Zor dönemin zorlu insanıdır
Akif. O zor ve zorba dönem ki;yıkılışlar ve çökülüşler devresidir. Yıkılan
asırlık çınarın,tohumunu toprağın karanlıkları ve basıcı havasına attığı
dönemdir.
İşte
Akif,o tohumun filizlendirdiği şahsiyettir. Mümtaz olup,ancak ne ilktir ne de
son.
Bir
cihetle;haşmetli maziyi ve onun bitişini hasretle seyreder ve haykırırken,diğer
cihetle de parlak müstakbeli müjdeleyip,terennüm ederek ümid vermektedir.
Mağdur
ve mazlum bir milletin dilidir Akif. Onların feryatlarının ve iniltilerinin
sesidir o.
Millete
gelecek her türlü zulüm zulmete göğsünü gererek siper etmektedir.”Siper et
göğsünü,dursun bu hayasızca akın.”
O
milletin çektiğini hisseder,yaşar ve yazar. Akıcı bir üslupla,sönmüş ruhları
dahi ihtizaza getirecek şiir üsluplarıyla...
-Dr.
Tahir Barçın’ın da ifadesiyle Akif;Fatih’deki Sarıgüzel semtinde bir evde
(şimdiki Barçın apartmanının yerinde) 1290 (1878)’de dünyaya gelmiştir.[1]
Akif:”İlk
terbiyemi annemden aldım.”der.[2]
Yani
Akif,Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle:”Kendisinden önce Türk edebiyatında kimsenin
yapmadığı bir işi yapıyor. Mabede sokağı,dinin içine hayatı sokuyor.
İnzivasında insanların hallerini
düşünen Yunus,bir gün:
“Kasdım budur şehre varam
feryâd-u figan koparam.”der. Fakat şehirde değil,ruhun içinde dolaşır. Akif
şehrin içine gerçekten giren ve feryâd-u figan koparan bir şairdir.”[3]
Hayatın dışına yitilen ve
terk edilen İslâmı,hayatın içine alarak işleyen İslâmi bir hamiyete sahibtir.
Nitekim o,Venizelos’un oğlu
Sofoklis Bursa’yı işgal eden işgal kuvvetlerinin başında iken edebsizce,Osman
Gazi’nin sandukasına tekme ile vurup:”Kalkta milletini kurtar.”demesi haberi
üzerine:”Taceddin Dergahında”,”Bülbül”adlı şiirinde şöyle feryâd-u figan eder:
Eşin var,âşiyanın
var,baharın var ki beklerdin.
Kıyametler koparmak neydi ey
bülbül,nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun,bir
semavi saltanat kurdun;
Cihanın yurdu hep
çiğnense,çiğnenmez senin yurdun,
Bugün yemyeşil bir
vadi,yarın kıpkızıl bir gülşen,
Gezersin,hânumânın şen,için
şen,kainatın şen,
Hazansız bir zemin
isterse,şayet rûh-i ser-bâzın,
Ufukları bûd-i mutlaklar
bütün mahkumu-i pervâzın,
Değil bir kayde sığmazsın
kanatlandın mı eb’ade,
Hayatın muhayyel gayedir
ahrara dünyada,
Neden öyleyse matemlerle
eyyamın perişandır?
Niçin bir damlacık göğsünde
bir umman hurâşandır?
Hayır,matem senin hakkın
değil...Matem benim hakkım;
Asırlar var ki,aydınlık
nedir bilmez âfâkım!
Teselliden nasibim yok hazan
ağlar baharımda;
Bugün bir hânumansız bir
serseriyim öz diyarımda;
Ne hüsrandır ki,şarkın ben
vefasız,kansız evladı,
Serâpa ğarba çiğnettim de
çıktım hak-i ecdadı;
Hayalimden geçerken şimdi
fikrim hercü merc oldu,
Selahaddin-i
Eyyubilerin,Fatih’lerin yurdu,
Ne zillettir ki,nâkus
inlesin beyninde Osman’ın,
Ezan sussun,fezalardan
silinsin yad-ı Mevlanın!
Ne hicrandır ki;en şevketli
bir mazi serab olsun!
