zaman yanıma almamışım. İşte paran.-der ve verir.
İşte maddenin değeri olan
kağıdın fiyatı ile,sanatın değeri arasındaki fark...
Herbert J. Muller’in
ifadesiyle:”İnsanın bir takım kimyevi elementlerden meydana geldiğini
söylemek,sadece onu gübre olarak kullanmayı düşünenleri tatmin edecek bir
tariftir.”der.
Bütün alemlerin anahtarı
insanın elindedir ve onun eliyle açılır.
Alemler için böyle olduğu
gibi,alemlerin yaratıcısı olan Allah’ın keşfi,meçhuller meçhulü olan Allah’ın
da bilinmesi yine anahtar niteliğinde olan insan iledir. Hadis-i
Kudsi’de:”Küntü kenzen mahfiyyen fe halaktül halke li ya’rifûnî”-Ben gizli bir
hazine idim,mahlukatı (özellikle insanı) yarattım. Ta ki bilineyim,kendimi
bildireyim.-
Nitekim her sanatkâr yapmış
olduğu sanata önce kendisi bakıp değerlendirdiği gibi,başkasının da kendi
sanatına bakarak,eksiksiz olan sanatını takdir etmesini ve onların gözleriyle
sanatına bakmayı ister.
İşte Cenâb-ı Hak’da yaratmış
olduğu mahlukatını ve özellikle onların
kalbini oluşturan insanı yaratmakla hem sanatına kendisi bakmakta,birde
başkasını gözüyle bakmaktadır. Yani insanların onun o azim sanatını
seyrederek,-Maşaallah,Barekallah- diyerek takdirleriyle de sanatına
bakmaktadır.
Allah insanlarla
bilinmektedir.
İnsansız Allah,meçhuller meçhulü...
Allah ve İnsan;Halık ve
mahluk münasebeti. Zatı ve sıfatları o insanla bilinmekte. Zira hasta eder Şâfi
ismi,rızık verir Rahman ve Rezzak ismi,kudretiyle her şeyi onun emrine verir
Kadir ismi,kainatı sofra yapıp, güneşi lamba,ayı başımız üzerinde gece lambası
yapmakla Ğani ismi,çeşitli,nakış nakış onu işler ve şekillendirir Nakkaş ve
Musavvir ismi,güzellik verir,güzel eder Cemil ismi,Gökte,yerde,dağlarda
büyüklüğü görülür ve anlaşılır Celal ve Azamet ismiyle...
İnsan düşünebilen,tefekkür
edip,kâinatı lime lime edip inceleyen,araştıran,terkib ve tahlil
yapabilen,küçük,cüz’i,ince ve sınırlı ölçüleriyle yaratıcısının sonsuz sıfatlarını
ölçmeye çalışan kapsamlı bir varlık...
Ezeli olmayıp,Allah’ın ebedi
kılmasıyla ebediyete,sonsuzluğa namzed tek varlık.
İNSANIN YARATILIŞI
İnsanın atası ve ilk insan olan Hz. Âdem topraktan
yaratılmış olup ondan sonrakiler Nutfe (bir damla su,meni,sperm),Alaka (kan
pıhtısı),Mudğa (et parçası) ‘dan yaratıldığı âyetlerle sabittir.[3]
Hz.
İsa’nın durumu ise;kendisini topraktan,hem annesiz hem de babasız olarak
yaratmış olduğu,-ol-diyerek var ettiği Âdem’in durumu gibidir.[4]
“Kendisiyle
konuştuğu arkadaşı ona:”Seni topraktan,sonra nutfeden yaratanı,sonunda da seni
insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun?”[5]
“Ey
insanlar! Öldükten sonra tekrar dirilmekten şüphede iseniz bilin ki,ne
olduğunuzu size açıklamak için,biz sizi topraktan,sonra nutfeden,sonra
pıhtılaşmış kandan,sonra da yapısı belli belirsiz bir çiğnem etten
yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız;sonra
sizi çocuk olarak çıkartırız,böylece yetişip erginlik çağına varırsınız.
Kiminiz öldürülür,kiminiz de ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki,bilirken
bir şey bilmez olur. Yer yüzünü görürsün ki kupkurudur,fakat biz ona su
indirdiğimiz zaman harekete geçer,kabarır,her güzel bitkiden çift çift
yetiştirir.”[6]
“Sizi
topraktan yaratması onun varlığının delillerindendir,belgelerindendir. Sonra
hemen bire insan olup yeryüzüne yayılırsınız.”[7]
Allah
sizi topraktan,sonra nutfeden yaratmış,sonra da sizi çiftler halinde var
etmiştir. Dişinin gebe kalması ve doğurması,ancak onun bilgisiyledir. Ömrü uzun
olanın çok yaşaması ve ömürlerinin azalması şüphesiz kitabtadır. Doğrusu bu
Allah’a kolaydır.[8]
“Sizi
topraktan,sonra nutfeden,sonra kan pıhtısından yaratan;sonra erginlik çağına
ulaşmanız,sonra da yaşlanmanız için sizi bebek olarak dünyaya çıkaran O’dur.
kiminiz daha önce öldürülür. Kiminizde belirtilmiş bir süreye ulaşırsınız.
Belki artık düşünürsünüz.”[9]
Çamurdan
ve (Tıyn) Balçıktan yaratıldığına dair:”Yarattığı her şeyi güzel yaratan,insanı
başlangıç da çamurdan yaratan (odur)”[10]
Adem’in
soy ve sopu ise:”Sonra onun soyunu bayağı bir suyun özünden yapan,sonra onu
şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah’dır. Size kulak,gözler,kalbler
vermiştir. öyleyken pek az şükrediyorsunuz.”[11]
Yaratılışın
başlangıcından sonuna kadar geçirdiği devreler ise:”Andolsun ki insanı süzme
çamurdan yarattık. Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra
nutfeyi kan pıhtısına çevirdik,kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık,bir
çiğnemlik etten kemikler yarattık,kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka
bir yaratık yaptık. Yaratanların (en mükemmel bir şekilde yaratmada) en güzeli
olan Allah ne uludur.”[12]
Kibirli
ve gururlu şu hakir,kıymetsiz insanın neden yaratıldığına bir bak ki:”Öyleyse
insan neden yaratıldığına bir baksın. O,erkek ve kadının beli ile göğüsleri
arasından atıla gelen bir sudan (meniden) yaratılmıştır.”[13]
Topraktan
gelip yine toprağa dönüşen ve sahib olduğu elementler itibarıyla,topraktaki
elementlerle aynı elementlere sahib olan ve topraktan elde dilenlerle
beslenib,hayatını devam ettiren şu insana bak ki:”O,insanı pişmiş çamur gibi
kuru balçıktan yaratmıştır.”[14]
“And
olsun ki insanı kuru balçıktan,işlenebilen kara topraktan yarattık.”[15]
“Rabbin
meleklere:Ben,balçıktan,işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu
yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın,demişti.”[16]
“O
(şeytan,balçıktan işlenebilen kara topraktan yarattığın insana secde
edemem,dedi.”[17]
Nutfenin
vasfı,karışık ve dağınık halde yaratılışı ise:”Biz insanı katışık bir nutfeden
yaratmışızdır,onu deneriz;bu yüzden,onun işitmesini ve görmesini sağlamışızdır.”[18]
Kainatta
her neye bakarsak bakalım,her şey çift olarak yaratılmıştır.
Yer-gök,iyi-kötü,aşağı-yukarı,güzel-çirkin,insan-hayvan,erkek-kadın gibi...[19]
Hz.
Âdem’e kendi eğe kemiğinden,kendisiyle hususi bir cennet hayatı yaşayacağı bir
zevce yani Havva yaratılmıştır.
“Sizi
bir nefisden (Âdem’den) yaratan ve bu nefisten de gönlü kendisine meyledip
rahat etsin diye zevcesini (Havvayı) yaratan odur.”[20]
“Ey
Adem sen ve zevcen dilediğinden yemek üzere cennette oturun.”[21]
Ey
insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan,ondan eşini var eden ve ikisinden pek
çok erkek ve kadın meydana getiren rabbinize hürmetsizlikten sakının.”[22]
“Doğrusu,atıldığında
meniden erkek ve dişiyi,iki çifti yaratan O’dur.”[23]
Bediüzzamanın
ifadesiyle:”Cenâb-ı Hak Âdemi halk etti (yarattı). Tesviye etti. Nefh-i ruh
etti,terbiye etti,esmayı (varlıkların isimlerini) talim etti (öğretti) ve
hilafete namzed kıldı.”[24]
Hadiste
ayetleri açıklayıcı mahiyette şöyle açıklanmakta:”Her birinizin maye-i
hilkati,ana rahminde nutfe olarak 40 gün toplanır. Sonra o nutfeler o kadar
zaman içinde(ikinci 40’da) Aleka (kan pıhtısı) olur. Sonra yine o kadar zaman
içinde (üçüncü 40’da,120. günde) Mudğa (et parçası) olur. Ondan sonra Allah bir
melek gönderir,o mudğaya ruh üfler.”[25]
Hadisten
de anlaşılacağı üzere;anne karnındaki bir cenin bu üç devreyi atlattıktan
sonra,tabiri caizse,bu üç zor aşamayı aştıktan sonra var olmaktadır. Haluk
Nurbaki’nin ifadesiyle;”İnsan üç devrede yaratılmıştır.