Çökük bir kubbe kalsın
mabedinden Yıldırım Hanın;
Şenaatlerle çiğnensin
muazzam kabri Orhan’ın!
Yıkılmış hânumanlar,yerde
işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler
binlerce,yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın,sonra,İslâm’ın
harem-gâhında nâmahrem...
Benim hakkım,sus ey
bülbül,senin hakkın değil matem!”[4]
Akif’in o zamandaki
ifadeleri hala tazeliğini muhafaza etmektedir. Balıkesir’de mücadeleci ruhuyla
Zağnos Paşa camii civarında kalabalık halka şöyle sesleniyordu:
Cihan alt üst olurken seyre
baktın,böyle durdun da
Bugün bir
serserisin,deredesin kendi yurdunda.”ve
Ben böyle bakıp
durmayacaktım,dili bağlı
İslâmı uyandırmak için
haykıracaktım.
-Konya’da iken bir Konya’lı
Akif’e”Biz Selçukluyuz. Bizden olmayan bir hükümetin yıkılmasından bize
ne?”dediğinde üzüntüyle cevaben şöyle der:”Allah bir hükümeti zayıf bırakmasın.
En büyük felaket budur. Hükümet zaafa düşünce her yer oğul verir.”
Bediüzzaman Hazretleri
Akif’le ilgili olarak Emirdağ Lahikasındaki bir mektubta:”..Merhum Mehmet Akif
gibi insaflı,Risale-i Nur gibi fevkalade takdir ve tahsin eden o muhterem ve
merhum zatların hatırı için biz,İstanbul hocalarına dostuz,onlardan gücenmeyiz.
İnşaallah bir zaman”Yirminci lem’a-i ihlas”kendini onlara okutturacak,o eski
dostları da yeni dostlar yapacak.”der.[5]
Bir gün camiden çıkıp
dağılan halka bakan Akif arkadaşı Nuri’ye:”Ne zaman bu camilerden şu
dizlikli,poturlu hamallarla,küfecilerle beraber senin benim gibi
yakalıklı,bastonlu beyler çıkarsa,o zaman bu millet adam olur.”der. Madde ile
manayı birleştiren bir zattır o.
Bu insanların ve vatanın
kurtuluşu, milletin derdiyle dertlenen,onların ateşiyle yanan ve inanç ateşini
yakan Akif gibi insanlara ihtiyaç vardır. Onların yanmasıyla vatan ve millet
yanmaktan kurtulur. Yani Ataullah Bahaeddin’in dediği gibi ki:”Odama
girdim;kapıyı kapadım;ağlamaya başladım. O gün akşama kadar İslâmın
garipliğine,müslümanların inhitatına (çöküş ve yıkılışına) ağladım,ağladım...”
Bir kere ağlamak,üç kere çalışmak.
Akif o zamanın basınından da
şikayetçidir. Eşref Sencer Kuşcubaşı’na yazdığı 18-Mayıs-1931 tarihli
tarihli,müstehcen matbuat için şöyle der:”Nedir o matbuatın hali? Öyle resimler
basılıyor,öyle hikayeler yazılıyor ki,bunları seyredebilmek,okuyabilmek için
insanda edeb denilen,haya denilen devletliden zerre kadar nasibi olmamak icab
eder.”[6]
ve bunu 40 sene evvelinden değil yazmak,ağza almaktan çekinildiğini.”söyler. Ya
şimdi?
Buda bir batılı ajanın;kendi
ektikleri tohumların iki-üç asır sonra derileceğini,kendilerinin
ise,kendilerinden önce ekilenleri derip topladıklarını söyler.
Yani şu zamandaki müstehcen
neşriyat,taa o zamanki tohumların bir mahsulü,bir dikenidir.
Akif der:”İnsan iki şeyi
bilmeli;biri haddini,diğeri de hesabını. Ben haddimi bilirim ama hesabımı
bilmem.”
Safahat’da:”Akif,aruzun
Mimar Sinan’ıdır. Sinan’ın,Şehzade
camii,çıraklık;Süleymaniye,kalfalık;Selimiye,ustalık eseri olduğu gibi
Akif’inde birinci Safahat,kendi sanatında yola çıkması;ikinciden beşinciye
kadar olan Safahat,san’atında yürümesi;altıncı Safahat,sanatının dağ başına
varmasıdır.”