a)Birinci
devre ki; İnsanın ilk bedensel çizgilerinin irade-i ilahiye ile tesbit edildiği
devre ki,Nutfe’yi oluşturur. (Anne karnının dışındaki cidar,yani Amniyon zarı.)
b)İkincisinde;çeşitli
organlara ait ilk temel yapıların yaratıldığı devre ki,Alak’dır.(Rahim
cidarı.Yani onun dışındaki Koriyon zarı.)
c)Sıra
ile organlarımız ve sistemlerimiz gelişir ki,Mudğa dönemidir. (Üç karanlık
bölgenin üçüncüsü ise;Doğrudan cenini ihata eden zar,Rahim duvarıdır.)
-Birinci
karanlık mekan,hücreye göre dev,karanlık bir tüneli hatırlatmaktadır.
-İkinci
karanlık mekan ise;ışıksız kapkaranlık bir ormanı hatırlatır.
-Üçüncü
karanlık mekan ise;yine ışıksız bir denizin altını hatırlatır.
Üç
devre birbirine geçerken kompitör hesabını gösterir. Biri bittimi hemen diğeri
devreye girer. 1)Hücre Safhası. 2)Doku Safhası. 3)Organlar Safhası.
Bu
safha ve devreler birbirini tamamlayarak vücudun oluşumu sağlanır.”[26]
“Onların
zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamızda onlar için büyük bir ibret
ayetidir.”[27]
Bu
âyeti Dr. Fritz Kalan şöyle açıklar:”Tohum hücresinin (Sperm gemilerinin,meninin)
bir torpil şeklinde yapılmış nakil vasıtası olduğu anlaşılır. Bunun da babanın
irsiyet kitlesini,zürriyet ve soy özelliğini taşımakta olduğu ve bu irsiliği de
annenin vücuduna nakletmektedir.
“Her şey bir anda Allah’ın
–ol- demesiyle var olmuştur. Bundan 15 milyar yıl önce küçük bir enerji
yumağının Big-Bang –büyük patlama- neticesinde var olmuştur. Yani
yaratılış;maddenin,anti-maddenin,enerjinin,zamanın,boyutun,boşluğun
olmadığı,hiçbir şeyin mevcut olmadığı bir an-dan sonra,yaratılışın birden bire
olduğunun,oluştuğunun,vücut bulduğunun ifadesidir.”[28]
İlk maddenin yaratıldığı
andan 10 (üzeri 43) saniye önce hiç ama hiçbir şey yoktu.
Ebu Hüreyre’den rivayet
edildiği üzere:”Efendimiz Cebraile kaç yaşında olduğunu sordular. Cebrail’de Ya
rasulallah,pek bilmiyorum. Yalnız,4. Hicab’da bir yıldız var ki,70 senede bir
kere doğar. İşte ben o yıldızın 70 bin iki defa doğduğunu gördüm. Bunun üzerine
Peygamberimiz:
“Ey Cebrail,Rabbimin
izzetine yemin ederim ki,o 70 bin iki defa doğduğunu gördüğün yıldız ben idim.”[29]
Nutfe;Erkeğe ait bir damla
sıvıdır. İnsan bu sıvıdaki hayvancıkların,kadının yumurtasıyla birleşmesinden
hasıl olur. İşte bu hayvancıklar ve yumurtacıklar hep kandan hasıl olmaktadır.
Kan ise külisden doğan süt gibi bir maddenin emilmesiyle meydana geliyor.
Külis;bitki,hayvan ve sudan ibaret olan gıdanın sindirilmiş durumudur. Bu
gıdalarda toprağın unsurlarından meydana gelmektedir. Binaenaleyh hepsinin aslı
topraktır.”
Böylece Hz. Âdem topraktan
ve onun zürriyeti de toprağın hülasası (bir damla su,meni) den yaratılmaya
devam etmektedir.[30]
İnsanı anlamak için her kapı
açılıp girildiğinde binlerce kapı daha açılıyor.
Balçık ise;Balçık denilip
geçilmemeli. Elektronik ilminin meydana gelmesinde,kıtalar ve uydular arası
haberleşmede ve bilgisayar imalinde balçık olayı vardır. Yani temel maddeleri
olan –yarı iletkenler-balçıktandır. Süper iletken ise neticesidir. Balçık iyi
bir katalizördür,zehir emicidir.
Dr.Leila M. Coyne:”Sakin ve
durgun gibi görünen balçık,içi hareket dolu gizli bir dünyadır.”diyor. Ve”Bir
balçık parçasına çekiçle vurdum,laboratuvarda,bir ay müddetle “Ultraviyole
enerji” neşrettiğini tesbit ettim. Balçığın yüksek bir enerji deposu olduğunu
hayretle gördüm.”der.
Balçıkta kristal yapının
sabit olmayışıdır ki,ona bilgi depolama özelliği kazandırıyor. Hayatın en
ibtida-i faaliyeti çevreden enerji almak ve bunu kullanmaktır. Bir ileri
safhası ise,kendisini yenilemektir. Bu her iki faaliyeti de balçıkta
gözleyebilmiş olmamız;”Hayatın balçıkla başlayabilmiş olacağı” hipotezini
güçlendirmiş bulunuyor. Balçığın temel maddesi silikondur.
Dr. Hartman ise;Elimizdeki
cihazlar yeterli olsaydı ve balçığı moleküler seviyede değil de atom-atom
inceleyebilseydik,şimdi bildiklerimizden çok daha fazlasını elde edebilirdik.
Yine de inancım şudur ki,o zaman bile hayatın nasıl ortaya çıktığı sorusuna
isabetli bir cevab veremezdik.” devamla:
“Bence hayat ve
canlılık-atom ve hücrenin maddi yapısından çok daha başka bir şeydir. Balçık
konusundaki çalışmalarımız ne kadar ilerlerse ilerlesin,ona hayat vermek,bizim
beyin gücümüzün çok ötesinde bir ilmi seviyedir. Onun,aklımızın
alamayacağı,grift formülü,yaradanın elindedir. Biz ancak akla kapı açabiliriz.
Ama hayatı labaratuvarda asla elde edemeyiz.”der.[31]
-Sinir sinir saniyede 2500
haber götürür. Yani sinir sistemindeki,beyindeki zerre,bir saniyede 2500 haber
alır ve mükemmel şekilde hiç şaşırmayarak değerlendirir,cevabını da ilgili yere
hemen gönderir.
-Beyinde 14 milyar hücre
vardır. Ve her biri arasında da 3000 bağlantı vardır. Bunlar için ir telefon
santralı kurulsa bir şehri işgal edeceği gibi,muhtemelen hatlarda
karışırdı,beyinde ise bu durum yok.
-Bunlar keşfedilebilenler ve
keşfettiklerimiz. Ya keşfedemediklerimiz?
-Bir gözün vazifesini
yapabilmesi için futbol sahası büyüklüğünde bir fabrikanın çalışması lazımdır.
-İnsandaki sinirler,uç uca
eklense 480 bin km,damarlar uç uca eklense 200 bin km eder. İşte harikalık...
-Mühendis Culman,vücuttaki
kemiklerin düzenine bakarak bir vinç hazırlamıştır.
İşte sanat ve neticede
sanatkar...
-İnsan atomlardan kuruludur.
İnsan vücudunda 7 x 10 üzeri 28 adet
atom var.
-İnsanda 14 x 10 üzeri 29
elektron var sayılmakta.
-İnsan vücudunda 30 milyar
kere milyon hücre vardır.
-Diriliğin temel birimi
DNA’dır. Bunlarda insanların kaderleri de yazılıdır. Aynı zamanda
hidrojen,iyonunu sudan almaktadır. Âyet’de:”Diri olan her şeyi sudan
yarattık.”hakikatı gereğince suda hayat ve canlılığın bulunuşuna işaret
edilmektedir.[32]
-Bir su molekülü vücutta
7-14 gün kalır. Sonra mutlaka atılır. Yeni dirilik sağlayacak su iyonları
alınır. Bu nedenle canlılar susuzluğa dayanamazlar. İşte –su ve canlılık- ve
aradaki dengeyi kuran,nihayetsiz kudret sahibi. Her şey ona şahitlik
etmektedir. Onun varlığını sağır kulaklara haykırmakta,kör gözlere
göstermekte,varlığını söylemekte ve söyletmektedir. “Ancak onlar;kör,sağır ve
dilsizdirler.”[33]hakikatını
da inkarlarıyla göstermektedirler.