İSTİKLAL MARŞI
Akif,milletin içinde
bulunduğu durumu en güzel bir şekilde bilip,ona göre ruhunun derinliklerinden
gelerek 48 saat içerisinde İstiklal Marşını yazar.
O’nu o zamana kadar bekletip
yazdırmayan sebeb;bakanlığın müsabakayı 500 lira para mukabilinde açmış
olmasından dolayıdır. Paraya da şiddetle ihtiyacı olduğu halde,para karşılığı
olduğu için yazmaz.
Bakan Hamdullah Suphi’de
(Tanrıöver) böyle bir şiiri ancak Akif’in yazabileceğini bildiğinden;Hasan
Basri Çantay’ın tavassutuyla Akif razı edilir. Zira Hasan Basri paranın
kalktığını,48 saatlik mühlet kaldığını belirterek,böyle ayakta hürmetle
dinlenilecek,milletinin istikbalinin simgesi olan:”İstiklal Marşı”nın
yazılmasında Akif razı,millet memnun edilmiştir. Diğer yerlerden bakanlığa
gönderilen 700 küsur şiir ise kabul edilmemiştir.
NÜKTELER
-Dinsizliğiyle meşhur
Abdullah Cevdet bir sabah hızla ve telaşla gitmekte iken Akif’le karşılaşır.
Akif ona böyle nereye gittiğini sorduğunda cevaben:-Gazeteye;Ben bu vatanın
öksüzüyüm-diye verdiğim halde –S- düşmüş,-Ben bu vatanın öküzüyüm.- diye çıkmış
düzelttireceğim deyince Akif;telaşınıza gerek yok,isabetli olmuş,der.
-Kendisini küçük düşürmek
için Baytar mısınız?-diye soran birisine;Evet,muayene mi
olacaksınız?-der.
-Hasan Basri Çantay
anlatır:” Hiç unutmam;Samih Rıfat Bey,üstadın sevmediği bir adamı koluna
takarak-güya Akif’le barıştırmak için- onun bulunduğu bir yere getirmişti.
Üstad o zatı karşısında görür görmez yayından boşanmış ok gibi dışarı fırladı.
Bir daha dönmedi. Ben,bu yaptığının iyi olmadığını söylediğim zaman şöyle cevap
vermişti:
“Evet,ayıp ettim. Samih buna
meydan vermeyecekti. Benim o adamla bir zorum yok. Fakat mukaddesatıma sövdü o.
Basri,Basri,o,benim evladımı öldürseydi belki affedebilirdim. Hânumanımı
(yuvamı) söndürseydi,yine affedebilirdim. Daha ileri gideyim. İnsanların
ortasında benim yüzüme tükürseydi yine vaz geçebilirdim;mademki bana gelmiştir
ve onu aziz bir dostum getirmiştir. Fakat o,benim mukaddesatıma
sövdü,mukaddesatıma sövdü!”(Akifnâme)
-Hasan Basri anlatıyor:”Bir
akşam,bizi Ankara’da evine çay içmeye çağırmıştı. Biz tam gitmek üzere iken,o
koşa koşa bize geldi,dedi ki:
“Bu akşam çayı sizde
içeceğiz.” Tabii ben memnun oldum. Fakat bunun sebebini de anlamak isterdim.
Sordum,gülerek dedi ki:
“Bizim odanın kilimini bir
fakire vermişler...”
-27-Aralık-1936’da hakkın
rahmetine kavuşur. Rahmetullahi aleyh.
Hepsi göçmüş,hani
yoldaşlarının hiç biri yok!
Sen mi kaldın,yalınız
kafileden böyle uzak?
Postu sermekse meramın
yola,serdirmezler;
Hadi,gölgenle beraber
silinip gitmene bak.
Akif’in son mısralarından:
Çöz de artık yükümün kör
düğüm olmuş bağını
Bana çok görme ilahi bir
avuç toprağını...
MEHMET ÖZÇELİK