İNSANLIKTAN İSTİFA
İşte böyle bir
insanın,insanlığına sahib olup,elbette insanlıktan istifa etmeyip,istifade
etmesi,kendi varlığını iskat edecek,insanlıktan düşürecek hallerden sakınması
ile mümkündür.
Ancak dış yapısı itibariyle
insan olurken,manevi yapı bakımından,hayvani duruma düşmemesi gerektir.
Yunan filozofu Romen
Diyojen’in Atina’da fenerini yakmış bir vaziyette dolaştığını görüp soranlara
oda:”Adam arıyorum.”demiştir.[34]
Yine bilindiği gibi adamın
biri oğluna;-oğlum sen adam olamazsın-der. Oğlan okur,bir yere amir olur.
Polisi görevlendirerek aynı gün babasını
apar topar getirttirir. Babası olduğunu da söylememiştir. Bir adam var,alın,
getirin demiştir.
Huzuruna getirilen babasına
karşı;-Baba hani bana adam olamazsın diyordun,bak işte oldum.”deyince
baba;-Oğlum ben sana vali olamazsın,filan olamazsın demedim ki,ben sana adam
olamazsın,dedim. Nitekim beni de doğruladın. Çünkü eğer adam olsaydın,beni
apar-topar ayağına getirttirmez,sen kendin gelirdin.”der.
Gerçi burada bir kayıb da
yoktur. Kayıb kazanılan bir şey için geçerlidir. Kazanılmayan bir şeyin kaybı
da olmaz. Çünkü evlat hürmet gibi bir şeyi kazanmamış ki,kaybetsin! Yani o
duygudan mahrum olarak yetişmiş. Rütbe kazanmış ancak insanlığı kazanamamıştır.
Mevlâna Mesnevisinde
anlatır:”Harun Reşid meşhur Behlül Dânâ’ya:”Gel insan içine karış,sana bir
vazife vereyim,halk senin dirayetinden istifade etsin,der. Behlül ise;istişare
edeyim de öyle,diyerek abdesthaneye girer ve hayli müddet kaldıktan sonra Harun
tekrar çağırır:”Nerede kaldın?”diye sorunca,”Müşavere ediyordum.”der. Harun
ise;”Kimlerle?”deyince,Abdesthanedekilerle,diye cevab verir.
Harun ise;”Ne dediler?”diye
sorunca cevaben;dediler ki:”Biz nefis yemekler idik. İnsan içine karıştık da
böyle olduk. Sakın ha,karışma,sen de bizim gibi olursun.”dediler,der.[35]
Böylece veli olan Behlül
Dânâ,gerçekten insanlıktan nasibi olmayanların içine katılmakla,insanında onlar
gibi gayet necis ve pis olacağını ifade etmekle,gerçek insanlarla bağlantı
kurulması gerektiğine de îmâda bulunur.
Kayseri’de deli olarak
bilinen birisi bir gün müftünün yanına gelir ve ondan fetva sorar;-Hayvanlar
içinde çıplak dolaşmak caiz midir?- Müftü ise;-Evet caizdir,fakat edebe
aykırıdır.-der.
Bunu bir kağıda yazıb altını
imzalayıp,mühürlemesini söyler. Müftü çekinir,yazmak istemez. deli ise,demir
sandalyeye yönelip tehditte bulunur. İşin ciddiyetini anlayan müftü mecbur
kalarak yazar ve imzalar. O günden sonra deli,Kayseri sokaklarında çıplak olarak
gezmekte,iki elinin de sürekli yumuk olarak bulunduğuna şahit olup,bir mana
veremezler.
İlk etap da bunu şaşkınlıkla
karşılayan Kayseri’liler,zamanla deli deyip geçer. bunu da normal görürler.
Geceleri Talas ilçesinde bulunan mağaralarda yatıp kalkan deli ve meczub bu zat
birkaç gün görünmeyince,buna alışan insanlar ne olduğunu öğrenmek üzere
mağaraya geldiklerinde,meczubu ölmüş ve iki eli de hala yumuk olarak bulurlar.
Bir elini zorlanarak açan
bir kişi avucun içerisinde bir ayna görür. Aynaya bakar,kendisini bir hayvan
şeklinde görür. Şaşkınlıkla öbürüne de bakmasını söyler,oda değişik bir hayvan
şeklinde kendisini görmektedir. Hakeza kim bakarsa değişik hayvan suretlerinde
görülürler.
Öbür elini açtıklarında
müftünün verdiği fetvayla karşılaşırlar. Fetva da:”Hayvanlar içerisinde çıplak
dolaşmak caizdir,fakat edebe aykırıdır.”
Bunun üzerine müftünün
yanına varıp durumu anlatırlar. Müftü gelir oda bakar. Ancak oda kendisini
Horoz şeklinde görmektedir.
Bunu ibretle düşünen Müftü
Efendi onlara dönerek;-Bu Cenâb-ı Hakkın bir ihtarıdır. Evet doğrudur. Çünkü
ben mesâ-i bitiminden sonra eve giderken Kayseri’nin ara sokaklarından
giderken,sokakta kapı önünde oturup konuşmakta olan kadınların önünden geçerken
etraf bakmaz,fakat kendimde bir horozlanma hissederdim. Bu Allahın bir
ikazıdır.
Bu ifade ile insanın gerçek
çehresinin görüntüsü onlara gösterilmiş olmaktadır.
-Bir Tahdis-i nimet olarak
söylemek gerekirse;Yine Kayseri’de bir büyüğümüz kaldığımız yerin tamiri için
beş İlahiyatçı arkadaşı alarak, bir arkası açık arabayla inşaata kum almaya
bizleri götürdü. İnşaata vardığımızda eski elbiselerimizi giymiş olarak
vardığımız halde,bunların kimler olduğunu inşaattaki bekçi sorunca,o
büyüğümüzde;bunların amele pazarının işçileri olduklarını,çalışmak için
geldiklerini söyleyince bekçi umulmadık bir tepki göstererek;-Hayır
olamaz,bunlar işçilere benzemiyor-diyerek inanmadı. Ve;Bunların yüzleri
nurlu-diyerek de kendisini haklı çıkaracak belgesini de böyle delil olarak
getirdi.
Bunun üzerine o büyüğümüz de
şu ayeti okudu:”Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır.”[36]
Bediüzzaman’da,gerçek medeni
geçinen insanların bir kısmının içi dışa,dışı içe bir çevrilse,kimi
maymun,kiminin hınzır olarak görüleceğini ifade eder.
Yanına kötü niyetle gelen
bir görevlinin de kendisine yılan
suretinde görüldüğünü de ifade eder.
Kişinin gerçek yüzünün
aynası,yaşantısı ile görülür ve ölçülür. Dış için aynasıdır...
30-9-1992
MEHMET ÖZÇELİK
[1] Tin.4.
[2] Ahzab.72,Haşr.21.
[3] Hac.5,Mü’min.14,Ğafir.67,Kıyame.38.
[4] Al-i İmran.59.
[5] Kehf.37.
[6] Hac.5.
[7] Rum.20
[8] Fatır.11.
[9] Mü’min.67.
[10] Secde.7.
[11] Secde.8-9.
[12] Mü’minun.12-14.
[13] Tarık.5-7.
[14] Rahman.14.
[15] Hicr.26.
[16] Hicr.28-29.
[17] Hicr.33.
[18] İnsan.2.
[19] Zariyat.49.
[20] Tevbe.189.
[21] A’raf.19,Bakara.35,Ahzab.37.
[22] Nisa.1,A’raf.189,Zümer.6.
[23] Necm.45-46,Kıyame.39.
[24] İşarat-ül İ’caz.Sh.216.
[25] Riyazüs Salihin.İmamı-ı Nevevi. 1 / 433.Hadis No.399.
[26] Kur’an-ı Kerimden ayetler ve ilmi gerçekler. Sh.104,Allah ve Modern İlim.A.Nevfel. 2 / 182.
[27] Yasin.41.
[28] Zafer dergisi.T.Tuna.1989.
[29] Ruhul Beyan.İsmail Hakkı Bursevi. 3 / 43.
[30] Zafer Dergisi. S.Ateş.1987,Köprü dergisi.!990.Eylül.Sh.21-34.
[31] Zafer Dergisi.A.Çankırılı.1987.
[32] Enbiya.30.
[33] Bakara.18,171,En’am.39,Enfal.22.
[34] Mesnevi Şerhi. T. Mevlevi. 2 / 572.
[35] Age. 12 / 375.
[36] Fetih.29.